|
Mevlânâ ve
mefkuresi bu sene de Şeb-i Arus ile yad edildi. Mevlânâ Celaleddin Rumî,
fikirleri ve tefekkürü dünyanın dört bir yanına yayılan nadir şahsiyetlerden
birisidir. Geçen yedi asırdan fazla bir zaman onun fikirlerini aşındıramadı.
Onun fikirlerini ölümsüz kılan, ölümsüz bir kaynaktan beslenmesiydi. Onun
hakiki üstadı ve mürşidi her zaman hazreti peygamber oldu.
Kur’ân-ı Kerim mazi ile bağı koparmaz. Peygamberimiz
(a.s.m.) diğer peygamberleri tasdik etmiş, onlar hakkındaki yanlış ve eksik
kanaatleri de tashih etmiştir. Onlardan sena ile bahsederek onlar hakkındaki
suçlamaları boşa çıkarmıştır. Risâle-i Nur da Kur’ân'ın bu yolunu takib
ederek, eski evliya ve murşidleri de hayırla yad eder, onların muazzam
hizmetlerini takdir eder.
Risâle-i Nur'da, Mevlânâ Celaleddin Rumî için “İmam-ı
Rabbanî ve İmam-ı Gazalî gibi mühim bir üstadım” diye bahseden Bediüzzaman
hazretleri, 1959 yılında Şeb-i Arus haftasında Mevlânâ'nın türbesini ziyaret
etmiştir.
Bediüzzaman hazretleri “ Hz. Mevlânâ benim zamanımda
gelseydi, Risâle-i Nur'u, ben onun zamanında gelseydim, Mesnevî'yi yazardım.
O zaman hizmet Mesnevî tarzındaydı, şimdi ise Risâle-i Nur tarzındadır.”
der.
Mevlânâ'nın mesnevî'si Farsça, Risâle-i Nur ise
Türkçe yazılmış bir eser. Risâle-i Nur Balkanlardan Orta Asya'ya kadar geniş
bir coğrafyada konuşulan zengin bir imparatorluk diliyle yazılmış. Türkçe
her ne kadar imparatorluğun merkezi olan Anadolu'da bir nebze zaafa
uğramışsa da, aynı coğrafyadaki diğer memleketlerin tamamında Osmanlı
Türkçe’si gücünü hâlâ devam ettirmektedir.
Mesnevî'nin yazıldığı Farsça ise o zamanlar eğitim ve
kültür dili olarak hakim lisan idi. Tam olarak İran Farsça'sı olmayıp,
Selçuklu sarayından İran'a, oradan Afganistan'a kadar geniş bir coğrafyada,
eğitim, kültür ve yönetim diliydi.
Mevlânâ Celaleddin Rumî'nin mesnevî'yi neden Türkçe
yazmadığı hep tartışılır. Hakim dilin Farsça olması en çok bilinen
sebeplerdendir. Mevlânâ'nın çocuk iken de bu dili konuştuğu bunun da
etkisinin büyük olduğu söylenir.
Aslında o zamanın tarihî ve siyasî hadiselerine
bakıldığında, bazı ip uçları elde etmek mümkündür. Anadolu'nun batısı o
zamanlar sakin iken, Doğu Anadolu'dan Orta Asya'ya kadar uzanan geniş bir
coğrafyada büyük bir kargaşanın hakim olduğu göze çarpar. O dönemler,
enaniyet denilen benlik, kıskançlık, haset, makam, mevki ve paraya tama ile
koca cihan devletlerinin kardeş kavgalarına düşerek çatır çatır yıkıldığı
çöküntü dönemleridir. Büyük medeniyetler kurmuş İslam devletleri Moğol
fitnesinin karşısında bir bir yıkılmaktadır. Mağlubiyetler kuvvet ve asker
azlığından değil, ihtilaftan ve fitnedendir. Mevlânâ müminleri birliğe,
beraberliğe ve birbirlerine karşı hoşgörüye davet eder. Dünya malının, makam
ve mevkinin faniliğini gözler önüne serer.
Mevlânâ'nın aslında birkaç yönü vardır. O halka
temsillerle ve hikayelerle belirli dersler verirken, Farsça Mesnevî ile de
tasavvufun ve yaratılışın derin konularına girer. Vahdet-i vücudun derin
vadilerinde dolaşır. Belki de “bizi anlamayanlar, bu makama gelmeyenler bu
bahisleri okumasın” der gibi, o tefekkürünü Farsça beyitler şeklinde
yazdırmıştır. Mesnevî de, tıpkı Risâle-i Nur gibi kalbe gelen sünuhat
şeklinde ilham eseri olarak yazılmıştır. Mevlânâ hazretleri pek çok değişik
ortamlarda, beyitler halinde söylemiş, katibi olan dostları hemen kayda
almışlardır.
Mevlânâ hazretlerinin Mesnevî'yi Farsça kaleme
almasında, belki de kaderin bilemediğimiz pek çok hissesi var. Bir zamanlar
İslam dünyasının ikinci dili olan Farsça, Selçukluların tarih sahnesinden
çekilmesi ve Safevilerle, Şiiliğin İran'da hakim mezhep haline gelmesi ile
önemini kaybetti. Osmanlı ile birlikte Türkçe İslam dünyasının ikinci dili
oldu. Kitabî olmaktan ziyade kalbî bir tarikat olan Mevlevilik o kargaşa
dönemlerinde eserlerin orijinaline yeteri kadar sahip çıkamadı. Ayrıca şiir
şeklinde yazılması da tercümeyi neredeyse imkansız hale getirmişti. Kim
bilir belki de tüm zorluklar kaderin garip bir tecellisi olarak Risâle-i
Nur'a olan ihtiyacı artıracak vesilelerdi.
Mevlânâ, Bediüzzaman hazretleri gibi bir çok devirler
gördü. Alaaddin Keykubat gibi, Anadolu Selçuklu döneminin en güçlü
sultanlarına çağdaş olurken, felaket devirlerini de yaşadı. Siyasî
meselelerle fazla meşgul olmadı. Onun siyaseti siyasetçilere bırakması belki
de Anadolu'nun kısmî huzurunun en önemli sebeplerinden birisiydi. İslam
dünyasının diğer bölgelerinde siyasetçilerden başka her kes siyaset
yapıyordu. Acımasız taht ve iktidar kavgaları İslam ülkelerini Moğol
istilası için hazır lokma haline getirmişti. İç çekişmeler o hale gelmişti,
halk Moğollarla mücadeleyi neredeyse bir taht ve iktidar kavgası gibi
seyreder hale gelmişti. Bazı beylerin zulümleri Moğolları aratmayacak hale
gelmesi, bazı Moğol yöneticilerinin de İslamiyet'i seçmesi halkı zor
tercihlerle karşı karşıya bırakmıştır.
Şark insanın bariz hastalıklarından olan, enaniyet,
kıskançlık ve haset, devletleri ve siyaseti parça parça ederken, toplumun
bünyesinde de tedavi olmaz yaralar açmaya devam ediyordu.
Bediüzzaman hazretlerinde olduğu gibi, Mevlânâ da,
toplumun bu yönünü ıslah etmeyi önemli hedeflerden birisi olarak kabul
etmiştir. Mevlana hazretleri bunun için tarikat yolunu, Bediüzzaman
hazretleri ise hakikat yolunu tercih etmişlerdir. Mevlânâ mevcut imandan
faydalanarak bu hastalıkları tedavi etmeyi, Bediüzzaman ise bin yıldır
erozyona uğrayan imanı yeniden tesis ederek kamil insan yetiştirmeyi hedef
ittihaz etmiştir.
Şarkın yukarıda bahsedilen hastalıklarından
devletler, milletler çok çektiği gibi Mevlânâ, hem aile hem de şahıs olarak
da aynı hastalıktan büyük ızdıraplar çekmiştir. Babası büyük alim ve mürşid
Sultan-ül Ülema Baha Veled, memleketini terk edip Konya'ya gelmek zorunda
kalmıştır. Gerçi onunki bir göç ve hicret olmayıp vazifelendirilmektir.
Fakat bu vazifenin başlangıcı büyük sıkıntılarla başlamıştır.
Mevlânâ hazretlerinin, şeyhinde fani olan bir çok
müridine rağmen, dostu ve mürşidi, Şems-i Tebrizî ile arkadaşlığı, haset ve
kıskançlığın fitnesinden kurtulamamıştır. O zamanki pek çok hadise hakkında
tarihçilerin de açıklayamadığı bir sürü olay vardır. Şems-i Tebrizî ahali
tarafından mı öldürüldü, karışıklığa sebep olmamak için izini mi
kaybettirdi, yoksa Moğolların da içinde olduğu bir tertib sonucunda faili
meçhul bir cinayete mi kurban gitti, bilinmiyor.
Şems-i Tebrizî, Mevlânâ'nın şeyhi miydi, arkadaşı ve
dostu muydu yoksa müridi miydi? Net olarak o da bilinmiyor. Gerçekte Şems-i
Tebrizî, Mevlânâ'yı ve ondaki cevheri keşf eden kalb gözü açık bir zat idi.
Şems-i Tebrizî Mevlânâ'daki cevheri Mevlana'nın da fark etmesini sağladı.
Şems-i Tebrizî yolun kısasını ve salim olanını tercih eden pratik birisiydi.
Malayani ilimleri ve meşgaleleri bırakmasını, halka değil hakka yönelmesini
ikaz etti. Ona göre cahil avamın veya hakikata talib olmayan zengin
yöneticilerin seviyesine düşmek zaman kaybıydı. Artık Mevlânâ bambaşka bir
insan olmuştu. Halkı irşad eden hikayeleri ve vaazları bırakmıştı. Halkın
arasından çekilmişti. Şems-i Tebrizî hadisesi, Bediüzzaman hazretleri ile
İmam-ı Rabbânî'nin manevî münasebetleri ile daha iyi anlaşılabilir
zannedersem. Risâle-i Nur'da belirtildiği gibi İmam-ı Rabbânî Bediüzzaman
hazretlerine gaybî bir tarzda "Tevhid-i kıble et" demiş. Yani, "Yalnız bir
üstadın arkasından git" demiştir. Bediüzzaman hazretleri de bunun üzerine
sadece Kur’ân'ı üstad edinmiştir. Şems-i Tebrizî ile Mevlânâ arasında da
zannedersem benzeri bir münasebet vardır.
Geçtiği yerlerde taş üstünde taş bırakmayan Moğol
vahşeti, Buhara, Semerkant ve Bağdat'ta tarihin en büyük katliamlarını
yaparken, nedense Mevlânâ'nın memleketi Konya'ya ve bir çok Anadolu şehrine
dokunmadı. Bir asır içerisinde koca Moğol orduları mağlupların dinine
girerek Türkleştiler. Artık dünyaya hükmedecek Osmanlı için zemin hazırdı.
Mevlânâ'nın bu süreç içerisindeki rolü neydi? Anadolu'nun maruz kaldığı
musibetin azaltılmasında Mevlânâ'nın önemli bir tasarrufu olduğu bir gerçek.
Fakat detayları tarihçilerin araştırması gereken önemli bir sahadır.
Mevlânâ'nın tefekkürü
Mevlânâ kâinattaki ritmi, ahengi kısaca mevcudatın
zikrini ve tesbihini kalb gözü ve kulağıyla okuyan ve işiten birisidir.
Çarşıda altın varakı döğen çekiç seslerinin ritminden, güneş ve ay gibi
deveran eden mevcudattaki ahengi yakalamış ve semaya başlamıştır. Çekiç
altını dövmeye devam ederken, altından değerli bir kalbi, altın sayfalardan
daha ince ve daha hassas ve binlerce beyiti içine alacak bir sayfa haline
getiriyordu. Mevlana'nın sema'ını gören ustalar incelip kopan altını unutup
sema'ı kesmemek için çekiç sallamaya devam ederek ritmi devam
ettirmişlerdir. İşte ilk sema altın varak atölyesinin önünde başlamıştır.
Risâle-i Nur'da Altıncı Mektub'da, Bediüzzaman
hazretleri, telebelerine yazdığı bir mektupta Mevlânâ'dan bir beyit
nakleder:”Semâ'ın ne olduğunu bilir misin? O, mevcudata sırt çevirip fenâ
bulmak; fenâ-yı mutlak içinde bekâyı zevk etmektir.”
Bence, bu beyit, sema ve Mevlânâ bu zamanda ancak
Risâle-i Nur ile anlaşılabilir.
Bediüzzaman hazretleri İslam'a olan sadakatinden
dolayı maruz kaldığı sürgün, gurbet ve baskıları Mevlânâ'nın sema'sına
benzetir. Onun gurbeti, makama, mevkiye, insanların teveccühüne ve mevcudata
sırt çevirip, yalnızlık ve kimsesizlik içinde, ben duygusunu fenaya terk
edip, hakiki bâki olan Allah'a iltica etmek ve ilticadaki ruhani lezzeti
tatmaktır.
Mevlânâ'nın, günümüz insanının anlamakta zorluk
çektiği, kainattaki tüm sesleri ve ritmi Cenâb-ı Hakkın isimlerinin bir
aks-i sadası olarak gören istiğrakî ve cezbe halleri vardır. Altın varak
işlenirken yaptığı sema bunlardan birisidir. Bediüzzaman hazretlerinin,
tasavvuftaki vahdet-i vücud anlayışı ile izah ettiği bu hali Lemalar'dan
takib edelim:
“Evet vahdetü'l-vücuddan bahseden, fikren serâdan
Süreyyaya çıkarak, kâinatı arkasında bırakıp nazarını Arş-ı Âlâya diken,
istiğrâkî bir surette kâinatı mâdum sayıp herşeyi doğrudan doğruya kuvvet-i
imanla Vâhid-i Ehadden görebilir.”
Mevlânâ hazretleri, kâinatı ve mevcudatı vacib-ül
vücud olan Cenâb-ı Hakkın varlığı karşısında o kadar önemsiz görür ki onları
yok sayar, onlardaki sesleri Cenâb-ı Hakkın tecellisinin bir yansıması,
Bediüzzaman hazretlerinin tabiriyle fıtrî bir fonoğraf gibi görür ve dinler.
Bediüzzaman hazretleri devam eder: Fikren Arşa çıkan, Celâleddin-i Rumî gibi
diyebilir: "Kulağını aç! Herkesten işittiğin sözleri, fıtrî fonoğraflar
gibi, Cenâb-ı Haktan işitebilirsin.”
Evet Mevlânâ'yı veya vahdet-i vücudu anlamak için
fikren arşa çıkmak gerekir. Mevlânâ'nın bu yolu bir kabuldür, tasavvuftur ve
tarikattır.
Bediüzzaman hazretleri Mevlânâ'nın yolunu, anlar,
anlatır, yorumlar ve izah eder. Fakat Bediüzzaman hazretlerinin yolu tarikat
değil hakikattır. Sanat, sanatkarı anlamak için en iyi araçtır. Harika bir
tablo ressam ve seyirciler için ne kadar önemliyse ve hakikat ise
Bediüzzaman hazretleri için varlık alemi de o kadar önemlidir.
Bilindiği gibi Mevlânâ “ney'i” çok severdi. Şimdi
Bediüzzaman hazretlerinin ney ile ilgili izahları enteresandır. Risâle-i
Nur'un muhtelif yerlerinde şeriata göre her bir varlığa vekalet eden,
ibadetlerini Cenâb-ı Hakka takdim eden müekkel meleklerden bahsedilir. Hatta
her bir yağmur tanesini bir melek taşır. Yine bir çok ruhani mevcudat
cesetlerini giyerek kainatı seyir ve tefekkür eder.
Şimdi Bediüzzaman hazretlerinin Sözler'deki bir
tefekkürünü takib edelim: “Hayal ise görüyor: Güya şu ağaçların müekkel
melâikeleri içlerine girip herbir dalında çok neyler takılan ağaçları ceset
olarak giymişler. Güya Sultan-ı Sermedî, binler ney sadâsıyla muhteşem bir
resm-i küşatta onlara onları giydirmiş ki, o ağaçlar câmid, şuursuz cisim
gibi değil, belki gayet şuurkârâne, mânidar vaziyetleri gösteriyorlar.”
İşte Mevlânâ hazretlerinin mevcudattan işittiği ney
sesi bu ney sesidir. Üflediği ney ise kâinattaki ilahi koroya bir
iştiraktir.
Aslında kainattaki bu ney sesini işiten insan sayısı
zannedilenden çok daha fazladır. O sesleri hepimiz işitiyoruz. Musibetler,
ayrılıklar, yaprakların sarardığı sonbaharlar, insanların sarardığı ölümler
kâinatta duyulan hazin birer ney sesidir.
Sıradan insanlar ve ehl-i dünya için hazin ve
dokunaklı ney sesleri, Mevlânâ ve Bediüzzaman hazretleri için çok farklıdır.
Bunu anlamak için yine Sözler'den takib edelim:
“İşte, o neyler, semavî, ulvî bir musikîden geliyor
gibi sâfi ve müessirdirler. Fikir, o neylerden, başta Mevlânâ Celâleddin-i
Rumî olarak bütün âşıkların işittikleri elemkârâne teşekkiyât-ı
firâkı(ayrılık şikayeti) işitmiyor. Belki, Zât-ı Hayy-ı Kayyûma karşı takdim
edilen teşekkürat-ı Rahmâniyeyi ve tahmidat-ı Rabbâniyeyi işitiyor.”
Evet o ney sesleri ayrılıktan şikayet değil, Cenâb-ı
Hakka bir şükürden ibarettir.
Mevlânâ'daki derin tefekkürü anlamak için, Risâle-i
Nur'daki “kâlu belâ” bahsiyle devam edelim.
Bediüzzaman hazretleri Altıncı mektubda şöyle der:
“Hem üstadlarımdan Mevlânâ Celâleddin'in nefsine dediği gibi dedim: Cenâb-ı
Hak "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" dediğinde "evet, Sen bizim
Rabbimizsin" dedim. "Evet" demenin şükrü nedir? “Belâ” çekmektir. Belânın
sırrının ne olduğunu bilir misin? O, fakr ve fenâyı bilerek Cenâb-ı Hakkın
kapısını çalmaktır.”
Bediüzzaman hazretleri yine aynı bölümde devam eder:
“O vakit nefsim dahi "Evet, evet. Acz ve tevekkülle, fakr ve iltica ile nur
kapısı açılır, zulmetler dağılır. Elhamdü lillâhi alâ nûri'l-îman ve'l-İslâm”
dedi.”
Burada Bediüzzaman hazretleri, İslam'a ve Kur’ân'a
hizmetten dolayı düştüğü sıkıntılardan, meşakketlerden ve eziyetlerden
kısaca belâdan asla şikayet etmediğini ifade ediyor. Çünkü o misak-ı
ezelide, Kalû belâda, iman ve Kur’ân hizmetine ve ahir zamanın sıkıntılarına
talib olmuştur. Bu sıkıntıların ve karanlıkların arkası “nur”dur.
Mevlânâ Celâleddin kainatı Cenâb-ı Hakkın cemalinin
bir aynası olarak görür. İşte bu aynalar evliyaya tuzaklardır. Bediüzzaman
hazretleri Şualar'da bu hususu şöyle açıklar:
“Mevlânâ Celâleddin'in dediği gibi, "Evliyaya tuzak
olan hayaller, ilahî bahçelerin ay yüzlü güzellerinin akisleridir."
sırrıyla, bir ayine-i cemâl-i İlâhî olur.”
Evet Kâinat ilahi bir bahçedir. Cenâb-ı Hakkın cemalî
isimleri o sanatlı varlıklarda o kadar cazib bir şekilde tecelli eder ki,
Allah dostu olan evliya, Cenâb-ı Hakkın isimlerinin güzelliği, merhametinin
ihatası, iltifatının hususiyeti, vahdaniyetinin azameti karşısında kendini
alamaz. Sanki tuzağa düşmüş bir kuş gibi heyecanlıdır ve ateşin etrafında
dönen pervane gibi cazibeden kurtulamaz.
Mevlânâ hakkındaki bu çalışmamızı bitirirken, bazı
hakikatları hatırlamakta fayda var. Bediüzzaman hazretleri kişilere,
özellikle manevî şahsiyetlere olan muhabbet ve hürmetin nasıl olacağını
“hakiki Ziyaeddin'i sevmek” başlığıyla izah eder. Biz de hakiki Mevlânâ'yı
sevmeliyiz. Hayalî olanı değil. Bediüzzaman hazretlerinin Risâle-i Nurlar
için söylediği “Benim sözlerimi de mihenge vurun. Altın çıkarsa kalbde
saklayın…” prensibini, Mevlânâ'nın eserlerine de uygulamak gerekir.
Mevlânâ'nın hazinesinde zamanın geçmesiyle değer kaybeden mücevherler
olacağı gibi, onun hazinesinde onun malı olmayanları da görmek mümkündür.
Gerçekte Mevlânâ'yı anlamanın en iyi ve en salim yolu
Risâle-i Nur'u okumak ve anlamaktır. Yukarıdaki bölümlerde de incelediğimiz
gibi, Mevlânâ'nın çağımız insanı için gerekli olan anlayışı ve ifadeleri
Risâle-i Nur'da tam olarak iktibas edilmiş ve detaylı olarak izah
edilmiştir.
Cenâb-ı Hak, ölümünü hakka ve sevdiğine kavuşmak
olarak gören ve ölümü Şeb-i Arus olarak değerlendiren hak aşıklarının
ruhlarını şad eylesin. Onların şefaatlerini ahir zaman hizmetine zâhir ve
yardımcı eylesin. Amin…
2004-05-31
|