|
Nurların avukatı: Rahmetli Ahmed Feyzi
Kul Necmeddin Şahiner |
|
|
1898’de Isparta’nın Uluborlu kazasında doğdu. 1948’de Bediüzzaman’la birlikte Afyon hapishanesinde yattı. Yaptığı müdafaalar, cifir ve ebced üzerinde çalışmalarıyla bilinmektedir. 1972’de vefat etti. Üç Feyzi’den biri Ahmed Feyzi Kul, Bediüzzaman’ın üç Feyzi’sinden birisiydi: Hasan Feyzi Yüreğil Mehmed Feyzi Pamukçu Ahmed Feyzi Kul... Bu üç feyizli zât, herbiri bir beldenin kutbu, bir menzilin aziz insanlarıydı. Ahmed Feyzi Kul, diğer birçok Nur talebeleriyle birlikte askerlik gibi şerefli bir mesleğin de mensubuydu. Birinci Cihan Harbine katılmış, yaralanmıştı. Eli, harpte aldığı yara ile malûldü. Bediüzzaman’ın ifadesiyle “Gazi eli” Nurların katipliğiyle de şereflenmiştir. Ahmed Feyzi Kul, Nur Risalelerini 1930 senelerinden sonraki günlerde Milaslı Halil İbrahim Çöllüoğlu vasıtası ve vesilesiyle tanımıştı. Bu tarihten sonra Bediüzzaman’ın yanında hizmet etmeyi, Nura pervane olmayı en aziz bir gaye bilmişti. Bütün ömrü bu maksadın aşk ve heyecanıyla geçmişti. Bu uğurda mahkemelere verilmiş, hapislerde yatmıştı.
Nurların avukatı Bir çok garipliklerin cereyan ettiği Eskişehir mahkeme ve hapsinden kıl payı kurtulmuştu. Bediüzzaman’a yazdığı bir mektubun sonunu “Aydın Müftüsü” diye imzalamıştı. Bundan dolayı zavallı Aydın Müftüsü Mustafa Efendi Eskişehir hapsinin yoluna düşmüş, hapisten sonra da ebediyete intikal etmişti. Nur Risalelerinde Ahmed Feyzi Kul “Risale-i Nur’un Avukatı” olarak isim ve ünvan almıştır. Fevkalâde hatip ve beliğ bir zattı. Zaman zaman matbuatta, çeşitli gazetelerde İslâmî mevzularda yazılar yazardı. Bu yazıların büyük ekseriyeti İslâmiyeti ve Müslümanları müdafaa tarzındaydı. 1948 Afyon mahkemesinde yaptığı müdafaalar ise, birer şaheserdi. Kahramanlıkla ilmin el ele, kol kola yürüdüğü bir edebiyat manzumesidir bu müdafaalar. Bu müdafaalardan ve ilânlardan dolayı A. Feyzi Kul, mahkûm olmuş, ama yine de yılmamış, yıkılmamıştı. Bediüzzaman’ın yüce şahsiyetini, vazife ve memuriyetini ve hizmetini ilân etmekten çekinmemişti. Bu ilânata Bediüzzaman da yüksek tevazusuyla müsaade etmediği halde, Ahmed Feyzi Kul: “Bütün dünya seni inkâr etse, sen de onların bu inkârlarını kabul etsen, illâ bu Ahmed Feyzi seni yine de âleme ilân edecektir!” diye Üstadına bildirmişti.
Fazilet Fazilet, insanların manevî meziyetlerinin ismidir. Faziletin çok çeşidi vardır. Bizce faziletlerin en müstesnası; hatasını bilmek, anlamak ve kabul etmektir. Fakat faziletin en üstün derecesi ise, bunu safvet ve samimiyetle ve bir hakka dönüş olarak itiraf ve ifade ve icabınca hareket etmektir. Bu mevzuda en güzel bir hatıra bırakanlardan birisi de Ahmed Feyzi Kul merhumdur. Birkaç cümle ile de olsa sizlere ondan bahsetmek isterim: 1898’de Uluborlu’da doğup, Ege bölgesine yerleşen Ahmed Feyzi Kul, kabına sığmayan, gemlenemeyen, yılmayan, eğilmeyen, hiç bir tazyik karşısında hakkı ilân etmekten geri kalmayan ve mağlûbiyeti asla kabul etmeyen müthiş bir iradenin sahibi idi. Dışardan halini ve vaziyetini görenler, onu basit bir köylü veya esnaf zannederdi. Fakat onun bir sohbetini, bir konuşmasını dinleyen, onun bir ilim denizi olduğunu, müthiş bir hatip olduğunu anlamakta gecikmezdi. Bu mütevazi görünüşlü hakikaten büyük insan, memleketimizde bir hukuk faciası olarak cereyan eden 1943’den bu yana bini aşan ve daima beraatle neticelenen Nurculuk dâvalarında, 1948’de Afyon Ağır Ceza Mahkemesinde yaptığı müdafaa ile adalet tarihine “şaşaalı müdafaanın sahibi” olarak geçmiştir. 17.10.1972’de vefat eden merhum A. Feyzi Kul, iman ve Kur’an hizmetinde fedakâr bir hakikat adamı olarak, en ümitsiz ve ızdıraplı günlerde, inandığı yoldan dönmemiş, asla tâviz vermemiş, büyük Üstaddan ayrılmamıştır. En tehlikeli günlerde atıldığı zindanlarda, çekildiği falakalar altında söylediği şu sözler onun nasıl kıratta bir kimse olduğunu gösterir: “Ey Üstad! Bütün dünya senin büyüklüğünü, hakkaniyetini ve İlâhî memuriyetini inkâr etse de, sen de onların bu inkârlarını tasdik etsen, illâ bu Ahmed Feyzi senin muhteşem mahiyetini, müceddidiyetini, İlâhî memuriyetini bütün cihana ilân edecektir.”
“Böyle şahsiyetin ancak eli öpülür!” Birçok meziyetleri yanında, onun hakkında dinlediğim bir hatıra, hakikaten bir şeref ve fazilet levhası halinde zikre şayandır. Zaten rahmetli, vatan ve milletini candan seven dindar bir kimse olarak, iyi niyetlerle, vatanın selâmetini bir siyasî partiyi desteklemekte görür. Çeşitli beldelerde dost ve ahbablarını bu partiye girmeye ve desteklemeye teşvik eder. 12 Marttan sonra vatanımızın komünist çetelerinin tasallutuna maruz kaldığı o meş’um günlerde, İzmir’de bir dostun ticarethanesinde, merhum Ahmed Feyzi Efendi ile, bir dâvası dolayısıyla orada bulunan Avukat Bekir Berk karşılaşırlar. Çeşitli mevzular etrafında sohbet ederlerken; söz bu siyasî mevzuya gelir. Bütün gayeleri Allah’ın rızasına kavuşmak ve bu milletin iman selâmeti uğruna çalışmaktan ibaret olan mü’minlerin bu sebepten düştükleri mahkemelerde, haksızlığa ve zulme uğramalarına razı olmayan, mazlumların müdafaasını en şerefli bir vazife bilen, büyük hukukçu ve vatansever bir insan olan Avukat Bekir Berk, merhum Ahmed Feyzi Efendiye hitaben her cümlesi bir kor parçası gibi düştüğü yeri yakan, kalbden kopup gelen safvet ve samimiyetle dolu müthiş bir konuşma yapar. Bu konuşmada Avukat Bekir Berk şunları söyler: “Bediüzzaman’ın ve ona bağlananların siyasî iktidara yönelen bir gaye ve maksadı yoktur. Onların maksadı bu milletin imanına, ebedî saadetine, cehennem hapsinden kurtulmasına yardımcı olmak için hizmet etmektir. Bediüzzaman’a göre bu cemiyetin bugünkü buhranı iman buhranıdır. Bu buhrandan kurtuluş ancak iman ve Kur’an hakikatlarına sarılmakla olacaktır. “Bediüzzaman gibi bir kaptanın, yelkenlerini açıp ebede doğru, ebedî saadete doğru yol aldığı bir dâvayı bırakıp, kırık-dökük bir balıkçı sandalını bile idare edemeyen, kayık tehlikeye düşünce herkesten önce kayığı terk edip kaçan halet sahiplerinin peşinden gitmeyi doğru bulmuyoruz. Bediüzzaman Said Nursî’nin tarzının isabetli olduğuna inanarak ona bağlanan bir kimsenin böyle hareket etmeye hakkı yoktur! “İman, ihlâs, tevazu, takva, cihad ve siyaset de dahil her sahanın evc-i bâlâsında, en yüksek noktasında olan bir zatın, eğer siyasete girmek arzusu olsaydı, bunu yapmaz mı idi? Onun eline geçen imkânlar bugün bunların mı eline geçmiştir? O siyasete niçin girmedi, niye girmedi? Eğer girmek icap etseydi, bir işaret dahi yapmaz mı idi?” Bir volkan halinde kükreyen bu ihlâs ve samimiyet dolu konuşma devam ederken merhum Ahmed Feyzi Efendi: “Bir dakika Bekir Bey, bir dakika. Bütün işlediği hataları kabul ve itiraf ederek, bu hatalardan dönen bir kardeşiniz var. Acaba bu günahkârı tekrar kardeşliğe kabul eder misiniz?” Bir anda dostlar meclisini ulvî bir sessizlik kaplar ve herkesin bu manzara karşısında gözleri yaşarır. Bu sessizliği müteakip Avukat Bekir Berk: “Ben hayatımda kendisine yönelen tarizler karşısında bu şekilde mukabele eden büyük ruhlu, olgun ve faziletli bir kimse görmedim. Böyle bir şahsiyetin ancak eli öpülür” diyerek Ahmed Feyzi Efendi’nin ellerine kapanır ve öpmek ister. Merhum ise elini çeker ve onu bağrına basar, kucaklaşırlar. Bu şeref ve fazilet levhası, hazır bulunanların zihinlerinde ulvî bir manzara ve ebedî bir levha-i temaşa halinde kalmıştır. Onun herşeyi unutulsa bile bu büyük ruhluluğu, olgunluğu ve fazileti daima hâtıralarımız arasında canlı kalacaktır.
1948 Afyon müdafaasından “Sayın Hakimler! “Bir din âlimi ile görüşmek, onun din hakikatlerine ait kitaplarını okumak ve yazmak ve din arkadaşlarının imdadına koşmak üzere dinine ve Kur’an’ına ve Peygamberine (a.s.m.) hizmet etmek bir mü’minin vazifesi ve hakkı değil midir? “Bizi bu hizmet-i diniyeden men eden bir kanun maddesi var mıdır? Bazı cihetlerin zamanımızdaki küfrî ve gayr-i ahlâkî cereyanları tenkit etmesi bir suç mu teşkil ediyor? Biz ne siyasetle, ne idare ile asla alâkası olmayan, yalnız dindar saf halk kitlesiyiz. Bir insana hüsn-ü zan etmek ve kıymet vermek herkesin şahsî bir kanaatidir. Biz Bediüzzaman’ı zamanımızın en yüksek din âlimi biliyoruz. Din hakikatlerini asla dalkavukluk yapmadan beyan ve ifade eden bir hakikat adamı biliyoruz. Mücahid adını vermekliğimiz, memleketimizi tehdit eden ahlâksızlık ve imansızlık cereyanlarına karşı Kur’an’ın sarsılmaz hakikatlerine dayanarak giriştiği müdafaa ve hizmet-i diniyesinden dolayıdır. Din ve vicdan hürriyetinin hükümran olduğu bir memlekette vicdanî kanaatlerimizden mesul olamayız. Bundan dolayı da kimseye hesap vermeye mecbur değiliz. “(...) Biz Risale-i Nur’u seviyoruz. Ve onu hakiki ve riyâsız bir din kitabı ve Kur’ân tefsiri biliyoruz. Kıymet ölçüleri ve hükümleri vicdanî bir takdir meselesidir. Buna kimse müdahale edemez. Evet, biz Risale-i Nur Müellifinin daima ayn-ı hakikat dersi verdiğine kailiz. Kendisinin kabul etmemesi bizim bu kanaatimizi sarsmıyor. Ancak bizim kabul ettiğimiz, keramet-i kevniyesinden dolayı değil, Nurların dersinde harikulâde ve ekmel tezahürlerine şahit olduğumuz ve bütün cihan-ı irfana meydan okuyan keramet-i ilmiyesinden dolayıdır. Tahsil hayatı üç aydan başka mevcut olmadığı halde bu kadar feyz-i ilim neşreden ve ilmin harikalarıyla en müntehâ mesâil-i ilmiye ve âliyede en yüksek mütefekkirleri dahi hayrette bırakacak bir mantık ulviyeti ibraz eden ve hayatının yarısından sonra öğrendiği bir lisanla bu kadar cazibedar bir tarz-ı beyan ve sürükleyici bir hareket izhar eden ve gayet feyyâz bir aşk ve heyecan terennüm eden bir derya-yı iman ve bir hazine-i tevhid ve bir umman-ı hikmet halinde coşan bir ikinci Bediüzzaman gösterebilir misiniz? “Fâni zevâhirin âlâyişine ednâ bir meyil ve iltifat göstermeyen ve en küçük bir menfaat ve lezzete tenezzül etmeyen; levs-i fâninin ayağına dolaşan bütün yaltaklanmalarına asla kıymet vermeyen; kimseden birşey beklemeyen ve dilenmeyen ve kendisine arzedilenleri kabul etmeyen; iffet ve ismetin en âlî örneklerini yaşatarak sabûrâne, mütehammilâne, her nevi mahrumiyetlere göğüs germek sûretiyle kendini hakikate ve envâr-ı Kur’âniyeye ve maarif-i Muhammediyenin (a.s.m.) izharına vakfeden; ve memleket ve milletin ıztırabatı karşısında pür-rahm ü şefkat ağlayan; kendine yapılan bunca ihanetlere rağmen etrafındakilerin saadetleri için hizmetinden asla vazgeçmeyen; ihtiyarlığına ve bîkesliğine bakmayarak insanları gayyâ-yı cehil ve girdâb-ı inkârdan kurtarmaya, hasbî ve İlâhî bir cehd ile çalışan ve savaşan fazilet ve nur âbidesini Üstad addetmekliğimizi çok mu görüyorsunuz? Kendisinin bu arz edilen keramet-i ilmiyesiyle beraber, sırf ahlâk ölçülerinin kaybolduğu böyle bir devirde gösterdiği bu misilsiz feragat ve istiğna ve şaheser-i ismet ve istikamet dolayısıyla yine bir enmûzec-i kemâl ve mihrab-ı fazilet olarak tanınmaya ve iktida edilmeye şâyândır. “İşte biz Bediüzzaman’a ve eserlerine bu gözle bakıyoruz. Acaba mumaileyhe sırf imanımızdan neş’et eden bu bağlılığımız ve Kur’ân’ın ve beyanat-ı Muhammediyenin (a.s.m.) küfür ve ahlâk hakkındaki şiddetli tevbih ve tezyiflerine bu imanımız dolayısıyla iştirakimiz, bizi levs-i fâni addedilen siyasetçi mi yaptı? Yoksa yirmi beş seneden beri din hakikatlerini öğrenemeyen ve helâk-i mutlaka giden soyumuzun bir kısım evlâtlarına, onları helâk-ı ebedîden kurtarmak için, Allah ve Resulünden, hakikat ve Kur’ân’dan haber vermek, onların temiz ruhlarını mâsum vicdanlarını ıslah etmeye hiç ifsad denilir mi?” Ahmed Feyzi Kul
2005-03-25
|
|
| Necmeddin Şahiner |