|
Ömür, bu rakamların arasındaki çizgi kadar kısa.
Hayatsa, öncesi ve sonrası gibi uzun.
Ömrü hayatın çekirdeği sayanlar, hayatı ömrün ebedî meyvesi yaparlar.
Bunun en güzel örneklerinden biri de Bediüzzaman Said Nursî’nin hayatıdır.
Her insan gibi onun ömrü de muayyen bir zamanda geçti. Mezkur iki tarih
arasında.
Fakat orada yaşanan hayat, saadet-i dâreyne muntazır semereler verdi.
Hatta, hayat değil hayatlar sığdı o ömre.
Zîra hepimiz, ömrün mahiyetini onun sayesinde anlayan ve eserlerini okuyarak
hayatın mânâsını yaşamaya çalışan insanlarız.
Bu itibarla, ona medyun-u şükrânız ve vefatının kırk dördüncü yılında da bir
kere daha anıyoruz.
Hem de, rahmetle ve hasretle.
Çünkü yalnız ona değil, onun temsil ettiği değerlere ve onu yetiştirip
zamana armağan eden ebeveynlere de hasretiz.
Bilhassa babasına, annesine; onların hallerine, hasletlerine.
Hassaten hassasiyetlerine.
***
Mirza Efendi ve Nuriye Hanım.
Biri seyyid, diğeri şerif.
Bir diğer deyişle Hasenî ve Hüseynî.
Yani Mirza Efendi Hazret-i Hasan’ın soyundan geliyor, Nuriye Hanım Hazret-i
Hüseyin’in sulbünden.
İkisi de ehl-i beyt. İkisi de tuhfe-i nebevî, mevhibe-i İlâhi.
Asr-ı Saadette, zürriyet-i Pâk-i Muhammedî’den (asm) nebean ettikten sonra,
önlerine pek çok engel çıkarılsa, çeşitli felâketler yaşayıp zulme maruz
kalsalar da ayrı ayrı kollar halinde asırlarca aktılar.
İlây-ı kelimetullah inancıyla hareket ettikleri için, gittikleri yerlerde
örnek insanlar yetiştirip kalıcı izler bırakarak çöller geçtiler, dağlar
aştılar.
Nurs ve Bilkan köylerine gelip yerleştikleri zaman asılları kadar
berraktılar.
Kaderin tecellîsi neticesinde yuva kurarken de her yönden atalarını örnek
aldılar.
Ve hep öyle kaldılar.
Çünkü, o zaman bir köydü Nurs.
Etrafını saran dağlar, mevsim boyu karlarla kaplı olduğundan yılın sekiz
ayında çevre ile bağları kesilen, kalan zamanda da çok çalışmak
gerektiğinden sakinlerine başka yerlere gitme fırsatı vermeyen küçük bir dağ
köyü.
Bu yüzden, ekser köy kadınları gibi onun annesi de hayatı boyunca köy
hudutları dışına çıkmadı. Babası bazı zarurî bir haller zuhur ettiği zaman
çıktı ise de en fazla komşu köy, kasaba ve illere kadar gitmedi.
Hal böyle olunca, onların bütün dünyaları köylerinden ve ailelerinden ibaret
kaldı. Dışarıdan menhiyât gelmediği için içerde hevesât işleme fırsatı
bulamadı ve fıtrî hasletlerini hassasiyetle korudular.
Nesiller boyu evlâtlarını da hep bu ahvâl içinde yetiştirmeye gayret
ettiler.
***
Samimi bir insan, muttakî bir Müslümandı Mirza Efendi.
En büyük gayesi, insanlığın icaplarını hayatına rehber yapıp İslâm’ın
şartlarını yaşamaya çalışırken; bütün aile efradının da o hallere ittiba
etmesi için müsait bir zemin hazırlamaktı.
Bunun, ancak onları helâl kazançla beslemekle mümkün olacağını bildiğinden
gece gündüz çalışır, fakr u zarûret içinde yaşadığı halde kimseden zekât ve
sadaka dahil hiçbir yardım almazdı.
Bu meselede o kadar hassastı ki, değil ailesi, hayvanlarının bile haram
sayılabilecek bir şeyler yemelerine meydan vermez; tarlaya, gidip gelirken
yol kenarındaki bahçelerden sarkan yeşilliklere uzanmamaları için ağızlarını
bağlardı.
Lâkin hassasiyetinin, hayvanlar için fiilî bir işkence haline gelmesine de
fırsat vermez, eve gidince gönüllerini almak istercesine önlerine, saman ve
yemden önce bir miktar taze ot, yeşil yaprak koyardı.
Aynı hassasiyet, Nuriye Hanımda da vardı.
O da, doğruluğuna inandığı hakikatleri yalnız kendisi yaşamakla kalmaz ve
ayniyle çocuklarına da aksettirmeye çalışırdı. Onları abdestsiz emzirmemeye
ve besmelesiz yemek yapmamaya husûsi bir itina gösterirdi.
Bu hassasiyet ve itina sayesinde o iptidaî ev, mükemmel bir mektep haline
gelmişti.
***
Nuriye Hanımdı, o iptidaî mektebin en müessir muallimi.
Said Nursî’nin, yıllar sonra “Ben seksen sene ömrümde, seksen bin zâtlardan
ders aldığım halde, kasem ediyorum ki, en esaslı ve sarsılmaz ve her vakit
bana dersini tazeler gibi, merhum vâlidemden aldığım telkinât ve mânevî
derslerdir ki, o dersler fıtratımda âdetâ maddî vücudumda çekirdekler
hükmünde yerleşmiş. Sair derslerimin o çekirdekler üzerine binâ edildiğini
aynen gördüm” şeklinde de ifade ettiği gibi herkese her hali ile fiilî ve
mânevî dersler verirdi.
Fakat, zaman zaman annelik şefkati muallimlik hassasiyetinin önüne geçiyor
olmalı ki, her anne gibi o da evlâtlarının, ancak kendi yanında iken
emniyette olabileceklerini zannederek hiç birini yanından ayırmak istemezdi.
Sık sık hareketlenen hissî galeyana rağmen, onların büyük medreselere gidip
okumalarının, hem kendileri, hem de vatan, millet ve din için faydalı
olacağını düşünerek gitmelerine razı olsa da, yüreği onlar dönünceye kadar
âdeta ateş üstünde gezinirdi.
Bilhassa medreseye gitmek için sabî denecek yaşta evden ayrılmasının da
tesiriyle, farklı bir ruh hali içinde Said’in yolunu gözler, ondan maceralı
haberler geldikçe gözyaşları dökerdi.
Mirza Efendi ise böyle hadiseler karşısında, “Maşaallah! Oğlum, yine
ehemmiyetli bir iş yapmış, kahramanlıklar göstermiş ki, herkes ondan
bahsediyor” diyerek sevincini ifade eder ve eve hakim olan hissî havayı
dengelerdi.
Ailenin ağabey, abla sıfatı taşıyan fertleri de aynı şekilde hareket
ettiklerinden; anne şefkatinin, baba metanetinin ve ağabey, abla
mesuliyetinin hakim olduğu böyle bir aile içinde yetişenler, onların
hallerini yaşar, vasıflarını taşırlardı.
Said Nursî’nin: “Ben şefkat dersimi annemden, nizam ve intizam dersimi de
babamdan aldım” sözleri o uhrevî ahvâlin ifadesiydi.
***
Fakat bu ailenin asıl alâmet-i farikası, mânevî havası idi.
Zîra, aile fertlerinin ideallerine Allah’ın rızasını kazanma heyecanı,
hareketlere ibadet sürûru, hallerine uhuvvet mutluluğu, sohbetlerine de
muhabbet-i Muhammediye (asm) muhtevası hakim olurdu.
Bu uhrevî iklim gönüllerden bir an bile eksik olmadığından, zahiren sade ve
basit gibi görünen hanenin batınında mânen muhteşem bir tefrişat vardı. Onun
için de insanların yüzlerinden tebessüm, dillerinden terennüm, tavırlarından
tevazu, vakarlarından asâlet hiç eksik olmazdı.
Biraz da bu yüzden, bilhassa çocukların eğitimleri ile ilgili hususlarda
annenin, babanın ve ailenin diğer büyüklerinin kifayet etmediği hallerde, o
mânevîyat mihrakları yetişirdi imdada.
Ailenin bu husûsiyeti o kadar tebarüz etmişti ki, kaybolan cevizleri bulmak
gibi çok sıradan istekler ve ihtiyaçlar için bile Fatiha mukabili onlardan
yardım istenir, genellikle beklenen yardım gecikmeden gelirdi.
Böyle harika haller, Said’in tahsil hayatında da defalarca yaşanmıştı.
İçinde doğup büyüdüğü irfan mektebinden öğrenebileceği bütün bilgileri alıp
hasletleri kazandıktan sonra medreselere giden Said, beklediği ilmi de
ilgiyi de bulamayınca çok üzülmüştü.
Artık oralarda kalmanın kendisine bir şey kazandırmayacağını, aksine zaman
kaybettireceğini anlayınca “İnsanın, husûsan Müslümanın tahassüngâhı ve bir
nevî cenneti ve küçük bir dünyası” olan aile ocağına sığınmıştı.
Mevcut şartlarda yapabileceği tek şey, iç dünyasını mânevî bir murakabeden
geçirip gerekli vecibeleri yerine getirdikten sonra Allah’a iltica etmek ve
‘İlm-ü ledün sultanından’ himmet beklemekti.
Bunu bildiği için o da, başta annesi ve babası olmak üzere ailede hemen
herkesin, her vesile ile tevessül ettiği yola baş vurmuş ve annesinin
anlattığı Siyer-i Nebî maceralarını dinleyerek uyumuştu.
Daha sonra Tarihçe-i Hayat’ında “Kıyamet kopmuş, kâinat yeniden dirilmiş.
Molla Said, Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmı nasıl ziyaret edeceğini
düşünür. Nihayet sırat köprüsünün başına gidip durmak hatırına gelir.
‘Herkes oradan geçer, ben de orada beklerim’ der ve Sırat Köprüsünün başına
gider. Bütün peygamberân-ı i’zâm hazerâtını birer birer ziyaret eder.
Peygamber Efendimizi de ziyarete mazhar olur” cümleleri ile anlatıldığı gibi
Peygamberimizi rüyasında görmüş ve ondan ilim talep etmişti.
Peygamber Efendimizden, “Ümmetimden suâl sormamak şartıyla sana ilm-i Kur’ân
verilecektir” müjdesini alınca tahsiline devam etmiş ve üç ayda doksan kitap
ezberleyip heyet huzurunda imtihana girerek daha buluğ çağına ermeden icazet
almıştı.
Bu hayat hallerini, birbirini tamamlayan Eski Said, Yeni Said ve Üçüncü Said
safhaları takip etmiş ve Mirza Efendinin, Nuriye Hanımın hassasiyetleri, o
mükemmel meyveyi vermişti:
Bediüzzaman Said Nursî.
***
Eskiden ailelerin pek çoğu benzer vasıflar taşıyordu.
Ne var ki, zamanı sarıp asrın sıfatı haline gelen felâket ve helâket
halleri, cemiyetle birlikte aileyi de vurdu.
Aile cemiyetin çekirdeği hüviyetini taşıdığı için, onun uğradığı felâket,
diğer içtimaî müesseselerden çok daha tahripkâr oldu. Yuvasından yara alarak
çıkan fertler, cemiyetin yanı sıra devleti ve milleti de fesada verdi.
Devlet ricalinin ve hükümet erkanının, zaten aile müessesesini korumak gibi
bir çabası yoktu. Onun için aileyi bozucu faaliyetlerde bulunan bazı
çevreler, te’dip yerine teşvik ve takdir gördüler.
Böylece aileyi koruma işi, yine ailenin kendisine kaldı.
Gelinen nokta, en fazla annelerin işini zorlaştırdı. Çünkü, anne ailenin
orta direği idi. O sağlam durduğu sürece aile yıkılmazdı.
Zamane annelerinin gönülleri zengin, kalpleri müşfik de olsa; akılları
meşgul, vicdanları yaralıydı. Çok geçmeden zamanlarının çoğunu, çocukların
eğitiminden ziyade mâlâyanî meşguliyetlere ayırma zaafına düştüler.
Bilhassa televizyon ve radyo gibi yanlış ellere geçtikçe illetleşen âletler,
alenî bir şekilde ailenin haremine hulûl ettikten sonra artık o da bel
vermeye başladı.
Bediüzzaman’ın, “Nasıl ki bir câzibedar sefihâne ve sarhoşâne şâşaalı bir
eğlence bulunsa, çocuklar ve serseriler gibi büyük makamlarda bulunan
insanlar ve mestûre hanımlar dahi o cazibeye kapılıp hakikî vazifelerini
tatil ederek iştirak ediyorlar” ifadeleri ile de dikkat çektiği gibi
mütedeyyin hanımlar bile hislerini bu kirli akıntıya kaptırmaktan
kurtulamadılar.
Neticede; fâni bir ömür içinde, basit hevesler uğruna, nice ebedî hayatlar
heder edildi.
Hâlâ da ediliyor.
***
Babalar, anneler, çocuklar!..
Ağabeyler, ablalar, bacılar, kardeşler.
Ve, taşıdığı sıfatları hakikî mânâsıyla yaşayarak ebedî saadeti kazanmak
isteyenler.
Bunu nasıl yapacağınızı bilmiyorsanız, işte size en güzel örnek:
Bediüzzaman Said Nursî ve ailesi...
Onları örnek alın ve onlar gibi olun.
2004-04-20
|