YILMAZ ERDOĞAN


KAYIP KENTİN YAKIŞIKLISI

dokuzunda kayboldu mayıs'ın, 
cesedi bulundu 
onikisinde... 

kaçırıldığında da 
kaybolduğunda da 
ve cesetken de 
yakışıklıydı... 
  


amcamdı... 


Ağustos 95, İstanbul


------------------------------------------------


                Can Yücel'e;

                dün gece kendi
                ellerimizle yalnız yattık
                senin elin can baba
                datça'da toprağın altında
                yeşil bir dalın kökünü
                okşuyordu
                kandilli ilkokulunda
                pis bir tatil günüydü 

                Aydın Tolan'a;

                Uykusunda
                melekler gibi öldü
                melekler ölür mü hiç?
                bilmem...
                ama ölürse
                mutlaka böyle ölür 

                Gürdal'la konuştum
                tam soruyordum
                'madem ölecektin 
                niçin bu kadar güzeldin?'
                peçetedeki balığı gördüm ağlıyordu
                niçin ağlar peçetedeki balık diye sordum
                bir mendil niye kanarsa ondan dedi Gürdal.


----------------------------------------------------------


YAŞAYABİLME İHTİMALİ . . . 
                                              Sanem'e 
  

soğuk ve şehirlerarası 
otobüslerde vazgeçtim 
çocuk olmaktan 
ve beslenme çantamda 
otlu peynir kokusuydu babam... 

Ben seninle bir gün Veyselkarani'de haşlama 
yeme ihtimalini sevdim. 

İlkokulun silgi kokan, tebeşir lekeli yıllarında 
(Ankara'da karbonmonoksit sonbaharlar yaşanırdı o 
zaman) özlemeye başladım herkesi.. Ve bu hasret öyle 
uzun sürdü ki, adam gibi hasretleri özlemeye başladım 
sonra.. 

Bizim Kemalettin Tuğcu'larımız vardı... 
Bir de camların buğusuna yazı yazma imkanı... 

Yumurta kokan arkadaşlarla paylaşılan 
kahverengi sıralarda, solculuk oynamaya başladık.. 
Ben doktor 
oluyordum sen hemşire, geri kalanlar kontrgerilla... 
Kırmızı boyalarla umut ikliminde harfler yazılıyordu, 
pütürlü duvarlara ve Türk Dil Kurumu'na inat bir 
Türkçeyle... Ağbilerimizden öğrendik, Ş harfinden 
orak çekiç figürleri türetmeyi.. 

Ankara'ya usul usul karbonmonoksit yağıyordu. 
Ve kapalı mekanlarda sevişmeyi öneriyordu 
haber bültenleri.. 
Oysa Ankara'da hiç sevişmedim ben. 
Disiplin kurulunda tartışılan aşkım olmadı benim.. 
(Sınıfça gidilen pikniklerde kıçımıza batan platonik 
dikenleri saymazsak..) 
Ankara'ya usul usul kurşun yağıyordu.. Ve belli bir 
saatten sonra sokağa çıkmamayı öneriyordu haber 
bültenleri.. Oysa hiç kurşun yaram olmadı benim.. 
Ve hiçbir mahkeme tutanağında geçmedi adım.. 
Çatışmaların ortasında sevimli bir çocuk yüzüydüm 
sadece.. 
  

Sana şiirler biriktiriyordum fen bilgisi defterimde ama 
sen yoktun.. Ben, senin beni sevebilme ihtimalini 
seviyordum, suni teneffüs saatlerinde.. Okul servisi 
seni hep zamansız, amansızca bir lojman griliğine 
götürüyordu.. Ben, senin benimle Tunalı Hilmi 
Caddesine gelebilme ihtimalini seviyordum.. 

Ben senin beni sevebilme ihtimalini seviyordum. 

Yaz sıcağı toprağa çekiyordu tenimin çatlamaya hazır 
gevrekliğini.. Sonra otobüs oluyordum, 
kırık yarık yolların çare bilmez sürgünü.. 
Ne yana baksam dağ ve deniz sanıyordum Muş 
ovasının yalancı maviliğini.. Otobüs oluyordum bir 
süre.. Yanımızdan geçen kara trenlerle yarışıyordum, 
yanağım otobüs camının garantisinde.. 
Otobüs oluyordum.. Bir ülkeden bir iç ülkeye.. 
Çocukluğuma yaklaştıkça büyüyordum... 

Zap suyunun sesini başına koyuyordum şarkılarımın 
listesinin.. Korkuyordum..Sonra iniyordum otobüsten.. 
Çarşıdan bizim eve giden, ömrümün en uzun, ömrümün 
en kısa, ömrümün en çocuk, ömrümün en ihtiyar yolunu 
koşuyordum.. Çünkü sonunda annem oluyordum babam 
kokuyordum sonunda... 

Soğuk ve şehirlerarası otobüslerde vazgeçtim, 
çocuk olmaktan.. 
Ve beslenme çantamda 
otlu peynir kokusuydu babam... 

Ben seninle birgün Van'daki bir kahvaltı salonunda... 
Ben seninle (sadece bilmek zorunda kalanların bildiği) 
bir yol üstü lokantasında... 
Ben seninle, Ağrı dağına mistik ve demli bir çay 
kıvamında bakan Doğubeyazıt'ın herhangi bir toprak 
damında.. 
Ben seninle herhangi bir insan elinin terli 
coğrafyasında olma ihtimalini sevdim.. 
  
  
  

Ben senin, 
beni sevebilme ihtimalini sevdim ! 
  
  
92 - 96 Cihangir, Kuzguncuk 


------------------------------------------------------


ALKOL İKİNDİSİ 

biz ne zaman içsek 
köfte geç gelir 
ve oturur muhabbetin terkisine 
çıplak bir efkar sözcüğü 

biz ne zaman içsek 
sabah akar meycinin cebine 
günde kaç kez öpüşür ki 
akrep ile yelkovan 

biz ne zaman içsek 
iç değilizdir aslında 
dışımızda bronz bir 
akşam sözcüğü 

çırıl bir 
efkar sözcüğü 
eften püften bir kar beklentisi 
delikanlı kıvamında 
sevda değilse de 
tabansız sevişmelerdeki 
el değmemiş pişmanlık 

biz ne zaman içsek 
iç değilizdir aslında 

bu alkol ikindisi şiirde 
şimdi burada 
açılsaydın 
adımın baş harfi gibi 
belki ağustos kokardı ağustos 

sen... 
fikrini ipotek etmiş kiralık sevdalara 
senine boyuna sevilmiş sen 
yalanı sevdasından büyük sen 
bir bil sen! 

biz ne zaman içsek 
seni düşünüyoruz 
genzimizde göl göz 
yaşları... 

biz ne zaman içsek 
iç değilizdir aslında.............. 

dışımızda bronz bir İzmir akşamı! 
  

Ağustos 1995 İzmir


--------------------------------------


                ANLADIM

                anladım
                sabahları açılır
                esnaf çarşıları yeminle
                'bedreddinim bir ağaca asılır' 

                anladım
                en büyük yalan yemindir
                edilir sabahları
                gecesini hatırlamayan esnafların
                yamalı envanterinde 

                tüm merasimleri gördüm
                ömrümün reklam amaçlı
                takvimlerine anladım
                kimse üzgün değildi
                bayraklar yarıya indiğinde 

                bir tek el isteyen
                yordam ve özür dileyen 


---------------------------------------------------------------


AŞK HAYATI 

sevmek gibi geliyordu her şey, 
sevmek gibi gidiyordu kadın 
adının anlattığı, canın teni yakmasıydı, 
bir bulut evet ama aslolan 
bulutun suyu yağmasaydı... 

"bir insanı sevmekle başlıyordu her şey" 
ve boşanmak için 
en az iki şahit gerekiyordu! 
  

Mayıs 96  Kuzguncuk 


--------------------------------------


BAŞKALAŞ  AN  AŞK 

adını anmak güzeldi 
dost ağızlarda sana dair cümlelerin ıslatılması.. 
adını anmak.. 
yüksek sesle, kimsesiz gecelerin düşsel avuntularına 
sırt çevirip senden söz açmak.. 
biraz gülünç, biraz sitemkar.. 
güzeldi... 
adının türkçedeki yankısı özeldi... 

Seninle yoğurt yemek, kendi Kanlıcanlı, sülalesi 
Kandilli yoğurtcunun mekanında.. 
Denize amors durup, yüzüne 
cepheden bakmak güneşli bir mavilikle.... güzeldi.. 

ipe sapa konuşlanmaz bahanelerle elini tutmak, 
yüzünde 
yüz yıllık bir hasreti gidermek güzeldi... 

Güzeldi'li geçmiş zamanları düşünüyorum şimdi... 
Cümlelerimiz öznesiz.. Umursayan yok Kanlıca'daki 
yoğurdu... 

Ve eşikteki öpücük, tarih bilinci olmayan bir aşkın 
mührüdür artık..... 


Aralık 95


--------------------------------------


BEYOĞLU'NDAN DOLMABAHÇE'YE TAŞINAN BİR ARALIK AKŞAMI 

Sus pus olmuş, puslu bir İstanbul muydu yüzün, yoksa 
çok bildik hüzünler mi taşınmıştı yüzüne 
Dolmabahçe'de, çay tadında.... 
Divit ucuyla yazılmış bir aşkın sureti vardı avuçlarında, 
tarih bir başka iklimin kıvamını gösteriyordu. 
Ben rehnedilmiş yelkovan gibi... hani akrep'i seven ama 
yüreği takvim yokuşlarında.... 

Sinemada elinin elimde terleyişinin bir anlamı olmalı, 
sesinin sesimde yankılanmasının.. sanki perdedekine 
üzülmüş ya da sevinmişsin de tesadüfen akmış yüzün 
içime.. Yalan! Sen perdeye bakıyorsun, fikrin benim 
seyir defterimde.. ve ben amerikanca bir filmi kürtçe 
seyrediyorum... 

Kadın, Beyoğlu'nun bir kış akşamında, 
üstündeki deri montun sahibine küs, soğukluğundan 
muzdarip yürüyordu.. Adam da.. Yürümek hiçbir şeyi 
çözmüyordu, bazı Aralık akşamlarında... Parmağında 
yaralı bir öyküyü taşıyordu adam.. Kadının yüzünde 
bir hüzün... Hüzünlü aralık akşamında bir yüzük... 
Yüzüğün yüzünde dünya güzeli bir kadının kehaneti.. 
.. Soğuğun ve karanlığın vehameti! 

Hayatı, bir başkasının pantolunu gibi, küçültülmüş, 
daraltılmış.. İlk sahibinin o pantolonla yaşadığı şeyler, 
yani pantolonu pantolon yapan anılar, bazı ilkbahar 
bereleri yüzünden yapılan yamalar, ter tüketen 
yazlar... Hepsi daraltılmış.. Yaşananlara bir beden 
büyük geliyor artık hayat! 

Bir aşkı paylaşmak için çok geç, bir paylaşıma aşık 
olmak içinse erken.. Beni sevda yerimden vurdu yine 
zaman.. Şimdi sana söylenecek tek cümle: 
  
  

Bende sana yetecek kadar ben kalmadı...


--------------------------------------


BİLDİĞİN GİBİ DEĞİL 

bizi bilirsin 
avuçla su içmeyi 
marifet biliriz, 
yenilmeyi bir de 
kendi sahamızda.. 

bizi bilirsin 
saçımızı ıslatmayı fiyaka biliriz. 
limonla! 
tespih yaparız, 
düş kırıklarından.. 

bizi bilirsin 
ağzının içinde oturmak isteriz. 
ve rutubetin en yakıştığı yer biliriz 
ağzını.. 

bizi bilirsin, 
yaşamak biliriz, 
vademiz dolduğunda 
avuçlarına gömülmeyi.. 
  

Ocak 96 
İzmir-İstanbul


--------------------------------------


BÜYÜYORUM 

büyüdükçe, 
sentetik zamanlara 
kangren ayaklar bastım, 
izi kaldı 
ömrümün... 

kara çaldılar yüzüme 
bütün kara parçalarında 
elbette 
"afrika dahil" 
parça başı çalışan 
kiralık katildi zaman 

gülüşüm sivas yangını 
ağlarsam kızma... 
ölmek bile 
yakışıyor bazı adama.... 
  

Mayıs 1995 
İzmit turnesi


--------------------------------------


CEMRE 

gözüme ilişti gözün 
içimde infilak saati! 
yasak baktın nikotin sıcağıma, 
bir sigara daha yaklaşıyor bahar.. 

ellerin yanında değil, 
gemiler kalkıyor avuçlarından 
bütün limanlarda bir telaş, 
yaklaşıyor bahar... 

deniz altında bir zindan düşü, 
ayıp sarılmalar, lanetli öpücükler 
bilinmez bir Nemrut esrarı 
arkadaş dağlar gibi 
korkusuz korkular... 
kekikler yeşeriyor 
yaklaşıyor bahar 

bir deliliğin eşiğinde 
amansız mekansız 
sofrasız 
yani aç, ilaçsız 
ve 
hiçbir şiirin eskitemediği 
gözlerin, 
gözlerimin önünde 
el pençe divan.. 
bahar damarı çatladı toprağın 
bir nefes daha yaklaşıyor bahar! 
  

Mart 1994


--------------------------------------


ÇÖL DAHA İYİ ! 

çöle kıyısı olan kentlerin 
limanları sıkıcı olur 
kuş uçar gemi geçmez, 
kervan zaman içinde. 
böyle kentlerde insan 
fırtına gibi sever, 
sevdiği için ağlamayı. 

hangi türküde sevmekten bahsedilse 
ben hicaz olurum 
elimi ıslatır elinin teri 
ziyan olurum 

seni sevmekle ıslanır akşam sefalarım 
hangi türküde sevmekten bahsedilse 
bu çölde ben 
"şair burada yaşadığı kenti çöle benzetiyor"da 
bahsedilen şair olurum! 
  

94-96 Kuzguncuk


--------------------------------------


GÜLÜŞÜN 

gülüşünde bir mana var 
saklayamazsın 
sarılışında ne düşler 
ne düşükler 
sakınamazsın 

aynı yolları, 
kimsesiz mekanları 
birlikte özleme hasreti.. 
yalnızlığımın dert ortağı gastrit.. 

gülüşünde bir mana var 
saklayamazsın 

bütün iç savaşlarda 
rehin alındı bu yürek 
kandıramazsın 

hangi çekilişin 
büyük ikramiyesi bu, 
en uzak sevişmelerin 
yeni yetme utancı 
lakin aşk 
biraz da utanmaktır yaşamaktan.... 
sakınamazsın... 
yeni yetmelik işine gelince 
o zaten hepimizin gizli öznesi 
Türkçe'de var 
bazı dillerde yok 

gülüşünde bir mana var 
saklayamazsın 
kime niyet kime felaket bu aşk 
anlayamazsın 

ödümüz patlıyor acı çekmekten 
oysa 
biraz da acıdır 
aşkın mayası.... 
kaçınamazsın.. 

gülüşündeki manayı saklayamazsın 
tutunacak verimiz yok 
resmi tutanaklarda 

gülüşünde bin yıllık hasret var 
saklayamazsın 
. . . . . . . . . . . . . . . . .  

bu yazık karşılaşmanın 
alnımıza çakılıyor anafikri: 

aşka cesaretimiz yoksa 
başka zaman görüşürüz! 
  

Şubat1994


-----------------------------------------------


HEPSİ BU 

değişen ben değilim 
dönüşen savaş 
yaşlanmakla ıslanmak aynı şey: 

bir yağmurun gölgesinde ihtiyarlamak 

şimdi ölüm bile yetmiyor 
acılarımızı tartmaya 
dostlar 
alıngan bir sahili pinekliyorlar 
bir merhaba'yı bıçaklar gibi artık 
selamlaşmalar 

değişen ben değilim 
dönüşen savaş 

artık zaman bile yetmiyor 
yaşadığımızı sanmaya 

yine de ışıklar bu kenti 
güzelmiş gibi gösteriyor 
geceleri... 

geceler... 
yani 
Ahmet Haşim'in kafiyeleri.... 

seni aklıma düşüren 
yerçekimi değil 
yalancı yıldızlar 
öyle uzaksın ki 
üflesem soğuyacaksın. 

Bir aşka yetecek kadar 
ve anımsatacak kadar 
sebepsiz bir ölümü, 
acılarımız 
ve kafiyelerimiz var... 

işte hepsi bu kadar.... 
  

Nisan-Mayıs 1994 
Berlin - Kuzguncuk


Back
1
Hosted by www.Geocities.ws