DERS NOTLARI
Bilim Tarihi >>>
Felsefe
Mantık
Psikoloji
Sosyoloji
İnsan Hakları ve Demokrasi
İnsan İlişkileri
Yıllık Planlar
Bilim Tarihi
Felsefe
Mantık
Psikoloji
Sosyoloji
İnsan Hakları ve Demokrasi
İnsan İlişkileri
Linkler
felsefeekibi.com
felsefe.gen.tr
bilimtarihi.gen.tr
bilimtarihi.org
 
 
 
 

BİLİMİN DOĞUŞU VE İLKÇAĞLARDA BİLİM

A. YAZILI TARİH ÖNCESİ ÇAĞLARDA BİLİM


B. İLKÇAĞLARDA BİLİM
Çinde Bilim
Hintte Bilim
Orta Asyada Bilim
Mısırda Bilim
Mezopotamyada Bilim
Anadolu ve Çevresinde Bilim
Yunanlılarda Bilim

Hellenik Dönemde Bilim
Milet Okulu
Herakleitos
Pythagoras
Atomcular
Hipokrates
Platon
Aristoteles

Hellenistik Dönemde Bilim
Eukleides
Sisamlı Aristarkhos
Archimedes
Pergeli Apollonius
Eratosthenes

Romalılarda Bilim
Batlamyus
Galenos
Diophantos


YAZILI TARİH ÖNCESİ ÇAĞLARDA BİLİM

İnsanlığın tarihinde bilinen en eski çağ, Eskitaş Çağı (yontma taş Çağı veya Paleolitik Çağ) olarak adlandırılır. Eskitaş Çağı M.Ö. 40.000-12.000 yılları arasında yaşanmıştır. İnsanın görünmeye başladığı 4. Zamanın başlarında ılıman olan iklim kuzeyden gelen buzullar nedeniyle değişti. Güç koşullar altında yaşamak zorunda kalan insanoğlunun araç olarak elinde yontulmuş taşı vardı. Ancak zaman içinde biriken gözlemlerden yararlanarak taşa çeşitli biçimler verdi, avladığı hayvanların derisinden giysi, kemiğinden alet yaptı, etiyle beslendi. Atşi keşfetmesiyle doğaya egemen olmaya başlayan insan, çevresini gözlemleyerek elde ettiği bilgiler üzerinde düşünmeye başladı; düşündüklerini başkalarına aktardı, yani dili buldu.

Cilalı Taş çağı'nda insan kullandığı taş araçları cilalamaya başladı. Balta, keser, ok ve yay gibi yeni aletler eskilerine eklendi. Bu dönemde tarım ve hayvancılık gelişti. Bu olay göçebelikten yerleşik yaşama geçişisimgeler. Artık insanlar hayvan derilerini örtünmek yerine, yünden dokunmuş giysiler giymeye başladılar.

Daha sonra ,insanoğlu topraktan yaptığı kap kacakların yanısıra bakır ve daha sonrademir gibi madenleri çıkarıp kullanmayı öğrendi. Bu madenlerden süs eşyaları yapıldı; aynı zamanda çeşitli aletler ve silahlar da üretildi.

İLk defa maden çağını yaşayanlar Nil, Dicle, Fırat, İndus ve Sarı Irmak kıyılarında oturanlar oldu. Yazıya da ilk kez bu bölgelerde rastlandı. İlk devletler buralarda kuruldu. Şu halde uygarlıkların tarih sahnesine çıkmaya başladığı bölgeler, tarıma elverişli büyük nehirlerin kenarlarıydı. Bu uygarlıklar içinde ilk akla gelenler arasında Çin, Hint,Mısır ve Mezopotamya uygarlıkları sayılablir.

ÇİN BİLİMİ

Çin bilimini M.Ö. 2500'lere kadar geri götürebiliriz. Sarı Irmak çevresinde küçük bir devlet olarak beliren Çin, giderek büyük bir uygarlık haline gelmiştir. Çinliler genellikle Hintliler ve Türkler ile etkileşim içinde bulunmuşlardır. Türklerden takvim konusunda faydalanmışlar, Hintlilerden ise matematik konusunda etkilenmişlerdir. Çinliler Türklerin icadı olan On İki Hayvanlı Türk Takvimi'ni almışlar ve kullanmışlardır. Çinliler bu takvimi bugün dahi kullanmaktadırlar. Matbaa, barut ve pusulayı Avrupalılar Çinlilerden öğrenmişlerdir. Matematikte 10 tabanlı sayı sistemini kullanmışlardır. Ayrıca hesaplama yapmayı kolaylaştıracak çarpım cetveli ve abaküs gibi aletler kullanmışlardır. Çinliler matematiğin daha çok aritmetik ve cebir kısmıyla ilgilenmişlerdir. Astronomileri daha çok yıldızlar üzerine yoğunlaşmıştır. Gözle görülebilen bütün yıldızları tanırlardı. Kuyruklu yıldızlar ve kutup yıldızı hakkında ayrıntılı bilgiye sahiptiler. Güneş lekelerini M.Ö. I. yüzyılda tespit etmişlerdir. Ayrıca meteorlar novalar süpernovalar hakkında bilgileri olduğu bilinmektedir. Tıp konusunda da oldukça ileriydiler. Geleneksel tedavi yöntemleri doğal yöntemlerden oluşmaktaydı. Masaj ve akupunktur günümüze kadar gelebilen alternatif tıp yöntemlerindendir.

HİNT BİLİMİ

Hindistan'da bilimsel etkinlikler M.Ö. 5000 yıllarında başlamıştır. Hintliler matematikte on tabanlı sayı sistemini kullanmışlardır. Sayı sistemleri konumsaldır. Sıfırı ilk defa kullanan Hintlilerdir.

Pythagoras (Pisagor) Teoremi olarak bilinen teoremi Hintliler çok önceden biliyorlardı. Birinci ve ikinci dereceden denklemleri çözebiliyorlar, trigonometride sinüs ve kosinüs fonksiyonlarını kullanabiliyorlardı. Yer merkezli astronomi sistemleri vardı. Ay ve güneş tutulmalarını biliyorlardı. Hintli matematikçilerden en önemlilerinden biri olan Aryabatha, yerin kendi ekseni etrafında dönüşünden bahsetmiştir.

Hint tıbbına göre, insan evrenin bir modelidir. Onlar evreni makrokosmos, insanı ise mikrokosmos olarak görüyorlardı. Bu görüşe göre insan evrenin mikro bir modeliydi. Bu düşünceye dayanarak evreni oluşturan maddeler insanı da oluşturmuştur. Bu maddeler şunlardır: Hava, toprak, su, ateş ve eter. Böylece Hintliler bedenin kimyasal maddelerden oluştuklarını düşündükleri için tedavinin de kimyasal olması gerektiğini düşünmüşlerdir.

ORTA ASYADA BİLİM

Burada kastedilenler eski Türklerdir. Eski Türkler hakkındaki bilgimiz M.Ö.8000 li yıllara kadar gider. Bronz’u ilk defa kullanan Türklerdir. İlk defa atı evcilleştirmişlerdir. M.Ö.2800 yıllarında atlı arabayı icat edenler Türkler’dir . Eski Türkler 2 önemli yazı kullanmışlardır: Göktürk ve Uygur yazılarıdır.

Eski Türklerin geliştirdikleri bir takvim vardır. Oniki hayvanlı türk takvimidir. Takvimde her yıl bir hayvan adıyla anılır.

Sıçan, öküz, kaplan, tavşan, ejder, yılan, at, koyun, maymun, tavuk, köpek ve domuz.

Oniki yıl süren her devreden sonra aynı adları taşıyan ikinci devre başlar. Bir gün oniki eşit kısma ayrılmıştır. Oniki kısımdan her birine çağ adı verilir. Her çağ iki saatlik dilime karşılık gelir. Bu çaglara da söz konusu oniki hayvanın adı verilir.

Gün,gece yarısından başlar.yıl ise ilkbahardan başlar.ilkbaharın ilk günü yıl başıdır. Bu güne eski Türkler nevruz ismini vermişlerdir bir yıl altı haftaya ayrılmıştır her hafta atmış gündür. Bu durumda bir yıl 360 gün çeker.

MISIRDA BİLİM

Mısır uygarlığı M.Ö.2700 yıllarından itibaren bilimde gelişmeye başlamıştır. Mısırlılar özellikle üç bilim dalında ileri gitmişlerdir bunlar; matematik, astronomi ve tıptır.

Mısırlılar matematikte şunları yapmışlardır:

1-On tabanlı sayı sistemini kullanmışlardır

2-Aha hesabı denilen bir hesaplama yöntemi ile cebir işlemleri yapmışlardır. Aha hesabı yanlış yoluyla çözüm tekniğine dayanır.

3-Geometride alan ve hacim hesapları yapabiliyorlardı.

Mısırlılar astronomide şunları yapmışlardır :

1-Gök cisimlerini tanrı olarak kabul etmişlerdir.

2-Gök yüzündeki olayların tanrıların faliyeti olduğuna inanmışlardı.

3-365 gün esasına dayanan güneş takvimini buldular. Bu takvim günümüzde kullandığımız takvimin temelini oluşturmuştur.

4-Bir günü yirmidört saate bölmüşlerdir.

Mısırlılar tıp konusunda şunları yapmışlardır

1-Yaraları, böcek ısırmalarını, nezleyi, baş ağrısını, saç dökülmesini çeşitli göz hastalıklarını tedavi etmeye çalışmışlardır.

2-Dişlere dolgu yapmışlardır. Tel ile dişleri bağlamışlar ve apse tedavilerini yapmışlardır.

3-Kırık ve çıkıklara alçıyı uygulayan mısırlılardır.

4-Cerrahide dikiş yöntemini kullanmışlardır.

Mısırlıların dikkat çeken iki çalışmaları Mumyalama ve Piramit Yapımı........

Mısırlılar, M.Ö. 2800 ile 2200 yılları arasında Firavun adını verdikleri Tanrı-Kralları için bir çeşit mezar görevi gören "piramit" adını verdikleri yapıtları oluşturmuşlardır. Söz konusu piramitlerin en ünlüleri; Keops, Kefren ve Mikerinos'tur. Bunların dışında Gize'deki "Basamaklı Piramit" de denilen "Sakkara Piramiti"de meşhurdur. Bunların arasında en büyüğü olan Keops yaklaşık 150m yüksekliktedir (50 katlı bir bina yüksekliğinde).

Bu piramidal yapılar çok büyük oldukları için insanların ilgisini çekmiş ve çok eskiden yapıldıkları için de insanlarda şöyle bir merak uyandırmıştır:

Bu piramitler taş bloklardan yapılmıştır, çok yüksektirler ve hatasız birer geometrik abide gibi yükselirler. Böyle muazzam bir yapıyı 5 bin yıl önce yaşayan Mısırlılar yapmış olamaz. Acaba bu yapıları uzaydan gelenler mi yaptı?

ELBETTE HAYIR! Ancak ne yazık ki böyle düşünenler vardır. Bunlar Mısır'daki bilimden habersiz olan kişilerdir. Elbette ki Mısırlılar geometri ve matematik gibi bilimlerden yararlanarak söz konusu piramitleri yapmışlardır. Piramitler mucize değildir. Bilimsel abidelerdir.

Mumyalama gelenekleri, Mısırlıların ölümünden sonra dirilişe inanmalarına dayanmaktadır. Mumyalama, özel bazı maddelerle vücudun binyıllarca korunması için yapılır. Günümüze kadar gelmiş olan üç bin yıllık mumyalar mevcuttur. Mısırlılar, mumyalama yapmadan önce cesedin iç organlarını çıkarırlarmış. Bunun sebebi çürümeyi ve kokuyı engellemektir. Çıkarılan iç organlar kimyasal sıvıların içinde muhafaza edilirlerdi. Mumyalamadan önce yapılan bu işlem düşünülür ki Mısırlıların tıp bilgisini artırsın. Fakat öyle olmamıştır. Örneğin; cesedin içinde böbrek ve kalbi bırakırlarmış. Böbrekler vücudumuzun arka tarafında kaldığından Mısırlılar bunu tespit edemiyorlardı. Kalbi ise özellikle çıkarmıyorlar. Çünkü Mısırlılara göre kalp düşünmenin merkezidir.

MEZOPOTAMYADA BİLİM

Mezopotamya bugünkü Dicle ve Fırat nehirleri arasında kalan verimli topraklara denir. Bu bölgede medeniyet kurmuş olanlara ise Mezopotamyalılar adı verilir. Eski Mezopotamyalılar ise Sümerler, Akadlar ve Babillilerdir. Mezopotamya uygarlıklarının bilimsel faaliyetleri 5.000 yıl öncesine kadar uzanır. Tarihte ilk defa yazıyı bulan Sümerlilerdir. Kilden tabletler üzerine çivi yazısı yazmışlardır. Modern astronominin temelinde mezopotamya astronomisi bulunur. Çünkü astronomileri dine dayalı değildir. Mezopotamyalılar evreni şu üç nesneden ibaret sayarlardı. bu üç nesne ise şunlardır: Yer, gök ve bu ikisinin arasında kalan okyanus. Şu gezegenleri tanıyorlardı: Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter ve Satürn. Bunun dışında Ay yılına dayanan takvim kullanmışlardır. Bu takvim İslâSm Dünyası'nda kullanılan Hicrî takvime temel olmuştur. Bu takvime göre gün 12 saattir. Geceler günden sayılmamışlardır. Bir saat ise 60'a bölünmüştür. Dakikalar yine 60'a bölünmüştür. Bu durumda saatin 60'a bölünmesinin Mezopotamyalılara borçluyuz. Bugün hala böyle yapmaktayız. Bir hafta ise bu takvime göre 7 gündür. Bu yedi günlük hafta anlayışını Mezopotamyalılardan Romalılar devralmış ve bütün Avrupa'ya yaymış, Avrupalılar da bütün dünyaya bunu kabul ettirmiş. Mezopotamyalılar Ay ve Güneş tutulması tahminlerini yapabilecek düzeyde astronomi bilgisine sahiptiler. Mezopotamyalılar 60 tabanlı ve konumsal sayı sistemleri kullanırlardı.

Mezopotamyalılar çarpma işlemlerinde çizelgeler kullanmışlardır. Bu çizelgede 1 den 20 ye kadar olan sayılar teker teker alınıyor, bundan sonra 30, 40 ve 50 sayılarıyla yetiniliyordu. Örneğin 8x27 işleminin sonucunu bulmak için önce 8x7 sonra 8x20 çarpımlarının sonucu bulunuyor. Daha sonra sözkonusu bu çarpımlar toplanıp sonuç elde ediliyordu. Yani

8x7=56

8x20=160

56+160=216

Mezopotamyalıların bu çizelgelerden başka kare, karekök, küp ve küpkök çizelgeleri de vardır. Ayrıca Mezopotamyalılar Pithagoras bağıntısını Pythagoras’tan önce biliyorlardı. Pythagoras teoremini hatırlayalım:

Bir dik üçgenin dik kenarlarının karelerinin toplamı hipotenüsün karesine eşittir.

a2+b2=c2

Denklemleri çözerken semboller kullanmamışlardır. Fakat belli tip denklemler için bazı çözüm formülleri kullanmışlardır. Bu formüller dokuz tanedir.

Bu denklemlerin çözüm şekilleri İslam Dünyası matematikçileri tarafından geliştirilip kullanılmıştır. Avrupalılar ise böyle denklem çözmeyi müslümanlardan öğrenmişlerdir. Mezopotamyalılar matematiklerinde en gelişmiş dönemlerini Babiller zamanında yaşamışlardır. Daha önce Mezopotamyalıların Pithagoras teoremini bildiklerini söylemiştik. Onlar aynı zamanda Thales teoremini de bilirlerdi.

Mezopotamyalılar çemberi 360 dereceye ayırdılar. Bir dairenin çapıyla çevresi arasındaki oranı, yani pi sayısını keşfetmişlerdir. Bu sayıyı üç olarak kabul etmişlerdir. Mezopotamyalılar matematikte diğer bütün milletlerden daha üstün başarılar elde etmişlerdir.

ANADOLU ve ÇEVRESİNDE BİLİM

Anadolu yarımadasında ilk uygarlıkların tarihi M.Ö. 8.000 li yıllara kadar gider. Anadolu'daki en eski uygarlık bugünkü Aksaray ili civarında kurulmuştur. Daha sonra kurulan uygarlıklar arasında en önemlileri olarak Hitit, Urartu, Frig ve Lidya uygarlıkları sayılabilir.

Bunlardan Hititler şekel ve mina adlı ağırlık birimlerini kullanmışlardır. En çok bakır ve tunçtan eşyalar yapmışlar. Çivi yazısı ve hiyeroglif olmak üzere iki çeşit yazı kullanmışlardır.

Van gölü civarında kurulan Urartu uygarlığında ise çivi yazısı ve resim yazısı kullanılmış, yaptıkları kapların üzerine o kapların ne kadar hacimde olduklarını yazmışlardır.

Bilindiği gibi günümüzde kullandığımız alfabenin temeli Fenikelilere aittir. Sözkonusu alfabeyi Batılılara tanıtan Frigler olmuştur. Anadolu'nun en büyük Tanrıçası olan Kybele yine Frigler sayesinde Yunanlılara geçmiştSir. Frigler bakır ve kalay alaşımı olan tunçtan eşyalar yapmış ve bazı müzik aletlerini de icat etmişlerdir. Bu aletler arasında simbal ve flüt bulunur. Frigler bol bol kilim dokumuşlardır. Kilime "tapetes" adını vermişlerdir. Bugünkü Fransızcada kilimin karşılığı olarak "tapis", İngilizcede "tapestery", Almanca'da "teppich" şekilinde kullanılması bu kelimenin Batı dillerine Frigler aracılığıyla geçtiğini düşündürmektedir. Frigyanın başkenti Gordion bugün Polatlı yakınlarındadır.

Batı Anadolu'da kurulan Lidya uygarlığının en büyük başarısı ise parayı icat etmiş olmalarıdır. Böylece o dönemin ekonomik hayatında büyük gelişme sağlanmış modern ekonominin temelleri atılmıştır.

Fenikeliler bugünkü Suriye-Lübnan kıyıları boyunca uzanan sahil şeridine yerleşmişlerdir. Bu bölge ekime elverişli olmadığından tarım yapmamışlardır. Bunun yerine ticaret ve gemicilikle uğraşmışlardır. Kurdukları kentler zamanın en önemli ticaret kentleri olmuştur. Fenikeli gemiciler Kızıldeniz'den Ümit burnu yoluyla Cebelitarık'a kadar tam bir Afrika turu yapmışlardır. Tüccar oldukları için savaşçı bir toplum olmamışlardır. Bu yüzden rahat ve huzurlu yaşamışlardır. Fenikelilerin uygarlık tarihine kazandırdıkları en büyük katkıları günümüz alfabesinin temelini oluşturan Fenike alfabesini icat etmiş olmalarıdır. Bu alfabede tümü sessiz olan 22 harf vardır. M.Ö. 900'lü yıllarda Yunanlılar bu alfabeye sesli harfleri eklediler. Fenike uygarlığı İskender'in saldırılarıyla sona ermiştir.

Girit uygarlığına Minos uygarlığı da denir. M.Ö. 3000-1400 yılları arasında varlıklarını sürdürmüşlerdir.Özellikle seramik ve mimarlık alanında başarı göstermişlerdir. Fenikeliler gibi Giritliler de denizci bir millettir. Çeşitli deniz yollarını keşfetmişlerdir. Zamanında bir deniz imparatorluğu kurdukları düşünülmektedir.

M.Ö. 2000 yıllarında Tuna bölgesinden gelen Akalar Girit'i istila ettiler. Onlardan gemiciliği öğrendiler Zamanla Akdeniz ticaretini ele geçirdiler. Aka uygarlığına Miken uygarlığı da denir. Savaşçı bir millettirler. M.Ö.13. yüzyılda Truvaya sefer düzenlediler. Bu sefer Homeros destanlarında anılmıştır.

YUNAN BİLİMİ

Yunan dönemi iki kısımda incelenmelidir.

1. M.Ö. 6. yüzyıldan Büyük İskender'in ölümüne dek (M.Ö. 323) uzanan dönem. Bu döneme Hellenik Çağ adı verilmektedir.
2.İskenderin ölümünden Romalıların aynı topraklarda hakimiyet kurduğu dönem (M.Ö.30). Bu döneme Hellenistik Çağ adı verilmektedir.

Hellenik Çağ, bilimin felsefi düşünceler içinde mayalanmaya ve olgunlaşmaya başladığı dönemdir. Bu dönemde özellikle Platon ve Aristoteles gibi büyük filozofların girişimiyle bilimsel yaklaşıma ilişkin ilkelerin ve kullanılması gereken araştırma yöntemlerinin sorgulandığı ve bilimlerin genel hatlarının belirlenmeye çalışıldığı görülmektedir. Bu hazırlık aşamasından sonra Yunan bilimsel faaliyetleri Mısır ve Mezopotamya gibi Doğu uygarlıkları ile yoğun ilişki içine girdikleri Hellenistik Çağ'da artacak ve en büyük bilimsel eserlerden bazıları bu dönemde yazılacaktır.

Öyleyse Yunan bilimini başlangıç dönemlerinde Yunan felsefesinden ayırmak mümkün değildir. Aslında Yunan biliminin başlangıç dönemlerini daha başka alanlardan da ayırmak mümkün değildir. Şöyle düşünelim bir millet bilim yapmaya heveslense başaka altyapıları olmadan bilim yapmaya hemen başlayabilir mi? Hatta biz birey olarak bilime büyük merak salsak hemen bilim adamı olabilir miyiz? Tıpkı bunun gibi Yunanlılar da bilim yapmaya başlamadan önce onun altyapısını oluşturacak, belki de ona giden yolda geçilecek duraklardan geçecektir. Yunanlılar da böyle yapmışlar ve ilkin mitoloji ile ilgilenmişler. Mitolojinin iki alanla yakından ilgisi vardır. Bunlardan ilki dindir, ikincisi edebiyat. Yani din ile edebiyatın belki de birleştiği nokta mitolojidir. Yunan Tanrılarını bilmeyen yok gibidir. Zeus, Prometheus, Okeanos, Eros ve diğerleri...Hepsi ayrı birer görevi olan, aralarında hiyerarşik sınıflama bulunan bu Tanrılar ( ve de Tanrıçalar) hakkında yazılanlar onların dinlerini ve edebiyatlarını oluşturuyordu. Bu konuda ilk büyük eseri Homeros verdi. Homeros büyük bir ozandı ve edebiyat derslerinde gördüğünüz gibi İlyada ve Odisseia adlı destanları yazdı. Bu destan Yunanlıların belki de bugün bütün Avrupalıların kültürel kaynağıdır. daha sonra Yunanlılar tarihçiliğe merak saldılar ve Herodotos ve Thukyidides adında iki büyük tarihçi yetiştirdiler. Bunlardan başka tarihçileri de vardı elbette. Ancak bu ilk zamanlara ait olan tarihçilerin isimlerini burada anmayı uygun görüyorum. mitoloji ve tarihten sonra felsefe ve bilim gelecek nihayet ancak acele etmemeli. Yunanlıların biraz önce söylediğimiz gibi bilimlerinin ilkğ zaman felsefelerinden ayırmak mümkün olmayacak. Buna benzer bir şekilde bilim ve felsefe dönemlerine geçmeden önce felsefi izler taşıyan ama filozof denilmeyen bazı kişilikler Yunan Dünyası'nda büyük izler bırakmıştır. Adeta felsefeye başlamalarından önce ön hazırlıklarını ya da amiyane tabirle ısınma turlarını atmış bu sözkonusu şahsiyetler. Yedi kişi imiş bıunlar. Bu yüzden olacak ki bunlara Yedi Bilge adı verilmiş. Bu yedi bilge filozof değildir. Ancak felsefeye benzeyen düşünceleri var. Sistemli olmayan bu düşünceler daha çok sözkonusu kişilerin hayat tecrübelerinden çıkma özlü sözlerle şekillenmiş. Mesela ünlü Solon'un şu lafına bakalım:"Yemeğin yeni, kanunların eski olsun." Ne hikmetli bir söz! ya da belki daha çok ilgimizi çeker şu söze de bakalım:"Kişi dengiyle evlenmeli. Kendinden alçakla evlenirse onun eşi değil, efendisi olur. Kendinden yüksekle evlenirse, kölesi." İşte bu türden sözlerle ve düşüncelerle o dönemin Yunan gençlerini etkisi altına alan bu yedi bilge şu kişilerden oluşmaktadır:

1.Tales
2.Solon
3.Khilon
4.Bias
5.Pittakos
6.Periandros
7.Kleobulos

Bunlardan Tales diğerlerinden farklı olarak filozof ünvanını da kazanmış. (Tales üzerinde ayrıca duracağız.)

Bu bilgelerden sonra M.Ö. 6. yüzyılda Eski Yunan kültüründe felsefe yavaş yavaş yer etmeye başlayacaktır.

Yunanlaılarla ilgili söylenebilecek belki de en öenmli söz şudur: Yunanlılar bilimi bilim için yapmışlar ve onu gündelik hayatın üstünde tutmuşlardır.

MİLETOS OKULU

Miletos bugün Aydın ilinin Söke ilçesi sınırları içinde kalmaktadır. Miletos kenti o dönemlerde (M.Ö. 6. Yüzyıl) deniz kıyısındaymış. Şimdi ise biraz daha içerde kalmış. Bunun sebebi nehirlerin taşıdığı alüvyon birikimi olmalıdır.

Miletos şehri adeta Yunan bilimin başladığı kenttir. Bunun en önemli nedeni Miletoslu, Efesli ve Sisamlı tacirlerin Mısır ve Mezopotamya'ya yaptığı seyahatler sonucunda elde ettikleri bilgilerin buraya taşınması ve yeniden işlenip değerlendirilmesi olabilir.

Miletos şehrinin dahası bütün Yunan uygarlığının ilk filozof ve bilimadamı Miletoslu Tales'tir. Tales daha önce adı geçen yedi bilgeden de biridir aynı zamanda. Tales'in yedi bilgeden biri olmasından başka meziyetleri de vardır. O büyük bir matematikçi, fizikçi, astronom, filozof ve dahası tüccardı. Renkli bir kişiliği olduğu söylenir. Birçok büyük bilimadamı gibi dalgın bir yapısı varmış. Bir gün (herhalde yürüyerek olacak) gökyüzünü gözlemlerken farkında olmadan önüne çıkan kuyuya düşüvermiş. Bereket versin ki bir şey olmamış. Bilim tarihinde mesleği için can verenlerin sayısı az değildir. Örneğin yine bir Yunalı bilim adamı volkanlarla ilgili bir araştırma yapmak için Vezüv yanardağının kraterine düşmüş. O Tales kadar şanslı değilmiş!

Tales bilime ve bilgiye gerçekten çok önem verirmiş. Tüccar olan bütün Miletos kenti ahalisi Talesin bilgisine hayranmış hayran olmasına ama herhalde onunla biraz eğlenmiş olacaklar ki, bütün Miletos zeytin yetiştiriciliğinden zengin olmuşken Tales'in böyle para getirmez işlerle uğraşmasına bir türlü anlam veremezlermiş. Bu durum Tales'in canını sıkmış olacak ki, bir gün onlara galiba şöyle seslenmiş: "İsterse bir filozof hepinizden daha fazla para kazanabilir. Ama filozofun zenginliği cebiyle sınırlı değildir. Ceplerini değil akıllarını dolduranlar bu dünyanın asıl zenginleridir" Bu sözü ben uydurdum dahası Tales'e yakıştırdım. Ama eminim ki buna benzer bi şeyler söylemiştir. Çünkü hikayenin baştarafı doğrudur. Hikayenin şimdi de son tarafına bakalım. Çünkü hikayemiz daha bitmedi. Bu duruma pek kızan Tales, galiba iyi anlaşılmadığını düşünmüş olacak ki, Miletoslu tüccarlara bir oyun oynamak istemiş. Kendisi astronomi konusunda bilgi sahibi olan Tales belli ki meteoroloji konusunda da bilgi sahibi imiş. Çünkü gelecek yıl Ege'de kışın sert geçeceğini önceden tahmin ederek, zeytin ağaçlarının gelecek kış öyle her zamanki gibi bol ürün vermeyeceğini düşünmüş. Bu düşünce onda Miletoslu tüccarlara oynayacağı oyunun adeta senaryosunu yazmasına vesile olmuş. Bu yılki ürünlerin tamamını satın alacak ve onları kuracağı büyük depolarda bekletecek. Gelecek yıl olunca da zeytin üretimi az olacağından Miletosa gelen tacirler bütün zeytinleri Talesten almak zorunda kalacak. Böylece diğer Miletoslu tüccarlar avuçlarını yalarken Tales hepsinden çok zengin olacak. Gerçekten de böyle olmuş mudur bilemem ama anlatılana göre olmuş. Tales "isterse bir filozof hepinizden daha fazla para kazanabilir" sözünü ispat etmiş.

Tales'in bu zekası artık Miletosluları sevindirmiş midir yoksa daha önceden pek anlamadıkları Tales'in kendilerine oynadığı oyunun sonucuna üzülmüşler midir bilinmez ama Tales Mısırlıları çok sevindirecek bir yardımda bulunmuş onlara. Herhalde kazandığı paralarla bildiği dünyanın önemli yerlerine ziyaretler yapmış olan Tales Mısır'ı ziyareti sırasında piramitleri görmek istemiş. Piramitlerden sorumlu Mısırlı bir adam Tales'in ününü duymuş olacak ki, onu görür görmez "Büyük Tales! Atalarımız bizden 2000 yıl önce bu büyük yapıları inşa etmişler. Ama biz onların boylarını bile ölçemiyoruz. Birkaç kez ölçme girişiminde bulunduk. Ama başarılı olamadık. Eline ölçü aletini alan çok meraklı insan oldu ama hiçbiri şu piramitin tepesine çıkamadı." deyince Tales "Piramitin boyunu ölçmek için piramitin tepesine çıkmak gerekmez" diyerek karşısındaki adamı şaşkınlık içinde bırakmış. Adam "Ama nasıl olur" diye söze başlayacakken Tales "Sizin boyunuz ne kadar mesela?" diye bir soru sormuş. Adam "1.75" cevabını verince Tales "İyi, şimdi gölgenizi görebiliyormusunuz. Onu ölçün" demiş. Adam şaşkınlığına bir şaşkınlık daha ekleyerek "Neden" diye sormaya bile cesaret edemeden derhal adamlarını çağırtıp kendi boyunun gölgesini ölçtürmüş. "Eee ne kadar çıktı?" diye sorunca adamları 1.40 efendim" cevabını vermiş. Bunun üzerine Tales "Gölgenizin uzamasını bekleyelim. Gölgeniz 1.75 olunca bana haber verin" demiş. Nihayet adamın gölgesi 1.75 olmuş ve Tales'e haber verilmiş. Tales'te onların uzun süredir beklediği cevabı vermiş: "İyi ya ne duruyorsunuz gölgeniz daha fazla uzamadan piramitin gölgesini ölçün"

Adamın boyu ile gölgesinin boyu arasındaki oran piramitin boyu ile piramitin gölgesi arasındaki oran kadardır. Yani:

Adamın Boyu=a
Adamın Gölgesinin Boyu=b
Piramitin Boyu=c
Piramitin Gölgesinin Boyu=d

olsun.

Bu durumda;

a / b = c / d

olur. Böylece adamın gölgesinin boyu, adamın boyuna eşit olduğunda; piramitin boyu, piramitin gölgesinin boyuna eşit olacaktır.

SORU = Piramitin boyunu ölçebilmek için ille de adamın gölgesinin boyunun adamın boyuna eşit olduğu zamanı beklemek gerekir miydi?

Tales Mezopotamya'ya da gitmiştir. Orada yüzyıllardır tutulan gökyüzü gözlemlerinden yararlanmış. Bu gözlem sonuçlarına dayanarak M.Ö.585 yılındaki Güneş tutulmasını önceden haber vermiş. Zaten Tales'i yedi bilge arasına sokan olay da bu olmuştur.

Tales herhalde Manisa'ya yakın oturduğundan mıknatıs konusuyla özel olarak ilgilenmiştir. Mıknatıs kelimesi "magnesia" kelimesinden gelmektedir ve Manisa ile ilgisi ise şöyledir; Manisa'nın eski adı da "magnesia"dır. Mıknatısın burada çok bulunmasından dolayı bu adı almıştır. Herneyse mıknatısın demir tozlarını çektiğini farketmiş Tales. Hayran kalmış bu olaya ama sebebini açıklayamadığından onda ruh bulunduğunu iddia etmiş. Öyle hemen gülmeyin Tales'in o dönemde bunu açıklaması hiç de kolay değildir. Ortaçağ'da Hristiyan kadınların kocalarını eve bağlamak için yastıklarının altına mıknatıs tozları koyduklarını düşünürsek bu olay epey bir süre çözülememişe benziyor. Bu arada bir bitkinin (kehribar) adeta mıknatıs gibi demir tozlarını çektiğini biliyormuydunuz? Ben bilmiyordum. Tales'ten öğrendim.

Gelelim Miletos Okulu'na. Miletos Okulu Tales'in önderliğinde kurulmuş bir okuldur. Bu okulda Tales'ten başka ünlü filozoflar da yetişmiştir. Bunlardan biraz sonra bahsedeceğim. İlkin Tales'in bu okulda geliştirdiği felsefi öğretisine bakalım.

Tales'i Yunanlıların ilk filozofu yapan onun felsefi öğretisidir. O belki de herkesten önce varlıkların temelinin ne olduğunu soran kişi olarak anlatılır her yerde. Bu yanlıştır çünkü eski Çin'de, Hint'te hatta Mezopotamya'da varlıkların temeline dair sorular sorulmuştur. Ama Tales'i farklı kılan diğerlerinin verdiği dini cevapların yanında dine bağlı olmayan cevabıdır. Yani Tales'ten önce gelenler de bu soruyu sormuşlardır. Ama cevaplarını hep dini açıdan vermişlerdir. Tales ise dini bir cevap vermemiş. Varlıkların temelinin fiziki bir nesne olduğunu söylemiş. Bana göre bu da şüphelidir. Bu konuyu birazdan açıklayacağım.

Tales'e göre evrendeki nesnelerin temeli "su"dur. Herşeyde bulunan bir şey nedir? olarak da formüle edilen bu soruna Yunalılar "arkhe sorunu" (ilk neden sorunu) adını vermişler. Bakalım Tales gerçekten de diğerlerinden farklı olarak evrendeki nesnelerin temelinin fiziki bir şey olduğunu mu iddia etmiş. Onu farklı kılan bu cevaba biraz daha yakından bakalım:

Su işte şu bildiğimiz su, dediğinizi duyar gibi oluyorum. Ama öyle değil ne yazık ki. Koskoca filozofun varlıkların temelini şu bildiğimiz suya bağlaması pek felsefi değil bence. Neyse bu savımızı delillendirmeye çalışalım. Tales Miletos'ta yaşıyor. Miletos deniz kıyısında. Filozofumuz her sabah kalktığında uçsuz bucaksız Ege Denizi'ni seyrediyor. Bu işin psikolojik boyutu. Bir de dini yönü var. O da şu: Tales'in inandığı bir Tanrı var. Evet onun da inandığı bir Tanrı var ve o Tanrı'nın adı çok ilginç bence. "Okeanos" yani okyanus. Şu ucu bucağı olmayan büyük denizlere şimdilerde verdiğimiz isim. Okeanos, sular Tanrısı. Bunu Tales kendi ağzıyla söylüyor. "Her şey Tanrılarla doludur." "Tanrıların anası ve babası Okeanos'tur" sözleri söylediğim şeyi destekliyor.

Buradan hangi sonuca ulaşırız? Tabi ki Tales'in aslında diğerlerinin verdiği cevaplardan farklı bir cevap vermediği sonucuna ulaşırız. Çünkü "su" aslında "okeanos"tur. Yani Tanrıdır. Yani herşeyde bulunan şey, varlıkların temel nedeni, herşeyin ondan çıktığı şey "Tanrı"dır. İşte konuya böyle bakarsak Tales'in de cevabının fiziki bir nesneden ziyade ideal bir cevap olduğunu görürüz.

Ama bu soru bilim tarihinde dahası felsefe tarihinde çok önemlidir. Çünkü bilim yapmanın ilk koşulu varlıklar arasındaki benzerlikleri ve farklılıkları ortaya çıkarmak daha sonra da birbirine benzer olanlar hakkında o benzerler arasından seçilecek örnekler üzerinde çalışarak bütünsel bir sonuca varmaktır. Bilim zihniyetinin ve bilim yönteminin gelişmesi bakımından çok önemlidir bu türden sorular. İlginç sorular bilimi sadece çekici kılmak için sorulmaz. Bilim yapabilmek için zaten ilginç sorular sormalısınız. Aslında bu ilginç dediğimiz sorular "yahu neden şimdi böyle bir soru soracağım" diyeceğiniz türden sorulardır. Yani aslında çok basit sorulardır. Ama biz bir türlü böyle sorular sormaya cesaret edemeyiz. Kimbilir belki de diğer insanlar bizimle alay eder diye korkarız. Sanki herkes cevabını biliyor da bir tek ben bilmiyorum konumuna düşmekten korkarız. Halbuki herkes dört duvar arasında yaşar ama kimsenin aklına nedendir bilinmez "odalar neden dört duvarlıdır" sorusu gelmez. Ben bunun cevabını bilmiyorum mesela. Siz biliyor musunuz? Orta okuldayken (şimdi ilköğretim okullarının II. kademesi) Tuncay adında hala görüştüğüm bir arkadaşım "madem yerçekimi var neden sigara dumanı aşağı doğru değil yukarı doğru çıkıyor?" diye bir soru sormuştu. Doğrusu ben bunu hiç düşünmemiştim doğal olarak da cevap veremedim. Ama bu soruyu hiç unutmadım. Bence çok güzel bir soruydu. Bilim adamı olmak isteyen böyle sorular sorabilmeli. Tuncay şu anda ne iş mi yapıyor? Mikrobiyoloji doktoru.

Dönelim konumuza Tales "su" derken aslında Tanrı'sından bahsediyordu. Bunu hepimiz anladık değil mi? Ama sanki birisi anlamamış gibi Tales'in üstüne üstüne gidiyordu. Bu kişi Tales'in zeki öğrencisi Anaksimandros'tu. Anaksimandros da hocası Tales gibi "varlıkların temeli nedir?" sorusunu sormuştu. Yani o da "arkhe problemiyle ilgilenmişti. Onun cevabı açıklamalı bir cevaptı. Şimdi Anaksimandros'un ağzından bu cevabı ve açıklamasını dinleyelim:

"Varlıkların çıktığı kaynak hocam Tales'in dediği gibi "su" olamaz. Çünkü varlıkların temel kaynağı sonsuz, sınırsız ve de belirsiz bir şey olmalıdır ki bütün varlıklar buradan çıkabilsin. Su her ne kadar uçsuz bucaksız alanlar işgal etse de gerçekte sonludur. Ayrıca belirli bir şeydir. Bir şeyin belirli olması demek aslında sınırlarının ve sonunun belirli olması demektir. Bu durumda sınırları ve sonu olan "su" varlıkların temel nedeni olamaz."

Çok güzel! Pekiyi nedir varlıkların temeli?

"Bilmiyorum"

Bilmiyor musun?

"Evet. Bilmiyorum. bilseydim onu belirlemiş olurdum. Belirlediğim şey ise sınırlı ve sonlu bir şeyden başka bir şey olamazdı. O yüzden bilmiyorum. Sadece onun sınırsız, sonsuz ve belirsiz bir şey olduğunu biliyorum."

İyi de ne diyeceğiz buna?

"İlla ki bir isim vermek istiyorsanız "apeiron" deyin." ("apeiron" eski Yunancada "sınırsız, sonsuz, belirsiz anlamlarına gelmektedir.)

Şimdi kendi kendimize düşünelim. Acaba "okeanos" ile "apeiron" arasında ne fark vardır?

Okeanos bir Tanrı yani sınırsız, sonsuz ve de belirsiz. Apeiron da öyle değil mi?

Belki evet ama Yunan Tanrıları bizim anladığımız gibi Tanrılar değil. Yani bizim bugün inandığımız Tanrı anlayışıyla fazla benzemiyorlar. Zira onların Tanrıları tam mükemmel değiller. İnsanlar gibi kıskançlıklar yapabiliyorlar, evlenebiliyorlar, çocukları olabiliyor vs. ( Bu arada aklıma gelmişken bugünkü hıristiyanlık dininde İsa Tanrının çocuğu olarak görülmektedir. Belki de bu görüş onların kültürel temelelerini atan Yunan Tanrı anlayışından etkilenmiş bir görüş olabilir.)

Dikkat edilmesi gereken nokta hem Tales'in hem de Anaksimandros'un aslında fiziki nesnelerde değil de ideal olan soyut nesnelerde evrenin temelini aramalarıdır. Bundan sonraki filozoflarımızda da aynı anlayışları bulacağız. (Ama hatırlatayım, birçok kitapta bu filozofların materyalist (maddeci) oldukları iddia edilmektedir. Bu iddiaların siyasi olduğunu düşünüyorum.)

Yine Miletos okulundan yetişmiş başka bir filozof olan Anaksimenes ise arkhe "hava"dır der. Varlıkların temel kaynağı "hava"dır. Hava da yine su gibi düşünülmeli. Yani su nasıl bizim ilk anda aklımıza gelen fiziksel bir nesne değilse, hava da değildir. Bu hava daha çok nefes olarak düşünülmeli. Nefes almak bize can verir. Nefes ise havadan alınır. Canlılığın kaynağıdır bizim için. Canlılığın kaynağı olan bu nesne her yerde mevcuttur Anaksimenes'e göre. Herşeyin sularla yani tanrılarla dolu olması gibi, herşey havayla doludur

Görüldüğü gibi Miletos Okulu filozofları evrende bulunan nesnelerin kökenlerini araştırmışlardır. Bu araştırma zihniyeti bilimin gerçekten gelişmesine yol açmıştır. Bu sorun diğer filozoflar tarafından da ele alınacaktır.

HERAKLEİTOS

Herakleitos M.Ö yaklaşık 540-480 yılları arasında bugün İzmir'in Selçuk ilçesinin sınırları içerisinde kalan Ephesos (Efes) kentinde yaşamıştır. Miletoslular gibi arkhe problemi ile ilgilenmiştir. Herakleitos bilim tarihi açısından çok önemli bir kişiliktir. Çünkü o arkhe sorununu çözmeden önce evrendeki nesnelerin sürekli değiştiğini fark etmiş.

"Her şey akar"

"Değişmeyen tek şey değişimdir"

sözleri ona aittir. O bu sözlerle evrendeki hiçbirşeyin statik (durağan) olmadığını, herşeyin hiç durmaksızın değiştiğini ifade etmek istemiştir. Örneğin biz geçen yılki gibi değiliz. Değiştik. Büyüdük, kilo aldık ya da verdik. Görünümümüzde gözle görülür değişimler oldu. Evimize aldığımız eşyalar birkaç sene sonra gözle görülür değişimlere uğradılar. Eskidiler, yırtıldılar, üzerlerine bir şeyler döktük izi kaldı, yıkadık renkleri soldu vb. Bunları anlamak kolaydır. Ama şunu anlamalıyız. Herakleitos bize herşeyin her an değiştiğini söylemek istiyor. Mesela biz her an değişiyoruz. Değişmediğimiz bir an bile yok. Bu değişimler gözle görülmez niteliktedir. Ama değişiyoruz.

Değişmek Herakleitos'a göre aslında hareket etmektir. Hareket eden herşey değişir. Evrende ise hareket etmeyen hiçbir şey yoktur. Herşey hareket halindedir. "Herşey akar" sözüyle o bunu demek istemiştir. Daha iyi anlayalım diye şöyle bir söz de sarfetmiştir:

"Bir nehirde iki kere yıkanamazsınız"

Çünkü ikinci kez girdiğiniz nehir artık o nehir değildir. Suları akıp gitmiştir ve o suların yerine yeni sular gelmiştir. Şimdi yıkandığınız yeni sulardır. Burada "nehir" örneği değişimin güzel bir sembolü olarak kullanılmıştır. Çünkü nehir sürekli hareket halindedir ve sürekli değişmektedir. Aynı noktadan sadece bir kez o su geçer.

Nehir örneğinde olduğu gibi başka bir örnek daha kullanmıştır Herakleitos: "Ateş". Ateş bu değişimin iyi bir sembolüdür. Çünkü özelliği ile herşeyi çabucak değiştiren bir yapısı vardır. Örneğin bir odunu yaktığınızda odunun ateş tarafından küle çevrildiğini o an gözlemleyebilirsiniz. Ayrıca ateş odunu yakarken odunun üzerinde bir hareket gerçekleşir. Hem hareketi hem de değişimi gözlemlemek için "ateş" örneği kullanılmıştır. Ama "ateş"in nehirden bir farkı var. Dikkat edilirse "ateş" değişimi gerçekleştiren şeydir. Bu durumda şöyle düşünmeliyiz:

Herşey değişir.
Bu değişim ateş gibi bir nesne tarafından gerçekleşir.

Öyleyse "ateş" evrendeki nesnelerin temelidir. Bu durumda Tales "su", Anaksimandros "apeiron", Anaksimenes "hava" ve nihayet Herakleitos "ateş" ile bu evrenin temelini çözdüğüne inaniyor. Ancak Herakleitos'un ne demek istediğini iyi anlamak gerekiyor. Zira o iyi anlaşılmayan bir filozof olarak Efes'te "Karanlık Herakleitos" namını almıştır. Onun düşüncelelerinin bulanıklığından ya da karanlığından değil bu isim, uğraştığı konularla haşır neşir olmamış kimseler Herakleitos'un dediklerinin anlamadıklarından bu ismi vermişler ona. Herakleitos çocukları çok severmiş. Eskiden oynanan bir oyun olan "aşık oyunu"nu (Anadolu'da da oynanan bir oyundur. Aşık kemiği ile oynanır.) çocuklarla oynamaya bayılırmış Herkes Herakleitos'un çocuklarla oynaması ile alay eder ona "Neden bizimle konuşmuyorsun da çocuklarla aşık atıyorsun denilince ", "Benim sözlerimden hiçbir şey anlamayan sizlerle konuşmaktansa, çocuklarla aşık atmayı tercih ederim" cevabını verirmiş.

Neyse biz gelelim tekrar ateş konusuna. Ateş değişimin sembolü idi. Nesneleri değiştiren şey idi. Şimdi şöyle düşünülebilir. daha önceki anlattığımız filozoflar evrenin temelinde hep soyut şeyler aradılar. Herakleitos ise bu sefer somut bir şey olan ateş örneğini verdi. Bu düşünce hatalıdır. Çünkü ateş sadece değişimin sembolüdür. Nesnelerin özünde yatan şey değişimimn kendisidir. Ateş değildir. Ateş sadece bizim konuyu iyi anlamamız için verilmiş bir örnektir. Yani bu sefer de filozof somut bir nesneye işaret etmedi aslında onun asıl işaret etmek istediği şey ise bilimin temelini oluşturacak olan şeydir. Herakleitos'u önemli kılan da bu düşüncesidir. Buraya kadar anlattığım şeyler hep şu anlatacağım şeye bir hazırlık olsun diyedir. Zaten Herakleitos da böyle düşünmüş olmalıdır.

Şöyle bir soru sormak gerekir: "Nesnelerdeki bu değişim gelişigüzel midir? Yoksa bir yasaya tabi midirler?"

Elbette bu değişim gelişigüzel değildir. Bir yasaya tabidir. Bu yasa heryerde aynı geçerliliktedir. Bu yasa bir söz ile işler. Yani bir söz bu yasayı işletir ve dahası onu anlamamıza yardımcı olur. Yunancada "söz" "log, leg, legein" kelmeleri ile ifade edilir. Herakleitos da bu "söz" e "logos" adını vermiştir. Yani "Söz ya da Sözün Yasası" Bir şeye dikkat edelim. Bu "logos" kavramı bugün bizim bildiğimiz hemen hemen bütün bilimlerin sonundaki "loji" sözcüğünün Yunanca halidir. yani Biyo (loji), Psiko (loji), Sosyo (loji) de olduğu gibi. Acaba bu bilimlerin sonunda neden "loji" sözcüğü yer almaktadır ya da almıştır. şimdi hep birlikte bunun cevabını arayalım.

Evrenin her noktasında değişim yaşanmaktadır. Bu değişim gelişigüzel değil belli yasalara tabidir. Bu yasalar "logos"un yasalarıdır. "Logos" böylece yasa anlamına gelmektedir. Evrendeki nesnelerin değişim yasası. Ancak bu yasa değişmez yani bu söz değişmez. Bilim değişen şeyleri araştırır ama onda değişmeyen şeyler bulmak ister. Aksi halde bilim yapmak mümkün olmaz. Düşünsenize siz bir nesne üzerinde araştırma yapıyorsunuz ama o nesne mütemadiyen (durmaksızın) değişiyor. O nesne hakkında ne söyleyebilirsiniz. O nesne hakkında bir şeyler (hem de en önemli şeyler) söylemek için o nesnede değişmeyen şeyleri ya da şeyi bulmalısınız. Bulduğunuzda ise bunu söylersiniz. Söylediğiniz şey bir kanun olur artık. Çünkü kanun değişmeyen söz demektir. O nesne ile ilgili değişmeyen bir kanun buldunuz mu bilim yapmaya başladınız demektir. Bu durumda "Logos" aslında evrendeki nesnelerin değişimlerinin değişmeyen kanunları oluyor. Şimdi Biyoloji Canlıların değişmeyen kanunlarını buluyor, psikoloji insan ve hayvan davranışlarının değişmeyen kanunlarını buluyor, sosyoloji toplumun değişmeyen özelliklerini bulmaya çalışıyor. Sonunda loji olsun olmasın bütün bilimler bunu yapmaya çalışıyor. Tıp insan hastalıklarını iyileştirmeye çalışıyor. Bunun için hastalığa sebep olan virüslerin nasıl davrandıklarının değişmeyen kanunlarını buluyor ve bu değişmeyen kanunlara dayanarak farmakoloji ilaçlar üretiyor ve bu sayede bizler iyi oluyoruz. Yoksa değişim kanunsuz olsaydı bilimler olmayan kanunları bulamaz ve biz de hiç bir nesne hakkında söz söyleyemezdik.

Herakleitos bilimde bunu yapmamız gerektiğini en açık şekilde ifade eden İyonyalı bir bilgindir. Bu yönüyle önem arzetmektedir. Diğer filozoflar da aslında aynı şeyi yapmak istemişlerdir.


 


©2006 Cem KORKMAZ

 

 

 

 

Hosted by www.Geocities.ws

1