|
FIKH-I EKBER Hanefi mezhebinin kurucusu
İmam-ı A'zam Ebû
Hanîfe (ö. 150/767)'nin
itikâda dair kısa ve özlü eseri. Fıkıh, Mecelle'de
"şer'î amel; meseleleri bilmek" (madde, I) şeklinde tarif
edilmişse de Ebû Hanife
devrinde, çeşitli ilimlerin henüz bağımsızlığını
kazanmadığı bir dönemde fıkıh, kelâm ilmi ve inanç
esaslarını da içine alıyordu. Eser bu yüzden "el-Fıkhu'l-Ekber (En Büyük
Fıkıh)" adını almıştır. Fıkh-ı Ekber'i, Aliyyü'l-Kârı, Ebû Hanife'nin diğer eserlerindeki düşüncelerini
bir araya getirerek ve Fahruddin er-Râzı, Taftazanî, Konevî gibi
bilginlerin fikirlerinden de yararlanarak şerh etmiştir. Fıkh-ı Ekber'de yer alan akîde
esaslarını şöyle özetleyebiliriz: Bir yükümlüyü mümin hâline getiren
iman esasları şunlardır: Allah'a, meleklerine, kitaplarına,
peygamberlerine, öldükten sonra dirilmeye, kadere, hayır ve şerrin
Allah'tan olduğuna inanmak, Allahü Teâlâ zatında birdir. Fakat bu birliği
sayı bakımından değil, ortağı bulunmaması
bakımındandır (el-İhlâs,
112/1-5; el-Cin, 72/3; Enbiyâ, 21/22). Allah'ın yarattığı
şeylerden hiçbir varlık ona benzemez (eş-Şûra, n/l 1).
Allâh'ın geçmişte, gelecekte zatı ve fiilî sıfatları
vardır. Hayat, kudret, ilim, kelâm, semî*, basar*, irade zatı
sıfatlardır. Yaratma, rızık
verme, ilk başta yaratmak, eşsiz bir şekilde yaratmak,
Allah'ın sanatı; diriltmek, yok etmek, büyütmek, üretmek
eşyaya şekil vermek ise fiilî sıfatlardandır.
Allah'ın isim ve sıfatları sonradan yaratılmış
olmayıp ezelîdir. Allah'ın kelâmı olan Kur'an,
yaratılmış değildir. Mûsa peygamber ve başkalarının
sözleri ise yaratılmıştır Allahü
Teâlâ cisimsiz, cevhersiz var olan bir şeydir.
Allah'ın sınırı, zıddı ve benzeri yoktur
(el-Bakara, 2/22; eş-Şûra 42/11), Allah'ın eli ve yüzü
vardır. Ancak biz bunların keyfiyetini bilemeyiz (el-Kasas, 28/88; er-Rahmân, 55/27; el-Leyl,
92/20; el-Feth 48/10; Sa'd 38/75; Yâsin, 36/83; el-Mâîde, 5/116; el-Bakara 2/1 15). Allahu Teâlâ eşyayı, hiçbir şey
olmaksızın maddesiz olarak yaratmıştır. (el-Fâtır, 35/1; ez-Zümer, 39/62). Dünyada ve ahirette Allah'ın dilemesi, kader, kaza, bilgi,
yazgı ve levh-ı Mahfûz'da
yazısı olmaksızın hiçbir şey var olmaz. Ancak
Allah'ın kaderi yazması vasıf şeklinde olup, hüküm
tarzında değildir. Meselâ, "Hasan cehennemliktir",
yazısı bir hüküm iken, "Hasan dünyada kendi iradesiyle kötü
yolu tercih edip, kötü ameller işleyecek ve bunun sonucunda cehenneme
girecek" yazısı, vasıf şeklinde yazmadır. Allah, insanları küfür ve imandan
boş olarak yarattı, sonra onlara emir verip muhatap
kıldı. Küfre düşen, kendi işiyle kâfir olur. Allah ondan
yardımını keser. İman eden de kendi fiil, ikrar ve
tasdiki ile iman eder. Allah ona yardım edip, imanda muvaffak
kılar. O, yaratıklarından hiçbirini küfür veya imana
zorlamamıştır. İman ile küfür kulun kendi işleridir;
İnsan fiilinin yaratıcısı gerçekte Allâh'tır (ez-Zümer, 39/62; en-Nahl, 16/17; es-Sâffât,
37/962. Kulların bütün fiilleri Allah'ın dileme, bilgi, kaza ve
kader ile meydana gelir. Tâat ve ibâdetlerin hepsi
Allah'ın emri, sevme, rıza, bilgi, dilemesi, kaza ve kader ile
sabit olur. Kötülükler de aynı şekilde meydana gelir. Allah
kötülüğü yaratmakla birlikte, ondan razı değildir (el-Kasas, 28/68; Alû İmrân, 3/32, 76, 134; el-Bakara, 2/222). Bütün peygamberler büyük veya küçük
günah işlemekten, küfre düşmekten ve çirkin işlerden
korunmuşlardır. Ancak peygamberlerden bir bölümünün bazı kusur
ve hataları olmuştur. Hz. Âdem'in
unutarak veya azîmeti terkederek cennetteki
ağaçtan yemesi (el-Bakara, 2/35), Hz.
Peygamberin bir soru soran Abdullah b. Ummü Mektûm'a yüzünü buruşturması ve bu yüzden
uyarılması (Abese, 80/1,2) bunlar arasında sayılabilir.
Kusursuzluk Allah'a mahsustur. Hadiste şöyle buyurulur:
"Eğer siz günah işlemeseydiniz Allahü
Teâlâ günah işleyen bir kavim
yaratırdı. Bu kavim günah işler, Allah'tan mağfiret
diler, Allah da onları mağfiret ederdi" (Müslim, Sahîh, IV,
2106, 2749). Hz. Muhammed Allah'ın elçisidir. Peygamberi ve kuludur. Hadiste "Hristiyanların İsa (a.s.) 'yı
övdükleri gibi beni övmeyin. Allah'ın kulu ve elçisi, deyin" (Buhâri, Enkiyâ, 48, Ahmet b. Hanbel, I, 23) buyurulur. Hz. Peygamber putlara tapmamış, Allah'a
kesinlikle eş koşmamış, küçük ve büyük hiçbir günah
işlememiştir. Sadece bazı davranış tercihlerinde
uyarılmıştır. Şu ayette bu manayı görmek
mümkündür: "Allah seni affetti. Onlara niçin izin verdin?" (et-Tevbe, 9/43). Hz. Peygamber'den sonra insanların en faziletlisi Hz.
Ebû Bekir, sonra Ömer, sonra Osman, sonra Ali (r.anhüm)'dür. Hz. Peygamberin
sahâbelerini yalnız hayır ile anarız. Büyük günah işleyen
kimse, bu günahın helâl olduğuna inanmadıkça dinden
çıkmaz, Mümindir. Mestler üzerine mesh
etmek sünnettir. Ramazan ayında teravih namazı kılmak sünettir. Fâsık
imamın arkasında namaz kılmak caizdir. Fâsık,
mümin olarak dünyadan ayrılırsa ebedî cehennemde kalmaz. Hadiste
"Günahından tövbe eden, günahsız gibidir" (İbn Mâce, II, 1420; Zühd, H. No 4250). "Allah, kulundan tövbesini kabul
eden ve kötülüklerini affedendir" (eş-şûrâ, 42/25). Peygamberlerin mucizeleri ve
evliyânın kerâmeti haktır. Mucize, peygamberlik iddiasında
bulunan kişinin davasını doğrulamak için gösterilir.
Ölüyü diriltmek, az olan suyu çoğaltmak gibi. Ümmetin kerâmeti,
uyduğu peygamber'in kerâmetidir. Veli, taatlara
devam eden, kötülüklerden sakınan, dünyevî lezzet, şehvet, gaflet,
oyun ve eğlencelere dalmaktan yüz çeviren, Allah'ı ve
sıfatlarını tanıyan kimsedir. Hz.
Ömer'in Medine'de minber üzerinde iken Nihavend'te
yerde askerlerini görmesi, Hâlid b. Velîd'in zehiri içtiği
halde, bundan bir zarar görmemesi kerâmet kabilindendir (Aliyyü'l-Kârı,
Fıkh-ı Ekber
Şerhi, Terceme, Y. V. Yavuz, İstanbul
1979, s.191). İblis, Firavun ve Deccal gibi
Allah düşmanlarında görülen olağanüstü hallere mucize veya
kerâmet denilmez. Bunlara, ihtiyaçların giderilmesi denir. İblis'e
yeryüzünde mesafe katetme yetkisinin verilmesi,
Firavun'un emriyle Nil Nehri'nin dilediği yöne
akması (ez-Zuhruf, 43/51) bu niteliktedir. Cenâb-ı Hak onlara bu yardımı küfür ve
azaplarının artması için yapar. Hamdi DÖNDÜREN FIKH-UL EKBER* Rahman ve Rahim olan Allahın
adıyla Tevhidin aslı, buna iman etmenin
en doğru yolu şudur: Allaha, meleklerine, kitaplarına,
peygamberlerine, öldükten sonra dirilmeye, kadere, hayrın ve şerrin
Allahtan olduğuna, hesap, mizan, cennet ve cehenneme inandım,
bunların hepsi de haktır, demek gerekir. Yüce Allah, sayı yönüyle
değil, ortağı olmaması yönüyle birdir.O,
doğurmamış ve doğrulmamıştır. Ona hiçbir
şey denk değildir. O Yarattıklarından hiç birine
benzemez, isimleri, zati ve fiili sıfatıyla Daima var olmuş ve
var olacaktır. Allahın zati
sıfatları: hayat, ilim, semi, basar ve irade
Sıfatlarıdır, Fiili sıfatlar ise, tahlik
(yaratma), terzik (rızık
verme), inşa (yapma), ibda(örneksiz yaratma), ve sun' (sanatla yaratma)
ve diğer fiili sıfatlardır. Allah, sıfatları ve isimleri
ile var olmuş ve var olacaktır. Onun İsim ve
sıfatlarından hiçbiri sonradan olma değildir. O ilmiyle daima
bilir, ilim Onun ezelde sıfatıdır. O kudretiyle daima
kadirdir, kudret Onun ezelde sıfatıdır. Kelam ile
konuştur, kelam Onun ezelde
sıfatıdır. Yaratması ile daima hâlıktır,
yaratmak Onun ezelde sıfatıdır. Fiili ile daima
faildir, fiil Onun ezelde sıfatıdır. Fail Allahtır,
fiil ise Onun ezelde sıfatıdır. Yapılan şey
mahluktur.Yüce Allahın fiili ise mahluk değildir. Allahın
ezeldeki sıfatları mahluk ve
sonradan olma değildir. Allahın sıfatlarının
yaratılmış ve sonradan olduğunu söyleyen, yahut tereddüt eden veya
şüphe eden kimse Yüce Allahı inkar etmiş olur. Kuran-ı
Kerim, Allah kelamı olup, Mushaflarda yazılı, kalplerde
mahfuz, dil ile okunur ve Hz.Peygambere
indirilmiştir. Bizim Kuran-ı Kerimi
telaffuzumuz, yazmamız ve okumamız mahluktur fakat Kuran mahluk değildir. Allahın Kuranda
belirttiği Musa ve diğer Peygamberlerden, firavn ve İblisten naklen verdiği haberlerin
hepsi Allah kelamıdır, onlardan haber vermektedir. Allahın
kelamı mahluk değildir, fakat Musanın ve diğer
yaratılmışların kelamı mahluktur. Kuran
ise Allahın kelamı olup, kadim ve ezelidir. Allah bir şey (varlık)dir, fakat diğer şeyler gibi değildir.
Onun varlığı cisim, cevher, araz, had, zıd,
eş ve ortaktan uzaktır. Onun Kuranda zikrettiği gibi eli, yüzü ve nefsi
vardır, Allahın Kuranda
zikrettiği gibi el, yüz ve nefs gibi
şeyler, keyfiyetsiz sıfatlardır. Onun eli, kudreti veya
nimetidir denilemez . Zira bu takdirde sıfat iptal edilmiş olur.
Bu, Kaderiyye
ve Mutezilenin görüşüdür. Onun
elinin, keyfiyetsiz
sıfat olması gibi,
gazabı ve rızası da
keyfiyetsiz sıfatlarından iki sıfattır. Allah, eşyayı bir
şeyden yaratmadı. Allah, eşyayı oluşundan Önce,
ezelde biliyordu. O, eşyayı takdir eden ve oluşturandır.
Allahın dilemesi, ilmi, kazası,takdiri ve Levh-i
Mahfuzdaki yazısı olmadan, dünya
ve ahirette hiçbir şey vaki olmaz. Ancak onun Levh-i
Mahfuzdaki yazısı, hüküm olarak değil, vasıf olarak
yazılıdır. Kaza, kader
ve dilemek, Onun nasıl olduğu bilinmeyen
sıfatlarındandır. Allah, yok olanı yokluğu halinde
yok olarak bilir, onun yarattığı zaman nasıl olacağını bilir,
Var olanı,varlığı halinde var olarak bilir, onun
yokluğunun nasıl olacağını bilir. Allah ayakta
duranın ayakta duruş halini, oturduğu zaman da oturuş
halini bilir. Bütün bu durumlarda Allahın ilminde ne bir
değişme, ne de sonradan olma bir şey hasıl olmaz. Değişme ve
ihtilaf, yaratılanlardan olur. Allahın Allah Musaya hitap
etti. (Nisa 164) ayetinde belirttiği gibi, Musa Allahın kelamını işitti. Şüphesiz ki Allah, Musa ile
konuşmasından önce de, kelam sıfatı ile muttasıftı. Yüce Allah yaratmadan da ezelde
yaratıcı idi. Allah, Musaya hitap ettiğinde, ezelde
sıfatı olan kelamı ile konuştu. Onun
sıfatlarının hepsi, mahlukların sıfatlarından başkadır. O bilir, fakat bizim
işittiğimiz gibi değil. O kadirdir, fakat bizim gücümüzün
yettiği gibi değil. Biz uzuvlar ve harflerle konuşuruz. Oysaki
Allah, uzuvsuz ve harfsiz konuşur. Harfler mahluktur, fakat
Allahın kelamı mahluk
değildir. Allah insanları küfür ve imandan hâli
olarak yaratmış, sonra Onlara hitap ederek emretmiş ve nehyetmiştir. Kafir olan; kendi fiili, hakkı
inkar ve reddetmesi ve Allahın yardımını kesmesiyle
küfre sapmıştır. İman eden de kendi fiili, ikrarı, tsdiki ve Allahın muvaffakiyet ve yardımını ile iman
etmiştir. Allah Âdemin neslini, sulbünden insan
şeklinde çıkarmış, Onlara akıl vermiş, hitap
etmiş, imanı emredip, küfrü yasaklamıştır. Onlar da
onun Rabb
olduğunu ikrar etmişlerdir. Bu, onların
imanıdır. İşte onlar bu
fıtrat üzerine doğarlar. Bundan sonra küfre sapan bu fıtratı değiştirip
bozmuş olur. İman ve tasdik eden de fıtratında sebat ve
devam göstermiş olur. Allah, kullarının hiç birini
iman veya küfre zorlamamış. Onları mümin
veya kâfir olarak
yaratmamıştır. Fakat onları şahıslar olarak
yaratmıştır. İman ve küfür kulların fiilleridir.
Allah, küfre sapanı, küfrü esnasında kafir olarak bilir. O kimse
daha sonra iman ederse, imanı halinde mümin
olarak bilir, ilmi ve sıfatı değişmeksizin onu sever. Taatların
hepsi, Allahın emri, muhabbetti, rızası, ilmi, dilemesi,
kazası ve takdiri ile vacip kılınmıştır. Mâsiyetlerin hepsi de Allahın ilmi, kazası ,
takdiri ve dilemesi ile olmakla beraber, rızası ve emri
değildir. Peygamberlerin hepsi de (salat ve selam olsun) küçük, büyük günah, küfür ve çirkin
hallerden münezzehtir. Fakat onların sürçme ve hataları vaki
olmuştur. Hz. Muhammed, Allahın sevgili
kulu, resûlü, nebisi, seçilmiş tertemiz kuludur. O hiçbir zaman puta
tapmamış, göz açıp kapayacak bir an bile Allaha ortak
koşmamıştır. O, küçük büyük hiçbir günah işlememiştir. Peygamberlerden sonra insanların
en faziletlisi, Ebu Bekr
es-Sıddîk, sonra Ömer el-Fâruk,
sonra Osman b. Affan Zûn-Nûreyn, daha sonra
Aliyyul-Murtazadır.
Allah hepsinden razı olsun.
Onlar doğruluk üzere, doğruluktan ayrılmayan, ibadet eden
kimselerdir. Hepsine sevgi ve saygı duyarız. Hz.Peygamberin
ashabının hepsini sadece hayırla anarız. Bir müslümanı,
helal saymaması şartıyla, büyük günahlardan birini
işlemesi ile kafir sayamayız. Bu durumdaki bir kimseden iman
ismini kaldıramayız, ona
gerçek anlamda mümin deriz. Bir Müminin kafir
olmamakla beraber günahkar olması caizdir. Günahlar, mümine
zarar vermez demeyiz. Keza günah
işleyen Kimse Cehenneme girmez
de demeyiz. Dünyadan mümin olarak ayrılan
kimse, fasık da olsa Cehenemde
ebedi kalacaktır, demeyiz. Mürcienin dediği gibi, iyiliklerimiz makbul,
kötülüklerimiz de affetdilmiştir, demeyiz.
Fakat kim bütün şartlarına uygun, müfsit ayıplardan uzak amel
işler ve onu küfür ve dinden dönme gibi şeylerle boşa
çıkarmaz ve dünyadan mümin olarak
ayrılırsa şüphesiz Allah onun amelini zayi etmez, bilakis
kabul eder ve ondan dolayı sevap verir, deriz. Allaha ortak koşmak ve küfür
dışında, büyük ve küçük günah İşleyen, fakat tevbe etmeden mümin olarak
ölen kimsenin durumu Allahın dilemesine bağlıdır.
Dilerse ona Cehennemde azap eder, dilerse affeder ve hiç azaba
uğratmaz. Herhangi bir amele riya
karıştığı zaman, o amelin ecrini yokeder.
Keza ucûb (kendi amelini üstün görmek)de böyledir. Peygamberlerin mucizeleri ve velilerin
kerametleri haktır. Ancak Haberlerde belirtildiği üzere İblis, Firavun ve Deccal gibi Allah düşmanlarına ait olan, onların şimdiye kadar
vukua geliş ve gelecek hallerine mucize de, keramet de demeyiz. Bu
onların hacetlerini yerine getirmedir. Zira, Allah, düşmanlarının
ihtiyaçlarını, onları derece derece
cezaya çekmek ve sonunda cezalandırmak şeklinde yerine getirir.
Onlar da bunu aldanarak azgınlık ve küfürde haddi aşarlar.
Bunların hepsi de caiz ve mümkündür. Yüce Allah yaratmadan önce de
yaratıcı, rızıklandırmadan
önce de rızık verici idi. Allah ahrette
görülecektir. Müminler Allahı cennette aralarında bir mesafe
olmaksızın, teşbihsiz ve keyfiyetsiz olarak baş
gözleriyle göreceklerdir. İman; dil ile ikrar
kalb ile tasdiktir. Gökte ve yerde
bulunanların imanı,
iman edilmesi gereken şeyler yönünden artmaz ve eksilmez, fakat yakîn ve
tasdik yönünden artar ve eksilir.
Müminler iman ve tevhid hususunda
birbirlerine müsâvidirler.
Fakat amel itibariyle birbirlerinden farklıdırlar. İslam Allahın
emirlerine teslim olmak ve itaat
etmek demektir. Lügat itibariyle iman ve İslam arasında fark vardır. Fakat İslamsız iman imansız da İslam olmaz.
Onların ikisi de bir şeyin içi ve dışı
gibidirler. Din ise; iman ve
şeriatlerin hepsine verilen bir isimdir. Biz, Yüce Allahı kendisini kitabında tavsif ettiği bütün sıfatlarıyla gerçek olarak biliriz. Hiç kimse Allaha, Onun şanına layık şekilde hakkıyla ibadet etmeğe kadir değildir. Fakat insan ancak Allahın
kitabında, Rasulunün
bildirdiği ölçüde Allaha ibadet eder. Bütün müminler; marifet yakîn, tevekkül, muhabbet, rıza, korku ve ümit
ve iman hususunda birbirlerine musâvidirler. Bu konuda imanın dışındaki hususlarda
farklılaşırlar. Peygamberlerin şefaati haktır. Peygamberimizin şefaati, günahkar müminler ve onlardan
büyük günah işleyip cezayı hak etmiş olanlar için hakk ve
sâbittir. Kıyamet günü amellerin mizanla tartılacağı
hususu haktır. Hz.Peygamberin havzı haktır. Kıyamet günü, hasımlar arasında iyilikler alınarak kısas ve hesaplaşma olması haktır. İyilikler bulunmadığı
takdirde kötülüklerin atılması, hak ve caizdir. Cennet ve cehennem halen
yaratılmıştır, ebediyyen de fani olmayacaklardır. Huriler ebediyyen ölmezler. Yüce Allahın cezası da, sevabı da ebedîdir. Allah dilediğini
kendisinin bir lütfu olarak hidayete ulaştırır.
Dilediğini de adaletinin
gereği olarak sapıklığa düşürür.
Allahın sapıklığa
düşürmesi, hızlânıdır. Hızla,ânın manası
ise; Allahın razı olacağı şeylerden onun muvaffak kılmayıp, yardımını kesmesidir.
Bu Allahın adaleti gereğidir. Keza, Allahın günahkarları, isyanları
sebebiyle cezalandırması
da adaleti icabıdır. Şeytan, mümin kuldan imanı baskı ve cebirle alır,
dememiz doğru değildir. Fakat kul imanı terk ederse şeytan
da onun imanını
alır, deriz. Kabirde Münker ne Nekirin sualleri haktır. Kabirde ruhun cesede iade edilmesi
haktır. Bütün kafirler ve asi
müminler için kabir sıkıntısı
ve azabı haktır. Alimlerin, Allahın sıfatlarını
Farsça (Arapçadan başka bir dille) söylemeleri caizdir. Fakat Yed yani el kelimesi, Allahın sıfatı olarak Farsça söylenemez. Fakat Fasça olarak
Ruy-i Huda (Allahın yüzü) demek caizdir. Allahın yakınlık
veya uzaklığı,
mesafenin uzunluk ve kısalığı
ile değil, keramet ve zillet
manasındadır. İtaatli
olan kul, Allaha keyfiyetsiz olarak yakın, asi kul ise
keyfiyetsiz olarak Allahtan uzak olur. Yakınlık, uzaklık ve yönelmek, yalvaran kula râcidir. Keza, cennette komşuluk ve Allahın önünde bulunmak da keyfiyetsiz şeylerdir. Kuran-ı Kerim Allahın resulüne indirilmiş olup, mushaflarda yazılıdır. Kelam
manasında Kuran ayetlerinin hepsi de fazilet ve büyüklük
bakımından birbirine
müsavidir. Fakat bazısında zikir ve zikredilen fazileti bahis konusudur. Âyetel Kürsî buna misaldir.
Burada zikredilen Allahın yüceliği, azameti ve sıfatlarıdır.
Bu ayette hem zikir, hem de zikredilenin fazileti olarak, iki fazilet biraraya
gelmiştir. Bu kısmında ise sadece zikir fazileti vardır. Kafirlerin kıssalarında
olduğu gibi. Bu ayetlerde zikredilenin bir fazileti yoktur, çünkü zikredilenler kafirlerdir. Keza Allahın isim ve sıfatlarının hepsi de azamet ve fazilette müsavidir, aralarında farklılık yoktur. Hz.Peygamberin anne ve babası
İslam gelmeden önce öldüler. Kasım, Tahir ve İbrahim Allah Rasulunün oğulları,
Fatıma, Rukiyye, Zeyneb
ve Ümmü Gülsüm de kızları idiler. İnsan tevhid ilminin inceliklerinden herhangi birinde güçlükle karşılaşırsa, sorup
öğreneceği bir alim buluncaya kadar, Allah katında doğru olana inanması gerekir. Böyle bir kimseyi
arayıp bulmakta gecikmesi caiz değildir. Bu hususta tereddüt edilerek beklemek mazur görülmez. Eğer tereddüt ederek beklerse, kafir olur. Mirac haberi haktır. Onu reddeden sapık ve bidatçi olur. Deccalın, Yecüc ve Mecücün ortaya
çıkması, güneşin
batıdan doğması,
Hz.İsanın gökten
inmesi ve sahih haberlerde bildirilen kıyamet alametlerinin hepsi de haktır. Yüce Allah
dilediğini doğru
yola hidayet eder. ............................................................................................ Marmara Üniversitesi İlahiyat
Vakfı Yayınları No. 49 İslam Klasikleri Serisi: 2, İstanbul-1992. |
|
http://www.geocities.com/maturidimezhebi/ http://www.maturidimezhebi.bz.tc/ http://www.maturidi.sayfasi.com/ http://www.blogcu.com/maturidimezhebi |