Bir Roger Waters hikayesi...

lunaticsite


yazılarım
röportajlar
anasayfa
fotoğraflar
gitarcılar için...
şarkı sözleri













Bir röportajında gitar çalmaya yeni başlamış bir çocuğa ne önereceği sorulduğunda “Yoga” yanıtını veriyor... Roger Waters hakkında yazılabilecek pek çok şeyi bu cevap içinde barındırıyor aslında. Bu, bir “Rock Star”ın hikayesi değil. Bir “yıldız”, bu soruya cevap verirken günde 10 saat egzersiz yapmayı veya bol bol içki içmeyi falan tavsiye ederdi... Roger Waters'ı ve müziğini incelerken onun bir fikir adamı olduğunu ikinci plana itmek Pink Floyd meselesini anlamaktan tamamıyla uzaklaşmak anlamına gelir.

Pink Floyd denince akla gelen bazı şeyler vardır. Bunların bir kısmı Syd Barrett ile ilgili yazılıp-çizilmiş “çok felsefi” ve “çok uçuk” hikayelere dayanır. İşin o kısmı biraz basının “kahraman ve o kahramanın çöküşü” hikayelerine bayılmasına biraz da insanların efsaneler dinlemeye bayılmalarına dayalı. Barrett iyidir de benim şimdiki işim Roger Waters. Pink Floyd’a bugün hala süren büyük ve popüler gücünü getiren şey ise 1973 ve 1979 arasında çok büyük ölçüde Roger Waters’ın fikirleri ve yaratıcılığı ile ortaya çıkmış albümlerdir.

Babasını, daha onu tanıma fırsatı bulamadan 2. Dünya Savaşı'nda bir çatışmada kaybeden Waters, bunun acısını bütün yetişme çağı boyunca çektiğini pek çok sefer ifade etmiştir. Komünist olmakla suçlanan bir anneyle ve babasız olarak büyümüştür. “The Wall” albümünde, çok ünlü ikinci bölümüyle tanınan, “Another Brick in the Wall” parçasının birinci bölümünde, bu duygularını açıkça ifade etmiştir. Savaşın acı kayıplarını yaşayan ama bunların neden olduğunu bile bilemeyen bir çocuğun duygularını bu parçada babasına sitemle dolu bir şekilde “Baba! Geride ne bıraktın bana?” diye bağırarak özetler.

The Wall ile doruk noktasına çıkan duygu ve düşüncelerinin zincirini şekillendiren en önemli noktalardan biri de Syd Barrett dönemi Pink Floyd'da yaşananlardır. İlk dönem Pink Floyd, 60'lı yılların en “cool” hikayelerinden biridir. Daha sonraları kendilerinin de tanımladığı gibi “enstrümanlarını doğrudürüst çalamayan 4 tane mimari öğrencisinin biraraya gelmesi”, bir şekilde kendine özgü bir bileşim yaratmayı başarır ve “çılgın elmas” Syd Barrett'ın yazdığı parçaları UFO adlı bir hippie kulübünde saatlerce doğaçlama olarak çalmaya başlarlar. Alternatif ingiliz gençliğinin yeraltı ilahları olmaları da pek fazla sürmez. Pink Floyd gösterilerinin herzaman çok önemli bir parçası olan ışık ve film gösterilerinin de temelleri bu yıllardandır. O zamanlarda tek yapabildikleri sahnede çalarken arkalarındaki bir perdeye görüntüler yansıtmak gibi düşük maliyetli işlerken, daha sonra gösteriyi geliştirip örneğin The Wall'da apartman boyunda bir duvarı sahneye kurmaya kadar gitmişlerdir.

O zamanlarda herşey çok eğlenceliydi. 4 okul arkadaşı biraraya gelmiş ve kendi kitlelerini oluşturmuşlardı. Üstelik yaptıkları işin 60'lı yıllar için bile epeyce “garip” olmasına rağmen... '67 yılında ise ilk albümlerini yaparlar. Bu olaylar hepsi için de ister istemez ünlü olmak, para kazanmak, belki de, bu zamanların moda deyimiyle, “kazanan” biri olmak hayallerini ortaya çıkarır. Yaptıkları müzik ve underground kültürleriyle birlikte Pink Floyd'un büyük bir grup olacağı beklentisi yayılır. Ancak işler tamamen bu kadar iyi durumda değildir. Syd Barrett gittikçe daha uzaklara kayar. Aşırıdan da öte LSD kullanımı ve o “Büyük Pink Floyd” hayallerine karşı kayıtsızlığı grubun sonunu yaklaştırmaktadır. Herkesin hayran olduğu ve grubun sahibiymiş gibi algılanan Barrett, sürekli dumanlı kafayla gezmekte, konserlerde saçmasapan şeyler çalmaktadır. Kendinizi diğer üç kişinin yerine koyun. “Başarı”yı bu kadar yakında hissederken Barrett'a karşı tepkiniz ne olurdu? Ya bu işi bırakacaktınız ya da Barrett işine bir çözüm arayıp sahip olmak istediğiniz o büyük başarıya doğru ilerleyecektiniz. Tüm bunlar grup elemanları daha 23-24 yaşlarındayken olup bitiyordu ve sanırım o dönemde Barrett dışında herkes büyük bir grup olmayı ve onun getireceği görkemi çok istiyordu. Bu durum büyük bir sıkıntı kaynağıydı... . Gruba sahne işini idare etmesi için Gilmour getirildi, Roger Waters işi gücü ele almaya ve Pink Floyd'u ayakta tutacak birşeyler yapmaya çalıştı. Barrett ise hep daha kötüye gitti. Bu arada olanlar kitaplar dolusu anı ve yorumla onlarca kez anlatılmıştır herhalde ancak sonuçta Barrett gitti ve Gilmour'la grup devam etti. Burası kesin. Ancak Barrett'ın bu tükenişi, Waters'ın üstesinden gelemediği bir acı ve belki biraz da suçluluk duygusu olarak hep içinde kaldı.

Grup gittikçe büyüdü ve 1973 yılında “Darkside of the Moon” albümü ile tüm dünyaya yayılan dev bir üne sahip oldu. Bu aşamada, yeniyetmeliklerinden beri olmasını bekledikleri şey artık olmuştu ancak albümün sözlerini inceleyince Waters'ın daha sonra da yıllar boyunca üzerinde duracağı, modern yaşamda yer alan insanın yaşadığı yalnızlık, güvensizlik ve anlamsızlık buhranları konusunu ele almaya başladığını görürüz. Darkside Of The Moon'daki TIME isimli parçanın sözlerini iyi incelemek gerekir. Bu parçada Pink Floyd artık çizgisini ortaya çıkarmıştır. Sonraki yıllarda, özellikle Waters gidene dek, bu konu işlenir.

Waters, Syd Barrett’ın kaybıyla sonuçlanan o günlerde vardiği kararın muhasebesini yapıp durmuştur hep. “Büyük” bir grup olduklarında yaşadığı yaşantının onu tatmin etmediğini hissetmiştir çünkü. Artık eskisi gibi birarada eğlenen ve kendilerini önemseyen dinleyiciye çalan bir grup değillerdir. Dev stadyumlarda bol paraya çalıyorlardır ancak kalabalıktan gelen tepki Beatles’ı da dağılma kararına götürmüş olan türden yüzeysel ve parçalarda anlatılan tüm fikirlere ters bir tepkidir. Örneğin Darkside of the Moon’un liste başarısı yapmış single’ı olan “Money” adlı parça için tezahürat yapmak falan gibi işlerle uğraşan boş bir seyircidir bu. İş çıkışı kız arkadaşını kapıp gelmiş, grubu radyoda dinlediği kadar bilen ve “Bırak bunları da bana Money’i çal. Dans edeceğim.” Diye bağıran bu kitle Waters’ı kendine yabancılaştırır. Aradığı cevapları bulmaktan ne kadar da uzaklaştığını düşünür ve eski günleri özlemeye başlar. Tabii bu başarısız başarı için bu kadar çalışmaları ve Barrett’ı kurban vermeleri de ayrı bir hüzün yaratır. Artık kar-zarar hesabı, albüm satma hesabı, plak şirketindeki patrona karşı sözleşme gereklerini yerine getirme gibi konular alır yürür.

Waters'ın anlatmak istediği hikaye “Modern Life” olarak bahsettiği, günümüz toplum yapısı üzerinde döner. Bu olguyu her şarkıda başka bir açıdan inceler. İnsanları tüketen yönlerini açığa vurur, çelişkilerini, ezici gücünü ve acımasızlığını eleştirir. “Darkside Of The Moon”'da günlük telaşe ve koşturmanın, düzene ayak uydurarak kaybolup gitmenin insanları getirdiği noktayı bence en iyi “Time”da ifade etmiştir. Modern insanın anlamsız bir şekilde zamana olan köleliğini ve içinde bulunduğu anın, yaşadığının farkında olmadan geçirdiği boşa gitmiş ömrünü anlatır. Özellikle parçadaki şu dörtlük etkileyicidir:

Bıkkınsın güneşin altında uzanmaktan, yağmuru izlemek için evde oturmaktan
Gençsin ve yaşam uzun ve öldürecek zamanın var bugün
Ve sonra bir gün fark ediyorsun ki on yılı arkanda bırakmışsın
Kimse söylemedi sana ne zaman koşman gerektiğini, kaçırdın start anını...

Modern Yaşam denilen sistemin koşullandırmaları üzerine gitmeyi hiçbirzaman bırakmaz. Çıkardığı son albüm olan “Amused to Death” albümünde de medyanın toplulukları yönlendirmesini ve insanları kendi başlarına düşünemez hale getiren, pasifize eden yönlerini eleştirdi. Bu solo albümünde de gitarist olarak Jeff Beck çalmıştır. Beck’in de albümü önemsediği ve iyi olması için elinden geleni yaptığı çaldığı her notadan bellidir. Waters’ın bu konu üzerinde bu kadar ısrarla durmasının bir sebebinin de kendini aynı sistemin kurbanı olarak görmesi olduğunu düşünüyorum. Barrett’ın duygusal bir çöküş yaşaması ve kendisinin de o dönemde “büyük” denilen o şey için çabalarken dostunu kaybetmiş olması aklından çıkmaz. Tüm o “büyük” ve “başarı” olarak adlandırılan şeylerin aslında ne kadar da hastalıklı ve insanları biribirinden uzaklaştıran şeyler olduğunu anlaması yaşama bakışını çok değiştirmiştir. Tabii savaşta ölen babasının yokluğu da büyük bir etkendir. Babasıyla ilgili hislerini The WALL albümünde ve filminde açıkça görürüz. İnsanların türlü koşullama ve kandırmacalarla bir sürü gibi yönlendirilmesi ve büyük başlara ait bu kazanç oyunlarına kurban gidenlerle onların geride bıraktıklarının yaşadıkları üzerine çok sivri bir dille gitmekten hiç çekinmez. İngiltere ve Arjantin arasındaki garip bir savaşın yaşandığı yıllara denk gelen The Final Cut albümünde de Maggie olarak söz ettiği Margaret Thatcher’a birkaç söz söylemeden duramaz...

Peki bu süre içinde Pink Floyd’da neler oldu? İşte o kısım üzerinde milyonlarca yıl konuşulsa da asla herkesin aynı kararda birleşemeyeceği bi durum. Grupta Waters dışında bu kadar sivri dilli ve eleştirici birisi yoktu. David Gilmour hep gitarını çalmak ve eğlenmekle ilgileniyordu. Richard Wright ise son derece içine kapalı ve sakin bir kişiydi. Ayrıca Waters’la da arası pek iyi değildi. Onu ikiyüzlü ve despot birisi olarak görüyordu. Nick Mason en iyi dostuydu ancak müzisyenliği sadece arkada davulunu çalmak olarak görüyor ve araba yarışlarına katılmaktan başka bir şey düşünmüyordu. Tabii Roger Waters da aklındaki tüm bu şeyleri dünyaya haykırmak, birşeyleri değiştiren birisi olmak için yanıp tutuşuyordu. Bu durum da zaman içinde grubun kalanı ve Waters’ın arasının açılmasına neden oldu. Albümlerin çoğunu Waters hazırlıyor ve beraber düzenleme yapıyorlardı. Zaten esas üretkenlik de Waters’daydı. Gilmour, Wright ve Mason’un solo albümlerini dinlerseniz zaten ne demek istediğim anlaşılır. 1970’lerin sonlarına gelindiğindeyse artık aralarında pek bir işbirliği kalmamış gibiydi. Özellikle Wright ve Gilmour kendilerini biraz daha göstermek istiyorlardı ama üretimleri yeterli değildi. Ellerinde bir albüm yapacak birşeyler yoktu. Bu arada mali olarak batmışlardı çünkü kötü menejer ve yatırımcılar nedeniyle tüm paraları gitmişti. Grubun ciddi bir vergi borcu vardı ve bunu ödeyebilmek içinde albüm yapmaları şarttı. Sonuçta Waters hep tartışılacak olan hareketini yaptı: Elindeki iki demo kaydını getirdi. Bunların biri The Wall’du ve diğeri de sonradan ilk solo albümü olarak çıkaracağı “The Pros and Cons of Hitchhiking” idi. Grubun kalanı The Wall’u seçti ama özellikle Wright aslında bu albümü istemiyordu. Yine de elinde albümlük birşeyler olan tek kişi Waters’dı. Esas sorun buradan sonra başlıyor. Roger Waters artık kendisini grubun sahibi gibi görüyor ve diğer elemanları da yüzeysel, fikirsiz ve ilgisiz buluyordu. Dahası Richard Wright’ın doğrudürüst klavye çalamadığından şikayet ediyordu. Bu sözlerinde aralarındaki kişisel problemlerin de rol oynadığına eminim. Ne de olsa 14 yıldır beraber çalıyorlardı ve Wright daha zor albümlerin de altından kalkmıştı. Yalnız onun ne kadar duygusal biri olduğunu unutmamak gerek. Kendisini çok baskı altında hissediyordu ve karısyla da boşanmak üzereydi. Bu nedenle Waters’ı haklı çıkaracak birkaç şey yapmış da olabilir açıkçası... Ve Waters teklifini yaptı: Albümü yapacaklardı ancak bitince Wright gruptan ayrılacaktı yoksa elindeki herşeyi toplayıp grubu bırakacak ve gidecekti. Ültimatomdaki tehdit dozu o korkunç vergi borcu nedeniyle bir kat daha artıyordu. Wright teklifi kabul etti... İnsanlar arasındaki iletişim kopukluğu konusunda onca albümü yapmış olan Pink Floyd işte tam da aynı sebepten dağılma yoluna girmiştir. Bu da işin ironik kısmı. Son yıllarda birbirleriyle tek kelime konuşamaz hale gelmişlerdi...

Röportajlar bölümünde bu olayların gelişimini kendi ağızlarından okuyabilirsiniz zaten. Daha fazla uzatmıyorum. Wright’ın gidişi de yeterli olmadı. Sonradan The Final Cut çıktı ancak bu neredeyse bir Waters solo albümü gibiydi. Gilmour ve Mason pek ortalıkta yoktular. Zaten Waters çok tan bıkmıştı. Gilmour’u derinliksiz buluyor ve bir ayakbağı gibi görüyordu. Mason’la iyi dosttular ancak onu da kafası çok karışıktı. The Final Cut’tan sonra Pink Floyd’dan ayrıldı. Epeyce kavga-gürültü ve mahkeme oldu. Gilmour grubu Waters olmadan yürütmeye karar verdi ve Mason’ı da yanına aldı. Sonra Wright’ı da gruba davet etti. Waters ise o olmadan “Pink Floyd” ismi ile albüm çıkarmalarını engellemek için dava açtı ve kaybetti. Tüm bu aşamalar biraz çirkin hikayeler. Araları iyice bozulmuştu. Aslında onsuz çıkan “A Momentary Lapse of Reason” albümü Waters’ı haklı çıkaran bir albüm bence. Aynı dönemde Roger Waters'ın çıkardığı solo alümden daha iyi herhalde ama bir Pink Floyd albümü de değil. Üstelik kalan üç kişi dışında bir orduya yetecek kadar fazladan müzisyenle çalıştıkları halde. (Belki de tam bu yüzden) Son albüm “The Division Bell” ise biraz daha kurtarır tarafa sahip ancak onda da ellerinden geldiğince Waters’ı taklit etmeye çalışmışlar. Özellikle sözler konusunda fazlasıyla başarısız olmuşlar. Waters 1984’te ayrıldıktan sonra iki albüm yapabildiler. Biri 87’deki “...Momentary Lapse...” ve durumu ortada. Diğeri de “The Division Bell” ki o da ancak 1994’te çıktı. 7 yıl boş geçti. 94’ten sonra başka albüm de yok zaten...

Waters ise 3 solo albüm yaptı. İlki pek olmadı. Üstelik gitarist olarak Eric Clapton’un çalmasına rağmen. Sonra gittikçe iyiye vardı. 1988’deki “Radio K.A.O.S” iyi bir albümdü ama bugün dönüp bir daha dinlemek isteyecek çok kişi yoktur herhalde. Sonra da 1992’de Pink Floyd kalitesindeki “Amused To Death” geldi. Gerçekten iyi bir teması olan önemli bir albümdür. Waters'ın çok fazla baskın çıktığı her albümde olduğu gibi tempo sorunu var gibidir. Bazı şeyler biraz fazla uzar falan, vokal arada bir rahatsız eder, müzik yeterince dolu dolu değil gibidir... Filmindeki sahnelere kıyamadığı ya da mesajını vermeyi kafaya taktığı için montajda herşeyi berbat eden film yönetmenleri gibidir. Jeff Beck o kadar güzel çalmasa belki bu da önceki iki albümden çok farklı olmayabilirdi... Açıkçası solo kariyerinde asla Pink Floyd’un kalan elemanlarıyla birlikte çıkarabileceği kadar iyi albümler de yapamadı. Grubun biraradayken oluşturduğu o Pink Floyd tınısı ve tavrı iki tarafın da albümlerinde hep eksik kaldı. Amused To Death’in bir Pink Floyd albümü halinde çıkması eminim ki çok daha görkemli ve etkileyici bir sonuç verecekti ancak olamadı. Diğer 3 kişiyi fazla küçümsemişti. Gestalt midir nedir işte herhalde onunla ilgili bir durum...

Hosted by www.Geocities.ws

1