Rick Wright ile ordan-burdan |
lunaticsite
|
David Gilmour'un, hep müziği öne çıkarmak istediği, Roger Waters'ın ise gösteriyi önemsediği herkes tarafından paylaşılan bir kanı. Siz de Pink Floyd'daki temel çatışmanın bu olduğunu mu düşünüyorsunuz? Rick Wright: Bunda önemli bir gerçek payı var. Ben Dave'le aynı saftaydım. Dave, Syd'e kıyasla blues'a çok daha sadık bir gitaristti. Ve çok daha iyiydi tabii. Bu, grubun yönünü değiştirdi. Dave'in stilini Syd'inkine benzetmeye çalışmasına rağmen... Sanırım, Roger şimdi artık şu gerçeği rahatlıkla kabullenebilir: Öyle aman aman bir basçı değildi, daha çok işin gösteri yanıyla ilgiliydi. Ta en basından beri öyle bir vizyonu vardı, ilk günlerden beri sahneye slaytlar projekte ediyorduk ve böylece grubu gizlemiş oluyorduk. Biz hep anonim müzisyenlerdik. Ve bu fikir giderek gelişti. Esasen Roger'ın olayıydı bu, her turnede şovumuz daha bir görkemli hale geldi. 70'lerde Pink Floyd hippiliğe, özgürlük fikriyatına, uçukluğa veda etmişti, öyle değil mi? Wright: Sanırım öyle. Geçiş dönemi "Ummagumma"yla "Atom Heart Mother" arasındaki donemdi. Başka bir sürü grup gibi, biz de kavramsal albüm meselesine ilgi duymaya başlamıştık. O zamanlar dünyanın en müthiş müziğini yaptığımızı düşünüyordum, ama şimdi geriye dönüp baktığımda pek öyle ahım şahım olmadığımızı görüyorum. Şimdi daha profesyoneliz, geçmişte bir sound bulmuş ve ona sıkı sıkıya sarılmıştık. Ve o formülü 70'lerin başında keşfetmiştiniz... Wright: Grubu ilk kurduğumuzda lokomotif Syd'in sözleriydi. Ben de klavye ve Nick'in davulu için bir şeyler ilave ederdim. Nick, Ginger Baker hastasıydı... Tarzımız daha çok caz etkisi altındaydı. Eğer o deneysel dönemden geçmeseydik, bugünkü noktaya gelemezdik. "Dark Side Of The Moon" döneminden önce de, Pink Floyd kendisiyle fanları arasına sanatsal bir duvar çekiyor muydu? Wright: Pink Floyd dördümüzden daha fazla bir şeydi, şimdi de üçümüzden fazla bir şey. 70'lerde insanlar müziğimizi dinlemeye, gösteriyi seyretmeye geliyordu, Dave'in veya benim sahnede zıplayıp sıçramamızı görmeye değil. UFO günlerinde bile onları cezbeden bizim kişiliklerimiz değil, müzik artı ışık gösterisiydi. Biz de spotların odağı olmamaktan gayet memnunduk. "Dark Side Of The Moon"u sahnede çalmak nasıl bir duyguydu? Wright: Şimdi iyi, ama o zamanlar ürkütücüydü, çünkü bir sürü teknolojik sorun çıkıyordu, alet-edevat pek güvenilir değildi, çok baş ağrıtıyordu. Şimdi her şey dijital ve bu sayede saat gibi tıkır tıkır işliyor. Teknolojik sorunların yanısıra grup içinde anlaşmazlıklar da var mıydı? Wright: Atıştığımız oluyordu, ama daha sonraki kavgalar gibi şeyler olmuyordu. Aslında, ta okul günlerinden beri Roger'la benim yıldızlarımız barışmıyordu. Roger hep ısırgandı, kırıcıydı. Aramızda zihniyet farkı ve siyasi anlaşmazlıklar vardı. O bir salon sosyalistiydi, bense... Sağcı filan değildim kesinlikle, hiç olmadım. "Dark Side Of The Moon"dan sonra bir parça para geçmişti elimize ve ben de büyücek bir ev almıştım, iki çocuğum vardı. Roger, "bu yaptığına inanamıyorum, olayımızı sattın, bu durumu iğrenç buluyorum" demişti. Altı ay sonra gitti, benimkinden daha büyük bir ev aldı. Bana söylediklerini hatırlattığımda, "evet ama, bunu ben değil, karım istedi" demişti. Palavra tabii. Onu samimiyetsiz buluyordum. Beni en çok kızdıran tarafı buydu. Anlaşmazlıklarınız sahnedeki performansınızı da etkiliyor muydu? Wright: Asla. Roger'a sahnede yalnızca detone olduğunda bozuk atıyordum. Gösteri boyutunun müziğinizi gölgelediğini düşündüğünüz oldu mu? Wright: Hayır, hiçbir zaman öyle düşünmedim. Sadece bazen kaldırabileceğimizden fazla bir yükün altına girdiğimizi düşündüğüm oldu. Onun dışında yaptığımız şeyden memnundum. Bir istisna oldu sadece, onda da ben yanılmıştım. Toronto'daki konserde, ön sırada oturanlardan biri Roger'ı sinir etmişti, o da çocuğa tükürmüştü. Bu olaydan sonra, seyirciyle aramıza bir duvar çekmeyi teklif etti. Şiddetle karşı çıktım, seyircinin bunu nefretle karşılayacağım söyledim. Yalnız şunu da eklemeliyim: Duvar fikri başarılı oldu çünkü, seyirciyle aramıza çekilen somut bir duvar olmaktan çıktı, bir sembol haline geldi. Roger'la ilişkinizin kopma noktasına gelmesi Toronto'daki tartışmadan sonra mı oldu? Wright: Hayır, "Animals" döneminde oldu. Roger değişmeye başlamıştı, grubun lideri olduğuna iyice inandırmaya başlamıştı kendisini. Ve tabii ki bu ego triplerine girince ilk çatışacağı insan bendim. Ayrıca, ben de kötü bir dönemden geçiyordum, boşanma arifesindeydim. "Animals"ı kaydederken benim yaptığım şeyleri sürekli reddediyordu. Belki bunda benim de kabahatim vardı, tembellik ediyordum. O da herhalde "bu herifin grupta olmasının ne manası var" diye düşünüyordu. Aslında o sıralarda çekip gitmeyi düşünen bendim. Hatta, "Animals" turnesinde "artık gına geldi" deyip çekip gitmiştim. Ama menejerimiz Steve O'Rourke, "gidemezsin, gitmemelisin" diye baskı yaparak geri döndürmüştü beni. "The Wall"u kaydederken, hikaye ve şarkıların büyük bölümü Roger'ındı, dolayısıyla söz hakkı ondaydı. Ve grubu terketmediğim takdirde albümü yayınlamayacağı blöfünü yaptı. Mali durumumuz berbat olduğu için -iflas noktasındaydık, çünkü mali müşavirlerimiz paramızı batırmıştı- blöfünü görmek zorunda kaldık. "Peki, bırakıyorum" dedim, ama konserlerde çalmaya devam etme konusunda direttim. Konserleri seviyordum. Dave ve Nick'le birlikte sahnede çalmak için gururumu çiğnedim. Tuhaftır, sahnede herhangi bir hasmane durum yaşanmadı. "The Wall"u sahnede çalmak nasıl bir duyguydu? Wright: Müthişti. Öteki grubun maskelerimizle çıkması harika bir fikirdi. Sahneye bakıyorsunuz, Pink Floyd çalıyor, Dave, Rick, Roger... Sonra perde açılıyor, bir bakıyorsunuz, onların arkasında bir Pink Floyd daha var. Duvarın seyirciye rest çekme olmaktan, "sizi iplemiyoruz" mesajı olmaktan çıkmasıyla birlikte çok iyi bir fikir haline geldiğini düşünüyorum. Konserlerde seyircilerle kurduğunuz ilişkiyi nasıl değerlendiriyorsunuz? Wright: Hoşuma gidiyor. Ön sıralardaki insanlarla kontakt kurmaya çalışırım hep. İnsanların yüzlerinde gülümseme görmek çok hoşuma gider. Mutsuz bir yüz ifadesi gördüğümde kötü olurum. |