Nick MASON ile erken dönem Pink Floyd hakkında |
lunaticsite
|
60'ların ortasından bugünlere, UFO, Spontaneous Underground, Happenings gibi underground kulüplerde sahneye çıktığınızdan bu yana köprülerin altından çok sular aktı. O günlerden başlayalım mı, Pink Floyd'un bir underground grubu olduğu zamanlardan... Nick Mason: Aslında, biz öyle underground filan değildik. Zaten underground hikayesi daha çok Londra olayıydı. Londra'dan taşraya sirayet ettiğinde, müzik ağırlıklı bir olaya dönüşüyor, entellektüel bir arayış olmaktan çıkıyordu. Orta sınıftan gelen insanlar olarak elbette entellektüel mevzularda çene yarıştırabilirdik ve underground'muşuz gibi yapabilirdik, ama bu palavracılıktan başka bir şey olmazdı. Bu durum Syd Barrett için de geçerli miydi? Mason: Syd, underground aleminin önde gelen şahsiyetlerinden biriydi; asit kültürünün bir parçasıydı o. Grubun öteki üyeleri maddelere takılmaz mıydı? Mason: Ara sıra esrar içtiğimiz olurdu, ama çevremizdeki insanlar gibi peynir ekmek misali takılmıyorduk. Ancak, underground'un kimi yaklaşımlarım, örneğin "mixed medya" fikrini benimsemiştik. Asit atmasak da "happening" fikrine vakıf olmuştuk. Alexandra Palace'da çaldığız günlerde Soft Machine'den daha fazla yevmiye alıyordunuz, çünkü sizin onlardan ve dönemin diğer gruplardan farklı olarak bir ışık gösteriniz vardı. Mason: Evet ama, yine de bir ışık tasarımcısı istihdam edemiyorduk, başlarda menejerimiz, sonra da kamyonumuzun şoförü yapıyordu o işi... Efsaneye bakılırsa, sizin UFO'da çaldığınız günlerde, Beatles kulübün müdavimi olmuştu... Mason: Palavra. Bir seferinde Paul McCartney gelmişti, hepsi bu. Ama hoşunuza gidecekse, "evet, bütün şöhretler bizi seyretmeye geliyordu, Beatles, Floyd'a hayrandı, bildikleri her şeyi bizden öğrendiler" diyebilirim, yalandan kim ölmüş? Siz o zamanlar kendinizi hippi olarak mı görüyordunuz? Mason: Katiyen. Ben orta sınıftan gelen bir öğrenciydim, profesyonel müzisyenliğe başlayana kadar. Sonra da grubun gündelik işleriyle uğraş-maya başladım ki, bunun bir dükkan işletmekten pek bir farkı yok. Yani, hippilere uygun bir iş değil. Konserlerde hem "Arnold Layne" gibi pop parçaları hem de "Interstellar Overdrive" gibi uçuk parçalar vardı. Bunlar nasıl bir araya gelebiliyordu? Seyirciler bu biraradalığı nasıl karşılıyordu? Mason: Bize göre o parçalar birbirlerine gayet iyi uyuyordu. Fakat, genellikle programın ilk yarım saati dolmadan seyircilerin sabrı taşıyordu. Bazen kalkıp gitmekle yetiniyorlardı, bazen de ellerine ne geçirirlerse sahne ye fırlatıyorlardı. Dolayısıyla, ya şarkılar birbirlerine uymuyordu ya da seyirciler bunu anlamıyordu. Fakat, demoralize olmuyorduk. Tuhaf şey, şimdi aynı tepkiyi görsek derhal emekliye ayrılırız, halbuki o zamanlar hiç umursamıyorduk. Bu özgüveni neye borçluydunuz? Mason: Başarma arzusuna herhalde... Londra'ya her gelişimizde kendimize seyirci bulmamız bizi aşka getiriyordu. Record Mirror dergisi sizi "dört dörtlük" ilan ettikten sonra şöyle demişti: "Ama insan, bu alabildiğine serbest biçimin daha az yetenekli müzisyenlerin elinde ne hale geleceğini düşünmeden edemiyor." Mason: Demek ki insanların çoğunu, çoğu zaman kandırabilirsiniz, insanların bizim çok marifetli müzisyenler olduğumuzu sanmaları çok tuhaf. Anlaşılan çok ikna edici bir halimiz varmış. Geriye bakınca insana komik geliyor. Fakat bu da gösteriyor ki, eğer ilginç bir fikriniz varsa, teknik pek o kadar önemli değil. 1967'deki Queen Elisabeth Hall'daki konseriniz için de Financial Time övgüler yağdırmıştı... Mason: O konser bizim için dönüm noktası oldu. Ondan sonraki yirmi yılımızı vereceğimiz yaklaşımın başlangıç noktasıydı. Birkaç ay sonra da Jimi Hendrix, The Move, The Nice ve başka bazı topluluklarla tumeye çıkmıştınız... Mason: Evet, katıldığımız ilk ve tek ortak turne oydu. Münzevi bir hayat sürdürürken, birdenbire Hendrix'le birlikte turneye çıkan bir grup olmuştuk. Bize ayrılan süre 17 dakikaydı ve bu harika bir şeydi, çünkü Syd Barrett döneminin sonuna doğru sahnede ne halt edeceği belli olmayan bir grup haline gelmiştik. Bu hoşuma gitmiyordu, ama zaten direksiyonda sarhoş bir şoförün oturması kimin hoşuna gider ki? Syd'den sonra Dave, akla kara kadar farklıydı. Pink Floyd'dan zevk almak için gayret sarfetmek gerekmiyordu artık. Bu da konser vermeyi daha zevkli bir hale getirmişti. Çünkü, insanlarla eğlendirmek istiyorsunuz, onlarla iletişim kurmak istiyorsunuz, onlarla çatışmak, hırlaşmak değil. Seyirciyi irrite etmek, benim anlayışıma göre güzel bir gecenin tarifi değildir. 68 ve 70 Hyde Park konserleri birbirlerinden çok farklı mıydı? Mason: 68'deki harikaydı, çünkü bir "mini-Woodstock"tan ziyade "parkta piknik" havasındaydı. Çok güzel bir gündü. Bizim için önemli bir olaydı, çünkü bize köklerimizi hatırlatmıştı. Evet, bizim köklerimiz o seyirciydi, biz "mahallenin çocukları"ydık. Peki Hyde Park 70 nasıldı? Mason: O zaman artık iş ciddileşmişti. Hyde Park 70'de konumumuzu pekiştirmiştik. O noktadan sonra bugünkü global kimliğimizi kazanmaya başladık. O güne kadar hala underground sayılırdık. "Dark Side Of The Moon" kariyerinizde dönüştürücü bir rol oynadı, öyle değil mi? Mason: "Dark Side"dan önce de ışık gösterileri, slaydlar filan söz konusuydu ama, film kullanmaya ve de görüntüleri müzikle ilişkilendirmeye başlayınca, olayın rengi değişti. Regent Street Polytechnic'teki -Roger, Rick ve ben orada tanışmışlık- mimari eğitimimiz sayesinde, grafikleri kendimiz yapıyorduk ve sahne şovumuzu az buçuk tasarlayabiliyorduk. Grup içindeki huzursuzluklar da o albümle başladı galiba... Mason: "Dark Side Of The Moon"la yeni bir merhaleye gelmiştik. Acayip bir gerilim başladı, zira o noktadan sonra ne halt edeceğimizi bilmiyorduk. Daha önceleri olmayan grup içi huzursuzluklar da o zaman başgöstermeye başladı. Gösteriler büyüdü, hasılatlar katlandı, sahnede ateşler yakıldı, gökyüzünde devasa şişme domuzlar uçuruldu... Bu, kimilerine göre sanattı, kimilerine göre de sirk gösterisi... Yaptığımız görsel şovlardan hiç pişmanlık duymadım. Aslında biz erken MTV'ydik. Dahası, seyirciyle interaktif durumlardaydık. Sanat olup olmadığına gelince... Onu hiç kafaya takmıyorum. Benim için önemli olan, o görsel efektlerin konsere ne gibi bir katkısı olduğudur. İnsanların dikkatini müziğe ve sahneye odaklıyor mu? Soru budur. Bence, stadyumlarda ne kadar çok efekt olursa o kadar iyi. Görsel efektlerin müziğin değerini azalttığı, insanların hayal güçlerini tehdit ettiği yolundaki argümanları biliyorum. Buna verecek bir cevabım yok. Seyircilerin sizin gösterilerinize nasıl bir tepki vermelerini istersiniz? Mason: "Hayatımın en güzel gecesiydi" demelerini isterdim. Geçenlerde, İtalyan seyircilerin "Wish You Were Here"a gösterdikleri tepkiyi konuşuyorduk. Şarkıyı bizle birlikte söylemişlerdi, bütün sözleri biliyorlardı. Felsefe yapmak istemiyorum ama, pop müziğin doğası bu. Yüzbinlerce insanla aynı duyguları paylaşmak çok güzel bir şey. O büyük konserler çok özel anlar. O insanlar orada toplanıyor, çünkü ortak bir hissiyat mevcut. Paylaşma fikrini seviyorsunuz, ama sahnedeyken hep anonim bir görüntü sergiliyorsunuz, gözlerden uzaksınız... Mason: Başlangıçta bunun sebebi utangaçlığımızdı. O sayede güçlü bir formül yaratmış olduk. Sahnede başrolde olmamamızı nefsimizi terbiye etmiş olmamıza borçluyuz demek isterdim ama, korkarım ki sebep yalnızca ürkekliğimizdi. |