http://www.geocities.com/lordunuz

Haftanın Yazısı Önceki Yazılar Gidin, okuyun, seyredin, dinleyin Sesinizi Duyurun Başkalarının Sayfaları Lordunuz Kimdir, Ne Yer, Ne İçer? Yazın Bakalım Başkaları Ne Düşünmüşler, Ne Demişler?


Yollayın Bakalım!



Mevlana ve Pareo


“Dönüşte Konya yolumuzun üzerinde, değil mi?”…

Hayır. Yo-yo-yo. Bunu duymadım ben; kesin Side sıcağında aptallaşan beynimin bir çeşit oyunu olmalı. Ama air-condition dibine kadar açık, oda da hiç sıcak değil aslında. O zaman cevap vermeyeyim, duymamazlıktan geleyim, belki unutulur.

“Konya’da biraz durup Mevlana’nın türbesini gezebilecek kadar vaktimiz olur, değil mi?”

Ben “Evet, Konya yolumuzun üstünde.” cevabını verdiğimi hatırlamıyorum. Peki o halde kuzenim nasıl ilk sorunun cevabını “Evet” olarak kabul edip, ikinci soruya böyle gönül ferahlığıyla geçebiliyor? Yo-yo. Gerçekten olmamalı. Dört günlük tatilimin bir kısmını Konya’da geçirmek is-te-mi-yo-rum.



“Hanımefendi saat beşte kapanır bu türbe.”

Hiçbirşey anlamamış gibi kolumdaki saate baktım: 18.27. Ne demişler: When shit happens, shit continues. Hayır aslında tüm saflığımla adamın bu cevabı üstüne Konya’da zaman geçirmeyeceğimizi ve yolumuza devam edeceğimizi düşünmüştüm ama ne gezer? 12 seneden beri ilk defa Türkiye’ye gelen kuzenim ve çocukları Mevlana’nın türbesinin methini duymuşlardı ve içerisini görmek istiyorlardı bir kere. Kısacası: Türbe açılana kadar bir yere kıpırdamıyorduk. Ben Konya’da birkaç saat kalmaya bile karşıyken bütün bir geceyi (Üstelik de tekrarlıyorum: 4 günlük tatilimin gecelerinden birini!) ve ertesi günün bir kısmını (Tabi ki 4 günlük tatilime dahil günlerden birini!) Konya’da geçirecektik. Ve ertesi sabah benim karnımın davul gibi şişip, deli gibi ağrıyacağı o kadar açık ve netti ki… Bebek gibi hıçkıra hıçkıra ağlamak istedim.

Yemek için dışarıya çıkmadan önce otel görevlisi bize sadece Konya’da adını hatırlamadığım “kuruder” otuyla yapılan, yine adını hatırlamadığım “dorf” adlı tatlıdan bahsederek, mutlaka yememizi tavsiye ettiler. Peki.

Gittiğimiz lokantada herkes yemeğini bitirdikten sonra lokantanın sahibine bu tatlı soruldu. Sahip tatlıyı bize getirip gösterdi. İnanılmayacak derecede fosforlu sarı renkte olan bu tatlıya rengini veren kuruder otundan bahsetti. Kuruder otunun bulunmadığı yerlerde dorf tatlısı rengini tutturabilmek için gıda boyasıyla yapılıyordu. Birkaç kişi dorf ısmarladı. Ancak dorflarımızı getiren garson çocuk bizim hala kuruderden bahsettiğimizi duyunca lafa karışıp, “A, evet siz nerden biliyorsunuz gerçek dorfun kuruder ile yapıldığını? Ama kuruder çok pahalı olduğu için biz gıda boyasıyla tutturuyoruz bu rengi.” dedi… Aşure yedik.

Mevlana meraklısı kuzenim Konya’dan Amerika’daki arkadaşlarına alacak birşeyler bulmaya karar verdiğinde en doğru yolu seçerek otele döndüm. Bir saniye içinde uyudum.

Sabaha karşı tam anlamıyla kan ter içinde uyandım. Bu ne sıcak? Üstelik air-condition o vırıl vırıl sesiyle son hız çalışmakta. Zor bela yataktan kalkıp kontrol ettim ve farkına vardım ki nedense bizim air-condition sadece ses çıkartmaya yarıyor; soğutmaya değil. Resepsiyonu aradım ama ordakiler de muhtemelen benim yanlış düğmeye basmış olduğumu düşündüler ve bunu da belirttiler. Gelip doğru düğmeyi göstermelerini rica ettim ama gelmediler. Birkaç saat daha uyuyakalmışım.

Çalışmayan havalandırma sisteminden ümidimi kesip, çalışmayan bağırsaklarıma ümit vermeye geçtiğimde artık herkes kalkmıştı ve koridorda birileri air-conditiondan yakınıyordu. Oda servisini aradım ve sabah yediğim muhtelif şeyleri istedim. Telefondaki ses kepek ekmeği olmayabileceğini belirtince, “Yoksa, normal francala ekmek de olabilir.” dedim.

Normal francala ekmek olarak ayçöreğine benzeyen ama ay şeklinde olmayan bir çörek geldi. Limon-zeytinyağı ve kekikli beyaz peynirimi üzerine sürüp yemek için biçilmiş kaftan! Yeniden oda servisine telefon edip durumu izah ettiğimde dilimlenmiş ekmeğim geldi gelmesine ama nedense yanında ekmekten daha bile çok miktarda susamlı pastane simidi de geldi. Sorgulayamadım.

Sonra tuvalet seansıma (huzur ve sessizlik dolu olması gereken) geçtiğimde dışarda air-condition kavgası patlak verdi. (Tabi canımmm, başka ne zaman olabilirdi ki?) Ve test odası olarak annemin kapıyı 2 saniyeliğine açık bırakarak yan odaya geçmesinden faydalanıp benim odamı seçtiler. Tüm otel sakinleri yanlış düğmeye mi basmış, sistem mi bozuk derken durumumun vehametini daha koridordan anlayan kardeşim yetişti ve “Çıkın bu odadan” komutunu alçak sesle kimseye dinletemeyince, bunu bağırarak başardı. Başardı ya, hala umudum vardı. Ama 10 dakika kadar sonra o ana kadar farketmediğim birşeyi keşfettim. Yan duvarda, tam klozetin dibinde başuçlarımızdakine parallel bir telefon vardı ve itfaiye düdüğü gibi ötüyordu. O kadar çok çaldı ki açmak zorunda kaldım. Resepsiyondaki görevli air-condition için özür diledi, gerçekten çalışmıyormuş. Biraz daha zorlanırsa bağırsaklarımın da gerçekten çalışmayacağı açıktı. Ve %50’sini kaybettiğim umudumun geri kalanını da tekrar özür dilemek için arayan ve nedense benim odamda olduğundan adı gibi emin olarak telefonu 10 kereden fazla çaldıran daha yüksek düzey bir otel görevlisi en nazik özürleriyle beraber aldı götürdü.

“Pareyo ister misiniz?”

Mevlana türbesini gezmeden önce karşılaşacağım ilk sorunun bu olacağını söyleseler hayatta inanmazdım.

“Nasıl?”
“Pareyo…”
“Hayır, teşekkür ederim.”

Esas belirtmek istediğim “Kardeşim sen manyak mısın?” gibilerinden birşeydi ama sadece teşekkür edebildim. “Neden, nasıl, niçin pareo?” sorularıyla cebelleşerek paramızı ödeyip türbenin bahçesine girdikten az sonra durumu farkettim. Etrafta birsürü turist deminki adamın sattıklarının benzeri pareoları bacaklarını örtmek için bellerine, ya da askılı bluzlarından muhtemelen görünen göğüs dekoltelerini kapatmak için kafalarına bağlamış bir şekilde geziyorlardı. Işte plajların seksapel düzeyini yükselttiği söylenilen pareonun Konya sınırları içindeki kullanım şekli buydu. (Şunu da eklemeliyim ki, Mevlana hayatta olduğu zaman, Konya müslümanlığın yayıldığı en batı noktaymış. Ve buradakiler inançları ve dünya görüşleri diğerlerine kıyasla fazla açık olduğundan müslüman dünyası tarafından pek sevilmez ve kabul görmezlermiş. Oysa şimdi…) Eh, benim de birazcık düşük belli pantalon ve kısa-dar t-shirt nedeniyle göbeğim açıkta olduğundan adam beni de potansiyel müşteri olarak belirlemişti. Adamın potansiyel müşterisi olmadım ama bakışlardan rahatsız olup, arabaya gidip teyzemin bavulundan bir pareo da ben edindim kendime. Kardeşim göğüs altı hizasından bağlanarak dizlerime uzanan kot üstü pareom ve sıcaktan Minnie Mouse kulaklarını andırır şekilde iki yandan toplanmış saçlarımla beni Björk’e benzetti. Doğu-Batı sentezi işte o yorumdan sonra hat safhaya ulaştı sanırım. Gerçeklik hissini tamamen yitirmem de yaklaşık o ana denk gelir.

Normal koşullarda yarım saatte, tahmin edilebileceğinden çok çok daha fazla olan ziyaretçi sayısı göz önüne alındığında bir buçuk saatte her yanı karış karış incelenerek gezilmiş olabilecek türbede kaç saat geçirdik hiç hatırlamıyorum. Fakat olan diğer sürreal şeyleri gayet net hatırlıyorum. Türbeye ya ayakkabılarınızı çıkartıp yalınayak, ya da ayaklarınıza girişteki poşetleri geçirerek girebiliyordunuz. Evet, poşet. Hayır, galoş ya da benzeri büyüklükte bir naylon değil. Bildiğiniz mat, beyaz ve oldukça büyük market poşetleri. Ayağıma geçirdiğim bu poşetleri takılıp yeniden sakatlanmamak için öyle bir şekilde bağladım ki, demin Björk-vari bulunan kıyafetim artık yaşamış ya da yaşayan herhangi bir canlıya benzetilebilmekten çok uzaktı.

İçeriye adım attığım anda gerçeklik hissimden hala birşeylerin kaldığını üzüntüyle keşfettim: Koku alma duyum tamamen çalışıyordu. Ve türbedeki ziyaretçiler üzerinde yapılan istatiksel veriler de şu gerçeği doğrulamaktaydı: Ziyaretçilerin Türk ve erkek olanlarının geneli poşet kullanmaktansa çıplak ayakla girmeyi tercih etmişlerdi. Ayrıca, hele ki ziyaretçi sayısı göz önüne alındığında, oldukça küçük olan türbe çok ama çok havasızdı. Hava da çok ama çok sıcaktı. Ve eğer ki ben orada bayılmadıysam sadece orada bayılmak istemediğimdendir.

Mümkün olduğunca çabuk dışarı çıkmaya yönelik isteğim, insan sirkülasyonunun hızı neredeyse sıfıra yaklaştığından gerçekleşemedi. Ben de, işgüzarlık bu ya, o esnada önünde durduğumuz, kıyafetiyle nezaket seviyesi olmasa da bir grup türbenin yanına tırmanarak kazandığı yükseklik ve ona-buna verdiği direktiflerle bir trafik polisi edasıyla dolaşımı sağlamasından “görevli” olduğu anlaşılan bir adama Mevlana’nın eşi olup olmadığını sorma gafletinde bulundum. Bunu merak etmememin sebebi, Mevlana’nın türbesinin yanında kendisininkiyle aynı büyüklükte bir türbe daha olması ve etraftaki diğer küçük türbelerin üzerinde “Mevlana’nın kardeşinin eşi”, “Mevlana’nın annesi” gibi yazılar bulunmasıydı. Adam bu soruma “İşte Mevlana Hazretleri’nin türbesi şurdaki en büyük olandır. Dua edin. Burada edilen dualar kabul bulacaktır.” diyerek cevap verdi. Kardeşim soruyu yineleyince adam bu sefer “Mevlana Hazretleri’nin yanındaki türbe kardeşine aittir. İşte bu türbeler ise annesi ve babasıdır. Dua edin. Burada edilen dualar kabul bulacaktır.” dedi. Sorumuzun cevabını hiçbir zaman öğrenemedik. Zaten o esnada aynı adam kızgın bir sesle ziyaretçilere dualarını çabuk etmelerini ve ilerlemelerini buyurdu. En azından ilk kez istediğim birşey oldu: İlerledik.

Nihayet türbeden çıktığımızda yeni bir görevli keşfettim. Bu adamın görevi gerçekten de çok şaşırtıcıydı. Adam türbeden çıkan ve ayaklarındaki poşetleri “Kullanılmış poşet” kovasına atan ziyaretçilerin poşetlerini tek tek düzeltip katlayarak, sadece dört adım ötedeki “Lütfen poşet kullanın” kovasına geri dönüşüm sağlamaktan sorumluydu. Ancak hakkını asla yiyemem; ben kendi poşetlerimi elime ilk aldığımda önceden kullanılmış olduklarını kesinlikle farketmemiştim. Bizim bıraktığımız poşetlerden birini ayak tırnakları siyaha çalan ve terlik giyen bir adam alıp umarsızca ayağına geçirdi. Orada da bayılmak istemedim.

Kuzenim Amerika’ya götürmek üzere papirüslere çizilmiş resimlerden seçmeye giderken, ben de mescitin önüne oturdum. Neden sonra çok susamış olduğumu farkettim. Ve girişteki memura su veya herhangi bir içecek satılan bir yer olup olmadığını sordum. “Burada çeşmeden akan kutsal su içilir küçük hanım, bakın şuradaki kalabalığın ortasında çeşme vardır.” Burada kimseye birşey sormamam gerektiğini ne zaman öğrenicem ben?

Çeşmeye doğru ilerledim. Orada beyaz çarşaflar giymiş olan bir adam yanındaki yine beyaz çarşaflar giymiş olan kızla beraber her isteyene koyu pembe plastik bir bardakla ve hep aynı bardakla su veriyordu. Bazıları ağızlarını çeşmeye dayayıp içmeye çalışıyorlardı aslında ama çeşme yuvarlak bir havuz şeklinde olduğu ve akan kısmı da havuzun içersine doğru baktığı için kenara tırmanıp küçük akrobatik hareketlerden sonra, etrafınızdaki kalabalığın anlık bir öne doğru ilerleme yapıp sizin havuzun içine düşmenize neden olmaması için dua ederek içmek durumundaydınız. Deminki memurdan yeniden döneceğimi bildirerek izin alıp, türbenin dışına çıktım. Pareom olduğuna hiç bu kadar sevinmemiştim.

Su alabilmek için karşıya geçmeden önce türbenin hemen yanındaki mescitin önünden geçtim. Mescitin önünde yedi-sekiz kadar ilkokul çağındaki erkek çocuk dileniyorlardı. Bir tanesi elini açtı. Elinin içindeki deri kalkmış, buruş buruş olmuş gibiydi. Ama sadece gibiydi. Bakakaldım. Ve farkettim ki, onlar kurumuş uhu kalıntıları. Yanındaki çocuklara baktım. Iki tanesi tiner kokluyordu. Dondum. Olduğum yerde direk gibi dikilirken arkamdaki konuşmayı duydum. Iki tane yabancı böylesi turistik bir yerde, bu kadar zavallı bir halde olan bu çocukların nasıl olup da devlet tarafından farkedilmediğini tartışıyorlardı. Üzüldüm. Gerçekten üzüldüm. Hem çocuklara. Hem konuşmaya.

Marketten su ve 7up alıp geri döndüm. Kardeşim ve annemle oturduğumuz yerde bunları içerken küçük bir kız çocuğu kendini üstüme attı ve elimdeki 7up’a yapışıp “Annnneeeeee… Ben de bundan isterim annneeeeee….” diye bağırmaya başladı. Diğer duvarın dibinde oturan anne önce tepkisizdi. Be kadın, al çocuğunu üzerimden. Sonra birkaç “gel buraya” işareti yaptı. Ben 7up’ı kıza vermeye karar vermiştim ki, baba olduğunu tahmin ettiğim bir adam gelip kızı iyi bir sirkeledi. Bir daha yabancılardan birşey almayacaksın diye de kızdı üstüne.

Kuzenimi kayblduğu papirüs diyarından geri getirmeye gittim. O arada kuzenimin çocuğunu götürdüğüm tuvaletin ne kalabalıklığından, ne de bir türbeye yakışmazlığından gerçekten söz edemeyeceğim. Sadece tuvalete girer girmez Trainspotting’den bir sekansın gözümün önünde belirip kaybolduğunu söyleyebilirim. Papirüslerin satıldığı yerde Mevlana hakkında güzel kitaplar falan da satılıyordu. Kuzenimi beklerken biraz onları karıştırdım. Gözüm bir kutuya takıldı. Satıcı “En çok onlardan satıyoruz hamfendi. Alın çocuğunuza.” dedi. Gözlerime (evet, bir kez daha) inanamadım. Mevlana puzzlei. Yap-boz! Üzerinde de “Mevlana PuzLLe” yazısı. Böylesine kutsal kabul edilen bir simgenin yap bozu. Kaybolmaya mahkum parçaları.

Sonunda ziyareti tamamlayıp hep beraber dışarı çıkabildik. Çıktık çıkmasına ama bu sefer de yine uzunca bir süre aslında şekillerini estetik açıdan oldukça beğendiğim kolyeler satan bir çocuk tarafından alıkoyulduk. Tabi bundan Amerika’dakilere birşeyler götürmek için çırpınan kuzenimin “Kolye alır mısınız?” sorusuna verdiği olumlu sinyalin de büyük payı var. Kolyelerin üzerine oyulmuş motiflerin deliklerinden içlerindeki rulo şeklindeki kağıtlar gözüküyordu. “O kağıtlar nedir?” diye sordum çocuğa. Yine soru sordum yani. Kesinlikle önceki deneyimlerimden ders alan bir yapıda değilim sanırım. “Dua yazılı abla içinde”, dedi çocuk, “Burada edilen dualar kabul olur.” Ancak çocuk duanın ne duası olduğunu, hangi konuda olduğunu, Kur’an’dan mı yoksa Mevlana’nın sözlerinden mi alıntı olduğunu bilmiyordu. Nasıl bilmezsin diyince de kendini haklı çıkardı: “Nereden bileyim abla, ben yazmıyorum ki…” İçinde ne yazdığı bilinmeyen bir sürü kolyemiz oldu. Kuzenim bize de birer tane verdi. Bazen hala merak ediyorum içlerinde ne yazdığını.

Arabaya bindik. Terden nemlenmiş pareomu çıkarttım. Yola çıktık. Teyzem radyoyu açtı. Björk çalıyordu. Big time sensuality. Kardeşim bana bakıp güldü.

Lady Witchcraft





This page is hosted by

Hosted by www.Geocities.ws

1