Sir Afex’in Amsterdam İzlenimleri:
Yazıma sevgili lordumuzu saygıyla selamlayarak başlıyorum. Sayın lordum benden de yazı isteyince ben de geçtiğimiz aylar içerisinde yapmış olduğum Amsterdam gezim ile ilgili izlenimlerimi sizlere aktararak sizi de bu nezih şehir hakkında bilgilendirmeyi kendime görev saydım.
Seyahatimin amacı, şusu, busu gibi can sıkıcı konular ile sizi boğmayıp direk olaylardan bahsetmek istiyorum. Yola cıkmadan bir gün önce ( ki o sıra daha yola çıkacağımı bilmiyordum ) Londradaki Penthouse’ımdan yola çıktım ve Lordumu Edinbourgh’daki şatosunda ziyaret edip bir elini öpeyim dedim. Aston Martin DB7’ımla yaklaşık Ankara – Bodrum arası bir mesafe gittikten sonra Lordumun satosuma geldim. Kapıda beni Lordumun uşağı Nestır karşıladı ve lordumun yanına aldı.
Odaya girdiğimde Lordumu şöminenin karşısında üzerinde Röpdeşambır’ı ( yazılışı kesin yanlış ) bir elinde kocaman bardak konyağı ve bir elinde de purosu ile otururken gördüm. Kesin gene çok derin meseleler hakkında düşünüyor derken aramızda şöyle bir dialog geçti.
Lordumuz – Hoş geldin Sir Afex. Ben de tam oturmuş bazı konuları düşünüyordum. Bu konularda seninle fikir teatisinde bulunmak isterim.
Sir Afex – Hay hay Lordum ( Kesin çok derin bir konu umarım bir cahillik yapıp Lordumun karşısında mağdur bir duruma düşmem )
L – Afexcim, güzel kardeşim, canım şekerim biz bu güne kadar quantum fiziği üzerine yapmış olduğumuz önemli çalışmaların yanısıra çok eğlenmiş olmamızla tanınıyoruz değil mi?
SA – Evet lordum
L – Ya bu kadar eğlendik ama şu Amsterdam’ı bi görmedik, olacak is değil!
SA – Evet Lordum haklısınız
L – Bu sebepten mütevellit senden gidip orayı bir incelemeni rica ediyorum. Eğer kabul edersen yarın özel uçağım seni Londra’dan alıp oraya götürecek.
SA – Tabi ki kabul ediyorum Lordum, şimdi müsaade ederseniz evime gidip haızrlanayım.
L – Tabi ki, yalnız döndüğün gün sabah 9 da bu konu ile ilgili bir raporu masamda görmek istiyorum.(Beni lanet bir Amerikan aynasızına da çevirdiniz ya, helal olsun size – lordunuz)
SA – Peki Lordum.
Hemen arabama atlayıp evime döndüm. Eşyalarımı hazırlayıp bu zorlu yolculuk için dinlenmeye çekildim. Sabah Nestır beni geldi evimden alarak ve lorduma ait GB-LRD kuyruk numaralı Cessna Citation’a götürdü. Ancak Amsterdam üzerindeki hava muhalefeti nedeni ile Brüksel havaalanına iniş yapmak zorunda kaldım. Neyse ki lordum da bu aksiliği önceden haber almış ve bana Brüksel h.alanına beni Amsterdama götürmek üzere bi tane Rolls yollamış.
Oldukça düzenli, hatta insanı bayarcasına derecede düzenli Belçika’dan, daha düzensiz ve rahat Hollanda’ ya geçerken yolda bir tane bile tabelanın olmaması gerçekten dikkat çekiciydi. Bu Schengen ülkeleri arasında rahat geçiş olduğunu biliyordum ama en azından bi “Welcome to Netherlands” diye bir tabela bile görememek şaşırtıyor insanı. Bu Schengen olayına bizim İngiltere’yi de mi dahil etsek acaba?
Neyse macerasız ve bütün yol kenarlarında uzanabildigine yeşil çayırların üzerinde mutlu ve besili inek portreleri arasında Amsterdam’ a ulaştık ve otelime yerleştim.
Amsterdam’ın merkezi Dam Square diye bir yer. Burası hiç de nezih bir yer olmayan Red Light District’in de başı.( Tabi ben genel istek üzerine bu kötü yer ile ilgili izlenimlere ağırlık vereceğim, ama şu anda bile orası aklıma geldıkçe midem bulamıyor ). Tabi otelimin bu kadar merkezi olması bana büyük bir mutluluk verdi. Yarın ilk günüm ve dinç olmalıyım diyerek hemen yattım ve kesinlikle oteldeki “Pay TV” ye abone falan olmadım.
Ertesi sabah uyandığımda Lordumun benim için ayarlamış olduğu rehber beni bekliyordu ve beraber şehir turuna çıktık. Burada ilk olarak Amsterdam’ın eski istasyon binasına gittik. Burası eski yıllarda Avrupa’nın en büyük ticaret merkezlerinden biri imiş, buraya yükler trenle gelir ve buradan kanallar aracılığıyla ülkenin içine taşınırmış. Oradan bir elmas fabrikasına gittik. Bize incelememiz için verdikleri tırnağımın 1/10 u kadar olan ve fiyatının 10.000 USD olduğunu öğrendiğim elması yürütmediysem bunda benim Sir’lük asilliğimin etkisi oldu. Kesinlikle odadaki abartı güvenlik önlemlerinin ve kameraların değil. Daha sonra şerin içinden geçip civar köylerden birinden geçerken duyduğum ve ilgimi çeken bir hikayeyi de sizinle paylaşmak istiyorum.
Hollanda merkez bankası altın rezervleri şehrin içinde yer seviyesinin altında bir kasada saklıymış. Alarm sistemlei de direkt olarak duvarlara bağlıymış ve bir soygun olması durumunda otomatikman duvarları açarak heryeri su doldurup hırsızcıkları boğmak üzere programlanmış. Ben de düşündüm ki bu güne kadar burasının bir Türk tarafından soyulmamış olması ne kadar tuhaf bir durum diye.(Belki Atlantis’ten gelen adamın soyması daha uygun olabilirdi – lordunuz)
Neyse daha sonra gittiğimiz orjinal köy ortamı diye adlandırılan köy evinde bizi Televole’den fırlamış, Mehmet Ali Erbil’den daha soytarı ve Sakıp Sabancı’dan daha paragöz bir adam gezdirdi. Peynir ve tahta takunya yapımını gösterdi. Ve tabi ki daha sonra bunları sattı. Ama ben saat 17:00 olduğu için hiç bir şey almadım ve Rolls’a gidip çayımı içtim. Burada da öğrenmiş olduğum ilginç ve lüzumsuz bir bilgiyi size aktarmadan geçemeyeceğim. Bu ayağa giyilen tahta takunyaların amacı inek sağarken inek kıpraşır da ayağınıza basarsa ayak ezilmesin diyeymiş. ( Belki o paragöz şovmen köylü bu konuda bizi kandırmış olabilir ama bana çok mantıklı geldi. ) Gezdiğimiz bir yeldeğirmeninden sonra otele geri döndük ve ben odama çekilip akşam için hazırlanmaya başladım. Tabi ki rehberden gece için çeşitli tiyolar almayı ihmal etmemiştim, zira lordum beni buraya alemleri irdelemem için yollamıştı.
Akşam olup da kendimi sokağa attığımda bir de ne göreyim. Meğer daha akşam olmamış. Saat 21:30 olmasına rağmen öğle gibi aydınlık olan ortam hakkındaki soruları ortaokul coğrafyası ( Daha sonra bu dersin adı Milli Kraliçe Coğrafyası olarak değişmişti ) dersinde okuduğum enlem ve boylamlarla çözümleyip yola koyuldum. Direkt olarak otelimden çok da uzakta olmaya Dam Meydanı’na gittim. Oldukça neşeli, canlı bir hal almıştı akşamleyin. Neler yapsam diye düşünürken yavaş yavaş kendimi Red Light’a yürürken buldum. Bu yürüyüşe kesinlikle karşı koyamıyordum. Derken ortalık karardı, bir sis çıktı, sisin içinde bir süre yürüdükten sonra bir anda herşey berraklaştı ve ….
“Halelujah!!! “ Galiba ölmüştüm ve cennete gelmiştim. Bu Red Light District adı verilen ve iki ana caddeyi kesen bi çok sokaktan oluşan bölüm gerçekten de insanın içindeki hayvanı uyandırmaya yönelik bir yerdi. Her tarafta camekanlar içinde gerçekten ama gerçekten çok güzel kadınlar, sex shoplar ( envai çeşit ), soft drug’ların serbestçe satıldığı coffee shop’lar ve bütün bunların keyfini fazlasıyla çıkartan turistler. "Halelujah, Halelujah, Halelujah " .
Hemen bu caddeler ve sokaklar boyunca yürümeye başladım. Sizlere bu gördüklerimi resmen de gösterebilmek isterdim ama bu bölgede fotograf çekmek kesinlikle yasak ve ben de malesef James’in ( Bond ) yaşgünümde bana hediye etmiş olduğu spy cam’i malesef evde unutmuştum. Onun yerine sizlere “Q”nun kafama yerleştirmiş olduğu hard disc aracılığıyla aktarmaya çalışacağım.
Öncelikle şu camekanlara değineyim. Red Light bölgesi adını bu camekanlardan alıyor tahmin ederim, zira bütün hepsi kırmızı ve pembenin çeşitli şuh tonlarında. Tam bildiğimiz dükkan vitrini gibi, genelde 3-4 m2 büyüklüğünde, arka kısımda perdeli bir bölüm var. Bazılarında ise yatak ( ne işe yaradığını kesinlikle anlamadım, heralde yorulunca uzanmak için ) direk ön bölümde ve perde de camın hizasında. Pazarlık sonucu müşteri içeri giriyor ve perdeler karanıyor. Bu vitrinlerde her ama her çeşit kadınlara rastlayabilmek mümkün; Asyalı, Zenci, Şişman, Çirkin… Ama genelde olukça güzel kadınlar var.
Sex shoplara gelince onlar bir başka alem. Bazı duvarlarda insanın gerçekten ne işe yaradığını bile anlayamadığı garip aletler var. Diğer duvarlar ise tamamen tarzına göre ayrılmış filmlerle dolu. Aradığınız ne kadar abes bir film olsa bile burada bulmak çok kolay olur ( Aradığımızdan değil tabi, heh, heh ).
Coffee Shoplara gelince onların nasıl bir ahlaksızlık yuvası olduğunu söylemeye bile gerek yok. Dükkanın önünden geçerken dşarıya kadar esrar kokuları geliyor(Sir Afex’cim esrar kokusunu sen nerden biliyosun desem? – lordunuz). Ayrıca yasak olmasına rağmen ( genelde zenciler ) polisin 3 metre uzağında benim gibi Asil bir Sir’e de kokain satma girişimini de esefle kınadığımı belitmeden geçemeyeceğim.
Son olarak kesinlikle Nestır’ın zoru ile gittiğim bir şov’dan bahsetmek istiyorum size. Beni erotik bir şov diye kandırıp zorla bu mekana götürdü. İçeri girdiğimizde bir çift önsevişme halindeydi, oturduk ve seyretmeye başladık. Derken bunlar gayet rahat bir şekilde işi ilerletip sonlandırdılar. Şaşkınlıktan neredeyse küçük dilimi yutacaktım ( Ne demekse ). Sonra bu çift gitti ve yerine başkası geldi. 1 saat içinde 6 çift değişti ve sonra ilki geri geldi. Salondaki seyirciler arasında elele 60 yaşında karı kocalar, tek gelmiş kız grupları falan görmek de şaşkınlığımı biraz daha attırdı. Derken kalabalık bir grup " Haydar abi buraya " diya bağırdılar. Ankara gezim sırasındaki tecrübelerimden bunun Türkçe olduğunu tahmin ettim ve bunu eder etmez de salonun yarısın Türk olduğunu anladım.
Birkaç gün boyunca bu yorucu tempoyu sürdürdüm. Ancak şatosunda beni bekleyen bir Lordum ve onun bilgi bekleyen web sayfası okuyucuları vardı. Bu yüzden sefama ara verdim ve son hızla, aklımın bir kısmını oralarda bırakarak geri geldim…
Sir Afex
|