ZÜMRÜDÜANKA / Sylvia Townsend WARNER


Lord Strawberry kuş kolleksiyonu yapan bir soyluydu. Avrupa'nın en güzel kuşhanesi onundu. Bu kuşhane öylesine genişti ki kartallar bile burada rahatça yaşıyordu. Kuşhanenin üzerinde kurulduğu arazinin dengeli iklimi sayesinde hem sıcak iklim kuşları hem de soğuk iklim kuşları bir arada korunabiliyordu. Ne var ki kuşhanenin en güzel kafesi yıllardan beri boş duruyordu. Kafesin kapısında bir yazı asılıydı: 'Zümrüdüanka Kuşu. Anayurdu: Arabistan'

Kuş uzmanları Lord Strawberry'yi, Zümrüdüanka'nın hayâli bir kuş olduğuna veya soyunun uzun zaman önce tükendiğine inandırmaya çalışıyordu. Ancak Lord Strawberry'yi ikna etmek mümkün değildi. O ve ailesi Zümrüdüankalara hep inanmışlardı. Zaman zaman Arabistan'daki adamlarından Zümrüdüanka Kuşu'nu bulduklarına dair haberler (ve yaptıkları harcamaların faturaları) geliyor ancak araştırıldığında bu kuşların ya bilinen başka cins kuşlar ya da çapraz melezleme yoluyla üretilmiş yapay ırklar oldukları ortaya çıkıyordu. Lord Strawberry sonunda Arabistan'a kendi gitmeye karar verdi. Bir kaç aylık aramalarından sonra bir Zümrüdüanka buldu ve hiç zarar vermeden kuşu ülkesine getirmeyi başardı.

Büyüleyici bir karaktere sahip nefis bir Zümrüdüanka'ydı bu. Kuşhanedeki diğer kuşlarla çabucak dostluk kurdu. Özellikle Lord Strawberry'ye pek düşkündü. Kuşun İngiltere'ye gelişi kuşbilimciler, gazeteciler, şairler ve kadın şapkacıları arasında büyük heyecan yarattı. Kuşa sürekli bir ziyaretçi akını vardı. Ancak kuş bu yoğun ilgiden dolayı hiç şımarmadı. Haber başlıklarından düştüğünde de ne küstü ne de öfkelendi. Yemesi gayet iyiydi ve hâlinden de çok memnundu.

Bir kuşhane sahibi olmak çok para isteyen bir işti. Lord Strawberry öldüğünde beş parası kalmamıştı. Kuşhane satılığa çıkarıldı. Normal bir zamanda nadir kuşlar ve özellikle Zümrüdüanka için Avrupa'nın büyük zooloji cemiyetlerinden veya Amerika'nın varlıklı şahsiyetlerinden teklifler gelirdi. Ne var ki Lord Strawberry bir dünya savaşı sonrasında ölmüştü ve o sıralarda hem para hem de kuş yemi kolay bulunan şeyler değildi (aslında Lord Strawberry'yi yıkıma götüren bir sebep de kuş yemi giderinin çok yüksek oluşuydu.) The London Times gazetesi, Zümrüdüanka Kuşu'nun Londra Hayvanat Bahçesi tarafından satın alınabilmesi için bir kampanya başlattı. Gazete, kuşsever bir ulus olan İngilizlerin böyle nadide bir kuşa sahip çıkması gerektiğini savunuyor ve Strawberry-Zümrüdüanka Fonu'nu kuruyordu. Araştırmacılar, öğrenciler, doğabilimciler imkânları ölçüsünde fona yardımda bulundular. Ne var ki onların imkânları sınırlıydı; fon, gerekli parayı toplayamamıştı. Lord Strawberry'nin veraset intikâl vergisi ödemek zorundaki alacaklıları kuşu, en yüksek teklifi veren, Poldero'nun Harikalar Dünyası adlı parkın sahibi ve işletmecisi Bay Tancred Poldero'ya sattılar.

Bay Poldero kârlı bir alışveriş yaptığını düşünüyordu. Zümrüdüanka çok sakin, nazik bir kuştu. Kısa sürede yeni çevresine alışmıştı. Beslenmesi pahalı değildi. Çocuklarla arası iyiydi. Pek bir numarası olmamasına rağmen Bay Poldero kuşun kısa zamanda bir şeyler öğrenebileceğini umuyordu. Strawberry-Zümrüdüanka Fonu da epey yararlı olmuştu. Fona bağış yapan herkes parasından biraz daha tasarruf yapıp kuşu görmeye gidiyordu. Bağış yapmayanlar ise kuşu görmek için, halk günü dışındaki günlerde iki misli ücret ödemeye bile razıydılar.

Ama işler bir müddet sonra bozulmaya başladı. Zümrüdüanka her zamanki gibi çok güzel ve çok sevimliydi fakat Bay Poldero'nun da dediği gibi kuşun sıradışı bir yanı yoktu. Fazla sessiz, fazla klasikti. Bu yüzden insanlar, babunların soytarılıklarına gülmeyi ya da vaktiyle bir kadını yemiş timsahı hayran hayran izlemeyi tercih ediyorlardı.

Bir gün Bay Poldero yardımcısı Bay Ramkin ile konuşuyordu: "Zümrüdüanka'yı görmek için en son ne zaman biri para ödedi?"

"Üç hafta kadar oluyor."

"Çok masrafı var bu kuşun. Bir de sigortasına para ödüyoruz. Her hafta sigorta şirketine yedi şilin yatırıyorum. Bu kadar paraya Canterbury Başpiskoposu'nu bile sigortalayabiliriz."

"Halk bu kuşu sevmiyor. Çok sessiz. Mesele de bu zaten. Başka hayvanlardan kendine bir eş bulmaya da çalışmıyor. Kaç kere yanına dişi papağanlar, balık kartalları neler neler koymadım? Ama hiç birinin yüzüne bile bakmadı."

"Belki bunu daha canlı bir başkasıyla değiştirebiliriz."

"İmkânsız. Bu kuştan aynı anda sadece bir tane olur."

"Nasıl yani?"

"Kafesin kapısındaki yazıyı hiç okumadın mı?"

Birlikte Zümrüdüanka'nın kafesine gittiler. Kuş kibar bir tavırla kanatlarını çırptı. Ama adamlar onunla ilgilenmeyip yazıyı okudular:

"Phoenix phoenxissima formosissima arabiana. Bu soyu tükenmiş kuştan yeryüzünde aynı anda yalnızca bir tane mevcuttur. Dünyanın müzmin bekârı olarak tanınır. Eşi yoktur; çiftleşmek istemez. İhtiyarladığında kendini yakar ve mucizevî bir biçimde kendi küllerinden yeniden dünyaya gelir. Arabistan'dan özel olarak getirtilmiştir."

Bay Poldero "Aklıma bir fikir geldi" dedi. "Sence bu kuş kaç yaşındadır?"

Bay Ramkin yanıt verdi: "Bana genç bir kuşmuş gibi geliyor."

"Kuşun bir şekilde yanmasını sağladığımızı düşünelim. Önceden bunu duyurur ve insanlarda merak uyandırırız. Sonra, duygusal bir öyküsü, bir hayat hikâyesi olan yeni bir kuş sahibi oluruz ve böyle bir kuşu kolaylıkla pazarlayabiliriz.

Bay Ramkin başını salladı: "Bir kitapta okumuştum; dediğinizi yapabilmek için bu kuşlara kokulu ağaç dalları verilmesi gerekirmiş. Bunlarla kendilerine yuva yapıp üzerlerine otururlar ve sonra kendiliğinden yanmaya başlarlarmış. Fakat yaşlanmadan böyle bir şey yapmazlarmış. En büyük sorunumuz işte bu."

"Onu bana bırak. Sen kokulu ağaç dalları bul; yaşlandırma işini ben yaparım."

Bir Zümrüdüanka Kuşu'nu yaşlandırmak kolay değildi. Yiyeceği önce yarıya sonra onun da yarısına indirildi. Her ne kadar zayıfladıysa da ne gözlerinin ışıltısı soldu ne de tüylerinin parlaklığı. Kafesindeki ısıtıcıyı kapattılar; tüylerini kabartıp kendini soğuğa karşı korudu. Üstelik hiç de rahatsız olmuşa benzemiyordu. Kafesine kavgacı ve huysuz kuşlar koydular. Bu kuşlar onu gagalayıp kovaladılar. Ama Zümrüdüanka o kadar medenî ve dost canlısı bir kuştu ki diğer kuşlar bir kaç gün içinde düşmanca davranmayı bıraktılar. Bunun üzerine Bay Poldero, sokak kedilerini denemeye kalktı. Sokak kedilerinin kalbini nezaketle kazanmak mümkün değildi. Onun için Zümrüdüanka, bu düşmanların hakkından kafalarını gagalayıp altın kanatlarını suratlarına çarpmak suretiyle geldi.

Bay Poldero'nun eline Arabistan hakkında bir kitap geçmiş ve kitaptan Arabistan'ın kuru bir havası olduğunu öğrenmişti. "Yaa, öyle mi?" dedi. Zümrüdüanka'yı hemen, tavanında su püskürteci bulunan daha küçük bir kafese naklettiler. Püskürteci her gece çalıştırıyorlardı. Zümrüdüanka öksürmeye başladı. Bay Poldero'nun aklına başka bir parlak fikir daha geldi. Her gün kafesin karşısına geçip oturuyor ve kuşa aşağılayıcı laflar söylüyor, hakaretler yağdırıyordu.

Bahar geldiğinde Bay Poldero, giderek yaşlananan kuş hakkında bir halk kampanyasının başlatılması zamanının geldiğini düşündü. Halkın eski sevgilisinin sonunun yakın olduğunu söylüyordu. Bu arada, bir kaç günde bir kafese pis kokulu samanlar ve paslı dikenli teller koyup kuşun tepkisini ölçüyordu. Bir gün Zümrüdüanka, samanların üzerinde gezinmeye başladı. Bay Poldero hemen film hakları için bir anlaşma imzaladı. Beklenen gün sonunda gelmişti. Mayıs ayında bir güzel bir Cumartesi günüydü. Bir kaç haftadır halkın yaşlanan Zümrüdüanka'ya ilgisi yükseltilmeye çalışılıyordu. Parka giriş ücreti beş şiline çıkarılmıştı. Yine de büyük bir izdiham yaşanıyordu. Işıklar ve kameralar kafese göre ayarlanıyor, hoparlörlerden kalabalığa, birazdan ne kadar ender görülen bir olaya tanıklık edecekleri anlatılıyordu.

Hoparlörden yayılan ses şöyle diyordu: "Zümrüdüanka, kuşların aristokratıdır. Onu ancak Doğu ormanlarının egzotik parfümler yayan, en nadir ve en pahalı ağaçları o ilginç aşk yuvasını yapmaya ikna edebilir."

Bu sırada kafese, yoğun kokular saçan ağaç dalları ve talaşlar koydular.

Hoparlör anlatmaya devam ediyordu: "Zümrüdüanka Kuşu, Kleopatra kadar değişken tabiatlı, Kontes Du Barry kadar lükse meraklı ve bir çingene şarkısının melodileri kadar sarhoş edicidir. Eski Doğu'nun o gizemli görkem ve ihtirasını, o yumuşak sihrini, o ustaca tasarlanmış entrikalarını…"

Bu sırada bir kadın bağırdı: "Bakın! Kuşa bir şeyler oluyor!"

Parlaklığını yitirmiş tüyler bir titremeyle kıpırdadı. Zümrüdüanka başını bir yandan diğer yana çevirdi. Tüneğinden sendeleyerek inip yerdeki talaş ve dalları düzeltti.

Flaşlar patladı; spotlar tam güçle kafesi aydınlattı. Bay Poldero mikrofonun başına koşup bağırdı:

"Bayanlar, baylar. Bütün dünyanın nefesini tutarak beklediği an gelmiş bulunuyor. Asırlık bir efsane gözlerimizin önünde gerçekleşmek üzere. Zümrüdüanka Kuşu…"

Zümrüdüanka, üzerinde ölülerin yakıldığı odun yığınına benzeyen yuvasına oturdu. Uykuya dalacakmış gibiydi.

Film yönetmeni "Eğer bundan fazlasını yapamazsa filme 'eğitici film' etiketi koyarız" dedi.

İşte tam o sırada, Zümrüdüanka ve yuvası bir anda alev alıp yanmaya başladı. Alevler hem göğe yükseldi hem de dört bir yana yayıldı. Bir iki dakika içinde her şey yanıp kül olurken Bay Poldero da dahil olmak üzere yüzlerce izleyici, alevlerin arasında yanarak can verdi.






Hosted by www.Geocities.ws

1