YASA / ROBERT M. COATES


İşlerin çığırından çıktığının ilk belirtisi 1940'lı yılların sonunda bir sonbahar akşamı görüldü. O gece Triborough Köprüsü, tüm tarihi boyunca görüp görebileceği en yoğun trafiği yaşayacaktı.

Bu çok tuhaf bir durumdu çünkü o gün bir iş günüydü (kesin konuşmak gerekirse bir Çarşamba günüydü). Gerçi hava çok güzeldi; gökyüzünde, insanları şehir dışında gezintiye çıkmaya ikna edecek kadar nefis bir mehtap vardı ama bunlar yaşanan tuhaflığı açıklamaya yetecek sebepler olamazdı. O gece başka hiç bir köprü veya anayolda böyle bir durumla karşılaşılmamıştı. Ayrıca önceki iki gece de bu kadar güzeldi ancak köprü trafiğinde bir olağanüstülük görülmemişti.

Köprü çalışanları tamamen hazırlıksız yakalandı. Triborough Köprüsü gibi ana trafik arterleri, aşağı yukarı tahmin edilebilen koşullarda işlerler. Araç trafiği de, bir çok geniş ölçekli beşerî eylem gibi Ortalamalar Yasası'na uyar. Bu önemli ve eski yasaya göre, kitleler içindeki insanlar, bir takım kalıplara göre hareket eder. Geçmiş deneyimlerin ışığında, bir köprüden günün ya da gecenin hangi saatinde olursa olsun, kaç araç geçeceğini büyük bir kesinlikle tahmin etmek mümkün olabiliyordu. Ta ki o geceye kadar.

Saat 19.00'dan geceyarısına dek köprü trafiği normalde sakindir. Ne var ki o akşam, şehirdeki bütün araç sahipleri, gelenekleri alt üst etmek üzere sanki sözleşmişlerdi. Saat tamı tamına 19.00'da köprüye olağanüstü bir hız ve yoğunlukta araç girmeye başladı. Öyle ki gişelerde çalışan personel daha ilk dakikalarda teslim bayrağını çekti. Çok geçmeden bunun geçici bir sıkışıklık değil, tam tersine tarihe geçecek boyutlarda bir yoğunluk olduğu anlaşıldı. Köprüye ek polis gücü gönderilerek durum kontrol altına alınmaya çalışıldı.

Köprüye her yandan araç akını vardı. Görgü tanıklarının ifadesine göre krizin doruğa vardığı 20.15 civarında, köprü tamamen, araçların farlarınca oluşturulan bir ışık seline boğulmuştu.

İşin en kafa karıştıran yönüyse, bütün bu karışıklığın altında gözle görülebilecek hiç bir sebep bulunmamasıydı.

Gişe memurları, geçiş yapan şoförlere, para üstü verirlerken bu yoğunluğun sebebini soruyorlardı. Fakat çok geçmeden anlaşıldı ki bu korkunç sıkışıklığı meydana getirenler de sebepten diğerleri kadar habersizdiler. Bronx yaklaşma köprüsündeki polislerin başında bulunan Komiser Alfonse O'Toole'un ifadesi hayli ilginçti: "Onlara soruyordum: 'Bir yerlerde bizim bilmediğimiz bir gece maçı mı oynanıyor? Yoksa bir yarışa mı katılıyorsunuz?' Ne komiktir ki benim soru sorduklarımın yarısı da bana neler olduğunu soruyordu. 'Bu kalabalığın nedeni nedir Komiser bey?" Üstü açık bir Ford araç içinde bir adam vardı; yanında bir kız oturuyordu. O da bana neler olduğunu sorunca 'Sersem herif; sen de bu kalabalığın içindesin; seni ne getirdi buraya?' dedim. Adam bana bakıp 'Beni ne mi getirdi?' diye sordu. 'Yalnızca mehtapta bir gezinti yapalım demiştim. Bu kadar kalabalık olduğunu bilsem gelir miydim?' dedi. Sonra da bu cehennnemden kurtulabileceği bir dönüş olup olmadığını sordu." Herald Tribune gazetesi olan biteni ertesi sabah gayet güzel özetliyordu: 'Adeta Manhattan'da oturan her araç sahibi, dün akşam aniden Long Island'a gezmeye gitmeye karar vermişti.'

Yaşanan bu olay, ertesi gün bütün gazetelerin manşetlerini kaplayacak kadar ilginçti. Üstelik, bu olay sayesinde kimsenin dikkat etmediği bir çok başka garip olayın da farkına varıldı. Sekizinci Cadde'deki Aramis Tiyatrosu'nun sahibinin dediğine göre, yakın zamanda bazı geceler, oyuncular tamamen boş koltuklara temsil verirken bazı geceler tiyatroda izdiham yaşanıyormuş. Lokantalarda da kimi anormallikler görülüyormuş. Lokanta sahipleri, müşterilerin özellikle belirli bazı yemekler üzerinde yoğunlaştığına tanık olmuşlar. Örneğin bir gün dana rostoya aşırı bir talep olurken ertesi gün bütün müşteriler Viyana usulü kelle yemek istiyor, kimse dana rostonun yüzüne bakmıyormuş. Bayside'da manifatura dükkanı işleten bir adamın anlattığına göre, dört gün içinde, peşpeşe dükkanına gelen 274 müşteri pembe renkli makara almak istemiş.

Gazetelerin büyük kısmını bunlara benzer garip olaylar işgâl ediyordu. İnsanların alışkanlıkları giderek değişiyor, olay daha ciddi bir boyut kazanıyordu. Turist gezdiren teknelerdeki insanların, tarihî bir binayı görmek için teknenin bir yanına yığılması kadar rahatsız edici bir durumdu bu. İş dünyasının büyük patronları ise olayın vehametini ancak, bir Aralık günü Twentieth Century Ltd., New York'tan Chicago'ya sadece üç yolcuyla uçtuğunda anlayabildi.

O güne dek, seyahat ve havayolu şirketleri faaliyetlerini, Chicago ile bağlantıları olan onbinlerce New York'lu işadamından en az bir kaç yüzünün bu şehre gitmesi ihtimâline göre ayarlıyordu. Tiyatro sahipleri, izleyici sayısının Salı ya da Çarşamba günleri kadar fazla olmayabileceği ihtimâline karşı hazırlıksız sayılamazdı. Ama artık hiç bir şeyden emin olmanın yolu kalmamış, Ortalamalar Yasası işlerliğini bütünüyle yitirmişti. İş dünyası için bunun felâket derecesinde etkileri olabileceği anlaşılıyordu. Öte yandan yasanın işlerliğini yitirmesinin müşteri konumundaki insanlara da şok edici etkileri olacaktı.

Alışveriş için şehir merkezine inmeye karar veren bir hanım, Macy mağazasını tıka basa dolu mu yoksa insanın kanını donduran bir tenhalıkta mı bulacağından asla emin olamıyordu. Bu belirsizlik ortamı insanları tedirgin ediyordu. İnsanlar kendilerine sürekli olarak "Acaba şu işi yapsam mı yapmasam mı?" diye soruyordu. O işi yapmaya karar verirlerse, aynı kararı vermiş binlerce insanla karşılaşabileceklerini, diğer yandan yapmamaya karar verirlerse, örneğin Jones Plajı'nı bomboş bulmak gibi, altın bir fırsatı kaçırmış olabileceklerini de çok iyi biliyorlardı. Aynı sebepten dolayı iş hayatı durma noktasına gelmiş, umutsuz bir belirsizlik herkesi esir almıştı.

İşte bu noktada Kongre'nin göreve çağırılması artık kaçınılmaz olmuştu. Aslında Kongre kendi kendini göreve çağırmış ve krize gayet doğru bir şekilde el koymuştu. Her iki meclisten seçilen temsilcilerden meydana gelen bir komisyon kurulup başına Indiana eyaletinden Cumhuriyetçi senatör J. Wing Slooper getirildi. Komisyon, uzun süren çalışma ve soruşturmalardan sonra, yaşanan krizin altında Komünist parmağı olmadığını itiraf etmek zorunda kaldı. Anlaşıldığı kadarıyla insanlarda, mevcut düzeni yok etmeye yönelik bilinçaltı bir eğilim oluşmuştu. Esas mesele bu krizin nasıl çözüleceğini tespit etmekti. Ancak Senatör Slooper'ın yüreklilikle ifade ettiği gibi krizi denetim altına almak mümkündü. Bir yeniden eğitim ve yeniden yapılanma programı üzerinde uzlaşma sağlandı. Bu programlar vasıtasıyla insanlar, Senatör Slooper'ın deyişiyle "Amerikan yaşam tarzının mütevazi ortalamalarına ve temel düzenine geri dönebileceklerdi."

Komisyonun incelemeleri sürerken acı bir gerçekle karşılaşıldı: Ortalamalar Yasası, Federal hukuk sistemine hiç bir zaman dahil edilmemişti. Bir kısım Demokrat milletvekilinin karşı çıkmalarına rağmen, bu hata hem Anayasa'ya yapılan bir ilâve ile hem de Hills-Slooper Yasası olarak adlandırılan bir yasayla düzeltildi. Yasa insanlardan "ortalama" olmalarını istiyordu. Bunu sağlamanın en kolay yoluysa insanları adlarına göre ayırıp yapacakları fiileri buna göre düzenlemekti. Böylelikle, örneğin adı "G", "N" veya "U" harfiyle başlayan biri tiyatroya yalnızca Salı günleri, beyzbol maçlarına Perşembe günleri gidebilecekti. Manifatura dükkanına gitmesine ise ancak Pazartesi günleri saat 10.00 ile 12.00 arasında izin verilecekti.

Yasanın dezavantajları da vardı. Tiyatro temsillerinde ve daha bir çok sosyal etkinlikte yasanın olumsuz etkileri yoğun bir şekilde hissedilmeye başlanmıştı. Ayrıca yasanın uygulanmasını sağlamak bir hayli pahalıya mal oluyordu. Sonunda yasaya çok sayıda ilaveler yapmak zorunda kaldılar. Örneğin nişanlı bir erkek adı hangi harfle başlarsa başlasın, yanında nişanlısı varken istediği her etkinliğe katılabilirdi. İşler öyle karmaşık bir hâl almıştı ki mahkemeler bir yasa ihlâliyle karşılaştıklarında, çoğunlukla doğru karar veremez duruma gelmişlerdi.

Esasında yasa amacına hizmet etmeyi başarmıştı. Senatör Slooper'ın işaret ettiği ortalamalara, biraz mekanik de olsa bir geri dönüş yaşanıyordu. Aslında her şeyin yoluna girdiğini bile söylemek mümkün olabilirdi. Ancak bir yıl kadar sonra ülkenin kırsal bölgelerinden tedirgin edici haberler gelmeye başladı. Oralarda garip bir refah dalgasının yayılmakta olduğu görülüyordu. Tennessee'de dağ köylüleri üstü açık spor arabalar satın alıyor, Roebuck ve Sears gibi alışveriş merkezleri, Ozark Dağları yöresindeki mağazalarında satılan lüks malların tüketiminde %900'lük bir talep artışıyla karşılaştıklarını belirtiyordu. Bir zamanlar bir dilim ekmek için taşlı tarlalarda mücadele veren Vermontlular artık kızlarını Avrupalara yolluyor, New York'tan pahalı purolar ısmarlıyorlardı. Anlaşıldığı kadarıyla şimdi de Azalan Verim Yasası işlerliğini yitirmeye başlamıştı.





Hosted by www.Geocities.ws

1