YABANCI / FRANCIS STEEGMULLER
Sinemadan çıktığımda yağmur yağıyor olmasaydı eve yürüyerek dönecektim. Oturduğum apartman çok yakındaydı ve yol da hiç karışık değildi. Bulvardan dosdoğru aşağı yürüyüp iki sokağı geçip üçüncüden sağa yâni Rue de Granelle'e döndüm mü evime geldim demekti. Ne var ki dışarıda şakır şakır yağmur yağıyordu. Islanmamak için eve taksiyle dönmek zorundaydım. Taksiye binmemle kırmızı yüzlü, ihtiyar bir şoförü, bir huysuzluk ve sinir nöbeti ortasında bulmam bir oldu. Şoför ilk sokaktan dönmeye kalkınca "Hayır, hayır!" diye bağırdım. "İki blok sonra dönmemiz lâzım!" Kendi kendine bir şeyler söylenip yeniden bulvara girdi. Derken, bir anda ikinci sokağa yöneldi. Yine bağırdım: "Hayır, hayır! Sonraki sokaktan lütfen! Sonraki sokakta ineceğim ben yani Rue de Granelle'de!" Bunun üzerine şoför bana dönüp tehditkâr bir bakış fırlattı ve sonra gaz pedalına sonuna kadar basıp evimin sokağına girmeden Bulvar'dan aşağı doğru arabayı son sürat, adeta hiç durmayacakmış gibi sürmeye başladı. Yine bağırdım: "İyi ama şimdi de geçtiniz. Biraz geriden sağa sapmamız lâzımdı. Lütfen geri dönüp beni Rue de Granelle, 36 numaraya götürün."
Adam, beni bir hayli korkutacak şekilde hırladı sonra kaygan bir kaldırımda arabaya bir U dönüşü yaptırarak hızla geldiğimiz istikâmette gitmeye başladı ve sokağımın köşesine gelince durup öfkeden kıpkırmızı olmuş bir suratla bağırdı: "İn aşağı! Çabuk arabamı terk et! Seni daha ileri götürmeyi kesinlikle reddediyorum! Tam üç kere bana aptalmışım gibi davrandın! Tam üç kere bana hakaret ettin sen! Arabama yabancılar binemez. Haydi; defol arabamdan!"
Kızmıştım. Bağırdım: "Ne? Bu yağmurda mı? Çok beklersiniz siz! Ben size değil üç kere, bir kerecik bile hakaret etmedim monsieur. Tek yaptığım, sizin de gayet iyi bildiğiniz gibi beni evime götürmeniz için ısrar etmemdir. Lütfen, şimdi ricamı yerine getirin" deyip ekledim: "Ayrıca size iyi de bir bahşiş veririm böylece iki dost gibi ayrılırız, olmaz mı?"
Sözümü ağzıma tıkayıp bağırdı: "Defol! Defol git arabamdan! Bu kadar hakaret ettiğin yeter. Derhal arabamı terk et!"
Yağan yağmura baktım ve "Kesinlikle olmaz" dedim.
Adamın öfkesi korkutucu bir biçimde yatışmıştı. Kısık bir sesle "Ya arabamı terk edersin ya da seni karakola götürüp ettiğin hakaretlerin bedelini ödetirim. Tercih senin" dedi.
"Böyle bir havada fazla seçeneğim yok. Ne yapalım, karakola gidelim bari." Böylece, birlikte karakolun yolunu tuttuk.
*
Hiç yabancısı olmadığım karakol, evime çok yakındı. Daha önce de, bazı basit hadiseler yüzünden buraya gelmem gerekmişti. Şoförle yan yana sâde döşenmiş odasına girdiğimizde, masasında otoritesinin yalnızlığı içinde oturan komiser, beni bir ahbabını selâmlar gibi selâmladı. Adımla hitap ederek "İyi günler monsieur" dedi. "Nasıl yardımcı olabilirim? Bir arzunuz var mı?"
Ne var ki komiserin pek de yüzüne bakmadığı ihtiyar bana cevap fırsatı vermeden konuşmaya başladı: "Arzusu olan benim! Bu yabancıdan şikayetçiyim! Tam üç kere bana aptalmışım gibi davrandı. Evet komiserim; tam üç kere bana hakaret etti. Adalet istiyorum komiserim, adalet!"
Komiser ifadesiz gözlerle ihtiyara baktı. Sanıyorum o da benim gibi, adamın iyi olup olmadığını merak ediyordu. Sonra bana dönüp ifademi verip veremeyeceğimi sordu. Eline bir kalem ve büyük bir defter alıp söylediklerimi yazmaya koyuldu. Şoföre adresimi verişim, iki kez yanlış sokağa girişi, adamın kendi kendine söylenmesi, sokağımı pas geçişi ve öfkelenmesi, arabasından inmemi istemesi vs. Komiser, bütün bunları, Fransızların Spencer tarzı dedikleri tarzda kaleme alarak ölümsüzleştirdi. İfademi verirken, bir iki kez sözümü keserek yanıbaşımda homurdanan şoförü bir güzel azarladı. Sözümü tamamladığımda komiser, bir süre daha bir şeyler yazmaya devam etti. Yazıyı fiyakalı bir parafla bitirip son satırını kurutma kağıdıyla kuruttu ve bana teşekkür etti. Sonra şoföre dönüp boğuk bir sesle "Gelelim sana" dedi. "Sen de ifadeni ver ki bu kafa karıştıran mesele hakkında bir karara varabileyim."
İhtiyarın verecek bir ifadesi yoktu. O kalın ve öfkeli sesiyle hâlâ aynı şeyi söylüyordu: "Tam üç kere komiserim! Tam üç kere aptal muamelesine maruz kaldım; tam üç kere ağır hakaretlere uğradım; işte bu yabancı tarafından! Tahammül edilecek bir şey değil bu komiserim!"
Komiser suçlamaları not ettiği defterden kafasını kaldırıp kızgın bir ifadeyle sordu: "İyi de koşullar neydi? Bu beyle aranızda geçenleri bana ayrıntısıyla anlat. Eğer kendisinin söyledikleri doğru değilse," -bana özür dileyen gözlerle bakarak- "doğrusunu sen anlat."
Ne var ki bu sefer de ihtiyarın söylediği tek şey "Tam üç kere!" idi. Komiser elindeki kalemi, işini bitirmiş bir adam edasıyla masaya bırakıp "Her şey açıkça anlaşılıyor" dedi. "Monsieur, bu olayda mağdur taraf sizsiniz. Bu şahsın sizi para almadan evinize kadar götürmesine karar verdim. Umarım bunu duymak sizi mutlu etmiştir. Şimdi lütfedip formalite gereği kağıtlarınıza bakmama izin verirseniz meseleyi bir an önce noktalayabiliriz. Monsieur, kimliğiniz lütfen."
Kalbim, o anda,yüksekten bırakılan bir çekül kurşunu gibi aşağı düştü sanki. Çalışma odamdaki masayı ve üzerinde duran, Fransız yasalarının yabancılardan sürekli yanlarında taşımalarını istediği kimlik belgesini gözümün önüne getirebiliyordum. Aklıma gelen tek şeyi söyledim: "Komiserim; bu şiddetli yağmurda kimliğimi yanıma almanın iyi bir fikir olmayacağını düşündüğümden onu evde bıraktım. Rutubetten dolayı zarar görmesin diye almadım yanıma. Sabah olduğunda size getireyim isterseniz. Bunun, yasalarınızın icaplarını karşılayacağını umarım."
Ama bağışlanmayacak bir iş yapmıştım. Her şey bir anda alehime dönmüştü. Komiser taş gibi bir surat ve sert bir sesle "Hayır, karşılamaz" dedi. "Yarın sabah kimlik belgenizi getireceğinizden hiç kuşkum yok. Ancak mevcut koşullar altında, vermiş olduğum kararı değiştirmek mecburiyetindeyim. Yağmuru göz önünde tutup bu beyden sizi evinize götürmesini rica edeceğim. Ama sizden de, beyefendinin taksisiyle yaptığınız bütün yolculuğun parasını ve ayrıca kendisinin karakola gelmek suretiyle uğradığı zararı ödemenizi isteyeceğim." Sözünün burasında şoföre dönüp "Monsieur, taksimetrenizi açık bıraktığınızı sanıyorum. Yanılıyor muyum acaba?" dedi.
Şoför 'evet' anlamında başını salladı. Komiser ayağa kalkıp gülümsemeden "O hâlde au revoir beyler" dedi ve "Monsieur yarınki işini unutmayacak umarım" diye de ekledi. İçeri şoförle yanyana girmiştik; dışarıya da yine yanyana çıktık. Komiser kararını değiştirdiğinde adamın gözlerinin ışıldadığını görmüştüm. Ancak bundan başka bir zafer gösterisinde bulunmadı. Tek kelime konuşmaksızın beni evime götürdü. Eve varıp borcumu tamı tamına ödeyinceye ve verdiğim paraları dikkatle sayıncaya kadar hiç bir şey söylemedi. Ne zaman paraları sayması bitti, o zaman konuştu:"Eminim monsieur iyi bir bahşiş verip iki dost gibi ayrılmak konusundaki sözünü unutmamıştır, yanılıyor muyum?"
***