|
Afrikalı çita, karşısına Sivas'ın Kangal'ı çıkınca korkuyor
Levent Göktem, çok meraklı bir arkadaşımız. Ayrıntıların peşinden koşmayı ve onları didikleyip ilginç sonuçlara ulaşmayı çok sever. Bu kez de öyle yaptı. Afrikalı çita'ların korkularından yola çıkıp harika bir söyleşi gerçekleştirdi:

Çita, karada yaşayan hayvanların en hızlısı. Saatte yaklaşık 120 km., saniyede yaklaşık 30 mt. koşabilen, 70 km.lik hıza sadece 2 saniyede ulaşabilen bu çevik kedinin nesli tehlike altında. Namibya'da faaliyet gösteren, kısa adı CCF olan Çitaları Koruma Örgütü, bu olağanüstü koşucunun neslinin korunması için yoğun bir çaba gösteriyor. Çitaların neslini tehdit eden başlıca sorunlardan biri, evcil besi hayvanlarına saldırdıkları için çiftçilerce öldürülmeleri. CCF, bu noktada devreye girerek çiftçilere kangal temin etmeye başlamış. Kangal, başka hiç bir çoban köpeğinde olmayan bir özelliği ile bu önemli görevi üstlendi. O da sürüye bir yırtıcı hayvanın saldırması durumunda, diğer çoban köpekleri gibi sürüyü ağıla güdüp korumaya almak yerine saldırganın karşısına dikilmesi ve hatta karşı saldırıyla cevap vermesi.
CCF'den Yardımcı Araştırmacı ve kangal projesinden sorumlu Mandy Schumann, konuyla ilgili olarak Nethaber'in sorularını yanıtladı.
***
Bayan Schumann, bu seçimi yapmanızda kangalların hangi özellikleri belirleyici oldu?
CCF olarak çok çeşitli çoban köpeklerini inceledik. Ayrıntılı bir çalışmanın sonucunda en doğru seçimin kangal olduğunda karar kıldık. Çünkü, öncelikle Namibya'daki iklim Orta Anadolu'daki iklime çok benziyor. Yazlar çok sıcak, kışlar ise hayli soğuk. Diğer bir neden, kangalın iri cüsseli bir hayvan olması. Çita ve hatta leoparlara kafa tutacak bir çoban köpeğinin kangal kadar cüsseli olması gerek. Aslında Namibyalı çiftçilerin zaten çoban köpekleri vardı. Ama bunlar hem büyük kedilere karşı etkisiz, hem de çok ufak cinslerdi. Pek çoğunun boyu bir insanın dizinden daha yüksek değildi. Bunlar, sürüye bir yırtıcı hayvan yaklaştığında sürüyü en hızlı şekilde ağıla gütmeyi tek çare olarak biliyorlardı. Oysa, panik içinde ağıla koşuşturan bir sürü, büyük kediler için saldırıyı tetikleyen bir unsurdur. Kangalın bir yırtıcı hayvan saldırısındaki hareket tarzı, yırtıcıya kafa tutmak ve onu kovalamak olduğu için sürüdeki hayvanlar zarar görmeden korunmuş oluyor. Çiftçiler de çitaları öldürme gereği duymuyorlar. Kangalı seçme nedenlerimiz kısaca böyle özetlenebilir.
Bir kangal, bir çita ile karşılaştığında nasıl davranıyor?
Kangal, çita olsun, leopar olsun, bir yırtıcı hayvan saldırısı karşısında sürüyü bırakıyor ve saldırganı kovalıyor. Aslında gözlemlediğimiz kadarıyla kangalın sürü gütme içgüdüsü pek güçlü değil. Koruma içgüdüsü ağır basıyor. Mesela, daha 8 aylık bir kangalımız vardı; bir leoparı ısrarla kovalayarak bir ağacın tepesine çıkarttırmıştı. Başka kangallarımız, ağıllara geceleri gizlice girmeye çalışan çitaları kovalayıp öldürdüler. 3 yaşındaki dişi bir kangal, akşam vakti ağıla dönen bir sürüye pusu kuran 7 çitalık bir grubu tek başına dağıtmıştı. Sürüden hiç hayvan kaybı olmadı. Sürünün sahibi etrafta yaptığı araştırmada kan izlerine rastladı. Bu da kangalın çitaları yaraladığını gösteriyordu.
Namibya'daki sürülerin korunması için kaç kangal çalışıyor?
Şubat 2003 itibariyle 106 tane kangalımız aktif olarak görev yapıyor. Bugüne kadar 70 kadar da kangalımız öldü. Bu sayıya ölü doğumlar ve iş başında ölümler dahil. En çok rastlanan ölüm nedenlerinden biri yılan ısırıkları. Babunlar da kangalların ölümüne neden olabiliyor. Köylülerin çakallar için bıraktıkları zehirli etleri yiyen kangallardan da ölenler oldu. Ceylan, gazal gibi hayvanları avlayıp öldürdükleri için sahiplerince öldürülen kangalları da belirtmeliyim. Bu konu aslında çok ilginç. Kangallarla ilgili literatürde, bu cinsin başka hayvanları avladığına dair önemli bir kayda rastlanmıyor. Ancak, Namibya'daki vahşi alanlarda geyik, antilop, ceylan gibi hayvanlara bolca rastlanmakta. Kangallar bazen bu hayvanlarla doğada karşılaştıklarında onları da sürüden kovalamak istiyorlar. Bu kovalamaca bir süre sonra avlanmaya dönüşebiliyor. Kimi sürü sahipleri, ne yazık ki kangalları avlanmaya teşvik ediyor. Bir kere avlanmaya başlayan kangalı ise bu alışkanlıktan geri döndürmek mümkün olmuyor. Çiftçilere, kangallarına küçüklüklerinden itibaren, bu tür hayvanların düşman olmadığını ve kovalanmaması gerektiğini öğretmelerini öğütlüyoruz.
Namibya'da kullandığınız kangalları nereden temin ediyorsunuz? Bunları Türkiye'den mi getiriyorsunuz yoksa Namibya'da mı yetiştiriyorsunuz?
Burada kullanmaya başladığımız kangalları ABD'deki yetiştiriciler bize bağışladı. Bütün diğer kangallar, bu kangalların soyundan geliyor. Şu anda 3 dişi ve 2 erkek damızlık kangalımız var. Yılda ortalama 3 nesil yetiştiriyor ve çiftçilere veriyoruz. Onları sürekli kontrol altında tutuyor, 3 ayda bir ya yerinde ziyaretlerle, ya da telefonla durumlarını öğreniyoruz. Çiftleşme güdülerinin başlarına iş açmamaları için yavruları 8 haftalık olmadan önce kısırlaştırıyoruz. Çünkü, hayvanlar üreme dönemlerine girdiklerinde eş aramak için arazide dolaşmaya çıkıyor. Kangalın bu dolaşmalarının sonucunda da mutlaka bir avlanma olayı yaşanıyor. Hayvan, arazide gördüğü yabani av hayvanlarını öldürüyor. Onların sahibi olan köylüler de kangalları öldürüyor.
Yavru kangalların hayvanlarla dolu bir ağılda dünyaya gelmelerine dikkat ediyoruz. 8 haftalık olunca onları çiftçilere veriyoruz. Kendilerine, yavru kangalları 24 saat sürüyle birlikte tutmalarını söylüyoruz. 3 aylık olduklarında kangallar, sürü ile otlaklara gönderiliyor. İnsanlarla temas etmeleri de çok önemli. Ama bunun çok az olması lazım. Günde sadece iki kez, sabah ve akşamları sürü otlamaya giderken ve ağıla girerken sahiplerinin kangal ile kısa bir süre ilgilenmelerini istiyoruz. Kangalların başka insanlara zarar vermemeleri için bu önemli. Aslında kangalları Türkiye'den de temin etmenin yollarını araştırmadık değil. Ancak, bunun son derece zor ve zahmetli bir iş olduğunu gördük. Bu nedenle köpeklerimizi ABD'den getiriyoruz. Ama onları Türkiye'den de getirmek konusunda hala niyetimiz olduğunu söylemek istiyorum.
Kangalların, çitaların korunması projesine yaptıkları katkıları kısaca özetleyebilir misiniz?
Kangalların, çitaları koruma projemize en büyük katkıları, yırtıcı hayvanları durdurmanın onları öldürmek dışında başka yolları olduğunun anlaşılmasını sağlamalarıdır. Bizce, evcil besi hayvanı sürülerini korumak, çitaların neslini korumakla doğru orantılı. Bir çitayı öldürmek, sorunun kendisini ortadan kaldırmıyor. Sorun orada öylece duruyor. Çünkü sorunun bir ayağı sürülerin korunması ise diğer ayağı da, sayıları tehlikeli şekilde azalan bu muhteşem hayvanların neslinin korunması. Kangallar, çiftçilerin çitaları öldürme nedenlerini ortadan kaldırarak önemli bir işe imza atıyorlar.
Çitalar, beslenme zincirinin en tepesindeki hayvanlardan biri. Öldürmek için yaratılmışlar adeta. Peki onların nesillerinin tehlikede olmasının nedenleri nedir? Neden, mesela aslanlar böyle bir tehlike ile karşı karşıya değiller de çita nesli yok oluşa doğru gidiyor.
Çitaların öldürmek için yaratılmış, büyüleyici hayvanlar oldukları doğru. Ama onlar, yüksek hızda takip ve pusu kurmakta iyiler. Hızları bazen 120 km.'ye kadar çıkabiliyor. Bu, insanoğlunun ancak geçen asırda ulaşabildiği bir sürat. Oysa onlar binlerce yıldır bu hızda yaşıyorlar. Ne var ki, onlar bir güreşçiden çok, zarif bir atlete benzetilebilir. Başka yırtıcılarla, hatta kendilerinden küçük çakallarla karşılaştıklarında bile, içgüdüleri onları "hayatta kalmak için kaçmalısın" şeklinde uyarıyor. Onlarla karşı karşıya gelerek narin ve zarif vücutlarına darbe almak, incinmek riskini almak istemiyorlar. Bir çitanın yaşamak için sağlıklı olması şart. Ayağına alabileceği bir darbe, açlıktan ölmesiyle sonuçlanabilir çünkü.
Aslanlar ve leoparlar, çitaları yakaladıkları avların başından kovalayıp yemeklerini ellerinden alabiliyorlar. Çita, bir aslanla asla baş edemez. Çita yavruları da daha büyük yırtıcıların elinde can verebiliyor çok zaman. Bizim ilgilendiğimiz bölgede yapay sulak alanlar var. Bu sulak alanlar sayesinde avlanacak hayvanların sayısı artıyor. Dolayısıyla aslanların, leoparların ve sırtlanların sayısı da artıyor. Çita gibi zarif bir hayvan, bu kuvvetli rakiplerle baş edemiyor. Kruger Milli Parkı'nın 2 milyon hektarlık arazisinde 2 bin sırtlan varken aynı parktaki çita sayısı sadece 200. Namibya'nın en büyük parkı olan Etosha'da sadece 40-80 çita yaşıyor. Buradaki sorun sadece aslanlar ve sırtlanlar değil. Şarbon hastalığı da çitaları vuruyor. Oysa aslanlar şarbondan etkilenmiyorlar.
Çitalar, yaşamak için büyük alanlara ihtiyaç duyuyor. 1500-3000 kilometre karelik alanlardan söz ediyoruz. Avlanmak için geniş ve düz arazilere ihtiyaçları var. Ancak, aynı özellikteki araziler tarım yapmak için de en uygun araziler aynı zamanda. Namibya'daki sorunun başlıca kaynağı işte bu. Bir tür arazi paylaşımı meselesi. Namibya'daki çita nüfusunun % 95'i çiftlik arazilerinde yaşıyor. Buralara aslan ve sırtlanların girmesi, çiftçilerin aldıkları önlemler nedeniyle pek mümkün değil. Bu da çitaların söz konusu tarım arazilerine girmelerine davetiye çıkarıyor. Tarım arazileri içindeki yabani hayvanlar devletin değil çiftçilerin malı sayılıyor. Çiftçiler, bu arazileri yüksek çitlerle çevreliyor. Ancak çitalar, yaban domuzlarının açtığı toprak altı deliklerini kullanarak bu alana giriyor ve çiftçilerin özenle besledikleri yabani av hayvanlarını yiyorlar. Bu da çiftçilerin öfkesini kabartıyor ve çitalar, sırf doğada yaşamak için yaptıkları bir şey yüzünden öldürülüyorlar.
CCF, 1990 yılında bu tür sorunlarla mücadele etmek için kuruldu. Çiftçilerin besledikleri hayvanların korunması, çitaların neslinin devamı için önemli bir husus. Bunun yanında çitaların yaşam alanlarındaki ekosistemin genetik yapısı, sağlığı ve nüfus dinamiklerini de sürekli gözlemliyoruz. Okullara yönelik yoğun bilinçlendirme faaliyetleri ile çocuklara ve gençlere konuyla ilgili bilgiler veriyoruz. Doğadaki tek bir halkanın kopmasının bile tahmin edilmesi imkansız sonuçlar doğurabileceğini, insanın doğanın tek sahibi değil, yeryüzündeki canlılardan sadece biri olduğunu onlara anlatmaya çalışıyoruz.
***
"İnsanoğlu, Dünyanın Kanser Mikrobu"
Afrika'daki belgesellerden tanıdığımız çitalar, aslında Anadolu'ya yabancı değil. Çitaların 19. yüzyıla kadar Güneydoğu Anadolu'da yaşadıkları kayıtlarda yazıyor. Bazı minyatürlerde Osmanlı padişahlarının ceylan avına giderken yanlarında evcilleştirilmiş çitalar götürdükleri görülüyor. Çitalar, Anadolu'nun yok ettiğimiz tek değeri değil. Asya filinin MÖ 1. yüzyılın başlarına kadar Kahramanmaraş ve Hatay çevresindeki göl ve sulak alanlarda, Fırat ve Dicle ırmaklarının vadilerinde, yaban öküzünün gene aynı çağlarda Anadolu'nun çeşitli bölgelerinde, aslana 19. yüzyılın ikinci yarısında Fırat vadisinde, Birecik çevresinde rastlanmış. Son kaplan, bir kayda göre en son 1970 yılında Güneydoğu Anadolu'da avlanmış. Geyik, karaca, alageyik, yaban koyunu ve ceylan gibi bazı memeliler ise yok olma tehdidi altında.
Soyunun tükendiği sanılan efsanevi Anadolu parsının yaşadığını kanıtlayan maceracı ve doğa fotoğrafçısı Cemal Gülas (www.cemalgulas.com), yabanıl hayatın korunması için en yoğun çaba gösteren isimlerden biri. Gülas, Türkiye'nin yok olan yabanıl yaşamı ile ilgili olarak çok acı konuşuyor: "Bana göre doğanın hatası, insana hayat hakkı tanıyarak başlamış oldu. Dünyanın bilinen yaşı ile insanlığın bilinen tarihini mukayese ettiğimizde birçoğumuz bu fikrimi destekleyecektir diye düşünüyorum. Bu kadar kısa sürede, yaşadığı çevreyi bu kadar derinden etkileyebilen başka bir canlı türünü, ben evrimin hiçbir safhasında göremiyorum; bu sebeple bana göre insanoğlu dünyanın kanser mikrobudur. Tedavisi ya da aşısı bulunana kadar dünyayı öldürmezse, kalan türler kurtulur. Yok bulunamaz da insan diğer kalan canlıları da öldürürse gezegen birkaç yüz milyon yıl daha uzayda kendini toplamak için yalnız dolaşır durur. Ben başlangıç kadar sonlara da inanan biriyim ve ne yazık ki insanoğlu, müdahaleleri ile her saniye ortadan kaldırdığı canlı türlerinin en sonuncusuna da kendi ismini ekleyecek ve son başlangıç sürecini kendisi için başlatmış olacak."
12/03/2003 18:58
|