GÜZEL BİR KIRATLA BİR YAZ / WILLIAM SAROYAN
Geçmişteki güzel günlerden birinde, ben daha dokuz yaşındayken ve dünya, düşlenebilir her çeşit harika ile dolu ve yaşam hala hoş ve gizemli bir rüya iken, benden başka herkesin kendisine deli gözüyle baktığı kuzenim Murad, bir sabah saat dörtte evimize gelip odamın camını tıklatarak beni uyandırdı.
"Aram" dedi.
Yataktan kalkıp pencereden dışarı baktım.
Gözlerim gördüklerine inanamıyordu. Henüz sabah olmamıştı ama mevsim yazdı ve dünyanın köşesini dönmek üzere olan güneşin ilk ışıkları, hayal görmediğimi anlamama yetecek kadar ortalığı aydınlatıyordu.
Kuzenim Murad çok güzel, beyaz bir atın sırtındaydı.
Kafamı pencereden dışarı sarkıtıp gözlerimi oğuşturdum.
"Evet" dedi Ermenice. "Bir at bu gördüğün. Rüyada değilsin. Ona binmek istiyorsan haydi, elini çabuk tut."
Kuzenimin heyecanı ve hareketi, bu dünyaya kazara düşmüş herkesten çok sevdiğini bilirdim. Fakat bu kadarı benim bile inanabileceğimden çok daha fazlaydı.
Her şeyden önce, benim en eski anılarım atlarla ilgili olanlardı ve en eski tutkum da ata binme tutkusuydu.
Bu işin güzel yanıydı.
Ancak biz çok yoksulduk.
Gözlerim gördüklerine işte bu yüzden inanamıyordu.
Çok yoksulduk. Hiç paramız yoktu. Bütün sülalemiz yoksulluğun pençesi altında eziliyordu. Garoglanyan sülalesinin bütün evlatları yeryüzündeki en akılalmaz, en gülünç yoksulluğun içinde yaşam sürüyordu. Hiç kimse, hatta ailenin yaşlı erkekleri bile karnımız doyurabilecek parayı nasıl temin edebildiğimizi anlayamıyordu. Hepsinden önemlisi, namusluluğumuz ve dürüstlüğümüzle tanınan bir aile olmamızdı. Yaklaşık on bir asırdan bu yana, hatta dünyanın en zengin sülalesi olduğumuzu düşünmekten pek hoşlandığımız varlıklı günlerde bile hep namuslu insanlar olarak tanındık. İlk önce gururumuz gelirdi sonra namusumuz ve sonra doğru ve yanlışa olan inancımız. Hırsızlık şöyle dursun, ailemizden hiç kimse bir başkasından faydalanmayı bile düşünmezdi.
Sonuç olarak, karşımda duran o muhteşem atı görebilmeme, o güzel kokusunu koklayabilmeme, o heyecan verici solumasını duyabilmeme karşın bu atın ne benimle ne kuzenim Murad'la ne de ailenin bir başka ferdiyle -ne uykuda ne de uyanıkken- bir ilgisi olabileceğini inanabiliyordum. Çünkü kuzenim Murad'ın bu atı satın alamayacağını çok iyi biliyordum. Eğer satın almamamışsa bu da atı çaldığını gösterirdi ve ben onun hırsızlık yaptığına inanmak istemiyordum.
Garoglanyan sülalesinin hiç bir ferdi hırsız olamazdı.
Önce kuzenime baktım sonra ata. Her ikisinde de aynı gayrı samimi suskunluk vardı. Bu halleri önce pek hoşuma gitti sonra beni epey ürküttü.
"Murad" dedim, "Kimden çaldın bu atı?"
"Ona binmek istiyorsan gel buraya" diye karşılık verdi. Demek ki haklıydım. Atı çalmıştı. Bu açıkça anlaşılıyordu. Beni ata binmeye davet etmek için gelmişti.
Aslında, biraz gezmek için bir at çalmakla başka bir şeyi, mesela birinin parasını çalmak aynı şey sayılamazdı. Hatta hırsızlık bile denilemezdi buna. Ben ve kuzenim Murad gibi atlara meraklı insanlarsanız bunun adına hırsızlık demek doğru olmazdı. Atı satmaya kalkışana dek hırsızlık yapmış sayılmazdık- ki böyle bir şeye de asla kalkışmazdık.
"Üstümü giyineyim" dedim.
"Tamam ama çabuk ol" dedi.
Elbiselerimi adeta içlerine dalarcasına giyindim. Walnut Avenue'da idi evimiz. Evimizin arkası kırdı.; üzüm bağları, meyvelikler, sulama kanalları ve patikalar. Üç dakika içinde Olive Avenue'ya varmıştık. Buradan sonra at tırıs gitmeye başladı. Hava mis gibiydi. Ata binmenin verdiği duygu harikuladeydi. Ailemizin en deli fertlerinden biri gözüyle bakılan kuzenim Murad şarkı söylemeye, daha doğrusu bağırmaya başlamıştı.
Her sülalelede çatlaklar çıkar. Kuzenim Murad'ın da sülaledeki eski çatlağa çektiğini düşünürlerdi. O çatlak amcam Kosrov idi. Siyah saçlarla kaplı kocaman bir kafaya ve San Joaquin Vadisi'ndeki en uzun bıyıklara sahip olan amcam öyle hırçın yaratılışlı, öyle huysuz ve sabırsız bir adamdı ki karşısında konuşanı her zaman "Zararı yok! Boş ver! Dert etme" diye bağırarak sustururdu.
Başka bir şey söylemez, ne konuşulduğunu hiç umursamazdı. Bir defasında oğlu Arak tüm kasabayı bir baştan diğer başa koşarak babasının bıyıklarını düzelttirdiği berber dükkanına gelmiş ve babasına, evlerinde yangın çıktığını söylemişti. Kosrov Amca oturduğu koltukta doğrulmuş ve "Hiç önemi yok; boş ver; dert etme" diye bağırmıştı. Berber "Yahu, çocuk evinin yandığını söylüyor" deyince de Kosrov Amca "Yeter, hiç önemi yok dedik" diye kükremişti.
Babası Zorab olmasına karşın kuzenim Murad'ın Kosrov Amca'ya çektiğine inanılırdı. Bizim sülalede işler böyleydi. Bir ada,m oğlunun etinin kemiğinin babası olabilirdi fakat bu, çocuğun ruhunun da babası olduğu anlamına gelmezdi. Sülalemizde ruhların dağıtımı işi en başından beri karmaşık bir düzenle yürümekteydi.
Atın sırtında yol almaya devam ediyorduk. Kuzenim Murad şarkı söylemeyi sürdürüyordu. Hala bildiğimiz arazideydik. Atın aklına estiği gibi koşmasına izin vermiştik.
Derken, kuzenim Murad "Haydi sen in şimdi. Tek başıma bineceğim biraz" dedi.
"Ben de tek başıma binebilecek miyim?"
Kuzenim, "Orasını ata sor" diye yanıtladı.
"O bana izin verir" dedim.
"Göreceğiz" dedi. "Unutma ki atlarla iyi anlaşırım ben."
"Ben de anlaşabilirim."
"Kendi güvenliğin açısından öyle olduğunu umalım" dedi. "Haydi in bakalım şimdi."
"Tamam ama, ben de tek başıma bineceğim, unutma."
Attan indim. Kuzenim Murad atın sağrısını topuklayıp bağırdı: "Koş Vazir!" At şaha kalkıp son hızla ileri atıldı. Bu, o güne dek gördüğüm en harika manzaraydı. Kuzenim Murad, kuru otlarla kaplı bir tarladan geçirip sulama kanalına sürdüğü atla kanalın üzerinden atladı. Beş dakika sonra geri döndüğünde şapı şapır terlemişti.
Güneş ağır ağır yükseliyordu.
"Şimdi sıra bende" dedim.
Kuzenim Murad attan indi.
"Bin" dedi.
Atın sırtına atladım ve bir an için akla gelebilecek en korkunç şeyi yaşadım: At hiç kıpırdamamıştı!
Kuzenim Murad "Mahmuzlasana oğlum" dedi. "Ne bekliyorsun? Yeryüzündeki herkes uyanmadan bu atı geri götürmek zorundayız."
Atı mahmuzladım. At bir kere daha şaha kalkıp ileri fırladı. Ne yapmam gerektiğini bilemiyordum. Sulama kanalına giden tarlaya girecek yerde at yola indi ve Dikran Halepyan'ın üzüm bağlarına girip asmaların üzerinden atlamaya başladı. Ben yere düşene kadar tam yedi asmanın üzerinden atlamıştı. Ben düştükten sonra da koşmayı sürdürdü.
Kuzenim Murad koşarak yanıma geldi
"Senin için endişelenmiş filan değilim" diye bağırdı. "O atı yakalamamız lazım. Sen şu yana git, ben bu yana bakacağım. Eğer onu bulursan, yumuşak davran. Ben hemen gelirim yanınıza."
Yol boyunca yürümeye devam ettim. Kuzenim Murad ise tarladan geçip kanala doğru gitti.
Yarım saat sonra atı bulup geri getirmişti.
"Pekala" dedi. "Haydi bin. Millet çoktan uyanmıştır."
"Ne yapacağız?"
"Ya atı geri götüreceğiz ya da yarın sabaha kadar saklayacağız."
Kaygılı bir hali yoktu. Atı geri götürmeyip saklayacağını biliyordum.
"Onu nerede saklayacaksın?"
"Bildiğim bir yer var."
"Ne zaman çaldın bu atı?"
O an aklıma, bu sabah gezintilerini çoktan beri yapmakta olabileceği geldi. O sabah beni de çağırmasının nedeniyse, ata binme konusundaki hevesimi bilmesiydi.
"Bir at çalındığını nereden duydun sen?"
"Onu boş ver. Ne zamandan beri yapıyorsun bu sabah gezmelerini?"
"Bu sabahtan beri."
"Doğru mu bu söylediğin?"
"Değil elbette. Ama bizi yakalarlarsa sen böyle diyeceksin. İkimizin de yalancı durumuna düşmesine gerek yok. Senin tüm bilmen gereken bu atla gezmeye daha bu sabah başladığımız."
"Tamam."
Atı yavaşça, artık kullanılmayan bir üzüm bağının içinde yer alan bir ahıra doğru sürdü. Bu bağ eskiden Fetvacıyan adında bir çiftçinin gururuydu. Ahırda biraz arpa ve kuru yonca vardı.
Atı bırakıp eve doğru yürümeye başladık.
Kuzenim Murad "Atın huyunu düzeltmek hiç kolay olmadı" diye konuşmaya başladı. "İlk başta deli gibi koşmaya çalışıyordu. Ama sana daha öncede söylediğim gibi atlarla iyi anlaşırım ben. Ona ne istersem yaptırabilirim. Atlar söylediklerimi anlar."
"Bunu nasıl becerebiliyorsun?"
-"Atlarla anlaşmayı biliyorum."
"Ne tarz bir anlayış var aranızda?"
"Sade ve dürüst bir anlayış."
"Keşke bende senin gibi atlarla anlaşabilseydim" dedim.
"Sen hala küçük bir çocuksun" dedi. "13 yaşına geldiğinde sen de atlarla anlaşmayı öğreneceksin."
Eve gidip sıkı bir kahvaltı yaptım. O gün öğleden sonra Kosrov Amca kahve sigara içmek için bize geldi. Verandada oturup kahvesini yudumlar, sigarasını içerken eski vatanını düşünüyordu. Sonra bir başka konuk daha geldi. Gelen John Byro adında Suriyeliydi. Yalnızlıktan Ermenice konuşmayı öğrenmişti. Annem bu yalnız adama kahve, tütün getirdi. Adam bir sigara sarıp içmeye başladı sonra derin bir göğüs geçirip "Geçen ay çalınan beyaz atımı hala bulamadım. Nereye kayboldu bir türlü aklım almıyor" dedi.
Kosrov Amca sinirlenip bağırdı: "Ne önemi var bunun? Bir at kaybolmuş; ne çıkar bundan? Vatanımızı kaybettik biz. Bir at için üzülmek de ne demek?"
"Şehirde oturan biri için bunu söylemek kolay" dedi John Byro. "Ama benim bir faytonum var ve bir at olmadan fayton bir işe yaramıyor."
Kosrov Amca haykırdı: "Hiç önemi yok bunun."
John Byro "Buraya gelmek için 15 kilometre yol yürüdüm" diye karşılık verdi.
Kosrov Amca yine bağırdı: "Bacakların var ya."
"Sol ayağım fena ağrıyor" dedi çiftçi.
Kosrov Amca yine bağırdı: "Hiç önemi yok bunun."
"O ata 60 dolar vermiştim" dedi verdi çiftçi.
Kosrov Amca kükredi: "Paranın üstüne tükürürüm ben. Sonra kalkıp veranda kapısını hızla çarparak eve girdi.
Annem adama açıklama yapıyordu: "Aslında çok hassas bir yüreği vardır onun" dedi. "Vatanını çok özlediğinden böyle bu adam."
Çiftçi ayrıldıktan sonra doğruca kuzenim Muradların evine gittim. Bir şeftali ağacının altına oturmuş, yavru bir kuşun yaralı kanadını iyileştirmeye çalışıyordu. Kuşla konuşuyordu.
"Ne oldu?" diye sordu.
"John Byro adındaki çiftçi bize geldi" dedim. "Atını istiyor. Bir aydan beri saklıyormuşsun o atı sen. Senden bana söz vermeni istiyorum. Ben ata binmesini öğrenene kadar atı geri vermeyeceksin."
Kuzenim Murad "Öğrenmen bir yıl sürebilir" dedi.
"Biz de atı bir yıl saklarız" dedim.
Kuzenim Murad ayağa fırladı. "Ne?" diye haykırdı. "Garoglanyan Ailesi'nden birini hırsızlık yapmaya razı etmeye mi çalışıyorsun sen? Atı gerçek sahibine vermek zorundayım."
"Ne zaman?" diye sordum
"En geç altı ay içinde" diye yanıtladı.
Kuşu havaya fırlattı. Hayvan çok zorlandı; az kalsın iki kez yere düşecekti fakat en sonunda yükselerek dosdoğru uçmayı başardı.
Bundan sonraki iki hafta boyunca, her sabah erkenden kuzenim Murad ve ben, atı artık kullanılmayan bağdaki ahırdan alıp gezmeye gidiyorduk. Ve her sabah at, kendisine tek başına binme sıram geldiğinde üzüm bağlarının ve küçük ağaçların üzerinden atlayıp beni yere fırlatıyor ve koşmaya devam ediyordu. Yine de zamanla kuzenim Murad gibi ata binmeyi öğrenebileceğimi umuyordum.
Bir sabah, Fetvacıyan'ın terk edilmiş bağına giderken yolda kasabaya gitmekte olan çiftçi John Byro'ya rastladık.
Kuzenim Murad "Sen hiç lafa karışma; ben konuşurum onunla. Çiftçilerle iyi anlaşırım ben" dedi.
Kuzenim Murad çiftçiye,
-Günaydın John Byro" dedi.
Çiftçi o sırada atı dikkatle inceliyordu.
"Günaydın en yakın dostlarımın evlatları" diye karşılık verdi. "Atınızın adı nedir?"
Kuzenim Murad Ermenice "Yüreğim" dedi.
"Güzel bir at için güzel bir isim. Bu atın benim bir kaç hafta önce çalınan atım olduğuna yemin edebilirim. Dişlerine bakabilir miyim?"
"Elbette."
Çiftçi hayvanın dişlerine baktı.
"Dişleri aynın onun dişleri" dedi. "Ailenizi tanımasaydım bu atın benim olduğuna yemin ederim. Ailenizin ne kadar dürüst ve namuslu insanlar olduklarını çok iyi biliyorum. Yine de bu at tıpkı benim ata benziyor. Kuşkucu bir insan olsaydım kalbimin değil gözlerimin söylediklerine inanırdım. İyi günler genç arkadaşlarım."
Kuzenim Murad "İyi günler John Byro" dedi.
Ertesi sabah erkenden atı John Byro'nun bağındaki ahıra götürdük. Adamın köpekleri de hiç ses çıkarmadan bizi izlediler.
Kuzenime,
"Köpekler havlayacak diye çok korktum" dedim.
"Başkası olsaydı havlarlardı; köpeklerle iyi anlaşırım ben" diye karşılık verdi.
Kuzenim Murad kollarını atın boynuna doladı; burnunu atın burnuna dayadı, alnını okşadı. Sonra birlikte oradan ayrıldık.
O gün öğleden sonra, John Byro faytonuyla bize gelip anneme çalınan ve sonra geri gelen atını gösterdi.
"Doğrusu ne düşüneceğimi bilemiyorum, diyordu. At eskisinden daha güçlü; huyu da güzelleşmiş. Tanrı' ya şükürler olsun."
O sırada verandada oturan Kosrov Amca sinirlenip bağırmaya başladı. "Kes sesini be adam; sessiz ol. Atın geri gelmiş. Daha ne istiyorsun?"