HAYALETLER / LORD DUNSANY
Erkek kardeşimle o koca, ıssız evinde tutuştuğum tartışmanın okuyucularımda fazla bir merak uyandıracağını sanmıyorum. Ama en azından, hayalgücümün, körükörüne ve serbestçe girmesine izin verdiğim tehlikelerle dolu bir diyarda bana yaşattığı garip deneyim ve olayların bazılarının ilgisini çekeceğini tahmin ediyorum. Kardeşimi, bir kış günü oturduğu Oneleigh Malikanesi'nde ziyaret ettim.
Oneleigh, son derece geniş ve ıssız bir arazi üzerinde kurulmuş, fısıldaşan ihtiyar sedir ağaçlarının karanlık kalabalığının ortasında bulunan bir malikanedir. Sedirler, Kuzey Rüzgarı esmeye başladığında hep birlikte başlarını eğerler ve yanyana, bozulmaz bir uyum içinde, rüzgara karşı gizliden gizliye ve hiç konuşmadan büyümeye devam ederler. Kuzey Rüzgarı onlar için, ihtiyar, bilge insanlar arasındaki sevimli bir mesele gibidir. Başlarını rüzgarla birlikte eğer, hep beraber bir şeyler mırıldanırlar. Bu sedirler çok şey bilirler. Uzun zamandan beri oradadırlar. Büyük ataları Lübnan'ı görmüşlerdir. Onların büyük ataları Şur Kralı'na hizmet etmişler, Hazreti Süleyman'ın huzuruna çıkmışlardır. Ve gri saçlı Zaman'ın siyah başlı bu evlatları arasında Oneleigh malikanesi yer alır. Kaç asır, fırtınalı bir deniz gibi o yok edici beyaz köpüklerini bu binanın üzerine saçmıştır, bilinmez. Ama bina sapasağlam ayaktadır ve her yanına, denizin acımasız dalgalarına yüreklilikle göğüs geren bir kayaya tutunmuş yosunlar gibi, geçmişe ait izler tutunmuştur. Nasıl ki ölü midyeler kabuklarının içinde hala koruma altındadır, bu bina da kendilerini uzun yıllar önce buraya hapseden insanlar için bir korunak görevi görmüştür. Yine bu binada, deniz yosunları kadar güzel, rengarenk duvar halıları ve örtüler vardır. Binaya ne modern bir süprüntü girebilmiştir, ne Victoria tarzı bir mobilya, ne de elektrik. Seneleri boş et kutuları ile doldurmuş büyük ticaret yolları ve ucuz romanlar buraya çok uzaktadır. Ancak yüzyılların binayı eninde sonuda binbir parçaya ayırıp öte kıyılara sürükleyeceği çok açıktır. Fakat bina hala ayakta iken ben kardeşimi ziyarete gittim. Birlikte sohbet ederken hayaletler hakkında bir tartışmaya tutuştuk. Kardeşimin konu hakkında sahip olduğu düşüncelerde düzeltilmeye gereksinim duyan bir çok nokta vardı. Hayalgücünün yarattıklarının gerçek olduğunu düşünüyor, hayalet gördüklerini iddia eden insanların anlattıklarının hayaletlerin varlığını kanıtladığını savunuyordu. Bense, bu kişiler gerçekten hayalet görmüş bile olsalar bunun bir kanıt olamayacağını söylüyordum. Yüksek ateşten sayıklayan bir çok insan kırmızı renkli fareler gördüklerini söylüyordu, lakin kimse kırmızı farelerin varlığına inanmıyordu. Ben, kendim bile hayalet görsem onların gerçekten var olmadığını savunmaya devam ederdim. Kardeşime bunu söyleyip çok koyu bir kaç fincan çay içtim. Elime bir avuç dolusu puro alıp akşam yemeğimi yemeden, içerisi koyu renk meşe mobilyalarla döşenmiş, tüm koltukların kalın ve rengarenk desenlerle bezeli örtülerle örtülmüş olduğu odama çekildim. Kardeşim de tartışmamızdan ve kendi kendime eziyet etmemem için ısrarla uğraşmaktan yorulmuş bir halde yatmaya gitti. Basamakların altında dururken kardeşimin elindeki mumun alevinin yukarı çıkışını izleyebiliyor, yemek yeyip öyle yatmam konusundaki ısrarlı isteklerini duyabiliyorudum.
O sene kış, oldukça rüzgarlı geçmekteydi. Dışarıda sedir ağaçları anlayamadığım bir şeyler mırıldanıyordu. Ben hep onların, uzun zaman önce yitip gitmiş bir disiplinin muhafazakar temsilcileri olduklarını ve yeni bir mesele hakkında fikir yürüttüklerini düşünmüşümdür. Odada, şöminenin içinde büyük ve rutubetli bir odun parçası yavaş yavaş sönmeye yüz tutmuş, uğultulu bir melodi yaymaya başlamıştı. Uzun boylu bir alev odunun üzerinde tempo tutuyor, içerideki tüm gölgeler bir araya toplanmış dans ediyordu. Uzak köşelerde, karanlığın ihtiyar yığınları bir şaperon kadar sessiz ve hareketsiz durmaktaydı. Odanın en karanlık bölümünde, her zaman kapalı tutulan bir kapı yer alıyordu. Fakat hole açılan bu kapıyı artık kimse kullanmıyordu. Bu kapının yakınında ailemizin pek de gurur duymadığı bir hadise yaşanmıştı. Bu konuyu hiç konuşmazdık. Şöminenin ateşinde eski koltukların saygıdeğer biçimleri seçilebiliyordu. Üzerlerindeki örtüleri dokuyan eller çoktan toprak olmuş, desenlerini işleyen iğneler pas tutup ufalanmıştı. Bu eski odada artık, büyük bir titizlikle çalışan ve ölüm döşeği başında durdukları eskiliğin can verişini izleyen ihtiyar örümceklerden başka kimse bir şey dokumuyordu.
Gecenin bu vaktinde, böyle bir odada, açlık ve içilen katran karası çayların ateşlediği hayalgücü odanın eski sahiplerini görmemi mümkün kılabilirdi. Doğrusunu söylemek gerekirse böyle bir şeyi bekliyordum. Ateş titreşiyor, gölgeler dans ediyor, eski ve tuhaf anılar aklımda canlanıyordu. Ama geceyarısı, bir buçuk metrelik bir saatin sesiyle geldiğinde hala hiç bir şey olmamıştı. Hayalgücümün acelesi yoktu. İlerleyen zamanla birlikte üzerime bir üşüme gelmişti. Neredeyse kendimi uykunun kollarına bırakmak üzereydim ki holün bulunduğu yerden, o beklediğim ipek kumaşların hışırtısının geldiğini işittim. Sonra içeriye ikişer ikişer asil hanımlar ve onlara eşlik eden soylu beyler girdi. Gölge gibiydiler ama sıradan değil, asil birer gölge gibiydiler. Çok belirsiz bir görünümleri vardı. Eminim ki daha önce pek çok hayalet hikayesi okumuş, o dönemlerin kıyafetlerini müzelerde görmüşsünüzdür. Bu nedenle, onları betimlemeye gerek olduğunu sanmıyorum. Her neyse, içeri girip o eski koltuklara oturdular. Koltukların üzerindeki değerli örtüleri düşünür gibi bir halleri yoktu. Derken, ipek elbiselerin hışırtısı kesildi.
Hayaletleri kendi gözlerimle görmüştüm ama ne korkmuştum ne de hayaletlerin varlığına inanmıştım. Koltuğumdan kalkıp yatağıma gidecektim ki holden bir takım sesler geldiğini işittim: Cilalı zeminde ilerleyen çıplak ayaklardan gelirmiş gibi bir sesti bu. Öyle sanıyorum ki bu sesler dört ayaklı bir cins yaratığın ayağından çıkıyordu. Kaygan zeminde ilerlerken ayakların kaydığını ve toparlanmaya çalışırken pençelerin yerleri çizdiğini duyabiliyordum. Korktuğumu söyleyemem fakat rahatsız olmadım da değil. Ayak sesleri doğruca içinde bulunduğum odaya doğru ilerliyordu. Derken etrafı inceleyen burunların havayı koklarken çıkardığı sesleri duydum. O anda hissetiklerimi anlatmak için sanıyorum 'rahatsız oldum' demek en uygun ifade şekli olmaz. Aniden içeriye, zağar cinsi köpeklerden daha iri, kapkara yaratıklar girdi. Uzun, sarkık kulakları vardı. Burunlarıyla yerleri kokluyorlardı. Doğruca geçmişin hanımları ve beylerinin yanlarına gittiler ve tiksindirici bir şekilde ellerini yaladılar. Gözleri insanı korkutacak derecede parlak ve derindi. Bu gözlerin içine baktığımda ansızın onların ne olduklarını anladım ve dehşete kapıldım. Onlar, bu kadınların ve erkeklerin iğrenç ve ebedi günahlarıydılar.
Yanımdaki antika koltukta oturan hanımefendi, başını kucağına dayamış, kızıl gözleri dipsiz bir uçurum kadar derin günahıyla ne kadar vakur, ne kadar zarif görünüyordu. Ortada bir cinayet olduğu açıktı. Ya siz, şu az ötede oturan sarı saçlı bayan; o sarı gözlü korkunç yaratık bir size geliyor bir şurada oturan beyin yanına gidiyor. Biriniz yanından uzaklaştırınca ötekinizin yanına gidiyor. Şuradaki hanımefendi bir başkasının günahının o iğrenç, tüylü başını okşarken gülümsemeye çalışıyor. Fakat kendi günahı kıskanç; kafasını, kadının elinin altına sokmaya çabalıyor. Bir başka koltuğa, dizlerine oturttuğu torunuyla ihtiyar bir centilmen yerleşmiş. Dedenin büyük, kara günahlarından biri torunun yüzünü yalamakta ve çocuğu sahiplenmiş. Ara sıra hayaletler oturdukları yerden kalkıp başka yerlere oturuyorlar. Fakat günahlarının oluşturduğu kalabalıklar da onlarla birlikte yer değiştiriyor. Zavallı hayaletler! İki asır boyunca kim bilir kaç kez günahlarından kaçmaya çalıştılar? Onların varlıklarından ötürü kim bilir kaç kez bir mazaret bulmaya çabaladılar? Ne var ki günahlar hala onlarla beraber- ve hala itiraf edilmiş değiller! Ansızın günahlardan biri kokumu almış gibi uluyarak yürümeye başladı. Öteki günahlar da sahiplerini bırakıp uluyan günahın arkasına takıldı. Yaratık içeri girdiğim kapının yanında kokumu yakaladı ve hep birlikte, yerleri koklayarak yavaş yavaş yanıma yaklaşmaya başladılar. Zaman zaman, insanın kanını donduracak bir şekilde ulumaya devam ediyorlardı. Bu kadarı benim için çok fazlaydı. Ama bir kere beni görmüşlerdi ve şu anda hepsi dört bir yanımı çevirmişlerdi. Dişlerini boğazıma geçirmek için atılıyorlardı. Pençeleri bana her dokunduğunda aklıma korkunç düşünceler geliyor, telaffuz edilmesi mümkün olmayan istekler yüreğimi kaplıyordu. Bu yaratıklar etrafımda sıçrayıp dururken, çok ustalıkla düşünülmüş canavarca planlar kuruyordum. Boğazımı sakınmaya çalıştığım o tüylü yaratıklar arasında, en ön saflarda kızıl gözlü bir cinayet yer alıyordu. Ansızın, kardeşimi öldürmenin ne kadar güzel bir iş olacağını düşünmeye başladım. Ama bunu yaparken bir ceza almamalıydım. Nerede bir tabanca bulabileceğimi çok iyi biliyordum. Cesede beyaz bir çarşaf geçirip yüzüne de biraz un sürerek hayalet numarası yapıyormuş gibi bir izlenim verebilirdim. Her şey çok basitti. Kardeşimin beni korkutmaya çalıştığını anlatırdım. Evdeki hizmetkarlar ikimizin o akşam hayaletlerden bahsettiğimizi işitmişlerdi. Halledilmesi gereken bir iki küçük husus vardı, o kadar. Hiçbir şeyin gözümden kaçması mümkün değildi. O yaratığın gözlerindeki kızıl derinliklere baktıkça kardeşimi öldürme fikri giderek daha güzel bir düşünce haline geliyordu. Fakat benliğimi tamamen ellerine geçirmeden son bir gayret sarf ederek kendi kendime şöyle demeye başladım: 'İki doğrunun birbirini kestiği durumlarda karşı açılar birbirine eşit olur. AB doğrusu CD adoğrusuyla E noktasında kesişirse bu durumda CEA ve CEB açıları karşı iki açıya eşit olur. (Bkz. Şekil XIII). Keza CEA ve AED açıları da karşıt iki açıya eşittir.'
Tabancayı almak için kapıya ilerledim. Yaratıklar iğrenç sevinç naraları attılar. 'Ama CEA açısı ortaktır. Bu yüzden AED CEB'ye eşittir. Keza, aşağıda görüleceği gibi CEA da DEB'ye eşittir.' Görmüştüm. Akıl ve mantık beynimde egemenliklerini yeniden kurmuşlardı. Günahın karanlık yaratıkları gözden kaybolmuştu. Koltuklar artık boştu. Bir insanın kardeşini öldürmesi şimdi bana tahayyül bile edilemeyecek bir düşünce gibi geliyordu.