GÖLGE / EDGAR A. POE
Bunu okuyan sizler hayattasınız; ama bunu yazan ben, gölgeler diyarına göçeli çok uzun zaman oluyor. Bu hatıralar ortaya çıkana kadar çok uzun yıllar geçecek, pek çok garip olay yaşanacak ve gizli sırlar aydınlığa kavuşacak. Ve ortaya çıktığında inanmayanlar, kuşku duyanlar olacak. Yine de öyle sanıyorum ki bir kaç kişi hikâyemdeki karakterler üzerinde düşünmek için zaman ayıracaktır.
O yıl bir dehşet, hatta dehşetten daha kuvvetli bir duygunun yılıydı. Aslında bu duyguyu adlandırmak için yeryüzünde icat edilmiş bir kelime yoktu. Sayısız kötü alâmetler görülüyor, olağanüstü olaylar cereyan ediyor, karada ve denizde, dünyanın dört köşesinde vebanın kara kanatları ölüm yağdırıyordu. Yıldızların dilinden anlayan insanlar için bunda şaşılacak bir durum yoktu. Yıldızlar bir uğursuzluğa işaret ediyordu. Ve ben Yunanlı Oinos, Jüpiter gezegeninin, korkunç Satürn'ün kızıl halkasına girdiğini açıkça görmüştüm. Göklerin bu tuhaf durumu dünyanın fiziksel kütlesinden başka tüm insanlığın ruhuna, hayalgücüne ve düşüncelerine de sirayet etmişti.
Bir gece yedi arkadaş, ellerimizde Sakız Adası'ndan gelen kırmızı şarap şişeleri, Ptolemais adındaki karanlık bir şehirdeki asil bir evin duvarları arasında oturuyorduk. İçinde bulunduğumuz odaya tek giriş, büyük usta Corinnos'un maharetli ellerinden çıkmış heybetli bir pirinç kapıdan mümkün oluyordu. Kapıyı içeriden kilitlemiştik. Melankolik odanın siyah kalın perdeleri ayı, ışıltılı yıldızları ve boş sokakları dışarıda bırakmıştı. Ne var ki felâketin alâmet ve izlerini dışarıda tutmak mümkün değildi. Çevremizde, açık bir tasvirini yapamayacağım soyut ve somut bir çok şey vardı. Havaya bir ağırlık, bir endişe ve bir boğulma hissi çökmüştü. Her şeyden kötüsü ise sinirlerimiz gerilmiş, duyularımız keskin ve capcanlı olduğu hâlde düşünce gücümüz işlerliğini kaybetmişti. Omuzlarımızda bir ölüm ağırlığı vardı. Tüm bedenimize, odadaki eşyalara, içki kadehlerimize hep bu ağırlık çökmüştü. Kasvetli bir hava her yeri kaplamış, ağırlığı altında ezmedik bir şey bırakmamıştı - şölenimizi aydınlatan yedi demir lâmbanın alevi hariç. Lâmbaların solgun ve hareketsiz alevleri, ince, uzun çizgiler hâlinde ışık saçmayı sürdürdüler. Bu solgun ışıkların, oturduğumuz yuvarlak, abanoz masanın yüzeyinde yarattığı aynada odada bulunan herkes kendi yüzünün sararmışlığını ve arkadaşlarının mahzun gözlerindeki huzursuz ve parlak bakışları görebiliyordu. Her şeye karşın, isterik bir biçimde de olsa, gülüyor, eğleniyorduk. Çılgınca da olsa Anacreon'un şarkılarını söylüyorduk. Ve her ne kadar mor renkli şarap bize kanı anımsatsa da dur durak dinlemeden içiyorduk. Odada bizden başka ayrıca genç Zoilus'un kişiliğinde biri daha vardı. Ölüydü ve kefenlenmişti; odanın içinde boylu boyunca uzatılmış yatıyordu- sahnenin dâhisi ve iblisiydi o. Zavallıcık; şenliğimize katılamıyordu; yine de vebadan dolayı çarpılmış suratında ve ölümün bile, kendisini canından eden illetin ateşini tam olarak söndüremediği gözlerinde, eğlencemize ilgi gösterir gibi bir hâl vardı sanki. Yine de ben, Oinos, her ne kadar ölünün gözlerini üzerime diktiğini hissetsem de, o bakışlardaki kederli ifadeyi görmemek için kendimi zorluyor, abanoz aynanın derinliklerinden gözlerimi ayırmadan Teos'un oğlunun şarkılarını söylüyordum bağıra bağıra. Ama yavaş yavaş şarkılarımın arkası gelmez oldu; ve odanın siyah, kalın perdeleri arasında salınan yankıları da mütemadiyen sönükleşti ve sonra tamamen kesildi. Aman Tanrım! Şarkıların sedasının içinde yittiği kalın, siyah perdelerin arasından, karanlık ve belirsiz bir gölge sıyrılıp geldi- ufka yaklaşmış aya benzeyen bir gölge; insanı andırır gibiydi; fakat ne insan gölgesiydi ne Tanrı gölgesi, ne de bilinen bir şeyin gölgesi. Bir müddet perdelerin arasında titredikten sonra en nihayet pirinçten yapılma kapının yüzeyine dayanıp durdu. Ama gölge müphem idi; şekilsizdi; ne bir insanın gölgesiydi ne de bir Tanrı'nın- ne Yunan Tanrısı, ne Mısır ne de Keldâni Tanrısı. Gölge, pirinçten sövenin içinde ve eşikte durdu; hiç hareket etmedi; hiç konuşmadı; orada öylece kıpırdamadan durdu. Gölgenin üzerine düştüğü kapı, belleğim beni yanıltmıyorsa, kefenlenmiş genç Zoilus'un ayaklarının tam karşısına düşüyordu. Biz, odada hazır bulunan yedi kişi, gölgenin gelişini görmüş ve dikkatle bakmaya korktuğumuzdan başımızı öne eğmiş, abanoz aynanın derinliklerine gözlerimizi dikmiştik. Fakat en sonunda ben, Oinos, alçak sesle gölgeye adını ve nereden geldiğini sordum. Ve gölge yanıt verdi. "Benim adım GÖLGE; geldiğim yer, Ptolemais mezarlığının çok yakınında ve Styx Irmağı'nın kokuşmuş suları kıyısındaki Elysium'un dumanlı ovalarının bitişiğindedir." Ve biz yedi kişi, aynı anda, korkuyla oturduğumuz koltuklardan ayağa fırladık; dehşet içinde tir tir titriyorduk; gölgenin sesi bir tek kişinin sesi değil bir çok kişinin sesiydi; ve her bir hecede kulağımıza gelen sesler daha önce bu dünyadan göçüp gitmiş binlerce dostun hüzün dolu sesleriydi.