FIRILDAK /AMY LOWELL
Küçük bir oğlan çocuğu yüzünü pencerenin camına dayamış, güneşin parlak ışıklarıyla aydınlattığı sabahı izliyordu. Meydandaki parke taşları cam gibi parlıyor, bir meltem, ağaçların üzerinde dans ediyor, gün ışığı parçaları, yere düşen altın paralar gibi kanalın kahverengi sularına damlıyordu. Dereden aşağı, kırmızı renkli peynirler yüklenmiş uzun bir kalyon dizisi yol almaktaydı. Çocuk, bunların kocaman bir kuşun al renkli yumurtalarına benzediğini geçirdi aklından. Sevinçle 'Hey!' diye bağırıp tüm kuvvetiyle cama iyice dayandı.
Saat kulesinin üzerindeki altın renkli horoz, parıltılar saçmaktaydı. Gagası bir makasın kolları gibi açılmıştı. Gagasının arasından ince bir gökyüzü parçası görülüyordu. Çocuk 'Kukku kukku!' diye bağırdı. 'Pencerenin arkasından sesleniyorum; duyabiliyor musun beni altın horozcuk? Akrabalarından birinin yumurtalarını gördüğünde ötmen gerekir. Niye ötmüyorsun?' Ne var ki altın horoz hiç kıpırdamadan duruyor, o göz alıcı kuyruğu rüzgarda sallanıyordu. Çocuğu anlayamamıştı; çünkü ne zaman bir şey söylemesi gerekse o hep 'Kukkuri kuu!' derdi. Ama onu oraya ötsün diye değil, dönsün diye koymuşlardı. Gözleri batıdan esen rüzgarla ışıl ışıl parlarken kırmızı peynirler kanaldan aşağı uzaklaşıp kayboldular. Büyük odanın içi çok kasvetliydi. Dışarıda meydanda ise, rüzgar yerdeki yapraklarla ebelemece oynuyordu. Meydandan, arabasını, çok güzel, gıcır gıcır süt güğümleriyle doldurmuş bir adam geçmekteydi. Güğümlerin birbirlerine çarpmalarından ortaya çok hoş bir melodi çıkıyordu. 'Tim tiri tiri tim / Çayınıza ekleyin diye süt getirdim. Ve akşam kahveniz için krema / Koyu ve yumuşak / tatlı ve süt beyaz.' Adamın ayağındaki sandallar da melodiye eşlik ediyordu. 'Plop! Trop! Çayınız için süt / Plop! Trop! İç; derdini unut.' Dışarısı çok güzel, bu koca oda ise çok ıssızdı. Çocuk ağlamaklı oldu. Ne tuhaftı ki çocuğun tüm oyuncakları hareketsiz, sıkıcı oyuncaklardı. Öyle sessizdiler ki. Meydanda ise hiç bir şey hareketsiz değildi; sütçü köşeyi dönüp gözden kaybolmuştu; şimdi meydanda yalnızca, başında taşıdığı, içi yeşil sebze dolu sepetle ışıklar saçan taşların üzerinde yürüyen yaşlı bir kadın vardı. Rüzgar sepetteki sebzelerin yapraklarını bir oraya bir buraya sallıyor, çok hoş bir görüntü yaratıyordu. Güneş, ışınlarıyla sebzelerin düz yerlerini lütufkar bir tavırla okşuyor, bu ışınların altında sebzeler adeta gümüşle kaplanmış gibi parıldıyordu. Çocuk, yerde, karmakarışık bir halde sağa sola dağılmış oyuncaklarına bakıp içini çekti. Hareketsizdiler; ve renkleri de çok donuktu. Odanın duvarlarındaki tahta kaplamalar günışığını emip yok ediyordu. Oyuncaklara hiç ışık kalmamıştı. Meydan şimdi neredeyse tamamen boşalmıştı. Yalnızca dönüp duran rüzgar kalmıştı ortada. Ötede, bir sokağın meydana bağlandığı yerde, rüzgar, daha doğrusu rüzgarın esmesi durmuştu yoksa dönmesi hiç bir zaman durmuş değildi. Dönüyor, dönüyordu. Kocaman, renkli bir güneş gibi yanıyordu. Vızıldıyor, parıldıyor, hızla hareket ediyordu. Mavi kıvılcımlar, uzun ve yapışkan görünümlü safran rengi lekeler, hızlı, yeşil iğneler saçıyordu etrafa. Ve bütün bunların üzerinde bir elmas kadar göz kamaştıran bir ışıltı görülüyordu. Durmadan dönüyor, dönüyordu koca rüzgar tekerleği; ve izlerken onu, çocuğun başı da birlikte dönüyordu. Tüm meydan rüzgar tekerleğinin kıvılcımlar saçan, birbirlerinin peşisıra sıçrayan ışıklarıyla aydınlanmıştı. Çocuk konuşamıyor, yalnızca hayretle seyrediyordu.
Rüzgar tekerleği meydana doğru ilerliyordu. Dönerek yanan koca bir çember yaklaştı, yaklaştı. Pencerenin tam önündeydi şimdi. Çocuk onu açık seçik görebiliyordu; ancak demin görmüş olduğu rüzgardan daha fazla bir şeydi bu. Omuzunda, pervane biçiminde büyük bir pano taşıyan bir adamdı gördüğü. Panoya bir sürü, kağıttan yapılmış, küçük fırıldak iliştirilmişti. Her bir fırıldak rüzgarla birlikte dönüyordu. Çok güzel ve parlaktılar. Görüntüleri herkesin hoşuna gidecek kadar şirindi. Hele hele, bütün oyuncakları aptal ve hareketsiz olan bir çocuk için muhteşem şeylerdi. Çocuk ellerini çırptı; onca fırıldağı birarada izlemek başını döndürmüştü; gözleri vızıltıyla dans ediyordu. Fırıldak satıcısı adam giderek yaklaştı, yaklaştı. Elindeki büyük pervaneyi büyükelçinin evinin penceresinde oturan çocuğa doğru uzatmıştı. Şimdi çocukla fırıldaklar arasında sadece bir pencere bulunuyordu. Fırıldaklar çocuğunun gözlerinin önünde görkemli bir şekilde dönmeye devam ediyorlardı. Karşısında sayısız renkte fırıldak vardı: Büyük, küçük, kalın, ince; hepsi de kusursuz bir biçimde dönmekteydi. Fırıldak satıcısı fırıldakları aşağı indirip yukarı kaldırıyordu. Ne muhteşem, ne harika oyuncaklardı bunlar! Çember çember, durmaksızın hareket eden rüzgarlı renkler. Bunlar dururken hareketsiz oyuncakları insan nasıl tercih edebilirdi?
"Dadıcığım; çabuk gel! Şuraya bak! Fırıldak istiyorum ben! Görüyor musun? Hiç durmuyorlar. Bana bir tane alırsın, değil mi? Şu gümüş renkli olanı istiyorum; büyük, mavi çemberi olan."
Bir uşak o gümüş renkli, mavi çemberli fırıldağı almak üzere dışarı yollandı.
Satıcıya parayı verirken fırıldak uşağın elinde öyle güzel dönüyordu ki. Adama parasını veren uşak içeri girdi. Bir dakika sonraysa, çocuk odasındaydı. Elindeki, ucuna buruşuk bir kağıt parçası tutturulmuş bir çubuğu çocuğa uzattı.
Çocuk bağırdı: "Ama ben dönen fırıldaklardan istiyordum." Dadı pek sabırlı değildi. Dikiş yapması gerekiyordu. "Sizin istediğiniz buydu küçük bey. İşte, gümüş renkli, işte burası da mavi." "Ama bu hiç güzel değil. Ben büyük, mavi çemberi olan fırıldağı istiyorum.
Hem bunun gümüşü de hiç parlamıyor."
"Küçük bey, sizin istediğiniz buydu. Şimdi gidip onunla oynayın. Benim çok işim var."
Küçük Charles gözyaşlarını, arkadaşı pencereye dönerek gizledi. Yerde, bir çubuğun ucuna tutturulmuş buruşuk kağıt parçası hareketsiz durmaktaydı. Fırıldak satıcısı ise, o sürekli dönen, büyük ve görkemli pervanesiyle hala meydandaydı. Pervane, girdaba girmiş bir gökkuşağı gibi dönüyor, güneş, üzerine ışıklarını saçıyor, rüzgarın kamçısını yedikçe dönmeye devam ediyordu. Öyle ki çevresine elmas parçaları saçan bir labirente benzemişti şimdi. Kuledeki altın horoz 'Kukkuri kuu!' diye öttü. 'Bunun için ötmeye değer doğrusu!' Ama çocuk onu duymadı; yerdeki buruşuk kağıt parçası için hıçkıra hıçkıra ağlıyordu.