BOHEMYA'DA SKANDAL / ARTHUR CONAN DOYLE
Sherlock Holmes'ün dünyasında tek bir kadın vardı:Irene Adler. Holmes 'a göre o, hemcinslerinin en üstünüydü. Hayır, Irene Adler için aşka benzer bir duygu beslemiyordu. Duygular, hele hele aşk onun soğuk, titiz ve harikulade dengeli zekasına bütünüyle ters düşen kavramlardı. Bana göre Holmes, yeryüzüne gelmiş en mükemmel akıl yürütme ve gözlemleme makinesiydi. Aşkın gözünü kamaştırmasını istemezdi. Duygusal konular açıldı mı alaycı ve küçümseyen bir tavır takınırdı. Ona göre duygular, gözlemci için insanların davranış ve güdüleri üzerindeki perdeyi kaldırmaya yarayan faydalı araçlardı. Ancak mantık ile hareket üzere eğitilmiş birinin dünyasına duyguların karışması demek, o kişinin beyinsel ürünlerine dair kuşkular doğması demekti. Hassas bir gerecindeki bir toz tanesi ya da kuvvetli merceklerindeki bir çizik onun doğasına sahip bir insan için yoğun bir duyguyla aynı anlamı taşıyordu. Her şeye karşın Holmes için de bir kadın vardı:Şüpheli ve tartışmaya açık anıların kadını merhum Irene Adler.
Son günlerde Holmes 'ü pek göremez olmuştum .Evliliğim bizi birbirimizden uzaklaştırmıştı. Mesut evliliğim ve ev içinde merkezlenen ilgi alanlarım tüm zamanımı doldurmaya yetiyordu.Bu arada Bohemyalı ruhunun bir özelliği olarak her türlü toplum ve topluluktan nefret eden Holmes , Baker Street'teki pansiyon odamızda eski kitaplarının içine gömülü bir vaziyette yaşamaya devam ediyor, bir hafta kokain bir hafta tutkuları arasında gidip geliyor, uyuşturucuyla beynini uyuşturup sonra da zeki yaradılışının müthiş enerjisiyle canlanıyordu. Hâlâ, her zaman olduğu gibi suçun analiziyle çok yakından ilgileniyor , resmi polis kuvvetinin çözüm ihtimali bulunmadığını düşünerek dosyasını kapattığı sır dolu suçları , olağanüstü yetenekleri ve gözlemleme gücü yardımıyla elde ettiği ipuçlarını birbirine bağlayarak çözüme kavuşturuyordu. Ara sıra çalışmalarıyla ilgili şeyler kulağıma geliyordu. Trepoff cinayeti vakasında Odessa'ya davet edilmesi, Atkinson kardeşlerin benzeri görülmemiş trajedilerinin aydınlatması ve son olarak Hollanda kraliyet ailesi için titizlikle ve hassasiyetle başardığı iş hakkında biraz bilgi sahibi olmuştum. Fakat çalışmaları hakkında öteki bildiklerim günlük gazetelerde yer alan haberlerin ötesine geçmiyordu.
20 Mayıs 1888 gecesi bir hastamı muayeneden dönüyordum.Yeniden aktif olarak doktorluğa başlamıştım. Bizim Baker Street' teki pansiyonun o meşhur kapısını görünce Holmes'ü ziyaret edip o olağanüstü güçlerini nerelerde kullandığını bir öğreneyim dedim. Odası fazlasıyla aydınlıktı. Yukarı bakınca Holmes'ün uzun ve zayıf karaltısının iki kez pencereden geçtiğini gördüm. Başı önde, elleri arkada, odanın içinde bir oraya bir buraya hızlı adımlarla yürüyordu. Huyunu çok iyi bildiğimden neler olduğunu anlamakta güçlük çekmedim. Holmes yine iş başındaydı. Uyuşturucunun yarattığı rüyalardan uyanmış, yeni bir olayın izini sürmekteydi. Zili çaldım ve bir zamanlar yaşadığım odaya çıkarıldım
Coşkun bir tavırla karşılamadı beni. Çok ender zamanlarda coşkulu olurdı zaten. Yalnız öyle sanıyorum ki beni görmekten memnundu. Bir şey konuşmadı ancak dostâne bakışlarıyla oturmamı işaret etti. Puro tablasını uzattı ve köşedeki içki sehpasını gösterdi. Sonra ateşin önünde durup o eşi benzeri bulunmayan çözümleyici bakışlarıyla beni incelemeye başladı.
"Evlilik sana yaramış" dedi."Sanırım son gördüğümden bu yana dört kilo almışsın,Watson.""Üç buçuk" diye cevap verdim.
" Çok haklısın; biraz daha düşünmem gerekirdi. Görüyorum ki mesleğini yeniden yapmaya başlamışsın. Bana tekrar çalışma niyetinden hiç söz etmemiştin."
"O halde nasıl bilebildin?"
"Görüyorum Watson.Çıkarım yapıyorum. Yoksa bu yakınlarda berbat bir havada dışarıda kaldığını ve çok tembel ve beceriksiz bir hizmetçiniz olduğunu nereden bilebilirdim?"
"Sevgili Holmes, bu kadarı çok fazla. Bir kaç yüzyıl önce yaşasaydın seni cadı diye mutlaka yakarlardı. Dediğin doğru. Perşembe günü 'bir kır gezisi yapayım' demiştim. Hava ansızın bozdu. Eve geldiğimde hâlim perişandı.Lâkin elbiselerimi çoktan değiştirdiğim hâlde bunu nasıl bildin? Hizmetçimiz Mary Jane'e gelince: Kendisi tam bir umutsuz vaka. Karım defalarca uyardı onu. İyi de bunu nasıl anlayabildin Holmes?"
"Çok kolay. Gözlerim bana sol ayakkabının iç tarafında, şöminenin ateşinin vurduğu yerde , derinin birbirine paralel altı çizikle çizildiğini söylüyor. Açıkça görülüyor ki birisi ayakkabıya bulaşan çamuru temizlerken hoyratça davranmış. Herhalde artık kötü bir havada dışarıda kaldığını ve ayakkabılara çok haince davranan bir hizmetçiye sahip olduğunu nasıl bilebildiğimi anlamışsındır. İşin ilgili konuya gelirsek; eğer bir beyefendi odama girdiğinde tentürdiyot kokuyorsa, sağ işaret parmağında siyah renkli bir gümüş nitrat lekesi varsa, stetoskobunu gizlediği silindir şapkasının kenarında bir şişlik duruyorsa, bu beyefendinin tıp mesleğinin aktif bir üyesi olduğunu anlamamam için aptal olmam gerekir."
Tahmin yaparken izlediği yolu ortaya serince gülmekten kendimi alamadım."Sonuçlara nasıl vardığını anlattığında her şey o denli basitmiş gibi görünüyor ki bütün bunları ben de yapabilirmişim gibi geliyor. Oysa her denememde yanılıyorum. Ama benim gözlerim de inanıyorum ki en az seninkiler kadar iyi görüyor."
"Tabii öyle" dedi Holmes. Bir sigara yakıp kendini bir koltuğa bıraktı. "Sen görüyorsun ama gözlem yapmıyorsun. Arada belirgin bir fark var. Örneğin aşağıdaki holden bu odaya çıkan merdivenleri kim bilir kaç defa görmüşsündür?"
"Elbette."
"Kaç defa?"
"Belki yüzlerce defa."
"Peki kaç basamak var?"
"Kaç tane mi? Doğrusunu söylemek gerekirse bilmiyorum."
"Tahmin etmiştim. Gözlem yapmadın ama gördün. İşte anlatmaya çalıştığım nokta bu. Ben biliyorum ki 17 basamak var. Çünkü ben hem gördüm hem gözlemledim. Bu arada, madem böyle ufak meselelere ilgin var ve bir kaç küçük maceramı da kaleme alacak kadar iyisin, tununla da alâkadar olabilirsin."
Holmes masada duran pembe renkli,kalın bir kağıdı bana uzattı."Bu not postayla geldi.Yüksek sesle oku" dedi.Kağıtta ne tarih ne imza ne de adres vardı.
"Bu akşam saat sekize çeyrek kala bir beyefendi ziyaretinize gelip çok önemli bir konuda görüşlerinize başvuracaktır. Bu yakınlarda Avrupa'nın kraliyet ailelerinden biri için yaptığınız hizmetler gösteriyor ki çok mühim ve hassas meselelerde kesinlikle güven duyulabilecek bir kişisiniz. Sizin hakkınızdaki bu bilgiler bir çok merkezden temin edilmiştir. Belirtilen saatte odanızda bulununuz ve ziyaretçinizin yüzüne takacağı maskeyi yanlış yorumlamayınız."
"Başlıbaşına bir muamma bu" dedim. "Sence ne anlama geliyor bütün bunlar?"
"Elimde hiç bilgi yok. İnsanın bilgi sahibi olmadan varsayımlar üretmesi büyük bir yanılgı olur. Sonra varsayımları gerçeğe uyacak şekilde değiştirmek yerine gerçeklerin varsayımlara uyacak şekilde değiştirilmesi gibi bir çarpıklık ortaya çıkar. Biz elimizdeki nota bakalım. Nottan ne çıkartabiliyorsun?"
Kağıdı ve yazıyı titizlikle incelemeya başladım. "Bunu yazan adamın hali vakti yerinde olmalı." Dostumun analiz tekniklerini taklit etmeye çalışıyordum. "Bu kalitede bir kağıdı ucuza alamazsın. Oldukça sağlam ve sert bir cins kağıt."
"Özel bir kağıt" dedi Holmes. "İngiliz malı bile değil aslında. Kağıdı ışığa tutsana."
Dediğini yaptım. Büyük bir 'E' harfi, küçük bir 'g',bir 'p' ve büyük bir 'G' harfi ile küçük bir 't' harfinin kağıdın dokusuna işlenmiş olduğunu gördüm. Holmes sordu: "Sence bu ne demek?"
"Büyük ihtimalle imâlatçının adı veya kağıdın markası."
"Hayır değil. 'G' ve 't''nin anlamı Gesellschaft yani 'tirket'. Bu bizdeki 'tti.' gibi bir tey. 'P' harfi tüphesiz papier demek. 'Kağıt' senin anlayacağın. Gelelim 'Eg''ye. Şu coğrafya sözlüğüne bir bakalım." Raflardan kalın bir cilt indirdi. "Eglow,Eglonitz…işte buldum:Egria Almanca konuşulan bir ülkede, Bohemya'da bir yer. Carlsbad'a yakın; 'Dük Wallenstein'ın katledildiği,cam ve kağıt fabrikaları ile tanınan şehir.' Gördün mü azizim; buna ne dersin?" Gözleri ışıldıyordu. Sigarasından kocaman, mavi renkli, muzaffer bir duman savurdu.
"Kağıt Bohemya'da üretilmiş öyleyse" dedim
"Aynen öyle. Notu yazan kişi ise bir Alman. Şu cümlenin kuruluşundaki tuhaflığa dikkat ettin mi? 'Sizin hakkınızdaki bu bilgiler pek çok merkezden temin edilmiştir.' Bir Fransız veya bir Rus böyle demez. Şimdi öğrenmemiz gereken şey şu: Bohemya malı bir kağıda yazı yazan ve yüzünü bir maskeyle gizlemek isteyen bu Alman kim? Yanılmıyorsam bu gelen bizim adamımız. Bu soruları kendisine soralım."
Holmes konuşurken dışarıdan tekerlek ve nal sesleri duyuluyordu. Sonra zil çalındı. Holmes bu arada bir ıslık savurdu.
"Seslere bakılırsa arabaya iki at koşulu" dedi. Camdan dışarı bakarken sözüne devam etti."Evet,çok zarif,küçük bir fayton ve bir çift nefis mahluk. Bu atların herbiri 3000 şilinden aşağı değildir. Hiç bir şey yoksa Watson, bu işte para var para."
"Ben gitsem iyi olacak herhalde Holmes."
"Asla bırakmam Doktor. Otur oturduğun yerde. Biyografi yazarım yokken yanımda ne yaparım ben? Ayrıca bu iş pek enteresana benziyor. Kaçırırsan üzülebilirsin -ki ben de bunu istemem."
"Ya mütterin?"
"Onu dert etme sen.Yardımına her ikimiz de gereksinim duyabiliriz. İşte geliyor. O koltukta otur ve konuştuklarımızı çok dikkatle dinle."
Merdivenden gelen yavaş ve ağır ayaksesleri kapının dışında durdu. Kapı gürültülü ve otoriter bir tavırla vuruldu. Holmes "Buyrun" diyerek karşılık verdi.
İçeri 1.90m boyunda, Herkül'ü andıran bir adam girdi.Kılık kıyafeti o derece gösterişliydi ki buna İngiltere'de zevksizlik gözüyle bile bakılabilirdi. Paltosunun yenlerinde ve yakasında astragan parçalar vardı. Sırtındaki lacivert pelerin ise ateş renkli ipek kumaşla çerçevelenmişti. Pelerini boğaz kısmında tek taş, alev alev ışıldayan beril bir broş tutuyordu. Dizlerine kadar çıkan çizmelerin ağız kısmı çok güzel, kahverengi bir kürkle kaplıydı. Çizmeleri, konuğımuzun barbarca zenginliğini tamamlayan nihai unsurlardı. Bir elinde geniş kenarlı bir şapka tutuyordu. Yüzünde ise elmacık kemiklerine kadar inen siyah bir maske vardı. Maskeyi sanırım yeni takmıştı çünkü içeri girdiği sırada eli hâlâ maskedeydi. Yüzünün alt kısmından anlaşıldığı kadarıyla karakteri güçlü bir insana benziyordu. Kalın, sarkık dudakları, uzun ve düz çenesi kendisinin dik başlı bir mizaca sahip olduğuna işaret eder gibiydi.
"Gönderdiğim notu aldınız mı?" diye sordu. Kalın ve tırmalayıcı bir sesi ve koyu bir Alman aksanı vardı. "Size ziyaretimi bildirmiştim." Bir bana bir Holmes'a baktı. Hangimize hitap edeceğinden emin değil gibiydi.
Holmes "Lütfen oturun" dedi."Bu, arkadaşım ve yardımcım Dr. John Watson'dır. Kendisinin şahsıma büyük yardımları dokunmuştur. Kiminle müşerref oluyorum?"
"Bana Kont von Kramm diye hitap edebilirsiniz. Bohemyalı bir soyluyum. Anladığım kadarıyla dostunuz haysiyetli ve ağzı sıkı bir insan. Bu çok önemli meselede kendisine güvenebileceğimi sanıyorum. Şayet yanılıyorsam sizinle özel olarak görüşmek isterim." Gitmek için ayağa kalktım ama Holmes kolumdan tutup beni koltuğa oturttu. "Ya ikimiz ya hiç birimiz" dedi. Yanımda konuşabileceğiniz her konuyu bu beyefendinin de yanında konuşabilirsiniz."
Kont omuzlarını silkti. "Öyleyse şunu söyleyerek konuya gireyim: Her ikinizden de iki yıl mutlak gizlilik istiyorum. Bu süre bitiminde konunun herhangi bir önemi kalmayacak. Ama şu sırada Avrupa tarihini etkileyebilecek kadar önem taşımakta."
"Size söz veriyorum."
"Ben de söz veriyorum" dedim.
Konuğumuz sözüne devam etti."Bu maskeyi hoş görmenizi istiyorum. Beni gönderen büyük şahsiyet, adamının tarafınızca tanınmasını istemiyor. Şunu da itiraf edeyim ki az evvel kendimi tanıtırken kullandığım unvan tam olarak benim değildi aslında."
Holmes kuru bir tavırla: "Evet, farkındayım."
"Koşullar çok hassas. Bu sebeple doğması muhtemel bir skandalı önlemek ve Avrupa'nın kraliyet ailelerinden birini gözetmek için her tedbire başvurmak zorundayız. Açık konuşmak gerekirse, mesele Bohemya'nın gelecekteki yöneticileri olacak Ormstein Hanedanlığı'nı ilgilendiriyor.
Holmes gözlerini yummuş koltuğuna biraz daha gömülürken "Bunun da farkındayım" dedi.
Konuğumuz açıkça seçilen bir şaşkınlık ifadesiyle, kendisine çok büyük bir ihtimalle Avrupa'nın en zeki ve en enerjik dedektifi diye tanıtılmış bu adamın şu anki mahmur ve gevşek haline bakmaktaydı. Holmes ağır ağır açtı gözlerini ve devasa boyutlardaki müşterisine sıkıntılı bir bakış gönderdi."Saygıdeğer Kral hazretleri lütfedip meseleyi anlatırsa kendisine daha iyi hizmet edebileceğim."
Adam koltuğundan fırlayarak ayağa kalktı. Odanın içinde zaptedemediği bir heyecanla dolaşmaya başladı. Sonra umutsuz bir çaresizlikle yüzündeki maskeyi çıkarıp yere attı."Çok haklısınız. Kralım ben. Bunu ne diye saklamaya çalışıyorum, bilmem."
Holmes karşılık verdi: "Sahi neden? Majesteleri, kendisinin Cassel-Falstein Grandükü, Bohemya tahtının sahibi Wilhelm Gottsreich Sigismond von Ormstein olduğunu anlamasaydım hiç konuşmayacaktı gâliba."
Garip ziyaretçimiz yerine oturup açık, beyaz alnını silerken "Ama beni anlamalısınız" dedi. "Böyle işleri kendi başıma yapmaya alışık değilim ben. Mesele o derece hassas ki kendimden gayrı kimselere güvenemedim. Prag'tan buraya takma bir isimle size danışmak üzere geldim."
Holmes tekrar gözlerini yumdu." O halde buyrun danışın."
"Durum kısaca şundan ibaret : Beş yıl kadar önce Varşova'ya uzun bir ziyarette bulunmuştum. Orada meşhur bir gönül ve servet avcısı olan Irene Adler ile tanıştım. Bu hanım zannederim yabancınız değil?"
"Fihristime bakar mısın Doktor?" dedi Holmes gözlerini açmadan. Yıllardan beri insanlar ve olaylar hakkında çeşitli yazıları listeleyen bir sistem kullanmaktaydı. Böylece hakkında ivedilikle bilgi sahibi olamadığı pek az kişi ve olay kalıyordu. Irene Adler'in biyografisini, Yahudi bir din adamıyla derin denizlerde yaşayan balıklarla ilgili bir monografi kaleme almış bir kumandanın arasında buldum.
"Bir bakalım şuna" dedi Holmes. "Hmm, 1858 New Jersey doğumlu. Kontralto. Hmm, la scala. Varşova kraliyet operasında prima donna_yaa! Operayı artık bırakmış. Londra'da yaşıyor. Majesteleri anladığım kadarıyla bu genç hanımla bir vakitler bir macera yaşamışlar ve kendisine bazı mektuplar yazmışlar ve şimdi bu mektupları geri istiyorlar."
"Aynen öyle ama bunu nereden -"
"Gizlice kıyılmış bir nikah var mıydı?"
"Hayır."
"Herhangi bir kanuni belge?"
"Hayır yok."
"Öyleyse mesele nedir Majesteleri? Bu genç hanım mektupları şantaj ya da başka bir amaçla kullanmaya kalksa bile bunların gerçek olduğunu nasıl kanıtlayabilir ki?"
"El yazım var ama."
"Taklit edilmit."
"Özel not kağıtlarım?"
"Çalınmış."
"Mührüm?"
"Sahte."
"Fotoğrafım?"
"Dışarıdan satın alınmış."
"İyi de fotoğrafta ikimiz birlikteyiz."
"Eyvah! İşte bu çok kötü. Majesteleri çok büyük bir hata yapmış."
"Aklım başında değildi ki."
"Geleceğinizi ciddi şekilde tehlikeye atmışsınız."
"O vakitlerde veliaht prenstim sadece ve hayli gençtim. Yaşım daha otuz benim."
"Bu iti halletmek gerek."
"Biz denedik ama başaramadık."
"Parayla almayı düşündünüz mü?"
"Satmaz ki."
"Çalın öyleyse."
"Buna beş kez teşebbüs ettik. Tuttuğum hırsızlar iki defa evine girdiler. Bir keresinde kendisini bir yolculuk sırasında yakalayıp bavullarını çaldık. Iki kez de yolunu kesip üzerini aradık lakin hiç bir sonuç alamadık."
"Resmin izine rastlayamadınız mı?"
"Kesinlikle hayır."
"Büyük bir mesele değil" dedi Holmes gülerek.
Kral sitemkâr bir sesle "Ama benim açıdan çok ciddi bir mesele."
"Öyle gerçekten. Peki bu fotoğrafla ne yapmayı planlıyor?"
"Beni mahvetmeyi."
"Nasıl?"
"Yakında evleniyorum."
"Evet, duymuttum."
"İskandinavya Kralı'nın ikinci kızı Clotilde Lothman von Saxe-Meningen ile. Bu ailenin çok sıkı prensipleri vardır. Kızları başlıbaşına bir titizlik anıtı. Hakkımda uyanabilecek bir kuşku kırıntısı bile bu işin sonunu getirir."
"Ya Irene Adler?"
"Fotoğrafı onlara göndermekle tehdit ediyor. Ve bunu yapar da. Hiç şüphem yok. Onu tanımazsınız. Çelik gibi bir ruha, dünyalar güzeli bir yüze ve en zeki bir erkeğin aklına sahiptir. Başka bir kadınla evlenmemem için elinden geleni ardına koymayacaktır."
"Fotoğrafı henüz göndermediğinden eminsiniz değil mi?"
"Evet, söylediğine göre fotoğrafı, nişanın halka açıklanacağı gün gönderecekmiş yani önümüzdeki Pazartesi."
"O halde üç günümüz var" dedi Holmes esneyerek."Çok şanslıyım çünkü şu anda elimde ilgilenmem gereken mühim bir mesele yok. Majesteleri tabii ki Londra'dan ayrılmayacak, değil mi?"
"Elbette beni Langham'da Kont von Kramm adıyla bulabilirsiniz."
"İşlerin gidişatıyla ilgili bilgi vereceeğim size."
"Çok memnun kalırım."
"Ücret konusunu nasıl halledeceğiz peki?"
"Boş kağıt imzalayıp size vereceğim."
"Gerçekten mi?"
"O fotoğraf için krallığımdan bir eyalet bile veririm."
"Başlangıçta bazı harcamalar yapmamız gerekebilir."
Kral paltosunun altından, ağır, güderi bir çanta çıkarıp masaya koydu. "Burada 300 pound altın ve 700 pound kağıt para bulacaksınız."
Holmes bir makbuz yazıp Kral'a uzattı."Genç hanımın adresi nedir?"
"Briony Köşkü, Serpentine Bulvarı, St. John's Wood."
Holmes adresi not ederken "Bir soru daha" dedi."Fotoğraf çerçeveli miydi?"
"Evet."
"Pekala Majesteleri. Şımdilik iyi geceler. Yakında iyi haberler getireceğimden emin olabilirsiniz."
Fayton cadde boyunca uzaklaşırken Holmes "Sana da iyi geceler Watson " dedi. "Lütfedip yarın saat üçte ziyaretime gelebilirsen bu konu hakkında laflayabiliriz."
Saat tam üçte Baker Street'teydim. Ama Holmes henüz dışarıdan dönmemişti. Ev sahibi hanım, Holmes'ün sabah sekizde evden ayrıldığını söyledi. Ben de ateşin yanında oturup Holmes'ün dönüşünü beklemeye koyuldum. Araştırmalarının sonucunu çok merak ediyordum. Gerçi bu vakada önceki maceralarda yaşadığımız tuhaflık ve tehlikelerden eser yoktu ama hem müşterimizin yüksek mevkii hem de olayın özü olaya ayrı bir nitelik kazandırıyordu. Ayrıca bunlar bir tarafa, kendisinin bir olaya yaklaşım tarzında, çözüme giderken gösterdiği zekilik ve doğrulukta onun çalışma yöntemini incelemeyi ve en karmaşık muammaları aydınlatırken kullandığı kurnaz yolları izlemeyi zevkli kılan bir başkalık vardı. Holmes'ün her olayı başarıyla sonuçlandırması, onun da gün gelip başarısızlığa uğrayabileceği olasılğını bütünüyle aklımdan silmişti.
Saat neredeyse dört olmuştu ki kapı açıldı. Kafayı bulmuşa benzeyen, eski püskü elbiseler içinde, saçı başı darmadağınık, uzun favorili, kırmızı yüzlü bir seyis girdi içeriye. Dostumun kılık değiştirmekteki olağanüstü hünerlerine alışık olduğum halde bu adamın Holmes olduğunu anlamam için üç defa kendisini dikkatle incelemem gerekti. Konuşmadan yatak odasına geçti. Geri geldiğinde İskoç kumaşından dikilmiş elbisesi içinde eskisi gibi saygıdeğer bir adama dönüşmüştü. Ellerini cebine sokup bacaklarını ateşe uzattı ve bir kaç dakika kahkahalarla güldü. Sonra "Neler oldu Watson neler!" diye bağırdı; soluk almak için yutkundu ve koltuğa sırtüstü iyice uzanıp mayışana kadar tekrar güldü.
"Neler oldu Holmes?"
"Çok komik, Watson, çok komik. Bu sabah neler yaptığımı ve sonunda başıma neler geldiğini kırk yıl düşünsen tahmin edemezsin."
"Muhtemelen Irene Adler'in evini ya da alışkanlıklarını izledin."
"Doğru ama biraz farklı şekilde gelişti olaylar. Neyse, en iyisi başımdan geçenleri anlatayım da dinle. Bu sabah saat sekizde işsiz bir seyis kılığında evden ayrıldım. Atlarla ilgili işlerde çalışan insanlar arasında müthiş bir dayanışma vardır. Onlardan birisi gibi ol ve bilinmesi mümkün her şeyi öğren. Çok geçmeden Briony Köşkü'nü buldum. Nefis bir köşk. Arkasında bir bahçesi bulunan ve yola kadar sarkan iki katlı bir bina. Solda iyi döşenmiş, pencereleri zemine kadar inen bir oturma odası mevcut. Penceredeki mandallar bir çocuğun bile açabileceği cinsten. Arkadaysa araba garajının üstünden ulaşılması mümkün olan salon penceresinden başka ilginç bir şey yok. Çevreyi karış karış inceledim fakat kayda değer bir şey bulamadım.
Sonra sokakta gezinmeye başladım. Tahmin ettiğim gibi bahçenin bir duvarına bitişik bir dizi ahırla karşılaştım. Seyislere atların tımarlanmasında yardımcı olup karşılığında iki penni, bir bardak bira, iki tutam tütün ve Irene Adler'e dair öğrenmeyi istediğim her türlü bilgiyi aldım. Bunun yanında çevrede oturan ve zerre kadar ilgilenmediğim yarım düzine insanın hayat hikayesini de dinlemeye mecbur kaldım."
"Irene Adler ile ilgili neler öğrendin?"
"Irene Adler civarda oturan her erkeğin aklını başından almış bir kadın. Bir adamın dediğine bakılırsa o, dünyanın bir kadın şapkası altındaki en güzel şeyi. Kendisi sakin bir yaşam sürüyor. Konserler veriyor. Her gün saat beşte dışarı gezmeye çıkıyor ve saat tam yedide akşam yemeği için geri dönüyor. Şarkı söylemediği zamanlar haricinde hep bu saatlerde gezmeye gidiyor. Yalnızca bir erkek ziyaretçisi var ancak bu adam eve sık sık gelip gidiyor. Esmer, yakışıklı, şık görünümlü bir kişi. Her gün mutlaka en az bir çoğunlukla da iki kere ziyarete geliyor. Adı Godfrey Norton. Temple Barosu'nda çalışıyor. Arabacı olmanın yararlarını görüyor musun? Adamı Serpentine ahırlarından evine pek çok kez götürmüşler. Hakkında epey bilgileri var. Tüm anlatılanları sonuna dek dinledikten sonra Briony Köşkü'nün oralarda dolanıp harekat planımı düşündüm.
Bu Godfrey Norton göründüğüne göre bizim için önemli bir adam. Avukatlık yapıyor-ki bu pek de hayra alâmet değil. Irene Adler ile aralarında nasıl bir ilişki var ve bu sık ziyaretlerin nedeni ne? Adler, Godfrey Norton'un müşterisi mi, arkadaşı mı yoksa sevgilisi mi? Müşterisiyse resmi avukata emanet etmesi muhtemel. Sevgilisiyse bunu yapmayacaktır. Burada karar vermem gereken bir husus çıkıyor ortaya: Araştırmalarıma Briony Köşkü'nde mi yoksa avukatın barodaki odasında mı devam etmeliydim? Korkarım seni bu ayrıntılarla sıkıyorum Watson ama içinde bulunduğum vaziyeti anlaman için bunları anlatmak zorundayım."
"Seni dikkatle dinliyorum Holmes."
"Briony Köşkü'nün önünde bir fayton durup içinden bir adam çıkana kadar meseleyi düşünmekteydim. Faytondan inen kişi epey yakışıklı, esmer, bıyıklı biriydi. Onun Godfrey Norton olduğunu tahmin etmek güç değildi. Çok telaşlı bir hali vardı. Faytoncuya bağırarak beklemesini söyledi. Kendi evine giren biri gibiydi. Kapıyı açan hizmetçiye çarparak içeri daldı.
Evde yarım saat kadar kaldı. Oturma odasının camından odada bir aşağı bir yukarı yürüdüğünü, elini kolunu sallayarak heyecanlı bir tavırla bir şeyler söylediğini görebiliyordum. Irene Adler ise hiç görünmüyordu. Godfrey dışarı çıktığında daha da telaşlıydı. Arabaya binerken cebinden altın bir saat çıkartıp baktı; arabacıya bağırdı: 'Rüzgar gibi sür arabacı. Önce Regent Street'teki Gross and Hankey's'e ardından da Edgware Yolu'ndaki St. Monica Kilisesi'ne. 20 dakikada başarabilirsen iyi bir bahşiş veririm.'
Peşlerinden gitmemekle iyi mi ettim kötü mü ettim diye düşünürken küçük bir fayton yanaştı kapıya. Çok geçmeden Irene Adler salon kapısından çıkıp arabaya bindi. İşte o anda çok kısa bir süre için görebildim onu. Çok güzel bir kadın. Uğrunda her erkeğin canını verebileceği kadar güzel bir yüzü var. Neyse, Irene Adler arabacıya 'John, St. Monica Kilisesi'ne gidiyoruz.' diye bağırdı ve ekledi: '20 dakikada götürebilirsen sana bir altın veririm.'
Bense bu arada arabanın peşinden mi koşayım yoksa arkasına mı takılayım diye düşünürken yoldan geçen başka bir fayton gördüm. Faytoncu kılıksız halime bakıp tereddüt geçirirken itirazına meydan bırakmadan arabaya atladım ve 'St. Monica Kilisesi'ne. 20 dakikada gidebilirsen sana bir altın veririm' diye bağırdım.
O esnada saat onikiye yirmibeş vardı ve ilerleyen dakikaların nelere gebe olduğu yavaş yavaş seçilmeye başlamıştı.
Faytoncum bir hayli hızlıydı. Hiç bu kadar hızlı yolculuk yaptığımı hatırlamıyorum. Ancak rakiplerim benden önce başlamışlardı. Kiliseye ulaştığım zaman öteki iki fayton kapının önünde durmaktaydı. Arabacıya parasını verdim ve içeriye girdim. Görünürde izlediğim iki kişi ve onlara tartışan beyaz cübbeli bir rahipten başkası yoktu. Üçü de mihrabın önündeydi. Sıradan biri gibi içeri girip yan koridorda bir yere oturdum. Ansızın beni çok şaşırtan bir şey oldu. İçerideki küçük grup hep birlikte bana döndü ve Godfrey Norton koşarak yanıma geldi. 'Allah'a şükür. Siz olabilirsiniz. Gelin, gelin!' diye bağırdı. Neler olduğunu sordum.
'Gelin bayım; çabuk gelin. Hepsi hepsi üç dakika sürer. Aksi takdirde iş yasal olmayacak.'
Mihrabın önüne adeta sürükleyerek götürdü beni. Derken kendimi, kulağıma fısıldanan cevapları mırıldanıp şahitlik ederken ve gelin Irene Adler ile damat Godfrey Norton'un evlenmelerine yardımcı olurken buldum. Her şey bir anda olup bitti. Damat, gelin ve rahip hep birden bana teşekkür ediyordu. Hayatımda hiç bu kadar komik bir duruma düşmemiştim. Az önce attığım kahkahaların nedeni de işte buydu. Anlaşılıyor ki evlenmelerine mâni olabilecek gayriresmi bir şeyler vardı ve rahip bir şahit olmadan nikah kıymaya şiddetle karşı çıkıyordu. Allahtan ben yetiştim de damat bey sokak sokak sağdıç aramaktan kurtuldu. Gelin hanım ise bir altın verdi bana. Bunu hatıra olarak kösteğime takmayı düşünüyorum.
"İşler hiç tahmin edilemeyecek bir yönde gelitmit. Daha sonra neler oldu Holmes?"
"Planlarım tehlikeye düşebilirdi. Çiftin derhal gidecekmiş gibi bir halleri vardı. Çok ivedi ve sert tedbirler almalıydım. Kilise kapısına geldiklerinde gelin kendi evine damat ise baroya yöneldi. Gelin damada ayrılırken 'Her zamanki gibi saat beşte parkta gezintiye çıkacağım' dedi. Başka bir şey duyamadım. Sonra ayrı ayrı yönlere gittiler. Ben de planlarımı yoluna koymak üzere oradan ayrıldım."
"Planın nedir?"
"Bir parça soğuk biftek yiyip bir bardak da bira içmek." Holmes bu sırada zili çalıp istediklerin bildirdi. "Yemeyi düşünemeyecek kadar yorgundum. Bu akşam daha da meşgul olacağım. Bu arada Doktor, işbirliğini istiyorum."
"Memnuniyetle."
"Yasaları çiğnemek seni kaygılandırır mı?"
"Kesinlikle hayır."
"Tutuklanma ihtimali bile var."
"İyi bir sebep için neden olmasın?"
"Sebep harikulade Watson."
"O halde hizmetindeyim."
"Sana güvenebileceğimden emindim."
"İyi de yapmamı istediğin şey nedir?"
"Mrs. Turner yemeğimi getirsin açıklayacağım." Ev sahibemizin getirdiği yemeği iştahla yerken anlatmaya başladı: "Bir yandan yiyip bir yandan anlatmam gerek çünkü zamanım çok kısıtlı. Saat şimdi beşe geliyor. İki saat içinde olayın kalbine girmiş olacağız. Miss daha doğrusu artık Madam Adler saat yedide günlük gezmesinden dönüyor. Briony Köşkü'nde kendisini karşılamamız lazım."
"Peki sonra ne yapacağız?"
"İşin bu kısmını bana bırak. Ayarlamaları hallettim zaten. Yalnız üzerinde durmam gereken bir nokta var: Ne olursa olsun müdahele etme. Anlıyor musun?"
"Tarafsız mı olacağım yani?"
"Evet; her ne olursa olsun. Kimi tatsızlıklar yaşanabilir. Sakın bulaşma bunlara. Eve girmemle kendiliğinden bitecektir. Dört - beş dakika sonra oturma odasının penceresi açılacak. Bu açılacak pencereye yakın bir vaziyette durman gerek."
"Tamam."
"Beni seyret. Beni görebilmeni sağlayacağım."
"Olur."
"Ve elimi kaldırıp sana işaret gönderdiğim zaman, içeri fırlatman için vereceğim şeyi pencereden içeri atacak ve aynı anda 'Yangın var!' diye avazın çıktığı kadar bağıracaksın."
"Anladım."
Cebinden puroya benzer bir şey çıkarıp çıkarıp bana uzattı. "Çok ürkütücü bir tarafı yok. Basit bir duman roketi. İki ucundaki başlıklar ateş saçmasını sağlıyor. Görevin tamamen bu rokete bağlı. Yangın alarmı verdiğin zaman bunu pek çok kişi duyacaktır. Bunu yaptıktan sonra sokağın sonuna doğru git. 10 dakika içinde yanında olacağım. Umarım her noktayı açıklayabilmişimdir."
"Kesinlikle tarafsız kalacağım. Pencereye yakın durup seni izleyecek ve vereceğin işaret ile bu roketi camdan içeri fırlatacağım. Ardından da vargücümle 'Yangın!' diye bağıracak sonra da sokağın sonuna gidip seni bekleyeceğim."
"Aynen öyle Watson."
"Bana kesinlikle güvenebilirsin."
"Harika. Şimdi oynayacağım rol için hazırlık yapmalıyım."
Holmes girdiği yatak odasından bir kaç dakika sonra geri geldiğinde sevimli, saf bir Protestan papazı kılığına bürünmüştü. Geniş siyah şapkası, bol pantolonu, beyaz kravatı, şirin tebessümü, meraklı ve iyiliksever hâliyle ancak methur aktör John Hare'in becerebileceği bir iş başarmıştı. Holmes'ün sadece kılığı değil adeta hâli,tavırları ve hatta ruhu değişmişti. Suç konusunda uzmanlığı yeğlemekle sahneleri büyük bir aktörden bilimi büyük bir beyinden yoksun bırakmıştı.
Baker Street'ten ayrıldığımızda saat altıyı çeyrek geçiyordu. Serpentine Bulvarı'na ulaştığımızda ise hâlâ fazladan on dakikamız vardı. Karanlık basmak üzereydi. Briony Köşkü önünde sokağı arşınlayıp Madam Adler'I beklerken lambalar da yakılmaya başlanmıştı. Ev aynen Sherlock Holmes'ün tasviri üzere hayâl ettiğim gibiydi. Lâkin mahalle pek düşündüğüme benzemiyordu. Aksine sakin bir semtin küçük bir sokağı için fazla canlıydı. Bir köşede pejmürde kılıklı bir grup adam sigara içip gülüşüyordu. Biley makinasıyla bir makas bileycisi, iki asker ile fingirdeşen genç bir mürebbiye, ağızlarında purolarla sokakta volta atan bir grup iyi giyimli genç bu sahneyi tamamlayan unsurlardı.
"Görüyorsun ya Watson" dedi Holmes evin önünde dolanırken. "Bu evlilik aslında meseleyi basitleştiriyor. Fotoğraf şimdi iki uçlu bir silaha dönüştü. Madam Adler eşinin fotoğrafı görmesini ne kadar istiyorsa Kral da müstakbel eşinin görmesini o kadar istiyor. Şimdi cevaplanması gereken soru şu: Fotoğraf nerede?"
"Bir fikrin var mı?"
"Yanında taşıyamayacağı kadar büyük çerçeveli bir fotoğraf. Kolay kolay üzerinde taşıyamaz. Ayrıca Kral'ın yolunu kestirip üzerini aratabileceğini de çok iyi biliyor. Bu tarz bir girişim iki kez yapılmış zaten. O halde emin olabiliriz ki fotoğrafı yanında taşımıyor. Avukatında veya bankasında olduğunu düşünebiliriz ama bu zayıf bir olasılık. Çünkü Watson, kadınlar genelde kendi sırlarını kendileri saklar. Neden tutup bir başkasına emanet etsin ki? Ayrıca fotoğrafı bir kaç gün içinde kullanma niyetinde olduğunu da unutma. O halde elinin altında bir yerde yani Watson, evinde."
"Ama Holmes ev iki kez aranmış."
"Hah! Bakmasını bilmiyorlarmış."
"Sen nasıl bakacaksın ki?"
"Bakmayacağım Watson."
"Ne yapacaksın peki?"
"Fotoğrafın yerini bana kendisi gösterecektir."
"Bunu reddedecektir."
"Edemeyecek. Bu arada tekerlek sesleri duyuyorum Watson. Bu onun arabası. Şimdi sana söylediklerimi harfi harfine yerine getir."
Holmes konuşurken at arabasının ışıkları bulvarın köşesinden görülebiliyordu. Küçük, zarif bir fayton geldi ve köşkün kapısı önünde durdu. Bu esnada civardaki serserilerden biri 'belki üç beş kuruş bahşiş alırım' diye ileri atılıp arabanın kapısını açmaya yeltendi. Ancak aynı niyetteki başka bir serserinin dirseğini yedi. Ateşli bir tartışma başladı. İki asker de ayrı ayrı saflarda yer alarak kavgayı alevlendirdiler. Makas bileycisi ise her iki serseriyi birden destekliyordu. Bir anda ortada bir yumruk patladı. Aynı anda arabadan inen Irene Adler kendini yumruk ve sopaların konuştuğu küçük bir kavgacı güruhun ortasında buluverdi. Holmes kalabalığı yararak Madam Adler'I kurtarmak istedi fakat tam kendisine ulaşmıştı ki bağırarak yere yıkıldı. Yüzü kan içinde kalmıştı. Holmes'ün düşmesiyle birlikte askerler bir yana serseriler başka bir yana kaçtılar. Bir köşede kavgayı izleyen iyi giyimli beylerse hem hanımefendiye hem de yaralı adama yardıma koştular. Irene Adler kendini merdivenlere atmıştı. Üst basamakta durdu. Sokağa dönmüş bakarken arkasından vuran salon ışıkları enfes bir kadının hatlarını gözler önüne sermekteydi.
"O zavallı beyefendinin yarası çok mu ağır?" diye sordu. Millet hep bir ağızdan "Ölmüş" diye bağırdı. Bir başkası itiraz etti:"Hayır,hâlâ yaşıyor ama hastaneye yetiştirene kadar ölebilir."
Bir kadın "Ne yürekli bir adammış. O olmasaydı hanımefendinin çantasıyla saatini çalacaklardı. Bunların hepsi aynı çetenin adamlarıdır. Bakın bakın nefes alıyor."
"Böyle sokak ortasında yatamaz. Onu evinize getirebilir miyiz hanımefendi?"
"Tabii. Oturma odasına götürün. Orada rahat bir kanape var; oraya yatıralım. Böyle buyurun lütfen."
Holmes'ü yavaşça köşke taşıyıp kanapeye yatırdılar. Olan biteni pencereye yakın bir noktadan görebiliyordum. Lambalar yakılmış ama panjurlar henüz kapatılmamıştı. Bu sayede Holmes'ü kanapede yatarken görmem mümkün oluyordu. Oynadığı oyundan ötürü Holmes'ün vicdan azabı duyup duymadığını bilmiyorum; ancak bu kadar güzel, bu kadar merhamet ve şefkat sahibi bir kadın alehine kurduğumuz bu kumpasın bir parçası olduğumdan dolayı kendimden utanıyordum. Ama Holmes'ün bana güvenerek verdiği görevi bırakıp gitmek de en büyük ihanet olurdu. Kalbime taş basıp roketi cebimden çıkardım. Hem zaten Irene Adler'e zarar verecek bir şey yapmayacaktık ki. Biz onun bir başkasına zarar vermesini önleyecektik.
Holmes kanapede oturuyordu. Temiz havaya ihtiyacı varmış gibi bir takım hareketler yaptı. Bir hizmetçi koşup pencereyi açtı. O anda Holmes'ün kolunu havaya kaldırdığını gördüm. İşareti almıştım. Roketi camdan içeri fırlatıp avazım çıktığı kadar bağırmaya başladım: 'Yangın var!'
Laf ağzımdan çıkar çıkmaz bütün millet bağırmaya başladı: 'Yangın! Yangın var! Yangın!' Odanın içi yoğun bir duman altındaydı. Duman açık pencereden dışarıya da yayılmaktaydı. Koşuşturan insanlar gördüm. Biraz sonraysa içeriden Holmes'ün yanlış alarm verilmiş olduğunu anlatmaya çalışan sesini duydum. Kalabalığın arasından sıyrılarak sokağın sonuna yürüdüm. On dakika geçmişti ki Holmes'ün elini kolumda buldum. Bir kaç dakika hiç konuşmadan yürüdü. Edgware Yolu'na çıkan sakin bir sokağa girince konuşmaya başladı:
"Çok iyi iş çıkardın Doktor. Daha iyisi olamazdı."
"Fotoğrafı aldın mı?"
"Yerini öğrendim."
"Nasıl?"
"Sana söylediğim gibi kendisi gösterdi."
"Hâlâ anlamış değilim."
"Gizli kalmasını istemem" dedi gülerek. "Aslında her şey çok basit. Senin de gördüğün gibi sokaktaki herkes bizim adamımızdı. Hepsi bu aktam için tutuldu."
"Tahmin etmittim."
"Kargaşa çıkınca avucumda ıslak kırmızı boya olduğu hâlde ileri atıldım; yere düştüm. Elimi yüzüme bastırınca ortaya acınacak bir görüntü çıktı. Eski bir numaradır bu."
"Bunu da anlamıştım zaten."
"Beni içeri taşıdılar. Irene Adler mecbur kalmıştı buna. Hem de tam kuşkulandığım odaya, oturma odasına götürdüler. Bir de yatak odasından kuşkulanıyordum. Bir kanapeye uzattılar beni. Hava almak istermiş gibi yaptım. Pencereyi açmak zorunda kaldılar. Sonra da sen devreye girdin."
"Yangın numarasının ne faydası oldu?"
"Bu çok önemliydi. Bir kadının içgüdüleri bir yangın veya benzeri bir tehlike sırasında onu, en çok değer verdiği şeyi kurtarmaya yöneltir. Pek kuvvetli bir içtepidir bu. Bir kaç kez daha işime yaramıştı. Darlington skandalıyla Arnsworth Kalesi işleinde de bu numaradan yararlanmıştım. Evli bir kadın bebeğine, bekar bir kadın mücevher kutusuna koşar. İyi biliyorum ki Irene Adler'in en değer verdiği şey peşinde olduğumuz fotoğraftı. Yangın alarmı çok işe yaradı. Duman ve haykırışlar çelikten sinirleri bile bozmaya yeterliydi. Madam Adler de aynen tahmin ettiğim biçimde davrandı. Fotoğraf, hizmetçi ziline bağlı bir kordonun tam üzerinde bulunan menteşeli bir resmin arkasındaki gizli bir oyukta duruyor. Kadını bir an için orada gördüm. Fotoğrafı yarısına kadar çıkarmıştı. Yanlış alarm verildiğini duyurduğum zaman yerine koydu; rokete baktı; kapıdan fırladı gitti. Bir daha da kendisini göremedim. Özür dileyerek ayağa kalktım ve evden ayrıldım. Hazır fırsat elime geçmişken fotoğrafı alayım diye düşünürken arabacı yanımda dikilmiş dikkatle beni izliyordu. Beklemenin daha iyi olacağına karar verdim. Küçük bir sabırsızlık tüm emeklerimizin boşa gitmesine yol açabilirdi."
"Peki timdi ne olacak?"
"Araştırmalarımız sona erdi. Yarın sen de bize katılırsan Kral ile birlikte Madam Adler'in evine gideceğiz. Kendisini beklememiz için bizi büyük olasılıkla oturma odasına alacaklar. Ama hanımefendi geldiği zaman ne bizi ne de fotoğrafı bulabilecek. Fotoğrafı kendi elleriyle almak Majesteleri'nin çok hotuna gidecektir."
"Ziyarete saat kaçta gideceğiz?"
"Sabah sekizde. O saatte hanımefendi yatakta olacak ve böylelikle daha rahat hareket edebileceğiz. Hızlı davranmak mecburiyetindeyiz. Bu evlilik Madam Adler'in hayatında ve alışkanlıklarında büyük değişikliklere yol açabilir. Kral'a da derhal telgrafla haber vereceğim."
Baker Street'e varmıştık. Kapıda Holmes ceplerinde anahtarını araken yoldan geçen birisi 'İyi akşamlar Bay Sherlock Holmes' dedi. Kaldırım bayağı kalabalıktı ancak bu selâmın aceleyle yürüyen, uzun paltolu ve zayıf bir delikanlıdan geldiği anlaşılıyordu.
Holmes loş sokağa baktı."Bu sesi ben daha önce de duymuştum. Kimdi acaba?" dedi.
O geceyi Baker Street'te geçirdim. Bohemya Kralı içeri daldığı sırada tostumuz ve kahvemizle alâkadar olmaktaydık. Kral Holmes'ü omuzlarından kavrayıp gözlerinin içine bakarak sordu: "Onu gerçekten ele geçirebildiniz mi?"
"Henüz değil."
"Ama ümitlisiniz?"
"Evet, ümitliyim."
"O halde gelin. Bir an önce gitmek için sabırsızlanıyorum."
"Bir araba bulmalıyız."
"Benimki kapıda bekliyor."
"Bu işimizi kolaylaştırır."
Merdivenlerden inip bir kez daha Briony Köşkü'nün yolunu tuttuk. Holmes Kral'a Irene Adler'in evlendiğini söyledi.
"Evlendi mi? Ne zaman?"
"Dün."
"Kiminle?"
"Godfrey Norton isimli bir İngiliz avukatla."
"Onu seviyor mu dersiniz?"
"Umarım seviyordur."
"Neden?"
"Çünkü böyle bir durum Majesteleri'nin tüm gelecek kaygılarını siler. Irene Adler kocasını severse Majesteleri'ni sevmez. Majesteleri'ni sevmezse evlilik planlarınıza karışmasına da gerek kalmaz."
"Çok haklısınız. Yine de_Ah! Keşke benim mevkime uygun bir kadın olsaydı. Eşsiz bir kraliçe olurdu." Kral bunları söyledikten sonra hüzünlü bir sessizliğe gömüldü ve Serpentine Bulvarı'na gelinceye dek sessizliğini bozmadı.
Köşkün kapısı açıktı. Merdivenlerde yaşlı bir kadın durmuş alaycı bakışlarla faytondan inişimizi izliyordu. "Bay Sherlock Holmes, değil mi?" diye sordu.
Arkadaşım sorgulayan ve biraz da şaşkın bakışlarla yaşlı kadına bakarken "Evet, ben Sherlock Holmes'üm." diye yanıt verdi
"Ne güzel! Hanımım bana muhtemel ziyaretinizden bahsetmişti. Kendisi bu sabah kocasıyla Charing Cross istasyonundan kalkan 05:15 treniyle Avrupa'ya gitmek üzere yola çıktı."
Holmes sersemlemiş, şaşkınlık ve sıkıntıdan bembeyaz kesilmişti. Bağırdı: "Ne yani, İngiltere'den ayrıldı mı?"
"Hem de bir daha geri dönmemek üzere."
Kral boğuk bir sesle sordu: "Ya mektuplarla fotoğraf? Onlar da gitti mi?"
Holmes "Göreceğiz" dedi. Hizmetçiyi kenara itip içeri girdi. Biz de peşinden gittik. Mobilyalar dağılmış, çekmeceler boşaltılmıştı. Sanki hanımefendi bir şeyden kaçar gibi aceleyle gitmişti. Holmes zilin kordonuna yönelipmenteşeli resmin arkasındaki sözünü ettiği oyuğa elini soktu. Içeriden bir mektupla bir fotoğraf çıkardı. Fotoğrafta Irene Adler bir gece elbisesi içinde görünüyordu. Mektup ' Sherlock Holmes Beyefendiye' hitaben yazılmıştı. Holmes mektubu açtı ve beraberce okumaya başladık. Tarih olarak dün geceyarısı atılan mektupta şunlar yazılıydı:
" Bay Sherlock Holmes; çok güzel bir iş başardınız. 'Aldanmadım' dersem yalan olur. Yangın alarmına kadar en küçük bir kuşku bile uyanmamıştı içimde. Ancak kendimi ele verdiğimi gördüğüm zaman düşünmeye başladım. Size karşı aylar öncesinden uyarılmıştım. Kral bir adam tutacaksa bu sizden başkası olamazdı. Adresinizi de elde etmiştim. Tüm bunlara karşın yine de öğrenmek istediğinizi önünüze sermemi sağladınız. İçimde bazı kuşkular doğduğunda dahi öyle aziz, kibar yüzlü bir din adamından bir kötülük gelebileceğine inanmamıştım. Ama sizin de bildiğiniz gibi, eğitimli bir oyuncuyum ben. Erkek kostümleri hiç yabancım değildir. Bazen ben bile bu kostümlerin sağladığı rahatlıktan yararlanıyorum. Arabacım John'u sizi izlemesi için yanınıza gönderip üst kata koştum. 'Gezinti kıyafetlerim' dediğim erkek elbiselerini giydim ve siz ayrıldığınız zaman aşağı indim. Kapınıza dek sizi takip ettim. Böylelikle meşhur dedektif Sherlock Holmes için gerçekten cazip bir konu olduğmu göstermek istedim. Derken, biraz gayrı ihtiyari olarak, size iyi akşamlar dileyerek kocamın yanına gitmek üzere baroya yöneldim.
Bu kadar kuvvetli bir hasım peşimizdeyken en iyi yolun kaçmak olacağına karar verdik. Ertesi gün geldiğinizde kuşu yuvadan uçmuş bulacaktınız. Fotoğrafa gelince, müşterinizin uykuları boşuna kaçmasın. Ondan daha iyi bir erkeği seviyorum ve o da beni seviyor. Majesteleri çok zalice haksızlık ettiği kişiden bir sorun kaynaklanmayacağına emin olarak her istediğini yapmakta serbesttir. Fotoğrafı, kendimi Majesteleri'nin ileride başvurması muhtemel kimi girişimlere karşı korumak maksadıyla muhafaza edeceğim. Saklayacağını sandığım bir resmimi ona bırakıyorum. Size saygılarımı sunuyorum Bay Holmes. İmza: Irene Norton-Adler."
Mektup bittiğinde Kral bağırmaya başladı: "Ah ne kadın, ah ne kadın! Ben size onun ne denli akıllı nedenli azimli bir insan olduğunu söylememiş miydim? Benimle aynı seviyenin insanı olmaması talihsizlik değil midir?"
Holmes soğuk bir ifadeyle "Hanımefendi gördüğüm kadarıyla gerçekten de sizinkinden çok başka bir seviyede Majesteleri. Olayı daha başarılı bir şekilde sonuçlandıramadığım için üzgünüm."
Tam aksine azizim. Bundan daha başarılı bir netice olamazdı. Biliyorum ki hanımefendi sözünün eridir. Fotoğraf şu anda yanmış kül olmuş kadar güvende sayılır."
"Bunu duymak beni çok mutlu etti Majesteleri."
"Size borcum çok. Lütfen söyleyin: sizi ne şekilde ödüllendirebilirim? Bu yüzüğü-" Parmağından zümrüt bir yüzüğü çıkarıp Holmes'a uzattı. Holmes yüzüğü kabul etmedi. "Majesteleri'nde bana göre bundan daha değerli bir şey var."
"Nedir? Söyleyin, hemen vereyim."
"Bu fotoğraf."
"Irene'nin fotoğrafı mı?" Kral afallamıştı. "Elbette, madem istiyorsunuz."
"Çok teşekkür ederim Majesteleri. Artık bu meselede yapacak bir iş kalmadı. Size hayırlı sabahlar dilerim." Holmes eğilip selam verdi. Kral'ın kendisine uzattığı eli görmeden dönüp çıktı. Birlikte Baker Street'teki eve dönmek üzere yola koyulduk.
İşte Bohemya Krallığı'nı sarsabilecek bir skandal; işte Holmes'ün en ince planlarının bir kadın aklınca alt edilmesi. Holmes eskiden kadınların aklıyla alay ederdi. Bundan sonra böyle bir şey yaptığını hiç duymadım. Ne zaman Irene Adler'den söz açılsa ya da fotoğrafı bahis konusu olsa, ondan hep kendince çok saygı dolu bir unvan ile bahseder: Kadın.