BENİM BABAM HASTALIK NEDİR BİLMEZ / CLARENCE DAY
Sağlığımız bozulduğunda babamız bize pek kızardı. O hemen hemen hiç bir zaman hastalanmazdı ve bizim de kendisi gibi olmamızı beklerdi. Rahatsızlanıp kucağına yığılmamızı ve dertlerine yeni dertler katmamızı istemezdi.
Babam hastalıklardan hiç korkmaz, onları aşağılardı. Dediğine göre bütün bu mikrop lafları, yeni icat olmuş bir saçmalıktan öte bir şey değildi. Gençliğinde mikrop diye bir duymadığını söylerdi. Belki gözle görülemeyen böcekler yaşıyor olabilirdi ama bunun bir önemi yoktu. Kendisi en az o böcekler kadar sağlıklıydı. "Eğer" derdi, "O lânet mikroplar bana musallat olmaya kalkışırlarsa evvel Allah hepsini tepelerim."
Babama kalırsa annem hastalıklarla nasıl baş edeceğini bilen bir insan değildi. Genelde anneme hayrandı; yeryüzünde onun gibi bir başkası bulunmadığını düşünürdü. Biz oğullarına "Anneniz hârika bir kadın" derdi; fakat annem ne zaman hasta olsa onu ayıplardı.
Annem hastalandığında gider yatardı. Yine de hiç sesini çıkarmazdı. Bu yüzden babamın, annemin hasta olduğuna inanması pek mümkün olmazdı. Babamın kulağına kimi zaman hafif bir inilti gelirdi ancak annem bunun bile duyulmasını istemezdi. Böyle olunca da babam, annemin her hangi bir rahatsızlığı bulunmadığına kanaat getirir, tedavi gerektiren bir durum olmadığını söylerdi.
Annem kendini ne kadar çok kötü hissederse bundan o kadar az söz ederdi. O zaman babamın, annemin gerçekten bir şeyi olduğuna inanması da iyice güçleşirdi. Annem bir keresinde, evden uzak olduğum bir sırada bana yazdığı mektupların birinde "Baban, benim niçin bu denli uzun bir süre yatakta yattığımı anlayamadığını söylüyor" diye yazmıştı. "Ama bu bendeki kolit adamı yatağa bağlayacak kadar kötü bir şey. Doktor, dün babana kolitin ne olduğunu anlattı ama babanın tek söylediği 'Tanrıya çok şükür kolit molit diye bir şey bilmem ben' oldu. Çevresindeki insanlarla doktorların hastalıklarla ilgili garip garip meselelerle canını sıkmaya çalıştığını düşünüyor." (Annem 'insanlarla' sözcüğünün altını çizmişti.)
Annemin soğuk algınlıkları bile babamın yakınmasına yol açardı. Annem soğuk algınlığına yakalandığı zamanlarda hastalığı olabildiğince ayakta atlatmaya çabalar, odasının bir köşesinde sırtında şalıyla oturur, bembeyaz bir yüz ve bitkin bir hâlde ufak tefek işlerle meşgul olurdu. Ancak kimi zaman teslim bayrağını çeker ve ayaklarını sürüyerek yatağına giderdi.
Babam, annemin bu durumunu kınar, kendi kendine bunun aptalca bir şey olduğunu mırıldanır, annemizin gayet sağlıklı olduğunu söylerdi. İnsanlar 'hastayım' deseler bile bunun o insanların gerçekten de bir şeyleri olduğu anlamına gelmeyeceğini, yalnızca zayıf kişiliklerinin bir belirtisi biçiminde algılanması gerektiğini anlatırdı bize. Anneme, sık sık bir hastalığa yenik düşmenin zayıflık göstergesi olduğundan bahsederdi; ne zaman onun karakterini bu bakımdan güçlendirmeye çalışsa annemin kendisine gücendiğini söylerdi. Annemin hastalıktan ayakta durmaya mecali kalmadığı zamanlar dışında ona yardımda bulunmak hiç aklına gelmezdi. Ona göre annemin kendisinin yardımına ihtiyaç duyduğu an işte bu andı.
Kendisi de zaman zaman annemin yardımına ihtiyaç duyardı. Aslında tam olarak yardımına değil de 'arkadaşlığına ihtiyaç duyardı' demek daha doğru olur. Bunu açık açık söylemekten asla çekinmezdi. Annem hastalandığında babam kendisini çok yalnız hissederdi.
İşten genellikle saat beşle altı arasında gelirdi. İlk yaptığı şey evin içinde annemi aramak olurdu. Annemin evde bulunmadığı zamanlarda babama evi ıssız ve tuhaf gelirdi.
Bir akşam, saat altı civarında annemin yatak odasının kapısını açtı. İçeride, şöminedeki ateşten yayılan ölgün ve titreşen bir ışıktan başka bir aydınlık yoktu. Havada, kafur kokusu ile karışık doğal bitki ilaçlarının kokusu vardı. Annem, karanlıkta, bir battaniyeye sarılmış yatmaktaydı.
Babam annemin odada bulunduğundan emin olamadığından her zamankinden yüksek bir ses tonuyla sordu: "Vinnie! Burada mısın?"
Annem inledi: "Çık dışarı."
Babam hayretle sordu: "Ne?"
"Çık dışarı; haydi, dışarı."
Babam "Allah kahretsin" diyerek dışarı çıktı.
"Clare!"
"Ne var?"
"Çok rica ediyorum, lütfen çıkarken kapımı kapatır mısın?"
Babam dişlerini gacırdatıp kapıyı öyle bir hızla kapattı ki annem yatağından havaya sıçradı.
Kendi kendine annemin önemli bir şeyi olmadığını söylüyordu. Ertesi sabah tamamen düzelmiş olacaktı. İyi bir akşam yemeği yedi. Yalnızken içtiğinden bir bardak fazla kırmızı şarap içti; biraz da kraker ve peynir yedi. Gecesi öyle uzun ve sıkıcıydı ki her zamankinden iki tane fazla puro yaktı.
Sabah, kahvaltısını yaptıktan sonra tekrar annemin odasına girdi. Şöminedeki ateş sönmüştü. Sandalyenin üzerine bir çift eski terlik konulmuştu. Gri renkli gün ışığı odaya kasvetli bir görünüm veriyordu. Babam, yatağın ayak ucunda durmuş, annemin henüz bir iyileşme belirtisi göstermeyen yüzüne kaygılı gözlerle bakmaktaydı. Karşılıklı gülebileceği ya da münakaşa edebileceği kimsesi yoktu. Yüzü, üzüntüsünden yumru yumru olmuştu.
Annem yorgun gözkapaklarını aralayıp fısıltıyla "Ne var?" diye sordu.
Babam yüksek bir sesle "Hiç. Hiç bir şey yok."
Annem adeta yalvardı: "Allah aşkına Clare, ne olursun odama bir daha bu suratla girme."
"Ne demek istiyorsun sen? Nasıl bir suratla girmeyeyim.?"
Annem bir çığlık attı: "Çık dışarı çabuk! İnsanlar hastalandıklarında güzel bir söz duymak, bir tebessüm görmek isterler. Sen orada dikilip yüzüme öyle baktığın sürece benim iyileşmem mümkün olmayacak. Ve lütfen bu sefer kapımı yavaş kapat. Şimdi beni rahat bırak."
Odanın kapısında babama annemin durumunu sordum. Kıkırdayarak "İyileşmiş. Hâlâ yatıyor ama bu sabah düne göre daha iyi" dedi.
Babamın bir hasta odasındaki deneyimi pek azdı. Otuz yaşlarındayken üç hafta kadar süren bir gut hastalığı tecrübesi olmuş. O günden yetmişdört yaşında zatürree geçirinceye dek başka hiç bir ciddi rahatsızlığa yakalanmamış. Babam hastalıkların insanın hayalgücünün bir eseri olduğunu söyler, onların varlığına inanmazdı.
Kendi zatürreesinin bile hâyâlî olduğunu iddia ediyordu. "Bu sadece doktorun bir yanılgısı" diyordu. "Benim basit bir soğukalgınlığından başka bir şeyim yok." Aile doktorumuz ölmüştü. Bu yeni doktorla eğitimli iki hemşiresi her şeyden önce babamı yatakta tutabilmek tüm yollara başvuruyorlardı.
Yeni doktorumuz açık mavi gözlü, ince yapılı, konuştuğu insanlara sessizce gülümseyen bir adamdı. Zor vakalarda büyük bir kararlılıkla çalışırdı ve kasabadaki en iyi doktorlardan biriydi. Fakat annemin onu seçmesinin nedeni doktorun kuzinlerinden biriyle aralarındaki ahbaplıktı.
Babamın durumu ağırlaştığında doktor, onu gerçekten zatürreeye yakalandığı konusunda uyardı ve söz dinlemediği takdirde bu hastalığı yenmesinin -hele hele 74 yaşında bir adam için- olanaksız olduğunu söyledi.
Babam yatırıldığı yatağından doktora çatık gözlerle bakıyordu. Ona "Sizi ben çağırmadım beyefendi" dedi. "Orada durup bana ne yapmam gerektiğini söylemek zorunda değilsiniz. Doktorları çok iyi tanırım ben. Hepsi de çok şey bildiğini sanır. Ama hiç birinin bir şey bildiği yoktur. Haplarınızla diğer süprüntülerinizi eşime verin. Eşim bunlara inanır. Size söyleyeceklerim bundan ibaret. Bu konuşmanın daha fazla uzamasında ben bir yarar göremiyorum. Kapının yerini biliyorsunuz. Güle güle."
Ama konuşma uzadı ve babam, kendisi de hayret etmekle birlikte, hasta olduğunu kabullendi. Onu odasında bırakıp sağlığının ne kadar bozulduğunu ailesine haber vermek üzere dışarı çıkan bezgin ve kaygılı doktorun annemle konuşacak bir iki sözü vardı. Birlikte oda kapısının dışında durmuş fısıltıyla konuşurlarken içeriden babamın sesi geldi. Anlaşıldığı kadarıyla başının dertte olduğunu kabullenen babam düşüncelerini Tanrı'ya çevirmişti. İçeriden babamın içerlemiş bir ses tonuyla"Acı bana!" diye bağırıdığı duyuluyordu. "Acı bana diyorum, lânet olası! Acı bana1"
Çektiği her acıyı babam Tanrı'dan bilirdi. Tanrı'nın kendisine özellikle acı çektirmek isteyebileceğini ise bir an bile aklına getirmezdi. Tanrı onu cezalandırıyor olamazdı çünkü vicdanını rahatsız edecek bir yanlış yapmamıştı. Babamın bu açıklamalarına bakılırsa Tanrı pek becerikli olmayan, aklı karışık biriydi.
Ne var ki Tanrı'ya ve doktora rağmen babam, tıpkı 40 yıl önce gutu alt ettiği gibi zatürreeyi de alt etmeyi başardı. Yalnızca gutu yenebilmek için bir bastonla İhtiyar Lowndes adında bir masörün yardımına ihtiyaç duymuş.
Gut babamın yakasına yapıştığı sıralarda babam ateşin önüne yerleştirilmiş büyük bir koltukta oturur, hasta ayağının altına da bir puf koyarmış. Yanı başında sürekli hazır tuttuğu bastonu dururmuş. Bastonu yürümek için kullanmazmış. Yürümesi gerektiğinde, öfke dolu haykırışlar savura savura, diğer ayağının üzerinde sıçrayarak gidermiş. Bastonuna büyük önem verirmiş. Ona bir silah gözüyle bakarmış. Bütün aileyi onunla korkuturmuş. Eve ziyaretçiler geldiğinde bastonu vahşi bir tavırla onlara doğru sallar, böylece ayağından uzak durmalarını sağlarmış.
İhtiyar Lowndes'a başkalarından daha fazla yakına gelme izni verilmiş; fakat bir yanlış yapması durumunda bastonun kafasına ineceği yolunda da kulağı çekilmiş. Babam bastonunu sallamadığı takdirde İhtiyar Lowndes'un kendisine nasıl bir zarar verebileceğini ise pek kestiremiyormuş.Ve nihayet babam, büyük ölçüde bu bastonun yardımıyla, hastalığı yenmiş.
Bu tecrübe onu, her hastalığın kararlılık sayesinde yenilebileceğine ikna etmiş.
Soğukalgınlığına tutulduğunda, bundan kurtulmak için kaba kuvvete başvuruyor, ya büyük bir şiddetle sümkürüyor ya da aksırıyordu. Babam bu aksırma işini öyle gürültülü bir biçimde yapıyordu ki annem onun aksırmasını hiç istemiyordu. Babama, aksırıklarının evin öteki ucundan duyulabildiğini, böyle yaparak herkese mikrop bulaştıracağını söylerdi. Babam ise bunun çok saçma olduğunu, aksırıklarının gayet sağlıklı aksırıklar olduğunu savunurdu. Bunu, içten gelen, muzaffer bir aksırık izlerdi.
Nadiren yakalandığı soğukalgınlıkları dışında babamın tek düşmanı başağrılarıydı. Ne var ki bu başağrılarının yedikleri ile ilgili olduğunu söylüyordu. Ona göre ölçülü yemek yemeyi becerebilen bir adam başağrısı çekmezdi. Başağrısını yenebilmek için uzun zaman aç kaldığı olurdu. Ama başağrısı geçer geçmez yeniden yemeye başlar, purosunu tellendirmeyi de unutmazdı.
Bu başağrılarından biri başladı mı babam sırt üstü uzanır, gözlerini yumar ve bağırırdı. Başağrısının şiddetini bağırışlarından anlayabilmek mümkündü. Tahminimce böyle bağırarak başağrısına kafa tutuyor, ona kendisinin onun kadar hatta ondan daha güçlü olduğunu göstermek istiyordu. Başağrısıyla beraber yatmaya gittiklerinde çok gürültülü bir ikili oluşturuyorlardı.
Babamın kuralları onun gözüpek bir şekilde davranmasını gerektiriyordu sanıyorum. Gerçi kendisi, kuralları olduğundan hiç söz etmezdi; o tarz bir insan değildi ama standartları düşük insanları da hiç tasvip etmezdi. Diğer taraftan ağrısı sızısı varsa bunu asla gizlemez, açık açık belli ederdi. Onun gözüpek olma tarzı, hiç bir şey yapmadan durmak değil başağrısına karşı ara vermeden savaşmaktı.
Annem onun, geceleri başağrısı çekiyor bile olsa gürültü yapıp bütün evi ayağa kaldırmasını istemezdi. Ne var ki babam bu isteğe asla kulak asmazdı. Annem "Clare, ne olur böyle inleme" dediğinde babam ona, sanki kendisi bir savaşçıymış da savaş naralarını susturması istenmiş gibi nefretle bakardı.
Bir akşam eve geldiğinde babam annemi, Emma Teyzemin o sıralarda ortalığı kasıp kavuran bulaşıcı bir hastalığa yakalanmış olmasından dolayı üzüntülü bir hâlde buldu.
"Amaan sen de. Dert ettiğin şeye bak" dedi anneme. Emma'nın hiç bir şeyi yok. İnsanlar moda olan hastalıklara yakalanmak için özel bir çaba gösterir. Bakarlar ki pek çok kişi aynı hastalığa tutulmuş, kendilerine de bulaşacağından korkarlar. Sonra yorgan döşek yatıp doktor çağırırlar. Ah bu doktorlar yok mu! Boş ver. Saçmalık bütün bunlar."
"Pekiyi Clare, hayatım; doktorların yerinde sen olsan hastalarını nasıl tedavi ederdin?"
"Onları neşelendirirdim. Onları tedavi etmenin tek yolu budur."
Annem kuşkuyla sordu: "İyi de onları nasıl neşelendireceksin ki?"
"Nasıl mı? Onlara şöyle derdim: 'Adaaam sen de! Dert ettiğin şeye bak.'