60 DAKİKANIN HİKAYESİ / KATE CHOPIN
Bayan Mallard’ın kalp hastası olduğu bilindiğinden kocasının ölüm haberini
kendisine verenler son derece dikkatli davranmaya çalıştılar.
Haberi, yarım yarım cümlelerle kız kardeşi Josephine verdi. Kocasının
arkadaşı Richard da oradaydı. Tren kazasının haberi gazete bürosuna geldiğinde,
Brently Mallard’ın da adının ölenler listesinde bulunduğunu görmüş, ikinci
bir telgrafla haberi doğrulatır doğrulatmaz dikkatsiz birinden münasebetsiz
bir şekilde duymalarından endişe ederek arkadaşının evine koşmuştu.
Bayan Mallard haberi, daha önce aynı haberi almış olan hemcinsleri gibi
dinlememişti. Olayın önemini kavramasını engelleyen duygusal bir felç geçirmekteydi.
İlkin, kız kardeşinin kollarında hıçkıra hıçkıra ağlamış, kendini biraz
toparlayınca tek başına odasına çıkmış, kimsenin peşinden gelmesine müsaade
etmemişti.
Odasında, açık bir pencerenin karşısında duran rahat bir koltuk vardı.
Kendini bu koltuğa bıraktı. Üzerinde, bedenini rahatsız eden ve ruhuna da
sirayet etmişe benzeyen fiziksel bir yorgunluk vardı.
Pencereden dışarı bakınca, karşıdaki açıklıkta, ilkbaharın verdiği yeni
canla titreşen ağaçların tepelerini görebiliyordu. Havada yağmurun mis kokusu
vardı. Caddeden, bir sokak satıcısının sesi geliyordu. Uzaklarda bir yerlerde
birisinin söylediği şarkının notaları kendisine kadar ulaşıyor, serçeler
çatıların damlarında neşeyle şakıyordu.
Batıdaki birbirinin üzerine yığılmış bulut kümelerinin arasından yer yer
mavi gökyüzü parçaları görülmekteydi.
Başını koltuğun arkasına dayamıştı; zaman zaman bir hıçkırığın boğazına
dayanıp kendisini sarsması dışında kıpırmadan oturuyordu.
Gençti; güzel ve sakin yüzündeki çizgiler, baskı ve belli bir otoriter
gücün anıları gibiydiler. Şimdiyse gözlerinde anlamsız, gökyüzünün bulutlar
arasından görülen tutam tutam maviliklerinden birine sabitleşmiş bakışlar
vardı. Düşünce taşıyan bakışlar değildi bunlar. Düşünme yetisini yitirmiş
gibiydi Bayan Mallard.
Bir şey ona doğru gelmekteydi ve o da bunu bekliyordu ama korkuyla. Neydi
gelen? Bilmiyordu. Kafa karıştıran bir şeydi. Gökyüzünden süzülüp, havayı
dolduran seslerden, kokulardan ve renklerden sıyrılıp gelişini hissedebiliyordu.
Yüreği göğsünde şiddetle çarpmaktaydı. O şeyin kendisine sahip olmak için
geldiğini biliyordu. Onu, iradesini kullanarak alt etmek istiyordu. Ama iradesi
narin beyaz elleri kadar güçsüzdü.
Bir ara hafifçe aralanmış dudaklarından fısıltıyla söylenmiş bir kelime
çıktı. Soluğu yettiğince yineledi bu kelimeyi: “Özgürlük, özgürlük, özgürlük!”
Gözlerindeki korku dolu boş ifade silindi. Şimdi ışıl ışıldılar. Kalbi hızla
çarpıyor, damarlarında dolaşan kan vücudunun her santimine sıcaklık ve rahatlık
yayıyordu.
Duyduğu bu sevincin zalim bir sevinç olup olmadığını ise kendine sormaya
devam etti. Ancak neden sonra, bir his ona böyle düşünmesinin saçmalık olduğunu
söyledi ve o da aklından bu düşünceyi çıkardı attı.
Ölümün sarmaladığı o kibar, narin elleri, kendisine daima sevgi ile bakmış
o cansız, sabit, gri gözleri tekrar gördüğü zaman ağlayacağını biliyordu.
Ama o acı dakikanın ardından, yalnızca kendine ait yıllar geleceğinin de
farkındaydı. Kollarını açmış onları kucaklamayı bekliyordu.
Bundan sonra onun için yaşayacak kimse olmayacaktı. Kendi başınaydı artık.
Söylediklerine boyun eğmek zorunda olduğu kimse de yoktu ama. O kısa süreli
aydınlanma anında kibarca ya da emredercesine verilmiş emirlerin birbirinden
hiçbir başkalığı bulunmadığını fark etmişti.
Onu sevmişti- bazı zamanlar. Çoğunlukla da sevmemişti. Ne önemi vardı
ki bunun? Aşk denilen muammanın, kendi varlığının bilincine varması yanında
ne anlamı olabilirdi?
“Özgürlük!” diye fısıldamaya devam ediyordu.
Josephine dudaklarını anahtar deliğine dayamış, kardeşinden kapıyı açmasını
rica ediyordu. “Louise, kapıyı aç lütfen; ne olur aç şunu. Kendini hasta
edeceksin. Ne yapıyorsun orada Louise? Allah aşkına aç şu kapıyı”
“Git buradan. Kendimi hasta etmem.” Hayır, açık pencereden odaya süzülen
hayat suyunu yudum yudum içmekteydi Louise.
Önündeki güzel günlerin hayalini kuruyordu. Bahar günleri, yaz günleri,
bütün günler onundu artık. Kısacık bir dua okuyup uzun bir ömür diledi.
Oysa daha dün, uzun bir hayat sürmekten korkan bir insandı.
Sonunda kardeşinin ısrarlarına dayanamayarak kalkıp kapıyı açtı. Gözlerinde
muzaffer bir ifade vardı. Farkında olmadan bir zafer tanrıçası gibi yürüyordu.
Kız kardeşinin beline sarılıp merdivenleri birlikte indiler. Richard aşağıda
kendilerini beklemekteydi.
O sırada birisi anahtarla kapıyı açıyordu. İçeri giren, üzerinde uzun
bir yolculuğun izlerini taşıyan, elinde valizi ve şemsiyesi ile Brently
Mallard idi. Kazayla bir ilgisi yoktu. Hatta bir kaza meydana geldiğini
bile bilmiyordu. Josephine’nin attığı tiz çığlık ve Richard’ın, onu karısının
gözünden gizlemek için üzerine atılması karşısında sersemlemiş, adeta donmuştu.
Ama Richard çok geç kalmıştı.
Doktorlar, Lousie’in aşırı sevinçten dolayı geçirdiği kalp krizinden öldüğünü
söylediler.