| |
Orhanların
lojmanda geçidiğimiz lezzet dolu dakikaların tadı
dimağımızda(zihinimizde, aklımızda) kalmıştı. Kesinlikle
yeniden toplanıp bu keyiften kendimizi mahrum
bırakmamalıydık. Öyle de oldu, Baran ve Uğurun koordineli
çalışması neticesinde ilk toplantıdakinden daha yüksek bir
popülasyon mangal eğlencesine gelmeye ikna edildi. Tabi
bunda bize tanınan beleşe halı saha maçı yapabilme imkanının
payı oldukça büyüktü. Msn'de çoklu sohbetler edildi, yollar
târif edildi velhâsıl-ı kelam mangal partisi nihâyetinde
tertip edildi.
Sınav Ertesi
Herşey tamamdı. Sözler verilmiş, saatler beriltilmiş,
buluşulacak yer akıllara kazınmıştı. Fakat Baran, Emre ve
Uğur'u o gün dersanelerinde zorlu bir sınav bekliyordu.
Kendi adıma konuşacak olursam ileriki saatlerde
yaşayacağımız keyifli anların hayalini kurmaktan sınava pek
de konsantre olabildiğim söylenemezdi. "Bitse de gitsek"
tavrıyla soruları bir bir çözüp, zilin çalmasıyla kendimizi
dışarı attık. Uğur pek bir neşeliydi. Sınavdan çıktığı gibi
cevap kağıdına sarılıp sınavının iyi geçtiğini haber
veriyordu. Baran ve Emre bu heyecana pek akıl sır
erdiremeyerek yollarına devam etti.
Alo? Geliyor musun?
Ak koyun ile karasının belli olma vakti gelmişti. Önceki gün
"Ok." aldığımız Tayfunu aradığımızda uykulu bir sesle karşı
karşıya kaldık. Geçerli bir mâzeret dinledikten sonra
İsmail'i aradık. Tamamdı, gelecekti 20 dakikaya 4.
Levent'teydi. Orhan'da sorun yoktu, Doruk ise zaten yola çıkmış
hatta apartmanlarının
asansörüne dâhi binmişti biz aradığımızda. Organizasyonun
kapalı kutusu Alican, önceki gün msn'de dediklerine göre pek
de umut vermiyordu açıkcası. "hacı
oraya nasıl gidilir", "ya
gelebilirsem gelirim beyler" lafızları akıllarda bir acaba
bırakmıştı. Açtığımız telefon neticesinde onun da gelmeye
niyetli olduğunu öğrenip zorlu metro yolculuğunda ona başarılar
diledik.
Buluşma noktası
Baran, Emre ve Uğur çoktan 4. Levent'e varmıştı. Çok
geçmeden Orhan ve Doruk katıldı aramıza. Fakat asıl merakla
beklenen kişi henüz orada değildi..Alican bizleri
endişelediriyordu ve işte tam o anda telfon çaldı. Târif
ettiği civar binalara göre yolun karşısındaydı. Uğur'un
"Metroya gir alttan karşıya geç!" uyarısı Alican için birşey
ifade etmiyordu, yanlış yolda ilerliyordu emin adımlarla.
Fakat Uğur'un buna bir dur deme zamanı gelmişti. Bir hışımla
metroya girdi, karşı tarafta Alicanı buldu ve yanımıza
getirdi. Kadro tamam değildi hâlâ. En banko adamımız İsmail
geç kalmıştı. Konu; önceki gün çeyrek finalde Arjantine
elenen millilerden, Beşiktaşın Luciano trasferi söylentisine
kayıyor oradan da dersane muhabbetine geçiş yapılıyordu. 30
dakikalık sabır imtihanının ardından İsmail metronun yürüyen
merdiveninde belirdi, ufukta bacası beliren gemiler gibi.
Otobüs mü, minibüs mü?
Herşey tamamdı. Şimdi sıra herhangi bir vasıtaya binip
Sarıyere varmaktaydı. Durakta gördükleri ilk minibüse dalan
Alican, Baran, Emre ve Uğur arkayı dörtlemişti. Fakat sanki
birşeyler eksik gibiydi..evet Doruk, Orhan ve İsmail
basacakları akbilin aktarma olayı dolayısıyla bedavaya
gelecek olmasından yolculuk için otobüsü daha uygun
görmüşlerdi. Saygı duyduk, o an duymuştuk en azından. Ama
sonra mangalda bulunması gereken levâzımatları temin etmek
için girdiğimiz markette alışverişimiz bittiği halde bizi 20
dakika kasada beklemek durumunda bıraktıkları için sağır
olduk ve saygı duyamadık.
Kanat
mı, göğüs mü?
İkinci bir "o mu bu mu?" tartışması da markette yaşandı.
Saygıdeğer evsahibi Baran, kanat alınmasında ısrarcı iken
diğer 6 genç ise göğüs alınması için diretiyordu. Alınan
kanatlar geri iade edildikten sonra Baran'ın "Kanatsız
mangal olmaz!" haykırışıyla irkilip, "he" diyip alttan
aldık. Et reyonundaki adamın "Oyun mu oynuyorsunuz getir,
götür!" dercesine fırlattığı bakışların şâhidi; kimse bir
kez daha o adamla muhattab olmak istemediği için bizzat
Baran oldu.
Aşk mı, para mı?
Hayır böyle bir polemik yaşanmadı, rahatlayabilirsiniz.
Pelikan Evleri A14
Nihâyetinde Baranların evine varmıştık. Ayağının tozuyla
mangalı yakacağımız mekan olan, apartmanın teras katına
gidenler karşılaştıkları manzaraya hayran kalmışlardı. Ben
ise o sırada aşağıda, biraz sonra yapacağımız halı saha maçı
için son hazırlıklarımı tamamlıyordum. Fakat Baran'ın "Oğlum
terastaki manzaraya baktın mı? Sizin evdekiyle kapışır
yani." demesiyle bir hayli merâklandım, fakat içime attım.
Maç zamanı gelmişti. "Boş mideyle aksiyon daha rahat
oluyormuş." duyumumuzdan ötürü maçı mangaldan önceye aldık.
Ama?.. Aman Allah'ım o ne sıcak! Top eridi, ayağımıza
yapıştı..o derece. 10 dakika süren kısa maçımız sıcaktan
ötürü sona erdi. Fakat herkesin gözü sahada kalmıştı, böyle
olmamalıydı. Akıllardan geçen birdi; terlemeliydik,
oynamalıydık hatta ve hatta başımıza güneş geçmeliydi!
Mangal cefâsı
Teras'a çıktık. Manzara dedikleri kadar vardı. Yemyeşil
tepelerin ardı ardına dizildiği muntazam bir görüntü belirdi
karşımızda. Bir 10 kilometre ilerde Sarıyerin yeşili
Karadenizin mavisi ile birleşiyordu. Bir 550 kilometre
ileride ise Karadenizin mavisi ile Sivastopolun yeşili
birleşiyordu elbet, biz görmesek de. Orhan yine mangalcıbaşı
olmaya hevesliydi. İyi ki öyleydi, çünkü ondan başka bu
sorumluluğu alabilecek kimse yoktu. Fakat bir eksiklik
vardı, çıra yoktu. Araştırmalarımız sonucu bulduğumuz bir
tahta bloğunu kendi çabamızla parçalamaya çalıştık.
Nihayetinde irili ufaklı, çıraya benzeyen tahta parçalarımız
oluştu. Yakmakta zorlandığımız ateşi daim kılmak için
mangalı gazeteyle sürekli yelliyorduk. Her şey iyi, güzeldi.
Sıra kömürü dökmeye gelmişti. O ânı; zaman birimini olark
saniyenin onda birlik dilimini almış şekilde anlatacak
olursam pek de zorlanacağım söylenemez. Orhan kömür poşedini
eline aldı. O vakte kadar hiçbir sorunla karşılaşmamıştı.
Bunun verdiği mutlulukla elindeki kömür torbasına
gülümseyerek baktı. Herkes kendi âleminde eğleniyordu. Emre
ise sadece Orhan'ı izliyordu. Kara kömür taneleri
yerçekiminin emriyle bir bir dökülüyorlardı yukarıdan aşağı.
Belki de ateş ile ilk buluşmayı yapanlar şanslıydı.
Sıcaklığı anında hissediyor ve beyaz küllerini
terlemişcesine üzerlerine çekiyorlardı, aheste aheste
tozlaşmaktansa. Siyah elmaslar birbirini iter vaziyetteydi
artık, yeni gelenler de tatmak istiyordu ateşin tadından.
Fakat olmuyordu, ulaşamıyorlardı bir türlü. Bir terslik
vardı, Orhan durmalıydı, ATEŞ SÖNÜYORDU!..tüm bu
nanosaniyelik düşüncelerin ardından mangaldan çıkan "foss"
sesi yaşanılacak olan felâketlerin habercisiydi. Orhan el
çabukluğuyla hemen yelleme işlemi için kullandığı gazeteyi
kaptı. İşte şimdi işe yarıyordu kollarındaki pazular!
Olabildiğinçe hızlı çırpıyordu kolunu. Bir umut vardı,
tekardan korlayabilirdi ateşi. Teşhis gibi müdahele de erken
yapılmıştı ve kömürler kırmızı bir gülümsemeyle bize
"yaktınız beni." diyordu. İlk olarak Baran'ın ısrarı üzerine
aldığımız kanat stoklarını tüketecektik. Elleri kömürle
girdiği münasebetten ötürü kapkara olmuş olan Orhan,
kanatları dizme konusunda oralı bile olmadı. Yapılan açık
oylama sonucu bu görevi layıkıyla yerine getirebilecek
yegâne kişinin ben olduğum sonucuna varıldı. Kanatları büyük
bir zevkle dizerken, "bunun neresini yiyeceğiz acaba?" diye
düşünmekten kendimi alıkoyamadım. Mangal'ı olayın kızartma
ile ilgili kısmından sorumlusu olan Orhan'la baş başa
bırakıp sofraya geçtim. Buradaki sohbet iyiden iyiye
koyulaşmıştı. Etler kızarıp önümüze gelmeye başlamıştı. Tuz
unutulmuştu. Olsundu, böyle de güzeldi. Fakat kolamız da
bitmek, ateşimiz sönmek üzereydi. Tüm bu aski bulutlar
üzerimizdeyken kolamız bitti, ateşimiz söndü.. Bize de
ortalığı toparlayıp partiyi sona erdirmek düştü. Baran ve
Orhan ellerinde gazeteler ile yerdeki gazete küllerini
süpürüyorlardı. Masayı ve koltukları kapı kilitli olduğu
için pencereden içeri geçirdikten sonra aşağı inip
Baranların evine girdik.
Evet sırada ne
var?
15 dakikamız "ne yapalım şimdi beyler?" sorusuna yanıt
aramakla geçti, birşey bulamadık. Aşağı indik. Bir 15 dakika
daha "ne yapalım beyler şimdi ha?" sorusuna yanıt aradık.
Herkesten farklı bir ses çıkıyordu. Baran bir futbol maçı
tertip etmek konusunda kararlıydı. Fakat maç yapmak için
yeterli kişi sayısına ulaşamıyorduk bu halimizle. E bâri
aperatif olarak bir basket maçı çevirelim de soğumayalım
dedik. Maçtan sonra Alican ve Orhan aramızdan ayrıldı, hava
da kararmaya başlamıştı zaten. Ben de tam şöyle bir evime
gitmeye yeltendim ki önümde Doruk ve Uğuru buldum. "Hacı
boşver, eve gidip ne yapacan. Gel bak şimdi Baran'ın
kankiler geliyormuş maç yaparız!" diyerek ikna edilmeye
çalışılıyordum. "Yok beyler, geç oldu bak..Hadi Baran
teşekkür ederim herşey için.." dediğim anda da "Vay
satıcı..sen de sat, diğerleri gibi.." şeklinde duygu
sömürüsüne mâruz kalıyordum. Dilim artık laf anlatmaktan
tâkatsiz kalmıştı, kabul etmekten başka çarem yok gibi
gözüküyordu. "Tamam! Zaten geç oldu. Gündüze daha saatler
var, inceldiği yerden kopsun ulan!" düşüncesi Doruk ve Uğur
tarafından başarıyla oturdulmuştu beynime.
Kurbaace F.C. -
Pelikan F.C.
Halı sahanın ışıkları yanmıştı. Son anlaşmalar yapılmış,
"10'da devre 20'de biter." fikri uygun görülmüştü.
Saatlerimiz tam olarak 20:29'u gösterirken maç başladı.
İleride Baran ve Uğur, ofansif ortasaha bölgeside ise Emre
bulunuyordu. Stoperlerimiz ise Doruk ve İsmail idi. Kaleyi
ise hiç sormayın, 2 gol yiyince değişen cinstendi. Maça
hızlı başlayan Kurbaace F.C. Uğur ve Baranın golleriyle öne
geçti. İlk yarının sonlarına doğru oyuna dahil olan Emre ise
devrenin skorunu ilân etti: 10-3. Devre arası hâkiki
maçlardaki gibi 15 dakika sürmüştü. Nedeni ise topun halı
saha demirlerini aşıp, gecenin zifiri karanlığına dalıp
kaybolmasıydı. 2. yarı başlarken takımımızın tüm
oyuncularında bir "bitse de gitsek!" mantalitesi yer
edinmişti. Evet lâkayıt oynuyorduk. Bozulan konsantrasyon
ardarda yenilen gollerin birincil sebebiydi. Öyle ki skor
12-9 'a gelmişti. Artık birşeyler olmalıydı, birileri
sahneye çıkıp mikrofonu eline almalıydı. Baran'nın
paslarıyla, hârikulade beslenen Uğur; mikrofon konusunda
hevesli gibiydi. Ardarda attığı gollerle takımımız 18-13 ü
buldu. Fakat bize yaramıyordu böyle hızlıcana öne geçmeler,
aldatıcı skorlar. Çok kolay gibi gözüküyordu aslında gerekli
olan şu iki golü atmak. Ama olmuyordu işte, basiretimiz
bağlanmıştı sanki. Bir türlü bulamadığız golü Pelikan F.C.
bir çok kez buluyor ve skoru 18-16 ya taşıyordu. 20
dakikalık gol orucumuzu bozma vakti gelmişti. Yeniden
diriliş zamanıydı bu! Dirildik, hortladık hatta. Golü Uğurla
bulduk. Fakat neden böyle oluyordu? Maç gene duraksıyordu.
Karşı takım oyuncusunu değiştiriyordu. "Kardeşim! Bizim
acelemiz var. Bizler Mecidiyeköyde, Beşiktaşta, Kağıthanede
oturan adamlarız, yolumuz en az 1 saat"
şeklindeki yakarışımız, "Siz de haklısınız" şeklinde yanıt
buldu. O an için kaleyi korumakla görevli olan Emre aut
atışı için topu altıpas çizgisine bıraktı. Arkadaşlarına
şöyle bir baktıkan sonra ellerini beline koydu. Verdiği
nefes kadar hızlı vurdu topa. Top gitti, önce Pelikan J.K.
nin defansına çarptı, sonra ordan üst direğe, oradan da alt
direğe vurup kaleye girdi. Hem de tıngır mıngır girdi, GOL
OLDU! Kaleci ne yapsın? Hayatında böyle kontrpiye görmüş
müdür acaba? Görmüşse de bir daha göstermiş olduk. Halı
sahadan zafer şarkılarıyla ayrılan taraf Kurbaace F.C. idi.
Öbür safta ise trajikomik görüntüler vardı. Maça gireli daha
20 saniye olmayan Pelikan J.K.'nin tâze kanı oldukça
üzgündü, henüz topa bile değememişti.
Formalite
teşekkürü
Sonuç olarak Sarıyerde, Baran'ın mekânında güzel saatler
yaşadık. Baran'a, bizlere evinin kapılarını açtığından;
katılan arkadaşlara ise sözlerinde durmalarından ötürü
teşekkürü bir borç bilir, ellerini sıkar, kafamı
tokuştururum.
emredici |
|