KUMCUL       

AKSI ISTIKAMET

SIXTEEN HORSEPOWER – LOW ESTATE


Hiç kuşkusuz yapılmış en ‘iç’ten albümlerden biri Low Estate... İç yakıcı, içe dokunan, içe dönük ve ‘iç’e ilişkin her ne sıfat varsa sonuna kadar hak eden bir albüm. İnsanların gözlerini kendine çevirdiğinde karşılaşacağı kırılma noktasında öylece duruyor. Yıldırım çarparak ölenlerin aydınlatıcılığında bir müzik icra etmekte Sixteen Horsepower; kendini yok eden, suskun ve parıltılı... akrabaları sayılabilecek Smog Palace Music ve Sparklehorse’la beraber anılmaları boşuna değil. Her biri diğerinden farklı bir yüzü yansıtsa da esasında aynı ‘öz’e sahip müzikler bunlar. Amerika diye bir yer olmadığını, bütün olup bitenlerin geçmişin hatırlanması üzerine kurulduğunu söylüyorlar bize. Sixteen Horsepower da diğerleri gibi ‘yeni country’, ‘modern bluegrass’ gibi tanımlamalara sıkıştırılmaya çalışılsa da bunlardan öte bir müzik gerçekleştirmekte... Araştırılırsa, muhakkak ki hangi kültürlerle, hangi köklerle bağları olduğu da ortaya çıkarılabilir. Ama ben onları yetmişlerin kayıp topluluğu Cockney Rebel’ın ruhdaşı olarak algıladım. Lümpen asilerle antonların yakınlığına benzer bir durum söz konusu burada. Solist David Eugene Edwards’ın sesi –ki grubun ‘çok şey’i- Steve Harley’den beri duyduğum en yakıcı ses. Albüm bu sesin bizi alıp sürüklediği dehlizlerden oluşuyor bir anlamda. Bu dehlizlerin en derinleri Golden Rope, Low Estate, The Denver Grab. Ama açılıştaki Brimstone Rock, Coal Black Horses, Pure Clob Road, For Heaven’s Sake ve Sac of Religon da dikkat edilmesi gereken işaretler. Onları okumadan yolumuzu bulmamız zor. Albümün prodüktörlüğünü Polly Jean Harvey’nin rol ve yol arkadaşı John Parish’in üstlenmiş olması da bize bu labirentte önemli ipuçları sunuyor. Gerçek sanatçıların, ayrı yerlerden yola çıksalar da yolları sık sık kesişiyor. Biz de burada durup onların yolculuklarını seyrederken gördüğümüz, keşfettiğimiz yosun tutmuş yüreklerimizle başbaşa kalıveriyoruz...
 

 

Sixteen Horsepower Denver’dan çıkmış, çoğunlukla ‘Apalaş Gotik’ diye bilinen -ki onlara etiket yapıştırmak yapılacak en boş iştir-  karanlık ve düşündürücü müzik yapan bir grup. Kullandıkları enstrümanlar (banço, çello, akordeon) genellikle bir rock grubunu çağrıştırmıyor ama kuşkusuz bu bir rock grubu. Günümüz müziğinin tüm yanlış imajını düşününce, David Eugene Edwards’ın İncil, cehennem ve Tanrı korkusu dolu şarkı sözlerinin dürüstlüğü konusunda kuşkularım var. Bununla beraber onunla geçmişi ve şarkılarının yeni bir sürümü olarak nitelendirilebilecek olan ‘Low Estate’ hakkında konuştuktan sonra sanırım fikrimi değiştirdiğimi düşüneceksiniz.

Express: Sizin müzik ve şarkı sözü stiliniz şimdiye kadar dinlediklerimden tümüyle farklı. Böyle bir müzik yapmak ve şarkı sözü yazmak için nelerden ilham aldınız?

David Eugene Edwards: Çaldığım müzik sevdiğim dinlediğim ve birlikte büyüdüğüm müziktir. Şarkı sözleri de aynen...

EX: Bunu söyleşiyi okuyacak birçok kişi söz ettiğiniz tür müziği bilmiyor. En çok dinlediğiniz gruplar kimler?

DE: Çoğunluğu, hayatımın ilk on-on iki yılında dinlediğim kilise müziğidir. Büyükbabam ilahileri, kilise orgu veya piyano çalan kadını yönetirdi ve tüm dinlediğim müzik buydu, bir de onun Johnny Cash plağı vardı. Devamlı onu dinlerdim; zaten başka plağı da yoktu. Sonra… biz daha liberal olan başka bir kiliseye gitmeye başladık. Radyo ve Bob Dylan , Woody Guthrie ve Larry Norman adından Hıristiyan müziği yapan bir adamı dinlemeye başladım. Böylece köklerimize inen bir müzik türünün içine girmiş oldum. Büyükbabam ve büyükannemden Bill Monroe ve ona benzer müzikleri öğrendim. Sonra punk rockı duyar duymaz onu dinlemeye başladım, yıllardır da o şekilde çalarım. Yine de aynı zamanda Bob Dylan , Woodie Guthrie ve Leadbelly dinlerim. Sonuçta beni bulunduğum noktaya getiren, bütün bu müzik cinslerinin harmanladığı bir çeşit evrimdir. Şarkı sözleri de aynen.

EX: Şarkı sözlerinizde dini etkiler görülüyor. Bu nereden geliyor?

DE: Günlük yaşamdan geliyor. Doğru şeyi yapma çabamdan, kendi isteklerimi Tanrınınkilere teslim etmekten, bunu kendi isteğimle başarabileceğime inanmadığım için, iyi bir insan olmaya çalışmamamdan ve Tanrının beni kendi istediği gibi bir insan yapacağına dair inancımdan ve güvenimden geliyor. Sonuçta bu uğraşlarım hakkında şarkı söylüyorum. Benim çevremdeki, küçük çocuklardan yaşlı adamlara insanların çevresindeki her şey için şarkı yazıyorum. Herkeste ortak olan şeyler hakkında şarkı söylüyorum.

EX: Low Estate’deki birkaç parça hakkında sorularım var. ‘For Heaven’s Sake’ mesela. O şarkıda neler oluyor?

DE: Aslında biraz kendi içinde açıklayıcı bir şey. Söylemek istediğim iyi ve doğru bir şey yapmaktan dolayı acı çekmek kötü bir şey yapmaktan dolayı acı çekmekten çok daha iyi. Yani eğer birini öldürdüğünüz için hapse girerseniz… İyi bir şey yaptığımda hapse girmeyi tercih ederim… İyi bir şey yaptığınız için acı çekmek kötü bir şey için acı çekmekten çok daha iyi bir acı yolu. Yani acı çekeceksiniz, herkes çeker, ve iyi bir nedenle acı çekmek daha iyidir. Şarkıda temel olarak bunu anlattım.

EX: ‘Ditch Digger’ ilk dinlediğimde neşeli ve mutlu bir şarkı gibi gelmişti. Öyle mi?

DE: Evet öyleydi. Karım hakkındaydı. Ben onun mezarını kazmakla ilgili bir şey söylemiyordum, daha çok aramızda geçen sembolik bir şeyler hakkındaydı. Bizim için ruhani değil de açık bir ilişki olsun diyeydi. İlişki için uğraş vermekle ilgiliydi. On iki yıldır evliyiz ve iki çocuğumuz var. Bu şarkı iki insan arasındaki gurur ve bencillik gibi bütün pisliklerin yok edilmesi ve gerçek bir aşka ulaşmak hakkındaydı.

EX: Ve albümün son şarkısı, ‘Hang my Teeth on Your Door’; bu şarkı hakkında da sorularım var. Sanki albümdeki diğer şarkılardan çok farklı gibi geldi bana.

DE: Bu benim yazdığım bir şarkı değil. Yazılmasına yardım ettim. Müziği ben yazdım ama şarkı sözleri grupta keman ve çello çalan Jeffrey Paul’a ait. Bu şarkıyı belki de on yıl önce yazdık ve albüme koymaya yeni karar verdik. Temelde şarkı onun o zamanlarda karısı ile olan ilişkisi hakkındaydı. Sanırım… Gerçekte ona sormadım.

EX: Gruba son albümün ardından yeni bir eleman katılmış.

DE:Grupta şu an beş kişiyiz.

EX: Beş?

DE: Albüm kapağında dört kişi var. Steve Taylor bizim şu an tam gün gitaristimiz, Low Estate’de de ‘Phyllis Ruth’ Parçasında çalıyordu. Şu an tam gün bizle. Dolayısıyla beş kişiyiz.

EX: Bu kasıtlı mıydı yoksa bunlar sadece sizin tanıdığınız kişilerdi ve işler böyle mi yürüyordu?

DE: Evet. İkisi de doğru sayılabilir. İlk albümü yaptığımızda daha çok kişiyle yapmak istemiştik ama işi basit tutmak da istiyorduk. Zaten diğer insanlara ödeyecek paramız da yoktu. Şu an hala onlara ödeyecek paramızın olmadığı bir noktadayız. Bu ekstra üyelere zar zor ödeme yapıyoruz, ama onlar çok az para kazandıkları halde bu işi müziği çok sevdikleri için yapıyorlar. Bunu yapabildiğimiz kadar yapacağız. Belki bir noktaya geliriz, daha çok elemanımız olur ya da daha az. Bu plakta yapmak istediğimiz müzik o kişilerin enstrümanlarıyla birlikte bizimle olmalarını zorunlu kılıyordu.

EX: Gelecek albüm için planlarınız var mı? Belki başka bir yön, ya da o albümde ne yapacağınız hakkında bir düşünceniz var mı?

DE: Bazı şarkılar yazdık, ben az yazdım, iki ya da üç tane. Bir cd’nin yarısı kadar müziğimiz var; o yüzden çabucak bitirebiliriz. Hangi yöne gideceği hakkında düşünmedim. Bu müzik benden çıkıyor. Bazıları bunun gereksiz olduğunu, eski albümü andırdığını söylerse buna hiç aldırmam. Yapmak istediğimi yapıyorum ve hiç kaygılanmıyorum.

BENİ BIRAKIN, SİZ KAÇIP KURTULUN...


98’in güzü gelmişken hala 97 yılı albümü dinliyorsanız size biraz kuşkuyla bakarlar; nedir diye. Aslında durum gerçekten de kuşku vericidir. Country ritimleriyle İsa’dan, tanrıdan ve pederden söz eden, eşcinsel bir söylemi gizlemeye gerek duymayan ve kasaba ağzıyla müstehcen bir iğneleme/aşağılamadan sakınmayan bir albümle karşı karşıya kalınca ister istemez kuşku duyarsınız. Albümü çepeçevre saran hırçın vokal, saldırgan ritmler ve cüretli gitar ve bateri yorumları, söylemin güçsülüğünü, yenikliğini, çözümsüzlüğünü başarıyla anlatır. Öyle bir güçsüzlüktür ki haykırılan, kendi gücünü doğurur.

Cennet ne kadar uzaklıkta,  
Bu gece gideceğim de... (1) 
Kimsenin bir yere gittiği yoktur. Herkes doğup büyüdüğü bu kasabada kalacaktır. Hep bildik yüzler, hep tanıdık hayatlar arasında birkaç prototip yaşam olasılığından üstüne uyanı seçecek, hatta seçmesine gerek kalmadan o olanak onu bulup üstüne oturacak ve yıllar böyle geçip gidecektir.   

Hiç nefes alamıyorum (2) 
Herkes birbirini tanır. Herkes birbirinin ailesini, komşusunu, işini-gücünü, dostunu-düşmanını bilir. Ve herkes, herkesin bütün bunları bildiğini de bilir. Herkes soluksuz kalma pahasına gözler önündedir

Peder şimdi gelir (3) 
Olabilir. Peder gelebilir, İsa’nın mezarı boş kalabilir, tanrının gözleri seni bulabilir. Bütün bu tehditler, yemeğini yemezsen baban yer, ona göre, korkutması kadar boştur. Asıl söylenmeye çalışılan başkadır: Gitme. Bizden ayrılma. SAKIN aklın sıra bir birey olmaya kalkma; yoksa peder gelir...

Bu yol çok dar (4)
Kabullenişe gidiyorsa farkındalığın yolu hep dardır. Arkadan gelenler için yola işaretler dikmek dışında elden bir şey gelmez. Dikkat: Uçurum. Dikkat: Kamyon çıkabilir. Dikkat: Çıktığınız vitesle bile inemeyebilirsiniz. Aman dikkat !

Alevdir gerçek aşkımın saçlarının rengi (5)
Güzel de, ‘gerçek aşk’ nerededir? ‘Lord’a duyulan aşk, korkutucu ve abartılı yüceltmelerle aşağılanır. Kızlar argo söyleme kurban giderler. Erkeklerse beklenir ama gelmezler; gelseler de aşığın aşkıyla pek ilgilenmezler. Ama aslında kasaba yaşamının gönüllü tutsaklarının aşklarının saçının rengi gerçekten de alevdir. Kim bilir, belki de yangındır...

Telsiz Sinyali: Çıkarın beni buradan... Ya da durun... Bırakın... Siz kaçıp kurtulun...

 

Hosted by www.Geocities.ws

1