MANDATER SİSTEM

I. BÖLÜM

MANDA VE HİMAYENİN TANIMI

Mandacılık meselesinden önce Osmanlı İmparatorluğunun son durumuna bakmak gerekir. 1875'de maliyesi iflas etmiş, 1 Ekim 1911'de İtalya'ya 8 Kasım 1912'de balkan devletlerine büyük topraklar bırakmak zorunda kalmış 1914'de yalnız kalma korkusu ve kaybettiği toprakları geri almak ümidi ile I. Cihan harbine girmiş bir imparatorluk. 30 Ekim 1918'de imzalanan çok ağır bir antlaşma. Türk olmanın ve Türküm demenin neredeyse yasaklandığı, aşağılandığı yıllar, İtilaf devletlerinin yer yer başlayan işgalleri, Mondros'un 7. maddesine dayanarak İzmir'i Yunan ordusuna teslimi,Türk halkının kara günleri. İşte tüm bu olumsuzluklar karşısında Türk münevverinin sarıldığı ve belki tek çıkar yol olarak gördüğü manda ve himaye fikri.

Mandacılık ve himayenin bir çok tanımı yapılmış ve genelde bu terimler karıştırılmıştır. Mandanın tanımı; I. Dünya savaşından sonra galip devletlerin eski Osmanlı ve Alman toprakları üzerindeki yönetim yetkilerini milletler cemiyetinin belirlediği şartlar altında üye devletlere özel yetkiler ve haklar sağlamak amacıyla kullanılmasına dayanan rejimdir.(1)

Bir başka tanımı devletler hukunda bir ulusun başka bir devlet tarafından yönetilmesidir.(2)Latince "Mandatum", Fransızca " Mandat" kelimelerinden gelen ve "Vekalet" anlamında kullanılmıştır.(3) Manda kelimesi I. Dünya savaşından sonra (1914-1918) kullanılmaya başlamış ve karşılık olarak "Vekalet" anlamında kullanılmıştır. İngilizce Manda kelimesi harekete geçecek bir otoriteyi gösterir. Politik anlamda Mandate; değiştirme yetkisine sahip bir otoritenin seçilmiş olan, bir temsilcilerine veya seçim sonuçlarına göre millet meclisine verilmiş olan bir direktiftir. Almanca, "kişi hukuku", görev, yetki, göreve uygun rıza sözleşmesiydi. Yani görevlendirilen vekil, görevi kendisine veren müvekkil tarafından yüklenen işi, bu kişi adına ücretsiz olarak ifa etmeyi üstlenen kişi anlamında kullanılır. Osmanlı devletinde ise vekalet diye ifade ettiğimiz bu sözcüğe ülkelerde çeşitli manalar kazandırmıştır. Zamanla vekalet müzaheret şeklinde kullanılmaya başlanmıştır. Devletler hukukuna göre manda altında bulunan ( Bağımsızlığı kısıtlı) devletlerden sayılır. Manda altına konulacak ülkeler ahalisinin henüz kendilerini yönetecek ölçüde gelişmedikleri noktasından hareketle bu toprakların refah ve gelişmesinin sağlanmasıdır. Yani mandater devletin başta gelen görevi milletler cemiyetinin denetimi altında manda yönetimine konulan ülke ahalisinin çeşitli yönlerden ilerlemesine çalışmak ve bu ahaliyi kendi kendilerini yönetebilecek bir düzeye getirmektir. (4)

II. BÖLÜM

MANDA SİSTEMİNİN ORTAYA ÇIKIŞI

ABD cumhurbaşkanı Woodrow Wilson'un 8 Ocak 1918'de Wilson prensipleri olarak tarihe geçecek olan 14 maddelik muhtırasına dayanır. Bu muhtırada gelecekte kurulacak barışın temelleri iki önemli nokta üzerinde açıklanıyordu. 1. nokta büyük ve küçük tüm devletlere siyasi bağımsızlıklarını ve toprak bütünlüklerini karşılıklı olarak garanti altına almak imkanını sağlamak amacıyla bir milletler teşkilatı kurmak (14. madde) 2. nokta milletlerin kendi mukadderatlarına kendilerinin hakim olmaları veya değişik bir ifadeyle toprak sınırlarının milliyetler ilkesine göre düzenlenmesiydi.(62. madde) Tabii bu da milliyetler ilkesi self determination olarak adlandırılır. yani kendi kararını verme bir milletin kendi seçtiği hükümeti kurma özgürlüğü olarak açıklanan politik bir prensip haline geldi. Sömürgeciliğe karşı milli devletler kurulması aşamasını tanımlar. ı.Dünya savaşından sonra devletlerin barışı korumak yolundaki en önemli çabaları muhakkak ki Milletler Cemiyetinin kurulması olmuştur. 28 Nisan 1919'da anayasası kabul edilen kurum Wilson'u 1917'de yukarıda değindiğimiz iki temel prensibine dayanıyordu. Fakat gerçek olan şuydu ki esas amacını adalet ve şeref temelleri üzerinde ilişkiler kurarak gelecekteki savaşları önlemek ve dünya ulusları arasında işbirliğini geliştirmek olarak ilan eden bu uluslararası kurum kuruluşunun hemen sonrasında büyük devletlerin sömürgeci isteklerine uyarak amacı dışına çıkacaktır. (5)

Milletler Cemiyetinin kuruluş aşamasında diğer yandan I. Dünya savaşının galipleri olan Fransa, İngiltere, İtalya, Belçika,Japonya savaş sonrası kazançlarının ne olacağını düşünmekte ve düşüncelerine Wilson prensipleri arasından bir çıkar yol aramakta idiler. (6) Ortaya yeni bir sorun atıldı. " Savaştan sonra ortaya çıkan ve kendi kendini yönetmeye gücü yetmeyen halkın ve ülkelerin geleceği ne olacaktı?" Ve sonuçta iki ana unsur üzerinde duruldu. 1- Bu ülkelerin ilhak edilmemesi 2- Bu ülkeler halkının dirlik, refah ve gelişmesi sağlanması. 1. ilke Wilson prensiplerinin gereği idi. 2.ilke ise Milletler Cemiyetinin 22. maddesinde yer alan kutsal uygarlık görevi olarak tanımlanıyordu.(7) Fakat kısa sürede zaferi sömürü düşüncesi kazandı. Galip devletler Milletler Cemiyetinin rotasını kendi sularına çevirmişler ve art niyetlerini manda maskesi arkasına saklayarak bundan geniş şekilde yararlanacaklardır. Mandaların tatbiki konusunda bir komisyon seçilmesine karar verilecektir. Komisyonda ABD, İngiltere;Fransa,İtalya;Japonya gibi galip 15 devlet yer alıyordu. Manda komisyonu 28 Nisan 1919'da kabul edilen önemli kararlar aldı.

1- Harpten sonra evvelce kendini idare eden devletlerin hakimiyetlerine tabi olmaktan çıkmış ve modern dünyanın müşkül şartları içinde kendi kendilerini idareden aciz halklarla meskun sömürgelere ve ülkelere şu prensipler tatbik olunur. Bu halkların refah ve gelişmeleri mukaddes bir medeniyet vazifesidir. Bu vazifenin ifası için iş bu misaka teminat konulması lazımdır.

2-Bunun için en iyi usul bu halkların vesayetini,servet kaynakları, tecrübeleri veya coğrafi durumları bakımından bu mesuliyeti yüklenmeye en elverişli bulunan ve bunu kabule razı olan gelişmiş milletlere emanet etmektir.

3- Vekalet halkın gelişme ve derecesine, ülkenin coğrafi durumuna, iktisadi şartlarına ve buna benzer hallere göre değişik olması gerekmektedir.

4- Evvelce Osmanlı İmparatorluğuna tabii bulunan bazı topraklar kendi kendilerine muktedir olacakları zamana kadar idarelerine bir mandaterin tavsiyeleri ve yardımı rehber olmak şartıyla bağımsız milletler olarak mevcudiyetleri muvakkaten tanınabilecek bir gelişme derecesine varmışlardır gibi, hükümler konulmuştur. Sonuç olarak manda sistemi hukuki bir statüye oturtulmuş olmasına rağmen sömürgeciliğin devamını sağlayacak yeni bir metot idi. bu uygulamanın Avrupa dışındaki devletlere uygulanması bunun en büyük delili idi. Avrupa'da galip devletler mağluplar üzerinde hak alabilmek için böylesine metodlar geliştirirken I. Dünya savaşında yenik sayılan Osmanlı aydınları, idarecileri ve halkı da konu ile ilgili aylarca meşgul olmuşlardır.

HİMAYE

Himaye : zayıf bir devletin bir muahede, kuvvetli bir devletin himayesi altına girmesini ve buna rağmen milletler arası varlığını muhafaza etmesini ifade eden hukuki bir vazifedir. Himaye altına giren devletlere MAHMİ (yarı müstakil) devlet denir. Tam bir tarifi yapılmamış olan himaye müessesi her himaye için himaye antlaşmasına göre özellikler göstermektedir. Bununla birlikte himaye altındaki devletin dış hakimiyetini himaye eden devlet HAMİ (koruyan) devlet tarafından icra edilmesi ve buna iç ve dış emniyetinin bu devlet tarafından korunması himaye müessesinin belirli vasfıdır.(8) Himaye sisteminin eskiden beri varolduğu veya benzer uygulamaların yapıldığı bilinmektedir. Bu uygulamanın bir örneğini Roma'da görmek mümkündür. Boyun eğenlerin veya bağımlıların ( domment) güçle olan ilişkilerine Patrionus denildi. Bu gibi kentler müttefik komiteler veya hür komiteler olarak adlandırıldı ki bunlar Makedonya, Suriye,Bergama krallıkları bu çeşit himaye edilen ülkelerdendi.(9)

XVIII. Yüzyılda Avrupa'da milli devletlerin yükselişi himaye sisteminin kullanılmasının artmasına yol açtı. XIX. Yüzyılda kolonisel yayılmanın aracı olarak geliştirildi. Napolyon savaşlarından sonra himaye sisteminin kurulması büyük güçler tarafından güç dengesi sağlayan araçlar olarak kullanıldı.

Osmanlı devletinin egemenliği altında bulunan bazı ülkelerin isyanı sonucu, başka ülkelerin himayesi altına girdikleri görülmektedir. Her ne kadar 1914'de -İngiltere'nin Mısır'ı ilgilendiren bir açıklaması gibi- himaye zor kullanılarak yapılsa bile, çoğu zayıf bir devletin en önemli uluslararası ilişkilerini diğerlerine devrettiğini belirten şartları içeren bir antlaşmayla kuruluyordu. Kısacası himaye edilen topraklar himaye edenin bir parçası oluyordu.

III. BÖLÜM

MANDA VE HİMAYE ARASINDAKİ FARKLAR

Genelde aynı anlamda kullanılan bu iki yönetim biçimi arasında önemli farklılıklar vardır. Her ikisininde Avrupalı güçlü devletlerin ve ABD'nin sömürgeci emellerini maskelemeye yönelik icadları olduğu bir gerçektir. Bugünde insancıl duygular adı altında hukuksal açıdan bulunan bazı kılıflar ile benzeri hareketlerin devam ettiğini inkar etmek mümkün değildir.

1- Mandada vekalet söz konusudur.Himayede doğrudan koruyuculuk vardır.

2- Mandada Milletler Cemiyeti adına hareket etmek söz konusudur. Himayede direkt olarak koruyuculuktan söz edilir.

3- Mandada devletler arası kabul edilmiş bir misaka göre hareket vardır. Himaye ise keyfi görünmektedir.

4-Mandada milletler misakına göre çeşitli kategoriler görülür. Mandanın hangi ülkelere uygulanacağı belirlenirken himayede belirginlik yoktur.

5-Mandada genellikle süre söz konusu olmasına rağmen himayede çoğunlukla bu yoktur.

6-Mandada ülkelerin eğitilmesi söz konusudur. Himayede ise dışarıya karşı fiziki koruma daha önemli görünür.

7- Manda sistemi XX. yüzyılın ortaya çıkardığı bir kavram iken himaye çok eski dönemlere dayanır.

8- Manda sisteminde mandaterin mandası altında bulundurduğu ülkeyi kendi toprağı gibi yönetmesi söz konusudur. Himayede Mahmi devletin hukuku dikkate alınır.

9-Mandater sistemin kuralları,himayeye göre daha belirgindir.

10- Mandater sistemde mandacı devlet Milletler Cemiyetine yıllık rapor vermesi söz konusudur. Himayede ise hesap verme veya sorumluluk yoktur.

11- Manda da direkt bir denetim vardır. Himayede ise bir denetim yoktur.

12-Manda rejimine tabi devletler içerisinde bağımsızlık hareketinin başlaması himaye altındaki devlete göre daha zordur. Fakat himaye altındaki devletin bağımsız olması bazen duruma göre manda altındaki devletten daha zor olabilir. (10)

IV. BÖLÜM

MİLLİ MÜCADELE YILLARINDA MANDA VE HİMAYENİN TÜRK AYDIN VE İDARECİLERİ TARAFINDAN KULLANILIŞ BİÇİMLERİ

Osmanlı devleti için Manda ve himaye mevzu bahis olduğunda Osmanlı aydın ve idarecilerinin bu kelimeleri farklı yerlerde ve manalarda kullandıkları görülmektedir. Özellikle 1919-1920'lerde basında yer alan ve toplantılarda konuşulan kelimelerin başında müzaheret ve muavenet gelir. Bu iki kelime daha çok yardım etme, koruma, arka çıkma anlamındadır. (11)

Tasvir-i Efkar gazetesinde " Manda Meselesi" başlığı ile yayınlanan bir yorumda, basındaki manda ve himaye tartışmalarının faydalı olduğunu beyanla "mamafih bu manda meselesini de biz her işimizde olduğumuz gibi katiyen hüsn-ü idare edemedik çünkü bizim hepimizin fena bir ihtiyadımız var. Hiç birimiz hiç bir vakit memleketimize ait herhangi bir mesele hakkında velev ki vatanın mukadderatına taalluk edecek kadar mühim de olsa vakit ve zamanıyla fikir ve zihin ederek kati bir karar veremiyoruz. Her işimizi daima ahvali cereyanına bırakıyoruz, ekseriyetle bıçak kemiğe dayandığı ve başımız taşa çarptığı vakit iştigale başlıyoruz. (12)

Tevfik Paşa hazretleri manda meselesi hakkındaki suale şu cevabı vermiştir: "Manda ister vesayet, ister himaye manasına kabul edilsin bir milletin istikbali ile kabil-i telif değildir.Manda istiklal-i muhaldir. Binaenaleyh Türkiye'de bir manda tayinini istemek hiç bir suretle doğru olamaz. Eğer manda muavenet manasına alınırsa istiklalimize halel getirmeksizin tatbik edilirse o vakit bizce şayan-ı kabul edilebilir."(13)

Haksızlığa son vermek ve küçük ulusların haklarını korumak için girişilen bir savaştan, başkan Wilson'un küçük ulusların kendi kaderlerini kendileri tayin etmek, milli bağımsızlık ve birlik içinde yaşamak haklarından söz eden idealist açıklamalardan sonra bile dünyanın ileri gelen devlet adamları konferans masalarında eski emperyalizm ve toprak ilhakı yollarından müttefikleri nasıl mükafatlandıracaklarını, uluslarla nasıl oynayıp bir güç dengesi kuracaklarını hesaplamaya başlamışlardı. Böylece Londra'da, San Remo'da ve Sevr'de müttefik devletler ortak bir bölüşüm planı hazırladılar. Bu bağlamda "hasta adamın"yere serilmiş vücudunu yalnız parçalamakla kalmayacakları aynı zamanda önemli bölgelerini limanlarını işgal ederek bu hayati parçalarıda alıp götüreceklerdi. bu emperyalizmin bir zaferiydi.(14)

Bunun sonucu olarak yine karşımıza büyük şark meselesi çıkacaktır. Paris konferansında "...Lloyd George : Wilson'a Türklerin İstanbul'da kalıp kalmayacaklarını sordu. Wilson şayet benim hükmüm isteniyorsa Türkler Avrupa'da çok uzun zaman kaldılar, ve oradan tamamen temizlenmelidirler..."(15)

Şark meselesi içinde gelişen olaylar nedeniyle Osmanlı devletinin tasfiyesi durmamış aksine başta İngiltere olmak üzere Avrupa devletleri kendi lehlerine sonuçlandırmak için patlak veren I. Dünya savaşı ile bu siyasetin başlıca karşıtlarını Almanya, Avusturya-Macaristan imparatorlukları ile Rusya çarlığını da tarihe gömmüş, Osmanlı İmparatorluğunun en büyük hammadde kaynaklarını ele geçirmişlerdir. Bunların başında Irak petrolleri gelir. İngilizlerin 7. maddeye dayanarak ilk olarak Musul'u işgali bunun ilk kanıtıdır. (16)

Bu haksız işgaller Avrupa'nın manda veya eşittir sömürgecilik anlayışını gerçekleştireceği, Türk devletinin ortadan kalkacağı endişesini arttırmıştır. Bu nedenledir ki başta çeşitli devletlerin manda ve himayesi olmak üzere çeşitli kurtuluş çarelerine yönelmişlerdir.

V. BÖLÜM

ÇEŞİTLİ CEMİYET VE FIRKALARIN FAALİYETLERİ

1-MANDA YANLISI CEMİYET VE FIRKALAR:

Milli Kongre Cemiyeti, Wilson Prensipler Cemiyeti, Milli Ahrar Fırkası, Vahdet-i Milliye Cemiyeti, Türk-Fransız Muhipleri Cemiyeti gibi kuruluşlar manda yanlısı idi.

1- MİLLİ KONGRE CEMİYETİ:

1918'de İstanbul'da kuruldu. Yöneticileri arasında Abdurrahman Şeref Bey, Tabip Esat Paşa, Halide Edip Hanım, Damat Ferid Paşa, Cami Bey,Doktor Besim Ömer Paşa bulunuyordu. Amacı ise her türlü partileri yurt yararına işbirliğine çağırmaktır. Milli bilinçlenme ve kurtuluş davasına yararlı yayınlar yapmıştır. Anadolu'nun etnik olarak Türk çoğunluğundan oluştuğu muhtıralarla istatistiklerle ve yabancı dilde yayınlanan kitaplarla savunuldu. Wilson'a gönderilen muhtıra, Halide Edip gibi Amerikan mandasını hararetle savunan kişileride ararsında barındırması sebebiyle Amerikan himayeciliğine taraftar olduğu söylenebilir. (17)

2- WİLSON PRENSİPLERİ CEMİYETİ:

1919'da İstanbul Zaman gazetesi idarehanesinde kuruldu. Üyeleri Halide Edip, Celaleddin Muhtar Bey, Ali Kemal, Hüseyin Hulusi, Refik Halit, Ragıp Nurettin, Celal Nuri, Necmettin Sadık, Mahmud Sadık, Ahmet Emin, Yunus Nadi Beyler önemli kişileridir. Bu topluluğun büyük çoğunluğu gazetecidir. Yazdıkları muhtıralarla Amerikan yardımını talep etmişlerdir.

3- MİLLİ AHRAR FIRKASI:

1919'da kuruldu. Amacı Wilson prensiplerinin Türkler içinde uygulanmasını sağlamaktır. Türkler kendi sınırları içerisinde bırakılmalıdır. Türkiye'de ecnebi ve gayrı Müslimlere karşı bir düşmanlık yoktur tezini savundular. Üyeleri arasında Cami Bey, Asaf Muammer Bey, İsmail Suphi, Bekir Sami, Abdülhak Şinasi, Mehmet Refik gibi tanınmış simalar vardır. Amerikan mandasının savunucusudurlar.

4- VAHDETİ MİLLİYE CEMİYETİ:

1919'da Ahmet Rıza Bey kurdu. Üyeleri arasında Çürüksulu Mahmud Paşa, Cevat Paşa, Reşit Sadi Bey, Celaleddin Arif Bey, Abdurrahman Şeref Bey yer alıyordu. Ahmet Rıza bey imzalı bir muhtıra ile ABD'den Wilson prensiplerinin Osmanlı ülkesine adaletli ve insaflı uygulanmasını istemiştir. Araplar içinde geniş bir anket ile birlikte muhtariyet istendi. Ahmet Rıza farklı olarak Fransız mandacılığını istiyordu.

5- TÜRK-FRANSIZ MUHİPLERİ CEMİYETİ :

Kağıt üzerinde kalmış gerçek hayatta kurulamamıştır, Amacı Fransa ile geleneksel bir dostluğun sürdürülmesi ve her iki milletin birbirine yakından tanıtılmasıdır. kurucusu Celaleddin Arif Beydir. Fransız yazar Piyer Loti adına kurulan cemiyetide Türk-Fransız dostluğunu geliştirmeye yöneliktir.(18)

HİMAYE TARAFTARI CEMİYET VE FIRKALAR

Osmanlı aydın ve idarecilerinden bazıları özellikle İngiltere tarafdarı olanlar istek ve dileklerini yerine getirirlerse felaketten kurtulacaklarını zannediyorlardı. Bir çok Müslüman ülkeyi himayesine almış olan İngiltere'nin himayesine girmekle rahat bir hayata kavuşulacağını güven altında olunacağı bir müddet sonra da bağımsızlığa kavuşacaklarını ümit ediyorlardı. Bu yüzden himaye tarafdarı pek çok kuruluş oluştu.

1- HÜRRİYET VE İTİLAF FIRKASI :

Fırkanın kurucu ve yöneticileri Müşir Nuri Paşa, Zeki Paşa, Seyyid Abdülkadir Efendi, Mustafa Sabri Efendi,Vasfi Efendi, Süleyman Paşa, Celalleddin Paşa, Ali Kemal Bey, Rıza Tevfik, Hacı Osman Efendidir. Hürriyet fırkası " İttihat ve Terakkiyi "ağır biçimde tenkit etmekte, suçluların cezalandırılması istenmekte, liberal bir yönetim ile tutumlu davranılması öğüdü verilmekte ve subayların ayrıca teşkilat kurmalarının önlenmesi gerektiği fikrinde idiler. Fırka reisi Sadık Bey görüş bildirirken devam eden işgallere mukavemet etmeye takatimizin olmadığını belirterek dışarıdaki Müslümanların daima Osmanlı devletine yardım ettiğine ifade ediyor ve sözlerini şöyle bitiriyordu: "vazifemiz içinde bulunduğumuz bu nazik durumda yeni bir karışıklık çıkaracak olan maddi hareketlerden çekinerek seziş ve anlayış dairesinde hakkımızı istemek ve yeryüzünde bir sulh unsuru olmaya çalışarak zavallı milletimizden başka, Hindistan'daki din kardeşlerimizden de menfaati namına devletimizin eski ve tarihi dostu bulunan büyük bir devletin (İngiltere) milli ve siyasi birliğimizi muhafaza etmek suretiyle müzaheret ve dostluğunu sağlamak uygun olacağı düşüncesindeyim." Bu dönemde Hürriyet ve İtilaf Fırkası denilince akla İngiliz sempatisi ve himayesi geliyordu. Damat Ferid Paşanın siyasal hayattan çekilmesinden sonra İtilaf Fırkasıda suskunluk dönemine girmiştir. 30 Ağustos başkomutanlık muharebesinden sonra itilafçılar İngiltere sefaretine sığınmıştır.(19)

2- NİGEHBAN CEMİYET-İ ASKERİYESİ :

Askerlerin bekçileri anlamına gelen Nigehban Cemiyeti 1919'da kurulmuştur. İttihat ve Terakki Fırkasına karşıdır. Cemiyet subayların ekonomik durumunu kalkındırmak orduyu politikadan uzaklaştırmayı ilke edinmişlerdir. Damat Feridden çok destek bulan bu fırka Hürriyet ve İtilaf Fırkası ile birlikte İngiliz yanlısı bir politika izlemiştir.

3- İNGİLİZ MUHİPLERİ CEMİYETİ :

Cemiyetin kuruluş gayesi Lloyd George'nin Türkiye düşüncesini yerine getirmek için bir alet olarak kurulan İngiliz Muhipler Cemiyetinin kuruluşu 20 Mayıs 1919'dur Üyeleri Memduh Paşa, Cemil Paşa, Ahmet Zülkefil Paşa, Kamil Paşazade, Abdullah Efendi, Kiraz Hamdi Paşa Seyyid Molla, Ressam Ahmet Paşa, Abdullah Zühtü Bey, Ahmed Rıfat Bey ve Halil Bey gibi kişilerdir. Cemiyete Sultan Vahdettin, Damat Ferid, Dahiliye Nazırı Ali Kemal, Adil ve Mehmet Ali Beyler ile Rahip Frew de katılmıştır. Cemiyet İngiliz parası ile İngiliz kontrolü altında İngiliz politikasının savunuculuğunu üstlenmiş Türkler tarafından kurulmuştur. Cemiyetin amacı idaresi altında milyonlarca islam nüfusu bulunan İngiltere ile hilafet ve saltanatı kendisinde toplayan Osmanlı devleti arasında öteden beri mevcut olan bağları, dostluğu kuvvetlendirmek olarak belirtiliyordu. Milli Mücadele zaferle sonuçlandıktan sonra Sait Molla yurt dışına kaçmış bir kısım üye ise istiklal mahkemelerinde yargılanarak çeşitli cezalar çarptırıldılar.(20)

VI. BÖLÜM

BASINDA MANDACILIK AKIMI VE KONGRELER DÖNEMİ

Kurtuluş savaşında Sakarya zaferi nasıl bir kader dönümü olmuş ise Anadolu'da yeni devletin kuruluşunda da Sivas Kongresinin önemi o derece büyüktür. İsmet İnönü, Halide Edip,Refet Belenin içinde bulunduğu birçok yurtsever kimseler Anadolu'da Milli mücadele savaşının verilebileceğine inanmıyor, Amerikan veya İngiliz mandası altına girmekten daha iyi bir çare görmüyorlardı.(21) Vatanseverliklerinden hiç şüphe olmayan asker, sivil birçoklarına göre iki ihtimal vardır. Biri Hürriyet ve İtilaf Partisi ile saraya dayanan İngilizler elinde parçalanmak ve bölünmek ikincisi: yalvara yalvara Amerikan mandası altına girmek ve böylece yurt bütünlüğünü korumak. (22) Sivas Kongresinden önce toplanan Erzurum Kongresinde alınan kararlar gereğince 6. madde de yer alan"yabancı devletlerin güdümü ve koruyuculuğu kabul edilemez."

Bu sırada basında durum; telgraflar ve çıkış arayışları, İsmet İnönü 1 Haziran 1919'da Erzurum'da 15. kolordu komutanı Kazım Karabekir'e gönderdiği mektupta "çok karanlık günlerin yaşandığı, zamanın yaldızlı hapının manda olduğunu, bir zamandan beri İstanbul'da Mandacılık havasının estiğini bazı kimselerin İngilizleri istediğini, hükümetin İngiliz-Fransız ortak idaresine taraftar olduğunu, kendi tanışlarından çoğunun parçalanmamış bir Türkiye'yi toptan kabullenmek şartıyla Amerikan mandasını öngördüklerini, Anadolu'da ise işgaller devam ederken iç huzursuzluğunda yeniden canlandığını, kendisisinin hiç bir şeye bir kenarda oturduğunu bildiriyor, alışkanlık mı diyeyim yoksa hastalık zaafımı içimde yinede ümitli bir şeyler var. Bu olayı da tek güç ve fakat yine atlatacağız gibime geliyor. Ancak içerideki bozguncu ayrılık tedavi edilemez yatıştırılamaz bir haldedir ki bugün olmazsa yarın her şeyi yıkar." diyordu.(23)

Manda konusundaki ilk teşebbüs 25 Temmuz 1919'da Bekir Sami Bey tarafından yapıldı. Bekir Sami Bey devlet için tam bağımsızlık istenmesi halinde vatanın bölünebileceğini, bu sonucu önlemek ve mülki bütünlüğü sağlamak için belli süreli geçici bir mandaterlik istemenin daha doğru olacağını en uygun mandaterliğinde Amerikan taraftarlığı olduğunu bu konuda İstanbul'daki Amerikan temsilcisi ile görüşüldüğünü bir kaç kişinin istemesi ile sonuç alınamayacağından milletçe istendiğini Amerika'ya duyurulması gerektiğini Amerikan temsilcisine göre adaletli bir hükümetin kurulması, din ve mezhep özgürlüğünün sağlanması, gizli anlaşmaların ortadan kaldırılması şartıyla tüm Osmanlı ülkesini kapsayan bir mandaterlik için Amerikan Cumhurbaşkanına, senatosuna başvurulursa bu isteğin kabul edilebileceğini Amerikan temsilcisinin ayrıca kongre tarafından seçilecek bir heyeti Amerika'ya göndermeyi de kabul etmenin gereğini savunuyordu.(24)

Manda konusundaki ikinci teşebbüs 10 Ağustos 1919'da Halide Edip tarafından yazılan mektupla gerçekleşti. (25) Mektup şöyle idi :" Mustafa Kemal Paşa Hazretleri; yurdun siyasal durumu en sıkışık bir devreye geldi. Kendimize bir yön çizmek için Türk ulusunu zarını atıp olumlu bir duruma girmek zamanı geçmek üzere bulunuyor. İstanbul'da durum şu vaziyettedir. Fransa, İtalya, İngiltere Türkiye'nin güdümü işini Amerikan resmi olarak önermekle birlikte bütün güçlerini senatonun bunu kabul etmemesi için harcıyorlar. Üleşmeyerek pay kaçırmak elbette işlerine gelmiyor Suriye'den umduğunu bulamayan Fransa zararını Türkiye'den çıkarmak istiyor. İtalya namuslu bir imparatorluk isteklisi olduğundan savaşa ancak Anadolu'nun bölüşülmesinde pay almak için girdiğini açıkça söylüyor. İngiltere çok ince planlar peşindedir. İngilizler Türk birliğini yenileşmesini gerçek bir bağımsızlık kazanmasını gelecek için dahi olsa istemiyorlar. Yeni araçlar ve görüşler ile yepyeni bir güçlü Müslüman Türk hükümeti başında halifede olursa, İngiltere'nin Müslüman tutsakları için bir kötü örnek olur. Türkiye'yi bir bütün olarak İngiltere alabilse kafasını kolunu koparır. Bir kaç yılda kendisine gönülden bağlı bir sömürge haline getirir. Buna en başta vatanımızda din adamları isteklidir. Fakat bunu Fransa ile görüşemeyeceği için istemez. Türkiye'yi bütün olarak bırakmak zorunluluğu belirirse yani bölüşmenin askerlik yönünden büyük özverileri göze alarak elde edebileceğini anlarsa Latinleri sokmamak için Amerikan güdümcülük görüşünü tutar ve destekler. Nitekim İngiltere de şu anda ki bu tür eğilimler var. Örneğin Morrison gibi kişiler Amerika'nın Türkiye'de genel güdüm almasını istiyorlar. Biz İstanbul'da kendimiz için bütün eski ve yeni Türkiye sınırlarını kapsamak üzere geçici bir Amerikan güdümünü katlanılabilir (Ehven-i Şer) kötü durum olarak görüyoruz.(26) Nedenlerimiz şunlardır.

1- Aramızda nasıl olsa Hıristiyan azınlıkları kalacaklardır. Bunlar hem Osmanlı uyruğu haklarından yararlanacak hem de dışarıdaki bir Avrupa devletine dayanarak karışıklık çıkaracaklaradır. Yabancı devletlerin iç işlerimize karışmalarına yol açacaklardır. Aslında sağlam olmayan bağımsızlığımızı azınlıklar adına her yıl parça parça yitireceğiz. Düzenli bir hükümet ve yönetim kurulması için patrikhanenin siyasal ayrıcalıkları ve azınlıkların güçlü devletler aracılığı ile sürekli gözdağı verdirmeleri ortadan kalkmalıdır. Güçsüz bir Türkiye bunu yapamayacaklardır.

2- Birbirini yok eden, çıkar hırsızlık yada serüven ve ün için yarışanların sonsuz isteklerini yerine getiren hükümet anlayışı yerine ulusun rahatlığını ve gelişimini sağlayacak ve halkımızı köyleri, sağlığı ve düşünüşü ile yepyeni bir halk haline koyabilecek bir hükümet anlayışı ve uygulaması bize gereklidir. Bu işin istediği para uzmanlık ve güç bizde yoktur. Yabancı devletlerden ödünç para almak siyasal tutsaklığımızı arttırıyor. Kayırma bilgisizlik ve çok konuşmaktan başka olumlu bir sonuç veren yeni bir yaşayış düzeni yaratamıyoruz. Bu günkü hükümet adamlarına değer vermese bile halkı ve halk hükümeti kurmayı hayrı sayan Filipin gibi yabanıl bir ülkeyi bugün kendi kendine yönetebilen yepyeni bir makine haline koyan Amerika bu konuda çok işimize geliyor. 15-20 yıl sıkıntı çektikten sonra yeni bir Türkiye'yi her kişisi öğrenimi ve anlayışı ile gerçek bağımsızlığı kafasında ve cebinde taşıyan bir Türkiye'yi ancak yeni dünyanın yeteneği yaratabilir.

3- Yurdumuzda boy ölçüşen devletleri ve kuvvetleri uzlaştırabilecek bir yardımcı bize gerek buna ancak Avrupa dışında ve Avrupa'dan güçlü bir devlet ile elde edebiliriz.

4- Bu günkü olup bittilerin kalkması ve ivedilikle davamızı dünyaya savunabilmemiz için yeterince güçlü bir devletin yardımını istemek gerektir. Başka ülkeleri ele geçirmeye alışkın olan Avrupa'nın 1001 dalaveresine ve alçakça siyasetine karşı böylece bir vekil adı altında Amerika'yı kendimize kazanarak ortaya atabilirsek gelecek için kendimiz çözmüş olacağız.

Bu nedenlerden ötürü öncelikle istememiz gereken Amerikan himayeside sakıncasız değildir. Onurumuzdan epey vazgeçmek zorunda bulunuyoruz. Yalnız kimilerinin düşündüğü gibi Amerika'nın resmi kimliğinde din eğitimi ve dinden yana olma yoktur. Hıristiyanlara para verecek misyoner kadını Amerikası, Amerikanın yönetim makinasında yer tutmaz. Amerikan yönetimi dinsiz ve milliyetsizdir. Amerika çok düzenli çeşitli soy ve mezhepte adamları çok bağdaşık olarak bir arada tutmanın yolunu biliyor. Amerika doğuda güdümcülük Avrupa'da dert almak istemiyor. Fakat onlar Avrupa'dan üstün bir ulus olmak isteğindedirler. Resmi Amerika bizim topraklarımız üzerinde Ermenistan kurmaya eğilimli görünmüyor. Güdümü alırlarsa bunu bütün ulusları eşit koşullar altında bir yurt çocuğu sayarak alacaklarını çevrelerinden öğrendim. Ancak Avrupa kesin olarak bir Ermenistan sorunu ortaya çıkarmak - Özellikle İngiltere - Ermenilere ödünler vermek istiyor. Zulüm görmüş Ermeniler adına bir oyun oynamaya çalışıyor. Bu tehlikeli günlerde Anadolu'da olup bitenleri dikkatle izleyen bir Amerika var. Hükümet ve İngilizler Hıristiyanları öldürmek İttihatçıları getirmek için Ermeni mandası düşüncesini el birliği ile Amerika'ya aşılamaya çalışıyorlar. Ulusal ayaklanma ivedilikle ve olumlu isteklerle kendini gösterirse Amerika'da hemen destek bulacağını yine çok önemli çevreler kesinlikle söylüyor. İşte tüm bunlar karşısında davamıza destek olması için bu önemli dakikaları yitirmeden bölünme ve çökme korkusu karşısında Amerika'ya başvurmak zorunda olduğumuzu sanıyorum. Vasıf bey kardeşimiz ile bu konuda ortak olduğumuz noktalar fazlacadır. Serüven ve savaş zamanı artık geçmiştir. Gelecek için gelişme ve birleşme savaşı açmak zorundayız. Sınırlarında bunca çocuğu ölen zavallı yurdumuzun düşünce ve uygarlık savaşında kaç şehidi var? Biz Türkiye'nin hayırlı çocuklarından yarının kurucuları olmalarını istiyoruz. Rauf bey ile sizin temelleri bile çöken zavallı yurdumuz için uzakları görerek birlikte düşünüp çalışmanızı bekliyoruz. Saygılarımla.."10 Ağustos 1919 H. Edip. Adıvar (27)

13 Ağustosta 12. kolordu kumandanı Selahaddin bey de Afyondan Mustafa Kemale bir telgraf çekerek İstanbul'daki partilerin " Doğu bölgesinden bir miktar arazinin Ermenilere verilmesine karşılık Türklerin kurtulması hususunda, Amerikanın bize yardımcı olacağını Milletler Cemiyetine karşı taahhüt etmesi gerektiğine, boşaltılacak yerlerde İslam ahalinin başka yerlere nakl ile Erzincan- Sivas bölgesinde ki Ermenilerin de yeni Ermenistan'a nakli hususunda Amerika'nın yardımcı olmasının istenmesine, ve bu kararın Amerika'ya duyurulmasına inandıklarını bildirmişti.(28)

14 Ağustosta 20. kolordu komutanı Ali Fuat Paşa İstanbul'daki Kara Vasıf Beyden aldığı mektuba dayanarak İstanbul'daki aydınların bir büyük devletin yardımına muhtaç olunduğu kanısında birleştiklerini ve bu devletin Amerika olmasına karar verdiklerini belirtti. Son teşebbüs ise İsmet İnönü de geldi. Kurmay Binbaşı Saffet Arıkan bey, Ahmet İzzet Paşanın Amerikan mandası layihasının Erzurum'da olduğu sanılan heyete getirirken İsmet Beydende Kazım Karabekir Paşaya bir mektup getirdi. Layihada milletin içine düştüğü zor durum türlü dinlerden olanlar arasındaki anlaşmazlıklar ve ayrılıklar, içinde ve özellikle baskısı altında bulunulan mali sıkıntı karşısında düzenli bir idare kurmanın kolay olmadığı ve türlü sebeplerle manda denen dış yardım ve denetim olmadıkça devlet hayatının sağlanmasını mümkün bulunmadığı bildiriliyordu.(29)

Basında'da durum aynı idi. Sivas Kongresinden önce başta İstanbul basını olmak üzere Türk basınında da konu tartışılmaya devam etmiştir. İstanbul basınında her gün manda ve himaye ile ilgili makalelere çıkmıştır. Erzurum Kongresinde yayınlanan genelgede 1- Milli sınırlar içinde bulunan vatanın bir bütün olduğu, parçalanamayacağı 2- Yabancı işgale ve müdahaleye karşı top yekun karşı çıkılacağı ve 6. madde de yer alan manda ve himayenin kabul edilemeyeceği bildirilmiştir. (30) Kongrenin sona erdiği gün 20. Asır gazetesi Amerika mı İngiltere mi? adlı makalede; gazetelerin mandaterlik konusunda ikiye ayrılmasının kamuoyunda kesin bir karar verilememesine değinerek devletler hukukunun şimdiye kadar kaydetmediği bu kelimeyi iyice öğrenmedikçe bu konudaki tartışmaların yarar sağlamayacağı kaydediliyordu. (31) Aynı gün Vakit'te Ahmet Emin Yalman " İstiklali savunanların pire için yorgan yakmakta mahsur görmeyen komiteci ruhlu milliyetperverler olarak suçlarken, ertesi gün sütten ağzı yanan adlı yazısında Amerika'yı razı etmenin bize düştüğü yardıma muhtaç olduğumuzdan bunu biz isteyelim,bize kendilerini kabul ettirsinler diyenlerin yanlış muhakeme yürüttüklerini" yazıyordu.

10 Ağustos 1919'da Memleket gazetesi " manda ister miyiz?" başlıklı İsmail Hami imzalı yazısında "gazetemizde açtığımız manda müsabakasına mektupları okuyalım,Anadolu'nun saf kalbini yoklayalım..." diye başlayan yazıda İstanbul!un tanınmış belirli sayıda kişilerin dışında tüm milletin arzusu tam istiklalden başka bir şey değildir deniyordu. (32) 10 Ağustos 1335 İstanbul gazetesinde Sait Molla Londra'da kurulan Osmanlı- İngiliz Cemiyetini savunurken aynı gün Peyam'da Ali Kemal Bey'de " Amerikan mandasını isteyenlerin,sıra İngiltere'ye gelince istemezük diye feryat ettiklerini " anlatıyordu. İleri gazetesinde Celal Nuri Bey "Emperyalizm " başlıklı yazısında Cemiyet-i kendini idare edemeyen milletleri hürriyetlerini kabul ediyor bizde siyasi iktisadi müzherede nail olalım. O zaman kendimizi idare edebiliriz" diyerek üstü kapalı mandacılığı savunuyordu. (33)12 Ağustos 1919'da İstanbul gazetelerinin çoğu Amerikan tahkik heyeti ile İstanbul belediye başkanı Cemil Paşanın görüşmelerinden bahsederek ( mandanın korkulacak bir şey olmadığını millet arzusu istikametinde Cemiyet-i Akvam kararı ile her zaman değiştirme imkanına sahip olduğu) görüşüne yer verirken Cemil paşanın İngiltere veya Amerika'nın yardımına muhtacız dediğine yer veriyordu.

13 Ağustosta Vakit'te Ahmet Emin Amerika'yı tanımanın icaplarından bahsediyor ve Amerikanın Filipin'de ve Küba'da takip ettiği başarılı politika vurgulanıyordu. Aynı gün sabahtan Anadolu'da ki Milli harekete çatılırken İstanbul'da Sait Molla İngiliz tarafdarı olduğunu haykırıyordu. 14 Ağustosta meşhur İngilizci olarak bilinen Alemdar gazetesi, İngiltere'nin muhibbi Sultan Mehmed Han Hazretlerine Morning Post gazetesindeki beyanatı, İngiltere'de son derece olumlu tesir yaptı. Dünyanın en adil ve namuslu, haşmetli devleti olan İngiltere ile zavallı vatanımızın eski satvetini elde etmek için aralarında siyasi mukavemet kurulması için mesleği malum olan Alemdarında çorbada bir tuzu bulunursa ne büyük bir bahtiyarlıktır şeklinde görüş bildiriliyordu.

18 Ağustos 1335'de Sulh ve Selameti Fırkası yayınlanan tebliğinde mandanın müzaheret kelimesi ile tercüme edilip zehir gibi acılığını hafifletmek istendiği belirtilirken, Zaman gazetesinin Tevfik Paşa ile yaptığı mülakata çoğu gazete yer veriyordu. Tevfik Paşa Zaman gazetesine verdiği demeçte "Türkiye üzerinde bir manda konacağı meselesi henüz bir rivayetten ibarettir. Manda meselesi kanaatimce ister vesayet ister himaye manasında kabul edilsin bir milletin istiklali ile kabil-i telif değildir. Manda istiklali ihlal eder Türkiye'ye bir mandater tayini istemek doğru değildir. Manda istiklali ihlal eder. Yok eğer muavenet manasına alınırsa istiklalimize halel getirmeksizin bizce kabule şayan olabilir. (34)

18 Ağustos tarihli Albayrak gazetesi ise " Vilayet-i Şarkıyye Ermenistan olamaz"başlıklı yazısında ermeni ve Rum faaliyetleri hakkında bilgi verirken Erzurum Kongresine dayanıyordu. Alemdarda Amerikan Mandasına Karşı çıkarken " Amerika mandater olacaksa Türkiye hiçbir ülkenin mandasını kabul etmesin daha evladır deniyordu." 21 Ağustos İstiklal'de Ahmet Rauf " Manda Meselesi " adlı yazısında "İstiklal-i Tam'dan başka bir şeyi kabul etmeyeceğini iddia edenler şüphesiz ekalliyettedir. "deniyordu. Yine Alemdar İstiklale cevap verirken"Amerika değil İngiltere!"derken, Sabah gazeteside İstiklal'e verdiği cevapta Amerika'yı neden istemediklerini açıklıyordu. 24 Ağustosta çıkan gazetelerin çoğu konu ilgili birbirlerini suçluyordu. Tasvir-i Efkar " Manda Meselesi " başlıklı uzun yazısında bu meseleyi iyi idare edemedik demektedir."

İstanbul'da durum bu halde iken o devir Anadolu basınının güçlü seslerinden Açıksöz gazetesi daima bağımsızlıktan yana olmuş manda ve himaye konusunda tartışmayı dahi uygun görmemiştir. Mandadan evvel İstiklal adlı başyazısında Açıksöz " Mandanın münakaşa edilmesini istemediklerini belirten Hüsnü adlı başyazar İstanbul basınını suçlayarak manda kabul edelim mi etmeyelim mi? tartışmasına dahi girmeden kimi tercih edelim noktasında toplanıldığını tenkitle Türkün kitabında her muhabbetten üstün ve her medeniyetten ve her türküden daha cazibeli bir kelime vardır: İSTİKLAL! " deniyordu. 25 Ağustos tarihli Vakitte"İngiltere ve biz" başlıklı makalesi ile Ahmet Emin yine Amerikan mandasını savunurken Alemdar'da Refi Cevat " İngiltere ve Türkiye " adlı başyazısında " Aman fırsatı kaçırmayalım " derken yine İngiltere'nin müzaheretini savunuyordu. Zaman gazetesinde " Vatan Mefhumu" adlı yazısı ile Yahya Kemal " Bu şehre girmek için Fatih'in her topuna 90 manda koşmuştuk. Şimdi koca saltanatı bir mandaya değişeceğiz." derken mandacılarla alay ediyordu. Vakit, İstiklal, İleri gibi gazeteler Amerikan mandasını savunurken İkdam, Tasvir-i Efkar, Zaman ile birlikte Anadolu basını bağımsızlığı savundu. Peyam, Sabah Alemdar, Yeni İstanbul ise İngiliz himayesini seçtiler.

SİVAS KONGRESİ

4 Eylül 1919'da açılmış başkanlığına Mustafa Kemal, ikinci başkanlığa Rauf bey ve İsmail paşa seçilmiş ve müzakereler başlamıştır.(35) Kongrenin ilk üç günü söylev,usul görüşmeleri İttihatçılık ile ilgili ve yeminler ile geçti Elbette ki en önemli konu manda ve koruyuculuk meselesi idi.(36) Açılış konuşması yapılmadan önce kurban bayramı dolayısıyla biri padişaha, biri de millete yayınlanmak üzere iki beyanname yazılmasına karar verildi . 5 Eylül 1919'da Padişah Vahdettine bir beyanname sunuldu. İçeriği ise şöyleydi : " Tarihimizin kaydettiği en büyük faciadan sonra kabul ettiğimiz Mondros Mütarekesi, her türlü iç ve dış saldırılar ile işlemez bir duruma gelmiştir. Bu hale karşı hareketsiz kalan devlet ve milletin haklarını ayaklara altına aldırtan anayasadaki açıklığa rağmen ayan ve Mebusan meclislerini toplamamış, bir idareyi gören bu zavallı millet meşru hakkına dayanarak ve hiç bir parti,hırs,ve özel görüşe uymadan vatanın çökmesine engel olacak son tedbirleri almak üzere Sivas Kongresini açmıştır. Bu hayırlı teşebbüs vesilesiyle zat-ı şahanelerine, bir din ve millet vazifesi sayarak kurban bayramlarını en iyi dileklerle ve bağlılıklarını tekrarlarlar."(37)

Sivas Kongresinin devam ettiği günlerde Mazhar Müfit Bey'in de bulunduğu yurt sorunları üzerindeki özel görüşme sırasında Hüsrev Sami Bey " Paşam diyor, Bekir Sami Beyin evinde yapılan içtimada sizi reis seçtirmemek üzere karar vermişlerdi. Fakat muvaffak olamadılar!" Bunun üzerine M. Kemal şu açıklamayı yaptı : " Anlaşılıyor ki bu arkadaşlar kendi aralarında manda fikrini kabul etmiş bulunuyorlar beni reis seçtirmemeye gayret sarf etmelerinin ve politik taktiklere sapmalarının tek izahı kendilerinden bir reise mandayı el çabukluğuna getirip kongre kararına bağlatmak arzusundan ibarettir. Ama hakikaten şayan-ı hayret ve teessüf bir manevra yarın İstanbul Hükümeti Mülkümüzden bir parçayı terke razı olur veya bu iztirarda kalırsa ne olacak? Biz bunu tasdik ile mi karşılayacağız.? Elbette ki karşı çıkacağız. Buna isterlerse isyan adını versinler, biz muhakkak ki hükümet kuracağız ve Milli Amel-i tahakkuk ettirmek yolunda azimle mesaiye devam edeceğiz .(38)

Aslında Sivas Kongresinin 11 Eylül'de yayınladığı bildiride, Erzurum Kongresi tarafından yayınlanan bildirinin dış politika ilgili esasları önemsiz bazı ufak farklarla hemen hemen aynen teyit ediliyordu. Erzurum Kongresince yabancı bir devletin mandasını veya himayesini kabul edilemeyeceği belirtilmiş olduğu halde Sivas'ta bu konu tekrar enine boyuna görüşüldü. (39) 4 Eylül'de Kurmay Saffet Bey Erzincan'da hususi işlerini düzenlemek için ve İzzet Paşanın Amerikan mandası hakkında ki bir önerisini ve İsmet Bey'in Amerikan mandasını kabulden başka çaremiz kalmamıştır diye başlayan önerisini M. Kemal'e sunmak istemiş M. Kemal'i Erzurum'da bulacağı zannıyla Erzurum'a gelmiş. fakat M. Kemal'in Sivas'a gittiğini öğrenmiş idi. M. Kemal bunun üzerine cevaben Sivas Kongresi mandaya değil mukavemete karar verecektir. cevabıyla getirdiği mektupların geçersizliğini belirtti. (40) Sivas Kongresinde M. Kemal'i en çok uğraştıran manda sorunu oldu. Kongre çok sert tartışmalar ile geçiyordu. Bursa delegesi Ahmet Nuri Bey " Kendimize büsbütün yüzsüz ve miskinlik içinde görerek - bizi kurtarın- diye şuna buna yalvarmak gibi bir aşağılığa bu millet katlanamaz, ya ölürüz ya tam bağımsız oluruz." diyordu. (41) Askeri Tıp talebesi Hikmet Bey ateşli bir konuşma yapmış bu genç " Paşam,murahhası bulunduğun tıbbiyeliler beni buraya İstiklal davamızı9 başarmak yolundaki mesaiye katılmak üzere gönderdiler. Mandayı kabul edemem, eğer kabul edecek olanlar var ise bunlar her kim olursa olsun şiddet ile ret ederiz. Farzı muhal mandayı siz kabul ederseniz sizi de ret eder, M. Kemal'i vatan kurtarıcı değil vatan batırıcısı olarak adlandır ve tel'in ederiz." demişti. (42) Bunun üzerine M. kemal : " Arkadaşlar gençliğe bakın, Türk bünyesindeki asil kanın anlatımına dikkat edin" dedikten sonra Hikmet Bey'e dönerek :" Evlat için rahat olsun gençlikle övünüyorum ve güveniyorum " diyordu. " Bizler azınlıkta kalsak dahi mandayı kabul etmeyeceğiz parolamız tektir ve değişmez : YA İSTİKLAL YA ÖLÜM !!"(43)

Bu günlerde Mr. Brown adlı bir Amerikan gazeteci zuhur etmiş ve galiba bir Amerikalı olarak onun şahsını görmek bazı kimselerin İstanbul hatıralarının bütün hatıra ve şiddeti ile uyandırmaya yetmişti. Mr. Brown ile Sivas'ta bazı zevat görüşmüşler, ve hayallerinde canlanan Amerikan mandasına kıymet ve ehemmiyet atfetmişlerdir. Fakat Mr. Brown dahi yanındakilere : " Benim sözlerim tamamen şahsidir. Sakın bana bakarak Amerika'ya bel bağlamayın sonra aldanabilirsiniz." demeye kendini mecbur hissetmiştir. (44) Mr. Brown'u görevlendirenler aslında Amerikanın yakın doğu işleri ile uğraşan Mr. Charles Gran önemli kararlar alacağı anlaşılan Sivas Kongresini izlemek üzere gönderilmiştir. Zaten Mr. Brown da bunu sözler ile belli ediyor güdümün ne olduğuna ilişkin sorulara siz ne dersiniz - güdüm o 'dur- diyordu. (45)

8 Eylül 5. gününde gündemin 3. maddesinde yer alan Amerikan güdümünün kabulünü isteyen 25 imzalı önerge verildi. İsmail Hami, Bekir Sami, İsmail Fazıl Cebesoyunda imzaları olan bu önerge de ilk sözü Kara Vasıf Bey aldı. Şunları söyledi: " İlkin güdümü kabul edelim de koşulları üzerinde sonradan görüşürüz.(46) Alaşehir delegesi Macit bey " Asıl görülecek konu;şimdiden sonra yalnız yaşayabilecek miyiz? Güdümü ne türlü anlayarak,güdümcü ile nasıl görüşeceğiz, güdümcü kim olacaktır? Asıl konu budur." diyordu. Bekir Sami bey ile "Üzerimize aldığımız görev çok ağır ve önemlidir. Boş tartışmalara ayıracak zamanımız yok." diyordu. Bunun üzerine M. Kemal oturuma ara vermek zorunda kaldı. Bekir Sami Bey'den sonra İsmail Hami ve Refet Bele konuştular. Refet Bele " Güdümün bağımsızlığımızı zedelemeyeceği kuşku götürmez iken bazı arkadaşlarımız bağımsız mı kalacağız? yoksa güdüm mü kabul edeceğiz diye soruyorlar. Her şeyden önce güdümün ne olduğu anlaşılmalıdır. " Bunun üzerine önergeyi verenlerden Fazıl Paşa, Bekir Sami ve Hami Bey'ler M. Kemal'e bu önergeyi geri çekiyoruz tebliğinde bulundular.(47) M. Kemal'de önergeyi çekmiş olmakla beraber tartışmalar devam etti. Bu bağlamda İstanbul'da da iki cereyan hakimdi. Amerika ve İngiliz taraftarları: bunlardan Amerikan mandacılığı ağır basıyor. Amerikan mandacıları şöyle diyordu: "Eğer Anadolu'da halkın Amerikalıları herkese tercih ettikleri zemininde Amerika milletine müracaat edilse pek ziyade faydası olacaktır. Deniliyor ki ben de tamimiyle bu kanaatteyim. Bütün memleketi parçalamadan bir Amerika'nın murakabesine tevcih etmek yaşayabilmek için yegane ehven-i çare gibidir." (48)

Manda sorunun tartışılması kongrenin iki uzun ve karışık oturumu boyunca sürdü. M. Kemal ihtiyatlı bir durum izliyordu. Sonra Rauf Bey ile birlikte, kongrenin de kabul ettiği uzlaştırıcı bir çözüm yolu bulundu. Amerikan kongresinde ülkeyi incelemek ve gerçek durumu incelemek üzere bir rapor hazırlanacak ve bir heyet gönderilmesi istenecektir. Bu yazının gönderilmesi M. Kemal ve arkadaşlarını sorumluluk altına sokmakla beraber, mandacı taraftarları yatıştırmaya yetti. Ayrıca bir milliyetçi hareketin varlığını dünyaya duyurmuş oldu. General Harbord başkanlığında bir Amerikan heyetin manda konusunda Amerika'yı ilgilendiren sorunları incelemek üzere Wilson'un emri üzerine Ermenistan'a gitmek üzere yolda olduğunu biliyordu. Senatoya gönderilen telgraf bu heyet üzerinde öneli bir etki yapabilirdi. General Harbord ve heyeti Sivas Kongresinin bitiminden bir hafta sonra geldi. M. Kemal o günlerde sıtmadan rahatsızdı. Fakat yine Harbord ile 2,5 saat görüştü. Amerika ile bir ağabey ilişkisi kurmayı yadırgamıyor gibiydi. Fakat bu ilişkinin yalnız bir öğüt ve yardım temeline dayanmasını istiyordu. Amerika'nın otoritesinin fazla duyurması,Türkiye'nin iç işlerine karışmasını kabul etmiyordu.(49) General Pershing ve Harbord M. Kemal ile konuşmasına devam ederken Harbord M. Kemal'e :"General Türk tarihini okudum. Milletiniz büyük kumandanlar yetiştirmiş büyük ordular hazırlamıştır. Bunları yapan bir millet büyük bir medeniyete sahip olmalıdır. Takdir ederim. Ama bugünkü duruma bakalım müttefiklerinizle 4 yıl harp ettiniz,yenildiniz. Dördünüzün bir arada yapamadığı şeyi,bu durumda tek başınıza yapmayı nasıl düşünebiliyorsunuz? Fertlerin intihar ettikleri vakit vakit görülür, Bir milletin intihar ettiğini mi göreceğiz." diye sordu. M. Kemal: "Teşekkür ederim general tarihimizi okumuş bizi öğrenmişsiniz, fakat biz emperyalist pençesine düşen bir kuş gibi yavaş yavaş aşağılık bir ölüme mahkum olmaktansa babalarımızın oğulları olarak vuruşa vuruşa ölmeyi tercih ederiz. (50) Hülasa şudur ki: galip devletler yalnız eski Osmanlı imparatorluğunu taksimle kalmıyorlar, Türk milletini mafv etmek ve Türk ismini harita-i alemden silmek istiyorlardı. Halbuki Türkün haysiyet ve izzet-i nefsi ve kabiliyeti çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir millet işşiz yaşamaktansa mahvolsun evladır. Peki bir an için bu kararın başarısız olduğunu düşünelim ne olacaktı: Esaret. Peki manda kabul edilseydi netice değişecek miydi? Hayır. Fakat bir şartla şu farkla ki istiklal için ölümü göze alan millet insanlık haysiyet ve şerefinin icabı olarak tüm fedakarlığı yapmak ile müteselli olur. Ve bittabi esaret zincirini kendi eliyle boynuna geçiren miskin haysiyetsiz, bir millete nazaran toplum nazarında mevkii farklı olacaktır. (51)

SONUÇ

Sivas kongresi 11 Eylül 1919'da, başında Atatürk'ün bulunduğu bir temsilciler kurulu seçerek sona erdi. Rauf, Refet, Bekir Sami, Mazhar Müfit, Hakkı Behiç ve Hüsrev Sami beyler gibi kişiler artık mandacılık tartışmalarını bir tarafa bırakmış milli mücadele için tek yürek olarak savaşılacağına ant içilmişti. (52) Bunun en bariz örneğini Halide Edip'in İzmirin işgali günlerinde belirecek ve "Ey bedbaht Türk " diye başlayan o meşhur mitingini irad edecektir.Aşağıda bir bölümü verilecektir.

- " Kardeşler, evlatlar size dünyanın verdiği hükmü dinleyiniz. Avrupalı devletlerin tecavüz siyaseti bazen hainlik ile ve daima haksız olarak Türkiye'ye çevrilmiştir. Eğer ayda ve yıldızlarda Türk ve Müslüman bulunduğunu söyleseler oralara da istila orduları gönderirlerdi. Nihayet Ay'ı parçalamak için ellerine bir fırsat geçmiştir. Bu kararlarına karşı bizi tutacak hiç bir güç yoktur. Onların hepsi haklarını ve millet haklarını savunmak için bir mahkeme kurmuşlar, fakat orada yenilen devletlerin parçalanması hükmünü verişlerdir. Türklere günahkar diyen bu kimselerin kendileri o kadar günahkarlardır ki okyanusların suları onları temizleyemez. Yüreğimizdeki kutsal heyecan milletlerin haklarını ilan edinceye kadar sürecektir. " (53)

Manda tezide esas olarak Wilson prensipleri cemiyeti çıkışlıdır. Wilson'a yazılan mektupta: " Ülkemiz insanlarının henüz rüşte erişmedikleri noktasından yola çıkılıyordu. Amerika'ya önerilerimiz şunlardı: siyasi rüşte erişilene kadar 15-25 yıllık bir ABD mandası kurulması, bu dönemde Osmanlı yasama ve yargı erklerinin sınırlanması tüm yönetimde Amerikan danışmanlarından yararlanılması vb. Mektupta silahlı güçlerden hiç söz edilmemiştir. Manda arayışları Anadolu hareketinde de bir süre içinde görüldü. Sivas'ta tartışılırken bir çok manda kavramını pek çok kişi tarafından " Müzaheret" yardım anlamında kullanıldığı anlaşılır." (54)

Paris Konferansında Cemiyeti Akvamın kurulup manda sisteminin kabulünden itibaren mandacılık uygulanmaya başlanmıştır. İzmir'in işgali konuyu alevlendirmiş Amerikan tahkik heyetinin Türkiye'ye gelmesi konuyu daha da önemli kılmıştır. Mandacılık fikri Erzurum ve Sivas Kongreleri başta olmak üzere tüm yurtta tartışılmış, özellikle İstanbul basınında her gün konu ile ilgili haberler çıkmıştır. Bu tartışmalar milli mücadele hareketini yürütenleri milletler arası siyaset konusunda daha çok tecrübe kazanmalarını sağlamış, milli mücadele hareketinin dönüm noktası olmuştur Sivas, Türk milli birliğini sağlamda dayanak noktası olmuş, Milli cemiyetlerin birleştirilmesi ile Heyet-i Temsiliye ile yeni Türk devletinin müjdecisi olmuştur. Milli mücadele hareketini yürütenler seslerini daha etkili biçimde duyurmuşlar, ve Damat Ferit hükümetini düşürmeyi başarmışlardır. Yeni seçimlere gidilerek Misak-ı Milli kararının alınmasını sağlayacak Meclis-i Mebusan'ın açılması sonucunu da gerçekleştirmişlerdir. (55)

NİÇİN AMERİKA DEYİNCE :

Amerika taraftarlarının nedenleri önce devrin ağır ekonomik şartlarında geleceğin karanlık görülmesinde başka kurtuluş çareleri görmeyenlerin düştükleri umutsuzluk ve kötümserlik havasında aranmalıdır. Ayrıca Wilson prensiplerine olan güven, Amerika'nın memleketimiz üzerinde doğrudan doğruya siyasi emeller besleyen diğer galip devletlerden çok daha olumlu yer alacağı kanaati yaygındı. Dönemin öneli aydınlarının Wilson prensiplerinin uygulanması ile meydan gelebilecek bir barış ortamına başlangıçta olumlu baktıkları görülür. Wilson prensiplerinin Türk basınında ve aydınları arasında kabul görmesinin temel sebebi, bu prensipler sayesinde Misak-ı Milli ile sistemleştirilen İstiklal mücadelesinin başarılı olabileceği yönündeki yaygın kanaattir. Zira Wilson prensipleri uygulandığı takdirde savaşılmadan ve kan akıtılmadan Misak-ı Milli gerçekleştirilebilirdi.(56)

Sonuç olarak mandacılık fikri Türkiye'yi çok meşgul etmiş Milli mücadelede zaferle çıkılıncaya kadar Türk milletinin aklında mandacılık fikri süregelmiştir. Amerika, Türkiye'nin lozan anlaşmasını imzalamasından sonra Türk delegasyonu ile Lozan Konferansı esaslarına paralel olarak Türkiye'de ki Amerikan kültürel ve dini müesseslerini Türkiye Cumhuriyeti tarafından tanınacağını garanti eden bir antlaşmayı 6 Ağustos 1923'te Lozan'da imzaladı. 1923'te Lozan'da imzalanan Antlaşma Ermeni meselesinin ortadan kaldırılmış olması ve kapütilasyonların ilgası hususlarına yer verdiği için Amerika'da büyük itirazlara sebep oldu. 18 Ocak 1927'de senato bu antlaşmayı ret edince iki devlet arasındaki münasebetlerde kesildi.

Daha sonraları Amerikan ( Marşhall yardımı , Türkiye ile Amerika arasında yeni bir devrenin başladığını gösterir. En son 1930'da Cumhuriyetin 7. yılı münasebetiyle 19 Ekim 1930 gecesi Ankara'da Türk Ocağında tertiplenen baloda Amerikan gazeteci Mrs. Ring'in Atatürk'e " Türkiye'nin hangi bakımdan Amerikalılaşmasını düşündüğünü sorması " üzerine Atatürk : ,

- Türkiye bir maymun değildir. Ve hiçbir milleti taklit etmeyecektir.Türkiye ne Amerikalılaşacak ne de batılılaşacaktır. O sadece özleşecektir. cevabını Ring'e vermesi konu bakımında önemlidir. (57)

KAYNAKLAR

SEMİNER SAYFASINA DÖN

Hosted by www.Geocities.ws

1