Âtıf Efendi Kütüphanesi, tarihle mimarinin
mükemmel izdivacından oluşmuş ender mekânlardan
birisi. Sultan 1. Mahmud'un defterdarlarından Âtıf
Efendi'nin 1741 yılında yaptırdığı kütüphane,
Osmanlı İmparatorluğunda Köprülü
Kütüphanesi'nden sonra müstakil bir binada kurulan
ikinci kütüphane özelliğini taşıyor.
Süleymaniye'den
Vefâ'ya inerken karşılaşıyoruz onunla. Üzerinde
"Dâr'ül-kütübi'l-Âtıf" yazılı
kapıdan içeri dalıyoruz. Okuyucunun dikkatini
yoğunlaştırmak için yapılmış geniş kemerli
geçide girdiğimizde eşsiz bir manzara seriliyor
önümüze: serin bahçe ortasındaki kütüphane
binası, görevliler için yapılmış konutlar,
köşede küçük bir çeşme ve alabildiğince
sessizlik... Bir kütüphanede olması gereken
herşey, o eskilere mahsus incelikle
düşünülmüş, hiçbirşey eksik, hiçbir şey
fazla değil.
Osmanlı
barok uslûbundaki kütüphane, 18. yüzyıl Türk
sivil mimarî sanatının inceliklerini yansıten en
güzel örneklerden. Yapı, çevresinde nişler
bulunan , sekiz köşeli, merkezi plânlı bir okuma
salonu ile arkasındaki dikdörtgen plânlı bir
kitap deposundan oluşuyor. Mekânlar yapıya
hareketli bir kitle görünümü sağlayan çeşitli
yükseklikteki tanozlarla örtülmüş. 1966-1970
yılları arasında yapılan onarımda bodrum kat
temizlenerek yeni bir okuma salonu daha elde
edilmiş.
Yedi
basamaklı merdivenle çıkılan binada, duvarlara
sinmiş yüzlerce yıllık tarihle, on yılların
ihmalinin neticesi, ağır küf kokusu içiçe.
Âtıf Efendi'nin vakfiyesinin özeti, eski harflerle
duvara işlenmiş: "...Salı ile Cumadan maada
haftada beş gün tulû-u şemsten bir saat önce
muruunda açılıp, gurub-u şems'e iki saat kalınca
kapanmaya..."
Âtıf Efendi Kütüphanesi Vakfiyesi, sonradan
kurulan kütüphanelere yönetim biçimi açısından
örnek olmuş. Bu vakfiyede, kütüphanecilerin
durumları ile ödünç verme ve yararlandırma
şekilleri anlatılmakta. Vakfiyede üzerinde durulan
hususlardan biri de, hâfız-ı kütüblerin, başka
bir iş yapmaya mecbur kalmayacak kadar yeterli
ücret almaları ve kütüphaneciler için
yaptırılmış lojmanlarda oturma mecburiyetinde
olmaları. 18. asır Osmanlı kütüphanelerinin en
belirgin özelliklerinden olan "kütüphane'de
ibâdet"e Âtıf Efendi Kütüphanesi'nde de
önem verildiği görülmekte. O zamanlar görevli
üç kütüphaneciden biri namaz kıldırır,
ikincisi ezan okur, üçüncüsü de kandilleri yakar
imiş.
3228 yazma ve 6358 eski harfli basma kitaba sahip
olan kütüphanede
toplam 25905 kitap bulunuyor. Fiş çekmecelerde
Napolyon Bonapart'ın
Sergüzeşt-i Tercimesi'nden, Namık Kemal'in
Evrak-ı Perişanı'na kadar pek çok eserle
karşılaşmak mümkün.
Yan taraftaki depo, el yazması, deri ciltli, taş
basması, Arapça, Farsça, Osmanlıca çok eski
eserlerle dolu. Sahih-i Buhari'nin hicri 1154 tarihli
el yazması, İbrahim Hakkı Bursevî'nin
Ruhu'l-Beyab'ı yanında, 2. Abdülhamid devrinden
kalma renkli baskı dergiler , Erkan-ı Harbiye
haritaları mevcut.
Ne yazık ki kütüphane bütün bu zenginliğe
rağmen hakettiği ilgiyi göremiyor. Küflenen
kitaplar, yanmayan kaloriferler, akıtan dam gibi
problemlere bir de okuyucunun ilgisizliği eklenince
meydan farelere kalmış. Bütün bunlar, kitaba ve
geçmişe olan kayıtsızlığımızın canlı bir
fotoğrafı. Herşeye rağmen, Âtıf Efendi
Kütüphanesi tüm ihtişamıyla zamana direnerek
yeniden keşfedilmeyi bekliyor ve bir koca çınar
gibi eğilerek kulağımıza, sanki Cahit
Zarifoğlu'ndan mısralar fısıldıyor:
"Sahip oldun taşa, demire/ Aleve/ Küle
bile."