Yasemin BORAN
Masal mi, gercek mi
‘‘Bir
zamanlar etrafi dik yamaclarla cevrili kucucuk bir koyda bir kadin yasarmis,
tek basina. Yamaclarin uzerinde ise, minik bir koy varmis. Zaman zaman
kecilerin actigi dik patikayi tirmanir, koye varir, ihtiyaci olanlari alirmis.
Firtinali
bir gunde dalgalarla bogusan bir tekne gormus. Koya girmeye calisiyormus.
Kadin, dikkat kesilmis. Kipirdamadan bakiyormus. Sonra tekne dalgalara
dayanamayip batmis. Kadin deniz kiyisina kosup kayalarin uzerine cikmis
ve kopuren denizi incelemeye baslamis.
Gunes
ufuk cizgisinde kaybolurken kayalarin uzerinden inmis ve bakislarini denizden
bir an bile ayirmadan sahilde dolasmaya baslamis. Iste tam bu sirada kopuklerin
icinden birisinin yari baygin kiyiya vurdugunu gormus. Hemen kosup adamin
kolunu tutmus ve karaya cikmasina yardimci olmus.
Adam
nefes nefese, kendinden gecmek uzereyken gelen bu yardima can havliyle
sarilmis. Kadin, genc adamin kolunun altina girip destek olmus ve evine
goturmus.
Adam,
islak, yorgun ve perisan bir halde kapinin hemen dibine yigilmis. Kadin
yataga tasimak istemis, fakat gucu yetmemis. Kapinin dibinden bir milim
bile oynatamamis.
Halbuki,
guclu kuvvetli bir kadinmis. Bahcesinde ekip bictigi urununu sirtina yukledigi
gibi dimdik yamaci bir solukta asip ayni hizla ve belki de daha agir yukuyle
geri donermis. Bahcesini hic bir yardim almadan bir basina ekip bicer,
kislik odununu daglardan kendi tasirmis. Onca yuku banamisin demeden kaldirirken,
ayaklarinin dibinde kendinden gecmis adami niye kaldiramadigina sasip kalmis.
Bari biraz ileri surukleyebilse, sobanin yanina getirebilse iyi olacakmis
ama, ne yapsin? Fakir evinde buldugu ne kadar ortu battaniye varsa, indirip
adamin ustune sermis. Sonra da tabure islevi goren kutugun ustune oturup
adamin yuzunu incelemeye baslamis. Baktikca yuregine bir seyler oluyormus.
Icinin isindigini, sicakligin yavas yavas yuzune yukseldigini hissetmis.
Birden
aklina kotu dusunceler gelmis. ‘‘Ya olurse’’ endisesiyle yerinden firlayip
adamin yuzune yaklasip dokunmus. Yasadigini anlayinca sevinmis. Hemen sobanin
uzerine bir kase su koyup bildigi sifali otlari icine doldurmus.
Sabaha
karsi adam kendine gelmis ve kadinin kendisini seyreden gozleriyle karsilasmis.
Kadin, bir an icinin titredigini hissetmis. Fakat, hemen yerinden dogrulup
hazirladigi otlarla karisik corbayi uzatmis.
Adam,
saskin ve anlamaz gozlerle yerinden zorlukla dogrulup kadinin kendine uzattigi
corbayi almis ve buyuk bir istahla icip bitirmis. Yavas yavas canlanan
adam, nerede oldugunu sormus. Kadin, ‘‘evinde’’ oldugunu soylemis.
Kadin,
adama hicbir sey sormamis. Kim oldugunu, nereden gelip nereye gittigini
hic merak etmemis. Kadin icin o, dalgalarin getirdigi kopuklerin prensiymis.
Yillardir bekledigi prens. Ve o gunun uzerinden cok mutlu iki yil gecmis.
Iki
yilin sonunda adama bir haller olmaya baslamis. Kayalarin uzerine cikip
saatlerce denize bakmaya, dalgin ve tuhaf bir huzunle dolasmaya baslamis.
Kadin,
adamdaki bu degisikligi hemen farketmis ve icini bir endise kaplamis. Fakat,
tek bir soru sormamis. Oylece uzaktan uzaga adami uzuntuyle izlemis. Uykulari,
yuregini sikistiran endiseyle bolunur olmus. Her uyanisinda gozleri adami
arar olmus. Ve bir gun sabah uyandiginda adamin olmadigini gormus.
Ne
zamandir bugunun gelecegini biliyormus. Biliyormus ama, giden adamla birlikte
benliginin de gidecegini bilmiyormus.
Evden
cikip sahile dogru yurumeye baslamis. Kayalarin uzerine cikmis ve butun
gun denizi seyretmis. Gunes batip hava iyice karardiktan sonra kayalardan
inip evinin yolunu tutmus. Ve ertesi gun yine gidip kayalarda butun gun
oturmus.
Yamacin
ustundeki koyluler merak etmisler ve asagi inip kadini aramaya baslamislar.
Kayalarin uzerinde oturan kadini gorup yanina varmislar. Fakat, kadin kafasini
cevirip onlara bakmamis bile. Sanki, isitmiyor ve gormuyormus gibi uzaklara
dalgin bakiyormus. Butun cabalarina ragmen agzini acip tek kelime etmemis.
Koyluler
kadinin durumuna acimislar. Ona hergun yiyecek tasiyip konusmaya calismislar.
Getirilen yemekleri yiyor fakat, konusmuyormus. Sadece, adamin bir gun
yine gelecegini soyluyormus.
Butun
bir yil boyunca kadin her gun kayalarin uzerine oturup sabahtan aksama
kadar sevdigi adamin gelmesini beklemis. Denizden gelen adamin yine denize
gittigini ve bir gun tekrar gelecegini biliyormus. Fakat, gelen giden olmamis.
Bir
yilin sonunda koyluler onu yataginda bulmuslar. Oyle huzurlu bir ifadesi
varmis ki, once uyudugunu sanmislar. Fakat, yasamadigini gecikmeden anlamislar.
Ve dogup buyudugu ve baska bir yer bilmedigi o minik koyda denize karsi
yaptiklari mezara gommusler.’’
Sonu
huzunlu biten bir ask masali gibi gorunuyorsa da bu bir masal olmadigi
gibi bence huzunlu de degil.
Masal
degil, cunku Fethiye de Kelebek Vadisi'nde bu mezar hala duruyor. Ve vadinin
tam uzerinde dik yamaclarin tepesinde Farelya Koyu hala var. Ve burada
yasayan koylulerden dinlemistim bu hikayeyi. Tabii dinledigim zaman cok
da etkilenmistim. Cunku, ‘‘yasamak’’ dedigimiz kavrami tam manasiyla anlamistim.
Oykunun
kahramani kadin gercekten yasamisti. Yasamanin ne oldugu anlamisti. Sorgusuz-sualsiz
ve dusuncelerin yarattigi kaosun icine dusmeden yasamisti. Zaten yasarken
dusunmezsiniz. Sadece yasarsiniz. Ancak, yasayip bitirdikten sonra dusunmeye
baslarsiniz. Asklarini anlatan romancilari dusunun bir. Askini yasayip
bitirdikten sonra oturup yazar. Cunku, yazmak icin dusunmek gerekir.
Bicimlere
takili dolasanlar yani yasayamayanlar icin bu huzunlu bir masaldan daha
fazla bir sey olmayabilir. Fakat, masallar mi gercek, gercekler mi, masal,
diye dusunmekte de fayda var, diyorum, Yasemin'ce...
27 Eylul 1998, Pazar
NOT:Yazi icin sayin Y.Boran'a
e-mail kanaliyla ulasilmaya calistim
Ancak cevap alamadim yinede kendisine
gönülden tesekkürler.GERO
|