I. İTİKAT
A. ALLÂH'A İMAN
Allâh'a iman ne
demektir?
Allâh'a iman, Allâh’ın varlığına, birliğina, ezeli ve ebedi
olduğuna, yani varlığının bir başlangıcı ve sonunun bulunmadığına,
eşinin, benzerinin, ortağının, oğlunun, kızının olmadığına; varlığı
kendinden olup varlığı için bir başka şeye muhtaç olmadığına,
yaratılmış olan şeylerden hiç birine benzemediğine, dolayısıyla
düşündüklerimizden ve hayalimize gelen şeylerin hepsinden başka
olduğuna; her şeyi bildiğine, her şeyi gördüğüne, her şeyi
işittiğine, duyduğuna, her şeye gücünün yettiğine, her şeyi
yaratanın O olduğuna.. kısacası, her türlü eksiklikten uzak olduğuna
yürekten, tereddütsüz bir şekilde inanmaktır. Ergenlik çağına
ulaşmış her akil sahibinin, Allâh'a bu şekilde inanması
farzdır.
Kur’an’da Yüce Allâh,
kendisiyle ilgili olarak bazen biz ifadelerini kullanmaktadır.
Neden?
Kur’an-ı
Kerim’de Allâh Teâlâ bazen, kendisiyle ilgili olarak “biz” ifadesini
kullanmaktadır. Bu, O’nun azamet ve şanının yüceliğini
göstermektedir. Hemen bütün dillerde saygı ve yücelik ifadesi olarak
tekil yerine çoğul kelimeler kullanılmaktadır.
Genel
olarak Kur'an'da, Yüce Allâh'ın zat ve sıfatlarından bahseden
ayetlerde tekil zamir, fiillerinden bahsedilirken ise bazen tekil,
bazen de çoğul zamir kullanılmıştır. Nitekim, "Sizi Biz
yarattık" (Vâkıa, 56/57), "Üstlerindeki göğe bakmazlar mı?
Onu nasıl bina ettik, nasıl donattık" (Kâf, 50/6), "Andolsun,
insanı Biz yarattık" (Kâf 50/16), "Allah gökleri
görebileceğiniz direkler olmaksızın yarattı. Yeryüzüne de, sizi
sarsmasın diye sabit dağlar yerleştirdi ve orada her türlü canlıyı
yarattı. Gökten de yağmur indirip, orada her türden güzel ve faydalı
bitki bitirdik" (Lokman 31/10), "Biz geceyi ve gündüzü
(kudretimizi gösteren) iki alamet yaptır" (İsrâ 17/12) gibi
fiilleriyle ilgili âyetlerde, hem tekil, hem de zamir
kullanılmıştır. Kendi zâtı ve uluhiyeti ile ilgili şu ayetlerde ise,
tekil zamir kullanılmıştır: "Şüphe yok ki Ben, rabbinim
senin." (Tâ-hâ 20/12), "Şüphe yok ki Ben, Allah'ım, Benden
başka hiçbir ilâh yoktur. O halde bana ibadet et." (Tâ-hâ
20/14), "O, kendisinden başka hiçbir ilâh olmayan Allah'tır."
(Haşr 59/22).
B. MELEKLERE İMAN
Melek
nedir?
İslâmî ilimler terminolojisinde melek, nurdan yaratılmış, yemeyen,
içmeyen, erkeklik ve dişiliği olmayan, uyumayan, günah işlemeyen,
Allah'ın emriyle çeşitli görevleri yerine getiren ve gözle
görülmeyen latif, ruhanî ve nuranî varlıklardır.
Meleklere iman ne
demektir?
Meleklere îmân, imanın temel şartlarından biridir. Kur'an'da
meleklere imanın farz olduğunu bildiren birçok ayet vardır:
"Peygamber, rabbinden kendisine indirilene iman etti, mü'minler
de (iman ettiler). Her biri; Allah'a, meleklerine,
kitaplarına ve peygamberlerine iman ettiler." (Bakara 2/285),
"… asıl iyilik, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, kitap ve
peygamberlere iman edenlerin … iyiliğidir." (Bakara 2/177).
Buna göre meleklere inanmayan kişi, dinden çıkmış olur. Nitekim
Kur'an-ı Kerim'de, "Kim Allah'ı, meleklerini, kitaplarını,
peygamberlerini ve ahiret gününü inkar ederse, derin bir sapıklığa
düşmüş olur." (Nisa 4/136) buyurulmakta, meleklere düşman
olanların, Allah'ın düşmanı olduğu bildirilmektedir (Bakara
2/98).
Meleklerin
mahiyet ve özellikleri nelerdir?
Melekler, nurdan yaratılmış, nuranî ve ruhanî varlıklardır. Onlarda;
yemek, içmek, erkeklik, dişilik, evlenmek, uyumak, gençlik ve
ihtiyarlık gibi insanlara ait özelliklerden hiç biri yoktur.
Melekler Allah'a isyân etmezler. Hangi iş için yaratılmış iseler o
işi yaparlar. Daimâ Allah'a ibadet ve itaat ederler. Kur'ân'da bu
hususa şöyle işaret edilmiştir. “Üzerlerinde hakim ve üstün olan
Rablerinden korkarlar ve emrolundukları şeyleri yaparlar.”
(Nahl, 16/50), “Şüphesiz Rabbin katındaki (Melek)ler O'na
ibadet etmekten büyüklenmezler. O'nu tesbih ederler, yalnız O'na
secde ederler” (A’raf, 7/206),
Melekler bir
anda Allah'ın emrettiği bir mekândan diğer bir mekâna intikal
edecek, hatta yerleri ve gökleri dolaşacak bir kabiliyette
yaratılmışlardır. Kur'ân-ı Kerim'de meleklerin kanatlarının olduğu
belirtilmektedir: “Hamd, gökleri ve yeri
yaratan, melekleri ikişer, üçer, dörder kanatlı elçiler yapan
Allah'a mahsustur. O, yaratmada dilediğini
arttırır..”(Fâtır,35/1) Melekler son derece
kuvvetli ve süratli varlıklardır. İnsanların yapamadıklarını kolayca
yaparlar, ulaşamadıkları yerlere çabucak ulaşırlar.
Melekler, Allah'ın emirleriyle farklı şekillere girebilirler.
Örneğin Cebrâil Peygamber'e gelirken bazen Dıhye adındaki sahabi
gibi görünmüş, bazen da kimsenin tanıyamadığı bir yabancı gibi
gelmiştir (Müslim; Îmân; 1). Hz. İbrahim ve Hz.Meryem'e gönderilen
meleklerin de birer insan şeklinde göründükleri yine Kur'ân'da haber
verilmektedir (Meryem 19/16-17; Hûd 11/69-70).
Melekler
gözle görülmezler. Gözle görülmeyişleri onların yok olduklarından
değil, gözlerimizin o kabiliyette yaratılmamış olmasındandır.
Melekleri gözlerimizle müşahade edemeyişimiz onları inkâr etmemizi
gerektirmez. Zira gözümüzle görmediğimiz halde varlığını kabul
ettiğimiz çok şey vardır. Akıl, ruh, zekâ, sevinç ve üzüntü gibi
halleri bunlardan sayabiliriz. O halde meleklerin varlığına da
ruhumuz ve aklımız gibi inanmak zorundayız.
Melekler gaybı
bilebilirler mi?
Gayb bilgisi yalnız Allah'a mahsus olduğundan, melekler gaybı
bilemezler. Ancak Allah tarafından kendilerine bildirildiği
kadarıyla gaybı bilebilirler. Kur'an'da Allah'ın Hz. Adem'e
varlıkların isimlerini öğrettiği, sonra da bunları meleklere
göstererek isimlerini söylemelerini istediği, meleklerin de,
“Seni bütün eksikliklerden uzak tutarız. Senin bize
öğrettiklerinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur…” dedikleri
bildirilmektedir (Bakara, 2/31-32).
Meleklerin
görevleri ve çeşitleri nelerdir?
Meleklerin temel görevleri, Allah'a kulluk etmek; O neyi
emrediyorsa, onu yerine getirmektir. Melekler görevleri açısından
bir kaç gruba ayrılır. Melekler yerde, arşta
veya semada bulunurlar. Yerde bulunanlara
arzî, gökte bulunanlara semavî, arşta bulunanlara ise arşî
denir.
Melekler yüklendikleri görevler itibariyle farklı isimlerle
anılmışlardır. Bunlardan dördü, büyük melek olarak bilinmektedir:
Cebrâîl,
Mikâîl,
İsrâfîl ve
Azrail. Bilinen diğer
melekler de şunlardır: Münker-Nekir
(Öldümden sonra, kabirde sorguyla görevli
melekler), Kirâmen Kâtibin (Hafaza/İnsanların amellerini yazmakla görevli melekler),
Hamele-i Arş (Arşı
taşıyan melekler), Hazin (Cennet ve cehennemde bekçilikle görevli melekler),
Zebânî,
Mâlik (Cehennemde
görevli melekler), Rıdvân (Cennette görevli melekler),
Mukarrabûn ve İlliyyûn (Allah'a çok yakın ve
onun katında üstün mevkie sahip melekler).
Dört büyük
melek ve görevleri
Cebrâîl
Dört büyük melekten birinin ismi olup, peygamberlere vahiy
getirmekle görevlidir. Kur’an’da bu meleğin ismi Cibrîl,
Rûhu’l-Kudüs, Ruhu’l-Emîn, Ruh ve Resul şeklinde geçmektedir. Bütün
peygamberlere vahyi getiren Cebrâil’dir. Kur’an’a göre o, karşı
konulmayacak bir güce, üstün ve kesin bilgilere sahip, Allah
nezdinde çok itibarı olan ve diğer meleklerin kendisine itaat ettiği
şerefli bir elçidir. Yenilmez bir kuvvet ve Allah nezdinde büyük bir
makam sahibi olduğu ifâde edilmiştir: “O (Kur’an), şüphesiz
değerli, güçlü ve arşın sahibi (Allah’ın) katında itibarlı bir
elçinin (Cebrâil’in) getirdiği sözdür.” (Tekvir,
81/19-20)
Mikail'in
Dört büyük melekten biri olup, tabiat olaylarını düzenlemekle
görevlendirmiştir. Kelime olarak, “Allah’ın küçük ve sevgili kulu”
anlamına gelen Mikail Kur’an’ın bir yerinde Cebrail ile birlikte
geçmektedir: “Her kim, Allah’a, meleklerine, peygamberlerine,
Cebrail’e ve Mikâîl’e düşman olursa bilsin ki Allah da inkar
edenlerin düşmanıdır.” (Bakara, 2/98)
İsrafil
Allah’ın emri ile kıyamet kopacağı zaman sûra üflemekle
görevlendirilen İsrafil, dört büyük melekten biridir.
Bir hadiste İsrâfil, sahib-i karn (sûr’un sahibi, borunun
sahibi) olarak isimlendirilmiştir (Tirmizî, Kıyamet, 8). İsrafil
sûr’u iki defa üfleyecektir. Birinci defa üfürdüğünde göklerde ve
yerde bulunan her şey yok olacaktır: “Sûr’a üfürüleceği ve
Allah’ın dilediği kimselerden başka, göklerdeki herkesin, yerdeki
herkesin korkuya kapılacağı günü hatırla. Hepsi de boyunlarını
bükerek O’na gelirler.” (Neml 27/87); “Sûr’a bir defa
üfürülünce, yeryüzü ve dağlar kaldırılıp birbirine bir
çarptırılınca, işte o gün olacak olmuş (kıyamet
kopmuş)tur” (Hakka, 69/13-15). İkinci defa üfürdüğünde, bütün
insanlar tekrar dirilecek ve mahşer yerinde toplanmak üzere sevk
edileceklerdir: “Sûr’a üfürülür. Bir de bakarsın kabirlerden
çıkmış Rablerine doğru akın akın gitmektedirler.” (Yasin,
36/51).
Azrail
Dört büyük melekten birinin ismi olup, insanların canını olmakla
görevlidir. Bu melek Kur’an ve sahih hadislerde, Azrâîl ismiyle
değil, melekü’l-mevt (ölüm meleği) şeklinde
geçmektedir. “De ki: Sizin için görevlendirilen ölüm meleği
canınızı alacak, sonra Rabbinize döndürüleceksiniz.” (Secde
32/11) Her insanın canını almakla görevli bir ölüm meleği vardır.
Azrâîl bu meleklerin başıdır: “Nihayet birinize ölüm geldiği
vakit (görevli) elçilerimiz onun canını alır ve onlar
görevlerinde kusur etmezler.” (En’am, 6/61, A’raf, 7/37).
C. KİTAPLARA İMAN
Kitaplara iman
ne demektir?
Allâh, insanlara doğru yolu göstermek, onları dünya ve ahirette
mutlu kılacak ilkeleri bildirmek, akıllarıyla cevaplarını bulmaları
imkansız bazı konularda onları aydınlatmak üzere Peygamberler
göndermiştir. Bu peygamberlerden bazılarına insanlara tebliğ edilmek
üzere yol gösterici kitaplar indirilmiştir. Allâh Teâlânın Kitap
göndermesi, sahifeler halinde başlamıştır. İlk sahifeler, ilk insan
ve ilk peygamber Hz. Adem’e gönderilmiştir. Sayıları henüz son
derece sınırlı olan, hayatları ve ilişkileri henüz kompleks hale
gelmemiş o zamanın toplumlarının ihtiyacının görülmesinde bu
sahifeler yeterli olmaktaydı.
Peygamberlerin getirdiği esaslarla ve bu esasların ışığında insan
aklının faaliyetleriyle uygarlık ilerledikçe, insanların hayat ve
ilişkileri daha kompleks hale geldikçe Allâh Teâlâ da daha kapsamlı
sahifeler ve kitaplar göndermiştir. İlahi kitaplar son kitap
Kur’an-ı Kerim’le zirveye ulaşmış ve Kur’an-ı Kerim ilahi korumaya
alınmıştır. Artık bundan sonra ilahi kitap gelmeyecek ve Kur’an-ı
Kerim kıyamete kadar insanlığın rehberi olacaktır. Tevrat Hz.
Musa’ya, Zebur Hz. Davut’a, İncil ise Hz. İsa’ya
indirilen büyük kitaplardır.
Müslüman, Allâh tarafından Peygamberlere indirilen kitapların
hepsine inanır. Ancak bu kitaplardan, Allâh’ın indirdiği gibi hiç
bir harfi bile değişmeden günümüze kadar ulaşan yegane ilahi kitap,
sadece Kur’an-ı Kerim’dir. Diğerleri ise ya tamamen kaybolmuş veya
insanlar tarafından değiştirilmiş; böylece asli şekillerini
kaybetmişlerdir. Bu yüzden bugün Kur’an-ı Kerim’in dışında elde
mevcut bulunan diğer ilahi kitaplarda yer alan sözlerden
hangilerinin Allâh’a ait olduğu, hangilerinin ise insanlar
tarafından bu kitaplara sokulduğunu ayırt etmek mümkün değildir.
Esasen Kur’an-ı Kerim indirildikten sonra diğer ilahi kitaplara
ihtiyaç kalmamıştır. Zira Kur’an-ı Kerim, diğer kitapların da ihtiva
ettiği Allâh’ın birliğine Peygamberlerine, kitaplarına, meleklerine,
ahiret gününe iman; canın, malın, neslin, aklın ve dinin korunması
gibi hak dinin temel esaslarını yeniden ve en mükemmel bir şekilde
ortaya koymuş, daha önceki kitaplarda da yer alan gerçekleri tasdik
etmiş, tahrif edilen hususların doğrusunu açıklamıştır.
Kur’anda kaç
ayet vardır?
Kur'ân-ı Kerim'in mânâ, işaret veya hüküm ifade eden, kısa veya uzun
cümlelerinden her birine "âyet" denir. Âyetlerin sayısında aşağıda
açıklanan bazı sebepler dolayısıyla İslâm bilginleri arasında
görüş ayrılığı vardır:
a) İslam bilginlerinin çoğunluğuna göre surelerin başında yer alan
Besmele, Kur'an-ı Kerim'den bir âyettir. Ancak, bunlardan her
birinin, başında bulunduğu sûreden bir parça ve sûrenin ilk âyeti
olup olmadığı konusunda görüş ayrılığı vardır. Şafiî mezhebi
âlimleri, söz konusu "Besmele"leri, başında bulundukları sûrenin bir
parçası saydıkları halde Hanefî mezhebi bilginleri, bu Besmelelerin
başında bulundukları sûrenin bir parçası olmayıp, her birinin o
sûreden ayrı müstakil bir âyet olduğunu, sûrelerin arasını ayırmak
ve teberrûk olunmak (bereket ve feyzinden yararlanılmak) için
indirildiğini söylemişlerdir.
b) Bazı sûrelerin başında, "Yâ-sîn, Hâ-Mîm, Elif-Lâm-Mîm-Râ,
Tâ-Hâ..." gibi "huruf-u mukattaa" denilen harfler, bir kısım
bilginlerce, müstakil birer âyet kabul edilmiş, diğer bir kısım
bilginler ise bu gibi harfleri, başında bulunduğu sûrenin ilk
âyetinin bir parçası saymışlardır.
c) Bazı uzunca cümleler, bir kısım bilginlerce iki veya üç âyet
sayılmışken, diğer bazı bilginlerce tek âyet itibar edilmiştir.
Netice olarak ayet sayısının, kıraat imamlarından Nâfî 6217; Şeybe
6214; Mısırlı bilginler 6226; bir rivayete göre İbn-i Abbas 6616
olduğunu söylemişlerse de, Kufelilerin görüşü olan 6236 sayısı kabul
görmüş ve yeryüzünde basılı bütün Mushaflarda ayetler bu sayıya göre
numaralandırılmıştır. Halk arasında bilinen 6666 sayısının herhangi
bir dayanağı olmayıp, çocuklara kolay öğretmek amacıyla yuvarlak
olarak söylenmiş bir rakamdır. Bu ihtilaflar ayetlerin
numaralandırılmasıyla ilgili olup, Kur'an'ın tümü üzerinde bir
ihtilaf yoktur.
D. PEYGAMBERLERE İMAN
Peygamberlere
iman ne demektir?
Yüce Allâh, insanlara kendi içlerinden seçtiği son derece yetkin
insanlar aracılığıyla dinini bildirmiştir. Bu kimselere "peygamber"
denir ki Allâh ile kulları arasında bir elçi demektir.
Peygamberlik, Allâh’ın insanlardan dilediğine verdiği bir görevdir.
Çalışmakla elde edilmez. İlk Peygamber, Hz. Adem son Peygamber Hz.
Muhammed (s.a.v) dır. Bu ikisinin arasında, her millete kendi
diliyle konuşan peygamberler gönderilmiştir. Sayılarını Allâh’tan
başka kimse bilmez. Bunlardan bir kısmının adı Kur’an’da
geçmektedir.
Peygamberler de insandır. Bu bakımdan yeme, içme, uyuma, dinlenme,
evlenme, hastalanma gibi beşeri hususlarda diğer insanlarla
aralarında bir fark yoktur. Bunlar peygamberler için bir eksiklik
değildir. Ancak hepsinde mutlaka bulunması gereken ortak nitelikler
şunlardır. Sıdk (doğruluk), emanet (güvenilir olma),
fetanet (çok zeki ve akıllı olmak), tebliğ
(bildirmekle yükümlü bulundukları hükümleri insanlara anlatmak),
ismet (günahsız olmak). Peygamberlerin, peygamberliğini
insanlara anlatmak için Allâh kendilerine mucizeler vermiştir. Son
peygamber Hz. Muhammed (s.a.v)’e de böyle pek çok mucize
verilmiştir. Fakat O’nun en büyük ve sürekli mucizesi, hiç şüphesiz
ki Kur’an’dır.
Mucize
nedir?
Sözlükte aciz bırakan güçsüz kılan, karşı konulmaz, harika olay,
kudretsizlik ve takatsızlık veren iş anlamlarına gelen
mucize, dini bir terim olarak, insanların benzerini
meydana getirmekten aciz kalacakları ve meydan okuma şeklinde,
peygamberlik iddiasında bulunan zattan adetin hilafına ve tabiat
kanunlarının aksine olarak zuhur eden harikulade olaylara denir.
Asıl maksadı, peygamberin nübüvvet davasını ispat ve doğrulamaktır.
Herhangi bir olayın mucize olabilmesi için onun nübüvvet görevi
verilmiş kişilerin elinde ortaya çıkması gerekir. Mucize gerçekte
Allah’ın fiilidir, “peygamber mucizesi” denilmesi mecazîdir. Bu
nedenle olayın onun aracılığıyla olması, tabiat kanunlarının çok
üstünde ve onlara aykırı olması, iddiaya uygun olarak ortaya
konulması, bir yalanlama ya da inkârdan sonra meydana gelmesi ve
insanoğlunun aciz kaldığı bir olay türünden gerçekleşmesi
gerekir.
Peygambere verilen mucizeler, bir yönüyle imanın temel esaslarından
olan nübüvvetle, diğer yönüyle de vahiy ile alâkalıdır. Dolayısıyla
mucizeye inanmak gerekir: “Dediler ki: 'Ona, Rabbinden mucizeler
indirilseydi ya!'. De ki: 'Mucizeler ancak Allah katındadır ve ben
ancak apaçık bir uyarıcıyım.” (Ankebut, 29/50) Akıl bakımından
da mucize imkansız değildir. Çünkü her an insanın çevresinde meydana
gelen olaylar hayatın kendisi ve her sahası mucizelerle doludur.
Varlıkların yaratılması, ömrü tamamlanınca yok olması ve hayatın
kesintisiz olarak devam etmesi bunun en güzel örneğidir. Sürekli
müşahede ettiğimiz ve bu nedenle değişmez sandığımız tabiat
kanunlarını var eden Allâh’tır. Allâh bu kanunları dilediği zaman,
peygamberleri vasıtasıyla değiştirebilir. Bu değişiklik bir
mucizedir. Bu durumda mucizenin vukuu için aklî bir engel yoktur.
Aksine akıl, mucizenin meydana gelmesini kabul edip
benimser.
Mucize
çeşitleri nelerdir?
Hz. Peygamber’in nübüvveti esnasında ortaya koyduğu mucizeler,
manevî (aklî), hissî (maddî) ve haberî olmak üzere üç şekilde
sınıflandırılmıştır. Manevî mucizeye en büyük örnek Kur’an’dır.
Çünkü Kur’an her çağdaki akıl sahibi insana hitap eden, akıllara
durgunluk veren, başkalarının benzerini meydana getirmekten aciz
kaldıkları büyük ve ebedî bir mucizedir: “Eğer kulumuza
(Muhammed'e) indirdiğimiz (Kur'an) hakkında şüphede
iseniz, haydi onun benzeri bir sure getirin, eğer doğru söyleyenler
iseniz Allah’tan başka şahitlerinizi çağırın (ve bunu ispat
edin).” (Bakara, 2/23). Bir hadiste de şöyle buyurulmuştur:
“Hiçbir peygamber yoktur ki, onlara kendi zamanlarındaki
insanların inandıkları bir mucize verilmiş olmasın. Bana mucize
olarak verilen ise ancak Allah’ın bana vahyettiğidir.” (Buhârî,
İ’tisâm, 1). Hissî mucize olarak Hz. Peygamber’in nübüvvet mührü,
Ay’ın ikiye bölünmesi, parmaklarının arasından suyun akması, bir
ziyafet esnasında zehirlenmek istenince olaydan haberdar olması, bir
hurma kütüğünün teessürünü inilti şeklinde duyurması; haberî
mucizeler için de Hz. Peygamber’in Mekke’nin fethi, İslam’ın tebliği
ve meydana gelen savaşlarla ilgili açıkladıkları olay ve haberler
örnek olarak gösterilebilir.
Keramet
nedir?
Sözlükte değer, kıymet gibi anlamlara gelen kerâmet,
dini bir kavram olarak Peygamberlik iddiasıyla bir ilgisi olmaksızın
bir mü’minde harikulâde (olağan üstü) bir halin meydana gelmesi
demektir. Şayet bu hâl kendisinde meydana gelen kimse amelleri sâlih
olan biri değilse o hârikulâde hale istidrâc adı
verilir. Keramet, Allah’ın veli kuluna bir ikramıdır. Asıl kerâmet,
kişinin istikâmet üzere bulunması, hal ve hareketlerinin Kur’an ve
Sünnet’e uygun düşmesidir.
Vahiy nedir,
çeşitleri nelerdir?
Sözlükte gizli konuşmak, emretmek, ilham etmek, îma ve işâret etmek,
seslenmek, fısıldamak, mektup yazmak ve göndermek anlamlarına gelen
vahiy, dini
bir terim olarak, Allah’ın Peygamberlerine iletmek istediği
mesajlarını, doğrudan doğruya veya Cebrail vasıtasıyla bildirmesine
denir.
Kur’ân ve diğer kutsal kitaplar, vahiy ürünüdür. Vahiy, ilâhi ve
gayr-i ilâhi olmak üzere iki kısma ayrılır. İlâhi vahiy, Allah’ın vahyi demek
olup 5 çeşittir:
1- Cebrail’e (Necm, 53/10) ve diğer
meleklere vahyi (Enfâl, 8/12).
2- Cansız varlıklardan yeryüzüne (Zilzâl, 99/4-5) ve gökyüzüne
(Fussilet, 41/12) vahyi. Bu vahiy, “emretmek” anlamındadır.
3- Canlılardan bal arısına vahyi (Nahl,
16/68-69). Bu vahiy, ilham, içgüdü anlamındadır.
4- İnsanlardan Hz. Musa (a.s)’ın annesine (Kasas, 28/7) ve Hz. İsâ
(a.s)’ın havarilerine (Mâide, 5/111) vahyi. Bu vahiy, fıtrî ilham,
îma, emir anlamındadır.
5- Peygamberlere vahiy (Nisâ, 4/162. A’râf, 7/117, 160) Bu vahiy,
ıstılâhî anlamdaki gerçek vahiydir. Vahiy denince ilk akla gelen bu
vahiydir. Bu vahiy, sözlü, sözsüz ve Cebrail vasıtasıyla olur.
Sözlü vahiy,
Allah’ın perde arkasından Peygamberine hitap etmesidir.
Sözsüz vahiy;
rüyada veya uyanık iken vahyin Peygamberin kalbine ilkası şeklinde
olur. Cebrail vasıtasıyla
vahiy;
a) Peygamber uyanık veya uykuda iken vahyi
Peygamberin kalbine ilkası ile,
b) Cebrail’in melek veya insan suretinde vahiy
getirmesi ile,
c) Cebrail görünmeden vahyin çıngırak sesi
şeklinde gelmesi ile olur.
Vahyin geliş şekillerinden bir kısmı, Şûrâ suresinin 51. âyetinde
bildirilmiştir. Vahiy, Allah ile Peygamber arasında bir sırdır.
Mahiyetini insanların tam anlaması imkansızdır. Vahiy geldiği anda
Peygamber titrer, rengi değişir, alnı terler ve nefesi sıkışırdı.
Hz. Muhammed (a.s.) gelen vahyi aynen hafızasına alır (Kıyamet,
75/16-19), sonra vahiy katiplerine yazdırırdı. Her sene Ramazan
ayında inen âyetleri ve sûreleri Cebrail’e okuyup arz ederdi.
Gayr-i ilâhi vahy yani ilâhi olmayan
vahy ise, cin ve insanlar arasında cereyan eden vahye denir.
Zekeriya (a.s)’ın kavmine vahyi gibi (Meryem, 19/11), bu vahiy, imâ
ve işâret etmek anlamındadır. Şeytanın şeytana vahyi gibi (En’âm,
6/121); bu vahiy, fısıldamak ve gizli konuşmak anlamındadır.
İlham
nedir?
İlhâm, Allah’ın doğrudan veya melek
aracılığıyla iyilik telkin eden bilgileri insanın kalbine
ulaştırması, feyz yoluyla kalbe gelen özel bir anlam ve bilgi, kalbe
konulan iyilik hissi, hayır duygusu demektir. İlhamın kaynağı Allah
veya melektir. Veliler, ilhamı Peygamberlere vahiy getiren meleğin
aldığı kaynaktan alırlar. İlham, bilgi kaynaklarını kullanmadan
insanın zihninde (kalbinde) âniden ortaya çıkar. Bir âyette,
Allah’ın insan benliğine hem takvâyı hem de fücuru ilham ettiği belirtilmektedir
(Şems, 91/8). Hz. Musa’nın annesine yapılan vahyin doğrudan Allah
tarafından kalbine ulaştırılan ilham anlamına geldiği genellikle
müfessirlerce kabul görmüştür. Hz. Peygamber, Allah’ın
kendisine ilham ettiği övgülerle O’na hamdettiğini açıklamış
(Buhârî, Tevnîd, 36), bir sahabiye “Allah’ım! Bana gerçeği bulma
yeteneğini ilham et” şeklinde dua etmesini öğretmiş (Tirmizî,
Daavât, 69), “Sizden önceki ümmetler içinde ilham olunan kimseler
vardı. Eğer ümmetimin arasında böyle birisi varsa o Ömer’dır”
buyurmuştur (Buhârî, Enbiyâ, 54). İnsan kalbine bazı
bilgilerin ilham edilmesi mümkün olmakla birlikte bunlar genel
geçerliliği bulunan kesin bilgi kaynağı teşkil etmez ve dîni
konularda delil olarak kullanılamaz. Zira ilhama dayalı bilgiler
kontrolü mümkün olmayan sübjektif bir nitelik
taşır.
E. AHİRET GÜNÜNE İMAN
Ahirete iman
nedir?
Allâh’tan başka hiç bir varlık kadim ve ezeli değildir. Hepsi de
Allâh’ın yaratmasıyla sonradan meydana gelmiştir. Sonradan yaratılan
şeylerin bir de sonu vardır. Dünyanın da sonunun gelip düzeninin alt
üst olmasından yani Kıyametin kopmasından sonra Allâh’ın emriyle
bütün canlılar tekrar diriltilecektir. Buna öldükten sonra tekrar
dirilme denir. İnsanlar dünyada yaptıkları şeylerden sorguya
çekilecek, haklı haksız ayırt edilecek, kimin kimde hakkı varsa
alınacak, herkes dünyada yaptığı iyilik ve kötülüğün karşılığını
mutlaka görecektir. İşte bütün bunlara inanmak iman
esaslarındandır.
Ahirete inanmayan kişi, Kurân ayetlerini de inkar etmiş olacağından
dinden çıkmış olur:
"….Ey iman edneler! Allah'a,peygamberine,peygamberine indirdiği
kitaba ve daha önce indirdiği kitaba iman edin. Kim
Allah'ı,meleklerini,kitaplarını ,peygamberlerini ve ahiret gününü
inkar ederse derin bir sapıklığa düşmüş olur."
(Nisa:4/136) ayeti bunu açıkça belirtmektedir.
Ruh göçü
(Reenkarnasyon) ve İslam'daki yeri nedir?
Tenasuh, reenkarnasyon, hulûl
kavramlarıyla da ifade edilen ruh göçü,
ruhların beden değiştirerek dünyaya tekrar tekrar
gelmelerine denir. Ruh göçü inancı, Hindistan ve Çin’in büyük bir
bölümü başta olmak üzere bazı ülke ve bölgelerde varlığını
sürdürmektedir. Bu inanca sahip olanlara göre, ruhun bir defa
dünyaya gelmesiyle evreni tanıması mümkün değildir. Bunun için bir
beden ölünce ruhu yenisine geçer. Bu yeni bedende ruh öncekine
oranla daha da olgunlaşır. Söz konusu intikal her ömrün sonunda
başka bedende ve varlıkta gerçekleşebilir. Nitekim su, bulut ve gök
gürültüsüne dönüşüyor. Yumurta kuş biçimine geliyor. Palamut, meşe
ağacı oluyor. Odun ateş ve kül halini alıyor.
İslam bilginleri bu inanç tarzını reddetmişlerdir. İslam inancına
göre ruh, ezelî olmayıp sonradan yaratılmıştır. O, bedenin
tamamlayıcısıdır. Ahirette beden yeniden yaratılınca ruh tekrar ona
iade edilecektir. Dolayısıyle dünyadaki ameline göre mükafat veya
cezaya muhatap olacaktır. Kur’ân’da ruh göçünün olmadığı kesin
olarak ifade edilmektedir: “Nihayet onlardan birine ölüm gelince:
‘Rabbim! Beni dünyaya geri gönderiniz ki, terk ettiğim dünyada salih
bir amel yapayım' der. Hayır! bu sadece onun söylediği boş bir
sözden ibarettir. Onların arkasında, tekrar dirilecekleri güne kadar
(devam edecek, dönmelerine engel) bir perde
(berzah) vardır.” (Mü’minûn 23/99-100).
Kabir hayatı
nedir?
Ölümle başlayıp yeniden dirilmeye kadar devam edecek hayata kabir
hayatı denir. Kabir hayatı, "Berzah" diye de anılmıştır.
Hz.Peygamber, "Kabir, ahiret duraklarının ilkidir. Bir kimse o
duraktan kurtulursa, sonraki durakları daha kolay geçer.
Kurtulmazsa, sonrakileri geçmek daha zor olacaktır." (Tirmizi,
Zühd 5;İbn Mâce, Zühd 32) buyurarak ahiret hayatının ölümle
başladığını bildirmiştir.
İnsan öldükten sonra kabre konulunca Münker ve Nekir adında iki
melek kendisine gelerek "Rabb'in kimdir?", "Peygamberin kimdir?"
"Dinin nedir?" diye soracaklar, iman ve güzel amel sahipleri bu
sorulara doğru cevaplar verecekler ve kendilerine cennet kapıları
açılarak gösterilecektir. Kafir ve münafıklar ise bu sorulara doğru
cevap veremeyecek, onlara da cehennem kapıları açılarak cehennem
gösterilecektir. Kafirler ve münafıklar kabirde acı ve sıkıntı
içinde azap görürlerken müminler nimetler içerisinde mutlu ve
sıkıntısız bir hayat süreceklerdir (bk. Tirmizî, Cenaiz, 70). Kabir
azabı ve nimeti ile ilgili olarak Kur'an'da ve sahih hadislerde
çeşitli bilgiler bulunmaktadır
F. KADERE İMAN
Kader ve kaza
ne demektir?
Sözlükte ölçmek, tahmin etmek ölçüp takdir ederek tayin etmek; gücü
yetmek ve kudret anlamlarına gelen kader, dinî bir
terim olarak, Allah'ın ebede kadar olacak şeyleri, bunların zaman ve
yerini, özellik ve niteliklerini, nasıl ve ne zamanda olacaklarsa
onların tamamını ezelde bilip bu bilgi doğrultusunda takdir etmesine
denir. Bu durumda kader Allah'ın ilim sıfatını ilgilendirmektedir. O
halde kader, Allah'ın ilmi doğrultusunda, kainatı ve ondaki her
çeşit yaratığı belli bir düzen ve ölçüye göre idare eden ilâhî bir
kanundur. Bu konuda Kur'an’da şöyle buyurulmaktadır: “Gerçekten
biz, her şeyi bir ölçü ve dengede yarattık.” (Kamer 54/49);
“Allah her dişinin neye gebe olduğunu, rahimlerin artırdığı şeyi
ve eksilttiği şeyi bilir. Her şey O'nun katında bir ölçüyledir.”
(Ra’d,13/8); “Hiçbir şey yoktur ki, hazineleri yanımızda olmasın.
Biz onu ancak belli bir ölçü ile indiririz.” (Hicr 15/21); “…
O her şeyi yaratmış ve yarattığı o şeyleri bir ölçüye göre takdir
etmiştir.” (Furkân,25/2). "Yeryüzünde ve kendi nefislerinizde
uğradığınız hiçbir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, bir
kitapta (Levh-i Mahfuz’da) yazılmış olmasın. Şüphesiz bu, Allah’a
göre kolaydır." (Hadîd 57/22).
Kazâ ise, Cenab-ı Hakk'ın ezelde irade etmiş olduğu ve takdir
buyurduğu şeylerin, zamanı gelince her birisini ezelî ilim,
irade ve takdirine uygun bir biçimde meydana getirmesi ve
yaratmasıdır. Bu takdirde kaza, Allah'ın tekvin sıfatını
ilgilendiren bir konu olmaktadır. Bu tanım, İmam Mâtüridî ve
taraftarlarına göredir. Eş’arîler ise bunu daha farklı bir şekilde
tarif etmişlerdir: Kaza; hüküm mânâsınadır. Allah'ın eşyayı sonradan
nasıl olacaksa ezelde öylece irade etmesidir. Kader ise, Allah'ın
her şeyi vakti gelince, ezelî ilmine uygun olarak, irade
ettiği şekilde yaratmasıdır.
Tevekkül
Nedir?
Sözlükte dayanmak, güvenmek, vekil tutmak anlamlarına gelen
tevekkül, terim olarak; hedefe ulaşmak için gerekli
olan maddi ve manevi sebeplerin hepsine başvurduktan ve yapacak
başka bir şey kalmadıktan sonra Allah’a dayanıp güvenmek ve ondan
ötesini Allah'a bırakmak demektir.
Tevekkül,
Müslümanların kadere olan inançlarının tabii bir sonucudur. Tevekkül
eden kişi Allah’a kayıtsız şartsız teslim olmuş kişidir. Tevekkül
etmek, tembellik ve miskinlik demek olmadığı gibi, çalışma ve
ilerlemeye mani de değildir. Tevekkül, çalışıp, çabalamak, çalışıp
çabalarken Allah'ın bizimle olduğunu hatırdan çıkarmamak ve sonucu
Allah'a bırakmaktır. Kur'an'da, “Çalışanların ücreti ne güzeldir.
Onlar ki sabrederler ve Rablerine tevekkül ederler.”
buyurulmaktadır (Ankebut 29/58-59).
Ecel nedir?
Ömür kısalır ya da uzar mı?
Ecel, kelime olarak mutlak vakit, bir şeyin müddeti veya bir şeyin
müddetinin sonu anlamındadır. Daha sonra bu kelime insan ömrünün
sonu anlamında kullanılmış ve bu manada meşhur olmuştur. Ecel
hayatın son bulması ve ölümün gerçekleştiği zamandır. Bu anlamı ile
her canlı için tek bir ecel vardır. Bu ecel Allâh'ın kaza ve
takdiriyle olup, asla değişmez. Belirlenen ecel, vaktinden ne önce
gelebilir ne de o vakitten sonraya kalabilir. Bu hususla ilgili
Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyrulmaktadır.
"… Her milletin bir eceli vardır. Onların eceli geldi mi, ne bir
an geri kalabilirler, ne de öne geçebilirler." (Yunus 10/49);
"Allah, eceli geldiğinde hiçbir kimseyi asla ertelemez. Allah
bütün yaptıklarınızdan haberdardır." (Münâfikûn
63/11).
Rızık
Nedir?
Sözlükte azık, yenilen, içilen ve faydalanılan şey anlamına gelen
rızk, terim olarak, Yüce Allâh'ın, canlılara yiyip
içmek ve yararlanmak için verdiği her şey demektir. Buna göre rızk,
helal olabileceği gibi, haram da olabilir.
Rızk konusunda benimsenen temel prensipler şunlardır:
1. Rızkı yaratan ve veren ancak Allâh'dır. Kur'an'da, "Yeryüzünde
hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allâh'a ait olmasın..." (Hud 11/6)
buyurulmaktadır. Başka bir ayette de Allah'ın, dilediğine bol rızk
verip, dilediğinin rızkını daralttığı ifade edilmektedir (Şûra
42/12). Kul, Allâh'ın evrende geçerli tabii kanunlarını gözeterek
çalışır, çabalar, sebeplere sarılır ve rızkı kazanmak için
tercihlerde bulunur. Allâh da onun bu tercihine ve çabasına göre
rızkını yaratır. Allâh'ın yegane rızk veren olması, tembellik
yapmayı, çalışmamayı, yanlış bir tevekkül anlayışına sahip olmayı
gerektirmez.
2. Haram olan şey de, rızk kapsamındadır. Fakat Allâh'ın haram olan
rızkı, kulun kazanmasına rızası yoktur. Kur'an'da, "Artık
Allâh'ın size helal ve temiz olarak verdiği rızklardan yeyin..."
(Nahl 16/114) buyurularak, helal yenilmesi emredilmiş, haram
yasaklanmıştır.
3. Herkes kendi rızkını yer. Bir kimse başkasının rızkını
yiyemeyeceği gibi, başka biri de onun rızkını yiyemez.
Şirk ile küfür
arasında ne gibi fark vardır?
Küfür Hz. Peygamber’in Allâh’tan getirdiği kesinlikle sabit olan
dini esaslardan bir veya bir kaçını inkar etmek demektir. Şirk ise
Allâh Teâlâ’nın tanrılığına, isim, sıfat ve fiillerinde ve O'na
kullukta eşi dengi ve ortağı bulunduğunu kabul etmektir.
Şirk ile küfür birbirine yakın iki kavramdır. Aralarındaki fark,
küfrün daha genel, şirkin ise daha özel olmasıdır. Bu anlamda her
şirk küfürdür, fakat her küfür şirk değildir. Şirk Allâh’a, zat,
isim ve sıfatlarına ortak tanıma sonucu meydana gelir. Küfür ise,
küfür olduğu bilinen bir takım inançların kabulü ile
gerçekleşir.
İslam'ın bazı
şartlarını yerine getirmeyen, büyük günah işleyen kimselere kafir
denir mi?
Kalbinde inancı olduğu halde inancını diliyle söyleyen, fakat
çeşitli sebeplerle ameli terk eden, dolayısıyla şirk ve küfür ile
münafıklık dışındaki büyük günahlardan birini işleyen kimse,
işlediği günahı helal saymıyorsa mümindir, kafir değildir. Fakat
büyük günah işlediği için ceza görecektir. Ancak bu kimse için tövbe
kapısı açıktır. Yüce Allâh böyle bir kimseyi ahirette dilerse
affeder, dilerse günahı ölçüsünde cezalandırır. Neticede kalbinde
inancı bulunduğu için cennete girdirir.
Şefaat
nedir?
Sözlükte bir başkasını desteklemek üzere ona katılmak, yardımcı
olmak ve aracılık yapmak gibi manalara gelen şefaat,
ıstılahta, ahirette günahkar müminlerin affedilmesi, günahı
olmayanların daha yüksek derecelere erişmeleri için peygamberlerin,
Allah’a yalvarmaları, dua etmeleri ve günahlarının bağışlanmasını
istemelerini demektir. Allah’ın izni olmadan bir kimsenin şefaat
etmesi veya Allah’ın razı olmadığı birine şefaatte bulunması mümkün
değildir. “O’nun izni olmaksızın hiç kimse şefaatçi olamaz”
(Yunus 10/3), “Onlar Allah’ın razı olduğu kimselerden başkasına
şefaatçi olmazlar” (Enbiya 21/28). Kafir, müşrik ve münafıklar
için şefaat söz konusu değildir. “Artık şefaatçilerin şefaati
onlara fayda vermez.” (Müddessir, 74/48; En’an 6/51) Hz.
Peygamber bir hadislerinde ümmetinin günahkârlarına şefaat edeceğini
haber vermiştir (Tirmizî, Kıyamet 11, İbni Mace, Zühd,
37).
Hz. Peygamber’in bir de genel ve kapsamlı bir şefaati olacaktır.
Mahşerde bütün insanlar heyecan ve ıstırap içinde bulundukları bir
sırada bunların hesaplarının bir an önce görülmesi için Hz.
Peygamber'den şefaat dileyecektir. Buna “şefaat-i
uzma” (büyük şefaat) adı verilir. Hz. Peygamber'in bu
anlamdaki şefaat yetkisi Kur’an’da “Makam-ı Mahmud”
(övülen makam) adıyla anılır.
İman artar veya
eksilir mi?
İman inanılması gereken hususlar açısından artmaz ve eksilmez. Bir
kimse, iman esaslarının tümünü kabul edip de, bir ya da birkaçına
inanmazsa, iman etmiş sayılmaz. Bu durumda, iman
gerçekleşmediğinden, artması ve eksilmesi söz konusu değildir. Ancak
güçlü ve zayıf olmak açısından farklılık gösterir; kiminin imanı
kuvvetli, kiminin zayıftır.
İmanda bu çeşit farklılığın bulunduğuna Kur'an-ı Kerim'de işaret
edilmiştir: “Herhangi bir sure indirildiğinde, içlerinden
(alaylı bir şekilde) 'bu hanginizin imanını artırdı?'
diyenler olur. İman etmiş olanlara gelince, inen sure onların
imanını artırmıştır.” (Tevbe 9/124); “O, inananların
imanlarını kat kat artırmaları için kalplerine huzur ve güven
indirendir.” (Fetih 48/4); “Allah'ın ayetleri kendilerine
okunduğu zaman (bu) onların (mü'minlerin) imanlarını
artırır.” (Enfal 8/2)
Ölülerden yardım
istenebilir mi?
Kabir Ziyareti; erkek ve kadın Müslümanlar için menduptur.
Hz. Peygamber, ölüm ve ahretin hatırlanması için kabir ziyaretlerini
tavsiye etmiş, “Kabirleri ziyaret ediniz. Çünkü kabirleri
ziyaret, size ahireti hatırlatır” buyurmuştur (İbn Mâce, Cenâiz,
47). Kabirlerin haftada bir gün, özellikle Cuma veya Cumartesi
günleri, ayrıca arefe ve bayram günleri ziyaret edilmesi iyidir.
Zira Hz. Peygamber'in genellikle bu günlerde kabir ziyaretinde
bulunduğuna dair rivayetler bulunmaktadır. Kabirleri ziyaret eden
kimse, kıbleye veya ölülerin yüzüne karşı dönerek “es-Selâmu aleyküm
yâ ehle kubûr. Ve innâ inşâallahu biküm le-lâhikûn” (Ey kabir halkı!
Allâh’ın selâmı üzerinize olsun. İnşaallah biz de size (bir gün)
kavuşacağız.) diyerek selamlar.
Kabir ziyaretinde bulunan, sevabını ölülere bağışlamak üzere
Kur’an-ı Kerim okur, onlar ve kendisi için duada bulunur. Kabir
ziyaretinde, mezar taşlarına el – yüz sürülmez, kabirler çiğnenmez,
üzerine oturulmaz ve yatılmaz. Ayrıca kabirlere karşı namaz kılınmaz
ve ölülere adak yapılmaz. Ziyaret esnasında ölülerden medet
beklemek, kabirlerin etrafında dolaşmak, mum yakmak gibi bidat ve
hurafelerden uzak durulmalıdır.