"SOYKIRIM İDDİALARININ ARKASINDA MİSYONERLER NE ARIYOR?" dosyası
* İNCİL'E KARŞILIK TOPRAK
Bugünlerde "Sözde Ermeni Soykırımı" yine gündemin başına oturdu. İlginçtir tartışmalarda her nedense sözde soykırım iddialarının tarihsel aktörleri üzerinde pek durulmamaktadır.
Sözde soykırım ilk önce Osmanlı topraklarını okullarıyla, hastaneleriyle, kiliseleriyle... bir ağ gibi ören ve adeta birer ajan gibi çalışan Hıristiyan propagandacılar (misyonerler) tarafından ortaya atılmıştır.Aslında misyonerlerden başka bir davranış beklemek de haksızlık olurdu herhalde.
Çünkü "Kuruluşlarından itibaren gerek Katolik, gerekse Protestan Hıristiyanlık'ta misyonerlik teşkilatları hiç bir dönemde sadece dini amaçlı müesseseler olmamıştır. Misyonerlik faaliyetlerinin doğrudan veya dolaylı tesirleri her zaman dinin kapsama alanının dışına taşmış; siyasi, cografi, toplumsal ekonomik, külürel bakımlardan geldikleri ülkelerin lehine, gittikleri ülkelerin ise aleyhine sonuçlar doğurmuştur."
(Yrd.Doc.Dr.Omer TURAN, AVRASYA COGRAFYASI'NDA MISYONERLIK FAALIYETLERI, Avrasya Etüdleri Dergisi'nin Kış/1999 sayısı )
Bu durum özellikle sömürgecilik döneminde çok daha belirgin bir hal almıştır. Samiha Ayverdi hanımefendinin işaret ettiği gibi: "... Hıristiyan mabedi, ... bir yandan da organize ve çok zengin bir kilise meydana getirmiş ve bu kiliseyi sağlama bağlamak, böylece de mensup olduğu memleketin himayesini kazanmak için onu devlet siyasetinin emrine açık bırakmıştır. (Samiha Ayverdi, Misyonerlik Karşısında Türkiye, Turan Neşriyat Yurdu, İstanbul, 1969, s.XII.) Böylece misyonerlik, emperyalizmin mızrak ucu olmuştur.
İhtiyar bir Afrikalının bir İngiliz misyonerine söylediği şu söz bu gerçeği çok trajik bir biçimde dile getirmektedir: " Siz buraya ilk geldiğiniz zaman bizim toprağımız, sizin de mukaddes kitabınız vardı. Şimdi bizim mukaddes kitabımız, sizin de toprağınız var..."( Prof Dr Erol Güngör, Türkiye'de Misyoner Faaliyetleri, İst.-1999, 2. bası, Ötüken yay.)
Bizdeki durum bundan farklı değildir; Atilla İlhan'ın isabetli teşhisile ifade edersek: 'Misyoner', Batı' dan, bir 'emperyalist' icâdıdır: 'Mazlum Halkları' tutsak etmek için 'dini kullanır'; Osmanlı'nın en yaygın fütuhât döneminde bile, 'misyoneri' yoktur.
Emperyalizm'in üzerine oturduğu sacayağının, bir ayağı para (kapitalizm), bir ayağı silâh (militarizm), bir ayağı Hıristiyan 'misyonu'dur, yâni din! Bilmem hâlâ yazıyor mu? 'Erken' Cumhuriyet döneminin ortaokul tarih kitaplarında, Batı' lıların bütün 'fesat' hareketlerini, kiliselerde örgütlediği anlatılırdı: Batı' nın Osmanlı' dan 'ürettiği', bütün ajan/devletler; Sırp, Rum, Bulgar vb. kiliselerden türetilmiştir. (Bkz., http://www.prizma.net.tr/AILHAN, http://www.eda.tr/-bilgiyay/yazar/ailhan.htlm, http://www.bilgiyayinevi.com.tr/ailhan)
* MİSYONERLER İÇİN ASYA'NIN ANAHTARI TÜRKİYE'DİR!
Hıristiyan propagandacılar (misyonerler) açısından 19. yüzyıl Türkiye'si bir "İncil Ülkesi"dir (Bible Land). Hıristiyanlar için çok önemli pek çok merkez Anadolu'dadır. Misyonerler kendi ifadeleriyle "Bu mukaddes ve vaad edilmiş topraklar, silahsız bir haçlı seferiyle geri alınacaktır". Bunun yanısıra, 19. yüzyıl itibariyle Osmanlı İmparatorluğu'nun merkezi olan İstanbul ve Anadolu, Balkanlar'dan Orta Asya'ya, Orta Doğu'dan Kafkaslar'a kadar uzanan geniş bir cografyanın tabii merkezi olarak olağanüsütü jeo-stratejik bir önemi vardır. Bir Amerikan misyonerinin 1880 yılındaki raporunda ifade ettiği gibi "Misyonerlik faaliyetleri açısından Türkiye,Asya'nın anahtarıdır"( TURAN, adı geçen makale)
Bu durum bugün için de geçerlidir. Bunun sebebi açıktır; ünlü oksidantalistimiz Altındal'ın Yeni Mesaj Gazetesi'ndeki söyleşisinde de vurguladığı gibi: " Bakınız, Türkiye'yi çiğnemeden, Türkiye'yi kazanmadan hiçbir yere geçemezsiniz. Türkiye'yi kazanmadan İslam alemini de çökertemezsiniz. İslamiyeti ve İslam alemini çökertmek istiyorsanız mutlaka Türkiye'yi nötralize etmeniz gerekir. Hıristiyan yapamadığınızı kabul edin ki yapmaları çok zordur, ama pasifize etmek, nötralize etmek mümkündür. Bugün oldğu gibi müslümanlar oturdukları yerden "Allah Allah, neler oluyor?" diye bakmaya başlarlarsa işte o zaman pasifize olmuş demektir."
Ancak ne yazık ki Osmanlı'da ne devlet yetkilileri ne de bilgiler bu konuda yeterince ayık ve uyanık olamamışlardır. Nitekim Milli şairimiz Mehmet Akif bu konuda serzenişte bulunur:
"Misyonerler gece gündüz çalışırken, acaba, oturup vahy-i ilâhi mi bekler ulemâ."
* SOYKIRIM İDDİALARININ ARKASINDA MİSYONERLER VAR
Şimdi gelelim soykırım iddialarına:
Osmanlı ve Türk tarihi üzerine çalışan bir akademisyen olan Justin McCarthy, sözde soykırım iddialarının kaynağının misyonerler olduğunu vurguluyor . McCarthy, bu görüşünde yalnız değil elbette. Prof. Dr. Erich Figl ise ABD'nin daha korkunç bir emeline işaret ediyor. Avusturyalı Figl, ''bölgedeki olayların temel sorumlusunun, bir Protestan-Hıristiyan Ermeni imparatorluğu kurmayı tasarlayan Amerikan misyonerler olduğunu'' söylüyor. Figl, ''Bu Amerikan misyonerler, Rus ajanların yardımlarıyla Ermenileri kışkırtmışlardı." diyor. (Cumhuriyet, internet arişivi, 99/10/07). Bu nedenle ABD, Gregoryen mezhebine mensup olan Ermenileri protestanlaştırabilmek için de misyonerlik faaliyetlerinde bulunmuştur. (ABD'de egemen olan mezhep protestanlıktır; görüldüğü üzere bu durum uluslararası ilişkilere bile yansımaktadır.) Aşağıda Ermeni Patriği Mutafyan'ın bu bağlamdaki yakınmalarına da yer vereceğiz.
Demek ki misyonerler, Osmanlı'da yalnızca hıristiyanlığın propagandasını yapmakla yetinmemiş doğrudan ayrılıkçı, bölücü ve yıkıcı faaliyetlerde de bulunmuşlardır. Dikkat çekici olan misyonerlerin bu tür faaliyetlerini daha çok Robert Koleji, Arnavutköy Amerikan Koleji, Saint Benoit Fransız Okulu, Santa-Maria İtalyan Okulu gibi yabancı okullar aracılığı ile yapmış olmalarıdır.(Bkz., Yrd Doç Dr İlknur Haydar Polatoğlu, Osmanlı Imparatorlugunda Yabancı Okullar, Ank.-1990, Kültür Bakanlığı yay.)
Doç Dr Ömer Turan'ın da belirttiği gibi Osmanlı İmparatorluğu'nda özellikle Protestan misyonerlerin gayri müslim azınlıkların milliyetçilik hareketlerinde önemli tesirleri olmuştur. Okullarında o toplulukların liderlerini yetiştirmişlerdir. Bunlardan Ermeniler ve Bulgarlar en önde gelenleri teşkil ederler . Her hâlükarda Osmanlı'nın parçalanmasında, dağılmasında rolleri olmuştur. Osmanlı'ya gelişlerinden itibaren Ermenilere, Rumlara yönelmişler. Mesela Robert Koleji'nin kuruluşunu takip eden yıllarda Robert Koleji mezunları arasında en başta Bulgarlar yer alıyor. Bulgaristan bağımsızlığını kazandıktan sonra mezunlar arasında Bulgarlar'ın sayısı azalıyor, bu sefer çoğunluğu Ermeniler alıyor. Ve daha sonra misyonerler 1. Dünya Savaşı yıllarında Ermeni tehciriyle çok çok ilgileniyorlar. ABD'de, Batı başkentlerinde Ermeniler lehine müthiş bir kamuoyu oluşturuyorlar. (Yrd. Doç. Dr. Omer TURAN, AVRASYA COGRAFYASI'NDA MISYONERLIK FAALIYETLERI, Avrasya Etudleri Dergisi'nin Kış/1999 sayısı , Ayrıca bkz, Ömer Turan ile söyleşi, Aydınlık Arşiv 25 6 2000)
* ERMENİ PATRİĞİ MUTAFYAN BİLE MİSYONERLİKTEN YAKINIYOR
Şimdiki Ermeni Patriği Mutafyan da henüz patrik adayı iken Cumhuriyet Gazetesi'nden LEYLA TAVŞANOĞLU ile yaptığı söyleşide yabancı okulların bu tür işlevleri hakkında önemli ifşaatlarda bulunmaktadır: "Bir de misyonerliğin yurdumuz tarihine yaptığı etki vardır ki bunu görmezden gelmek imkânsız. Kaba çizgileriyle şöyle anlatayım" diyor Mutafyan ve şöyle devam ediyor: Osmanlı İmparatorluğu'nun gerileme devri 1700'lerdedir. İşte, Pasarofça Antlasması, sonra Kaynarca Antlaşması ve yıkılış devri yavaş yavaş başlar. Ve yine bu dönemde Batılı tarikatlara mensup olan yabancı rahipler, Anadolu'da gezinmeye başlarlar. Amaç, Müslüman Türkleri Hıristiyanlaştırmaktır. Ama bir de bakıyorsunuz ki Anadolu Hıristiyanlarını da Batılı Hıristiyan mezheplerine döndürmeye ilişkin faaliyetler başlıyor. Burada proselitik faaliyetle misyonerlik birbirine giriyor. Yüzyılımızın başlarındaki o kadar derin yara izleri bırakan üzücü olayları aklımıza getirdiğimiz zaman Anadolu'da açılmış olan Batılı yabancı misyoner okullarının faaliyetleri de küçümsenemeyecek bir faktördür. Bu konuda birkaç eser yayımlandıysa da daha derin ve daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç var gibi geliyor bana. Eğitim çok şeyi değiştirebilir. Bizi bir de yapabilir; birbirimize yabancı da kılabilir. Belki misyonerlik bir yandan yurda faydalı olmuştur, yabancı okullar ve dil öğretimiyle bizi dışarıya açmıştır. Yeni kavramlarla ufkumuzu açmıştır; bunları inkâr edemeyiz. Ama bir yandan sanırım misyonerlik faaliyetleri sonucu açılan okullar yabancıların emellerine hizmet etmiştir. Bu da ayrı bir tahribattir." (Cumhuriyet Gazetesi, internet arşivi) Mutafyan, özellikle ABD kökenli misyonerlerin kendilerinden üye avlamasından yakınmaktadır.Burada protestan misyonerlerin bir tür rüşvet yoluna başvurmaları dikkat çekicidir. Mutafyan'ın ifadesiyle: "Bugün de bu yabancı kiliseler, dediğim gibi, gençlere iş imkânları sağlıyorlar, yaşlılara ilaç ve aş temin ediyorlar ve benzeri faaliyetlerde bulunuyorlar. Şimdi bunları sırf Hıristiyanlık sevgisiyle yapsalar bir şey diyemeyiz. Ama insan avlamak için bir araç olarak kullanıyorlar." (Cumhuriyet Gazetesi, internet arşivi)
Misyonerler mezhepler arası transfer için bile rüşvet yoluna başvuruyor ise müslümanları hıristiyanlaştırmak için nelere başvurduklarını varın siz düşünün?
* BATI'DAKİ TARİHÇİLİKTE MİSYONER BAKIŞ AÇISI EGEMEN
Şimdi McCarthy'nin görüşlerine gelelim.McCarthy, Louisville Üniversitesi'nde tarih profesörü. "Ölüm ve Sürgün", "Müslümanlar ve Azınlıklar", "Osmanlı Türkleri" adlı kitapları, özellikle Ermeni Soykırımı iddialarını reddetmesiyle dikkat çekti. 1998'de, Türkiye Cumhuriyeti Devlet Liyakat Nişanı verilen McCarthy ile Washington'da, Milliyet'ten Yasemin Çongar'ın yaptığı söyleşiden bazı pasajlara dikkat çekeceğiz.
McCarthy, Batı'daki tarihçilikte temel problemin misyoner bakış açısının kullanılmasından kaynaklandığını belirliyor: "Geleneksel tarih yazımına Batılıların, özellikle de misyonerlerin bakış açısı egemen. Karşılaştığımız sorunların asıl nedenlerinden biri bu. Misyonerler çoğu zaman doğruyu yazmadılar. Ben Osmanlı tarihçisiyim, Türk tarihçisiyim. Dolayısıyla, bu halkın kendi kaynaklarını kullanmak durumundayım. Türkiye ile ilgili olarak, İngilizlerin, Amerikalıların fikrini bilmeniz gerekir. Ancak asıl malzemenizi almanız gereken yer, Türklerin kendisidir. Bu tavrı doğrulayan iyi bir örneği, Anadolu'nun nüfusuna ilişkin ilk çalışmalarımda gördüm. Birinci Dünya Savaşı'nı incelerken, nüfus verilerine bakarsanız milyonlarca Türk'ün öldüğünü görürsünüz. Bu size, ortalıkta bir soykırım değil, bir savaş yaşandığını gösterir. Bunu görmek için, Batı kaynaklarını kullanmanız ise mümkün değil. Çünkü Osmanlılar, halkı sayıyorlardı; Batılılar ise hiç sayım yapmadılar, sadece rastgele tahminde bulundular. Batı'da Müslümanlara, özellikle de Türklere karşı büyük önyargı var. Geçmişi çok gerilere uzanan bir önyargı bu. Batılılar, "Eğer Hıristiyanlar bir hikaye anlatıyorsa, bu doğrudur. Eğer Müslümanlar anlatıyorsa yanlış olmalı" diye düşünmeye alışık."
Batılıların klasik iddialarından daha doğrusu iftiralarından birisi de devlet arşivlerindeki konuya dair belgelerin Osmanlılarca yok edildiğidir.McCarthy, bunun bir çarpıtma olduğuna dikkat çekmektedir:"Ben belgelerin yakıldığına inanmıyorum. Hatta yakılmadığına ilişkin önemli ipuçları olduğunu düşünüyorum. Örneğin, Ermenilerin tehciri ile ilgili belgelere bakalım. Ne yapılacağını harfi harfine tarif eden belgeler halen arşivde. Bu belgeler, her sıranın başına jandarma verilmesini, jandarmanın Ermenileri şehirden çıkarmasını, mallarının adil bir fiyata satılmasını öngörüyor. Valilere göçe zorlanan halkın korunması talimatını veriyor. Bu belgelerden çok sayıda bulduk arşivde. Aynı konuda farklı, gizli belgelerin de olduğunu düşünmek ise saçma olur. Osmanlı hükümeti neden iki ayrı tip belge hazırlasın? Belgelerden bir kısmı, kamuoyuna yönelik hazırlanmış olsa, belki şüphelenirdik. O zaman kamuya açık belgelerde, "Aman, Ermenilere iyi davranın" deniliyor, gizli belgelerde ise "Eziyet edin" emri veriliyor kuşkusu olurdu. Ancak bu belgelerin hiçbiri kamuya açık değil. Hepsi özel belgeler; askeri komutanlara gönderilmiş gizli talimatlar." McCarthy "Dahası Osmanlı hükümetinin, Ermenilere saldıran 2 bin kadar kişiyi idam ettiğini ya da hapse attığını biliyoruz" diyor ve soykırım iddiasının bir yalan olduğunu söylüyor: "Bütün bunlar bana soykırım yaşandığını düşündürmüyor."
McCarthy, o dönemde soykırım iddialarını araştıran Amerikalıların tek yanlı olarak Ermeniler aracılığı ile bilgi topladıklarını hatırlatıyor: "O sırada bölgede, olup biteni incelemek üzere gönderilmiş Amerikalı komisyon üyeleri de vardı. Ancak bunlar genellikle gittikleri kasabalarda büyük bir masanın çevresinde otururlar, Amerikalıların bir yanına bölgenin Ermeni piskoposu, diğer yanına silahlı adamlar ve bir de Ermeni çevirmen dizilir. Sonra soruşturmalarını başlatır ve Türk köylüleri çağırıp, "Ne oldu, anlat" diye sorarlar. Bu durumda Türk köylüsü ne anlatsın, zaten ne söylese, çevirmenler Ermenidir; doğru çevrileceğinin garantisi yoktur." McCarthy bir de bağımsız araştırma yapan iki Amerikalı'dan söz etmekte Van ve Bitlis gibi bölgelere giden bu araştırmacıların hazırladığı raporların hasır altı edildiğini vurgulamaktadır: "Hazırladıkları raporda, Ermenilerin Müslümanları öldürdüğünü, Müslüman evlerini yıktıklarını anlatmışlar ve bu raporu, ABD'ye göndermişler.Ancak komisyon raporu, bu adamların yazdıklarını hiç yansıtmadığı gibi, birileri kimse görmesin diyerek belgeleri de saklamış. Çünkü komisyon raporu, kıyımın Müslümanlar tarafından Ermenilere karşı gerçekleştirildiği iddiasında.
Oysa biz bugün bu gizlenen raporu biliyoruz, çünkü ben Amerikan arşivlerinde, eski gazeteler ve çerçöple birlikte bir kenara atılmış halde bu raporun taslak kopyasını buldum. Demek ki, Amerikan resmi raporunda, bilinçli bir çarpıtma sözkonusu. İngiliz raporlarında da, adı verilmeyen kaynakların hemen her zaman misyonerler ve Ermeniler olduklarını ortaya çıkardım. Tarihçi Arnold Toynbee'nin bu konudaki ünlü kitabını yazmak için, İngiliz istihbaratının propaganda bürosundan para aldığını biliyoruz." (http://www.milliyet.com.tr/1998/11/11/entel/ent.html)
Zaten bir Protestan-Hıristiyan Ermeni imparatorluğu kurmayı tasarlayan Amerika'nın bu konuda objektif düşünmesini beklemek aptallık olurdu. Bugün Ermeni oylarının ABD'deki Başkanlık seçimlerindeki etkisinin sözde soykırım tasarısını temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp önümüze getirmesi ne kadar politik ise bu raporların hazırlanışı da o kadar politiktir.
Burada bir cumhurbaşkanımızın hatasına da dikkat çekmek gerekiyor: "Soykırım iddiası bir atımlık barut, atsınlar da kurtulalım ve artık başımız bununla ağrıtmasınlar" mealinde bir görüş öne sürüyorlardı. Halbuki sokaktaki adam da bilir ki soykırım iddiasını toprak talebi izleyecektir ve de diğer soykırım iddiaları.Hem neden bir iftirayı kabul edelim ki?
* SURADAKİ MASAL: PONTUS
Hıristiyan propagandacıların ayrılıkçı, bölücü ve yıkıcı faaliyetlere verdiği destek halen de devam etmektedir.
Bugün Trabzon merkez olmak üzere Doğu Karadeniz'de Pontus kültürünün yeniden canlandırmak ve etnik kökenlerin birer ayrılıkçılık vesilesi haline getirmek için hem misyonerler hem de başta Yunan olmak üzere yabancı istihbaratçıların aktif olarak görev yapmaktadır.Yerli işbirlikçilerse işin cabası. Bu konuda E. Albay Hüseyin Mümtaz'in Karadeniz'in Kitabı (İst.-2000, Yeni Batı Trakya Dergisi yayınları) etraflı bilgi vermektedir.
Gazetemiz yazarlarından, Sn Mümtaz'ın da dikkat çektiği gibi başta Koç olmak üzere (güya) yerli bir çok sivil ve resmi yetkili de bu propagandalara alet olmakta hatta bundan da öte öncülük etmektedir. Örneğin Rahmi Koç, Fener Rum Patrikhanesi'nin Pontus hayali ile gövde gösterisi olarak düzenlediği Çevre ve Vahiy Sempozyumu'nun öncüleri arasında yer almıştı.Rahmi Koç daha önce de Din, Bilim ve Barış Sempozyumu vesilesi ile yine Patriğin yanıbaşında idi. Bkz., Hürriyet, 24.9.1995, Ferai Tınç: Bartolomeos'a 21 Pare top. Sabah Gazetesi ise, Çevre ve Vahiy Sempozyumunu oldukça antanalı biçimde sunmuş ve Karadeniz Zirvesi olarak duyurmuştu. Çevre ve Vahiy Sempozyumu çerçevesinde bir de papazların Trabzon'da düzenleyecekleri bir gövde gösterisi vardı. Ancak Trabzon insanı duarlı idi ve haklı (yasal) tepkisini ortaya koymuştu. Bunun üzerine güya can güvenliği nedeniyle (ülkücü protesto) Trabzon şehir turu iptal edildi. (Sabah, 21 Eylül 1997, Stelyo Berberakis ve Kenan Gümüş'ün haberi). Hürriyet de Bartolomeos adına konuşyordu sanki, bu durumu "Sempozyuma çirkin protesto"diye haber yapıyordu.( 20.9.1997 A. Kayacık ve İ. Sezen'in haberi).
Sabah Gazetesi'nden Zeynep Göğüş'ün kim adına yazmasını beklersiniz: "Hamsi'nin kafası karışık" diyerek özel olarak Trabzonlulara ima yoluyla da olsa dil uzatıyor ama asıl kafası karışık kendisi görünüyor. Bakın ne yazıyor Sn Göğüş : "Efendim bu seyahatın amacı Pontus Devleti'ni yeniden kurmakmış... Güçleri yeterse, buyursunlar kursunlar... Türkiye bugün bunu söyleyebilecek yerde. Ya da kirtikillik yapıp folklor gösterisi engellersiniz... Sümela Manastırı'na gitmek isteyen gemi yolcularını taslayanlara ses etmezsiniz, falan... Sempozyumun bir amacı da Fener Patriği'nin bu civarlarda varlığını hissettirmek istemesi elbette... Fener Patriği, dünyadaki bütün diğer Ortodoks kiliselerinin önünde gelir, çünkü "Eşitler arasında birinci" yani, "Primis Interpares"tir." (Sabah, 23.9.1997)
"Sempozyumun bir amacı da Fener Patriği'nin bu civarlarda varlığını hissettirmek istemesi elbette..." diyecek kadar ayık Sn Göğüş ama yine de vizyonunu kurbanı olarak Fener Patriği'nden yana tavır alıyor. Bile bile lades değil mi?
MHP il başkanı Muhammet Öztürk ise bir vatanperver olarak "Fener Rum Ortodoks Patriğinin Trabzon Seferi sinsi bir planın uzantısıdır" diye haykırıyordu. Türkiye Gazetesi ise "Venizelos'a Öfke" başlığı ile duyuruyordu haberi. (28.9.1997 Nuri Yılmaz ve Selahattin Tercan'ın haberi). Ahmet Kabaklı ise "Trabzon'da yeni Pontus Türetmek isteyenlere lanet" okuyordu haklı olarak ve Dr Yılmaz Kurt'un Pontus Meselesi (TBMM Kültür yayınları no: 68) kitabını salik veriyordu. (27.9.1997 Türkiye gazetesi) (Aktüel Dergisi'nin de Fener Rum Patrikhanesinin ökümeniklik iddiasını Rum ağzı ile dile getirmesi de dikkat çekicidir. 99/09/09 kapak konusu)
Elbette Pontusu hortlatma gayretlerinde misyoner çevreler yalnız değil:
Hurriyet'in 18 Mayıs 1999 tarihli bir haberi: "Sözde Rum-Pontus soykırımı kampanyası" Haberin ayrıntılarında şunlar bildiriliyor:"ABD'de Türkiye aleyhinde faaliyet gösteren lobi ve kuruluşlara yenileri ekleniyor. 19 Mayıs'ın sözde Rum-Pontus soykırımını anma günü olduğu iddia edildi. Rum-Pontus kökenli olduğunu belirten bir kurulus, Atatürk'ün Samsun'a gitmesiyle sözde soykırımın başladığını ve 700 bin ila 1,5 milyon kişinin yerinden edildiğini ya da katledildiğini iddia etti."
Türkiye'ye karşı faaliyet gösteren Ermeni ve Rum-Yunan lobileri ABD'deki en örgütlü ve finansal açıdan en güçlü lobilerin başında geliyor olduklarını hesaba katarsak Trabzonluların bu konulardaki duyarlılıklarının ne kadar haklı olduğunu anlarız sanırım.
Haber de geçen önemli bir not daha var: Bu iki lobi, bölücü terör örgütü PKK ile bağlantısı bulundugu ifade edilen kuruluşlara da destek veriyor. (Copyright 1999 Hurriyet )
* VATİKAN PKK'NIN ARKASINDA NE ARIYOR?
Soykırım iddialarında Ermeni-Rum ittifakına PKK ve Vatikan'ın da dahil olması dikkat çekicidir. Apo İtalya'ya gitmek zorunda kaldığında önce Vatikan, PKK'ya ve Apo'ya sahip çıkma mesajları vermişti:
Hürriyet'in 22 Kasim 1998 tarihli bir haberinde "Vatikan'dan teröre destek" verildiği bildiriliyordu: "Katolik dünyasının ruhani merkezi olan Vatikan, Apo'ya sığınma hakkı verilmesine taraftar olduğunu bildirdi." Vatikan bunun da ötesinde Kürtçü arılıkçılığı kışkırtacak bir tavır sergilemektedir: "Doğu Kiliseleri Topluluğu sorumlusu Kardinal Achille Silvestrini, Kilise'nin Kürt toplumunun ulusal kimlik kazanmasına sempatiyle baktığını hatırlattı." Silvestrini'nin Apo'nun sığınma talebini düşünce özgürlüğü çerçevesinde değerlendirdiklerini söylemesi ise PKK terörünün destekçilerinin bir itirafı olarak değerlendirmek gerek herhalde.
Kardinal Silvestrini'nin Vatikan adına bu jestine karşılık Apo, Hıristiyanlığı yücelten ve Papa'ya Mekke'den yakın olduğunu vurgulayan mesajlar yayınlamıştı:
Hürriyet'ten Reha ERUS'un haberinden izleyelim:
"Apo'nun Papa'ya Mektubu PKK'nin Italya'daki yayin organı haline gelen, La Repubblica Gazetesi, bölücü başı Apo'nun Katolik dünyasinin ruhani lideri Papa 2'nci Jean Paul'e bir mektup yazarak kendisini kabul etmesini istedi. Apo, Papa'ya barış ve adalet çerçevesinde birlikte hareket edip Kürt davası için Türkiye'ye karşı mücadele etmeyi de önerdi. Gazeteye göre 18 Kasım'da Palestrina Hastanesi'nden Papa'ya bir sayfalık mektup gönderen Apo, Türkiye'yi şikayet ettikten sonra, İtalya'ya niçin geldiğini anlattı. Mektuptan alıntılar yapan gazeteye göre bölücü başi, ''Hıristiyanlik eşitlik, barış ve insanlık üzerine kurulmuştur. Büyük saygım var. Benim sosyalizm fikrim bundan çok uzak değil, hatta Hıristiyan değerlerine çok yaklaşıyor. Sizin şahsınıza ve dininize duyduğum saygı, benim mücadelem ve düşüncelerimde sabit bir noktadır'' dedi. Türkiye'nin Kürtlere barbarlik yaptığını iddia eden bölücü başı yakın geçmişte Süryani, Ermeni, Rum ve Kürtlere karşı soykırım uygulandığı şeklinde yalanlar sıraladı. Mektubun bir bölümünde Papa'ya, ''Kapınızı bize destek vermek için çalıyorum Papa Hazretleri'' diye yalvardı... (24 Kasım 1998)
Apo'nun Papa'ya mektubunda Süryani, Ermeni, Rum ve Kürtlere karşı soykırım uygulandığı şeklinde yalanlar sıralaması, hem iftiranın hem de şer ittifakının boyutlarını göstermesi bakımndan kayda değerdir.
Apo, Papa'ya gönderdiği mektubun üzerinden bir ay geçmeden bu defa da " Papa'ya Mekke'den yakınım" diyordu. Hürriyet'ten İhsan DÖRTKARDEŞ'in haberine göre, Med TV'de 3 saat konuşan terörist Öcalan, AB ve ABD'den çözüm bulmasını istedi. 30 bin insanın katili, Arapları suskun kalmakla suçlarken, ''Papa'ya saygı duydum ama Mekke şehrine yoktur'' diye konuştu. (15 Aralık 1998 )
Vatikan Apo'nun bu mesajlarını ödülsüz karşılıksız bırakmadı ve Türkiye'nin büyük baskıları sonucu kapatılan PKK'nın yayın organı Med TV'nin yerine hıristiyanlık propagandası da yapan CTV'yi yayına soktu:
"PKK'nin sözcülügünü yapan ve Türkiye'nin girişimleri sonucu kapatılan Med TV'nin yerine, adını Şırnak'taki Cudi Dağı'ndan alan ve Kürtçe başta olmak üzere çesitli dillerden Hıristiyanlık propagandası da yapan CTV yayına başladı. Belçika, Almanya ve İngiltere'de stüdyoları bulunan ve İngiltere'den aldığı ruhsatla 3 yıla yakın süre Kürtçenin yanı sıra Türkçe, Arapça, İngilizce, Asurice dillerinde günde 18 saat yayın yapan Med TV, bölücübaşı Abdullah Öcalan'ın yakalanmasından sonra ekrana çıkardığı PKK'nın üst düzey yöneticileri aracılığıyla sürekli terör eylemleri çağrısı yapmıştı. Türkiye'nin şikáyetleri üzerine yayın ruhsatı veren İngiltere'deki Bağımsız Televizyon Komisyonu (ITC), Med TV yayınlarını 22 Mart tarihinden itibaren 21 gün süreyle geçici olarak durdurduktan sonra, ruhsatı da iptal etti. Eutelsat uydusu üzerinden 40 ülkede izlenebilen Med TV'nin yerine yine İngiltere'den Kürtçe basta olmak üzere çesitli dillerden yayın yapacak CTV 12 Mayıs'tan itibaren deneme yayınlarına başladı. Med TV yöneticileri, İngiltere'deki Hıristiyanlığı yaymaya çalışan CTV isimli kanalla işbirliğine giderek, Türkiye'deki Kürtlere yönelik Kürtçe yayın yapılması için öneri götürdü. Med TV'nin kapatılmasından sonra boşalan frekans için CTV adına yapılan başvuru Eutelsat uydusunu işleten şirket tarafından kabul edilince bölücü örgütün önceden yayın yaptığı yerde yine yayın başladı. ... Med TV ile doğrudan hiç bir bağlantısı olmadığı iddia edilen CTV, önceki akşam ilk kez normal yayına başladi. Çocuk, müzik ve kültür programlarının yanı sıra Kürtçe ve Türkçe haber yayını yapılırken, sunucu ve program yapımcılarının Med TV'de daha önce çalışanlar olduğu görüldü. ( 31 Mayıs 1999, Copyright 1999 Hurriyet)
Bütün bunlar gösteriyor ki dün olduğu gibi bugün de soykırım iddialarında başta gelen aktörler arasında yer almaktadır Kilise çevreleri ve misyonerler.
Not: Bu çalisma 21-22-23 Eylül 2000 tarihlerinde Yeni Mesaj Gazetesi'nde yayinlanmaktadir.