ANA SAYFA

GÜNCEL İNDEKS

 

 


- Hanedan ve İhanet Star Ayşe Önal 27 Temmuz 2005

- Vahidettin, Osmanlı ve Türkiye’nin Solu Halit Kakınç Temmuz 2005 Star gazetesi

- Konuyu işleyen kitap hala yasak Halit Kakınç

- ‘Yasak Kitap’tan önemli Seçmeler (1) Halit Kakınç

- ‘Dumlupınar sonrasında şehitlerin ruhuna fatiha’ (2) Star Gazetesi Halit Kakınç
  ~ ‘Vahidüddin, Anadolu Hareketi’ne ait zafer ve muvaffakiyet haberleri geldikçe, saadetinden ne yapacağını bilemezdi. Nitekim Dumlupınar zaferinde, selámlık resmi, Padişah’ın emriyle, Yıldız camiî yerine Sultan Selim camiînde ve ihtişam içinde yapıldı ve şehitlerin ruhuna fatiha okundu...
  ~ Eskişehir Garı’nda Refet Paşa, şöyle konuşur:

- ASKERE MEKTUBU DEMİREL Mİ VERDİ? Haber Vitrini

- YARBAYIN İHBAR MEKTUBUNDAN KIVRIKOĞLU SUİKASTİ ÇIKTI Haber Vitrini 

- Hain olsaydı, mezarı Londra’da olurdu  - Milli Gazete

- 28 ŞUBAT'ÇILARI DEMİREL'E İHBAR EDEN EMEKLİ YARBAY KONUŞTU... - Haber Vitrini

- Vahdettin hain değil yozlaşmıştı internet haber

- Sultan Vahdettin ve bazı gerçekler

- Siz ve Biz
 


î Başa
Hanedan ve İhanet Star Ayşe Önal 27 Temmuz 2005
Eşiyle Londra’nın güneyinde şehir sınırlarının bittiği yerde kurulu bir mahallede yaşıyordu. Yoksullukla sonradan düşmenin arasında sıkışmış bir dekoru vardı evlerinin. Asıra yaklaşan yaşına meydan okuyan bir heybeti vardı. Büzüşmemiş, küçülmemiş yaşlanmamış bir ihtiyardı. Üstünde çok eski ama ancak bir asaletin gösterebileceği bir itinayla yenilenmeye çalışılmış bir giysi vardı. Kravatı, pırıl pırıl cilalı siyah eski ayakkabıları ve kruvaze düğmeli iç yeleği ile tarihin kaybedenler sayfasında kayıtlıydı.

İngiliz evin duvarlarında İngiltere’yi bir zamanlar ürkütmüş kocaman hanedanın silik küskün resimleri vardı. Yüzyılın başındaki teknolojinin bütün gücünü harcayarak kaydettiği resimler. Kederli bir sesle hiç biri yaşamıyor dedi.

Tek kızı Leyla için yıllarca bir Türk koca ummuş ama sonunda umduğu çıkmayınca bir İngiliz’le evlenmesine içi yanarak razı olmuştu. İncecik, zarif yaş akranı Fransız eşi sonradan düşmelerin doğal vakarı ile yoksulluğu utandıran bir masa hazırlamıştı. Aristokrasinin sonradan düşmesi burjuvaların sonradan düşmesine benzemiyor. Daha derin yaraları daha kibirle saklıyor içinde.

11 yaşındayken, bir şafak vakti babasının elinden tutup Baltalimanı’ndan bir gemiye binmişler. Prenses annesi ile birlikte. Annesinin ve babasının bütün yolculuk boyunca ağlamaları kalbinin en buruk resmi. İstanbul aklında hep kurşuni bir yağmuru olan son fotoğrafı ile aklında. Babası sürgünde ki ilk yılını tamamlamadan ölmüş Nice’de...

İtalya, Fransa İngiltere Avrupa’nın içinde sürgünden sürgüne dolaşmış usulca büyürken. Bir genç adam olduğunda artık İngiltere’de bir lisede jimnastik öğretmenidir. Parasını ergen delikanlılara koşmayı yüzmeyi atlamayı öğreterek kazanmakta...

Osmanlı hanedanı iktidar savaşlarının bütün acılı mirasını hanedanlığını sona erişi ile bu savaşlardan bihaber çocukları üstünden de tüketmişti. Sınırdışı edilen hanedana mensup ailelerin nerdeyse hiçbirinin diğeri ile bir bağı yoktu. Her biri birbirlerinden de bihaber, dünyanın bir yerinde sığıntı ve her biri dünyanın bir yerinde kimsesiz mezar olarak sona ereceklerdi.

Damat Ferit’le Naciye Sultan’ın oğlu, Fethi Sami Güney Londra mahallesinde sıkı bir sporcu olduğunu kanıtlayınca İngiliz olimpiyat yetkilileri onu 1946 Olimpiyatları’nda İngiltere’yi temsil etmesi için davet etmişler. Kalbi sıkışmış. İçi içine sığmayarak, heyecanla Türk Büyükelçiliği’ne gitmiş. Altın madalyayı garanti ediyorum, ben vatanımı temsil edeyim!

Reddedilirken öğrenmiş; Cumhuriyet sizi vatandaşı kabul etmiyor! Kalbi önünde geri dönmüş kıvrak, güçlü tabanlarını sürükleyerek... O da İngilizleri reddetmiş. Sizin adınıza olimpiyatlara girmeyeceğim!

İhtiyar çocuk 1922 yılında ayrıldığı İstanbul’a garip bir rakam simetrisi ile 1992’de dönmüş bir kez. Bunu Allah’ın lütfü sayıyor. Ama sadece bir haftalığına... Çocukluğunu aramış bütün Boğaz sahillerinde yaşlanmış bir prens olarak.

Çocukluğundan geriye bir dadının kendisi ile aynı yaşta bir kazı kalmış. Ortaköy’de bir kulübeye sığınmış yaşlı bir oyun arkadaşı. Başka da bildiği yok yalısına korusuna sahip olduğu şehirden. Hayatında hiçbir ülkenin vatandaşlığını almamış, asla. Övünerek söylüyor titrek, kederli sesi ile. Ama Türkiye’de onu yıllarca vatandaş yapmamış. Son Osmanlılar yeryüzünün iktidara talip olmayan tek hanedanıdır. Geride devasa saray müzeleri kaldı ise bu ruhlarının yolsuzluğu bilmiyor olmasındandır.

Hain miydiler? Karşımdaki devasa ihtiyar çocuk ancak katıksız bir yurttaş olabilir.

İnsanın kalbi burkuluyor. Çağını yakalamış yöneticilerin hala prens ve prenses olmalarını koruyabilme becerilerini bu yeryüzünün en büyük imparatorluğunu kurmuş hanedan nasıl yakalayamadı diye... Nasıl bir imparatorluk hanedanından yoksul mültecilere döndüler diye... Sığındıkları İngiltere hanedanı tahtında tek risk olmadan canlı kanlı yaşıyor oysa...

27.07.2005
 


î Başa
Vahidettin, Osmanlı ve Türkiye’nin Solu Halit Kakınç Temmuz 2005 Star gazetesi
Aslında kötü olmadı. Çıkış noktası itibarı ile dayanaksız ve zeminsiz, zamanlama olarak gereksiz bir polemik olmakla birlikte, yen içinde tutulan konuların dillendirilmesini sağladı.

Her zamanki hataya düşmeyelim. Başlıkları birbirinden ayırarak değerlendirelim. Elma ile armutu karıştırmayalım.

İkinci olgu ile başlayalım. Hiçbir rejim, bir öncekinin - selefinin bakiyelerine tahammül etmez. Yeninin kaçınılmaz ve haklı olduğunu kanıtlamak için, eskiyi yargılar. Bu süreçte bazen işin endazesini kaçırır. Nitekim, Türkiye’de de buna benzer tablolar yaşanmıştır.

Şerefli bir geçmişe sahip, doğrudan mirasçısı olduğumuz Osmanlı İmparatorluğu, 19. Yüzyıl’ın başlarında tükenmiştir. Yükseliş yıllarında teknoloji ve felsefe olarak uluslararası platformda başı çekerken, son yıllarında gelişmeleri izlemeyişi, bu tükenişin ana nedenidir.

Osmanlı; reformu, rönesansı ve aydınma dönemini ıskalamış... Endüstriyel üretime geçememiş... Yerinden yönetim’in temel taşları sipahi beyleri, topladıkları vergiyi İstanbul’a göndermek yerine ceplerine indirince, tükenme süreci hızlanmıştır.

Söyleyen bilmiyor...

Bilen de söylemiyor!

Türkiye’nin en büyük sıkıntısı, büyük çoğunluğun dış dünyadan soyutlanamayacak bu süreci bilmemesi... Bilen küçük bir azınlığın ise seslerini yeterince duyuramamasıdır.

Bir Cahiller Sürüsü, Ahilik Düzeni için övgüler düzüyorlar... Bre zır cahiller!.. Yeni üretim biçimine, bu adamların son temsilcileri ayak koydukları için geçilemedi. Başlangıçta Onlar sayesinde varolan Osmanlı, son perdede bu sefer Onlar’ın varlığı yüzünden yıkıldı.

İşin fena tarafı ne biliyor musunuz - cehalet diz boyu ve diz kapağımızı aşıp gırtlağımıza doğru yükseliyor.

Sultan Vahidettin, işte böyle bir sürecin bitim noktası... Kopmuş bir zincirin son halkası idi.

Basiretsiz, dirayetsiz, kifayetsizdi... Vesveseli, korkak ve çaresizdi. Hain olsa ne olur, olmasa ne çıkar. Güçsüz ve yetersizdi.

Kanuni ve II. Abdülhamid karşılaştırması için kullanılan bir benzetmeyi bu örneğe uyarlamak gerekirse; Abdülhamid, Osmanlı’nın uçurumundaki son zirve, Vahidettin ise Osmanlı’nın uçurumundaki en dip nokta oldu.

Bu tarihi bir vakıadır. İtirafı, Osmanlı’yı küçültmez. Gerçeğin telaffuzudur.

Türkiye’nin Solu cehalet ile malûl!

Bu genel tanımlamaya girmeyen bir avuç sol düşünceli aydın, beni bağışlasın. Ama onlar da bu gerçeği gayet iyi biliyor. Bu talihsizliğin en büyük sıkıntısını yaşıyorlar.

Bu tanıma giren cehalet ile malûl Sol’un en önemli handikapı, sol gelenekten gelmeyişidir. Türkiye’nin kendine özgü koşullarının ürünüdürler.

Kimi, 19. ve 20. yüzyıllarda Sol’un önüne çekilen en ciddi engel olan sosyal demokrat anlayışın rüzgarı ile kanat vurup uçtuğunu sanır... Kimi ise ilk TKP sonrasında çevresine duvar örmüş, Kremlin’in oyuncağı haline gelmeyi solculuk bellemiştir.

Hele hele Türkiye’deki sosyal demokrat anlayış, hepten beli bükük, temelden yanlıştır. Çünkü, batılı sosyal demokratlar herşeye rağmen marksist bir çizginin devamı niteliğindedir. Türkiye’dekiler ise seçkinci bir tek parti anlayışının özünde otoriter eğilimli ve tepeden inmeci alışkanlığına sahip tatlı su balıklarıdır.

Ne camiye yaranabilirler ne de kiliseye... Batılı gibi davranırlar, batıyı bilmezler... Kökten şarklıdırlar aslında, ama bu kültürü hiç tanımazlar. Batı ile doğu arasında sıkışmış cahillerdir.

Bülent Ecevit, bu yarı-aydın anlayışının prototipidir. Bilmeden söyleyenlerin gurusudur.

23.07.2005
 


î Başa
Konuyu işleyen kitap hala yasak Halit Kakınç
Vahidettin hakkındaki Hain miydi - değil miydi? tartışması, olanca hızı ile devam ediyor. Aslında bu polemik yeni değil. Bilmeyenlere bilgi - unutmuşlar için de hatırlatma niteliğinde bir yakın zaman yolculuğuna çıkalım.

Olayı kapsamlı bir biçimde gündeme taşıyan merhum şair ve yazar Necip Fazıl Kısakürek’tir. Abdülhamid için yazdığı yazılarla Kızıl Sultan suçlamasının karşısına Ulu Hakan antitezini yerleştiren Kısakürek, 1968 yılında gündeme bomba gibi düşen bir kitap yayınladı: Vatan Haini Değil - Vatan Dostu Vahidüddin

Bu kitabın basılması ve yayınlanması hálá yasaktır. İyisi mi, olayı tarih be tarih nakledeyim:

Necip Fazıl Kısakürek’in bu ismi taşıyan araştırması, 1968 yılında, önce bir gazetede (yanılmıyorsam Yeni İstanbul) yayınlandı. Aynı yıl kitap olarak basıldı. Birinci baskısı tükenmek üzereyken toplatıldı ve hakkında takibat başlatıldı.

Kitabı incelemek üzere bir bilirkişi oluşturuldu. Bilirkişi, ‘Kitapta söylenenler hayal ürünüdür, ama herhangi bir suç unsuru yoktur’ diye rapor verdi. Ankara, ikinci bir bilirkişi heyeti tayin etti. Bu heyetten de benzer bir rapor çıkınca, Kısakürek 1971’de beraat etti.

Yargıtay’dan temyiz ve mahkumiyet kararı

1972 yılında beraat kararı Yargıtay tarafından temyiz edildi. 1973’te mahkumiyet kararı çıktı. 1974’te Af Kanunu, olayı askıya aldı. 1975 yılında kitap yeniden basıldı. Yine takibat başlatıldı.

1976’da üçüncü baskı yapıldı. 1977’de yeniden toplatma kararı alındı ve takibata geçildi.

1979’da üçüncü kez bir bilirkişi heyeti oluşturuldu. 1980 yılında dördüncü bir bilirkişi teşkil edildi. Heyetler, kitapta suç unsuru bulunmadığı yönünde rapor verdi.

1982 yılında mahkumiyet kararı Yargıtay tarafından onandı. Fakat, kararın infazı 4 ay tehir edildi. Aynı yıl içerisinde Adli Tıp, Necip Fazıl’ın TC Anayasası’nda öngörülen cezanın affı şartlarını haiz olduğu yönünde Devlet Başkanı Evren’e bir rapor verdi.

Evren’den af çıkmadı. Atatürk’ün hatırasına neşren hakaret edildiği gerekçesi ile alınmış olan cezasının infazı yönünde talimat verdi.

1983 yılında Necip Fazıl Kısakürek, tam hapse girecekken 79 yaşında vefat etti. Deyim yerinde ise son padişah Vahidettin’i savunduğu için mahkûm olarak öldü. Bu cezası affa uğramadı. Yazdığı kitap da hálá yasaklılar listesinde.

Mehmet Kısakürek: Kitabı basacağım!

Mehmet Kısakürek, Necip Fazıl’ın oğludur. Yakın dostumdur. Gerçek bir entellektüeldir. 1973 yılından bu yana Büyük Doğu Yayınları’nın başındadır.

Haklı bir isyan içinde kararını son derece net bir biçimde açıklıyor:

Ben bu kitabı basacağım... Bedeli her ne olursa olsun, kitabı yayınlayacağım!

Necip Fazıl Kısakürek’i mahkum eden mahkemenin 25 sayfalık gerekçeli kararını da hatırlıyorum. Yazar Mustafa Kemal, eseri Nutuk... Karşısında bir başka yazar Necip Fazıl Kısakürek, eseri Vatan Haini Değil - Vatan Dostu Vahidüddin... Nutuk Yazarı yanlış yazamayacağına göre, Necip Fazıl suçludur!..

Ben, son Osmanlı Padişahı hakkındaki görüşlerimi yazdım. Vatan Dostu olduğu görüşüne katılmıyorum. Fakat böyle bir kararı da yüz kızartıcı, utanç verici buluyorum.

Necip Fazıl’ın, duruşmada savunmasını okumasına engel olununca, mahkeme heyetine ‘Hayır okuyacağım ve okurken yüzlerinizin halini göreceğim’ şeklindeki sözlerini, savunduğu görüş her ne olursa olsun, son derece onurlu bir tavır olarak görüyorum.

Gelin şu kararı kaldırın... İddiayı ilk kaynağından okuyalım. Katılalım veya katılmayalım, ama seviyeli bir biçimde tartışalım.

24.07.2005
 


î Başa
‘Yasak Kitap’tan önemli Seçmeler (1) Halit Kakınç
Cumartesi günkü yazım, geniş bir ilgi uyandırdı. Necip Fazıl Kısakürek’in 1968 yılında Toker Yayınları tarafından basılan ‘Vahidüddin - Vatan Haini Değil Büyük Vatan Dostu’ kitabı elimde. Son Osmanlı Padişahı ile ilgili olarak Ecevit’in başlattığı tartışmanın bugüne uzanan temel kaynağı bu söz konusu kitap, hálá yasak.

İddiaları her ne olursa olsun, tüm yasaklara karşı bir insan olarak, bu kitap’tan bazı pasajlar aktaracağım. Tartışmayı, bu aktarmaların ardından, somut veriler üzerine daha sağlıklı biçimde yürütürüz.

Necip Fazıl, Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a Padişah’ın bilgisi ve desteği dahilinde gittiği ve kendisine bu amaçla 25 bin altın lira verildiğine ilişkin iddiasını, 10 belgeye dayandırmakta. Birinci belge, Ankara Hükümeti’nin Maliye Bakanı Hasan Fehmi Bey’den alınan bir bilgi. (Sabahattin Selek, Anadolu İhtiláli, Sayfa 117): ‘...İstanbul’dan ayrıldığı sıralarda Dahiliye Nezareti’ni işgal eden Mehmet Ali Bey, Paris’te çıkarttığı La Republique Enchené adlı gazetesinde 9. Ordu Kıta’aatı Müffetişi’ne verdiği 25 bin liraya ait makbuzuh klişesini yayınlamıştır. İşte Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’ya götürdüğü para bundan ibarettir...

Dahiliye Nezareti örtülü ödeneğinden ödenen bu parayı Mehmet Ali Bey, yanında emniyet şube müdürlerinden Rádi Bey olduğu halde, Mustafa Kemal Paşa’yı Samsun’a götürecek vapurun hareketinden biraz önce gelerek bizzat vermiş ve klişesi yayınlanan makbuzu da orada Rádi Bey yazmıştır.’

‘Padişah, Mustafa Kemal’i ikna etti!’

İkinci belge, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin o günlerde Mısır’da basılan bir eseri. Bu eserin elde kopyası yok. Bilindiği kadarı ile Mustafa Kemal’in Anadolu’ya Vahidettin tarafından gönderildiği öne sürülmekte.

Üçüncü belge, Sadrazam Tevfik Paşa’nın oğlu Sultan Yaveri Ali Nuri Bey’in Başyaver Naci Bey’e söylediği muhtelif kitaplara geçen ‘Padişah, Mustafa Kemal Paşa’yı Anadolu’ya geçmeye ikna ettiği’ şeklindeki sözleri.

Dördüncü belge olarak, Kázım Karabekir Paşa’nın İnönü’nün tek şef döneminde toplattırılan Notları’nda kullandığı benzer ifadeler gösterilmekte.

Beşinci belge, Necip Fazıl’a göre, bizzat Vahidettin tarafından Mustafa Kemal Paşa’ya verilen Hatt-ı Hümayûn: ‘Yáveran-ı şehriyarîmden Erkán-ı Harbiye Mirlivası Mustafa Kemal Paşa’ya: Harbi Umumînin müttefikîn hesabına zıyaı üzerine tahassül eden vaziyet-i siyasiye, ecdád-ı izámm mülkünü ve makam-ı Hiláfet ve Saltanatımı müşkül ve tehlikeli bir sahaya sürüklediğinden, Hükûmet-i Seniyemin kararı veçhile táyin olunduğunuz mıntıkada ásayişi temin ve merz-i şáhaneme mugayir ahvalin hudûsunu men’ile cümleten def-i sáile bezl-i cehd-ü gayret ederek milletimin masuniyetini tey’id ve mülkümün eyad-ı mütearrizînden tahlisi için yekvücut olarak hareket edilmesini selám-ı şáhanemle asker ve memuîne ve ehaliye tebliğini irade ettim.’

‘Askere, memura ve halka irademdir’

Yani, işin bugünkü Türkçesi ile: ‘Yaverlerimden Kurmay Tuğgeneral Mustafa Kemal Paşa’ya: Genel Savaşın müttefikler hesabına kaybedilmesi üzerine doğan siyasi durum, büyük atalarımın mülkünü ve hilafet ve saltanat makamını çetin ve korkulu bir yere sürüklediğinden, hükümetimin kararıyla atandığınız mıntıkadan asayişi sağlamak ve şahane rıza ve dileğime aykırı hallerin meydana gelmesini engelleyerek ve topyekûn korkulu şeylerin def’ine cehd ve gayret göstererek milletimin dokunulmazlığını gerçekleştirmek ve memleketimin saldırgan ellerden kurtulmasını sağlamak için tek vücut halinde davranılmasını, şahane selamımla beraber asker ve memurlara ve halka bildirilmek üzere irade ettim!’

İlginç... Diğer 5 belgeyi de yarın gözden geçirelim ve tartışalım.

26.07.2005
 
 


î Başa
‘Dumlupınar sonrasında şehitlerin ruhuna fatiha’ (2) Star Gazetesi Halit Kakınç
Necip Fazıl Kısakürek’in Yasak Kitabı’ndan diğer belgeleri bugün aktaracağım. Mustafa Kemal, Sultan Vahidettin tarafından Anadolu direnişini örgütlemek için görevlendirilmiş midir - yoksa bu iddia hayal mahsulü müdür, karar verecek olan ben değilim. Okuyalım ve tartışalım. Okuyabilmemiz için de önce bu kitabın üzerindeki yasağı kaldıralım.

Kısakürek’in 6. belge olarak kabul ettiği olgu, genç kumandanların yeni tayinlerle birliklerinin başına gönderilmesi ve bu tayinler hakkında,
‘...Yoksa halimiz Endülüs’e döner; bir şey yapabilmek için bu kumandanların kıt’aları başında olmaları lázımdır’ şeklindeki kayıtlara geçen sözleridir.

7. belge, yaveri Ali Nuri’nin İstiklál Savaşı sırasında Vahidettin’in tavrı hakkında verdiği bilgilerdir:
î Başa ‘Vahidüddin, Anadolu Hareketi’ne ait zafer ve muvaffakiyet haberleri geldikçe, saadetinden ne yapacağını bilemezdi. Nitekim Dumlupınar zaferinde, selámlık resmi, Padişah’ın emriyle, Yıldız camiî yerine Sultan Selim camiînde ve ihtişam içinde yapıldı ve şehitlerin ruhuna fatiha okundu...

...Bázı ric’at ve arazi kaybetme ánlarında o kadar üzülürdü ki, duyduğu acıyı belirtmek kabil değil... Sakarya mudafaa ve çekilmesi sırasında üzüntüsü son haddine varmış ve Ankara’nın düşmesi ihtimaline karşı korkusu, onu çılgına çevirmişti...

...Askerî vaziyette en küçük fenalık onu nasıl kahredip yaralıyorsa, en küçük iyilik de saadetinden uçacak hále getiriyordu. Sultan Vahidüddin Kuva-yı Milliyecilere karşı olmak veya lanet okumak şöyle dursun, en büyük korku ve ıstırabını onların mücadeleyi kaybetme ihtimalinde yaşıyordu...’

Mareşal Çakmak: ‘...Hain değildir!’

8. belge, Kadir Mısıroğlu’nun ‘Sarıklı Mücahitler’ adlı kitabından alınmadır. Bu kitapta, Vahidettin’in Mustafa Kemal Paşa’ya Millî Mücadele için yardımlarının savaş boyunca da devam ettiği ve 25 bin lirada kalmayıp 500 bin liraya ulaştığı ileri sürülmektedir. Bu iddianın kaynağı olarak, Şehzade Mahmut Şevket Efendi’nin konuya ilişkin beyanı gösterilmektedir.

Kısakürek, 9. belge olarak tarihçi Enver Behnan Şapolyo ve gazeteci yazar Tekin Erer ile arasında geçen bir diyaloğu vermektedir. THY’nin Ankara terminal binasında, şahitlerin huzurunda Kısakürek Şapolyo’ya Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’ya Vahidettin tarafından gönderilip gönderilmediğini sorar. Cevap 2 kelimeden ibarettir:
‘Kabul ediyorum.’ Aynı soruya Tekin Erer de şöyle cevap verir: ‘Bu, herkesce malum bir hakikat!..’

10. belge, Kısakürek’in Mareşal Fevzi Çakmak’ın Çankaya’daki köşkünde Mareşal ve damadı Burhan toprak ile yaptıkları uzun bir söyleşidir. Söyleşinin sonunu, Mareşal Çakmak, şöyle noktalar: ‘...Ben, Vahidüddin’in vatan haini kabul edemem. Son sözüm bundan ibaret... Başka bir şey de söyleyemem...’

Refet Paşa: ‘Mustafa Kemal’i sevk etmiştir’

Aslında, Necip Fazıl Kısakürek Yasak Kitap’ta 10 değil 12 belge aktarmakta, fakat taşıdıkları önem bakımından son ikisini ayrı bir başlık altında değerlendirmektedir. Yazarın ve iddia sahibinin yolundan yürüyelim biz de aynı yöntemle hareket edelim.

11. belge, Kurtuluş Savaşı’nın önde gelen komutanlarından ve
Terrakiperver Fırka’nın kurucularından Refet Paşa ile yaptığı 2 sohbettir. Bu sohbetlerden trende gerçekleşen ilkinde, î Başa Eskişehir Garı’nda Refet Paşa, şöyle konuşur: ‘Şu, İtalya’da sürünen Vahidüddin’in encamına bak! Bu talihsiz hükümdar, vatanını kurtarmak için elinden geleni yapmış, amma sonunda kimseye yaranamamış olmak şöyle dursun, ismi vatan hainine çıkarılmış bir bedbahttır. Ben onun Mustafa Kemal’i bu işe sevk ve teşvik eden tek adam olduğunu yakından biliyorum. Elbette bu hakikat bir gün tarihe intikal edecektir.’

Yarın Refet Paşa ile Kısakürek’in bu tarihten 30 yıl sonra Ankara Palas’taki sohbetlerinde söylediklerine ve belki de bu belgeler arasında en ciddisi olan TBMM Zabıt Ceridesi’ne yer vereceğim.

27.07.2005
 




î Başa
ASKERE MEKTUBU DEMİREL Mİ VERDİ? Haber Vitrini


28 Şubat döneminde bir kurmay yarbay tarafından kendisine yazılan cuntayla ilgili ihbar mektubunu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in Genelkurmay'a göndermiş olabileceği ihtimali ortaya çıktı.
27 Temmuz 2005 Çarşamba 10:27

 

28 Şubat döneminde Kurmay Yarbay Y.Y.'nin ordu içindeki ''cunta'' oluşumuna ilişkin dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'e gönderdiği mektubun, Demirel'den gizli olarak değil, doğrudan Demirel tarafından Genelkurmay'a gönderilmiş olabileceği ihtimali ortaya çıktı.

Mektup nedeniyle Y.Y'nin yargılandığı askeri mahkeme kayıtlarında, mektubun ''Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği görevlilerince açılarak Demirel'e haber verilmeden Genelkurmay'a gönderildiği'' belirtiliyor.

Ancak dönemin Cumhurbaşkanlığı eski Genel Sekreter Yardımcısı Oğuz Özbilgin, kendisinin böyle bir mektubu açıp sonra da Genelkurmay'a göndermesinin sözkonusu olamayacağını söyledi. Özbilgin, ''Cumhurbaşkanı'nın şahsına gelen bütün mektuplar kendisi veya özel müşavirliği tarafından açılır. Üzerinde Demirel'in ismi varsa ve 'kişiye özel' yazıyorsa, direkt olarak Genel Sekreter'ine veya özel müşavirliğine gider. Kişiye özel bir mektubu genel sekreter açabilir veya doğrudan Demirel'in bilgisine sunar. Genel Sekreter, mektubun içeriğini ciddi bulmazsa Demirel'e iletmeyebilir. Kimse Cumhurbaşkanı'na gelen bir mektubu ondan gizleyerek başka bir yere göndermek gibi bir şeye cesaret edemez'' dedi.

Kimse mektubu gizleyemez

9. Cumhurbaşkanı Demirel'in eski danışmalarından Mustafa Başoğlu ise Cumhurbaşkanı adına yazılmış mektupları Cumhurbaşkanı'nın yetki verdiği birisi dışında kimsenin açamayacağını söyledi. Başoğlu, ''Demirel'in Genel Sekreter'ine o yetkiyi verdiğine ihtimal vermiyorum. Bu mektubun sıradan bir mektup gibi sayılıp açılmasına da ihtimal vermiyorum'' dedi.

Demirel'in bu mektubu okuyup Genelkurmay'a gönderip göndermediği konusunda bir yorumda bulunamayacağını belirten Başoğlu, ''Demirel'in bu konuda açıklama yapması, mektuba sahip çıkması veya 'benden gizli gönderilmiştir, ben böyle bir mektup görmedim' demesi gerekir. Ancak kimse Cumhurbaşkanı'ndan mektup gizlemeye cesaret edemez'' diye konuştu.

Demirel: Buna cüret edemezler

Mektupla ilgili gelişmeyi bir gazeteye değerlendiren Süleyman Demirel, Köşk'e gelen mektupların önce görevliler tarafından açıldığını ve tamamının Cumhurbaşkanı'na gösterilmediğini söyledi. Demirel, gizlilik derecesine göre mektupların açılmadan Cumhurbaşkanı'na getirildiğini belirterek, ''Devletin işleyen mekanizması içinde Cumhurbaşka-nı'ndan kimse bir şey kaçırmaz, kimse buna cüret edemez'' dedi. Cumhurbaşkanı Demirel'in döneminde, onbaşı Kadir Sarmusak'ın ordu içinden Batı Çalışma Grubu'nun faaliyetleri ile ilgili sızdırdığı belgeler eski Başbakan Necmettin Erbakan'a ulaşmıştı. Erbakan belgeleri Cumhurbaşkanı Demirel'e vermiş, Demirel ise belgeleri Genelkurmay Başkanlığı'na iletmişti.

(YENİ ŞAFAK)

 






î Başa
YARBAYIN İHBAR MEKTUBUNDAN KIVRIKOĞLU SUİKASTİ ÇIKTI Haber Vitrini 


28 Şubat sürecinde, Köşk'teki mektup trafiğinin Genelkurmay tarafından sıkıca izlendiği, Demirel'e yazılan bir mektubun da, okunup, Demirel'e verilmeden Genelkurmay'a gönderildiği ortaya çıktı.
26 Temmuz 2005 Salı 13:17

 

28 Şubat sürecinde, Köşk'teki mektup trafiğinin Genelkurmay tarafından sıkıca izlendiği, Demirel'e yazılan bir mektubun da, okunup, Demirel'e verilmeden Genelkurmay'a gönderildiği ortaya çıktı.

28 Şubat'ın hemen ardından, mart ayında bir kurmay yarbay, dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'e "kişiye özel ve gizli" bir mektup yazdı. Yarbay, mektubunda, "Türk Silahlı Kuvvetleri'nde ürkütücü boyutta Alevi kadrolaşmanın bulunduğu, bu konunun kendisine intikal ettiğini ve bir vatandaş olarak devletin başı olması hasebiyle bilgi arzetmeyi amaçladığını" belirtti.

Orduda Alevi kadrolaşma

Mektupta, GATA, Okullar Dairesi Başkanlığı, Tayin Daireleri Başkanlığı gibi yerlerdeki Alevi kadrolaşmanın incelenmesi istendi. Mektupta, "Hatta Cumhurbaşkanı yaveri Albay Reha da Alevidir" ifadesi yer aldı.
Mektup, "Güzel Türkiyemizin Suriye olmamasını temenni ediyorum" ifadeleriyle bitiyor.

Kıvrıkoğlu'nun kurtulması

Mektupta, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu'na, Kıbrıs'ta düzenlenen suikastın "Allah'ın bir lütfu ile atlatıldığı" yazarken, Orgeneral Çevik Bir'in Genelkurmay Başkanı olması için ya Hüseyin Kıvrıkoğlu'nun ortadan kaldırılacağı ya da Kıvrıkoğlu'nun görev süresinin bir yıl uzatılacağı öne sürüldü. Mektupta, "millet olarak duamız her iki teşebbüsün de başarısızlıkla sonuçlanması olduğudur" denildi.
Mektupta, ikinci teşebbüsün Cumhurbaşkanı'nın katkısını gerektirdiği belirtilerek, bu senaryonun engellenmesi istendi.

Mektup Özkasnak'a verildi

Mektup, Cumhurbaşkanlığı'na gelir gelmez, dönemin Cumhurbaşkanı Genel Sekreter Yardımcısı tarafından Genelkurmay Genel Sekreteri Tümgeneral Erol Özkasnak'a haber verildi ve mektup faksla gönderildi. Mektubun aslı daha sonra Genelkurmay Başkanlığı'na gönderildi.
Cumhurbaşkanı Demirel, kendisine gönderilen bu mektubu bir türlü göremedi. Mektupla ilgili bilgi isteyen Demirel'e, sadece Genelkurmay tarafından şifahi bilgi verildi.

Kurmay subaya dava açıldı

Demirel'den, yıllarca gizlenen mektup nedeniyle, Kurmay Yarbay Y.Y. hakkında, Askeri Ceza Yasası'nın "Astlık üstlük münasebetlerini zedelemeye, amir veya komutanlara karşı güven hissini yok etmeye matuf olarak alenen tahkir veya tezyif edici fiil ve harekette bulunanların cezalandırılmasını" öngören 95/4'üncü maddesi uyarınca dava açıldı.

Yargılama sonucu, Kurmay Yarbay Y.Y, mahkum oldu. Y.Y'nin kararı temyiz etmesi üzerine, Askeri Yargıtay 4. Dairesi, mahkumiyet kararını esastan bozdu. Bu kez de Askeri Yargıtay Başsavcılığı, karara itiraz etti. Bunun üzerine dosya Askeri Yargıtay Daireler Kurulu'na taşındı.

Karar: Mektup açılmamalıydı

Askeri Yargıtay Daireler Kurulu, Kurmay Yarbay Y.Y hakkındaki mahkumiyet kararını bozarken, "kişiye özel" mektubun Cumhurbaşkanı'na gönderilmeden açılıp okunmasını eleştirdi.
Kararda şöyle denildi: "Dosyada yer alan mektup ve zarfının incelenmesinden sanığın bu mektubu Cumhurbaşkanlığı makamına değil, bizzat Cumhurbaşkanı'nın şahsına gönderdiği açıkça belirlenmektedir. Makama gönderilen mektupların yetkililer tarafından açılarak işlem göreceği konusunda ise şüphe bulunmadığı, ancak Cumhurbaşkanı'nın adı ve soyadı açıkça yazılmak suretiyle gönderilen mektubun tamamen kendisinin ıttılanına hitap ettiği kuşkusuz olduğu, keza Cumhurbaşkanı'nın adına gelen özel mektupları bizzat kendisinin açacağını, görevliler tarafından açılmamasını talep etmesinin açıklayacağı iradesine bağlı olduğu da açıktır.

Böyle bir ihtimal olarak yasal işlem yaptırması da Cumhurbaşkanı'nın iradesi sonucu gerçekleşmesi gereken sonuçlar olması gerekmektedir.
Oysa Genel Sekreterlik görevlileri tarafından açılmış, önceden Cumhurbaşkanı'na bilgi verilmeden aslı Genelkurmay'a gönderilmek suretiyle gizlilik ilkesi ihlal edilmiş bulunmaktadır." YENİ ŞAFAK

 


î Başa
Hain olsaydı, mezarı Londra’da olurdu  - Milli Gazete
Osman Toprak
25.07.2005
Bir bardak suda koparılan fırtınanın sonunda kimlerin hangi vasıtayı kullanarak millet üzerinde egemenlik tesis ettiklerini yakından gördük. Çoğumuzun bildiği hakikatlerin peyderpey, bir ağız tarafından millete beyan edilmesi ve bunun toplum nezdinde nasıl karşılık bulduğunun gözlenmesi yeni bir hadise değil. Birkaç yıl önce de Bandırma vapurunun bir “taka” olmadığı, döneminin donanımlı bir gemisi olduğu gerçeğini, hep beraber öğrenmiştik. Böylece sonradan vurulan boyaların döküldükleri görüldü. Şimdi ise Vahdettin’in bir kahraman olması da, bir hain de olamayacağı gerçeğini emekli bir Başbakan, basın vasıtası ile millete duyurdu.
Ne yerindik, ne sevindik. Tarihi biraz dikkatlice okuyan ve insafı elden bırakmayan herkes bilir ki, kahramanlar hak ettikleri kadar kahramandır, ne daha fazla, ne daha az. İslâm âleminin selameti, şerrin defi, hayrın fethi için çalışan, uğraşan, didinen herkes milletin nazarında kahramandır.
Kurtuluş Savaşı şayet İstanbul’a karşı verilmiş olsa idi, Vahdettin’in İstanbul’dan ayrıldığı günü, İstanbul’un Kurtuluşu Günü ilân etmemiz gerekirdi. İstanbul’un kurtuluşu olan 6 Ekim tarihi İtilâf güçlerinin (İngiliz, Yunan, Rus) İstanbul’u terk ettikleri gündür.
Kurtuluş Savaşı’nı illâ da Mustafa Kemal üzerine bina etmek isteyenler ve bir başkasına tahammül edemeyenler, Mustafa Kemal’e, Meclis’in verdiği “Gazi” ünvanının hangi özelliğinden dolayı verildiğinden haberdar mıdır?
Kendi içimizde ve kendimizle çatışmaya girmenin hiçbir anlamı yok.Siyasî ahlâk, tarihî, kendi hesabı ve çıkarları çerçevesinde dizayn etmeyi uygun görüyor ise onlara söyleyecek bir sözümüz olamaz (!)
Vatanına ihanet eden ve İngiliz gemisi ile ülkesini terk eden Vahdettin’in mezarı nerededir acaba? Londra’da mı, Paris’te mi, Roma’da mı? Hiçbirisi değil. İtalya’da, ebedî yolculuğuna çıktığında geride yedi sülâlesine yetecek servet yerine, bir miktar borç ve gözyaşları ile örülmüş gurbet bıraktı. Cenazesi, dönemin Suriye prensi tarafından bütün masrafları karşılanarak, gemi ile Akdeniz’den Şam’a getirildi. Hâlâ tarihinden yüz çevirmemiş, kendine olan saygısını kaybetmemiş olanlar, Şam denilince aynı zamanda Sultan Vahdettin için bir selâm göndermeyi, bir Fatiha okumayı borç bilirler.
Türkiye, Batılıların telkin ettiği kadar, onların uygun gördüğü ölçüde değil, kendi özünün genişliği ölçüsünde geçmişini de, geleceğini de anmasını bilir. Uydurma birtakım ideolojik başlıklar altında yasaklar koyanlar, sınırlar çizenler çabalarının boşa gittiğinden emin olabilirler.
Türkiye’de kim kafirlere karşı mücadele verir, Müslümanlığı devamı, ülkenin bütünlüğü için gayret gösterirse milletin gönlündeki yerini alır. Üstelik milletin meclisi ona “Gazi” ünvanını da layık görür. Tarihi, tarihçilere bırakmayıp kendi menfaatleri doğrultusunda tarih üretenler, kimseye iyilikte bulunmuyorlar.
 





î Başa
28 ŞUBAT'ÇILARI DEMİREL'E İHBAR EDEN EMEKLİ YARBAY KONUŞTU... - Haber Vitrini


28 Şubat'çıları dönemin Cumhurbaşkanı Demirel'e ihbar eden emekli Kurmay Yarbay Yavuz Yıldar, Mektubun ardından Genelkurmay Askeri Mahkemesi tarafından tutuklandığını belirterek, "Tahliye kararı veren üç hakimin başlarına gelmeyen kalmadı" dedi.
26 Temmuz 2005 Salı 10:03

 

Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'e yazdığı "kişiye özel" mektup Cumhurbaşkanına iletilmeden Genelkurmaya gönderilen ve bu mektup nedeniyle yargılanan Yıldar, "Orada yazdıklarımın hepsi doğruydu, hayal mahsulü ifadeler değildi. O zaman böyle bir mücadele vermek gerekiyordu. Herkesin sustuğu ortamda ben vatandaş olarak görevimi yaptım" dedi. Silahlı Kuvvetler'de çok severek görev yaptığını ve kurumla bir sorununun olmadığını belirten Yıldar, Demirel'e yazdığı uyarı mektubunu da emekli olduktan sonra normal bir vatandaş olarak kaleme aldığını söyledi. Yıldar, "Alevi kadrolaşma çok dikkat çekici boyuttaydı ve diğer konular da mektupta yazdığım gibiydi. Bunu herkes görüyordu ancak kimse malumu ilan edemiyordu" diye konuştu.

"Tahliye kararı verenler sürüldü"

Mektubun ardından Genelkurmay Askeri Mahkemesi tarafından tutuklandığını ve konuyu da tutuklandıktan sonra öğrendiğini kaydeden Yıldar, "Tutukluluğuma itiraz ettim. İtirazımı hiyerarşi gereği Deniz Kuvvetleri Askeri Mahkemesi'ne yaptım. Onlar da tahliye kararı verdiler. Ancak tahliye kararı veren üç hakimin başlarına gelmeyen kalmadı. Denizciydiler, karacı yapıldılar ve Erzincan'da görevlendirildiler. Mahkemeye yaptıkları itiraz kabul edilip göreve geri dönünce de YAŞ kararıyla ordudan atıldılar. Mücadelemizin esas amacı, bu ülkede herkes başbakan da oluyor, cumhurbaşkanı da oluyor. Hiç kimse bunu farklı yollarla ele geçirme hakkına sahip değildir. Bunu ortaya koymaktı" diye konuştu.

(YENİ ŞAFAK)

 


î Başa
Vahdettin hain değil yozlaşmıştı internet haber
23 Temmuz 2005 13:12  
Bülent Ecevit'in başlattığı ve Ecevit-Demirel polemiğine dönüşen "Vahdettin hain mi değil mi" tartışmasına eski bakanlardan Namık Kemal Zeybek te katıldı.

     Eski bakanlardan Namık Kemal Zeybek ise Vahdettin’in insanlık tarihinin gördüğü en büyük hanedanın son padişahı olduğunu belirterek sözlerini şöyle sürdürdü:
     
     "Ama hanedan bitmişti, tükenmişti, yapacak hiçbir şeyi yoktu dolayısıyla doğrusu geldi, Atatürk ortaya çıktı, Cumhuriyeti kurdu. Doğrusu Atatürk’tü yani Atatürk ile Vahdettin’in kıyaslanması bile mümkün değil, Vahdettin bile diyor ki ’Vatanı bu kurtaracak, kurtardıktan sonra isterse Cumhuriyet gelsin’ diyor. Ama Vahdettin’e bu anlamda hain demek hiçbir akıllı tarihçinin yapacağı birşey değildir. Atatürk’ün Nutuk’ta söylediği söz de hain değildir tereddi’dir (yozlaşma). Mütereddi (soysuzlaşmış), mütereddi olduğu belli, zaten mütereddi olmasalar onlar kurtarırlar bu vatanı."
     
     Kaynak: www.hurriyetim.com.tr
 


î Başa
Sultan Vahdettin ve bazı gerçekler
Mustafa Müftüoğlu
21.07.2005
Son Osmanlı Padişahı Sultan Vahdettin Hân’ın “vatan haini” olup olmadığı son günlerde çok konuşulur oldu!.. Bu mevzuda elli yıldır yazılan makale, kitap ve dergileri kütüphanelerimizde bulmak mümkün iken eski politikacı BülentEcevit’in Sultan Vahdettin/Altıncı Mehmed Hân’ın bir yönüne olsun ışık tutabilmesi bazı kimseleri/çevreleri rahatsız etti!.. Tarihi günlük politikanın oyuncağı sananlar gerçeklere tahammül edemiyorlar!.. Nitekim Ecevit’in sözlerini de kabullenemediler!.. “Güneş balçıkla sıvanamayacağına” göre zamanla tarihî gerçekler böyle meydana çıktıkça göreceğiz kimlerin tarihî eserleri okumadıklarını veya okuduklarını anlayamadıklarını!..
4 Temmuz 1918 Perşembe günü tahta çıkan, daha doğrusu kendi ifadesiyle: “Saltanatın kuş tüyünden minderleri üzerine gömülmeyip, milletin ateşli külü üzerine oturan” Sultan Vahdettin’in bu ıstırablı saltanatı dört sene, üç ay, yirmi sekiz gün devam etmiştir.
Vahdettin Hân’ın yurt dışına çıkışından (16/17Kasım 1922) on altı gün evvel Büyük Millet Meclisi’nce saltanatla hilâfet birbirinden ayrılıp /01 Kasım 1922) Vahdettin’in üzerinde yalnız “Halîfe” ünvanı kalmıştır. O tarihte yurdun bazı bölgeleri olduğu gibi İstanbul da işgal altındadır ve Ankara hükümeti adına Trakya’yı teslim almaya giden Refet (Bele) Paşa İstanbul’da:
Sultan Vahdettin’in yurt dışına çıkış/hicreti, Yıldız Sarayı önünde Pâdişâh aleyhine toplantılar düzenlendiğ, tramvay arabalara ‘Kahrolsun Vahdettin!..” ibaresi yazıldığı, Pâdişâhı ziyaret eden Refet Paşa’nın, merhume Münevver Ayaşlı’ya anlattığına göre: “Çok ürkütücü sözler söyleyip tavırlar takındığı” Büyük Millet Meclisi’nde bazı milletvekillerinin pâdişahı ağır ithama hazırlandıkları günlere rastlar!..
Nasıl kaçırıldı?!.
Devlet reisi olarak “Sevr Antlaşması”nı tasdik etmeyen, “Mondros Mütarekesi”ni imzalayan heyeti “arz-ı ta’zimat” için saraya geldiğinde kabul etmeyen Sultan Vahdettin’in yurt dışına çıkışını/hicretini, General Harringtonşöyle anlatıyor:
“-Kimse saraya yaklaşamadığı için kaçma işi müşkül bir meseleydi. Tuğgeneral Julian Stele ve Muhafız kumbaracılar kumandanı Albay Volston ile birliket Son Sultanı sağ olarak buradan çıkarmak üzere bir plân hazırlamaya oturduk.Hazırladığımız plânda Sultan ile oğlu ve kendisine sâdık kalan bir iki adamı Cuma sabahı zannedersem saat altıda gezmeye çıkacaklardı. Tam o sırada muhafız kumbaracılar, sarayın arka bahçesinde ta’lim yapıyor gibi görüneceklerdi. Fakat öyle kötü ta’lim yapacaklardı ki, iki ambülans kapının dışına sıkıştırılacak ve belirli bir dakikada saray kapısı zorlanarak Sultan’la oğlu birinci ambülansa ve diğerleri muayyen bir miktar eşya ile ikincisine konacaktı. Kapının her açıdan makineli-tüfeklerle çevrili olduğunu söyleyebilirim. Yâverim ve kumbaracılardan diğer bir subay, dolu tabancalarla ambülansta olacaktı. Makineli-tüfeklerle dolu kamyonlar, yol üstünde bulunan bütün sarayların karşısına, alarm verilmesi ihtimaline karşı konulacaktı. Yüz kişilik silâhlı ve kuvvetli bir deniz bölüğü Dolmabahçe’ye zahiren ta’lime çıkarılacaktı. O Perşembe günü birşey duyulmaması için fevkalâde dikkatli hareket etmemiz gerekiyordu ve bunu yalnız hareketi yönetecek subaylar biliyordu...”
İngiliz işgal kuvvetleri başkumandanı, duruma “yalnız hareketi yönetecek subaylar biliyordu” diyor amma, Refet Paşa, İngilizlerin hazırlıklarından haberdardır!.. Ankara hükümetince tayin ettirilen pâdişah yâverlerinden genç bir bahriyeli, Refet Paşa’ya:
“-Pâdişahı, İngilizler yarın sabah kaçırıyorlar” diye ağlamaklı bir sesle haber verdiğinde, Refet Paşa, yâvere:
“- Budala, ne üzülüyor, ne ağlıyorsun!? Pâdişahı İngilizler kaçırırsa,Türk milleti hiç bir gün Vahdettin’in bu hareketini afv etmeyecektir. Biz tutar ve yakalarsak, bu sefer, millet bizi affetmeyecektir. Bırak gitsin, Vahdettinişimizi kolaylaştırıyor” demiş, Pâdişahın yurt dışına çıkarılmasından sonra da, İngiliz işgâl kuvvetleri başkumandanı Harrington’un:
“-Haber vermeden Hünkâr’ı kaçırmış olduğumuz için size karşı mahcubum” sözüne ise şu cevabı vermiştir:
“-Bizi bir yükten kurtarmış olduğunuz için ben de size teşekkür edecektim.”
İngiliz işgâl kuvvetleri başkumandanı Harrington’un, VahdettinHan’ın İstanbul’dan ayrılmasını müteâkib yayınladığı beyannâmede, “Zât-ı Şâhânenin (Vahdettin’in) vaziyet-i hazıra neticesinde hürriyet ve hayatını tehlikede gördüğünden bahsetmesi, mutlaka tetkiki gereken bir husustur.
Kıymetli müdekkik İsmail Hami Danişmend’e göre “malî ahlâk bakımından Sultan Vahdettinyeryüzünde misli ender bulunabilecek kadar namusludur” Vahdettinbu meziyetini yurt dışına çıkarken de göstermiş ve âkibeti meçhul bir yolculuğun eşiğinde, kendisine babasından kalan meşrû serveti dahi götürmeyip, kızı Sabiha-Sultan’ın ifadesine göre, yalnız elli bin Türk lirası alıp gurbet yolunu tutmuş, bu arada sarayda nezdinde bulunan “musannâ ve murassâ” bir altın çekmeceyi de Hazîne Dairesi’ne iade etmiştir.Ki bu mühim husus, “Hesapları İnceleme Komisyonu” başkanı Salih Keçeci’nin itirafıyla sabittir!.. Ve bu gerçek, yine İsmail Hami Denişmend’e göre “efsanevî bir namus ve istikamet eseridir.”
Sultan VahdettinHân, İngilizlerin “Malaya” adlı zırhlısıyla İstanbul’dan ayrılmış ve bu hazîn yolculukta kendisine oğlu Ertuğrul Efendi ile Başmâbeynci, musahib, doktor gibi bâzı kimseler de refakat etmişlerdir.
Sultan Vahdettinbir müddet bu adada kalmış, bilâhare vaki dâvet üzerine Hicaz’a geçmiştir. O yıllarda Hicaz’da, kapkara şahsiyyetine zaman zaman temas ettiğimiz şu, Birinci Dünya Savaşı’nda devlete isyân eden İngiliz uşağı Hüseyin vardır ve bu hâinin Sultan Vahdettin’i Hicaz’a dâvetten gayesi, Hilâfeti Osmanoğlu’ndan alıp İngiliz efendilerinin İslâm âlemindeki hâkimiyyetini kolaylaştırmak, İngiliz emperyalizmine hizmet etmektir!..
VahdettinHân, Hicaz’a vardığında bir müddet Mekke’de kalmış, bu arada bir beyannâme yayınlamıştır.Türkçe ve Arapça olarak basılan ve bugün için anlaşılması güç bir dille yazılan bu beyannâmede Sultan Vahdettinyurt dışına çıkışına temasla diyor ki:
“-Bu ayrılığım, ef’alimin hesabını vermekten korkmak kabilinden olmayıp, müdafaa ve hakk-ı kelâmdan memnu bir halde hayatımı göz göre göre tehlikeye teslim etmek gibi emr-i İlâhi’nin ve akl-ı selimin kabul etmeyeceği bir şeyden içtinab eylemek ve hem de müekkil-i zi-şanımın hicret-i nebeviyyelerine aid olan sünnet-i seniyyeye uymaktan ibarettir.”
Yurt dışına çıkışını böyle “hicret”le izah eden VahdettinHân, Mekke’den sonra Taif’e geçmiş, bu arada sarı hummaya yakalanıp on beş günden fazla ölümle pençeleşmiş ve hastalıktan kurtulup nekahat devresini geçirdikten sonra Taif’ten ayrılmıştır.
Sultan Vahdettin’in Hicaz’dan ayrılması, İngiliz uşağı Hüseyin’in oyununu sezmesinden doğmuş ve Hilâfeti Osmanoğlu’ndan almak peşinde koşan Hüseyin’in bu oyununa gelmeyen VahdettinHân, o sırada patlak veren Vehhâbî isyânı bahanesiyle Hicaz’ı terketmiş, Hilâfet peşinde koşan Hüseyin de Vehhâbilere yenilerek, Hicaz’daki saltanatı da kaybetmiştir!..
Hicaz’dan ayrılıp Mısır’a yerleşmek isteyen Sultan Vahdettin, Mısır Kralı Fuad’ın basit hesaplarla bu seyahate itibar etmemesi üzerine İtalya’ya gitmiştir. Cenova Limanına çıkan ve oradan San-Remo şehrine geçen Sultan Vahdettin ömrünün son yıllarını bu şehirde geçirmiştir.
Sultan Vahdettin’in hicretinden sonra yurt dışında geçirdiği acı gurbet hayatı üç sene, beş ay, yirmi sekiz gündür.
 
 
 


î Başa
Siz ve Biz
Mehmet Şevket Eygi
21.07.2005
SİZ inançsız olabilirsiniz, siz ateist olabilirsiniz, siz agnostik olabilirsiniz... Siz pozitivist, siz rasyonalist, siz materyalist olabilirsiniz... Bu sizin bileceğiniz şeydir.
Bize gelince:
Biz Müslümanız.Biz Allah’a iman ediyoruz. Biz, Allah’ın Elçisi ve Habercisi Hazret-i Muhammed’e iman ediyoruz.
Biz Kur’an’ı rehber ve düstur olarak kabul ediyoruz.
Peygamber bizim kılavuzumuzdur. O’nu canımızdan, malımızdan, çoluk çocuğumuzdan fazla severiz. Kurtuluşumuzu ve ebedî mutluluğumuzu onun yolundan gitmekte buluyoruz.
Bizim inançlarımız vardır.
Biz Şeriat denilen, fıkıh denilen kurallara, hükümlere, emir ve yasaklara bağlıyız.
Bizim kendimize mahsus bir ahlâk sistemimiz vardır.
Bizim kendi medeniyetimiz vardır.
Varlık problemine en doğru cevabı bizim dinimiz vermektedir.
Din, inanç, inandığı gibi yaşamak hürriyeti insanlığın en birinci, en temel değeridir.
Siz bize baskı yapamazsınız. Sizin inançlarınız veya inançsızlığınız size, bizim dinimiz bizedir.
Bir Müslüman dininden, inançlarından koparsa kimliğini yitirir ve yabancılaşır. Biz kimliğimizi yitirmek, yabancılaşmak istemiyoruz.
Dünyada sekiz kadar medeniyet vardır. Bizim medeniyetimiz İslam medeniyetidir. Siz zorla, terörle, baskı ile bize başka bir medeniyet empoze edemezsiniz.
Siz inanmadığınız, materyalist, pozitivist veya ateist olduğunuz için bizden üstün değilsiniz.
Biz bu ülkenin dominant, hâkim unsuruyuz. Çoğunluktayız, hem de ezici çoğunluk.
Siz bu ülkede küçük bir azınlıksınız. Azınlıkların da hakkı vardır ama baskı yapmaya, ezmeye, zulm etmeye, çoğunluğun temel insan haklarını ihlal etmeye hakları yoktur.
Sizin bizim üzerimizde vesâyet hakkınız yoktur. Biz hür ve reşid Müslümanlarız, vâsiye ihtiyacımız yoktur.
Bizim temel haklarımızı, hürriyetlerimizi, haysiyetlerimizi çiğneyemezsiniz.
Bizim din, inanç, inandığı gibi yaşamak hakkımızı kısıtlamazsınız.
Kendinizi bizden “Daha eşit” görmeye hakkınız yoktur.
Bizi ikinci sınıf vatandaş, sömürge yerlisi gibi görmeye de hakkınız yoktur.
Bizim millî kimliğimizi değiştirmeye hakkınız yoktur.
Bizim kültürümüzle, tarihimizle, lisanımızla, edebiyatımızla oynamaya hakkınız yoktur.
Kendi ideolojinizi bize zorla kabul ettirmeye hakkınız yoktur.
Bizim millî irademizi hiçe saymaya hakkınız yoktur.
Bu ülke bizim vatanımızdır, bu devlet bizim devletimizdir. Biz vergi veriyoruz, vatanî hizmet yapıyoruz. Bu ülke ve devlet üzerinde tekel kuramazsınız.
Bizi inançlarımızdan, dinimizden, fikir ve görüşlerimizden, haksızlıkları ve kötülükleri tenkit etmemizden, kimliğimize sahip çıkmamızdan dolayı cezalandırmaya hakkınız yoktur.
Sinsi metodlarla bizim dinimizi, dünya görüşümüzü değiştirmeye, tahrif etmeye, bozmaya asla hakkınız yoktur.
Yahudilerin kendi dinlerine, kendi şeriatlarına, kendi kimliklerine, kendi medeniyetlerine bağlı kalmaya ve bunlara hizmet etmeye ne kadar hakkı varsa, bizim de o kadar hakkımız vardır kendi değerlerimize sarılmaya.
Hıristiyanların Hıristiyan olmaya, Budistlerin Budist olmaya ne kadar hakkı varsa bizim de Müslüman olmaya, Müslüman kalmaya, Müslümanlığı yaşamaya o kadar hakkımız vardır.
Sizler, gayr-i müslim ülkelerde yaşayan Müslümanlara tanınan hakları bize kendi vatanımızda tanımak istemiyorsunuz, haklarımızı kısıtlıyorsunuz.
Bizler Marks’ın fikirlerini, görüşlerini, inançlarını veya inançsızlığını, doktrinini, felsefesini, ideolojisini benimseye mecbur değiliz. Bunlar bizim dinimize aykırıdır ve bâtıldır.
Bizler Darvinizmi benimsemeye, onu din gibi kabul etmeye de mecbur değiliz. Darvinizm gerçek dışı, iflas etmiş, çürütülmüş bir teoriden ibarettir. Bunu bize bilimseldir diye yutturamazsınız.
Bizler akla çok önem veriyoruz ama akılcı değiliz. Akılcılık (rasyonalizm) akıllılık demek değildir.
Biz gayba inanıyoruz, biz mucizelere inanıyoruz, biz kerametlerin hak olduğuna inanıyoruz.Biz peygamberliğe inanıyoruz, biz melek vasıtasıyla peygamberlere vahiy geldiğine, kitap gönderildiğine inanıyoruz. Siz bize bu inançlarımızdan dolayı baskı yapamazsınız, bu konuda bize terör uygulayamazsınız.
Biz her insanın iyiliklerini ve kötülüklerini iki meleğin yazdığını, hiçbir şeyi unutmadıklarını, ahirette büyük bir mahkeme kurulacağını ve dünyada yaptıklarımızdan dolayı hesap vereceğimize inanıyoruz. Biz inançlıların ve iyilerin ebediyen mutlu olacaklarına, kötülerin ve inkârcıların azaba çarpılacaklarına, cehenneme atılacaklarına inanıyoruz. Siz bizim bu inançlarımıza karışamazsınız.
Sizin bize yaptığınız baskılar, zulümler, haksızlıklar, kötülükler Tabiî Hukuk ilkelerine, insan haklarına, adalete, insafa, vicdana, bilgeliğe aykırıdır.
Bizim üzerimizde vesayet hakkınız bulunduğuna dair iddialarınız şeytanî kuruntulardan ibarettir.
Yaptıklarınızın hiçbir haklı gerekçesi yoktur.
Demokrasi diyorsunuz, yalan söylüyorsunuz.Bu yaptıklarınız demokrasiye taban tabana zıttır.
Laiklik diyorsunuz, yine yalan söylüyorsunuz. Bir yerde laiklik olması için öncelikle din, inanç ve inandığı gibi yaşamak hürriyetinin olması gerekir.
Siz devletimizi tekeliniz altına almak istiyorsunuz. Bu devlet bizim de devletimizdir.
Biz Müslüman çoğunluk kendi vatanımızda, İngiltere’de, Almanya’da, Avusturya’da, İsveç ve Norveç’te, ABD ve Kanada’da ve diğer medenî ülkelerde yaşayan Müslümanlar kadar din hürriyetine sahip olmak istiyoruz. Bu bizim en tabiî hakkımızdır. Bu hak hiçbir bahane ile kısıtlanamaz.
Siz bir yandan bizi eziyor, haklarımızı kısıtlıyor, öbür yandan bu ülkenin rantlarını gayr-i meşru şekilde elinize geçiriyorsunuz.
Siz bizim çocuklarımızın okumasını, yüksek tahsil yapmasını, bilgilenmesini istemiyorsunuz. Bizi cahillikle terbiye etmek istiyorsunuz.
Siz kendi mitolojinizi bize zorla kabul ettirmek istiyorsunuz.
Siz, bizi atalarımızın, dedelerimizin mezar taşlarını bile okuyamayacak kadar cahil bırakmak istiyorsunuz.
Siz bizim Güney Koreliler, Japonlar, Tayvanlılar, Singapurlular kadar kalkınmış, zengin, üretken, şuurlu olmamızı istemiyorsunuz.
Siz bizi, kendi kontrolunuzdaki şer vasıtaları ve aletleri ile sersemletiyor, afyonluyor, beyin yıkama ameliyesine tâbi tutuyorsunuz.
Siz Türkiye’nin, Ortadoğu’nun Japonyası olmasını istemiyorsunuz, böyle bir şeyi önlemek, engellemek için elinizden geleni yapıyorsunuz.
Siz sosyal barışı, toplumsal uzlaşmayı dinamitliyorsunuz.
Siz bu halkı Sünnî, Alevi, Türk Kürt, dinci çağdaş, sağcı  solcu, ilerici gerici diye birbirine düşman kamplara ayırmak ve bunları birbiriyle çekiştirip tepiştirmek istiyorsunuz. Böylece “Böl parçala ve hükm et” makyavelist siyasetini takip ediyorsunuz.
Sizin ideolojiniz, sizin ahlak anlayışınız, sizin zihniyetiniz bu memleketi bugünkü hale getirmiştir. Memleketi baştan başa saran korkunç kokuşma sizin eserinizdir.
Sizin yüzünüzden bu memlekette son derece gayr-i âdil bir gelir dağılımı vardır.
Siz birtakım Müslümanları da kendinize benzetmek istiyorsunuz. Onların önlerine yağlı kemikler atıyorsunuz.
Sizin baskınızdan, terörünüzden, zulmünüzden nasıl ve ne zaman kurtulacağız?
Yakamızı ne zaman bırakacaksınız?
Hosted by www.Geocities.ws

1