ANA SAYFA

GÜNCEL İNDEKS

 

 


- Osmanlı’nın mirası Mustafa Necati Özfatura

- İhanet Türkiye Gazetesi Rahim Er
  ~ İhanet, insan soyunun işlediği en âdi fiillerden biridir. Eşe, arkadaşa, şirkete, vatana... karşı olabilir. Bu fiili işleyene hain denir. Zıddı sadakat veya kahramanlıktır.
  ~ Filozof Rıza Tevfik, Sultan Abdülhamid’e karşı 31 Mart Vak’asını düzenleyenlerden biridir. Zaman kendisine ne kadar hata ettiğini gösterir. Hastanede son nefesini vermeden önce Necip Fazıl’a haber yollar. Misafiri gelir, ona bir kâğıt uzatır. Bu bir şiirdir, sonradan meşhur olan “Sultan Hamid’in Ruhundan İstimdat”.
  ~ Halbuki aynı meselede Necip Fazıl, bir kitap yazdığı için mahkum olarak öldü. Necip Fazıl Kısakürek, “Vahidüddin” isimli eserinden dolayı yargılanıp mahkum oldu, kitap yasaklandı. Yargıtay kararı tasdik etti. Yazar, ancak Ayhan Songar’ın hapse giremez raporuyla bir kere daha hapishaneye atılmaktan kurtuldu. Eğer rapor almasaydı içerde ölecekti. Bizim Vahdettin için keşke gitmeseydi dediğimiz gibi eminiz ki bazıları da Necip Fazıl için “keşke bir doktor raporuna sığınıp kurtulacağına hapiste ölseydi” dediğini duyar gibiyiz.

- VAKİT'TEN DEMİREL DİZİSİ!.. "SEÇİMDEN ÖNCE HOCALARLA SEÇİMDEN SONRA LOCALARLA BİRLİKTE OLUR" Haber Vitrini
  ~ Eğer, İslâmköy'lü merhum Dolaksızoğlu Yahya, soyadı kanunu gereğince ikinci ismini alırken, o günlerde adet olduğu üzre lakabını benimseseydi, Türkiye Cumhuriyeti'nin 8'inci Cumhurbaşkanı'ndan bahsederken, "Süleyman Sami Dolaksızoğlu" diyecektik. Yine, eğer Dolaksızoğlu Ailesi'nin nüfus kaydındaki ilk kaydı değişmeseydi, bu defa da kendisinden "Süleyman Sami Gündoğdu" diye bahsedecektik.
  ~ "Adalet Partisi iktidarı, bütün ısrarlarımıza rağmen, Fetih'in, Fatih'in mabedi Ayasofya'yı ibadete açmadı. Papa'yı, devlet adamlarımız İstanbul'a kadar gelerek karşıladılar Papa cenapları. Laik Türkiye'nin devlet adamlarıyla birlikte Ayasofya'ya girdi. İstavroz çıkardı, dua etti. Buna mukabil Ayasofya'da iki rekat namaz kılan, imanlı üniversite gençleri karakollara götürüldüler. Eski Yunan'ı, Roma'yı, Bizans'ı yalnız eserleriyle değil, adet ve ananeleriyle yaşatmaya çalışıyoruz. Esir pazarları kuruyor, kızlarımızı soyarak, bu pazarlarda teşhir ediyor, turistlere satıyoruz. Bütün bunlar AP iktidarı zamanında oluyor. (...)

- Çukurca şehitleri behiç kılıç internethaber
  ~ Siyasetcisi, askeri ve yüksek bürokratı ile
  ~ Bu şehitlerin yüzü suyu hürmetinedir ki; Bu vatan
  ~ Yani ne dağdaki
  ~ Eşkiyanın dediği gibi elbetteki Çukurca

- Neler oluyor behiç kılıç internethaber
Dış Politika
Mustafa Necati Özfatura


î Başa
Osmanlı’nın mirası Mustafa Necati Özfatura

22 Temmuz 2005 Cuma
Osmanlı İmparatorluğunun asırlarca süren hakimiyet döneminde iktidarının devam etseninin yegane sebebi adaletli oluşu, halka hizmeti Hakka hizmet olarak görmesi ve yaratılanı sevmesi Yaradandan ötürü diye özetleyebiliriz. Bıraktığı eserlerde bu nişanı fazlasıyla görmek mümkündür. Gittiği her karış toprakta kendisini ve misyonunu yaşatacak eserleri birer mühür olarak bırakmıştır. Zaten bir misyonun devamlılığı da yaptığın eserler ve bıraktığın değerler manzumesi değil midir? Osmanlı’nın 20. asra kadar yaptığı vakıflar insan aklının alacağı bir şey değildir. Öyle ki kuşlara yem için dahi vakıf kurması ecdadımızın bütün mahlukata gösterdiği merhametin bir nişanıdır.

Miras yok ediliyor
Bugün Batı, “Osmanlı’nın bıraktığı yerden birisi çıkar da bayrağı yükseltebilir!” düşüncesi ile her türlü tedbiri almıştır. Maalesef bir asra yakın bir zamandan bu yana içte ve dışta bu politika ile iştigal olunmaktadır. Bilhassa Balkanlar’da Türk varlığı acımasızca tahrip edilmiştir. Bir dönem Balkan ülkelerinde yaşanan olaylar Türk varlığını Balkanlar’dan söküp atmanın son halkası değildir. Bosna-Hersek Savaşı esnasında Sırplar Osmanlı mirasının belli başlı eserlerini bir bir ortadan kaldırdı. Bu da gösteriyor ki, Balkanlar’da Osmanlı’nın kendisi, misyonu yok edildikten sonra eserleri de yok edilmektedir. Bu mesele sadece Osmanlı meselesi değildir. Türkiye’nin meselesidir. Osmanlı’yı tasfiye hareketi aslında, Türkiye’nin tasfiyesidir.
Ancak dünyada yaşanan kaoslar, çatışmalar Osmanlı’ya duyulan özlemi artırmıştır. Zulüm görenler “Neredesin Osmanlı?” diye feryat ediyorlar. Balkanlar, Orta Doğu, Kafkasya, Kuzey Afrika velhasıl dünyanın her köşesinde Osmanlı’nın adaleti ve huzuru, adeta aşıkın maşuku arayışı gibi aranmaktadır. Tarihin her devrinde çeşitli milletleri, dilleri, örf ve adetleri bir inanç ve faktör etrafında toplayıp imparatorluklar kurulmuştur. Ama en uzun ömürlü olanı 642 yıl yaşayan Osmanlı Devleti olmuştur. Anadolu Türkünün tarihî fonksiyonu yeniden dünyaya düzen vermek ve adalet dağıtmaktır. “Biz Batı’nın Orta Asya’ya açılan penceresi ve Orta Asya’nın Batı’ya köprüsüyüz” edebiyatı bir aldatmacadan ibarettir.

Prof.’a kulak verin!
Prof. Dr. Muhammed Harb, vaktiyle Mısır’da Osmanlı Araştırmalar Merkezini kurmasındaki gayesini şöyle anlatır:
“Birinci plandaki hedefim; Araplarla Türkler arasındaki kesilen kuvvet bağını yeniden kurmaktır. Neden? Çünkü Türkler, Osmanlı Devletinin vârisleridir. İkinci olarak Orta Doğu bölgesinin stratejisi sebebiyle eğer Araplarla Türkler arasındaki samimiyet, uhuvvet yeniden kurulmazsa, stratejik birçok müşkiller ortaya çıkabilir... Tarih bize Osmanlı’nın kadr-i kıymetini verecek, tarih yazıldığı takdirde veyahut Osmanlı iyi anlaşılırsa, bahsettiğiniz gibi çok önemli bir mefkuresi (ideali) meydana gelecek. Osmanlı Devleti, İslam tarihinin tekamül ve zirve noktasına ulaşan bir medeniyet, bir devlet sistemidir. Bu devlet sistemi, kitaplarda mevcuttur. Arşivlerde mevcuttur. Hepsi malum... Osmanlı Devletinin yıkılışını benim dedem hatırlıyor. Demek istiyorum ki, çok yakın bir zamana kadar Osmanlı vardı dünyada...”
Bizler asırlarca emperyalizme karşı yalnız İslam Dünyasını değil, bütün dünyayı korumak için siper olmuş Osmanlı’nın torunlarıyız. Osmanlı’nın mirasına gerek maddî gerekse manevî bizden başka kimsenin sahip çıkmayacağını iyice idrak etmeliyiz.
Osmanlıyı haksız olarak kötüleyenlere rağmen, inanıyorum ki, Türk Milleti geçmişteki yüksek ahlakının hasreti içindedir.
 
 
Entellektüel Boyut
Rahim Er


î Başa
İhanet Türkiye Gazetesi Rahim Er

22 Temmuz 2005 Cuma
î Başa İhanet, insan soyunun işlediği en âdi fiillerden biridir. Eşe, arkadaşa, şirkete, vatana... karşı olabilir. Bu fiili işleyene hain denir. Zıddı sadakat veya kahramanlıktır.
Son günlerde bir “hain” furyasıdır gidiyor. Furya, “Vahdettin hain değil miydi?” sorusuyla başladı, hız kesmeden devam ediyor. Tartışmanın çıkma sebebi, Bülent Ecevit. Eski başbakan, ilerlemiş yaşında Osmanlı tarihi yazmaya karar vermiş. Kitap bitmek üzereymiş. Ecevit tarih kitabında “Vahdettin hain değildi” diyormuş. Kendisiyle yapılan röportajda da son padişaha hiçbir zaman hain demediğini ayrıca dile getiriyordu.
Bunun üzerine klasik CHP’liler, klasik solcular, bazı laikçiler Ecevit’i topa tutmuş durumdalar, demediklerini bırakmıyorlar.
Bazı hususların üzerinde durmak gerekiyor: Bir kere, tarih kitabı yazmak ihtisas ister. Ecevit’in aktif siyasetten çekilmesiyle bu kitabı yazdım dediği zaman süresinde Osmanlı tarihi yazılamaz. Olsa olsa nakil yapmıştır. Buna rağmen böyle bir tartışma çıktı. Niçin? Sebebi çok basit, reklam. Kitabın çıkacağı medya grubu, ince bir taktikle konuyu reklam malzemesi yaptı. Kitap çıkınca satış patlaması yapabilir. Trilyon harcansa bu reklam olmazdı.
İkinci husus, Ecevit, belki Sultan Vahdettin için doğrudan doğruya hain dememiştir ama muhaliflerine “bunlar Vahdettinci” gibi ithamlar yaptı gibimize geliyor. Hafızamız bizi yanıltsa bile şu soruya ne cevap verecektir? Bu yaşa kadar neredeydi?
î Başa Filozof Rıza Tevfik, Sultan Abdülhamid’e karşı 31 Mart Vak’asını düzenleyenlerden biridir. Zaman kendisine ne kadar hata ettiğini gösterir. Hastanede son nefesini vermeden önce Necip Fazıl’a haber yollar. Misafiri gelir, ona bir kâğıt uzatır. Bu bir şiirdir, sonradan meşhur olan “Sultan Hamid’in Ruhundan İstimdat”.
Ecevit’inki de o misal. Üstelik Ecevit’in Türkçe’si tarih kitabı yazmaya elverişli değildir. Ayrıca tarih kitabı da şiir kitabı kalitesindeyse orada kalsın.
Buna rağmen niyet ne olursa olsun meselenin tartışılması faydalı olmuştur.
Bir diğer husus. Mustafa Kemal Paşa’yı Anadolu’ya Sultan Vahdettin’in gönderdiğini bütün tarafsız tarihçiler 50 senedir yazmaktadır. “İhanet ettiği” iddiası ise bir yakıştırmadır. Böylesi ithamlar, bir dünya klasiğidir. Rejimler değişince yeni rejimler kök salabilmek için önceki rejim ve kişileri suçlarlar. Yoksa adama “neden devirdin?” diye sorulur.
Vahdettin’in vatanı terk etmesine gelince, hata olmuştur. Evet, ölüm tehditleri alıyordu, dönme ümidiyle gitmişti ama yine de İngiltere’ye iltica ederek gitmesi yanlıştır. Hata ile ihaneti karıştırmaksa ahmaklıktır.
Bugün dahi bir Türk devlet adamına galiz ifadelerle saldıranlar Nazım Hikmet mevzubahis olunca farklı kampta ve kanaatte yer almaktalar. Sistem bir tarafa bir padişah için “hain” diğer tarafa da bir şair için “hain” dedirtti. Sağcılar da Nazım için yıllarca hain deyip durdular. Oysa Nazım Hikmet Ran yurt dışına çıkmasaydı öldürülecekti. Kimsenin kimseye “yerinde kal seni öldürsünler” demeye hakkı olamaz. Bu noktada Padişahla şair aynı çizgidedir. Buna rağmen biz, aynı zamanda halife de olan Vahdettin keşke yerinde kalsaydı, İstanbul’u terk etmeseydi diyoruz.
Bir de ilginç bir taraf var. Bülent Ecevit malumu ilan edecek. Kitabı şimdiden büyük bir satış şansı yakaladı. î Başa Halbuki aynı meselede Necip Fazıl, bir kitap yazdığı için mahkum olarak öldü. Necip Fazıl Kısakürek, “Vahidüddin” isimli eserinden dolayı yargılanıp mahkum oldu, kitap yasaklandı. Yargıtay kararı tasdik etti. Yazar, ancak Ayhan Songar’ın hapse giremez raporuyla bir kere daha hapishaneye atılmaktan kurtuldu. Eğer rapor almasaydı içerde ölecekti. Bizim Vahdettin için keşke gitmeseydi dediğimiz gibi eminiz ki bazıları da Necip Fazıl için “keşke bir doktor raporuna sığınıp kurtulacağına hapiste ölseydi” dediğini duyar gibiyiz.

Hadiseler kendi zamanlarında değerlendirilir, keşkelerle değişmez.
Doğru tarih hadisenin üzerinden bir asır geçtikten sonra yazılabilir.
Dünya budur. Bazıları tarih yapar, bazıları tarih yazar, bazıları para kazanır.
Bütün mesele her hal-ü kârda namuslu olmak.
En başta da fikir namusu gelir.
En büyük ihanet fikir ihanetidir. İhanetin bu türlüsünde bir kişi veya kuruma değil yüzyıllara kötülük yapılır.
   Kapat 
 
 
 
 

 

Gündem  




î Başa
VAKİT'TEN DEMİREL DİZİSİ!.. "SEÇİMDEN ÖNCE HOCALARLA SEÇİMDEN SONRA LOCALARLA BİRLİKTE OLUR" Haber Vitrini


î Başa Eğer, İslâmköy'lü merhum Dolaksızoğlu Yahya, soyadı kanunu gereğince ikinci ismini alırken, o günlerde adet olduğu üzre lakabını benimseseydi, Türkiye Cumhuriyeti'nin 8'inci Cumhurbaşkanı'ndan bahsederken, "Süleyman Sami Dolaksızoğlu" diyecektik. Yine, eğer Dolaksızoğlu Ailesi'nin nüfus kaydındaki ilk kaydı değişmeseydi, bu defa da kendisinden "Süleyman Sami Gündoğdu" diye bahsedecektik.
22 Temmuz 2005 Cuma 11:23

 

SUNUŞ
Türk siyasetinde 40 yıla yakın bir süre yer alan, aktif siyasetin dışına düşünce de gündem dışı kalmamak için "Derin devlet, Çankaya ve başörtüsü" gibi tartışmalar başlatan, son olarak "Vahdeddin hain değildi" diyen Bülent Ecevit'e "Hayır haindi" mealinde laf yetiştirerek yine gündeme bir yerinden ilişen, yakınlarının akçalı işleri nedeniyle belli aralıklarla bir de bu taraftan tartışmaların odağına oturan eski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, görünen o ki, "ülke gündeminin demirbaşı" ve böyle de olmaya devam edecek. Peki; siyasette aktif ya da pasif, fark etmeksizin hayatımıza bu kadar girmeye teşne Süleyman Demirel'e yakın plan bakıldığında neler görülüyor acaba? İşte bu dosya, Demirel ismi etrafındakilere bir yaklaşım denemesi. (T. U )


Eğer, İslâmköy'lü merhum Dolaksızoğlu Yahya, soyadı kanunu gereğince ikinci ismini alırken, o günlerde adet olduğu üzre lakabını benimseseydi, Türkiye Cumhuriyeti'nin 8'inci Cumhurbaşkanı'ndan bahsederken, "Süleyman Sami Dolaksızoğlu" diyecektik. Yine, eğer Dolaksızoğlu Ailesi'nin nüfus kaydındaki ilk kaydı değişmeseydi, bu defa da kendisinden "Süleyman Sami Gündoğdu" diye bahsedecektik.


Belki biraz karışık geliyor ama gerçekten de bugünün Süleyman Demirel'ine gelesiye kadar yaşanmış hızlı bir soyadı değişimi sözkonusu. Bu isimleri zikredenlerden; bir bombayla hayatını kaybeden Uğur Mumcu, yazdığı kitaplarla basın ve siyaset dünyasında istenmeyen adam haline gelen Ahmet Kahraman ve yıllar önce bu satırların sahibine, "Demirel'in asıl adı bir iddiaya göre Süleyman Sami Dolaksızoğlu'ymuş, bir iddiaya göre de Süleyman Gündoğdu'ymuş. Isparta'dan nüfus kayıtlarını getirecekler. Geldiğinde değişikliğin nedenini kendisine soracağım" diyen eski ANAP Bilecik Milletvekili Mehmet Seven de dahil, bugüne kadar mezkur değişikliğin nedenini kimse bulamadı.


DAHA ÇOCUKKEN SADETTİN
BİLGİÇ'İ "ÜTÜYORDU"
Süleyman Sami; Isparta'nın Atabey ilçesine bağlı İslâmköy'de 1 Kasım 1924'te doğduğunda, ebeveyni merhum Yahya ile Ümmühan dahil kimse, bu bebeğin geleceğin Süleyman Demirel'i olduğunu -doğal olarak- bilmiyordu. Süleyman Sami, Afife'den sonra ailenin ikinci çocuğuydu. Şevket ve Hacı Ali bu iki çocuğun kardeşleri olacaklardı. S. Sami'nin, dedesi merhum Hafız Süleyman 30 yıl Hıdırbey Camii'nde namaz kıldırmış mütedeyyin bir insandı. Hafız Süleyman'ın eşi Şehriban da hafızdı. Demirel'in, anne tarafından dedesi ise Hafız Abdullah, ninesi ise Zübeyde'ydi. İslâmköy'de ve dünyanın her yerindeki çocuklar gibi küçük Süleyman Sami de günlerini oyunla geçiriyordu. Kimi biyografiler, bu oyunlarda Süleyman Sami'nin, çocukluk arkadaşı ve sonra Adalet Partisi kongrelerindeki amansız rakibi Sadettin Bilgiç'le oynadıklarını ve özellikle uzun eşekte Süleyman'ın Sadettin'i hep üttüğünü yazıyorlardı. (Uğur Mumcu, Büyüklerimiz, s. 9)


BABASI DA,HEMEN FESİ ÇIKARIP ŞAPKA GİYMİŞTİ
Baba Yahya, yıkılan halife ve saltanatlığa üzülürken, devrin değiştiğini gördü ve hemen fesi sarığı atıp bir "şapka" geçirdi kafasına. Kimbilir, Demirel'in meşhur şapkasının genler yoluyla geçişinin bir izahıydı bu. Bu değişimle birlikte muhtar atandı köye baba Yahya Demirel. Devran döndü, Yahya Demirel, Demokrat Parti'ye geçti, ardından da belediye yapılan İslâmköy'e "reis" seçildi.


Demirel, İslâmköy'de ilkokulu bitirdi. İlkokulu bitirip orta ikinci sınıftayken yatılı okumaya hak kazandı. Demirel, sık sık dayısının evine gidiyor, Türkiye'nin o günlerde yaşadığı değişimle evdeki kimi eşyalar vasıtasıyla -radyo gibi- tanışıyordu. Demirel, ilk kez radyoyu gördüğü bu evin ileride önemli bir üyesi olacak ve dayısı Mesut Şener'in kızı Nazmiye ile evlenecekti. Demirel; Muğla ve Afyon'da lise tahsilini tamamladıktan sonra 1941'de Teknik Üniversite'ye parasız okumak üzere müracaat etti, sınavı kazandı. İstanbul'da yedi yıl yaşadı. Nimet Arzık'a hiç Beyoğlu'na inmediğini övünçle anlatıyordu.


Okul yönetiminin bir hatası sonucu üniversiteyi yedi yılda bitirmek zorunda kaldı.


NİHAL ADSIZ'A HAYRANDI
Ahmet Kahraman'ın, "bir Türk ırkçısı" tarifini getirip, adını vermediği kişinin anlattığına göre, üniversite yıllarında Nihal Adsız'a hayrandı Demirel.
Bu kültürel yakınlık milliyetçi bir isim, dönemin Bayındırlık Bakanı Tevfik İleri'ye yakınlaşmasını ve dolayısıyla DSİ'de iş bulmasını sağlayacaktı. İstanbul Sular İdaresi'nde işe başladı, kısa bir süre sonra Elektrik İşleri Etüd İdaresi'ne girdi.


1949'da ABD'de burs kazandı. Bir yıl sonra Türkiye'ye döndüğünde ABD'deki eğitimin ödülünü görmeye başlamıştı. Gencecik bir mühendis olmasına rağmen Seyhan Barajı inşaatının başında buldu kendisini. Demokrat Parti'nin önemli isimleri Tevfik İleri ile Kemal Zeytinoğlu elinden tuttular, kısa bir süre sonra artık sadece Süleyman Demirel. Barajlar Daire Başkanı'ydı. "Barajlar Kralı", krallık stajına başlıyordu. ABD Devlet Başkanı Ainzenhovver'in adını taşıyan bursun 1954'teki kısmetlileri arasında onun da adı vardı. Bu defa eşi Nazmiye Hanım'ı da götürdü. Nazmiye Hanım ABD'de, biraz ingilizce ve iyi otomobil kullanmasını öğrendi.


ABD MASONLUK EĞİTİMİ
Uğur Mumcu, bu seyahati yazarken Demirel'den, "Amerika'daki ikameti sırasında masonluk ve milliyetçilik konusunda oldukça yoğun bir eğitimden geçti" diye yazacaktı. (Uğur Mumcu, Büyüklerimiz, s. 8) ABD'den bir Chewrolet'yle döndüler. Direksiyon hep Nazmiye Hanım'daydı, yıllarca da öyle de kaldı. Çünkü Demirel'in ehliyeti hiç olmayacaktı.


31 yaşında DSİ Genel müdürü oldu. Genel Müdürlüğü beş yıl sürdü, çünkü 27 Mayıs Darbesi, onu da devirmişti. Darbe onu İspanya'daki bir seyahatinde yakaladı. İspanya dönüşü, 36 yaşında, evli ve işsiz bir mühendisti. Bu vesileyle hanidir ertelediği askerliği aklına geldi. Vatani hizmetini; "aram iyiydi, beni severdi" dediği, darbecilerin lideri Cemal Gürsel döneminde Ordu Donatım Okulu'nda yaptı, evci de çıkmıştı, bu nedenle askerliğin acemilikteki sıkıntılı ortamından geceleri olsun kurtuluyordu. Yedeksubay öğrencilik döneminin bitmesinin ardından, stratejik öneme haiz Devlet Planlama Teşkilatı'nda askerliğini tamamlayacaktı.


Serdengeçti'nin kaleminden Demirel...
"Seçimlerde hocalarla seçimden sonra localarla"
Bir dönem Adalet Partisi milletvekilliği de yapan merhum Osman Yüksel Serdengeçti, "yakinen" tanıdığı Süleyman Demirel'i en ağır eleştirilerle keskin kalemine dolamıştı. Türk Edebiyatı Vakfı'ndan çıkan "Bir Nesli Nasıl Mahvettiler?" isimli kitabında, bu eleştirilerine bol bol tesadüf edilir.


AYASOFYA'YI İBADETE AÇMADI
î Başa "Adalet Partisi iktidarı, bütün ısrarlarımıza rağmen, Fetih'in, Fatih'in mabedi Ayasofya'yı ibadete açmadı. Papa'yı, devlet adamlarımız İstanbul'a kadar gelerek karşıladılar Papa cenapları. Laik Türkiye'nin devlet adamlarıyla birlikte Ayasofya'ya girdi. İstavroz çıkardı, dua etti. Buna mukabil Ayasofya'da iki rekat namaz kılan, imanlı üniversite gençleri karakollara götürüldüler. Eski Yunan'ı, Roma'yı, Bizans'ı yalnız eserleriyle değil, adet ve ananeleriyle yaşatmaya çalışıyoruz. Esir pazarları kuruyor, kızlarımızı soyarak, bu pazarlarda teşhir ediyor, turistlere satıyoruz. Bütün bunlar AP iktidarı zamanında oluyor. (...)


ERBAKAN'A YAPTIĞI
Süleyman Bey artık milleti aldatamayacaktır. Seçimlerde hocalarla bir olan Süleyman Demirel, seçimlerden sonra localarla iş birliği yapıyor. Yalandan arada sırada bir namaz kılıyor . Falan yerde falan zaman namaz kılacağı en az bir hafta evvel, dindar çevrelere yayılır, fabrika temeli atılacakmış gibi hazırlıklara başlanır. Hazreti Süleyman da alayıvala ile namazını kılar, borcunu eda eder. Bunlar resmi, politik namazlardır. O Süleyman ki dini bütün bir Müslüman olan, Müslüman Anadolu esnafının oylarıyla Odalar Birliği Başkanlığı'na gelen zatı (Necmeddin Erbakan), zorla kapıları kırıp kolundan tutarak attırmış, yerine seçimi kaybeden bir masonu oturtmuştur. Böylece sandıktan çıkan bir zata, kasadan çıkan, yahudi kasasından çıkan zatı tercih etmiştir.


Esasen Süleyman Demirel'i genel başkanlığa getiren de yine aynı kuvvettir. İki gün içinde meçhul bir adam malum olmuş, Türkiye'nin en büyük partisinin başına geçmiş oturmuştur. Kıratın yuları kimin elindedir. Demirel'i kimler idare ediyor bu hadise bunu iyice göstermiştir."VAKİT

 
21 Temmuz 2005    



î Başa
Çukurca şehitleri behiç kılıç internethaber
     î Başa Siyasetcisi, askeri ve yüksek bürokratı ile Ankara gününü gün etsin bakalım!. Vatansever köşe yazarları en vatanseverin  Demirel mi, Ecevit mi; Son Padişah’ın hain mi değil mi diye derin geyiğini kovalayadursun ve de aziz milletimizin mutlu azınlığı,haramzadeleri, yüce divanlık muhteremleri, emekli zengin paşaları ile bunların ayak işlerinden nemalanan bizdeki adı ile sanatçı diye anılan bir nevi hizmet elemanları, pisliğinde boncuk varmış gibi, müteahhit patronların acaip maaşlarla beslediği medya yıldızları falan, ülkeye sırtlarını dönmüş vaziyette, Ege’nin Akdeniz’in sularında şen şakrat çimedursunlar!..

Aslan gibi evlatlarımızı kaybedeiyoruz...

Bu yazıyı yazarken Van’da bir assubayımızın, eşkıya takibinde şehit olduğu haberi geldi. Çukurca’da, mayına veroiğimiz dört arslanı yeni toprağa verdik.

î Başa Bu şehitlerin yüzü suyu hürmetinedir ki; Bu vatan “ne bunlara”, ”ne onlara” kalmayacaktır !..

î Başa Yani ne dağdaki AB-ABD taşeronu eşkıya çetesi ve uzantılarına,ne de deniz kenarında yayılmış durumdaki ABD-AB acentası ve beslemeleri haramzadelere...

Çukurca’da anlamlı bir tören yapıldı. 06.2005 tarihinde,  PKK militanlarının döşedikleri mayına basması sonucu görevi başında şehit olan  J.Üstğ. Adnan BAHAT'ın adı, Çukurca’daki “ Çok Programlı Liseye “ verildi.

Hatırlamanız lazım, bir süre önce Tunceli’de ölü ele geçirilen bir eşkiyanın cesedi, yandaşları tarafından propaganda gösterileri ile Çukurca’da gömülmüştü. Bu sırada göstericiler, ”Çukurca TC’ye mezar olacak” diye bağırmışlardı.Çukurca Kaymakam’ı olaya müdahale etmiş, Çukurca’lılar Devlet’in varlığını hissedince militanlara karşı çıkmışlardı. Şehit Üstteğmen Adnan Bahat’ın liseye adının verilmesi ile ilgili törene katılan Çukurca’lılar, ilçelerinde görev yapan ve halkla bütünleştiği için çok sevilen Başkomiser Oguz YURDAER’i de minnetle andılar.Kaymakamlık ilçede bir park yaptırdı. Parkta bulunan, Selçuklu Mimarisi tarzındaki çeşmeye ilçede ki görevi süresince üstün hizmet ve gayret gösteren Başkomiser Oguz YURDAER' in adı verildi.

î Başa Eşkiyanın dediği gibi elbetteki Çukurca TC’ye mezar olmayacaktır. Ama bu ülkenin kahraman evlatları, Çukurca gibi vatan toprakları uğruna,  göğüslerini düşmanın namlusuna açacaklardır. Adları da sonsuza kadar abideleşecektir. Bu saldırgan sürü canımızı yakıyor. Bunun en önemli sebeblerinden birisi, bölgede çakıl taşına bile hakim olan Özel Tim ekibinin dağıtılmasıdır.28 Şubat’ın malum paşaları ile siyasileri bunun müsebbibidir. Öğrendiğimize göre, saldırganla mücadele için Avrupa ülktelerindeki yasaların çıkarılması isteniyor. AB uğruna atılan imzalar, eşkıya çetesi ile, bu güne kadar maskeli gezen milislerini cesaretlendirdi. Alenen Türk topraklarını istiyorlar. Meydan okuyorlar.

Sabah gazetesi şöyle yazdı...

“Orgeneral Başbuğ, terörle mücadele için Avrupa'da geçerli kanunlar bizde olsun yeter dedi. SABAH, o kanunları buldu.Başbuğ, ‘İngiltere'de örgüt rengi taşıyan rozet takamazsın. Bizde canlı bomba ölümsüz ilan ediliyor’ demişti... SABAH, yasayı inceledi. Bize demokrasi dersi verenler bakın terörle nasıl savaşıyor:

Terör örgütlerinin toplantılarına destek verenler veya katılanlar 10 yıl hapis cezasına çarptırılır.

Terör örgütünü destekleyen nitelikte müzik çalanlar ve pankart taşıyanlar en az altı ay hapis yatar.

Terör örgütleri için para ve yardım toplayanlar beş yılını demir parmaklıkların ardında geçirir.

Teröristler hakkında bilgi sahibi olup da bunu polise vermeyenler de beş yıla mahkûm edilir.

Polis, tutuklama izni olmaksızın gerekçeli şüphe ile tutuklama yapar. “

Bu yasalar hemen çıkarılmalıdır...

Kim çıkaracak?..
 
20 Temmuz 2005    



î Başa
Neler oluyor behiç kılıç internethaber
     Aziz milletimiz çoğunluk olarak umursamıyor ama, memleketin nasıl elden gittiğini görebilenlere ipuçu ya da hatırlatma anlamında yazıyorum..

ABD tarafından net biçimde tehdit edildik...

Nedeni bellidir...

Kandil dağındaki bir avuç eşkiyaya, "Başım şıkışık, Irak'ta yeni bir cephe açamam" diye operasyon düzenlemeyi rededen ve Ankara'ya "Bunları alın siyaset yapszınlar terör biter" diye akıl öğreten ABD, Türkiye ile savaş edebileceğini söylüyor...

İncirlik'ten falan vazgeçemeyeceği ortada iken!..

Çünkü; ABD ve AB Türkiye üzerinde planladıkları Kürt devleti için yeni bir etabı yoğunlaştırdılar. Bu oyun son derece kurnazca bir plana dayalı olarak ilerliyor. Kabaca şöyle diyebiliriz. Batı ve taşeronları sanki bu güne kadar besleyip büyütmemişler, hep karşı çıkmışlar gibi PKK’yı hedef alacaklar. PKK’yı lanetleyecekler ve Türk milletine “Bakın teröriste karşıyız, Terörün başlarını tasfiye ediyoruz. Dağdaki militanların şehirlere dönmesine siyasete girmesine yol açılmalıdır. Kürtçü istekler siyasi zeminde kabul edilmelidir. Federasyonlara icazet verimelidir. Böylece huzur bulunur” dayatmasını çağdaş demokratlığın gereği olarak dayatacaklar. Böylece Türkiye’nin coğrafyası, çok uluslu şirketlerin yeniden dünya nizamı çerçevesinde şekillendirilecek!..

Çok uluslu şirketler geçen yüzyılın başından beri Türk topraklarının, kontrol edebilecekleri şekilde, aşiret ağalarının kontrolühde kendilerine “arka bahçe” olarak üs haline gelmesini istiyorlar. Bu hedef Kuzey Irak’ta Barzani Cumhuriyeti adımı ile Batı’yı umutlandırdı.

Sıra Türkiye’de...

Dikkatinizi çekiyorum...

Medyadaki malum çete, bir süredir ağız birliği şekilde PKK’yı lanetleyip, ”Kürt aydınlarının önünü tıkayan Apo” yazıları yazıyorlar. Hepsi, geçen altı ay öncesine kadar İmralı tellallığı ile ünlüydüler. Şimdi Apo’ya karşı bir “Kürt aydını” protitipini yaldızlıyorlar, bir takım isimleri zikrediyorlar!.

Verdikleri isimler, Barzani ve Talabani için çalışan Kürtçülerdir...

Medyamızın bu muhteremleri, değerli yazarlar da Barzani ve Talabani muhabbetleri ile ünlüdürler ve hep beraber, ABD torbasından otladıkları rivayet edilir.

Düne kadar arka çıktıkları PKK’ya şimdi karşılar!..

Gazetelerinde PKK’nın genelkurmay kontrolünde eylem yaptığını bile yazabiliyorlar!.. O gazetelerin patronları da bir yandan generallere şirinlik yapıyor, el altından haberler gönderip hükümeti şikayet ediyorlar, askerleri kendilerine yakın bulduklarını söylüyorlar, beri yanda da işte böyle gazetelerini Kürtçü propagandaya bayrak yapıyorlar..!

Görüyoruz ki oyun yeni değil!..

Bugün suyüzüne çıkarılan oyunun son 15 yıldır yoğun olarak gözden uzak oynandığını da anlıyoruz... AB’ye gireceğiz diye imzalanan teslimiyet yasalarının özgürleştirdiği düşman güçler, artık alenen işgal provaları yapacak hale geldiklerinden, icraatlarına ve geçmişlerine bakıp neler yaptıklarını öğreniyoruz.

Ve daha acısı ...

Devleti koruma adına namusları üstüne yemin eden gelmiş geçmiş tüm siyasi kadroların bu işlere nasıl göz yumduklarını, ülkeyi korumakla yükümlü güvenlik kadrolarının da ya uyuduklarını ya da engellendiklerini de öğreniyoruz...

Mesela şu Hikmet Fidan olayı...

Hani şu birbirlerine düşmeleri sonucu infaz edilen eski PKK’lı yeni Barzanici aşiret reisi... Ölümünü fırsat bilip, Apo’ya karşı Kürtçü harekete zemin hazırlarcasına yayınlar sürdüren malum gazete Hikmet Fidan haberleri yayınlıyor. Bu haberlerde Fidan’ın arkasından ağıt yakanlardan kendisinin Türk toprakları üzerinde devlet kurma hayali ile dolu hızlı bir stratejisyen, aktif bir ayrılıkçı kimlik olduğunu öğreniyoruz.. Geçtiğimiz günlerde bu köşede, Nusaybin eski belediye başkanını yazmıştım. Bu kimlikler, bir dönem PKK’nın yandaşları olarak Türkiye’nin siyasi platformunda dolaşmış ve sağladıkları siyaset ayrıcalığı ile bölücü hareketin yol almasını sağlamışlar. PKK çetesi darbe yiyip tutunamaz hale gelince saf değiştirip, Batı’dan gelen plan ve program dahilinde, aynı amaç ayrı araçla yol almayı seçmişler..

Hikmet Fidan’la ilgili konulara yoğunlaşan gazetelerden birinde ilginç bir anektod var.. Konuyu araştıran yazar diyor ki;

“İnsan Hakları Dernekleri'nin birinde, bu yakınlarda Hikmet Fidan cinayeti konuşulurken, bu konuda PKK'nın, daha yaygın deyişle "örgüt"ün parmağından söz eder biri. Dernekte görevli bir genç, bu sohbetten tedirgin olur:

"Sus!" diye uyarır karşısındakini,"Burada böyle şeyler konuşma! Duyulur, kulaklarına gider. Sonra hain derler."

Nedir bu korku?

PKK korkusu, örgüt korkusu!”

Bu yazarın yansıttığı anektoddan da anlaşılıyor ki söz konusu dernek PKK’nın kontrolündedir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde, terör örgütünün yasal derneği!..

Dikkat çekici bir başka konuya gelince her ne hiktmetse bu ve bunlar gibiler acaip servet sahibidirler...

Bu hikaye burada elbetteki bitmiyor..

Somut eylemlerini yansıtacağız...

Böylece içinde bulunduğumuz durumun vahameti daha net anlaşılacak.
Hosted by www.Geocities.ws

1