|
| ||||||||||||||
| |||||||||||||||
--LEFKOŞA’DAKİ
TÖRENLER BAŞLADI…
--ŞEHİTLER
ANITI VE ATATÜRK ANITI ÖNÜNDE TÖRENLER YAPILDI
Lefkoşa, 20 Mayıs 05 (T.A.K.):-20 Temmuz Barış ve Özgürlük Bayramı tüm
yurtta törenlerle kutlanıyor. Lefkoşa’daki kutlamalar sırasıyla Şehitler Anıtı
ve Atatürk Anıtı önündeki törenlerle başladı.
Lefkoşa Şehitler Anıtı önündeki törende anıta çelenklerin konulması ve
saygı duruşunun ardından saygı
marşı ve saygı atışı gerçekleştirildi. İstiklal Marşı ile bayrakların göndere
çekilmesinden sonra tören anıt özel defterinin imzalanmasıyla sona
erdi.
Törene Lefkoşa Kaymakamı Mustafa Tel, Lefkoşa Türk Belediyesi Asbaşkanı
Semavi Aşık, GKK’yı temsilen Muhabere Albay İlkay Özkıraç, KTBKK’yı temsilen
Topçu Kıdemli Binbaşı Atilla Timur, Lefkoşa Polis Müdürü Şenay Kebapçı, diğer
sivil, askeri ve polis yetkilileriyle dernek kurum ve kuruluş temsilcileri katıldı.
Lefkoşa Kaymakamı Mustafa Tel anıt özel defterine şunları
kaydetti:
“Aziz şehitlerimiz; Kıbrıs Türk Halkı’nın varolma, eşitlik, bu
topraklarda sonsuza dek özgür ve bağımsız yaşama mücadelesinde canlarını seve
seve veren ve en yüce mertebeye erişen siz aziz şehitlerimizin tekrar
huzurunuzdayız. Sizlerden aldığımız güçle bugün mücadelemiz sizlerin uğrunda
şehit olduğu değerlere sahip çıkan Kıbrıs Türk Halkı’nı ileriye götürmek ve
geleceğini sağlam temeller üzerine oturtmaktır. Sizleri rahmetle anarken bir kez
daha verdiğiniz mücadele önünde saygıyla eğiliyoruz. Ruhlarınız şad
olsun.”
GKK Temsilcisi Muhabere Albay İlkay Özkıraç anıt özel defterine şunları
yazdı:
“Aziz şehitlerimiz; Kıbrıs Türkü’nün varoluş kavgasında kan dökerek, can
vererek şehadet mertebesine eriştiniz. Tarih sizi en büyük vatansever ve
kahraman olarak kaydetmiştir. Emin olun ki çizdiğiniz yolda azim ve kararlılıkla
nesilden nesile yürüyeceğiz. Bağımsız, özgür ve insanca yaşamak için hiçbir
engel tanımayacağımızı huzurunuzda tekrarlıyoruz. Eseriniz dünya var oldukça
yaşayacaktır. Ruhunuz şad olsun”
KTBK Temsilcisi Topçu Kıdemli Binbaşı Atilla Timur ise anıt özel
defterine şunları aktardı:
“Aziz şehitlerimiz; Kıbrıs Türk Halkı’nın bağımsızlığı ve istikbali
uğruna gözünüzü dahi kırpmadan canınızı feda ederek şehitlik mertebesine
eriştiniz. Bu topraklar üzerinde istikbale güvenle bakabiliyorsak bunu
akıttığınız kutsal kanlarınıza borçlu olduğumuzun idraki içindeyiz. Bilmenizi
isteriz ki; vermiş olduğunuz haklı ve onurlu mücadele sonucunda kurulan KKTC’yi
ilelebet korumak ve yaşatmak azim ve kararlılığıyla biz de canımızı gerektiğinde
feda eyleyeceğiz. Sizleri minnet ve şükranla anıyor, manevi huzurunuzda saygıyla
eğiliyoruz, ruhunuz şad olsun.”
Atatürk Anıtı önündeki tören çelenklerin anıta konulmasıyla başladı.
Saygı duruşu, saygı marşı, İstiklal Marşı ile bayrakların göndere çekilmesinin
ardından tören anıt özel defterinin imzalanmasıyla sona
erdi.
Atatürk Anıtı’ndaki törene Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat, Cumhuriyet
Meclisi Başkanı Fatma Ekenoğlu, Başbakan Ferdi Sabit Soyer, Türkiye
Cumhurbaşkanlığı adına Devlet Denetleme Kurulu Başkanı Alpaslan Nazlıoğlu, TBMM
Adına İdare Amiri Burhan Kılıç, Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdullah
Gül, Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener, Türkiye
Büyükelçisi Aydan
Karahan, Oramiral Yener Karahanoğlu, KTBK Komutanı Korgeneral Hasan Memişoğlu,
GKK Komutanı Tümgeneral Tevfik Özkılıç, diğer üst düzey kuvvet komutanları,
Yüksek Mahkeme Başkanı Taner Erginel, Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı
Serdar Denktaş, bakanlar, milletvekilleri, konuk heyetler, diğer üst düzey
sivil, askeri ve polis yetkilileri, dernek, kurum, kuruluş ve okul temsilcileri,
vatandaşlar katıldı.
-- ATATÜRK
ANITI ÖZEL DEFTERİ --
Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat Atatürk Anıtı Özel Defteri’ne şunları
kaydetti:
“Aziz Atam; 20 Temmuz Barış ve Özgürlük Bayramı’nın bu 31’inci
yıldönümünde bir kez daha huzurundayız. Aydınlattığın yolda özgürlük ve
onurumuzla ‘Yurtta Barış Dünyada Barış’ ülküsüne bağlı olarak çalışıyoruz.
Çağdaş uygarlık olarak işaret ettiğin batılılaşma hedefiyle hareket ederek
dünyayla bütünleşme yolunda ilerliyoruz. Büyük zorluklarla karşılaşıyor,
halkımızdan aldığımız güç ve senden aldığımız ilhamla yorulmadan yürüyoruz.
Işığını yolumuzdan eksiltme.”
Kılıç ise deftere şunları yazdı:
“Aziz Atam; Kıbrıs Türk Halkıyla güç ve gönül birliği içinde şanlı Kıbrıs
Türk Barış Harekatı’nın 31’inci yıldönümünü idrak etmenin heyecan ve gururuyla
manevi huzurundayız. Yüce Türk Ulusu özgürlük ve egemenliğe olan sarsılmaz
bağlılığını, tarihin her döneminde muhafaza ettiği insanca yaşama
kararlılığını
Kıbrıs Barış
Harekatıyla bir kez daha kanıtlamıştır. Onun ayrılmaz bir parçasını teşkil eden
Kıbrıs Türk Halkı işaret etmiş olduğun çağdaş uygarlık düzeyine ulaşma yolunda
daima yanında olan Anavatan Türkiye Cumhuriyeti’nin desteğiyle kararlı şekilde
yürümektedir. Bu mutlu yıldönümünde aziz hatıranı bir kez daha saygıyla
anıyoruz. Ruhun şad olsun…”
Gül de deftere şunu kaydetti:
“Büyük Önder Atatürk; yıllarca özgürlüğü kısıtlanan baskı altında direnen
Kıbrıs Türkü’nün özgürlüğünü ve aydınlık geleceğini güvence altına alan şanlı
Kıbrıs Türk Barış Harekatı’nın 31’inci yıldönümünde gururla huzurundayız. En
yüce eserin olan Türkiye Cumhuriyeti’nin haklı ve meşru mücadelesinde Kıbrıs
Türkü’ne olan ahdi ve tarihi vecibelerini yerine getirme konusundaki
kararlılığını bir kez daha teyit ediyor, aziz hatıran önünde minnet ve saygıyla
eğiliyoruz.”
Oramiral Karahanoğlu ise deftere şunları yazdı:
“Aziz Atam, TSK ve Kahraman Mücahitlerin her türlü olumsuz şarta rağmen
tek vücut olarak yavruvatanı ve soydaşlarımızı barış ve özgürlüğe kavuşturduğu
Barış Harekatı’nın 31’inci yıldönümünün gurur ve kıvancıyla yüksek
huzurlarınızdayız. Barış ve özgürlüğüne kavuşan kahraman Kıbrıs Türkü ilke ve
inkılaplarınızı bir yaşam biçimi olarak benimseyerek uluslararası platformda hak
ettiği saygın yeri alma mücadelesini azim ve kararlılıkla devam ettirmektedir.
Türk ulusu ve TSK tarihin ve uluslararası anlaşmaların kendilerine yüklediği
sorumlulukların her zaman bilincinde olarak Kıbrıs Türkü’nün varolma
mücadelesinde ve attığı her adımda onunla tek vücut olmaya devam edecektir.
Aziz atam; Kıbrıs’ta Türk varlığının sonsuza kadar yaşatılması azim ve
kararlılığımızı bir kez daha tekrar ediyor, aziz hatıran önünde saygıyla
eğiliyoruz.”
Nazlıoğlu da deftere şunları kaydetti:
“Aziz Atam; 20 Temmuz 1974 Barış Harekatı’nın 31’inci yıldönümünde,
Kıbrıslı Türk kardeşlerimizle bir arada ve gönül birliği içinde manevi huzurunda
bulunmanın kıvancını yaşıyorum. İlkelerine olan bağlılığımızı ve Kıbrıs
Türkü’nün haklı davası için verilen çetin mücadele sonucunda kazanılan bu
özgürlüğün ilelebet devam ettirileceğine olan inancımızı teyit ediyor, azizi
hatıran önünde saygıyla eğiliyorum. Ruhun şad olsun.”
(HÖ\MG)
FOTOĞRAFLI

Basın Açıklaması
20.07.2005
î Başa
KKTC CUMHURBAŞKANI MEHMET ALİ TALAT’IN 20 TEMMUZ
KONUŞMA METNİ
Değerli Konuklarımız;
Sayın TC Cumhurbaşkanı Temsilcisi, Sayın TBMM Temsilcisi, Sayın Türkiye Hükümet Temsilcileri, Sayın Türk Silahlı Kuvvetleri Temsilcisi ve dünyanın değişik ülkelerinden bizi yalnız bırakmayan saygıdeğer konuklar;
Kıbrıs Türk halkı, sevgili kardeşlerim,
Hoş geldiniz…
Bugün, Kıbrıs Türk halkının kaderinde bir dönüm noktası olan 20 Temmuz barış harekâtının 31. yılı…
1960 Kıbrıs Cumhuriyetinin anayasal düzeninin bozulduğu 1963 yılının o karanlık ve soğuk, acı ve ölüm kokan günlerini hepimiz çok iyi hatırlıyoruz… Kıbrıslı Türklerin kuşatıldıkları dar bölgelerde on bir yıl boyunca inatla verdikleri o yaşam mücadelesini hiç unutmadık… Her şeye rağmen kararlılıkla direnen ve yaşamlarını Kıbrıs’ta sürdürmek isteyen insanımızın direngenlikle beslenen kavgası tarihimizin önemli sayfalarını oluşturur. Yaşamın ölümle burun buruna olduğu ve her an bitebileceği korkusu, Kıbrıslı Türkleri bu adadan dışlayamamış tersine bu topraklara kök salmalarına yol açmıştı.
Bozulmuş anayasal düzeni tümüyle ortadan kaldırıp, Kıbrıslı Türkleri adadan silmeyi amaçlayan, Yunan Cuntası desteğindeki faşist Sampson darbesi tam 31 yıl önce, 15 Temmuz’da gerçekleşmişti. Ve hemen bunun akabinde, anayasal düzeni tesis etmek, hem Kıbrıslı Türklere, hem de Kıbrıslı Rumlara barış, özgürlük ve can güvenliği içinde bir yaşam sağlamak amacıyla Türk Silahlı Kuvvetleri duruma müdahale etmişti. 20 Temmuz 1974’de gerçekleştirilen ve o zamandan beri Barış ve Özgürlük Bayramı olarak kutlanan 20 Temmuz, bildiğiniz gibi, Garanti ve İttifak Antlaşmalarına dayanıyordu. Türkiye’nin adaya asker çıkarması, uluslararası hukuk tarafından kendisine tanınan bir haktan öte bir görevdi ve zamanında dünya kamuoyu tarafından da etkin şekilde destekleniyordu. Hatta Yunan Cuntası ve EOKA-B militanlarının zulmüne, katliamına uğrayan demokrat Kıbrıslı Rum kesimler tarafından da bir umut ışığı olarak destek görmüştü.
Aradan geçen zaman içerisinde, Kıbrıs Rum liderliği, sanki 20 Temmuz harekatı ortada hiçbir sebep yokken yapılmışçasına ve Kıbrıs sorunu da 21 Temmuz sabahı başlamışçasına bir propagandaya yöneldi. Dış dünyayı etkilemek için yapılan bu propagandayı o kadar çok tekrarladılar ki, artık kendileri de Kıbrıslı Türklere, EOKA’nın ve bizzat Kıbrıs Rum Milli Muhafız Ordusunun ve Yunan Birliklerinin neler yaptığını unuttular. Kıbrıs Türk köylerindeki katliamları, Kıbrıslı Türk kayıpları, yakılıp yıkılan köy ve mahalleleri, terk etmek zorunda bırakıldığımız ata yadigarı toprakları, o çileli göçmenlik hayatını; ikinci sınıf bir toplum muamelesi gören Kıbrıs Türkünü, adanın sosyal, ekonomik, kültürel haritasından silmek için uygulanan şiddeti… Bunların hepsini, ama hepsini unuttular veya unutmuş göründüler.
î Başa Adanın tümünün tek sahibi gibi davranmak ve çoğunluk psikolojisine yenik düşüp Kıbrıslı Türkleri 400 yıllık misafir olarak ilan edip geleceği sadece kendileri için kurgulamak aslında şoven ve ırkçı bir yaklaşımın ürünü değilseydi neydi? Akdenizli bir Ada’yı Yunanistan’a bağlama hayali ile düşler kurup, buna karşı çıkan Rumları bile vatan haini ilan edip acımasızca katleden faşist düşünce başka nasıl tanımlanabilirdi?
Şimdi bunları hatırlatarak, gelecek nesiller arasına kin ve düşmanlık tohumları ekmeyi katiyen istemiyoruz. Tek amacımız, tarihi gerçeklerin, çekilen acıların, akan gözyaşının farkında olarak, hem kendi halkımızın, hem de tüm Kıbrıs’ın yaralarını sarmaktır. Kalıcı ve adil bir barış, ancak Kıbrıs’taki tarihi gerçeklerin görülebilmesiyle sağlanabilir.
O nedenledir ki, Kıbrıslı Türkler kadar, Kıbrıslı Rumların da ülkemizin bütününü ve ortak Avrupalı geleceğimizi gözetecek yeni yaklaşımlara ve siyasi olgunluğa sahip bir liderliğe ihtiyacı vardır. Milliyetçi duygularını salt kendileri için canlı tutan ve kendinden başkalarına yaşam hakkı tanımayan, uzlaşmaz duygularına yenilmiş anlayışsız liderlerin sorgulandığı bir çağda yaşıyoruz. Ancak hala daha üzülerek izlediğimiz bir gerçeklik daha var.
Kıbrıslı Türklere karşı daha olumlu mesajlar göndermeye özen gösteren Kıbrıslı Rum siyasiler dahi, sanki 1974 öncesinde her şey güllük gülistanlıkmış gibi, “Türk askeri adaya çıkmadan önce kardeş kardeş yaşadığımız o eski güzel günlerimiz” söylemiyle konuşmakta ve böylece bizi değil, ama kendi kendilerini kandırdıkları bir siyasi retorik yaratmaktadırlar.
Bu Barış ve Özgürlük Bayramında tartışma konusu yapmak istemediğim nedenlerle Rum tarafının tekrarlayıp durduğu bu propaganda Avrupa ve dünya kamuoyunu da yıllarca etkilemişti. Ta ki, Kıbrıs Türk halkı, 24 Nisan referandumuyla, yeni bir dönemi başlatana kadar…
Evet, referandum, AB süreci ve halkımızın gerçekleştirdiği toplu iktidar değişimine kadar Rum tarafı, tüm Kıbrıs adına konuşup dünyada kabul görmeye devam etti.
Ama bugün, Kıbrıs Türk halkı, dünyayla aynı dili konuşuyor. Halkımız uzun erimli ve kitlesel bir mücadeleyle dünyaya açılma dönemini başlattı. İradesini, barış ve demokrasi için, yurdumuz Kıbrıs’ın Birleşmiş Milletler Genel Sekreterinin hazırladığı Annan Planı parametrelerinde ve Avrupa Birliği çatısında birleştirilmesi için kullandı. Böylece, geçmişin karanlık gölgesinden çıktık. Artık Kıbrıs’ın eşit ortağı olarak ileriye bakıyor, dünyanın gıpta ettiği barışçı dönüşümün kahramanları olarak haklarımıza gurur ve güvenle sahip çıkıyoruz. Artık haklarımıza sarılırken ayrılıkçı, isyankar bir toplum değil, kendinden emin, dünya değerleri ile uyumundan kuşku duymayan, toplumsal bütünlüğünü sağlamış bir halk olarak dimdik duruyoruz.
Tarihsel süreç içerisinde kopmaz bağlarla bağlı olduğumuz Türkiye Cumhuriyeti halkının da gelecekte bir parçası olmak istediği Avrupa Birliğinin –henüz somut kazançlara dönüşmese bile- bize yaklaşımında dışlama değil anlayış var. Bu konuda, işbirliğinden onur duyduğumuz Türkiye’nin geliştirdiği olumlu ve ileriyi gören yeni politikalarının katkısını unutmamak gerek. Bu anlamda dayanışarak yarattığımız sinerjinin büyüyerek devam edeceğinin ve birlikte çıktığımız kader yolculuğunda dünya ile bütünleşmemizde etkin rol oynayacağının altını bir kez daha çizmek isterim.
Geçen yıl KKTC Başbakanı olarak beni görevlendiren halkım, bu yıl güvenini yenileyerek Cumhurbaşkanlığı mevkiine getirdi. Halkımdan aldığım güçle, göreve geldiğim ilk günden beri, Rum tarafına barış ve dostluk çağrımı yineliyorum. Kıbrıslı Türkler olarak Barış elimizi Rum halkına uzattık, tutulmasını bekliyoruz. Kıbrıs Rum liderliğinin hakimiyetçi anlayışının sadece bize değil, geçmişte Rum halkına da çektirdiği acıların artık bir daha tekrarlanmamak üzere sona ermesi için elimiz bekliyor. Bugünün sürdürülebilir olmayan, Kıbrıs dengelerinin ve yanlış parametreler üzerine oturmakta olan hukukunun yarattığı avantajlar, Kıbrıs Rum tarafını yanıltmamalıdır. Özellikle savaşı yakından yaşamış, yıkımı bizzat tanımış olan bizler, var olan maddi zenginliklerin de bir gecede nasıl yokluğa dönüştüğünün bilincinde olmalıyız. Amacımız bunu Rum tarafına sürekli hatırlatmak değil ama haksız ve yanlış dengelerin mutlaka değişmeye mahkum olduğunun bilinci ile geleceği uyarmaktır. Haksızlıklar mutlaka değişecektir. Ama haksızlık ortamı, hakları tanıma ortamına dönüşürken tarafların nereye sürüklenecekleri, nerede duracakları şimdiden kestirilemez… Biz Kıbrıs’ta barış istiyoruz. Yurtta barış, dünyada barış istiyoruz… Biz Kıbrıslı Türkler, Türk-Yunan halkları arasında ve Doğu Akdeniz’de bir barış köprüsü yaratmak istiyoruz. Bunun için de, fazla bir şey değil, diğer bütün insan toplumları gibi en temel hak ve özgürlüklerimizi talep ediyoruz.
Kıbrıslı Türkler, kendi adlarına konuşabilmeyi, dünyadan dışlanmamayı, özgürce seyahat edebilmeyi, dillerine, kültürlerine saygı gösterilmesini, sosyal, ekonomik ve ticari haklarının teslim edilmesini istiyorlar. Bu temel ve insani hakların Kıbrıs Türk halkından esirgenmesinin hiçbir haklı gerekçesi olamaz. Kıbrıs Türk halkı son yıllardaki siyasi katılımcılığı ile ne kadar olgun ve hoşgörülü bir toplum olduğunu dosta, düşmana gösterdi. Bu olgunluğundan, bu hoşgörüsünden vazgeçmeyecektir. Barış elini uzatmaya devam edecektir. Avrupa Birliği içerisinde eşit şekilde temsil edilene, yani Kıbrıs sorunu çözümlenene kadar çalışacaktır.
20 Temmuz 1974’le başlayan barış hedefinin başarıya ulaşması, bizim, ısrarla ve yolumuzdan şaşmadan çalışmamıza bağlıdır. Kıbrıs Rum tarafını bir kez daha, BM Genel Sekreterinin taleplerini karşılayarak görüşme masasına oturmaya, yurdumuzun ve halklarımızın acılarına karşılıklı anlayış ruhu içinde son vermeye çağırıyorum. Kıbrıs’ın ve Kıbrıslıların kaderi, savaş, ayrımcılık ve düşmanlık değil, barış, birlik ve kardeşlik olmalıdır. Bu amaçla, her türlü barışçı girişime hazırız. Kıbrıs sorununu çözümlemek stratejik hedefimizdir. Halkımızın ezici çoğunlukla bize verdiği görev ‘Çözüm ve AB’ sürecini başarıyla tamamlamaktır. Adil ve kalıcı bir barışa ulaştığımız gün, yani gelecek nesillere, Kıbrıslı Türk olarak bu adada başları dik yaşayabilecekleri, her yanıyla Avrupalı ve barış içinde bir ülke bıraktığımız gün, 31 yıl önce başlayan Türkiye’nin etkin barış girişimi de amacına ulaşmış olacaktır.
î Başa İyi ve kötü günümüzde, desteğini bizden esirgemeyen Türkiye Cumhuriyeti, tüm gücüyle bugün de yanımızda… Geçmişte ve bugün gösterdiği ve gelecekte göstereceğinden kuşku duymadığımız sınırsız destek ve dayanışma için, halkımız adına içtenlikle teşekkür ederim. Atatürk’ün, “Yurtta barış, dünyada barış” ve “Çağdaş uygarlık düzeyine ulaşma” ilke ve hedefleriyle, Avrupa Birliği üyeliğine kararlılıkla yürüyen Türkiye, en güvenilir dayanağımız olmaya devam edecektir.
Ve inanıyorum ki, dünyanın değişik ülkelerinden davetimizi kabul ederek gelen tüm değerli konuklarımız, Kıbrıs Türk halkının barış ve huzur içerisinde, gönenmiş bir ada yaratma yolunda verdiği uğraşın tanığı olarak, ülkelerinize dönecek ve dünyaya açılmamızda olumlu katkılar yapacaksınız. Özellikle 24 Nisan referandumu sonrası, ülkeler arası dayanışma ve barış için kurulmuş bir örgüt olan Birleşmiş Milletlerdeki temsiliyet sorunumuzun aşılması ve sesimizin duyurulmasında devletlerinizin yardımına ihtiyacımız var. Hem bu anlamda, hem de kalıcı bir çözümle birlikte Avrupa Birliği ile bütünleşme çabamızda bizlere vereceğiniz olumlu destek için hepinize şimdiden tek tek teşekkür etmek isterim…
Bilinmesini istediğim bir şey daha var! Savaşların din, dil, ırk ve milliyet demeden herkesi, her şeyi yakıp yıkan ve yok eden yüzünü biz Kıbrıslı Türkler çok iyi biliriz. O nedenledir ki, adamızdan, savaşın soğuk yüzünü bir daha dönmemek üzere kovmak ve onurlu, güvenli ve kalıcı bir barışa imza atarak gelecek kuşaklara adamızda barış içinde mutlu bir yaşam bırakmak istiyoruz. Bu istemimiz tüm dünya için de geçerlidir. Terör ve şiddeti bir kez daha kınıyor, sorunları barışçı yollarla çözmeyi insanlığın gereği görüyoruz.
Açlık ve yoksullukla mücadelede başarılı olmayı, tüm dünya insanlarının eşit hak ve özgürlüklerden yararlanmasını ve refah içinde yaşamasını çağdaşlığın gereği olarak görüyoruz. Bu amaçla Akdeniz’in bu güzel ama çileli adasından, tüm dünyaya bir kez daha, savaşların sonlanması ve dünya nimetlerinin eşit paylaşılması çağrısını yinelemek istiyoruz.
Bu duygu ve düşüncelerle, 20 Temmuz Barış ve Özgürlük Bayramının 31. yıldönümünde, toplumsal var oluşumuz için, canını feda etmekten çekinmeyen aziz şehitlerimizin huzurunda bir kez daha saygıyla eğiliyorum.
Kıbrıs Türk halkının bugünlere gelmesinde katkısı olan herkese, Türkiye Hükümetlerine, Türk Silahlı Kuvvetlerine, gazilere ve tüm Kıbrıs Türk halkına bir kez daha teşekkür eder, en içten saygılarımı sunarım.
KKTC Cumhurbaşkanlığı
Basın Bürosu
| |||
| Demirel bu ülkeye gelmiş geçmiş en büyük hizmetini
Ecevit’in '' Vahdettin hain değildi!'' sözlerine
verdiği ''… tarihteki bazı kişiler hakkında, alışılagelmiş
kanaatlerin dışındaki beyanlar yadırganır. ... Türkiye böyle bir beyanı
kaldıracak durumda değildir.'' karşılığıyla yapmış olacak
sanırım. Çünkü; bu sözler sadece ’’Vahdettin’’ tartışmasının değil, gerçekliğin de gün ışığına çıkma dinamiğini tetikledi. … Hep korktuk gerçeklerden biz… Kafamızı karıştırdılar. Yanılttılar. Dengemizi bozdular. Gerçekleri çarpıtmak evrensel kanunlara doğrudan müdahaledir aslında. Siz isterseniz buna ’’kadere’’ ya da ’’ilahî takdire’’ müdahale de diyebilirsiniz. Hepsi bir ve aynı. Gerçekler, dengeler bozulmasın diye çarpıtılır genellikle. Ama bunu yapanlar bilmezler ki denge ancak gerçeklerin ışığında bulur yolunu. Gerçekleri çarpıtma yoluyla sağlanan denge sahte ve geçicidir. Üstelik, bu zorlama ve sahte dengenin yıkılışı ilk başta korkulan sallantıyı yüz misliyle geri getirir. Çünkü; bir gerçeğin çarpıtılması sonucu diğer gerçekler de ister istemez çarpılır. Zincirleme bir reaksiyondur bu. Ama gerçek, eninde sonunda rövanşı alır ve bütün dengeler yerine oturur. Yeter ki onun kendisini ifade etmesine izin verilsin. … Bu gezegenin tümünde gerçeğin kendini ifade etmesine izin verilmiyor. Gelmiş geçmiş en büyük dünyasal korkulardan biridir herhâlde ’’gerçek’’ korkusu. Bu korkunun temelinde bireysel ve toplumsal ego vardır. Hâlbuki, gerçek ile ego yanyana gelmeye hiç dayanamazlar. Ego, kişisel ya da toplumsal beklentilerden, hırslardan, çıkarlardan taraf olunsun ister. Gerçek ise tarafsızdır… Bu niteliğinden ötürü de kolay kolay hoşlanılmaz ondan. Her koşulda ve her zaman sadece gerçeklerin hâkim olmasını isteyen çok az insan vardır. Herkes gerçeği işine geldiği zaman, işine geldiği yönüyle ister. Oysa gerçek, doğası gereği öylesine çok yönlüdür ki, hiç kimseyi tek başına haklı ya da haksız çıkarmaz. Onun içindir ki hayatını haklı çıkma beklentisi üzerine kurmuş olan insanlar ya da toplumlar gerçeklerden hiç hoşlanmazlar. Ama dedik ya, gerçek eninde sonunda alır rövanşı. Onunla mücadele etmenin, onu yadsımanın sonucu yıkımdır. Gerçekleri yadsımayıp anlamaya çalışmak ise gerek bireylere gerekse toplumlara bir kuantum sıçraması dahi yaptırabilir. … Her toplumda olduğu gibi bizde de pek çok gerçek örtbas edilmiş ve zaman içinde âdeta bir gayya kuyusu* oluşturulmuş. Vahdettin meselesi de bu kuyuya atılan konulardan biri... Bu meselenin Atatürkçülük ve/veya şeriat eksenine çekilmeden ufkumuzu açacak şekilde tartışılması gerekir. ... Hâlihazırda güç odaklarında bulunanların, -ya da geçmişte bulunmuş olanların- bu konuyu tartışmaktan neden korktuklarını merak ediyorum doğrusu… Bu bağlamda, Prof. İlber Ortaylı’nın şu sözleri çok anlamlı: ‘’ Kim ne derse desin son padişah hazineyi soyup gitmedi. Gittiği yerlerde de Türkiye devleti aleyhinde faaliyette bulunmadı, söz söylemedi. Bu sürgündeki hanedanın bir ananesi ve takdire değer tavrıdır. Bunları da bilmek gerekir.’’ Öyle ya, tarihe ’’vatan haini’’ olarak geçmiş biri bile gittiği yerlere hazineyi soyup gitmediyse birilerinin kendi geçmişleri ve konumları itibariyle bu tür tartışmaların açılmasından korkmasını anlamak çok zor değil. … Demirel’in ’’Toplum buna hazır değil’’ sözleri Ecevit’in sözlerine açık bir doğrulama niteliğinde bence. ’’İddialar doğrudur ama, tartışılmaması, açığa çıkmaması lazımdır.’’ demenin başka türlüsü. Burada sorulacak en doğru soru; ’’Toplum daha başka hangi gerçeklere hazır değil?’’ dir sanırım. Örneğin: Ceviz Kabuğu programına telefonla bağlanan emekli generalin ’’askeriyede herkesin, PKK'nın Amerika’dan doğrudan yardım ve destek aldığını bildiği’’ iddiasını tartışmaya hazır mıyız, değil miyiz? Ya Sivas olaylarında hâlâ gün yüzüne çıkmamış bazı gerçekleri, Susurluk’un örtbas edilen yönlerini tartışmaya ne kadar hazırız? … Gerçeklerden korkmamalı. Gerçeğin ışığı -bazen rahatsız edici olsa da- arındırıcı ve ufuk açıcıdır. Bu ışığın altında her türlü gerçeği açığa çıkarmalı ve nerelerde hata yaptığımızı saptayarak ülkemizi yeni hatalardan korumanın yollarını bulmalıyız… *Gayya kuyusu: Karmaşık işlerin döndüğü yer veya çok çapraşık durum. TDK. |
ANKARA
MilliyetBen-merkez sayabileceğimiz bu kişi, her zaman kendinden bahseder. Kendi ayakları üstünde rahatça durabileceğinden, sizden de bunu bekler. İlgi odağı olmaktan delicesine hoşlanan Koç'la birlikte mutlu bir hayat geçirebilmek için onu kalbinizin tam ortasına oturtmanız gerekir. Aşkının peşinden koşan ve belli belirsiz değişen dengelerin adamıdır. Kolay olursanız onu er geç kaybedeceksiniz demektir. Şoför koltuğuna onun geçmesine izin vermeli ancak bindiğiniz arabayı tamamiyle onun kontrolüne bırakmamalısınız. Her an kendinizi hatırlatmalı, varlığınızın gideceğiniz istikameti az da olsa değiştirmesini sağlamalısınız. Aksi taktirde onu kaybettiniz demektir. Ona belli ipuçları verip isteklerinizi kavramasını beklemenizse sizde hayalkırıklığı yaratacaktır.
Kin gütmeyi beceremeyen, yaralarını kendi kendine tedavi etmekte başarılı olan Koç, dolaylı mesajları kesinlikle anlamaz. Ona direkt yaklaşın.
Bir Boğa'ya mı aşıksınız?
Onun hayatınızın aşkı olduğundan ve ona
sadık kalabileceğinizden emin olmalısınız. Bu burç hareket ve denemelerin değil,
tek bir insanla güvenli bir hayatın burcudur. Değişiklikten hiç hoşlanmaz ve
onunla birlikte olmak için ona ayak uydurmak size kalır. Görünüşünüze
gösterdiğiniz özeni ona vereceğiniz hediyelerle perçinlemelisiniz.
Bu evcil burcu elde etmek için göze aldığınız her şey ve verdiğiniz tüm emek kötü bir aşçıysanız boşunadır. Kalbinin asıl anahtarı onun için pişirdiğiniz yemeklerde bulacağı lezzettir. Ona sorduğunuz herhangi bir sorunun noktasını ve virgülünü tamamen kafasında oturtmadan size asla cevap vermeyecek, komplimanlarınızın altında gerçeklik bulamayınca da omuz silkecektir.
Gözünüz korkmasın; morali bozulduğunda saklanabileceği bir omza sahipseniz gerisini berababerce halledersiniz zaten.
Türkiye'nin komşularıyla yakın ilişkiler kurmasının önündeki en büyük engel, konunun objektif veriler ve bölgenin çıkarları çerçevesinde değil, ABD dış politikasının önceliklerine göre değerlendirilmesidir. Özellikle Ortadoğu ve Suriye ile yakınlaşmayı sabote etmeye çalışanlar hiçbir şekilde Türkiye'nin çıkarlarını öncelemiyor. Doğrudan ABD'nin, dolaylı olarak da İsrail'in bölge üzerindeki projelerinin sözcülüğünü yapıyorlar. Türkiye'nin komşularıyla yakınlaşmasını, ekonomik ve siyasi işbirliği alanlarını genişletmesini, ortak kültürel mirası kaynaştırıcı unsur olarak kabullenmesini ABD'ye karşı meydan okuma olarak pazarlayıp, Suriye Dışişleri Bakanı Faruk El Şara'nın dediği gibi, Türkiye'yi Anadolu topraklarına hapsetmeye, bölgesel etkinliğini sınırlamaya çalışıyorlar.
Oysa Türkiye, bu çıkmazı Soğuk Savaş'ın bitişinden hemen sonra çok acı biçimde yaşadı. Dünya yeniden kurulurken aynı vizyonla Türkiye'yi yönlendirenler, bu ülkeyi ABD-İsrail'in bölgesel projelerine mahkum etti. Bu yaklaşım Türkiye'nin on yılına maloldu. Ortadoğu'da da kaybettik, Orta Asya'da da. Çünkü Ortadoğu'da ABD-İsrail politikalarına mahkum olduk, Orta Asya'da ise ABD ve İngiltere'nin. Türkiye Soğuk Savaş sonrası dünyayı bu güçlerin gözüyle tanımladı. Şimdi onlar Ortadoğu ve Orta Asya'da. Biz ise, Ortadoğu'da üç yıldır bir yer edinmeye çalışıyoruz. Orta Asya'da ise kaybımız devam ediyor. Bu nedenle Ortadoğu'ya yönelik yeni yaklaşımın, dinamizmin bir an önce Orta Asya'da da kararlı bir inisiyatife dönüşmesi gerekiyor. Türkiye-Suriye yakınlaşması hiçbir ülkeyi hedef almıyor. İki ülke arasındaki yakınlaşma süreci ısrarla sürdürülmeli. Türkiye'nin bölgedeki etkinliğini artırmasının yolu Şam'dan geçiyor.
Dört günlük Suriye ziyareti sırasında yakınlaşmanın Suriye tarafından nasıl algılandığını görme şansı bulduk. Faruk El Şara'nın geniş uluslararası ilişkiler birikiminden Soğuk Savaş sonrası küresel değişimi, bunun bölgeye yansımalarını, iki ülkenin yakınlaşmasının neden önemli olduğunu dinledik. Ekonomi bakanından yakınlaşmanın ekonomik boyutunu, planlama bakanından reformların niteliğini dinleme şansı bulduk. Şunu söylemeliyim ki; Türkiye ile yakınlaşma Şam yönetimi için en öncelikli konu. Suriye'nin dünyaya açılması, sistemin dönüştürülmesi, özgürlük alanlarının genişletilmesi gibi hedefler Türkiye'nin desteğiyle birlikte ele alınıyor. Türkiye ile işbirliği, Türkiye'nin AB üyeliği gibi bir siyasi hedef olarak görülüyor. Sistemi dönüştürme ve bunu Türkiye'nin desteğiyle yapma düşüncesi bir devlet felsefesi haline gelmiş.
İlk bakışta her yönden kuşatılmış bir ülkenin başka seçeneği olmadığı söylenebilir. Ben de; Şam'ın ABD tehditleri yüzünden böyle bir sürece girdiği, dolayısıyla reformların göstermelik olabileceği şüphesini taşıyordum. Ancak, sistemin dönüştürülmesi ve Suriye'nin yeniden kurulması yolunda önemli adımların atıldığını, bu çerçevede Türkiye'den beklentilerin çok yüksek olduğunu gördüm. Görüştüğümüz her yetkili, zor olacağını, yavaş ilerleme riski bulunduğunu ancak reformlar konusunda çok güçlü bir siyasi irade bulunduğunu ve asla geri dönüşün olmayacağını vurguladı. Şimdiye kadar bu süreçte en ciddi desteği Türkiye'den aldılar. Eğer Türkiye, desteği esirgerse, süreç çok daha yavaş ilerleyecek. Ankara'nın Şam'a yaklaşımının Avrupa Birliği'nin bu ülkeye yönelik politikalarıyla örtüştüğü de bir başka gerçek.
Suriye, gerek Irak konusunda gerekse genel olarak Ortadoğu'daki gelişmeler konusunda Türkiye ile benzer endişelere sahip. Bu nedenle stratejik pozisyonunu Türkiye'ye benzer şekilde tanımlıyor. Türkiye gibi, kendini AB'nin bölge ile yakınlaşması yolunda önemli bir geçiş yolu olarak görüyor. Bu doğru. Çünkü AB'nin sınırı Suriye sınırına dayanmış durumda. Şam, Türkiye üzerinden Avrupa'ya ulaşmak istiyor. Ankara'nın da Suriye üzerinden Ortadoğu'ya ulaşmasına talip.
İki çok önemli kriz arasına sıkışan Suriye, Batı'da Golan nedeniyle, özellikle de Lübnan'dan çekildikten sonra, alarm durumunda. Doğu'daki Irak sınırları ise adeta bir cephe.
ABD'nin "Irak'a sızmalar oluyor" suçlamalarına karşı sınırda yüzlerce kilometre toprak duvarlar inşa etmiş. Birkaç kilometre aralıklarla karakollar kurmuş. Vadileri beton ve dikenli tellerle kapatmış. Fırat nehrine denk gelen bölgeler aydınlatılmış. Saatlerce gittiğimiz sınırın diğer tarafında ne Irak askeri ne de Amerikan askeri vardı. Oysa Suriye tarafına binlerce asker yerleştirilmiş. Bu sınır önlemlerini alırken sadece Türkiye'nin destek verdiğini söylüyorlar. Anlaşma yapmalarına rağmen İngiltere onlara gece görüş dürbünleri bile vermemiş. "Tehdit bizden geliyorsa neden Irak tarafını korumuyorlar" diye son derece haklı eleştirileri dile getirdiler. "Sınırdan Bağdat'a altı yüz kilometre var, neden kimseyi yakalamadılar? ABD bizi suçluyor ama işbirliği yapmıyor" diyorlar.
Şam'da bulunduğumuz sırada gündem Türkiye, özellikle de Devlet Başkanı Beşşar Esad'ın Türkiye ziyaretiydi. Bu ziyarete çok önem veriyorlar. Ertelenmesi Türkiye'de kriz gibi sunuluyor. Ama onlar her şeyin yolunda olduğunu, hiçbir sorun olmadığını söylüyor. Ciddi tehditler altında bulunan, köklü dönüşümleri hayata geçirmeye çalışan, bunu yaparken dış tehditler kadar içerideki değişime direnenlerle de mücadele eden bir devlet başkanının bu ortamda Antalya'da tatil yapıyor görüntüsü vermek istemediğini belirtiyorlar. "İstanbul ya da Konya olsaydı, kültürel ve sosyal bir ortam olsaydı, Türkiye'de halkla iç içe olan bir yer olsaydı" temennileri var. Türkiye kamuoyunun sempatisini çok önemsiyorlar. 'Beşşar Türkiye'ye giderse Suriye'de darbe olur' söylentilerine karşı, birkaç gün içinde üst düzey bir yetkilinin Türkiye'ye gideceğini ve ziyaretin kesinleşeceğini, Esad'ın gelişinin bir ayı geçmeyeceğini söylüyorlar. Antalya'da görüşme önerisine karşı teklifleri şu: "Esad Antalya'ya değil, Başbakan Tayyip Erdoğan'ın memleketi Rize'ye gelsin!"
| |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Kısa bir süre önce Zaman Gazetesi'nde "Vahdettin vatan haini değildir" diyen eski Başbakan Bülent Ecevit'e bir eleştiri de Emin Çölaşan'dan geldi. Çölaşan, "Vay Ecevit vay!" dediği yazısında Ecevit'e demediğini bırakmadı: Yazı: Emin Çölaşan Kaynak: www.hurriyetim.com.tr BÜLENT Ecevit ve eşi durup dururken acayip şeyler söylüyorlar. Herhalde yalnızlığın, yaşlanmış, gündemden düşmüş ve unutulmuş olmanın verdiği sıkıntıyı bu yöntemle biraz olsun gidermeye çalışıyorlar. Acayip, tutarsız ve anlamsız çıkışlarla kendilerini ülke gündemine oturtmaya çalışıyorlar. Bülent Ecevit’e yakışmıyor. (Bilmiyorum, belki de yakışıyor!) Vahdettin hain değilmiş! Öyle buyurmuş. Ya neymiş, kısaca irdeleyelim. Ülkesi işgale uğramış bir padişah. Bir zavallı. Korkak, omurgasız, ilkesiz bir adam. Onun devrinde ülkenin başkenti İstanbul işgal ediliyor. Yakın akrabası Damat Ferit gibi bir ahlaksızı, sahtekárı sırf işgalcilere yaranmak için Sadrazam (Başbakan) yapıyor. Mondros Antlaşması, Vahdettin döneminde imzalanıyor. Osmanlı’yı parçalayan, Türklüğü yok eden Sevr Antlaşması yine onun döneminde. İşgal İstanbul’unda nice yurtsever insanımızı ‘Ermeni tehciri yaptılar’ diye Harp Divanlarında yargılatıp idam ettiren yine o! Harp Divanlarında hákim ve savcı olarak Ermeni ve Rumları görevlendiren de kendisi! Nice asker-sivil yurtseverler, işgal ordusu tarafından tutuklandı ve İngilizler tarafından topluca Malta adasına sürüldü. Vahdettin bütün bunları seyretti. Efendim, aslında kendisi yurtsever (!) biri imiş ama elinde olanak yokmuş! Ne yapsınmış! Keşke Anadolu’ya geçseydi, ya da intihar etseydi de, tarihe ‘HAİN’ diye geçmeseydi. *** Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları Anadolu’da vatanı kurtarmak için kelle koltukta mücadele verirken, Anzavur isyanını ve bir sürü iç isyanı çıkartan yine bu Vahdettin. Anadolu’da savaşanlar için ‘idam kararı’ aldıran ve bu konuda düzmece din adamlarına fetvalar yayınlatan kim? Bu fetvaları bütün Anadolu’ya gönderip ‘bunlar eşkıya çetesidir, ele geçirildiği anda idam edilecektir’ diye emirler veren, Mustafa Kemal Paşa’yı boynunda idam kararı ile askerlikten atan kim? Vahdettin! Kendisinin ve işgalcilerin denetimindeki İstanbul’da satılık basın vardı. Bunlar Anadolu kahramanlarına ana avrat söverdi. ‘Mütareke basını’ deyimi işte o Vahdettin’in döneminde fışkırdı ve günümüzde de işlevini sürdürüyor. *** Şimdi Bilal Şimşir’in ‘İngiliz Belgelerinde Atatürk. 1919-1938’ isimli eserinin 3. cildine bakalım. İstanbul’daki işgalcilerin başı İngiliz Yüksek Komiseri Sir Rumbold’un, Dışişleri Bakanı Lord Curzon’a gönderdiği gizli raporu İngiliz devlet arşivinden okuyalım: ‘Vahdettin’le 2 saat konuştuk. Tercümeyi elçilik tercümanı Mr. Ryan yaptı. Vahdettin, Ankara liderleri diye söz ettiği kişilerin ülke ile kan bağı dahil hiçbir bağları olmadığını söyledi. Mustafa Kemal’den, geçmişi bilinmeyen Makedonyalı bir ihtilalci diye söz etti. ‘Onun kanında her şey olabilir. Bulgar, Yunan, belki de Sırp kanı taşır. Zaten kendisi de Sırp’a benzer. Bunların hepsi Arnavut, Çerkez olup hiçbiri Türk değildir.’ Şu sözlerine bakın! Bu utanmaz, korkak, düşman işbirlikçisi ve satılık adam, Bay Ecevit’e göre hain değil! Ya ne? Kısa süre sonra Anadolu kahramanları vatanı kurtarmaya başlayınca, aynı Vahdettin bir İngiliz zırhlısına binip tüydü. (Damat Ferit haini de tüydü.) İtalya’nın tatil beldesi San Remo’da görkemli villalarda yaşadı. Yanında götürdüğü sahtekárlar orada kendisini dolandırdı. Parası bitti, mücevherleri falan sattı ve acınacak durumda, uçan kuşa borçlu öldü. *** Cumhurbaşkanı Atatürk, 1927 yılında Büyük Nutuk’u okurken, o kara günleri anlatırken ne güzel söylemiş: ‘Padişah ve Halife olan Vahdettin soysuz, kendisini ve yalnız tahtını koruyabilmek için alçakça önlemler araştırmakta. Damat Ferit başkanlığındaki kabine aciz, haysiyetsiz, korkak...’ Bunca tarihi gerçek karşısında sen Bülent Ecevit olarak oturduğun yerden doğrul ve ‘Vahdettin hain değildir’ diye ifşaatta bulun! Hem de bunları Fethullah’ın gazetesine söyle! Sonra, zaten aportta bekleyen birileri, senin bu sözlerinin üzerine balıklama atlayıp ‘Ecevit çok doğru söylüyor, resmi tarih zaten yalanlardan oluşuyor’ gibi laflar etsin. Ecevit yaşlandı. Belleğinin durumunu bilemiyorum. Ancak, gündemde yer bulmak istiyorsa böyle uçuk, anlamsız, tutarsız ve yanlış konuları seçmesin. Kendisine yakışan konular bulabilir. (Eğer bulamıyorsa daha da kötü, vah yazık.) Yaşına ve kişiliğine duyduğumuz saygıyı böyle tutarsız söz ve davranışlarla yok etmekten kaçınsın... Çünkü yakışmıyor, ayıp oluyor. Bu ortamda belki de kendisine teşekkür etmemiz gerekir! Öyle ya, ‘Vahdettin en büyük kahramandır’ da diyebilirdi! Bir süre sonra onu da derse hiç şaşırmayın. | |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
î Başa 'VAHDETTİN' POLEMİĞİ: TARİHÇİLER NE DEDİ? - 18 Temmuz 2005 - Haber Vitrini Osmanlı tarihi ile ilgili bir kitap yazan eski başbakan Bülent Ecevit’in, ‘Vahdettin hain değildi’ demesi tartışma başlattı. İşte Süleyman Demirel ve tarihçilerin görüşleri... 18 Temmuz 2005 Pazartesi 10:00
|
|
î Başa
Ecevit’in, ‘Ben Vahdettin için
hiçbir zaman hain demedim. Çünkü ne kadar zor koşullar altında padişahlık
yaptığını biliyorum. Ülke işgal altındaydı. Ordusu kalmamıştı. Yine de çok
önemli işler yaptı’ sözlerine öncelikle, eski politik rakibi Süleyman
Demirel karşı çıktı.
î Başa
Demirel, ‘Türkiye’de bu konuda ilk
defa bilinenlere aykırı bir şey söyleniyor. Ben böyle bir beyanı muhakeme
edemiyorum. Ancak, tarihteki bazı kişiler hakkında, alışılagelmiş
kanaatlerin dışındaki beyanlar yadırganır. Sayın Ecevit’in beyanı da
yadırgatıcı bir beyandır. Türkiye böyle bir beyanı kaldıracak durumda
değildir’ dedi. Tarihçiler ise şunları
söyledi:
:Sefa Kaplan -
Hürriyet |
aaa
î Başa Musevi olarak doğan ve yıllar sonra Müslüman olan Robert Frager, aslında bir psikoloji profesörü. 'Ben ötesi psikoloji' üzerine çalışmalar yapan ve 20 yıldır Cerrahi tarikatının üyesi olan Şeyh Ragıp'la İstanbul'da görüştük. Eşi Türk, kendisi Amerikalı, hem psikoloji profesörü hem de sufi... Kulağa oldukça karışık geliyor ama Prof. Dr. Robert Frager, yani buradaki adıyla Şeyh Ragıp, Kaliforniya'daki "The Institute Of Transpersonal Pyschology/ Ben ötesi Psikoloji Enstitüsü"nün kurucusu ve bir Cerrahi şeyhi. Stanford Üniversitesi'nin karşısında bulunan enstitüyü 1975'de kuran Frager, Harvard'da sosyal psikoloji üzerine doktora yapmış. Ardından yine Harvard ve UC Berkeley'de psikoloji dersleri vermiş. Aynı zamanda Aikido'da 7. derece siyah kuşak sahibi olan Şeyh Ragıp, şimdi Amerika'da hem psikoloji çalışmalarına devam ediyor, hem tekkede tasavvufu anlatıyor, hem de Aikido hocalığı yapıyor. Yılın belli günlerinde İstanbul'daki evinde kalan Frager'le, ilginç hayat öyküsünü konuştuk. î Başa * Öncelikle "Ben ötesi psikoloji" ne demek, klasik psikolojiyle arasında ne fark var anlatır mısınız? Ben ötesi psikoloji, psikoloji biliminde "dördüncü ekol" olarak kabul edilir. İnsanın varolabilmesi için temel ihtiyaçlarından birinin de kendi potansiyelini, yaratıcılığını kullanmak olduğunu savunur. Örneğin, bir kuş uçtuğu sürece kuştur. Kanatları olmazsa uçamaz ve hasta olur. İnsan da
kapasitesini ve yaratıcılığını kullanmadığı sürece hastadır aslında.
Herkesin içinde keşfedilmeyi bekleyen bir güç vardır. Bunun için insanın
öncelikle kendinden daha güçlü bir şeye inanması gerekir. Bunun adına
ister Tanrı deyin, isterseniz başka bir şey... Çünkü açıklayamadığınız
mistik güçler vardır. Örneğin ruh.. Ruh nedir, neden yapılmıştır, bunu
kesin olarak hiçbirimiz bilmiyoruz. Oysa herkesin içinde yakılmayı
bekleyen bir ışık vardır. Bu ışığı açık tutabildiğimiz sürece gücümüzü de
sonuna kadar kullanabiliriz.î Başa * İnsanların kendilerinden daha güçlü bir varlığa ya da Tanrı'ya inanıp inanmamaları psikolojilerini nasıl etkiliyor? Ben kendimden daha güçlü bir varlığa inanıyorum. Çünkü gerçek şu ki biz de düşündüğümüzden çok daha güçlü varlıklarız. Dünya gizemli şeylerle dolu. Açıklayamadığımız, bilmediğimiz çok şey var. Bunları görmezden gelir ve kendimizi modern biyolojinin söylediği gibi "sadece bir beden"den ibaret görürsek, çok kısıtlanmış bir hayat olur bu. "Bu dünyaya böyle geldik ve böyle gideceğiz" derse, insan daha fazlası için neden
uğraşsın ki? Tanrı'ya ya da kendinden daha güçlü bir varlığa inanmayan
insanlar, bir süre sonra bu tür bir boşluğa düşüyor. Hayat onlar için
anlamsızlaşıyor ve mutsuz oluyorlar. Bence 21. yüzyıl psikoloji bilimi
insanın spiritüel inançları üzerine daha fazla eğilmeli.î Başa * Peki bu psikolog-hasta ilişkisine nasıl yansıyor? Bizim enstitümüz insanların sorunlarına inançları doğrultusunda eğilmenin önemi ve yöntemleri üzerinde çalışıyor. Bu bir anlamda da manevi rehberlik. Bunun için Musevi, Hıristiyan, Budist ya da Müslüman olmanız hiç farketmez. Ben ötesi psikoloji, inançlarının insan psikolojisi üzerindeki öneminin asla gözardı edilmemesi gerektiğini savunuyor. Çünkü diyelim siz Tanrı'ya inanan bir hastasınız ama psikoloğunuz Tanrı'ya inanmıyor. Bu noktada size yardımcı olabilmesi mümkün olmaz.. î Başa * Siz aynı zamanda bir Cerrahi şeyhisiniz. Tasavvufla ne zaman ve nasıl tanıştınız? Ben 11-12 yıl süreyle Budizm, yoga ve meditasyon üzerine eğitmenlerle çalıştım. Kaliforniya'daki enstitümüze her dinden ve inançtan din adamları gelip, konuşmalar yapıyordu. 1980'de
Sufizmle ilgilenen bir arkadaşımız da, İstanbul'dan Muzaffer Özak isimli
bir hocayı davet edeceğini söylemişti. Bir gün odamda telefonla
konuşurken, kapım hafif aralıktı ve hiç tanımadığım, sakallı bir adam
içeri girdi. Gözlerime baktı ve benim için zaman orada durdu. Sanki
zihnimi okuyordu... Sonra tanıştık, Cerrahi tarikatının şeyhi olduğunu
öğrendim.î Başa * Neydi onda sizi bu denli etkileyen? Hayatımda o güne kadar Hindistan, Japonya gibi birçok yerde, çok sayıda ruhani liderle tanıştım ama onun gibisine rastlamadım. Öncelikle kişiliğine, insanlığına aşık oldum. Konuşmalarını dinledim, anlattıkları çok etkileyici, sofistike şeylerdi. Bir de onu diğerlerinden ayıran; sizin benim gibi normal bir hayat süren, çoluk çocuğu olan, üstelik hayatını kitap satarak kazanan bir insan olmasıydı. Yani bu kadar özel bir insan olması için kendini bir tapınağa ya da bir mağraya kapatması gerekmemişti. î Başa * Siz daha önce dindar biri miydiniz, nasıl Müslüman oldunuz? İşin ilginç tarafı ben Musevi'ydim. Şeyh Muzaffer'den çok etkilenmiştim
ama yine yogama, meditasyonuma devam ettim. Bir yıl sonra tekrar ziyarete
geldi. Bir gün biz otururken genç bir kız geldi ve sufizmle ilgilendiğini,
Amerikalı birinin sufi olup olamayacağını sordu. Muzaffer Efendi "Tabii,
elbette" dedi. Sonra kız ağlamaya başladı, "Öyleyse ben de sizin
dervişiniz olabilir miyim?.." Muzaffer efendi kızın saçlarını okşayıp,
"Sen benim manevi kızım oldun bile" diye karşılık verdi. Bunlara şahit
olduğum an ben de böyle birinin manevi oğlu olmak istediğimi anladım.
Odadan nasıl çıktığımı bilmiyorum çünkü ağlamaya başlamıştım. O gün
şahadet getirdim.î Başa * İslam dinini tanıyor muydunuz? Hayır, açıkcası ben yavaş yavaş Müslüman oldum. Kuran'ı ve İslam'ı sonradan tanıdım. î Başa * Şeyh Muzaffer'in kitap sattığını söylediniz... Nerede, ne kitabı satıyordu? İstanbul'da Sahaflar Çarşısı'nda bir kitap dükkkanı vardı. Kapalı Çarşı'nın arkasındaki camiide hocaydı aynı zamanda. Babası da bir şeyhmiş, öleli tam 20 yıl oldu. î Başa * Tasavvufla insanlar nasıl tedavi ediliyor, öğretilerinin olumlu etkileri neler?
Tasavvufun insana ve egoya bakışı mükemmel. Psikoloji üzerine
bunca yıldır çalışan insanlar olarak, bugüne dek bildiklerimizin çok
ötesinde şeyler söylüyor. Örneğin sufilerin egolarını böylesine terbiye
etmiş olmaları beni çok etkiledi. Bir de tasavvufun size söylediği çok
güzel bir şey var; sevmeyi bilmek. Kendinizden başkasını sevmediğiniz
zaman mutsuz olmanız kaçınılmaz. Etrafıma baktığımda içlerinde kapkara
boşluklar olan bir yığın insan görüyorum. Düzenin kendisi ve egoları,
onlara hep daha fazla şeye sahip olmalarını söylüyor çünkü. Başkalarıyla
sağlıklı ilişkiler kuramıyor, sevmeyi bilmiyorlar... Şeyh Muzaffer'in
anlattığı çok güzel bir öyküsü vardı. Bir gün yanına bir adam gelmiş ve
"Ben de bir sufi olmak istiyorum" demiş. O da sormuş, "Hayatında hiç bir
kadına aşık oldun mu?" Adam "Hayır" demiş. Muzaffer efendi de ona "Sen git
önce bir aşkı öğren" demiş. Aşkı bilmek, tanımak, bir başkasına sevgiyle
bağlanmasını bilmek hayatta mutlu olmak için birinci koşuldur.
İlknur K.AKMAN | ||||||
î Başa
US tested first nuclear explosion 60 years ago
WASHINGTON, July 16 (AFP) - Sixty years ago, on July 16, 1945,
the United States tested the world's first nuclear explosion three
weeks before Hiroshima was devastated, in a secret operation dubbed
"Trinity" in the New Mexico desert.
Three atomic bombs were ready by the end of June 1945 as the
United States planned what promised to be a very tough and bloody
invasion of imperial Japan.
Two of the bombs -- nicknamed "Little Boy," a uranium device;
and "Fat Man," a plutonium bomb -- were readied for shipment to the
Pacific in the hope of ending World War II and avoiding a US
massacre on Japanese beachheads.
But while the scientific team was confident the uranium bomb
would work, the plutonium device had to be tested as quietly as
possible before it was dropped on Japan.
The most powerful weapon in history, dubbed the "gadget" by its
designers, was hoisted onto a 100-foot (30-meter) steel tower at the
new Trinity Site after US president Harry Truman gave the go-ahead.
All that was left was for scientists to electronically trigger
the detonation of the bomb, identical to the one that would be
dropped on Nagasaki, from their bunker 10 kilometers (six miles)
away.
A few seconds before 5:30 am on July 16, the countdown ended and
a massive conventional explosion took place, sparking a nuclear
reaction in the weapon's plutonium core and turning the night sky to
day.
After sunrise, a team armed with gear to protect them from
radiation made their way to the blast site, from which a huge circle
of scorched earth had radiated.
The tower there had completely vanished, apart from two steel
footings set in concrete, and a shallow 800-meter (800-yard) crater
that was coated in green glass had appeared where the heat had
melted the desert sand.
Just four hours after the test, the Navy cruiser "USS
Indianapolis" set sail from San Francisco towards the Pacific island
of Tinian with a secret cargo on board: "Little Boy," which would
wreak death and destruction on the Japanese city of Hiroshima on
August 6.
bur/mdl/ejp
| Cumartesi, 16 Temmuz 2005 | |
ABD’nin tek taraflı olarak, internet trafiğini düzenleyen kök-sunucuların kontrolünü elinde tutmak istemesi, uluslararası telekomünikasyon krizine yol açıyor.ABD’nin uluslararası platformda yürüttüğü tek taraflı stratejiler sadece politikayla sınırlı değil. Telekonünikasyon uzmanları ABD’nin tek taraflı olarak internetin trafiğinin (root server) denetimini eline almak istemesini, terörle savaş mantığını ileri götürmesi olarak yorumluyor. ABD yeni kararla internetteki alan adlarını düzenleyen ICANN’in sorumluğunu da kısıtlayacak, internette alan adı yönetiminin artık hükümet yetkililerini elinde olması düşünülüyor.Karar, internetin ana kök-sunucularının denetlenmesine odaklanıyor. Söz konusu kök-sunuculardan halen dünyada 13 adet bulunuyor. Kök-sunucular internet tarayıcılarına ve e-posta programlarına hangi aderese gideceğini gösteriyor. Bir anlamda internet trafiği olarak nitelenen, adreslerin eşleştirilmesi işlevi, bu makinelerle yönetiliyor. Washington’un kararı ABD’nin internetin kuruluşundan beri izlediği genel politikada köklü bir değişikliğe işaret ediyor. İnternetin kuruluşunu desteklediği için ABD geleneksel olarak internetin denetmenliğini de üstleniyor. İnternetin çekirdeği sayılan bölge halen Virginia eyaletinde bulunuyor. Ancak, ABD şimdiye dek alan adı yönetiminden trafik kontrolüne kadar birçok işi özel sektöre ve pazar dinamiklerine bırakmış ve tek taraflı müdahalelere girmemişti. ULUSLARARASI KAMUOYU TEPKİLİ ABD Ticaret Bakanlığı üst düzey yetkililerinden Michael D. Gallagher, internetin kök-sunucularını kontrol etme isteğinin uluslararası çapta güvenlik tehditlerinin artması ve internetin iletişimde giderek daha fazla kullanılmasından kaynaklandığını söyledi. Ancak ABD’nin ‘güvenlik sorunu’ açıklaması uluslararası gözlemcileri tatmin etmiyor. Terör korkusunun bu isteği haklı çıkarmayacağını vurgulayan İsveçli ve Danimarkalı gözlemciler, ABD’nin bu kararla ‘dünyayla karşı karşıya gelmeyi göze aldığını’ söyledi. Japon hükümet yetkilisi ise kararın interneti bir ülkenin tekeline koyacağını belirtti. ‘İNTERNETİN KONTROLÜ BM’DE OLMALI’ Buna karşılık, birçok ülke artık internetin altyapısı sayılan kök sunucuların (root-server) denetiminin uluslararası bir komiteye bırakılmasını istiyor. Böyle bir komitenin oluşturulması fikri bir süredir Birleşmiş Milletler nezninde konuşuluyordu. Konunun Kasım ayında yapılacak BM Bilişim Konferansı’nda masaya yatırılması bekleniyor. BM’ye bağlı Cenevre merkezli International Telecommunication Union (Uluslararası Telekomünikasyon Birliği) danışmanlarından Robert Shaw, ABD’nin internetin denetimini eline alma kararının haklı taraflarının da olduğu düşünüyor. İnternetin birçok kentin su, elektrik ve enerji altyapı hizmetlerine bağlandığını ve bunlar üzerinden terörist saldırılara olabileceğine dikkat çeken Shaw, bu gerekçeler dahilinde dahi internetin kontrolünün ITU’da olmasının daha doğru olacağını düşünüyor. ALTERNATİF İNTERNET MÜMKÜN MÜ? ABD’nin internet kök-sunucularını eline geçirmesi durumunda, bunu reddeden kimi ülkelerin kendilerine ait bağımsız bir alan adı sistemi (Domain Name System) oluşturmaları mümkün olabilecek. Ancak böyle bir sistem ile mevcut internet arasında uyuşum sorunlarının yaşanması muhtemel. |