ANA SAYFA

GÜNCEL İNDEKS

 

 


- Ecevit, Vahdettin ve Demirel - Milli Gazete

- --20 TEMMUZ BARIŞ VE ÖZGÜRLÜK BAYRAMI KUTLAMALARI… TAK

- "Haram olsun!" Hasan Pulur milliyet 20 Temmuz 2005
  ~ 30 Aralık 1978'de Genel İdare Kurulu'nda, devrimin nasıl olacağını anlatıyor, devrimin toplumdaki çelişkilerden doğacağını söylüyor ve diyor ki:

- KKTC CUMHURBAŞKANI MEHMET ALİ TALAT’IN 20 TEMMUZ
  ~ Adanın tümünün tek sahibi gibi davranmak ve çoğunluk psikolojisine yenik düşüp Kıbrıslı Türkleri 400 yıllık misafir olarak ilan edip geleceği sadece kendileri için kurgulamak aslında şoven ve ırkçı bir yaklaşımın ürünü değilseydi neydi? Akdenizli bir Ada’yı Yunanistan’a bağlama hayali ile düşler kurup, buna karşı çıkan Rumları bile vatan haini ilan edip acımasızca katleden faşist düşünce başka nasıl tanımlanabilirdi?
  ~ İyi ve kötü günümüzde, desteğini bizden esirgemeyen Türkiye Cumhuriyeti, tüm gücüyle bugün de yanımızda… Geçmişte ve bugün gösterdiği ve gelecekte göstereceğinden kuşku duymadığımız sınırsız destek ve dayanışma için,

- Gayya kuyusundan ’’Vahdettin’’ çıktı  - internet haber - Dilek Yaras

- 'Vahdettin, Mustafa Kemal'e en azından göz yummuştur' - Milliyet - 20 Temmuz 2005

- Esad Antalya'ya değil, Rize'ye gelmek istiyor!  - 19 Temmuz 2005 - Yeni Şafak

- Emin Çölaşan Ecevit'i topa tuttu - internethaber

- 'VAHDETTİN' POLEMİĞİ: TARİHÇİLER NE DEDİ? - 18 Temmuz 2005 - Haber Vitrini
  ~ Ecevit’in, ‘Ben Vahdettin için hiçbir zaman hain demedim. Çünkü ne kadar zor koşullar altında padişahlık yaptığını biliyorum. Ülke işgal altındaydı. Ordusu kalmamıştı. Yine de çok önemli işler yaptı’ sözlerine öncelikle, eski politik rakibi Süleyman Demirel karşı çıktı.
  ~ Demirel, ‘Türkiye’de bu konuda ilk defa bilinenlere aykırı bir şey söyleniyor. Ben böyle bir beyanı muhakeme edemiyorum. Ancak, tarihteki bazı kişiler hakkında, alışılagelmiş kanaatlerin dışındaki beyanlar yadırganır. Sayın Ecevit’in beyanı da yadırgatıcı bir beyandır. Türkiye böyle bir beyanı kaldıracak durumda değildir’ dedi.
  ~ Doğrudur, Vahdettin, Mustafa Kemal’i Samsun’a gönderirken, Mustafa Kemal’in ne yapacağını gayet iyi biliyordu. Ve bu projeye de sadece onay vermekle kalmadı, para da verdi. Ancak, bunu saraya yakın çevrelerin telkin ve hatta tazyikiyle yaptı. Bir yerde bu işe zorlandı. Mustafa Kemal’in idam fermanını onaylaması ise tamamen İngiliz baskısının bir sonucudur.
  ~ Hatıralarında, ‘Facialara ve olaylara kalkan olamadım ise de, paratoner vazifesi gördüm. Musibetleri üzerime çektim, kendimi feda ederek vatanı kurtarmaya çalıştım’ diyor. Vahdettin hakkındaki tek belgesel biyografiyi yazmış bir kişi olarak şunu söyleyebilirim: Osmanlı Tarihi’nin en şanssız hükümdarıdır, her insan gibi o da bazı hatalar yapmıştır ama memleketini seven bir kişidir ve ihanetle hiçbir alákası yoktur. 
  ~ Musevi olarak doğan ve yıllar sonra Müslüman olan Robert Frager, aslında bir psikoloji profesörü. 'Ben ötesi psikoloji' üzerine çalışmalar yapan ve 20 yıldır Cerrahi tarikatının üyesi olan Şeyh Ragıp'la İstanbul'da görüştük.
  ~ *
  ~ *
  ~ *
  ~ *
  ~ *
  ~ *
  ~ *
  ~ *
  ~ *

- US tested first nuclear explosion 60 years ago
 
 
 


î Başa
Ecevit, Vahdettin ve Demirel - Milli Gazete
Suavi Kemal
19.07.2005
D. Mehmet Doğan’ın bir dönem çok satan kitabı Batılılaşma İhaneti’ni okumuş muydunuz? Kitapta “adaş” bir Osmanlı veziri ile Cumhuriyet başbakanı anlatılır. Mustafa Reşit Paşa ve Mustafa Bülent Ecevit. Bülent Ecevit’in “Vahdettin’e hiç hain demedim” açıklamasından sonra, aklıma ister istemez o kitap geldi. Bülent Ecevit bugün geldiği nokta itibariyle, “Ben Vahdettin için hiçbir zaman hain demedim. Çünkü ne kadar zor koşullar altında padişahlık yaptığını biliyorum. Ülke işgal altındaydı. Ordusu kalmamış. Bu koşullar altında bile bir çok önemli iş yaptı” diyor. Önce Zaman, ardında da Hürriyet Gazetesi’ne verdiği beyanata göre Bülent Ecevit, önümüzdeki günlerde yayınlanacak Osmanlı Tarihi kitabında bu konuya da değinecekmiş.
Her ne kadar Bülent Ecevit’in Kemal Tahir’e muhabbetini ve “gelenek” kavramına özel bir önem veren Eliot’ı çevirdiğini bilenler; onun devamlılığı esas aldığını, Vahdettin hakkında “hain değil” demesinin de hayatında fikri bir kopuşa işaret etmeyeceğini söylemeleri mümkünse de; Ecevit’in gerek hayatı, gerekse de siyasi çizgisinin “reddi miras” kültürünün bir parçası olduğu çok açık... Çünkü onun elli yıl önce Ulus Gazetesi’nde kaleme aldığı yazılardan 28 Şubat döneminde takındığı tutuma kadar gösterdiği istikrar ve tutarlılık, “reddi miras” çizgisidir. Bu sebeple, kanaatimce Bülent Ecevit’in Vahdettin’le ilgili açıklamalarını bu istikrarlı çizgi içinde anlamlandırmak ve değerlendirmek daha sağlıklı olur.  
Bülent Ecevit’in fikirlerini değerlendirmek için kitabını görmemiz daha doğru olur. Vahdettin’e hain dememiş olmasının fikri bütünlüğü içindeki yerini çözmeden, sağlıklı bir analize girişemeyiz. Yani bekleyip göreceğiz...
Daha ilginç bir gelişme de Süleyman Demirel’den geldi. Yıllarını Türk sağ siyasetinin lider ismi olarak geçiren Demirel, Ecevit’in açıklamalarını eleştirdi. Ama Ecevit’in sözlerini yanlış bulmak yerine, “yadırgatıcı” diye niteledi. “Türkiye’de bu konuda ilk defa bilinenlere aykırı bir şey söyleniyor. Ben böyle bir beyanı muhakeme edemiyorum. Ancak, tarihteki bazı kişiler hakkında, alışılagelmiş kanaatlerin dışındaki beyanlar yadırganır. Sayın Ecevit’in beyanı da yadırgatıcı bir beyandır. Türkiye böyle bir beyanı kaldıracak durumda değildir” diyerek, bir anlamda da “muhafazakâr” kimliğinin neyi muhafaza etmeyi amaçladığını da ortaya koymuş oldu. Nitekim Yeni Şafak Gazetesi yazarı Akif Emre, Bülent Ecevit’in açıklamasını “yadırgatıcı”, hatta “tehlikeli” bulan Süleyman Demirel’in sözlerini değerlendirmesine göz atmakta fayda var: “Ecevit iktidarda olduğu dönemde dile getirmediği, en azından gizlediği düşüncesini emekli olduktan sonra yazıya dökme cesaretini gösterebilmiş. Demirel ise emekli olmasına, resmi bir sıfatı kalmamasına rağmen, hakikati söylemekten kaçınması bir yana daha vahim bir yanlışa düşüyor, hatada ısrar ediyor. Demirel, ‘yanlışın niçin savunulması gerektiğini savunuyor’. Hatayı kendiyle sınırlamayıp, adeta, ‘tarihin neden tahrif edilmesi gerektiği’ne bir tür gerekçe arıyor. Önerilen bu tarih yöntemiyle geçmişle sağlıklı, hakikate dayalı ve dürüst bir ilişkinin önünün kesilmesi; gerektiğinde, CHP’den devraldığı ‘rejim korkusu siyaseti’ni ima eden bu tavrından daha tehlikelidir. Çünkü, tahrif edilmiş bir tarih bilinci ile bir millet geleceğe yol alamaz.”


î Başa
--20 TEMMUZ BARIŞ VE ÖZGÜRLÜK BAYRAMI KUTLAMALARI… TAK

           --LEFKOŞA’DAKİ TÖRENLER BAŞLADI…

           --ŞEHİTLER ANITI VE ATATÜRK ANITI ÖNÜNDE TÖRENLER YAPILDI

 

            Lefkoşa, 20 Mayıs 05 (T.A.K.):-20 Temmuz Barış ve Özgürlük Bayramı tüm yurtta törenlerle kutlanıyor. Lefkoşa’daki kutlamalar sırasıyla Şehitler Anıtı ve Atatürk Anıtı önündeki törenlerle başladı.

-- ŞEHİTLER ANITI --

            Lefkoşa Şehitler Anıtı önündeki törende anıta çelenklerin konulması ve saygı duruşunun ardından  saygı marşı ve saygı atışı gerçekleştirildi. İstiklal Marşı ile bayrakların göndere çekilmesinden sonra tören anıt özel defterinin imzalanmasıyla sona erdi.

            Törene Lefkoşa Kaymakamı Mustafa Tel, Lefkoşa Türk Belediyesi Asbaşkanı Semavi Aşık, GKK’yı temsilen Muhabere Albay İlkay Özkıraç, KTBKK’yı temsilen Topçu Kıdemli Binbaşı Atilla Timur, Lefkoşa Polis Müdürü Şenay Kebapçı, diğer sivil, askeri ve polis yetkilileriyle dernek kurum ve kuruluş temsilcileri  katıldı.

            Lefkoşa Kaymakamı Mustafa Tel anıt özel defterine şunları kaydetti:

            “Aziz şehitlerimiz; Kıbrıs Türk Halkı’nın varolma, eşitlik, bu topraklarda sonsuza dek özgür ve bağımsız yaşama mücadelesinde canlarını seve seve veren ve en yüce mertebeye erişen siz aziz şehitlerimizin tekrar huzurunuzdayız. Sizlerden aldığımız güçle bugün mücadelemiz sizlerin uğrunda şehit olduğu değerlere sahip çıkan Kıbrıs Türk Halkı’nı ileriye götürmek ve geleceğini sağlam temeller üzerine oturtmaktır. Sizleri rahmetle anarken bir kez daha verdiğiniz mücadele önünde saygıyla eğiliyoruz. Ruhlarınız şad olsun.”

            GKK Temsilcisi Muhabere Albay İlkay Özkıraç anıt özel defterine şunları yazdı:

            “Aziz şehitlerimiz; Kıbrıs Türkü’nün varoluş kavgasında kan dökerek, can vererek şehadet mertebesine eriştiniz. Tarih sizi en büyük vatansever ve kahraman olarak kaydetmiştir. Emin olun ki çizdiğiniz yolda azim ve kararlılıkla nesilden nesile yürüyeceğiz. Bağımsız, özgür ve insanca yaşamak için hiçbir engel tanımayacağımızı huzurunuzda tekrarlıyoruz. Eseriniz dünya var oldukça yaşayacaktır. Ruhunuz şad olsun”

            KTBK Temsilcisi Topçu Kıdemli Binbaşı Atilla Timur ise anıt özel defterine şunları aktardı:

            “Aziz şehitlerimiz; Kıbrıs Türk Halkı’nın bağımsızlığı ve istikbali uğruna gözünüzü dahi kırpmadan canınızı feda ederek şehitlik mertebesine eriştiniz. Bu topraklar üzerinde istikbale güvenle bakabiliyorsak bunu akıttığınız kutsal kanlarınıza borçlu olduğumuzun idraki içindeyiz. Bilmenizi isteriz ki; vermiş olduğunuz haklı ve onurlu mücadele sonucunda kurulan KKTC’yi ilelebet korumak ve yaşatmak azim ve kararlılığıyla biz de canımızı gerektiğinde feda eyleyeceğiz. Sizleri minnet ve şükranla anıyor, manevi huzurunuzda saygıyla eğiliyoruz, ruhunuz şad olsun.”

-- ATATÜRK ANITI --

            Atatürk Anıtı önündeki tören çelenklerin anıta konulmasıyla başladı. Saygı duruşu, saygı marşı, İstiklal Marşı ile bayrakların göndere çekilmesinin ardından tören anıt özel defterinin imzalanmasıyla sona erdi.

            Atatürk Anıtı’ndaki törene Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat, Cumhuriyet Meclisi Başkanı Fatma Ekenoğlu, Başbakan Ferdi Sabit Soyer, Türkiye Cumhurbaşkanlığı adına Devlet Denetleme Kurulu Başkanı Alpaslan Nazlıoğlu, TBMM Adına İdare Amiri Burhan Kılıç, Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül, Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener, Türkiye

Büyükelçisi Aydan Karahan, Oramiral Yener Karahanoğlu, KTBK Komutanı Korgeneral Hasan Memişoğlu, GKK Komutanı Tümgeneral Tevfik Özkılıç, diğer üst düzey kuvvet komutanları, Yüksek Mahkeme Başkanı Taner Erginel, Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Serdar Denktaş, bakanlar, milletvekilleri, konuk heyetler, diğer üst düzey sivil, askeri ve polis yetkilileri, dernek, kurum, kuruluş ve okul temsilcileri, vatandaşlar katıldı.

 

 -- ATATÜRK ANITI ÖZEL DEFTERİ --

            Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat Atatürk Anıtı Özel Defteri’ne şunları kaydetti:

            “Aziz Atam; 20 Temmuz Barış ve Özgürlük Bayramı’nın bu 31’inci yıldönümünde bir kez daha huzurundayız. Aydınlattığın yolda özgürlük ve onurumuzla ‘Yurtta Barış Dünyada Barış’ ülküsüne bağlı olarak çalışıyoruz. Çağdaş uygarlık olarak işaret ettiğin batılılaşma hedefiyle hareket ederek dünyayla bütünleşme yolunda ilerliyoruz. Büyük zorluklarla karşılaşıyor, halkımızdan aldığımız güç ve senden aldığımız ilhamla yorulmadan yürüyoruz. Işığını yolumuzdan eksiltme.”

 -- KILIÇ --

            Kılıç ise deftere şunları yazdı:

            “Aziz Atam; Kıbrıs Türk Halkıyla güç ve gönül birliği içinde şanlı Kıbrıs Türk Barış Harekatı’nın 31’inci yıldönümünü idrak etmenin heyecan ve gururuyla manevi huzurundayız. Yüce Türk Ulusu özgürlük ve egemenliğe olan sarsılmaz bağlılığını, tarihin her döneminde muhafaza ettiği insanca yaşama kararlılığını

Kıbrıs Barış Harekatıyla bir kez daha kanıtlamıştır. Onun ayrılmaz bir parçasını teşkil eden Kıbrıs Türk Halkı işaret etmiş olduğun çağdaş uygarlık düzeyine ulaşma yolunda daima yanında olan Anavatan Türkiye Cumhuriyeti’nin desteğiyle kararlı şekilde yürümektedir. Bu mutlu yıldönümünde aziz hatıranı bir kez daha saygıyla anıyoruz. Ruhun şad olsun…”

 -- GÜL --

            Gül de deftere şunu kaydetti:

            “Büyük Önder Atatürk; yıllarca özgürlüğü kısıtlanan baskı altında direnen Kıbrıs Türkü’nün özgürlüğünü ve aydınlık geleceğini güvence altına alan şanlı Kıbrıs Türk Barış Harekatı’nın 31’inci yıldönümünde gururla huzurundayız. En yüce eserin olan Türkiye Cumhuriyeti’nin haklı ve meşru mücadelesinde Kıbrıs Türkü’ne olan ahdi ve tarihi vecibelerini yerine getirme konusundaki kararlılığını bir kez daha teyit ediyor, aziz hatıran önünde minnet ve saygıyla eğiliyoruz.”

 -- KARAHANOĞLU --

            Oramiral Karahanoğlu ise deftere şunları yazdı:

            “Aziz Atam, TSK ve Kahraman Mücahitlerin her türlü olumsuz şarta rağmen tek vücut olarak yavruvatanı ve soydaşlarımızı barış ve özgürlüğe kavuşturduğu Barış Harekatı’nın 31’inci yıldönümünün gurur ve kıvancıyla yüksek huzurlarınızdayız. Barış ve özgürlüğüne kavuşan kahraman Kıbrıs Türkü ilke ve inkılaplarınızı bir yaşam biçimi olarak benimseyerek uluslararası platformda hak ettiği saygın yeri alma mücadelesini azim ve kararlılıkla devam ettirmektedir. Türk ulusu ve TSK tarihin ve uluslararası anlaşmaların kendilerine yüklediği sorumlulukların her zaman bilincinde olarak Kıbrıs Türkü’nün varolma mücadelesinde ve attığı her adımda onunla tek vücut olmaya devam edecektir.

            Aziz atam; Kıbrıs’ta Türk varlığının sonsuza kadar yaşatılması azim ve kararlılığımızı bir kez daha tekrar ediyor, aziz hatıran önünde saygıyla eğiliyoruz.”

 -- NAZLIOĞLU --

            Nazlıoğlu da deftere şunları kaydetti:

            “Aziz Atam; 20 Temmuz 1974 Barış Harekatı’nın 31’inci yıldönümünde, Kıbrıslı Türk kardeşlerimizle bir arada ve gönül birliği içinde manevi huzurunda bulunmanın kıvancını yaşıyorum. İlkelerine olan bağlılığımızı ve Kıbrıs Türkü’nün haklı davası için verilen çetin mücadele sonucunda kazanılan bu özgürlüğün ilelebet devam ettirileceğine olan inancımızı teyit ediyor, azizi hatıran önünde saygıyla eğiliyorum. Ruhun şad olsun.”             (HÖ\MG)                                FOTOĞRAFLI

 


î Başa
"Haram olsun!" Hasan Pulur milliyet 20 Temmuz 2005


ECEVİT, "Milli Kahraman!" Padişah Vahdettin'in Mustafa Kemal Paşa'nın cebine altın koyarak, "Geç Anadolu'ya, şu koyun milleti kurtar!" dediğini acaba yazacak mı?
Bugün onların çizgisine gelen Ecevit'in yeni müttefiklerinden bazıları bu olayı şöyle anlatmışlardı da:
"Vahdettin, kırmızı kadife kaplı bir kutuyu Mustafa Kemal'e verdi, içinde 40 bin reşat altını vardı, paşa kutuyu cebine koydu, çıkıp Anadolu'ya gitti."
Ecevit'in bu palavrayı bilip bilmediğini, yazıp yazmayacağını bilmiyoruz ama, bu alayda ufak bir maddi hata olduğunu açıklamıştık...
Reşat altınının tanesi 7 gram, 40 bin tanesi 280 kilo eder... Mustafa Kemal Paşa, cihan pehlivanı Koca Yusuf muydu, ya da Zaloğlu Rüstem miydi ki 280 kilo altını cebine koyup taşıyacaktı!
Tabii palavra!
Artık, bu palavranın da Ecevit'e uyduğunu, yakıştığını söylemekten çekinmeyeceğiz.
***
BİR de "Bandırma" gemisi var...
Ecevit'in yeni şürekasına göre, bu geminin boyu 250 metreydi, oysa kayıtlar ortada, gemi birkaç kere batmış, ambarında koyun taşımış bir gemiydi.
Mustafa Kemal Paşa'nın cebine kırmızı kadife kutuyla 40 bin altını yerleştirenler, külüstür Bandırma gemisini transatlantik yapmakta bir sakınca görmemişlerdi.
İşte Ecevit'e bir malzeme daha...
***
BAZILARI hâlâ "Ecevit bunları nasıl yapar, yazar, söyler?" diye hayret içinde...
Onlara, Ecevit'in "Atatürk devrimleri" için neler söylediğini hatırlatmak isteriz... 1970'li yıllarda CHP içinde kan gövdeyi götürürken Ecevit şöyle diyordu:
"Fesi çıkardık, şapkayı giydik de ne oldu?"
Dahası var...
î Başa 30 Aralık 1978'de Genel İdare Kurulu'nda, devrimin nasıl olacağını anlatıyor, devrimin toplumdaki çelişkilerden doğacağını söylüyor ve diyor ki:
"Bizde bunlar olmadı, alfabemizle, adlarımızla, şapkalarımızla başlayan kültür değişikliği yaptık; Atatürk inkılabı budur. Ancak bu bir kültür savaşı başlattı." (x)
Atatürk devrimlerine nasıl küçültücü bir ifadeyle baktığını fark etmiş olacaksınız.
***
VAHDETTİN hain midir?
Tebasını, milletini ulusunu ortada bırakıp düşmana sığınan bir padişah, bir devlet başkanı, bir lider neyse, Vahdettin de odur.
"Vahdettin Osmanlı hanedanın hazinesini alıp yurtdışına kaçırmadı." diyorlar.
Doğrudur, hatta cenazesi, İtalya'nın küçük bir şehrinde, atlı arabayla alacaklıların elinden kaçırılmıştır.
Hazineyi kaçırmamış...
Lakin, "Bu millet bir koyun sürüsü, ben de onların başında çobanım!" dediği ülkesini, düşmana teslim ederek kaçıp gitmiştir.
***
ÖNCE iyi huylu tarikatlar, sonra Hocaefendi hayranlığı, şimdi de Vahdettin...
Milyonlarca insan, dağa taşa "Karaoğlan/Umudumuz Ecevit!" diye yazan insanlar bugün bir deyimde birleşiyorlar:
"Haram olsun!"
——————-
(x) Cahit Kayra, "38 Kuşağı-Anılar"; İş Bankası Yayınları.

[email protected]
 

Basın Açıklaması

 

20.07.2005

 

                       

î Başa
KKTC CUMHURBAŞKANI MEHMET ALİ TALAT’IN 20 TEMMUZ

KONUŞMA METNİ

 

Değerli Konuklarımız;

Sayın TC Cumhurbaşkanı Temsilcisi, Sayın TBMM Temsilcisi, Sayın Türkiye Hükümet Temsilcileri, Sayın Türk Silahlı Kuvvetleri Temsilcisi ve dünyanın değişik ülkelerinden bizi yalnız bırakmayan saygıdeğer konuklar;

Kıbrıs Türk halkı, sevgili kardeşlerim,

Hoş geldiniz…

Bugün, Kıbrıs Türk halkının kaderinde bir dönüm noktası olan 20 Temmuz barış harekâtının 31. yılı…

1960 Kıbrıs Cumhuriyetinin anayasal düzeninin bozulduğu 1963 yılının o karanlık ve soğuk, acı ve ölüm kokan günlerini hepimiz çok iyi hatırlıyoruz… Kıbrıslı Türklerin kuşatıldıkları dar bölgelerde on bir yıl boyunca inatla verdikleri o yaşam mücadelesini hiç unutmadık… Her şeye rağmen kararlılıkla direnen ve yaşamlarını Kıbrıs’ta sürdürmek isteyen insanımızın direngenlikle beslenen kavgası tarihimizin önemli sayfalarını oluşturur. Yaşamın ölümle burun buruna olduğu ve her an bitebileceği korkusu, Kıbrıslı Türkleri bu adadan dışlayamamış tersine bu topraklara kök salmalarına yol açmıştı.

Bozulmuş anayasal düzeni tümüyle ortadan kaldırıp, Kıbrıslı Türkleri adadan silmeyi amaçlayan, Yunan Cuntası desteğindeki faşist Sampson darbesi tam 31 yıl önce, 15 Temmuz’da gerçekleşmişti. Ve hemen bunun akabinde, anayasal düzeni tesis etmek, hem Kıbrıslı Türklere, hem de Kıbrıslı Rumlara barış, özgürlük ve can güvenliği içinde bir yaşam sağlamak amacıyla Türk Silahlı Kuvvetleri duruma müdahale etmişti. 20 Temmuz 1974’de gerçekleştirilen ve o zamandan beri Barış ve Özgürlük Bayramı olarak kutlanan 20 Temmuz, bildiğiniz gibi, Garanti ve İttifak Antlaşmalarına dayanıyordu. Türkiye’nin adaya asker çıkarması, uluslararası hukuk tarafından kendisine tanınan bir haktan öte bir görevdi ve zamanında dünya kamuoyu tarafından da etkin şekilde destekleniyordu. Hatta Yunan Cuntası ve EOKA-B militanlarının zulmüne, katliamına uğrayan demokrat Kıbrıslı Rum kesimler tarafından da bir umut ışığı olarak destek görmüştü.

Aradan geçen zaman içerisinde, Kıbrıs Rum liderliği, sanki 20 Temmuz harekatı ortada hiçbir sebep yokken yapılmışçasına ve Kıbrıs sorunu da 21 Temmuz sabahı başlamışçasına bir propagandaya yöneldi. Dış dünyayı etkilemek için yapılan bu propagandayı o kadar çok tekrarladılar ki, artık kendileri de Kıbrıslı Türklere, EOKA’nın ve bizzat Kıbrıs Rum Milli Muhafız Ordusunun ve Yunan Birliklerinin neler yaptığını unuttular. Kıbrıs Türk köylerindeki katliamları, Kıbrıslı Türk kayıpları, yakılıp yıkılan köy ve mahalleleri, terk etmek zorunda bırakıldığımız ata yadigarı toprakları, o çileli göçmenlik hayatını; ikinci sınıf bir toplum muamelesi gören Kıbrıs Türkünü, adanın sosyal, ekonomik, kültürel haritasından silmek için uygulanan şiddeti… Bunların hepsini, ama hepsini unuttular veya unutmuş göründüler.

î Başa Adanın tümünün tek sahibi gibi davranmak ve çoğunluk psikolojisine yenik düşüp Kıbrıslı Türkleri 400 yıllık misafir olarak ilan edip geleceği sadece kendileri için kurgulamak aslında şoven ve ırkçı bir yaklaşımın ürünü değilseydi neydi? Akdenizli bir Ada’yı Yunanistan’a bağlama hayali ile düşler kurup, buna karşı çıkan Rumları bile vatan haini ilan edip acımasızca katleden faşist düşünce başka nasıl tanımlanabilirdi?

Şimdi bunları hatırlatarak, gelecek nesiller arasına kin ve düşmanlık tohumları ekmeyi katiyen istemiyoruz. Tek amacımız, tarihi gerçeklerin, çekilen acıların, akan gözyaşının farkında olarak, hem kendi halkımızın, hem de tüm Kıbrıs’ın yaralarını sarmaktır. Kalıcı ve adil bir barış, ancak Kıbrıs’taki tarihi gerçeklerin görülebilmesiyle sağlanabilir.

O nedenledir ki, Kıbrıslı Türkler kadar, Kıbrıslı Rumların da ülkemizin bütününü ve ortak Avrupalı geleceğimizi gözetecek yeni yaklaşımlara ve siyasi olgunluğa sahip bir liderliğe ihtiyacı vardır. Milliyetçi duygularını salt kendileri için canlı tutan ve kendinden başkalarına yaşam hakkı tanımayan, uzlaşmaz duygularına yenilmiş anlayışsız liderlerin sorgulandığı bir çağda yaşıyoruz. Ancak hala daha üzülerek izlediğimiz bir gerçeklik daha var.

Kıbrıslı Türklere karşı daha olumlu mesajlar göndermeye özen gösteren Kıbrıslı Rum siyasiler dahi, sanki 1974 öncesinde her şey güllük gülistanlıkmış gibi, “Türk askeri adaya çıkmadan önce kardeş kardeş yaşadığımız o eski güzel günlerimiz” söylemiyle konuşmakta ve böylece bizi değil, ama kendi kendilerini kandırdıkları bir siyasi retorik yaratmaktadırlar.

Bu Barış ve Özgürlük Bayramında tartışma konusu yapmak istemediğim nedenlerle Rum tarafının tekrarlayıp durduğu bu propaganda Avrupa ve dünya kamuoyunu da yıllarca etkilemişti. Ta ki, Kıbrıs Türk halkı, 24 Nisan referandumuyla, yeni bir dönemi başlatana kadar…

Evet, referandum, AB süreci ve halkımızın gerçekleştirdiği toplu iktidar değişimine kadar Rum tarafı, tüm Kıbrıs adına konuşup dünyada kabul görmeye devam etti.

Ama bugün, Kıbrıs Türk halkı, dünyayla aynı dili konuşuyor. Halkımız uzun erimli ve kitlesel bir mücadeleyle dünyaya açılma dönemini başlattı. İradesini, barış ve demokrasi için, yurdumuz Kıbrıs’ın Birleşmiş Milletler Genel Sekreterinin hazırladığı Annan Planı parametrelerinde ve Avrupa Birliği çatısında birleştirilmesi için kullandı. Böylece, geçmişin karanlık gölgesinden çıktık. Artık Kıbrıs’ın eşit ortağı olarak ileriye bakıyor, dünyanın gıpta ettiği barışçı dönüşümün kahramanları olarak haklarımıza gurur ve güvenle sahip çıkıyoruz. Artık haklarımıza sarılırken ayrılıkçı, isyankar bir toplum değil, kendinden emin, dünya değerleri ile uyumundan kuşku duymayan, toplumsal bütünlüğünü sağlamış bir halk olarak dimdik duruyoruz.  

Tarihsel süreç içerisinde kopmaz bağlarla bağlı olduğumuz Türkiye Cumhuriyeti halkının da gelecekte bir parçası olmak istediği Avrupa Birliğinin –henüz somut kazançlara dönüşmese bile- bize yaklaşımında dışlama değil anlayış var. Bu konuda, işbirliğinden onur duyduğumuz Türkiye’nin geliştirdiği olumlu ve ileriyi gören yeni politikalarının katkısını unutmamak gerek. Bu anlamda dayanışarak yarattığımız sinerjinin büyüyerek devam edeceğinin ve birlikte çıktığımız kader yolculuğunda dünya ile bütünleşmemizde etkin rol oynayacağının altını bir kez daha çizmek isterim.

Geçen yıl KKTC Başbakanı olarak beni görevlendiren halkım, bu yıl güvenini yenileyerek Cumhurbaşkanlığı mevkiine getirdi. Halkımdan aldığım güçle, göreve geldiğim ilk günden beri, Rum tarafına barış ve dostluk çağrımı yineliyorum. Kıbrıslı Türkler olarak Barış elimizi Rum halkına uzattık, tutulmasını bekliyoruz. Kıbrıs Rum liderliğinin hakimiyetçi anlayışının sadece bize değil, geçmişte Rum halkına da çektirdiği acıların artık bir daha tekrarlanmamak üzere sona ermesi için elimiz bekliyor. Bugünün sürdürülebilir olmayan, Kıbrıs dengelerinin ve yanlış parametreler üzerine oturmakta olan hukukunun yarattığı avantajlar, Kıbrıs Rum tarafını yanıltmamalıdır. Özellikle savaşı yakından yaşamış, yıkımı bizzat tanımış olan bizler, var olan maddi zenginliklerin de bir gecede nasıl yokluğa dönüştüğünün bilincinde olmalıyız. Amacımız bunu Rum tarafına sürekli hatırlatmak değil ama haksız ve yanlış dengelerin mutlaka değişmeye mahkum olduğunun bilinci ile geleceği uyarmaktır. Haksızlıklar mutlaka değişecektir. Ama haksızlık ortamı, hakları tanıma ortamına dönüşürken tarafların nereye sürüklenecekleri, nerede duracakları şimdiden kestirilemez… Biz Kıbrıs’ta barış istiyoruz. Yurtta barış, dünyada barış istiyoruz… Biz Kıbrıslı Türkler, Türk-Yunan halkları arasında ve Doğu Akdeniz’de bir barış köprüsü yaratmak istiyoruz. Bunun için de, fazla bir şey değil, diğer bütün insan toplumları gibi en temel hak ve özgürlüklerimizi talep ediyoruz.

Kıbrıslı Türkler, kendi adlarına konuşabilmeyi, dünyadan dışlanmamayı, özgürce seyahat edebilmeyi, dillerine, kültürlerine saygı gösterilmesini, sosyal, ekonomik ve ticari haklarının teslim edilmesini istiyorlar. Bu temel ve insani hakların Kıbrıs Türk halkından esirgenmesinin hiçbir haklı gerekçesi olamaz. Kıbrıs Türk halkı son yıllardaki siyasi katılımcılığı ile ne kadar olgun ve hoşgörülü bir toplum olduğunu dosta, düşmana gösterdi. Bu olgunluğundan, bu hoşgörüsünden vazgeçmeyecektir. Barış elini uzatmaya devam edecektir. Avrupa Birliği içerisinde eşit şekilde temsil edilene, yani Kıbrıs sorunu çözümlenene kadar çalışacaktır.

20 Temmuz 1974’le başlayan barış hedefinin başarıya ulaşması, bizim, ısrarla ve yolumuzdan şaşmadan çalışmamıza bağlıdır. Kıbrıs Rum tarafını bir kez daha, BM Genel Sekreterinin taleplerini karşılayarak görüşme masasına oturmaya, yurdumuzun ve halklarımızın acılarına karşılıklı anlayış ruhu içinde son vermeye çağırıyorum. Kıbrıs’ın ve Kıbrıslıların kaderi, savaş, ayrımcılık ve düşmanlık değil, barış, birlik ve kardeşlik olmalıdır. Bu amaçla, her türlü barışçı girişime hazırız. Kıbrıs sorununu çözümlemek stratejik hedefimizdir. Halkımızın ezici çoğunlukla bize verdiği görev ‘Çözüm ve AB’ sürecini başarıyla tamamlamaktır. Adil ve kalıcı bir barışa ulaştığımız gün, yani gelecek nesillere, Kıbrıslı Türk olarak bu adada başları dik yaşayabilecekleri, her yanıyla Avrupalı ve barış içinde bir ülke bıraktığımız gün, 31 yıl önce başlayan Türkiye’nin etkin barış girişimi de amacına ulaşmış olacaktır. 

î Başa İyi ve kötü günümüzde, desteğini bizden esirgemeyen Türkiye Cumhuriyeti, tüm gücüyle bugün de yanımızda… Geçmişte ve bugün gösterdiği ve gelecekte göstereceğinden kuşku duymadığımız sınırsız destek ve dayanışma için,  halkımız adına içtenlikle teşekkür ederim. Atatürk’ün, “Yurtta barış, dünyada barış” ve “Çağdaş uygarlık düzeyine ulaşma” ilke ve hedefleriyle, Avrupa Birliği üyeliğine kararlılıkla yürüyen Türkiye, en güvenilir dayanağımız olmaya devam edecektir.

Ve inanıyorum ki, dünyanın değişik ülkelerinden davetimizi kabul ederek gelen tüm değerli konuklarımız, Kıbrıs Türk halkının barış ve huzur içerisinde, gönenmiş bir ada yaratma yolunda verdiği uğraşın tanığı olarak, ülkelerinize dönecek ve dünyaya açılmamızda olumlu katkılar yapacaksınız. Özellikle 24 Nisan referandumu sonrası, ülkeler arası dayanışma ve barış için kurulmuş bir örgüt olan Birleşmiş Milletlerdeki temsiliyet sorunumuzun aşılması ve sesimizin duyurulmasında devletlerinizin yardımına ihtiyacımız var. Hem bu anlamda, hem de kalıcı bir çözümle birlikte Avrupa Birliği ile bütünleşme çabamızda bizlere vereceğiniz olumlu destek için hepinize şimdiden tek tek teşekkür etmek isterim…

Bilinmesini istediğim bir şey daha var! Savaşların din, dil, ırk ve milliyet demeden herkesi, her şeyi yakıp yıkan ve yok eden yüzünü biz Kıbrıslı Türkler çok iyi biliriz. O nedenledir ki, adamızdan, savaşın soğuk yüzünü bir daha dönmemek üzere kovmak ve onurlu, güvenli ve kalıcı bir barışa imza atarak gelecek kuşaklara adamızda barış içinde mutlu bir yaşam bırakmak istiyoruz. Bu istemimiz tüm dünya için de geçerlidir. Terör ve şiddeti bir kez daha kınıyor, sorunları barışçı yollarla çözmeyi insanlığın gereği görüyoruz.

Açlık ve yoksullukla mücadelede başarılı olmayı, tüm dünya insanlarının eşit hak ve özgürlüklerden yararlanmasını ve refah içinde yaşamasını çağdaşlığın gereği olarak görüyoruz. Bu amaçla Akdeniz’in bu güzel ama çileli adasından, tüm dünyaya bir kez daha, savaşların sonlanması ve dünya nimetlerinin eşit paylaşılması çağrısını yinelemek istiyoruz.

Bu duygu ve düşüncelerle, 20 Temmuz Barış ve Özgürlük Bayramının 31. yıldönümünde, toplumsal var oluşumuz için, canını feda etmekten çekinmeyen aziz şehitlerimizin huzurunda bir kez daha saygıyla eğiliyorum.

Kıbrıs Türk halkının bugünlere gelmesinde katkısı olan herkese, Türkiye Hükümetlerine, Türk Silahlı Kuvvetlerine, gazilere ve tüm Kıbrıs Türk halkına bir kez daha teşekkür eder, en içten saygılarımı sunarım.

 

 

 

 

 

 

 

 

KKTC Cumhurbaşkanlığı

Basın Bürosu

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
20 Temmuz 2005    



î Başa
Gayya kuyusundan ’’Vahdettin’’ çıktı  - internet haber - Dilek Yaras
     Demirel bu ülkeye gelmiş geçmiş en büyük hizmetini Ecevit’in '' Vahdettin hain değildi!'' sözlerine verdiği ''… tarihteki bazı kişiler hakkında, alışılagelmiş kanaatlerin dışındaki beyanlar yadırganır. ... Türkiye böyle bir beyanı kaldıracak durumda değildir.'' karşılığıyla yapmış olacak sanırım.

Çünkü; bu sözler sadece ’’Vahdettin’’ tartışmasının değil, gerçekliğin de gün ışığına çıkma dinamiğini tetikledi.



Hep korktuk gerçeklerden biz…

Kafamızı karıştırdılar. Yanılttılar. Dengemizi bozdular.

Gerçekleri çarpıtmak evrensel kanunlara doğrudan müdahaledir aslında. Siz isterseniz buna ’’kadere’’ ya da ’’ilahî takdire’’ müdahale de diyebilirsiniz. Hepsi bir ve aynı.


Gerçekler, dengeler bozulmasın diye çarpıtılır genellikle. Ama bunu yapanlar bilmezler ki denge ancak gerçeklerin ışığında bulur yolunu. Gerçekleri çarpıtma yoluyla sağlanan denge sahte ve geçicidir.

Üstelik, bu zorlama ve sahte dengenin yıkılışı ilk başta korkulan sallantıyı yüz misliyle geri getirir. Çünkü; bir gerçeğin çarpıtılması sonucu diğer gerçekler de ister istemez çarpılır. Zincirleme bir reaksiyondur bu.

Ama gerçek, eninde sonunda rövanşı alır ve bütün dengeler yerine oturur. Yeter ki onun kendisini ifade etmesine izin verilsin.



Bu gezegenin tümünde gerçeğin kendini ifade etmesine izin verilmiyor. Gelmiş geçmiş en büyük dünyasal korkulardan biridir herhâlde ’’gerçek’’ korkusu.

Bu korkunun temelinde bireysel ve toplumsal ego vardır.

Hâlbuki, gerçek ile ego yanyana gelmeye hiç dayanamazlar.

Ego, kişisel ya da toplumsal beklentilerden, hırslardan, çıkarlardan taraf olunsun ister.

Gerçek ise tarafsızdır…

Bu niteliğinden ötürü de kolay kolay hoşlanılmaz ondan. Her koşulda ve her zaman sadece gerçeklerin hâkim olmasını isteyen çok az insan vardır. Herkes gerçeği işine geldiği zaman, işine geldiği yönüyle ister.

Oysa gerçek, doğası gereği öylesine çok yönlüdür ki, hiç kimseyi tek başına haklı ya da haksız çıkarmaz.

Onun içindir ki hayatını haklı çıkma beklentisi üzerine kurmuş olan insanlar ya da toplumlar gerçeklerden hiç hoşlanmazlar.


Ama dedik ya, gerçek eninde sonunda alır rövanşı. Onunla mücadele etmenin, onu yadsımanın sonucu yıkımdır. 

Gerçekleri yadsımayıp anlamaya çalışmak ise gerek bireylere gerekse toplumlara bir kuantum sıçraması dahi yaptırabilir.



Her toplumda olduğu gibi bizde de pek çok gerçek örtbas edilmiş ve zaman içinde âdeta bir gayya kuyusu* oluşturulmuş.

Vahdettin meselesi de bu kuyuya atılan konulardan biri...

Bu meselenin Atatürkçülük ve/veya şeriat eksenine çekilmeden ufkumuzu açacak şekilde tartışılması gerekir.

...

Hâlihazırda güç odaklarında bulunanların, -ya da geçmişte bulunmuş olanların- bu konuyu tartışmaktan neden korktuklarını merak ediyorum doğrusu…

Bu bağlamda, Prof. İlber Ortaylı’nın şu sözleri çok anlamlı: ‘’ Kim ne derse desin son padişah hazineyi soyup gitmedi. Gittiği yerlerde de Türkiye devleti aleyhinde faaliyette bulunmadı, söz söylemedi. Bu sürgündeki hanedanın bir ananesi ve takdire değer tavrıdır. Bunları da bilmek gerekir.’’

Öyle ya, tarihe ’’vatan haini’’ olarak geçmiş biri bile gittiği yerlere hazineyi soyup gitmediyse birilerinin kendi geçmişleri ve konumları itibariyle bu tür tartışmaların açılmasından korkmasını anlamak çok zor değil.



Demirel’in ’’Toplum buna hazır değil’’ sözleri Ecevit’in sözlerine açık bir doğrulama niteliğinde bence. ’’İddialar doğrudur ama, tartışılmaması, açığa çıkmaması lazımdır.’’ demenin başka türlüsü.

Burada sorulacak en doğru soru; ’’Toplum daha başka hangi gerçeklere hazır değil?’’ dir sanırım.

Örneğin: Ceviz Kabuğu programına telefonla bağlanan emekli generalin ’’askeriyede herkesin, PKK'nın Amerika’dan doğrudan yardım ve destek aldığını bildiği’’ iddiasını tartışmaya hazır mıyız, değil miyiz?

Ya Sivas olaylarında hâlâ gün yüzüne çıkmamış bazı gerçekleri, Susurluk’un örtbas edilen yönlerini tartışmaya ne kadar hazırız?




Gerçeklerden korkmamalı.

Gerçeğin ışığı
-bazen rahatsız edici olsa da- arındırıcı ve ufuk açıcıdır.

Bu ışığın altında her türlü gerçeği açığa çıkarmalı ve nerelerde hata yaptığımızı saptayarak ülkemizi yeni hatalardan korumanın yollarını bulmalıyız…



*Gayya kuyusu: Karmaşık işlerin döndüğü yer veya çok çapraşık durum. TDK.
 


î Başa
'Vahdettin, Mustafa Kemal'e en azından göz yummuştur' - Milliyet - 20 Temmuz 2005

"Vahdettin hain değildi" tartışması başlatan Ecevit, "Mustafa Kemal gibi ünlü bir komutanın sarayın onayı olmadan Samsun'a çıkması mümkün değil" dedi


ANKARA Milliyet

Eski Başbakan Bülent Ecevit, "Sultan Vahdettin vatan haini değildi. Kurtuluş Savaşı'na belirgin şekilde destek verdi" açıklamalarına gösterilen tepkilere "Mustafa Kemal gibi ünlü bir komutanın sarayın onayı olmadan Samsun'a çıkması mümkün değil" karşılığını verdi. Ecevit, düzenlediği basın toplantısında 'kişileri karıştırıyor' iddiasına "'Londra Konferansı'na Tevfik Paşa ve İsmet Paşa katıldı' demedim. Benim açıklamalarımda yer almayan ifadeler yer aldı" dedi.
Vahdettin ve Tevfik Paşa'nın Sevr Anlaşması'nın altında imzası olmadığını, kimin imzaladığının ayrıntılarının belli olmadığını da söyleyen Ecevit şunları kaydetti:
"Yüksek Türk komutanı Mustafa Kemal, Çanakkale nedeniyle İngilizlerin tanıdığı ünlü bir komutan. İstanbul'da bu kadar tanınan bir komutanın sarayın karşısından gizlice hareket etmesi mümkün değil. İstihbaratın yaygın olduğu ortamda Mustafa Kemal, İstiklal hareketini başlatmak üzere İstanbul'dan hareket edecek, padişahın onayı ya da haberi olmadan yapılacak şeyler değil. Mantığımı kullanarak söylüyorum."
Ecevit, Atatürk'ün Nutuk'ta Vahdettin'den "hain, sefil" diye söz ettiğinin anımsatılması üzerine, "Vahdettin'e duyduğu kırgınlığı anlatmış olabilir" dedi.
 
http://www.gitme.net/hangi-burc.html
 
Bir Koç'a mı aşıksınız?
Azimli ve biraz da dalkavuk olmanız gerekiyor. Koç'lar fark edilmeyi sever ve ona gösterdiğiniz ilgi ve sevginin tadını çıkarmak ister.

Ben-merkez sayabileceğimiz bu kişi, her zaman kendinden bahseder. Kendi ayakları üstünde rahatça durabileceğinden, sizden de bunu bekler. İlgi odağı olmaktan delicesine hoşlanan Koç'la birlikte mutlu bir hayat geçirebilmek için onu kalbinizin tam ortasına oturtmanız gerekir. Aşkının peşinden koşan ve belli belirsiz değişen dengelerin adamıdır. Kolay olursanız onu er geç kaybedeceksiniz demektir. Şoför koltuğuna onun geçmesine izin vermeli ancak bindiğiniz arabayı tamamiyle onun kontrolüne bırakmamalısınız. Her an kendinizi hatırlatmalı, varlığınızın gideceğiniz istikameti az da olsa değiştirmesini sağlamalısınız. Aksi taktirde onu kaybettiniz demektir. Ona belli ipuçları verip isteklerinizi kavramasını beklemenizse sizde hayalkırıklığı yaratacaktır.

Kin gütmeyi beceremeyen, yaralarını kendi kendine tedavi etmekte başarılı olan Koç, dolaylı mesajları kesinlikle anlamaz. Ona direkt yaklaşın.

Bir Boğa'ya mı aşıksınız?
Onun hayatınızın aşkı olduğundan ve ona sadık kalabileceğinizden emin olmalısınız. Bu burç hareket ve denemelerin değil, tek bir insanla güvenli bir hayatın burcudur. Değişiklikten hiç hoşlanmaz ve onunla birlikte olmak için ona ayak uydurmak size kalır. Görünüşünüze gösterdiğiniz özeni ona vereceğiniz hediyelerle perçinlemelisiniz.

Bu evcil burcu elde etmek için göze aldığınız her şey ve verdiğiniz tüm emek kötü bir aşçıysanız boşunadır. Kalbinin asıl anahtarı onun için pişirdiğiniz yemeklerde bulacağı lezzettir. Ona sorduğunuz herhangi bir sorunun noktasını ve virgülünü tamamen kafasında oturtmadan size asla cevap vermeyecek, komplimanlarınızın altında gerçeklik bulamayınca da omuz silkecektir.

Gözünüz korkmasın; morali bozulduğunda saklanabileceği bir omza sahipseniz gerisini berababerce halledersiniz zaten.



î Başa
Esad Antalya'ya değil, Rize'ye gelmek istiyor!  - 19 Temmuz 2005 - Yeni Şafak

Türkiye'nin komşularıyla yakın ilişkiler kurmasının önündeki en büyük engel, konunun objektif veriler ve bölgenin çıkarları çerçevesinde değil, ABD dış politikasının önceliklerine göre değerlendirilmesidir. Özellikle Ortadoğu ve Suriye ile yakınlaşmayı sabote etmeye çalışanlar hiçbir şekilde Türkiye'nin çıkarlarını öncelemiyor. Doğrudan ABD'nin, dolaylı olarak da İsrail'in bölge üzerindeki projelerinin sözcülüğünü yapıyorlar. Türkiye'nin komşularıyla yakınlaşmasını, ekonomik ve siyasi işbirliği alanlarını genişletmesini, ortak kültürel mirası kaynaştırıcı unsur olarak kabullenmesini ABD'ye karşı meydan okuma olarak pazarlayıp, Suriye Dışişleri Bakanı Faruk El Şara'nın dediği gibi, Türkiye'yi Anadolu topraklarına hapsetmeye, bölgesel etkinliğini sınırlamaya çalışıyorlar.

Oysa Türkiye, bu çıkmazı Soğuk Savaş'ın bitişinden hemen sonra çok acı biçimde yaşadı. Dünya yeniden kurulurken aynı vizyonla Türkiye'yi yönlendirenler, bu ülkeyi ABD-İsrail'in bölgesel projelerine mahkum etti. Bu yaklaşım Türkiye'nin on yılına maloldu. Ortadoğu'da da kaybettik, Orta Asya'da da. Çünkü Ortadoğu'da ABD-İsrail politikalarına mahkum olduk, Orta Asya'da ise ABD ve İngiltere'nin. Türkiye Soğuk Savaş sonrası dünyayı bu güçlerin gözüyle tanımladı. Şimdi onlar Ortadoğu ve Orta Asya'da. Biz ise, Ortadoğu'da üç yıldır bir yer edinmeye çalışıyoruz. Orta Asya'da ise kaybımız devam ediyor. Bu nedenle Ortadoğu'ya yönelik yeni yaklaşımın, dinamizmin bir an önce Orta Asya'da da kararlı bir inisiyatife dönüşmesi gerekiyor. Türkiye-Suriye yakınlaşması hiçbir ülkeyi hedef almıyor. İki ülke arasındaki yakınlaşma süreci ısrarla sürdürülmeli. Türkiye'nin bölgedeki etkinliğini artırmasının yolu Şam'dan geçiyor.

Dört günlük Suriye ziyareti sırasında yakınlaşmanın Suriye tarafından nasıl algılandığını görme şansı bulduk. Faruk El Şara'nın geniş uluslararası ilişkiler birikiminden Soğuk Savaş sonrası küresel değişimi, bunun bölgeye yansımalarını, iki ülkenin yakınlaşmasının neden önemli olduğunu dinledik. Ekonomi bakanından yakınlaşmanın ekonomik boyutunu, planlama bakanından reformların niteliğini dinleme şansı bulduk. Şunu söylemeliyim ki; Türkiye ile yakınlaşma Şam yönetimi için en öncelikli konu. Suriye'nin dünyaya açılması, sistemin dönüştürülmesi, özgürlük alanlarının genişletilmesi gibi hedefler Türkiye'nin desteğiyle birlikte ele alınıyor. Türkiye ile işbirliği, Türkiye'nin AB üyeliği gibi bir siyasi hedef olarak görülüyor. Sistemi dönüştürme ve bunu Türkiye'nin desteğiyle yapma düşüncesi bir devlet felsefesi haline gelmiş.

İlk bakışta her yönden kuşatılmış bir ülkenin başka seçeneği olmadığı söylenebilir. Ben de; Şam'ın ABD tehditleri yüzünden böyle bir sürece girdiği, dolayısıyla reformların göstermelik olabileceği şüphesini taşıyordum. Ancak, sistemin dönüştürülmesi ve Suriye'nin yeniden kurulması yolunda önemli adımların atıldığını, bu çerçevede Türkiye'den beklentilerin çok yüksek olduğunu gördüm. Görüştüğümüz her yetkili, zor olacağını, yavaş ilerleme riski bulunduğunu ancak reformlar konusunda çok güçlü bir siyasi irade bulunduğunu ve asla geri dönüşün olmayacağını vurguladı. Şimdiye kadar bu süreçte en ciddi desteği Türkiye'den aldılar. Eğer Türkiye, desteği esirgerse, süreç çok daha yavaş ilerleyecek. Ankara'nın Şam'a yaklaşımının Avrupa Birliği'nin bu ülkeye yönelik politikalarıyla örtüştüğü de bir başka gerçek.

Suriye, gerek Irak konusunda gerekse genel olarak Ortadoğu'daki gelişmeler konusunda Türkiye ile benzer endişelere sahip. Bu nedenle stratejik pozisyonunu Türkiye'ye benzer şekilde tanımlıyor. Türkiye gibi, kendini AB'nin bölge ile yakınlaşması yolunda önemli bir geçiş yolu olarak görüyor. Bu doğru. Çünkü AB'nin sınırı Suriye sınırına dayanmış durumda. Şam, Türkiye üzerinden Avrupa'ya ulaşmak istiyor. Ankara'nın da Suriye üzerinden Ortadoğu'ya ulaşmasına talip.

İki çok önemli kriz arasına sıkışan Suriye, Batı'da Golan nedeniyle, özellikle de Lübnan'dan çekildikten sonra, alarm durumunda. Doğu'daki Irak sınırları ise adeta bir cephe.

ABD'nin "Irak'a sızmalar oluyor" suçlamalarına karşı sınırda yüzlerce kilometre toprak duvarlar inşa etmiş. Birkaç kilometre aralıklarla karakollar kurmuş. Vadileri beton ve dikenli tellerle kapatmış. Fırat nehrine denk gelen bölgeler aydınlatılmış. Saatlerce gittiğimiz sınırın diğer tarafında ne Irak askeri ne de Amerikan askeri vardı. Oysa Suriye tarafına binlerce asker yerleştirilmiş. Bu sınır önlemlerini alırken sadece Türkiye'nin destek verdiğini söylüyorlar. Anlaşma yapmalarına rağmen İngiltere onlara gece görüş dürbünleri bile vermemiş. "Tehdit bizden geliyorsa neden Irak tarafını korumuyorlar" diye son derece haklı eleştirileri dile getirdiler. "Sınırdan Bağdat'a altı yüz kilometre var, neden kimseyi yakalamadılar? ABD bizi suçluyor ama işbirliği yapmıyor" diyorlar.

Şam'da bulunduğumuz sırada gündem Türkiye, özellikle de Devlet Başkanı Beşşar Esad'ın Türkiye ziyaretiydi. Bu ziyarete çok önem veriyorlar. Ertelenmesi Türkiye'de kriz gibi sunuluyor. Ama onlar her şeyin yolunda olduğunu, hiçbir sorun olmadığını söylüyor. Ciddi tehditler altında bulunan, köklü dönüşümleri hayata geçirmeye çalışan, bunu yaparken dış tehditler kadar içerideki değişime direnenlerle de mücadele eden bir devlet başkanının bu ortamda Antalya'da tatil yapıyor görüntüsü vermek istemediğini belirtiyorlar. "İstanbul ya da Konya olsaydı, kültürel ve sosyal bir ortam olsaydı, Türkiye'de halkla iç içe olan bir yer olsaydı" temennileri var. Türkiye kamuoyunun sempatisini çok önemsiyorlar. 'Beşşar Türkiye'ye giderse Suriye'de darbe olur' söylentilerine karşı, birkaç gün içinde üst düzey bir yetkilinin Türkiye'ye gideceğini ve ziyaretin kesinleşeceğini, Esad'ın gelişinin bir ayı geçmeyeceğini söylüyorlar. Antalya'da görüşme önerisine karşı teklifleri şu: "Esad Antalya'ya değil, Başbakan Tayyip Erdoğan'ın memleketi Rize'ye gelsin!"


 


î Başa
Emin Çölaşan Ecevit'i topa tuttu - internethaber
19 Temmuz 2005 10:00  
Kısa bir süre önce 'Vahdettin vatan haini değildir' diyen Ecevit'e bir tepki de Emin Çölaşan'dan geldi. Çölaşan Ecevit'e demediğini bırakmadı.

     Kısa bir süre önce Zaman Gazetesi'nde "Vahdettin vatan haini değildir" diyen eski Başbakan Bülent Ecevit'e bir eleştiri de Emin Çölaşan'dan geldi. Çölaşan, "Vay Ecevit vay!" dediği yazısında Ecevit'e demediğini bırakmadı:

Yazı: Emin Çölaşan
Kaynak: www.hurriyetim.com.tr  

BÜLENT Ecevit ve eşi durup dururken acayip şeyler söylüyorlar. Herhalde yalnızlığın, yaşlanmış, gündemden düşmüş ve unutulmuş olmanın verdiği sıkıntıyı bu yöntemle biraz olsun gidermeye çalışıyorlar. Acayip, tutarsız ve anlamsız çıkışlarla kendilerini ülke gündemine oturtmaya çalışıyorlar.

Bülent Ecevit’e yakışmıyor. (Bilmiyorum, belki de yakışıyor!)

Vahdettin hain değilmiş! Öyle buyurmuş. Ya neymiş, kısaca irdeleyelim.

Ülkesi işgale uğramış bir padişah. Bir zavallı. Korkak, omurgasız, ilkesiz bir adam. Onun devrinde ülkenin başkenti İstanbul işgal ediliyor. Yakın akrabası Damat Ferit gibi bir ahlaksızı, sahtekárı sırf işgalcilere yaranmak için Sadrazam (Başbakan) yapıyor.

Mondros Antlaşması, Vahdettin döneminde imzalanıyor. Osmanlı’yı parçalayan, Türklüğü yok eden Sevr Antlaşması yine onun döneminde.

İşgal İstanbul’unda nice yurtsever insanımızı ‘Ermeni tehciri yaptılar’ diye Harp Divanlarında yargılatıp idam ettiren yine o! Harp Divanlarında hákim ve savcı olarak Ermeni ve Rumları görevlendiren de kendisi!

Nice asker-sivil yurtseverler, işgal ordusu tarafından tutuklandı ve İngilizler tarafından topluca Malta adasına sürüldü. Vahdettin bütün bunları seyretti.

Efendim, aslında kendisi yurtsever (!) biri imiş ama elinde olanak yokmuş! Ne yapsınmış!

Keşke Anadolu’ya geçseydi, ya da intihar etseydi de, tarihe ‘HAİN’ diye geçmeseydi.

***

Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları Anadolu’da vatanı kurtarmak için kelle koltukta mücadele verirken, Anzavur isyanını ve bir sürü iç isyanı çıkartan yine bu Vahdettin.

Anadolu’da savaşanlar için ‘idam kararı’ aldıran ve bu konuda düzmece din adamlarına fetvalar yayınlatan kim? Bu fetvaları bütün Anadolu’ya gönderip ‘bunlar eşkıya çetesidir, ele geçirildiği anda idam edilecektir’ diye emirler veren, Mustafa Kemal Paşa’yı boynunda idam kararı ile askerlikten atan kim? Vahdettin!

Kendisinin ve işgalcilerin denetimindeki İstanbul’da satılık basın vardı. Bunlar Anadolu kahramanlarına ana avrat söverdi. ‘Mütareke basını’ deyimi işte o Vahdettin’in döneminde fışkırdı ve günümüzde de işlevini sürdürüyor.

***

Şimdi Bilal Şimşir’in ‘İngiliz Belgelerinde Atatürk. 1919-1938’ isimli eserinin 3. cildine bakalım. İstanbul’daki işgalcilerin başı İngiliz Yüksek Komiseri Sir Rumbold’un, Dışişleri Bakanı Lord Curzon’a gönderdiği gizli raporu İngiliz devlet arşivinden okuyalım:

‘Vahdettin’le 2 saat konuştuk. Tercümeyi elçilik tercümanı Mr. Ryan yaptı. Vahdettin, Ankara liderleri diye söz ettiği kişilerin ülke ile kan bağı dahil hiçbir bağları olmadığını söyledi. Mustafa Kemal’den, geçmişi bilinmeyen Makedonyalı bir ihtilalci diye söz etti. ‘Onun kanında her şey olabilir. Bulgar, Yunan, belki de Sırp kanı taşır. Zaten kendisi de Sırp’a benzer. Bunların hepsi Arnavut, Çerkez olup hiçbiri Türk değildir.’

Şu sözlerine bakın! Bu utanmaz, korkak, düşman işbirlikçisi ve satılık adam, Bay Ecevit’e göre hain değil! Ya ne?

Kısa süre sonra Anadolu kahramanları vatanı kurtarmaya başlayınca, aynı Vahdettin bir İngiliz zırhlısına binip tüydü. (Damat Ferit haini de tüydü.) İtalya’nın tatil beldesi San Remo’da görkemli villalarda yaşadı. Yanında götürdüğü sahtekárlar orada kendisini dolandırdı. Parası bitti, mücevherleri falan sattı ve acınacak durumda, uçan kuşa borçlu öldü.

***

Cumhurbaşkanı Atatürk, 1927 yılında Büyük Nutuk’u okurken, o kara günleri anlatırken ne güzel söylemiş:

‘Padişah ve Halife olan Vahdettin soysuz, kendisini ve yalnız tahtını koruyabilmek için alçakça önlemler araştırmakta. Damat Ferit başkanlığındaki kabine aciz, haysiyetsiz, korkak...’

Bunca tarihi gerçek karşısında sen Bülent Ecevit olarak oturduğun yerden doğrul ve ‘Vahdettin hain değildir’ diye ifşaatta bulun! Hem de bunları Fethullah’ın gazetesine söyle!

Sonra, zaten aportta bekleyen birileri, senin bu sözlerinin üzerine balıklama atlayıp ‘Ecevit çok doğru söylüyor, resmi tarih zaten yalanlardan oluşuyor’ gibi laflar etsin.

Ecevit yaşlandı. Belleğinin durumunu bilemiyorum. Ancak, gündemde yer bulmak istiyorsa böyle uçuk, anlamsız, tutarsız ve yanlış konuları seçmesin. Kendisine yakışan konular bulabilir. (Eğer bulamıyorsa daha da kötü, vah yazık.)

Yaşına ve kişiliğine duyduğumuz saygıyı böyle tutarsız söz ve davranışlarla yok etmekten kaçınsın... Çünkü yakışmıyor, ayıp oluyor.

Bu ortamda belki de kendisine teşekkür etmemiz gerekir! Öyle ya, ‘Vahdettin en büyük kahramandır’ da diyebilirdi!

Bir süre sonra onu da derse hiç şaşırmayın.
 
 
 






î Başa
'VAHDETTİN' POLEMİĞİ: TARİHÇİLER NE DEDİ? - 18 Temmuz 2005 - Haber Vitrini


Osmanlı tarihi ile ilgili bir kitap yazan eski başbakan Bülent Ecevit’in, ‘Vahdettin hain değildi’ demesi tartışma başlattı. İşte Süleyman Demirel ve tarihçilerin görüşleri...
18 Temmuz 2005 Pazartesi 10:00

 

î Başa Ecevit’in, ‘Ben Vahdettin için hiçbir zaman hain demedim. Çünkü ne kadar zor koşullar altında padişahlık yaptığını biliyorum. Ülke işgal altındaydı. Ordusu kalmamıştı. Yine de çok önemli işler yaptı’ sözlerine öncelikle, eski politik rakibi Süleyman Demirel karşı çıktı.

î Başa Demirel, ‘Türkiye’de bu konuda ilk defa bilinenlere aykırı bir şey söyleniyor. Ben böyle bir beyanı muhakeme edemiyorum. Ancak, tarihteki bazı kişiler hakkında, alışılagelmiş kanaatlerin dışındaki beyanlar yadırganır. Sayın Ecevit’in beyanı da yadırgatıcı bir beyandır. Türkiye böyle bir beyanı kaldıracak durumda değildir’ dedi. Tarihçiler ise şunları söyledi:

Hain, demek haksızlıktır

PROF. METE TUNÇAY
Ben öteden beri ‘Hain padişah Vahdettin’ sözünün, o dönemin şartları içinde söylenmiş haksız bir şey olduğunu düşündüm. Vahdettin siyasi anlamda yanlış hesap yapmış olabilir ama bu Vahdettin’in veya Damat Ferit Paşa’nın hain olduğu anlamına gelmez. Hain olması için en azından karşılığında bir şeyler alıp satması gerekir. Vahdettin’in bir şey alıp sattığını kimse söyleyemez herhalde. Bu, Cumhuriyet’in kuruluş dönemi koşulları öyle gerektirdiği için dolaşıma sokulan bir söyleyiştir. Bugün artık bu meselelere çok daha soğukkanlı bakabilecek ve şefkatle yaklaşabilecek durumdayız.

Hain siyasi bir kavram

YILMAZ ÖZTUNA
Sultan Vahdettin’in hain olmadığını ben 40 senedir yazıyorum zaten. Kaldı ki, tarihçiler ‘hain’ kelimesini kullanmaz. Çünkü bu siyasi bir kelimedir. Kuruluş yıllarının ateşli dönemlerinde kullanılmış bir kelimedir bu ve öyle bir dönemde de mutlaka kullanılması gerekirdi. Bu Fransız İhtilali’nden sonra da böyle olmuştur, Rus Devrimi’nden sonra da böyle olmuştur. Ama aradan zaman geçip yeni rejim yerleştikten sonra, geçmiş dönemleri daha dikkatle tetkik etmek ve inceleme yaparken de böyle kavramlara yer vermemek gerekir. Ecevit’in böyle düşünmesi ve düşüncelerini cesurca söylemesi, bence önemlidir.

Ne haindi ne kahraman

PROF. M. KEMAL ÖKE
Vahdettin ne bazılarının iddia ettiği gibi ne hain, ne de onlara karşıt olan kesimlerin iddia ettiği gibi, Mustafa Kemal’e Anadolu’ya geçip Milli Mücadele’yi başlatması insiyatifini kullanan perde arkasındaki gizli kahramandır. î Başa Doğrudur, Vahdettin, Mustafa Kemal’i Samsun’a gönderirken, Mustafa Kemal’in ne yapacağını gayet iyi biliyordu. Ve bu projeye de sadece onay vermekle kalmadı, para da verdi. Ancak, bunu saraya yakın çevrelerin telkin ve hatta tazyikiyle yaptı. Bir yerde bu işe zorlandı. Mustafa Kemal’in idam fermanını onaylaması ise tamamen İngiliz baskısının bir sonucudur.

Sevr’deki tutumu tartışmalı

PROF. REŞAT KAYNAR
Padişah Vahdettin’in doğrudan doğruya memlekete zarar vermek için yaptığı bir hareket yok. Dolayısıyla, elimizde Vahdettin’in ihanetini gösterecek bir belge de yok. Ama hadiseleri Atatürk’ün Nutuk’ta anlattığı gibi gözden geçirirsek, Vahdettin’in en büyük kusurunun Sevr’in imzalanması sırasında ortaya çıktığını görürüz. Sevr, devletin ve milletin ortadan kalkması demektir. Atatürk, Sevr konusunda doğrudan Vahdettin’i suçluyor. Dolayısıyla, asıl tartışılması gereken Vahdettin’in Sevr konusunda aldığı tutum olmalıdır.

İhanetle alakası yok

MURAT BARDAKÇI (Vahdettin biyografisinin yazarı)
Bir hükümdarın devletine ihaneti ile sıradan bir insanın kendi evini yakması arasında hiç fark yoktur, zira hükümdarlar devletin kendilerine Allah’ın lutfu olduğuna inanırlar ve devleti mülkleri olarak görürler. Vahdettin herşeyin bittiği bir anda, 4 Temmuz 1918’de tahta geçti, üç ay sonra, 30 Ekim’de Mondros Mütarekesi’ni imzalayıp teslim olduk. Yani, dünya savaşının ve yenilginin Vahdettin ile hiçbir alákası yoktur. İktidarı, Bebek ile Aksaray arasındaki bölgeye sıkışmış bir padişahın çaresizliği sözkonusu. Tek yaptığı, ‘iki tarafı birden idare edip zaman kazanma’ çabası ve işte bu oyalama taktiği bizde ihanet olarak yorumlanıyor. î Başa Hatıralarında, ‘Facialara ve olaylara kalkan olamadım ise de, paratoner vazifesi gördüm. Musibetleri üzerime çektim, kendimi feda ederek vatanı kurtarmaya çalıştım’ diyor. Vahdettin hakkındaki tek belgesel biyografiyi yazmış bir kişi olarak şunu söyleyebilirim: Osmanlı Tarihi’nin en şanssız hükümdarıdır, her insan gibi o da bazı hatalar yapmıştır ama memleketini seven bir kişidir ve ihanetle hiçbir alákası yoktur. 

:Sefa Kaplan - Hürriyet

 
aaa
Amerikalı sufi, Şeyh Ragıp
#Amerikalı sufi, Şeyh Ragıp - Sabah Cumartesi - Nuriye Akman - 16 Temmuz 2005

î Başa Musevi olarak doğan ve yıllar sonra Müslüman olan Robert Frager, aslında bir psikoloji profesörü. 'Ben ötesi psikoloji' üzerine çalışmalar yapan ve 20 yıldır Cerrahi tarikatının üyesi olan Şeyh Ragıp'la İstanbul'da görüştük.

Eşi Türk, kendisi Amerikalı, hem psikoloji profesörü hem de sufi... Kulağa oldukça karışık geliyor ama Prof. Dr. Robert Frager, yani buradaki adıyla Şeyh Ragıp, Kaliforniya'daki "The Institute Of Transpersonal Pyschology/ Ben ötesi Psikoloji Enstitüsü"nün kurucusu ve bir Cerrahi şeyhi. Stanford Üniversitesi'nin karşısında bulunan enstitüyü 1975'de kuran Frager, Harvard'da sosyal psikoloji üzerine doktora yapmış. Ardından yine Harvard ve UC Berkeley'de psikoloji dersleri vermiş. Aynı zamanda Aikido'da 7. derece siyah kuşak sahibi olan Şeyh Ragıp, şimdi Amerika'da hem psikoloji çalışmalarına devam ediyor, hem tekkede tasavvufu anlatıyor, hem de Aikido hocalığı yapıyor. Yılın belli günlerinde İstanbul'daki evinde kalan Frager'le, ilginç hayat öyküsünü konuştuk.

î Başa * Öncelikle "Ben ötesi psikoloji" ne demek, klasik psikolojiyle arasında ne fark var anlatır mısınız? Ben ötesi psikoloji, psikoloji biliminde "dördüncü ekol" olarak kabul edilir. İnsanın varolabilmesi için temel ihtiyaçlarından birinin de kendi potansiyelini, yaratıcılığını kullanmak olduğunu savunur. Örneğin, bir kuş uçtuğu sürece kuştur. Kanatları olmazsa uçamaz ve hasta olur. İnsan da kapasitesini ve yaratıcılığını kullanmadığı sürece hastadır aslında. Herkesin içinde keşfedilmeyi bekleyen bir güç vardır. Bunun için insanın öncelikle kendinden daha güçlü bir şeye inanması gerekir. Bunun adına ister Tanrı deyin, isterseniz başka bir şey... Çünkü açıklayamadığınız mistik güçler vardır. Örneğin ruh.. Ruh nedir, neden yapılmıştır, bunu kesin olarak hiçbirimiz bilmiyoruz. Oysa herkesin içinde yakılmayı bekleyen bir ışık vardır. Bu ışığı açık tutabildiğimiz sürece gücümüzü de sonuna kadar kullanabiliriz.

î Başa * İnsanların kendilerinden daha güçlü bir varlığa ya da Tanrı'ya inanıp inanmamaları psikolojilerini nasıl etkiliyor? Ben kendimden daha güçlü bir varlığa inanıyorum. Çünkü gerçek şu ki biz de düşündüğümüzden çok daha güçlü varlıklarız. Dünya gizemli şeylerle dolu. Açıklayamadığımız, bilmediğimiz çok şey var. Bunları görmezden gelir ve kendimizi modern biyolojinin söylediği gibi "sadece bir beden"den ibaret görürsek, çok kısıtlanmış bir hayat olur bu. "Bu dünyaya böyle geldik ve böyle gideceğiz" derse, insan daha fazlası için neden uğraşsın ki? Tanrı'ya ya da kendinden daha güçlü bir varlığa inanmayan insanlar, bir süre sonra bu tür bir boşluğa düşüyor. Hayat onlar için anlamsızlaşıyor ve mutsuz oluyorlar. Bence 21. yüzyıl psikoloji bilimi insanın spiritüel inançları üzerine daha fazla eğilmeli.

î Başa * Peki bu psikolog-hasta ilişkisine nasıl yansıyor? Bizim enstitümüz insanların sorunlarına inançları doğrultusunda eğilmenin önemi ve yöntemleri üzerinde çalışıyor. Bu bir anlamda da manevi rehberlik. Bunun için Musevi, Hıristiyan, Budist ya da Müslüman olmanız hiç farketmez. Ben ötesi psikoloji, inançlarının insan psikolojisi üzerindeki öneminin asla gözardı edilmemesi gerektiğini savunuyor. Çünkü diyelim siz Tanrı'ya inanan bir hastasınız ama psikoloğunuz Tanrı'ya inanmıyor. Bu noktada size yardımcı olabilmesi mümkün olmaz..

î Başa * Siz aynı zamanda bir Cerrahi şeyhisiniz. Tasavvufla ne zaman ve nasıl tanıştınız? Ben 11-12 yıl süreyle Budizm, yoga ve meditasyon üzerine eğitmenlerle çalıştım. Kaliforniya'daki enstitümüze her dinden ve inançtan din adamları gelip, konuşmalar yapıyordu. 1980'de Sufizmle ilgilenen bir arkadaşımız da, İstanbul'dan Muzaffer Özak isimli bir hocayı davet edeceğini söylemişti. Bir gün odamda telefonla konuşurken, kapım hafif aralıktı ve hiç tanımadığım, sakallı bir adam içeri girdi. Gözlerime baktı ve benim için zaman orada durdu. Sanki zihnimi okuyordu... Sonra tanıştık, Cerrahi tarikatının şeyhi olduğunu öğrendim.

î Başa * Neydi onda sizi bu denli etkileyen? Hayatımda o güne kadar Hindistan, Japonya gibi birçok yerde, çok sayıda ruhani liderle tanıştım ama onun gibisine rastlamadım. Öncelikle kişiliğine, insanlığına aşık oldum. Konuşmalarını dinledim, anlattıkları çok etkileyici, sofistike şeylerdi. Bir de onu diğerlerinden ayıran; sizin benim gibi normal bir hayat süren, çoluk çocuğu olan, üstelik hayatını kitap satarak kazanan bir insan olmasıydı. Yani bu kadar özel bir insan olması için kendini bir tapınağa ya da bir mağraya kapatması gerekmemişti.

î Başa * Siz daha önce dindar biri miydiniz, nasıl Müslüman oldunuz? İşin ilginç tarafı ben Musevi'ydim. Şeyh Muzaffer'den çok etkilenmiştim ama yine yogama, meditasyonuma devam ettim. Bir yıl sonra tekrar ziyarete geldi. Bir gün biz otururken genç bir kız geldi ve sufizmle ilgilendiğini, Amerikalı birinin sufi olup olamayacağını sordu. Muzaffer Efendi "Tabii, elbette" dedi. Sonra kız ağlamaya başladı, "Öyleyse ben de sizin dervişiniz olabilir miyim?.." Muzaffer efendi kızın saçlarını okşayıp, "Sen benim manevi kızım oldun bile" diye karşılık verdi. Bunlara şahit olduğum an ben de böyle birinin manevi oğlu olmak istediğimi anladım. Odadan nasıl çıktığımı bilmiyorum çünkü ağlamaya başlamıştım. O gün şahadet getirdim.

î Başa * İslam dinini tanıyor muydunuz? Hayır, açıkcası ben yavaş yavaş Müslüman oldum. Kuran'ı ve İslam'ı sonradan tanıdım.

î Başa * Şeyh Muzaffer'in kitap sattığını söylediniz... Nerede, ne kitabı satıyordu? İstanbul'da Sahaflar Çarşısı'nda bir kitap dükkkanı vardı. Kapalı Çarşı'nın arkasındaki camiide hocaydı aynı zamanda. Babası da bir şeyhmiş, öleli tam 20 yıl oldu.

î Başa * Tasavvufla insanlar nasıl tedavi ediliyor, öğretilerinin olumlu etkileri neler? Tasavvufun insana ve egoya bakışı mükemmel. Psikoloji üzerine bunca yıldır çalışan insanlar olarak, bugüne dek bildiklerimizin çok ötesinde şeyler söylüyor. Örneğin sufilerin egolarını böylesine terbiye etmiş olmaları beni çok etkiledi. Bir de tasavvufun size söylediği çok güzel bir şey var; sevmeyi bilmek. Kendinizden başkasını sevmediğiniz zaman mutsuz olmanız kaçınılmaz. Etrafıma baktığımda içlerinde kapkara boşluklar olan bir yığın insan görüyorum. Düzenin kendisi ve egoları, onlara hep daha fazla şeye sahip olmalarını söylüyor çünkü. Başkalarıyla sağlıklı ilişkiler kuramıyor, sevmeyi bilmiyorlar... Şeyh Muzaffer'in anlattığı çok güzel bir öyküsü vardı. Bir gün yanına bir adam gelmiş ve "Ben de bir sufi olmak istiyorum" demiş. O da sormuş, "Hayatında hiç bir kadına aşık oldun mu?" Adam "Hayır" demiş. Muzaffer efendi de ona "Sen git önce bir aşkı öğren" demiş. Aşkı bilmek, tanımak, bir başkasına sevgiyle bağlanmasını bilmek hayatta mutlu olmak için birinci koşuldur.

İlknur K.AKMAN



î Başa
US tested first nuclear explosion 60 years ago

WASHINGTON, July 16 (AFP) - Sixty years ago, on July 16, 1945,

the United States tested the world's first nuclear explosion three

weeks before Hiroshima was devastated, in a secret operation dubbed

"Trinity" in the New Mexico desert.

Three atomic bombs were ready by the end of June 1945 as the

United States planned what promised to be a very tough and bloody

invasion of imperial Japan.

Two of the bombs -- nicknamed "Little Boy," a uranium device;

and "Fat Man," a plutonium bomb -- were readied for shipment to the

Pacific in the hope of ending World War II and avoiding a US

massacre on Japanese beachheads.

But while the scientific team was confident the uranium bomb

would work, the plutonium device had to be tested as quietly as

possible before it was dropped on Japan.

The most powerful weapon in history, dubbed the "gadget" by its

designers, was hoisted onto a 100-foot (30-meter) steel tower at the

new Trinity Site after US president Harry Truman gave the go-ahead.

All that was left was for scientists to electronically trigger

the detonation of the bomb, identical to the one that would be

dropped on Nagasaki, from their bunker 10 kilometers (six miles)

away.

A few seconds before 5:30 am on July 16, the countdown ended and

a massive conventional explosion took place, sparking a nuclear

reaction in the weapon's plutonium core and turning the night sky to

day.

After sunrise, a team armed with gear to protect them from

radiation made their way to the blast site, from which a huge circle

of scorched earth had radiated.

The tower there had completely vanished, apart from two steel

footings set in concrete, and a shallow 800-meter (800-yard) crater

that was coated in green glass had appeared where the heat had

melted the desert sand.

Just four hours after the test, the Navy cruiser "USS

Indianapolis" set sail from San Francisco towards the Pacific island

of Tinian with a secret cargo on board: "Little Boy," which would

wreak death and destruction on the Japanese city of Hiroshima on

August 6.

bur/mdl/ejp

 
ABD İNTERNETİN KONTRÖLÜNÜ ELE GEÇİRMEK İSTİYOR - TÜRKAMERİKA - MUSTAFA DOĞRU
PDF Yazdır E-Posta
Cumartesi, 16 Temmuz 2005
ABD’nin tek taraflı olarak, internet trafiğini düzenleyen kök-sunucuların kontrolünü elinde tutmak istemesi, uluslararası telekomünikasyon krizine yol açıyor.
ABD’nin uluslararası platformda yürüttüğü tek taraflı stratejiler sadece politikayla sınırlı değil. Telekonünikasyon uzmanları ABD’nin tek taraflı olarak internetin trafiğinin (root server) denetimini eline almak istemesini, terörle savaş mantığını ileri götürmesi olarak yorumluyor. ABD yeni kararla internetteki alan adlarını düzenleyen ICANN’in sorumluğunu da kısıtlayacak, internette alan adı yönetiminin artık hükümet yetkililerini elinde olması düşünülüyor.

Karar, internetin ana kök-sunucularının denetlenmesine odaklanıyor. Söz konusu kök-sunuculardan halen dünyada 13 adet bulunuyor. Kök-sunucular internet tarayıcılarına ve e-posta programlarına hangi aderese gideceğini gösteriyor. Bir anlamda internet trafiği olarak nitelenen, adreslerin eşleştirilmesi işlevi, bu makinelerle yönetiliyor.

Washington’un kararı ABD’nin internetin kuruluşundan beri izlediği genel politikada köklü bir değişikliğe işaret ediyor. İnternetin kuruluşunu desteklediği için ABD geleneksel olarak internetin denetmenliğini de üstleniyor. İnternetin çekirdeği sayılan bölge halen Virginia eyaletinde bulunuyor. Ancak, ABD şimdiye dek alan adı yönetiminden trafik kontrolüne kadar birçok işi özel sektöre ve pazar dinamiklerine bırakmış ve tek taraflı müdahalelere girmemişti.

ULUSLARARASI KAMUOYU TEPKİLİ
ABD Ticaret Bakanlığı üst düzey yetkililerinden Michael D. Gallagher, internetin kök-sunucularını kontrol etme isteğinin uluslararası çapta güvenlik tehditlerinin artması ve internetin iletişimde giderek daha fazla kullanılmasından kaynaklandığını söyledi. Ancak ABD’nin ‘güvenlik sorunu’ açıklaması uluslararası gözlemcileri tatmin etmiyor. Terör korkusunun bu isteği haklı çıkarmayacağını vurgulayan İsveçli ve Danimarkalı gözlemciler, ABD’nin bu kararla ‘dünyayla karşı karşıya gelmeyi göze aldığını’ söyledi. Japon hükümet yetkilisi ise kararın interneti bir ülkenin tekeline koyacağını belirtti.

‘İNTERNETİN KONTROLÜ BM’DE OLMALI’
Buna karşılık, birçok ülke artık internetin altyapısı sayılan kök sunucuların (root-server) denetiminin uluslararası bir komiteye bırakılmasını istiyor. Böyle bir komitenin oluşturulması fikri bir süredir Birleşmiş Milletler nezninde konuşuluyordu. Konunun Kasım ayında yapılacak BM Bilişim Konferansı’nda masaya yatırılması bekleniyor.

BM’ye bağlı Cenevre merkezli International Telecommunication Union (Uluslararası Telekomünikasyon Birliği) danışmanlarından Robert Shaw, ABD’nin internetin denetimini eline alma kararının haklı taraflarının da olduğu düşünüyor. İnternetin birçok kentin su, elektrik ve enerji altyapı hizmetlerine bağlandığını ve bunlar üzerinden terörist saldırılara olabileceğine dikkat çeken Shaw, bu gerekçeler dahilinde dahi internetin kontrolünün ITU’da olmasının daha doğru olacağını düşünüyor.

ALTERNATİF İNTERNET MÜMKÜN MÜ?
ABD’nin internet kök-sunucularını eline geçirmesi durumunda, bunu reddeden kimi ülkelerin kendilerine ait bağımsız bir alan adı sistemi (Domain Name System) oluşturmaları mümkün olabilecek. Ancak böyle bir sistem ile mevcut internet arasında uyuşum sorunlarının yaşanması muhtemel.
Hosted by www.Geocities.ws

1