ANA SAYFA

GÜNCEL İNDEKS

 

 


- Srebrenica Katliamı ve Avrupa’nın çifte standardı... İsmail Kapan - Türkiye gazetesi

- Büyük soykırımın 10. yılı Yılmaz Öztuna - Türkiye gazetesi
  ~ 11 Temmuz 1995 günü Sırp ordusu, Bosna’nın Srebrenica kentinde bir gün içinde 8000 silâhsız Müslüman Boşnak’ı öldürmüştü. (Burası Sırbistan sınırına 20 kilometredir). 14 ilâ 75 yaş arası erkeklerin tamamı otomatik silâhlarla katledildi. Daha önce kadınlarla çocuklar ayrılmıştı. Bunlara tecavüz edildi.
  ~ Srebrenica rezaleti ve barbarlığı karşısında, parmakları kanamadan askerlik yapılacağını sanan Hollandalılar’ın tutumu karşısında Hollanda Başbakanı istifa etmiş, hükûmet düşmüştü. Fransa’nın böylesine bir alçaklığa göz yumması ise, Sırplar’ın iki cihan savaşında Fransa’nın sadık müttefiki olmaları dolayısıyladır. Birleşmiş Milletler’in sorumluluğuna gelince, zaten kâğıt üzerindedir.

- Arnett'in dedeleri Türk kanı taşıyor Milliyet 12 Temmuz 2005
  ~ Ağustosta ülkesine dönecek olan ABD Başkonsolosu Arnett, "Eğer büyükbabamı görmüş olsaydınız, 'Bu adam Türk' derdiniz. Ailem, Meluncanlar'dan. Türkiye benim kalbimde" dedi

- ŞENER'E MUHALEFETTEN DESTEK GELDİ haber vitrini 12 Temmuz 2005 
  ~ Başbakan Erdoğan'la Telekom'da ters düştü

- HULKİ CEVİZOĞLU'NA ELEKTRONİK SABOTAJ!.. haber vitrini  
  ~ Aklına gelen başına geldi...
  ~ Yayın Terörü Nasıl Başladı?
  ~ Londra'da İki Mesaj Var

- Srebreniçalı analar hâlâ ağlıyor Milliyet 11 Temmuz 2005

- 'Bu yabancı sermaye ile cari açık kapatılamaz' Milliyet 11 Temmuz 2005
  ~ Şener, Başbakan'la çelişti
  ~ Tedbir alınmaz ise açık katlanır
  ~ Arjantin: Krizler ülkesi

- Kim barbar? - Independent - Robert Fisk - 8 Temmuz 2005

- Orklar'ın Türk olduğu söylendi - internet

- ''Şeriat'' i dünyaya yayacakmış ! - İnternethaber - 30 Haziran 2005 - Dilek Yaras 
  ~ ’Devrim şehitlerimizin kanları sayesinde yeni bir uyanış yaşıyoruz. İslam devriminin dalgaları çok yakında bütün dünyaya yayılacaktır. Devrimimiz Allah’ın izniyle bu yıl dünyadaki adaletsizliğe kökten halledecektir. Dünyadaki adaletsizliğin, baskıcı ve zorba rejimlerin sonu geldi artık.’’
  ~ '' Dünyaya barış getirmenin yolu bütün dünyaya özgürlüğü yaymaktan geçer''
  ~ Eh, ABD’nin muhafazakârları ve aç halkı Bush’u seçerse İran’ın muhafazakârları ve açları da Ahmedinecad’ı seçerler. Arada sadece şekilsel bir fark var.
  ~ Bu durumda bize de adaletlerden adalet beğenmek kalıyor.

 



î Başa
Srebrenica Katliamı ve Avrupa’nın çifte standardı... İsmail Kapan - Türkiye gazetesi

12 Temmuz 2005 Salı
Dün ikinci dünya savaşından sonra Avrupa’nın gördüğü en büyük katliam olan ‘Srebrenica Vahşeti’nin onuncu yıl dönümü idi. 11 Temmuz 1995 tarihinde, tamamı Müslüman Boşnak olan ve yaşları 14 ila 75 arasında değişen sekiz binden fazla erkek, General Ratko Mladiç’in bizzat komuta ettiği Sırp askerleri tarafından hunharca katledildi. Srebrenica katliamı hem Avrupa için, hem de Birleşmiş Milletler Teşkilatı için tarihi bir ayıp ve büyük bir yüz karası olarak orta yerde durmaktadır!.. Çünkü, katliamın yapıldığı tarihte, Srebrenica şehri, Birleşmiş Milletler’in “güvenli bölge” ilan ettiği bir yerdi. Ve burada güvenliği sağlamak üzere Hollanda askerleri görevli bulunuyordu. Hollandalı askerler, BM Görev Gücü olarak, Srebrenica’da bulunan bütün Boşnakların silahlarına el koymuş ve onları eli boş bırakmıştı! Ama aynı Hollandalı askerler, gözü dönmüş Sırp taburlarının kente girip silahsız ve korunmasız insanları vahşice katletmesine hiçbir şekilde mani olmayı nedense düşünmemişti. Hatta tam bir pasiflik vaziyeti alarak Sırp katillerin işini oldukça kolaylaştırmıştı!
Hollanda Ordusu için şüphesiz tam bir yüz karası olan bu durumun sorumluları hakkında kayda değer bir işlem de yapılmadı şimdiye kadar... Avrupa’nın tam orta yerinde üç yıl boyunca devam eden trajediye sessiz ve seyirci kalan Avrupa, tarihindeki kara sayfalarından biri olan Saraybosna kuşatması ve bu dönemde yapılan katliamlar hakkında ciddi bir öz eleştiriyi yapma cesaretini de gösteremedi. Her fırsatta Ermeni meselesi ile karşımızda aslan kesilen Avrupa, başta Srebrenica olmak üzere, Bosna-Hersek’in bütün kentlerinde boğazlanan masum insanların, kendisi üzerine sıçrayan kanlarını nedense temizlemeyi akıl etmiyor. Dün Srebrenica’da yapılan anma töreni herhalde hafızalardan kolay kolay silinmeyecek.
Bundan iki hafta önce televizyonlardan gösterilen bazı katliam görüntüleri de elbette hiç unutulmayacak... Hani Sırp canilerin katliama başlamadan önce, papaz tarafından sözüm ona kutsanmalarına dair görüntüler vardı ya; işte onlardan bahsediyoruz! Evet, Bosna Hersek’te şimdiye kadar ortaya çıkarılan 300 toplu mezarda, tam on altı bin beş yüz ceset tesbit edildi. Dünkü törenler sırasında, cesetlerin kemikleri üzerinde yapılan DNA testi ile kimlikleri belirlenen 610 Srebrenicalının defin işlemi de yapıldı. Merak ediyorum acaba insan hakları edebiyatında kimseye söz bırakmak istemeyen Hollandalılar nasıl bir duygu ile o toplu cenaze törenini izlediler!..
İki yüz binden fazla Müslümanın katledilmesinden sorumlu olan Bosna Sırplarının lideri Radovan Karadziç ve onun başkomutanı General Ratko Mladiç, aradan geçen on seneye rağmen, hâlâ daha yakalanamadılar. Bosna-Hersek’teki soykırımın baş suçlusu olan Sırbistan eski Devlet Başkanı ve birçok yardımcısı, işledikleri insanlık suçlarından ötürü ‘Uluslararası Mahkeme’de, hesap verirken, bu iki eşkıyanın hâlâ daha saklanıyor olabilmeleri gerçekten üzücü. Temennimiz fazla uzak olmayan bir gelecekte bunların da yakalanıp hesaba çekilmesidir.
Evet, Avrupa Srebrenica gibi pek çok ciddi sınavda, çifte standartlı davranışı yüzünden hep sınıfta kalmıştır. PKK terörüne, Avrupa’nın uzun yıllar gösterdiği tolerans ve başta Hollanda olmak üzere bazı ülkelerin verdiği siyasi destek bunun en açık delilidir. Belçika, eli kanlı bir katili, uluslararası hukuk hükümlerine rağmen, yıllardır himaye etmektedir. Avrupa’nın bu ikiyüzlülük ve çifte standart pişkinliğini ortaya koyan bir başka durum da, Londra’daki son terör olayından sonra, medyanın sergilediği tavırdır. Bombalama olayından sonra sık sık daha önce İspanya’da gerçekleştirilmiş olan eylemlerden bahsedilirken, aynı olayların benzeri olan İstanbul’daki Sinagog ve banka bombalanması hadiseleri, çok enteresan bir şekilde, adeta hiç olmamış gibi es geçiliyor. Neden acaba? Üstelik İstanbul’daki eylemlerde ölen insan sayısı toplam olarak Londra’dakinden fazla olduğu halde...
Bir şeyin altını çizmek gerekiyor; katliam ve soykırıma seyirci kalan, kendi toprakları dışındaki terör örgütlerine müsamaha gösteren, hatta destek veren bir Avrupa, bu zihniyetle sonunda bizzat kendisini de vurmaya başlayan teröre karşı gereken ölçüde etkili bir mücadele veremez! Avrupa’nın her şeyden önce çifte standart zihniyetini terk etmesi lazım!..



î Başa
Büyük soykırımın 10. yılı Yılmaz Öztuna - Türkiye gazetesi


13 Temmuz 2005 Çarşamba
î Başa 11 Temmuz 1995 günü Sırp ordusu, Bosna’nın Srebrenica kentinde bir gün içinde 8000 silâhsız Müslüman Boşnak’ı öldürmüştü. (Burası Sırbistan sınırına 20 kilometredir). 14 ilâ 75 yaş arası erkeklerin tamamı otomatik silâhlarla katledildi. Daha önce kadınlarla çocuklar ayrılmıştı. Bunlara tecavüz edildi.
Kendileri ile aynı dili konuşan, ama Hırvatlar gibi Latin alfabesi kullanan Boşnaklar’a Sırplar’ın uyguladığı bu soykırım, Orta Avrupa’da geçti. Srebrenica Birleşmiş Milletler’ce güvenli bölge ilân edilmiş, güvenliğe bir Hollanda alayı ve albayı görevlendirilmişti. Hollandalılar, Boşnaklar’ın silâhlarını topladıktan sonra, Birleşmiş Milletler, Bosna’daki NATO komutanı Fransız generali, Hollanda devleti ve askerî şeref, namus ve haysiyetleri adına, hayatları, namusları, iaşe ve ibataları için Boşnaklar’a ve bütün devletlere tam güvence vermişlerdi.
Soykırım emrini veren Sırp generallerinin yerleri bilinmiyor, hâlâ tutuklanamadılar. Ancak komutanlarının bu emrini ifa eden Sırp subay ve erlerinin de, askerlik denen şerefli meslekle en küçük ilgilerinin ve en kırıntı insanlık duygularının bulunmadığı apaçıktır. Bu Sırbistan şimdi utanmadan, Avrupa Birliği’ne girmeye çalışıyor. Cumhurbaşkanlarının da evvelsi gün Srebrenica’daki cenaze törenine, on binlerce Boşnak’ın feryat ve figanları arasında katılması, Dışişleri Bakanımız Abdullah Gül’ün, İngiltere Dışişleri Bakanının, Amerikalı ünlü Türk dostu Paul Wolfowitz’in yanı başında durması, hayret vericidir.
Bosna’da 200.000 Müslüman Boşnak öldürüldü. Irak ve son Afganistan savaşlarında her taraftan öldürülenlerin toplamı ise 100.000’den ibarettir.
î Başa Srebrenica rezaleti ve barbarlığı karşısında, parmakları kanamadan askerlik yapılacağını sanan Hollandalılar’ın tutumu karşısında Hollanda Başbakanı istifa etmiş, hükûmet düşmüştü. Fransa’nın böylesine bir alçaklığa göz yumması ise, Sırplar’ın iki cihan savaşında Fransa’nın sadık müttefiki olmaları dolayısıyladır. Birleşmiş Milletler’in sorumluluğuna gelince, zaten kâğıt üzerindedir.
Bosna savaşından ve soykırımından çıkarılacak sonuçlar ve dersler pek çoktur. Türkiye’de en az bir milyon Türk, Boşnak asıllıdır. Boşnak kırımını Birleşik Amerika, Sırbistan’ı hizaya getirerek durdurabildi. Avrupa hiçbir şey yapamadı. Başkan Clinton’a şükran borçluyuz. Ancak bugün Bosna-Hersek Cumhuriyeti, boşlukta yüzmektedir. Amerikalılar çekilince ne olacağı belli değildir.



î Başa
Arnett'in dedeleri Türk kanı taşıyor Milliyet 12 Temmuz 2005

î Başa Ağustosta ülkesine dönecek olan ABD Başkonsolosu Arnett, "Eğer büyükbabamı görmüş olsaydınız, 'Bu adam Türk' derdiniz. Ailem, Meluncanlar'dan. Türkiye benim kalbimde" dedi


Pınar Aktaş - İstanbul


ABD Başkonsolosu David Arnett, atalarının Meluncanlar'ın Amerika'da yerleştiği bölgede doğduklarını, büyükannesinin de Meluncanlar'ın bilinen bir ailesinden olduğunu söyledi. Arnett, "Damarlarımda Türk kanı taşıdığımı umuyorum" dedi.
Türk - Amerikan İş Konseyi, (TAİK) Ağustos ayında görevini tamamlayarak ülkesine dönecek olan Arnett onuruna Conrad Otel'de dün bir öğle yemeği düzenledi. TAİK Başkanı Yılmaz Argüden, "Sayın Arnett, ülkemizde bulunduğu toplam 9 yıl içerisinde, Türk - Amerikan ilişkilerine olumlu damga vuran çok özel bir kişi. Ama biliyoruz ki gönlü burada. Kurduğu dostluklarla kendini bir Türk gibi hissediyor. Biz de kendisini bir Türk gibi görüyoruz. Önümüzdeki uzun yıllarda Türkiye'nin belki de en önemli temsilcilerinden birisi olacaktır" dedi.
Argüder, Arnett'e Türk - Amerikan ilişkilerine katkılarından dolayı İznik çinisi bir eser hediye etti.
Hediyeyi bütün çalışma arkadaşları adına, özellikle Tayland'da meydana gelen tsunami faciasında hayatını kaybeden çalışma arkadaşı Ezgi Gümüşoğlu adına aldığını belirten Arnett, onu asla unutmayacağını söyledi. David Arnett, "En başından beri Türkiye'ye çok büyük bir sevgi duydum" diye konuştu.
Türk kökenli olduklarına inanan Meluncanlar'ı duyduğunda konuyla ilgilendiğini belirten Arnett, kendi ailesiyle bu topluluk arasındaki bağı ise şöyle anlattı: "Meluncanlar'la ilgili 2 farklı hikâye var. Amerika'nın kıyılarında bir gemi battı ve içindeki Türk mürettebat kıtaya çıktı. 2.'si ise batan gemideki Türk mürettebat önce bir adaya, sonra da kıtaya geçti. Daha sonra öğrendim ki Amerika'da yerleştikleri yer olan Kentucky - Tennessee sınırındaki Appalachian Dağı çevresi; benim babamın, büyükbabamın ve daha önceki kuşaklarımızın doğduğu yer. Eğer büyükbabamı görmüş olsaydınız, 'Bu adam Türk' derdiniz. Meluncanlar olarak bilinen topluluğun en bilinen ailesi, mürettebat ailedir. Öğrendim ki büyükannem, yani babamın annesi de bu aileden. Türk kanı taşıdığımı umuyorum. Damarlarımda Türk kanı olduğunu bilmekten daha büyük bir onur olamaz. Damarlarımda Türk kanı olsun ya da olmasın Türkiye benim kalbimde ve hep orada kalacak."

'Ne mutlu Türk'üm diyene'
Arnett, geçtiğimiz hafta düzenlenen bir veda yemeğinde de, "Biraz daha Türkiye'de kalsaydım, kendimi Türk sanacaktım. Zaten gittikçe Türk gibi olmuştum. Görevim bitti, dönüyorum. Burada çok mutlu oldum. Atatürk'ün söylemiyle vedalaşayım. Ne mutlu Türk'üm diyene" şeklinde konuşmuştu.





î Başa
ŞENER'E MUHALEFETTEN DESTEK GELDİ haber vitrini 12 Temmuz 2005 


Şener'in, yabancı sermaye ile ilgili Milliyet'e yaptığı açıklamalar gündeme damgasını vurdu. Şener, iki TV kanalını birden kabul ederek görüşlerini açıklarken, partiler ve sivil toplum kuruluşları da tartışmaya katıldı.
12 Temmuz 2005 Salı 09:20

 

Başbakan Yardımcısı ve Devlet Bakanı Abdullatif Şener'in, yabancı sermayenin 'yurtiçinde gelir yaratan' sektörlere yönelmesinin, Türkiye'yi krizler ülkesi Arjantin'e benzeteceğine ilişkin görüşleri, siyaset ve ekonomi kulislerinde geniş yankı buldu. Gündeme damgasını vuran haberle ilgili hükümet sessiz kalmayı tercih ederken, muhalefetten destek açıklamaları geldi.

Şener, dün NTV ve CNN Türk'e yaptığı açıklamada bir gün önce Milliyet'e söylediklerini diplomatik bir dille teyit etti. Şener şöyle konuştu: ''Kısa dönem dengeleri açısından olaya baktığınızda, eğer bir ülkeye doğrudan yabancı sermaye girişi artıyorsa, gelişiyorsa dış dengeler açısından ekonomi sağlıklı bir rotaya girmiş demektir. Ama benim yapmak istediğim değerlendirmelerde, daha çok, uzun vadeli 5 - 10 - 20 yıl sonrasına ait değerlendirmelerde, giren yabancı sermayenin niteliğinin dış dengeler açısından da farklı etkileri olacağına yöneliktir.

Niteliğine göre tasnif

Dolayısıyla olayı günümüzün aktüel konularına hapsedip değerlendirmek yanlış olur. Söylemiş olduğum şeyler 15 - 20 yıl sonrasının Türkiyesi'nde şu anda giren yabancı sermayenin hangi tür etkiler yapabileceği ile ilgili bir analize dayanmaktadır.

Bu noktada da tüm geliri içeride elde edip dışarıya kâr transferi yapan sektörlerde uzun vade dengeleri açısından, tersi bir etkinin ortaya çıkacağını söylemiş olmamdır.''

Yakın dönem için kriz riski bulunup bulunmadığı sorusunu da kriz kelimesinin Türk halkının hafızasından silindiğini söyleyerek yanıtlayan Şener, ''Yabancı sermaye girişi Türkiye'de dış dengeler açısından olumlu etki yapacak bir durumdur. Tüm bunlarla birlikte değişik boyutlarda, değişik açılardan, yabancı sermaye nitelikleri itibariyle tasnif edilebilir, gruplandırılabilir ve her gruplandırmada bunun uzun vadede etkilerinin ne olabileceği ayrı bir değerlendirmeye tabi tutulabilir'' dedi.

'Açık tutalım'

CNN Türk'ün haberinde Şener'in görüşlerinin şu bölümleri de aktarıldı: ''Yabancı sermaye girişinin cari denge üzerinde olumsuz etki yapabileceği gibi bir yaklaşım tarzı, bir nitelendirme ekonomi ilminin kurallarına da verilerine de aykırıdır.''

Şener, sıcak paraya karşı önlem alınması konusunda ise ''Böyle bir şeye gerek olduğu görüşünde değilim. Hiçbir sektör itibariyle Türkiye'ye yabancı sermaye girişinde bir risk alanı yoktur. Şu anda girişi açık tutmamızda büyük fayda var'' dedi.

î Başa Başbakan Erdoğan'la Telekom'da ters düştü

Devlet Bakanı Abdüllatif Şener, Telekom'un özelleştirilmesi konusunda da Başbakan Tayyip Erdoğan ile ters düştü. Erdoğan'ın, zamanında özelleştirmeyi engelleyenlerin ülkeye kötülük yaptıklarını belirterek, ''Mümtaz Soysal gibi tipler... Bu zihniyet artık komünist ülkelerde bile kalmadı'' sözlerinin ardından, yakın çevresindeki isimlerin de geçmişte Soysal ile birlikte hareket ettiği ortaya çıktı.

Şener, NTV'de Nermin Yurteri'nin, 1994'te PTT'nin T'sinin özelleştirilmesine karşı çıkan grupta yer aldığını hatırlatması üzerine Şener, ''O dönemde özelleştirmeyi engelleyenler vatana kötülük yaptı, tartışması çok yanlış. Ben o günkü imzanın arkasındayım'' dedi.

(milliyet)

 





î Başa
HULKİ CEVİZOĞLU'NA ELEKTRONİK SABOTAJ!.. haber vitrini  


"Küresel Terör"ün tartışıldığı Ceviz Kabuğu Programı'nda Flaş TV'nin açıklayamadığı ve televizyondan kaynaklanmayan teknik bir yöntemle yayın sabote edilerek tarihinde ilk kez yarım kaldı.
11 Temmuz 2005 Pazartesi 15:46

 

"Küresel Terör"ün tartışıldığı Ceviz Kabuğu Programı'nda Flaş TV'nin açıklayamadığı ve televizyondan kaynaklanmayan teknik bir yöntemle yayın sabote edilerek tarihinde ilk kez yarım kaldı Sorunu kaynağı meçhul!....

Usta gazeteci Hulki Cevizoğlu'nun hazırlayıp sunduğu Sakarya Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Emin Gürses,Yazar Nurullah Aydın'ın katıldığı Cevizkabuğu programı küresel terör tartışıldığı sırada yayın terörünün kurbanı oldu.Elektirik kesintilerinin ve karlanmanın ekran kirliliği yaratması,programın izlenmesini imkansız hale getirirken,sorunun Ankara'daki ana vericinin bilinmeyen bir nedenle yayına çıkamamasından kaynaklandığı belirtildi..

î Başa Aklına gelen başına geldi....

Doç.Dr.Emin Gürses'in çarpıcı açıklamalar yaptığı sırada ekranda karlanmalar meydana gelmeye başladı.Hulki Cevizoğlu'nun"Çok hızlı gidiyorsunuz bizim yayın kesilebilir"demesinin ardından yayın durduruldu.Ankara vericisiyle İstanbul arasında bağlantı sağlanamayınca önce kısa aralıklarla kesilen yayın daha sonra 22 dakika durdu.

Program akışı alt üst olan Ceviz Kabuğu'nun tarihinde ilk kez yarım kalması uluslararası terörün,ulusal yayınlara uygulanmaya başlaması olarak algılandı..

Uluslararası terör "ulusal yayınlara" da uygulanmaya başladı..

Usta Gazeteci Hulki Cevizoğlu'nun hazırlayıp sunduğu, Sakarya Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Doç.Dr.Emin Gürses ve Stratejist-Yazar Nurullah Aydın'ın katıldığı Ceviz Kabuğu programında küresel terör tartışıldığı sırada program, yayın terörüne uğradı..

Elektrik kesintisinin yanı sıra, karlanmaların meydana geldiği programda, bu kesintinin programın yayınlandığı Flash TV'den kaynaklanmadığı, Ankara'daki ana vericinin bilinmeyen bir nedenle yayına çıkamadığı açıklandı..

3 kez kesilen Ceviz Kabuğu'nu arayan izleyicilerden bir kısmı, "Vericiler etrafında dolaşan bir arabadan sinyal gönderilerek böyle bir kesintiye neden olunabileceğini" ileri sürdüler..

Kritik açıklamalar yapıldığı sırada böyle bir durumun meydana gelmesi kafalarda soru işaretlerine neden oldu.

Ceviz Kabuğu programını engellenmek için benzer durum daha önce de yaşanmış ama program sonuna kadar yayına devam edebilmişti..

Nitekim geçen haftalarda programa katılan ve iki müthiş buluş gerçekleştirdiklerini açıklayan Erciyes Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Kimya bölümü Öğretim Üyesi Prof.Dr.Abdullah Çoban ve Fizik Mühendisi Şükran Can da "Ceviz Kabuğu'na çıkmayın kaç milyon dolar istiyorsanız verelim" diye bir teklifle karşılaştıklarını açıklamışlardı..

Yayın kesintisi yaşandığı sırada hem yurt içi hem de yurt dışından programı izleyenlerden "yayınınızı izlemiyoruz" diye telefon ve e-posta ile birçok tepki geldi..

î Başa Yayın Terörü Nasıl Başladı?.

Doç.Dr.Emin Gürses çarpıcı ve şaşırtıcı açıklamalar yapmaya başladığı sırada Ceviz Kabuğu programının sunucusu Hulki Cevizoğlu, içine doğmuş gibi "Çok hızlı başladınız bizim yayın kesilebilir aniden" dedi ve Aydın konuşmaya başladığında ise, yayında karlanmalar meydana geldi.

Bu Karlanmalar üzerine Aydın, "Gerçekleri konuşan aydınlara bir kısım medyada sansür uygulanıyor; Ceviz Kabuğu'nda da böyle bir durum olması normal" dedi.

Saatler 00.04'ü gösterdiği sırada yayında karlanmalar meydana gelmeye başladı.

Bunun üzerine Ankara çıkışlı yayın durduruldu ve İstanbul ana kumanda devreye girdi.

Yaklaşık 4 dakika sonra tekrar yayına girildi..

Karlanmaların düzelmemesi üzerine yayına 00.15'te tekrar ara verildi.

00.29'da başlayan yayında görüntüler iyice kaybolmaya başlayınca Ceviz Kabuğu programı tekrar kesildi..

Bu kez 9 dakika sonra yeniden Ceviz Kabuğu yayına girebildi.

Ancak, bu da birkaç dakika sürdü.

Bunun üzerine Ceviz Kabuğu Ankara'dan yayın yapamadı.

İstanbul merkez teknik olarak tedbir almaya çalışırken, aynı tanıtımlar defalarca döndürüldü.

22 dakika boyunca Ankara vericilerinden İstanbul'a yayın çıkışı sağlanamayınca, Ceviz Kabuğu tarihinde ilk kez yarım kaldı ve 22 dakika sonrasında programın kapanış jeneriği yayınlanarak, Flash Tv müzik yayınına başladı..

Yayın Terörü Yaşanmadan Önce Neler Konuşuldu? Önce Ankara'da Adalet Bakanlığı önünde canlı bomba olayı, sonra da İngiltere'nin başkenti Londra'da 6 metro istasyonu ve belediye otobüslerine düzenlenen saldırıların tartışıldığı Ceviz Kabuğu programında konuşan Doç.Gürses, "İngiltere'de öyle gruplar var k,i İngiltere'yi yıkmak için her şeyi yaparlar.

İngilizler'in içinde öyle gruplar var ki bunların eline patlayıcı ver, gider koyar" dedi..

Doç.Gürses, dikkat çeken 3 patlama olduğuna değinerek şu açıklamaları yaptı: "Bir İstanbul, bir Madrid bir de Londra patlaması var.

Sıradan insanlara karşı saldırı.

İstanbul'da Ramazan'da Müslümanları öldürüyorlar.

Kim öldürüyor? El Kaide! Olur mu? Gittik sorduk El Kaide'ye, 'Böyle bir şey yaparak acaba Müslümanlığı yok etmeye mi çalışıyorsunuz?' diye.

Bu açıklamalar üzerine, Cevizoğlu, Gürses'e, "El Kaide'yle bağlantınız mı var?" diye sordu.

"Gürses, El Kaide ile Amerikalılar görüşüyor biz görüşsek ne olacak?" diye yanıt verdi.

Doç.Gürses, sözlerine şu şekilde devam etti: "Londra'da Edinburg'ta toplantı oluyor.

Binlerce polisi Londra'dan Edinburg'a taşıyorlar.

Öğrendiğimize göre bin 500 istihbaratçıyı Edinburg'a götürüyorlar.

Londra'da bir güvenlik zafiyeti doğuyor.

İngiltere'de bomba yapacak grup, IRA üyeleri.

Etnik terör ile ilgili kitap yazarken, PKK'yla bağlantı kuran IRA üyeleriyle görüştüm" demesi üzerine, Cevizoğlu, "Çok hızlı başladınız bizim yayın kesilebilir aniden" dedi..

Doç.Gürses, Londra'ya bomba sokmanın mümkün olmadığını, İngiltere'de bomba koyanlardan birinin bulunduğunu, ama bağlantılarının ortaya çıkarılmasına çalışıldığını açıklayarak, İngiltere'nin her yerinde kameralar olduğunu, İngiltere'de çalıştığı dönemde gözlemlediği kadarıyla, sadece kadınların tuvaletinde kamera olmadığını onun dışında her yerde kamera olduğunu belirtti..

Yeni Gladyo mu (Dünya Derin Devleti) Örgütleniyor? İngiliz polisinin güvenliği yukarıya kaydırmasının bir terör örgütü için uygun ortam olduğuna dikkat çeken Doç.Gürses, bombalama olayıyla iki mesaj verildiğini belirtti: "Birincisi İngilizlerin içinde biri İngilizlerin politikasından rahatsızdır, bunun için yapıyordur.

İkincisi Irak politikası nedeniyle büyük baskı vardır, bunun için adam bulmak kolaydır.

Yani İstanbul'da Sultanahmet Camisine bomba atacak çok dinci bulabilirsiniz." Doç.

Gürses, sözlerine şu soruları sorarak, devam etti: "İngiltere istihbaratlarında şu anda dünyada acaba yeni bir gladyo mu örgütleniyor sorusu var kafalarda.

Şimdi gladyonun ötesinde devlet yöneticilerinin de bilgisi dışında bir dünyayı kontrol edelim diye düşünen birileri mi var? Acaba dünyada böyle yeni bir derin devlet mi çıkıyor? CIA derin devletin gladyatörü.

Başkanlar bile böyle bir güç var mı diye korkuyor.

Devletin içinde devletin yöneticilerinden habersiz bombalama eylemine girecekler.".

1962 yılıyla ilgili bir örnek veren Doç.Gürses, "Küba'da CIA içinde bir çalışma yapılıyor.

Küba'ya müdahale için nasıl bir ortam yaratabiliriz? CIA'nın içinden bir grup çıkıyor diyor ki, 'Biz Miami'de bir gece kulübüne bomba atarsak, burada 50-60 kişi ölürse, bunu biz Kübalı istihbaratçılara yükleriz Küba'ya müdahale için bahane yaratırız.' CIA içindeki bu bilgiyi FBI'ye ve Ulusal Güvenlik Kurumu'na ulaştırıyorlar ve bunu engelliyorlar.

Devletin içinde devletin yönetiminden habersiz bombalama eylemine girecekler.".

î Başa Londra'da İki Mesaj Var.

Cevizoğlu, programa katılan "Küresel Terör ve Terörizm" kitabının yazarı,Gazi Üniversitesi öğretim görevlilerinden Stratejist-Yazar Nurullah Aydın'a dönerek, terörün tanımını sordu.

Aydın, terör kelimesinin Latince terere (korkutmak) fiilinden geldiğini, 1927 yılından başlayarak uluslararası alanda terör kavramı konusunda ortak bir kanaate varılamadığını belirterek, "Terör kavramı sizin bakışınıza, ideolojik anlayışınıza, hukuksal görüşünüze ve siyasal eğiliminize göre anlam ifade eden bir kavram" diye ekledi.

Aydın, medyayı eleştirerek, "Sanki Türk medyası değil de İngiliz medyası gibi manşetler ve yorumlar yapıldığını ama İngiliz basınının Türkiye konusunda aynı davranışı göstermediğini" kaydetti..

Aydın, Londra'daki bombalama olayları ile ilgili olarak iki mesaj olabileceğini belirterek, İngiltere'nin AB genel başkanı olduğunu şimdilerde AB anayasasının ertelendiğini ve AB'nin çatırdamaya başladığını, böyle bir süreç içerisinde Tony Blair'in son seçimlerdeki güç kaybı da göz önüne alınınca, İngiltere'de kamuoyunda Irak politikası ile ilgili söylenen, Irak olayının haksız ve kirli bir savaş olduğu göz önüne alınca Londra'da bombaların patlaması için çok neden ortaya çıkıyor" dedi ve İkinci bir nedenin de Türkiye'nin arkasında bulunan AB üyeliği için Türkiye'ye destek veren İngiltere'nin yönetimine bir mesaj olabileceğini kaydetti.YENİÇAĞ



î Başa
Srebreniçalı analar hâlâ ağlıyor Milliyet 11 Temmuz 2005


SARAYBOSNA

Dışişleri Bakanı Abdullah Gül bugün Bosna'da hüzünlü bir törene katılıyor. "Her şey vatan için" güdüsüyle insanlıklarını askıya alarak "patolojik milliyetçiliğin" en çarpıcı örneğini veren Sırplar, bundan 10 yıl önce Srebreniça'da binlerce Müslüman Boşnak yetişkin erkek ile delikanlıyı göz kırpmadan acımasızca katletmişlerdi.
Aralarında, şu anda hapiste olan Bosnalı Sırp liderlerden Biljana Plavsiç gibi, bundan dolayı vicdan azabı çekenler olsa bile, Sırplar bu konuda hâlâ gerçek bir ahlak muhasebesi yapmış değiller. Bunun yerine, "Büyük acılar çekmiş olan bizim gibi soylu bir milletin bu suçları işlemiş olması imkânsız" noktasından hareketle, "toplu inkâr" içindeler.
Önemli bir kısmı ise hâlâ "Sırpların Avrupa'yı Müslümanlık tehdidinden kurtardığına, ancak bunun için nankör Avrupalılardan takdir görmediklerine" inanıyor.
Oysa, Lahey'deki Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi'nde soykırım suçuyla yargılanan Slobodan Miloseviç'in duruşması sırasında, kısa bir süre önce, delil olarak ortaya konan bir bant kaydı bu insanlık dışı cinayetlerin nasıl işlendiğini cümle âleme gösterdi.

'Suçluları yakalama oyunu'
Bandın, kendilerine "Akrep" diyen özel tim mensupları tarafından çekilmiş olması ise, ki herhalde bunu defalarca izleyerek ne iyi ettiklerini kahkahalar arasında konuşmuşlardır, "patolojik milliyetçiliğin" hangi boyutlara erişebileceğini sergilemeye yetiyor.
Birçok Sırp'ın hâlâ "mizansen" diyerek reddettiği bu bant, henüz bıyıkları bitmemiş olan çocuk yaşındaki korumasız genç Boşnak erkeklerin "Sırplık" adına nasıl yargısız infaz yoluyla yok edildiklerini açıkça ortaya koyuyor.
O kadar ki, mevcut Belgrad yönetimi bile sonunda utanarak, "suçluları yakalama oyunu"nu oynama ihtiyacını duydu. "Yakalama oyunu" diyoruz, çünkü tutuklanan "Akrepler"in çoğu daha sonra, "delil yetersizliği" nedeniyle serbest bırakıldı.
En azılılarının kaçmalarına ise göz yumuldu. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Avrupa'da yaşanan en büyük kitle katliamı olan Srebreniça toplu cinayetinde yakınlarını kaybetmiş olan anneler ve kız kardeşler bu yüzden hâlâ huzura kavuşabilmiş değiller.
Kavuşamazlar da. Sevdiklerinin yok edilmesini emreden Radovan Karadziç ile "General" Ratko Mladiç bugün hâlâ -uygar dünya ile alay edercesine- ellerini kollarını sallayarak Bosnalı Sırpların başkenti Pale ile Belgrad arasında mekik dokuyorlar. Lahey'deki mahkemenin yetkilileri, bunu bir yerlerden destek görmeden yapamayacaklarına işaret ediyorlar. Belgrad yönetiminin "Yakalanmaları için elimizden geleni yapıyoruz" açıklamalarını ise inandırıcı bulmuyorlar.

Hüzünlü bir tören
İşin gerçeği şu ki, Karadziç, Mladiç ve "Akrepler"i Sırpların büyük bölümü tarafından hâlâ "kahraman" olarak görülüyorlar. Tıpkı Lahey'de hesap veren Miloseviç gibi. Aynı Sırpların, "Sırp katili" Hırvat "General" Ante Gotovina'nın milliyetçi Hırvatlar tarafından "kahraman" olarak görülmesini "anlayamamaları" ise tabii ki bir çelişki.
Daha birkaç gün önce, Srebreniça'da bugün yapılacak tören alanına önceden yerleştirilmiş patlayıcıların bulunmasına gelince, bu da patolojik milliyetçiliğin "gözü dönmüşlük" halinin hâlâ nasıl sürdüğünü ortaya koyuyor.
Srebreniça'da gerçekten çok hüzünlü olan bir tören yapılacak bugün. Ancak, bu herkes için hüzünlü olduğu kadar düşündürücü bir tören olmalı.
Bosna Savaşı sırasında Avrupa'nın gösterdiği kaypaklıktan tutun -ki Hollandalı sözde "koruyucuların" Srebreniça'da insanlık adına gösterdikleri "büyük kahramanlık" tarihe geçti bile- korumasız genç erkeklerin acımasızca kurşuna dizilmelerine olanak sağlayan sapık ruh haline kadar birçok konuda düşündürmeli bizi bu tören.

[email protected]

 



î Başa
'Bu yabancı sermaye ile cari açık kapatılamaz' Milliyet 11 Temmuz 2005

Devlet Bakanı Şener, yabancı sermayenin gelirin yurtiçinde yaratıldığı sektörlerde yoğunlaştığına dikkat çekti. Şener, Türkiye'de yaratılan gelirin bu yolla yurtdışına aktarılacağına işaret etti ve 'Bu şekilde cari açık kapanmaz, kriz bile olur' dedi


Ahmet Erhan Çelik - Ankara

Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener, Türkiye'ye ilgi duyan uluslararası şirketlerin yatırım tercihlerinin orta vadede krizlere neden olabileceği uyarısında bulundu.
Milliyet'e açıklamalarda bulunan Şener, yabancı sermayenin grossmarket - perakende, elektrik üretim - dağıtımı, bankacılık ve telekom - iletişim gibi "gelirin yurtiçinde yaratıldığı" dört sektörde yoğunlaşma eğilimi içinde olduğunu belirterek şöyle konuştu:
"Bu sektörlerin ortak özelliği, yaratılan gelir ya da tasarrufların yurtiçinde üretiliyor olmasıdır. Ne bankacılık, ne enerji, ne de söz konusu ettiğimiz diğer sektörlerde dış âlemden sağlanan ihracat geliri yoktur. Teknoloji ve sabit sermaye transferi de söz konusu değildir. Yapı değişmezse yabancılar yurtiçinde üretilen gelir ya da tasarrufu alarak kendi merkezlerine aktaracaktır."
Şener, yabancı sermayeyle ilgili saptamalara Türkiye'nin önde gelen büyük banka ve holdingleriyle yaptığı özel görüşmeler sonrasında ulaştığını belirterek, "Bu durumda cari açık da ilelebet kapatılamaz" diye konuştu.
Yabancı sermaye - kriz ilişkisiyle ilgili görüşlerini hükümet dahil her zeminde dile getirdiğini kaydeden Şener, "Arjantin'de yaşanan ekonomik krizler de bu yolla ortaya çıktı" dedi.

Şimdiden uyarıyorum
Şener, yabancı sermaye beklentisinin moda şeklinde kavrandığını ifade ederken, "Ben şimdiden uyarıyorum. Ama bu görüşlere karşı kimse bana ne 'evet' ne de 'hayır' yanıtı verebiliyor. Yabancı sermayeye yasal sınır gerekiyor. Kimse tehlikenin farkında değil" dedi. Şener daha önce de medya ve bankacılık sektörlerinde yabancılara yasal sınırlama getirilmesi gerektiğini gündeme getirmişti.

î Başa Şener, Başbakan'la çelişti

Şener'in basın sektörüne yabancı sermaye girişiyle ilgili sözleri Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın bu konudaki tutumundan önemli bir farklılık gösterdi. Erdoğan, geçen hafta ABD'ye giderken basın sektörüne yabancı sermaye girişine kısıtlama getirilmemesi gerektiği yönündeki görüşlerini şöyle ifade etmişti:

Hükümetiniz medyada yabancı payını yüzde 25'le sınırlayan bir kanunu Meclis'ten geçirdi. Bu kanunun sizin haberiniz olmadan geçirildiği doğru mu?
Evet doğru. Maalesef ben, yurtdışındayken arkadaşlar bunu geçirmişler. Yanlış yaptılar ve ben çok kızdım. Döndüğümde bunu kendilerine de söyledim. Etrafta söylenenlerden etkilenmişler.

Peki ne yapacaksınız?
Düzelteceğiz. Star'a uygun fiyatla alıcı bulmalıyız. Yabancıların medya piyasasına girmesi iyi olur. İyi bir rekabet ortamı oluşur.

î Başa Tedbir alınmaz ise açık katlanır

Cari işlemler açığının (döviz gelirleri ile giderleri arasındaki fark) ilk 5 aylık seyrini sürdürmesi halinde yıl sonunda 21.6 milyar dolara ulaşacağı belirlendi.
Bu tahmine göre tedbir alınmaması halinde yılın başında 10.6 milyar dolar öngörülen cari açık program hedefi katlanmış olacak. IMF'yle haziran ayında başlatılan yeni stand by'da 15.4 milyar dolar olarak revize edilen cari açık rakamında da 6.2 milyar dolarlık sapma olacak. Cari açığın ocak - mayıs döneminde 11.1 milyar dolara ulaştığı dikkate alındığında, yılsonu tahminleri için üç senaryo üzerinde duruluyor:

  • 21.6 milyar dolarlık senaryo: Türkiye ekonomisi (1994 - 1998 - 1999 yılları hariç), 1992-2004 döneminde yılın tümüne ait cari açığın yüzde 51.5'ini ilk 5 ayda üretti. Geri kalan yüzde 48.5'lik kısım ise yılın kalan yedi aylık döneminde oluştu. Aynı eğilim 2005'de de sergilenirse, cari açık yıl sonunda 21 milyar 584 milyon dolara ulaşacak.
  • 2004 senaryosu: TL'nin bu yıla benzer şekilde değerlendiği 2004'deki seyir tekrarlanacak olursa, yıl sonunda cari açık rakamı 20.5 milyar dolar olacak. Cari açık geçen yıl sonunda 15.5 milyar dolarken, bu rakamın yüzde 54.1'ine (9.4 milyar dolara) beş ayda ulaşıldı.
  • İyimser senaryo: Aynı hesaplama 2003 yılı oranları dikkate alınarak yapıldığında, cari açık rakamının 2005 sonunda 18.5 milyar doları yakalayacağı öngörüldü. 2003'ün tamamında 8 milyar dolar açık verilirken, bu rakamın yüzde 60.1'i ilk 5 ayda üretildi.
    Devlet Bakanı Ali Babacan ve IMF Türkiye Masası Şefi Lorenzo Giorgianni, 15 Haziran'da tamamlanan birinci gözden geçirme görüşmeleri sonrasında yaptıkları açıklamada "cari işlemler açığındaki artışın hız kestiğini" belirtmişlerdi. Büyüyen cari işlemler açığı için "önlem almaya gerek görülmediği" yorumlarına neden olan bu açıklama sonrasında beş aylık cari açık açıklandı ve rekor kırıldığı ortaya çıktı.
    Cari açığın ulusal gelir içindeki payının da bu yıl en yüksek düzeye ulaşabileceği belirlendi. 2004'de 299.4 milyar dolar olan ulusal gelirin yüzde 16.5 artışla 2005'de 349 milyar dolara ulaşacağı tahmin ediliyor. Buna göre yıllık cari açık 21.5 milyar dolar çıkarsa, açığın gayri safi milli hasılaya oranı da yüzde 6'yı aşacak. Bu oran geçen yıl yüzde 5.2, 2003'te yüzde 3.4, 2002 yılında da yüzde 0.8 düzeyinde bulunuyordu.

    î Başa Arjantin: Krizler ülkesi
    20. yüzyılın başlarından itibaren "fırsatlar ülkesi" olarak görülen Arjantin, 100 yıl boyunca yoğun yabancı sermaye aldı. Arjantin, 1994'te 9.3 milyar dolarlık yabancı sermaye çekerken, bu rakamın 3.1 milyar dolarını doğrudan yabancı sermaye yatırımları oluşturuyordu. 1994-95'te gelen dış şok Arjantin'i krize soktu. Yabancı yatırımlar ve ihracat, 1996 ve 1997'de artarken ekonomi aynı yıllarda yüzde 6.1 ve 8.2 oranlarında büyüdü. Ancak Arjantin, 1998'de tekrar şiddetli bir durgunluk içine girdi. Bankalar, milli petrol şirketleri, ulaştırma, madencilik gibi pek çok alanda yabancı sermaye yatırımları gerçekleşirken, Arjantin 2001 yılında 141 milyar dolarlık borcunu ödeyemeyeceğini açıkladı.




    î Başa
    Kim barbar? - Independent - Robert Fisk - 8 Temmuz 2005

    Yoksa önlemi, dış politikada mı aramalı? Başbakan Tony Blair, dünkü saldırıları 'barbarca' diyerek kınamıştı.

    Bu sabah Independent'ta yazan Orta Doğu muhabiri Robert Fisk, İngiliz halkından neyin barbarca olduğunu bir kez daha oturup düşünmelerini istiyor.

    Robert Fisk, 'Londra'yı vuran bombalar, evet, barbarcaydı' diyor.

    "Ama" diye sormuş, "2003'te Amerikan-İngiliz ittifakının işgal ettiği Irak'ta sivillerin öldürümesi, Iraklı çocukların atılan misket bombalarıyla paramparça olması, Amerikan ordusunun kontrol noktalarında masum Iraklıların vurulması da barbarca değil mi?"

    Independent'ın Orta Doğu muhabiri, "Bu bir çelişkidir," diyor, "Onlar öldüğü zaman savaş zaiyatı oluyor, biz öldüğümüz zaman barbarca bir terörün kurbanı oluyoruz."

    Independent'taki yorum yazısında Robert Fisk, "Irak'ta direnişle çarpışıyorsak, direniş de çarpışmak için neden bizim ülkemize gelmesin?" diye soruyor.

    Yazar, Usame Bin Ladin'in video kayıtlarında söylediklerinin şimdi gerçekleşiyor olmasından şaşkınlık duymadığını belirtiyor.

    "Bin Ladin, 'eğer bizim şehirlerimizi bombalarsanız, biz de sizi bombalırız' demiş, ve şöyle sormuştu: İsveç'e neden saldırmadığımızı düşündünüz mü? Şanslı İsveçliler... Çünkü orada ne El Kaide var, ne de Tony Blair."

  •  
     


    î Başa
    Orklar'ın Türk olduğu söylendi - internet
    07 Temmuz 2005 08:02  
    Yüzüklerin Efendisi, tarihe geçen bir film. Filmde dikkat çeken önemli bir karakterde, yaratığı canlandıran "Orklar". Daily Mail, Orklar'ın Türkler'den esinlendiğini yazd

         İngiliz Daily Mail gazetesi, Tolkien'in filmi de yapılan 'Yüzüklerin Efendisi' adlı roman üçlemesindeki en çirkin ve vahşi ırkı Orkların dili 'Kara Lisan'ın da Türkçe olduğunu yazdı

    John Ronald Reuel Tolkien'in, beyazperde uyarlaması gişede rekorlar kıran ölümsüz üçlemesi Yüzüklerin Efendisi'ndeki kötülük diyarı Mordor'un Türkiye, Karanlıklar Prensi Sauron'un çirkin savaşçı uşakları Orkların da Türkler olduğu öne sürüldü. İngiliz Daily Mail gazetesi, serinin ilk kitabı 1955'te yayınlanan Yüzüklerin Efendisi hakkında ortaya attığı iddiayı okuyucularına duyururken seçtiği "Tolkien'in Ork Lokumu" (Tolkien's Orcish delight) başlığıyla da "Türk lokumu"na (Turkish delight) gönderme yaptı.
    Söz konusu iddia, gazetenin, okur sorularının cevaplandırıldığı sayfasında, bir okuyucunun "Mordor'un nerede olduğu" sorusuna verilen yanıtta yer aldı. Daily Mail muhabirleri James Black ve Charles Legge, Mordor kelimesinin eski İngilizce'de "ölümcül günah" veya "cinayet" anlamına gelen "morthor" kelimesinden türetildiğini belirtti. Yanıtta şu iddialar yer aldı:
    MORDOR: TÜRKİYE "Tolkien'in Orta Dünya haritasıyla Avrupa haritasını üst üste koyarsanız belli başlı iklim, bitki örtüsü ve zoolojik işaretlerin aynı olduğu görülür. Karanlıklar Prensi Sauron'un diyarı Mordor, hem konum hem de şekil olarak Türkiye'dir. Türkiye'nin üç tarafında yer alan denizler Mordor'da dağlar olarak değiştirilmiştir. Harad, Arap topraklarıdır."
    KARA LİSAN: TÜRKÇE "Mordor'un Türkiye'nin, Anadolu'nun şekline sahip olmasının dışında Orkların lisanı "Kara Lisan"ın da Türkçe ile benzerlikleri vardır. Tolkien'in Nurnen Denizi çevresinde yaşayan köle insanlar Ermenilere, Nurnen Denizi de Van Gölü'ne benzetilebilir."
    PELARGİR: İSTANBUL "Hobbitlerin yaşadığı Shire, İngiltere'nin ortası olabilir. Gondor ise Akdeniz'e kıyısı olan İtalya ve Yunanistan'da, Rohan Doğu Avrupa ormanlarında bulunabilir. Gondor'un başkenti Minas Tirit Venedik'le, Gondor'un ikinci büyük kenti Pelargir ise Konstantinopolis (İstanbul) ile karşılaştırılabilir."

    ORKLAR: Orta Dünya'nın en zalim ırkı

    JRR Tolkien'in yaratırken İskandinav mitolojisinden esinlendiği sanılan Orta Dünya'nın en çirkin, en pis, en vahşi ve en korkulan ırklarından Orklar, Tolkien mitolojisinde özel bir yere sahip. Kuzey'in karanlık güçleri tarafından kendilerine hizmet etmeleri için yaratılan Orklar, yaşadıkları Mordor diyarında Karanlıklar Efendisi Sauron'a hizmet eder. Orkların iyi bir ırk olan Elflerden yaratıldığı da söylenir. İletişim için diğer dillerden alıp, değiştirdikleri kelimelerden oluşturdukları bir dili genellikle küfretmek için kullanır. Orkların yalnızca bazı kelimelerini kullandığı "Kara Lisan"ı ise Karanlıklar Efendisi Sauron, kendisine hizmet edenlerin konuşması için icat etmiştir. Bu dili daha çok Mordor komutanları kullanır. Yüzüklerin Efendisi'ne konu olan "Yüzük"ün üzerindeki yazı da bu dilde yazılmıştı.


    Haber: Menderes Özel - Nevsal Elevli
    Kaynak:
    www.milliyet.com.tr


    î Başa
    ''Şeriat'' i dünyaya yayacakmış ! - İnternethaber - 30 Haziran 2005 - Dilek Yaras 
         İran’ın yeni Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinecad nihayet dilinin altındaki baklayı çıkardı ve dünkü açıklamasında şeriat devrimini dünyaya yayarak dünyadaki bütün haksızlıkların hakkından geleceklerini açıkladı.

    İrna haber ajansının haberine göre, Ahmedinecad 79’da benzer bir konuşma yapan Humeyni’den bile daha sert bir söylem kullanarak; î Başa ’Devrim şehitlerimizin kanları sayesinde yeni bir uyanış yaşıyoruz. İslam devriminin dalgaları çok yakında bütün dünyaya yayılacaktır. Devrimimiz Allah’ın izniyle bu yıl dünyadaki adaletsizliğe kökten halledecektir. Dünyadaki adaletsizliğin, baskıcı ve zorba rejimlerin sonu geldi artık.’’ diyor.

    ’’Bu sözleri daha önce kimden duymuştuk’’ mu diyorsunuz?

    Bir yandan Irak'ı işgal ederken öte yandan İran ve Suriye'yi tehdit eden ve yıldızların ötesinden çağrı aldıklarını söyleyerek î Başa '' Dünyaya barış getirmenin yolu bütün dünyaya özgürlüğü yaymaktan geçer'' diyen Bush’tan olmasın sakın?

    Her şeye rağmen Rafsancani seçilseydi Bush ağız tadıyla dalamayacaktı İran’a. Ne de olsa reform ve yumuşama yanlısı Rafsancani en azından Avrupa’nın desteğini alacaktı.

    Ama şimdi öyle mi ya… Bush’un İran’ı işgal etmek için dünya kamuoyunu ikna etme gereği bile kalmadı artık. Üstelik ülke içinden ’’gelin de özgürleştirin bizi’’ diyecek birçok yandaş bulmak da bu işin bonusu olacak. Yani, Bush ve avanesi zil takıp oynasa yeridir bugünlerde.

    İranda’ki bu gelişme dünyanın gidişatıyla da gayet uyumlu aslında. Hele ABD ile büyük bir paralellik içinde.

    î Başa Eh, ABD’nin muhafazakârları ve aç halkı Bush’u seçerse İran’ın muhafazakârları ve açları da Ahmedinecad’ı seçerler. Arada sadece şekilsel bir fark var.

    Sonuçta iki lider de dünyaya adalet (!) getirmek istiyor. Değil mi ama…

    î Başa Bu durumda bize de adaletlerden adalet beğenmek kalıyor.

    Devrim karşıtlarını zamanında nasıl acımasızca katlettiğini övünerek anlatan, kadınların ne toplumda ne de hükümette bir yeri olamayacağını açıkça söyleyen, toplum üzerindeki baskının gevşemesinden yakınarak başa gelirse devrimin ilk günlerindeki katı kurallara döneceklerini ilan eden birini baskıdan bunalan bir halk nasıl seçer sorusunun cevabı ise oldukça basit.

    Çünkü, halkın hatırı sayılır bir kısmı da açlıktan ve yoksulluktan bunalmıştı. Yani onların temel çelişkileri ekonomikti.

    Sosyal adaletsizliğin, sınıflar arası derin uçurumların olduğu toplumlarda ezilen sınıftaki insanların öncelikli bunaltısı temel ihtiyaçlarına dairdir zira.

    Düşünce ya da kıyafet özgürlüğü, reform gibi kavramlar insanların kendilerinin ve çocuklarının karınlarını doyurduktan sonra düşünebildikleri daha yüksek ihtiyaçlardır.

    Dolayısıyla, şeriat yönetimine rağmen, özellikle gençler arasında uyuşturucu bağımlılığı, fuhuş, işsizlik gibi sorunların çığ gibi büyüdüğü bir toplumda onların bu problemlerini çözeceğini, sosyal ve ekonomik adaletsizliğin üstesinden geleceğini söyleyen bir adayın, hele kendisi de aynı sınıftan geliyorsa ve karşısında halktan kopuk, trilyonluk serveti olan bir aday varsa seçim kazanması pek de sürpriz sayılmaz öyle değil mi?

    Hem, şeriatle yönetilen bir toplumda işler bu kadar kötü gidiyorsa seçim kazanmak isteyen bir adayın, şeriat kanunlarını aynı devrimin ilk yıllarındaki gibi ve hakkıyla uygulayacağını söylemesinden daha normal bir şey de yoktur herhâlde. ''Sosyalist düzen getireceğiz, toplumsal eşitliği sağlayacağız.'' diyecek hâli yoktu ya!

    İranlı tanıdıklarımdan öğrendiğime göre İran’daki gazeteler fazla bir yorum yapmamışlar seçim sonuçları hakkında. Hatta haberden öteye gitmemişler.Yorum yerine bol metafor kullandıkları şiirler yayınlamışlar. ’’Biz İranlılar şair ruhluyuzdur. Tepkilerimizi şiirlerle dile getirmeyi severiz.’’ diyorlar.

    Başka seçenekleri de yoktu zaten. Daha iki hafta önce en büyüklerinden iki reform yanlısı gazete seçimlerin birinci turunda hile yapıldığını açıkladıkları için kapatılmıştı.

    İstibdat* dönemi yaşayan toplumlarda tepki göstermenin metaforlara ve şiirlere sığınmaktan başka yolu da yoktur zaten. Biz de 2. Abdulhamid zamanında ziyadesiyle deneyimlemiştik bunu. (Günümüzde de olduğu gibi deyivermeyeceğim işte. Neme lazım, bakarsınız yeni TCK’nın bir yerlerine değiveririm.)



    *İstibdat: Uyruklarına hiçbir hak ve özgürlük tanımayan sınırsız monarşi, despotluk, despotizm.

    İstibdat Dönemi: Osmanlı tarihinde "İstibdat Dönemi" denen Sultan II. Abdülhamid'in otuz buçuk yıllık dönemi Türk basınının en karanlık çağlarındandır. Bu dönemde hükümetin en büyük düşmanları gazeteler ve kitaplardı.
    Hosted by www.Geocities.ws

    1