î Başa
Büyük soykırımın 10. yılı Yılmaz Öztuna - Türkiye
gazetesi
î Başa
Arnett'in dedeleri Türk kanı taşıyor
Milliyet 12 Temmuz 2005
î Başa
Ağustosta ülkesine dönecek olan ABD
Başkonsolosu Arnett, "Eğer büyükbabamı görmüş olsaydınız, 'Bu adam Türk'
derdiniz. Ailem, Meluncanlar'dan. Türkiye benim kalbimde"
dedi
Pınar Aktaş - İstanbul
ABD Başkonsolosu David
Arnett, atalarının Meluncanlar'ın Amerika'da yerleştiği bölgede doğduklarını,
büyükannesinin de Meluncanlar'ın bilinen bir ailesinden olduğunu söyledi.
Arnett, "Damarlarımda Türk kanı taşıdığımı umuyorum" dedi.
Türk - Amerikan İş
Konseyi, (TAİK) Ağustos ayında görevini tamamlayarak ülkesine dönecek olan
Arnett onuruna Conrad Otel'de dün bir öğle yemeği düzenledi. TAİK Başkanı Yılmaz
Argüden, "Sayın Arnett, ülkemizde bulunduğu toplam 9 yıl içerisinde, Türk -
Amerikan ilişkilerine olumlu damga vuran çok özel bir kişi. Ama biliyoruz ki
gönlü burada. Kurduğu dostluklarla kendini bir Türk gibi hissediyor. Biz de
kendisini bir Türk gibi görüyoruz. Önümüzdeki uzun yıllarda Türkiye'nin belki de
en önemli temsilcilerinden birisi olacaktır" dedi.
Argüder, Arnett'e Türk -
Amerikan ilişkilerine katkılarından dolayı İznik çinisi bir eser hediye
etti.
Hediyeyi bütün çalışma arkadaşları adına, özellikle Tayland'da meydana
gelen tsunami faciasında hayatını kaybeden çalışma arkadaşı Ezgi Gümüşoğlu adına
aldığını belirten Arnett, onu asla unutmayacağını söyledi. David Arnett, "En
başından beri Türkiye'ye çok büyük bir sevgi duydum" diye konuştu.
Türk
kökenli olduklarına inanan Meluncanlar'ı duyduğunda konuyla ilgilendiğini
belirten Arnett, kendi ailesiyle bu topluluk arasındaki bağı ise şöyle anlattı:
"Meluncanlar'la ilgili 2 farklı hikâye var. Amerika'nın kıyılarında bir gemi
battı ve içindeki Türk mürettebat kıtaya çıktı. 2.'si ise batan gemideki Türk
mürettebat önce bir adaya, sonra da kıtaya geçti. Daha sonra öğrendim ki
Amerika'da yerleştikleri yer olan Kentucky - Tennessee sınırındaki Appalachian
Dağı çevresi; benim babamın, büyükbabamın ve daha önceki kuşaklarımızın doğduğu
yer. Eğer büyükbabamı görmüş olsaydınız, 'Bu adam Türk' derdiniz. Meluncanlar
olarak bilinen topluluğun en bilinen ailesi, mürettebat ailedir. Öğrendim ki
büyükannem, yani babamın annesi de bu aileden. Türk kanı taşıdığımı umuyorum.
Damarlarımda Türk kanı olduğunu bilmekten daha büyük bir onur olamaz.
Damarlarımda Türk kanı olsun ya da olmasın Türkiye benim kalbimde ve hep orada
kalacak."
'Ne mutlu Türk'üm diyene'
Arnett, geçtiğimiz hafta
düzenlenen bir veda yemeğinde de, "Biraz daha Türkiye'de kalsaydım, kendimi Türk
sanacaktım. Zaten gittikçe Türk gibi olmuştum. Görevim bitti, dönüyorum. Burada
çok mutlu oldum. Atatürk'ün söylemiyle vedalaşayım. Ne mutlu Türk'üm diyene"
şeklinde konuşmuştu.
î Başa ŞENER'E MUHALEFETTEN DESTEK GELDİ haber vitrini 12 Temmuz 2005 Şener'in, yabancı sermaye ile ilgili Milliyet'e yaptığı açıklamalar gündeme damgasını vurdu. Şener, iki TV kanalını birden kabul ederek görüşlerini açıklarken, partiler ve sivil toplum kuruluşları da tartışmaya katıldı. 12 Temmuz 2005 Salı 09:20
|
|
Başbakan
Yardımcısı ve Devlet Bakanı Abdullatif Şener'in, yabancı sermayenin
'yurtiçinde gelir yaratan' sektörlere yönelmesinin, Türkiye'yi krizler
ülkesi Arjantin'e benzeteceğine ilişkin görüşleri, siyaset ve ekonomi
kulislerinde geniş yankı buldu. Gündeme damgasını vuran haberle ilgili
hükümet sessiz kalmayı tercih ederken, muhalefetten destek açıklamaları
geldi.
Şener, dün NTV ve CNN Türk'e yaptığı
açıklamada bir gün önce Milliyet'e söylediklerini diplomatik bir dille
teyit etti. Şener şöyle konuştu: ''Kısa dönem dengeleri açısından olaya
baktığınızda, eğer bir ülkeye doğrudan yabancı sermaye girişi artıyorsa,
gelişiyorsa dış dengeler açısından ekonomi sağlıklı bir rotaya girmiş
demektir. Ama benim yapmak istediğim değerlendirmelerde, daha çok, uzun
vadeli 5 - 10 - 20 yıl sonrasına ait değerlendirmelerde, giren yabancı
sermayenin niteliğinin dış dengeler açısından da farklı etkileri olacağına
yöneliktir.
Niteliğine göre tasnif
Dolayısıyla olayı günümüzün aktüel konularına
hapsedip değerlendirmek yanlış olur. Söylemiş olduğum şeyler 15 - 20 yıl
sonrasının Türkiyesi'nde şu anda giren yabancı sermayenin hangi tür
etkiler yapabileceği ile ilgili bir analize dayanmaktadır.
Bu noktada da tüm geliri içeride elde edip
dışarıya kâr transferi yapan sektörlerde uzun vade dengeleri açısından,
tersi bir etkinin ortaya çıkacağını söylemiş olmamdır.''
Yakın dönem için kriz riski bulunup
bulunmadığı sorusunu da kriz kelimesinin Türk halkının hafızasından
silindiğini söyleyerek yanıtlayan Şener, ''Yabancı sermaye girişi
Türkiye'de dış dengeler açısından olumlu etki yapacak bir durumdur. Tüm
bunlarla birlikte değişik boyutlarda, değişik açılardan, yabancı sermaye
nitelikleri itibariyle tasnif edilebilir, gruplandırılabilir ve her
gruplandırmada bunun uzun vadede etkilerinin ne olabileceği ayrı bir
değerlendirmeye tabi tutulabilir'' dedi.
'Açık tutalım'
CNN Türk'ün haberinde Şener'in görüşlerinin
şu bölümleri de aktarıldı: ''Yabancı sermaye girişinin cari denge üzerinde
olumsuz etki yapabileceği gibi bir yaklaşım tarzı, bir nitelendirme
ekonomi ilminin kurallarına da verilerine de aykırıdır.''
Şener, sıcak paraya karşı önlem alınması
konusunda ise ''Böyle bir şeye gerek olduğu görüşünde değilim. Hiçbir
sektör itibariyle Türkiye'ye yabancı sermaye girişinde bir risk alanı
yoktur. Şu anda girişi açık tutmamızda büyük fayda var'' dedi.
î Başa
Başbakan Erdoğan'la Telekom'da ters düştü
Devlet Bakanı Abdüllatif Şener, Telekom'un
özelleştirilmesi konusunda da Başbakan Tayyip Erdoğan ile ters düştü.
Erdoğan'ın, zamanında özelleştirmeyi engelleyenlerin ülkeye kötülük
yaptıklarını belirterek, ''Mümtaz Soysal gibi tipler... Bu zihniyet artık
komünist ülkelerde bile kalmadı'' sözlerinin ardından, yakın çevresindeki
isimlerin de geçmişte Soysal ile birlikte hareket ettiği ortaya çıktı.
Şener, NTV'de Nermin Yurteri'nin, 1994'te
PTT'nin T'sinin özelleştirilmesine karşı çıkan grupta yer aldığını
hatırlatması üzerine Şener, ''O dönemde özelleştirmeyi engelleyenler
vatana kötülük yaptı, tartışması çok yanlış. Ben o günkü imzanın
arkasındayım'' dedi.
(milliyet) |
"Küresel Terör"ün
tartışıldığı Ceviz Kabuğu Programı'nda Flaş TV'nin açıklayamadığı ve
televizyondan kaynaklanmayan teknik bir yöntemle yayın sabote edilerek
tarihinde ilk kez yarım kaldı Sorunu kaynağı meçhul!....
î Başa
HULKİ
CEVİZOĞLU'NA ELEKTRONİK SABOTAJ!.. haber vitrini
"Küresel Terör"ün tartışıldığı Ceviz Kabuğu
Programı'nda Flaş TV'nin açıklayamadığı ve televizyondan kaynaklanmayan
teknik bir yöntemle yayın sabote edilerek tarihinde ilk kez yarım kaldı.
11 Temmuz 2005 Pazartesi 15:46
Usta gazeteci Hulki
Cevizoğlu'nun hazırlayıp sunduğu Sakarya Üniversitesi Uluslararası
İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Emin Gürses,Yazar Nurullah Aydın'ın
katıldığı Cevizkabuğu programı küresel terör tartışıldığı sırada yayın
terörünün kurbanı oldu.Elektirik kesintilerinin ve karlanmanın ekran
kirliliği yaratması,programın izlenmesini imkansız hale getirirken,sorunun
Ankara'daki ana vericinin bilinmeyen bir nedenle yayına çıkamamasından
kaynaklandığı belirtildi..
î Başa
Aklına gelen başına geldi....
Doç.Dr.Emin
Gürses'in çarpıcı açıklamalar yaptığı sırada ekranda karlanmalar meydana
gelmeye başladı.Hulki Cevizoğlu'nun"Çok hızlı gidiyorsunuz bizim yayın
kesilebilir"demesinin ardından yayın durduruldu.Ankara vericisiyle
İstanbul arasında bağlantı sağlanamayınca önce kısa aralıklarla kesilen
yayın daha sonra 22 dakika durdu.
Program akışı alt üst olan Ceviz
Kabuğu'nun tarihinde ilk kez yarım kalması uluslararası terörün,ulusal
yayınlara uygulanmaya başlaması olarak algılandı..
Uluslararası
terör "ulusal yayınlara" da uygulanmaya başladı..
Usta Gazeteci
Hulki Cevizoğlu'nun hazırlayıp sunduğu, Sakarya Üniversitesi Uluslararası
İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Doç.Dr.Emin Gürses ve Stratejist-Yazar
Nurullah Aydın'ın katıldığı Ceviz Kabuğu programında küresel terör
tartışıldığı sırada program, yayın terörüne uğradı..
Elektrik
kesintisinin yanı sıra, karlanmaların meydana geldiği programda, bu
kesintinin programın yayınlandığı Flash TV'den kaynaklanmadığı,
Ankara'daki ana vericinin bilinmeyen bir nedenle yayına çıkamadığı
açıklandı..
3 kez kesilen Ceviz Kabuğu'nu arayan izleyicilerden bir
kısmı, "Vericiler etrafında dolaşan bir arabadan sinyal gönderilerek böyle
bir kesintiye neden olunabileceğini" ileri sürdüler..
Kritik
açıklamalar yapıldığı sırada böyle bir durumun meydana gelmesi kafalarda
soru işaretlerine neden oldu.
Ceviz Kabuğu programını engellenmek
için benzer durum daha önce de yaşanmış ama program sonuna kadar yayına
devam edebilmişti..
Nitekim geçen haftalarda programa katılan ve
iki müthiş buluş gerçekleştirdiklerini açıklayan Erciyes Üniversitesi Fen
Edebiyat Fakültesi Kimya bölümü Öğretim Üyesi Prof.Dr.Abdullah Çoban ve
Fizik Mühendisi Şükran Can da "Ceviz Kabuğu'na çıkmayın kaç milyon dolar
istiyorsanız verelim" diye bir teklifle karşılaştıklarını
açıklamışlardı..
Yayın kesintisi yaşandığı sırada hem yurt içi hem
de yurt dışından programı izleyenlerden "yayınınızı izlemiyoruz" diye
telefon ve e-posta ile birçok tepki geldi..
î Başa
Yayın Terörü
Nasıl Başladı?.
Doç.Dr.Emin Gürses çarpıcı ve şaşırtıcı
açıklamalar yapmaya başladığı sırada Ceviz Kabuğu programının sunucusu
Hulki Cevizoğlu, içine doğmuş gibi "Çok hızlı başladınız bizim yayın
kesilebilir aniden" dedi ve Aydın konuşmaya başladığında ise, yayında
karlanmalar meydana geldi.
Bu Karlanmalar üzerine Aydın,
"Gerçekleri konuşan aydınlara bir kısım medyada sansür uygulanıyor; Ceviz
Kabuğu'nda da böyle bir durum olması normal" dedi.
Saatler 00.04'ü
gösterdiği sırada yayında karlanmalar meydana gelmeye
başladı.
Bunun üzerine Ankara çıkışlı yayın durduruldu ve İstanbul
ana kumanda devreye girdi.
Yaklaşık 4 dakika sonra tekrar yayına
girildi..
Karlanmaların düzelmemesi üzerine yayına 00.15'te tekrar
ara verildi.
00.29'da başlayan yayında görüntüler iyice kaybolmaya
başlayınca Ceviz Kabuğu programı tekrar kesildi..
Bu kez 9 dakika
sonra yeniden Ceviz Kabuğu yayına girebildi.
Ancak, bu da birkaç
dakika sürdü.
Bunun üzerine Ceviz Kabuğu Ankara'dan yayın
yapamadı.
İstanbul merkez teknik olarak tedbir almaya çalışırken,
aynı tanıtımlar defalarca döndürüldü.
22 dakika boyunca Ankara
vericilerinden İstanbul'a yayın çıkışı sağlanamayınca, Ceviz Kabuğu
tarihinde ilk kez yarım kaldı ve 22 dakika sonrasında programın kapanış
jeneriği yayınlanarak, Flash Tv müzik yayınına başladı..
Yayın
Terörü Yaşanmadan Önce Neler Konuşuldu? Önce Ankara'da Adalet Bakanlığı
önünde canlı bomba olayı, sonra da İngiltere'nin başkenti Londra'da 6
metro istasyonu ve belediye otobüslerine düzenlenen saldırıların
tartışıldığı Ceviz Kabuğu programında konuşan Doç.Gürses, "İngiltere'de
öyle gruplar var k,i İngiltere'yi yıkmak için her şeyi
yaparlar.
İngilizler'in içinde öyle gruplar var ki bunların eline
patlayıcı ver, gider koyar" dedi..
Doç.Gürses, dikkat çeken 3
patlama olduğuna değinerek şu açıklamaları yaptı: "Bir İstanbul, bir
Madrid bir de Londra patlaması var.
Sıradan insanlara karşı
saldırı.
İstanbul'da Ramazan'da Müslümanları
öldürüyorlar.
Kim öldürüyor? El Kaide! Olur mu? Gittik sorduk El
Kaide'ye, 'Böyle bir şey yaparak acaba Müslümanlığı yok etmeye mi
çalışıyorsunuz?' diye.
Bu açıklamalar üzerine, Cevizoğlu, Gürses'e,
"El Kaide'yle bağlantınız mı var?" diye sordu.
"Gürses, El Kaide
ile Amerikalılar görüşüyor biz görüşsek ne olacak?" diye yanıt
verdi.
Doç.Gürses, sözlerine şu şekilde devam etti: "Londra'da
Edinburg'ta toplantı oluyor.
Binlerce polisi Londra'dan Edinburg'a
taşıyorlar.
Öğrendiğimize göre bin 500 istihbaratçıyı Edinburg'a
götürüyorlar.
Londra'da bir güvenlik zafiyeti
doğuyor.
İngiltere'de bomba yapacak grup, IRA üyeleri.
Etnik
terör ile ilgili kitap yazarken, PKK'yla bağlantı kuran IRA üyeleriyle
görüştüm" demesi üzerine, Cevizoğlu, "Çok hızlı başladınız bizim yayın
kesilebilir aniden" dedi..
Doç.Gürses, Londra'ya bomba sokmanın
mümkün olmadığını, İngiltere'de bomba koyanlardan birinin bulunduğunu, ama
bağlantılarının ortaya çıkarılmasına çalışıldığını açıklayarak,
İngiltere'nin her yerinde kameralar olduğunu, İngiltere'de çalıştığı
dönemde gözlemlediği kadarıyla, sadece kadınların tuvaletinde kamera
olmadığını onun dışında her yerde kamera olduğunu belirtti..
Yeni
Gladyo mu (Dünya Derin Devleti) Örgütleniyor? İngiliz polisinin güvenliği
yukarıya kaydırmasının bir terör örgütü için uygun ortam olduğuna dikkat
çeken Doç.Gürses, bombalama olayıyla iki mesaj verildiğini belirtti:
"Birincisi İngilizlerin içinde biri İngilizlerin politikasından
rahatsızdır, bunun için yapıyordur.
İkincisi Irak politikası
nedeniyle büyük baskı vardır, bunun için adam bulmak kolaydır.
Yani
İstanbul'da Sultanahmet Camisine bomba atacak çok dinci bulabilirsiniz."
Doç.
Gürses, sözlerine şu soruları sorarak, devam etti: "İngiltere
istihbaratlarında şu anda dünyada acaba yeni bir gladyo mu örgütleniyor
sorusu var kafalarda.
Şimdi gladyonun ötesinde devlet
yöneticilerinin de bilgisi dışında bir dünyayı kontrol edelim diye düşünen
birileri mi var? Acaba dünyada böyle yeni bir derin devlet mi çıkıyor? CIA
derin devletin gladyatörü.
Başkanlar bile böyle bir güç var mı diye
korkuyor.
Devletin içinde devletin yöneticilerinden habersiz
bombalama eylemine girecekler.".
1962 yılıyla ilgili bir örnek
veren Doç.Gürses, "Küba'da CIA içinde bir çalışma
yapılıyor.
Küba'ya müdahale için nasıl bir ortam yaratabiliriz?
CIA'nın içinden bir grup çıkıyor diyor ki, 'Biz Miami'de bir gece kulübüne
bomba atarsak, burada 50-60 kişi ölürse, bunu biz Kübalı istihbaratçılara
yükleriz Küba'ya müdahale için bahane yaratırız.' CIA içindeki bu bilgiyi
FBI'ye ve Ulusal Güvenlik Kurumu'na ulaştırıyorlar ve bunu
engelliyorlar.
Devletin içinde devletin yönetiminden habersiz
bombalama eylemine girecekler.".
î Başa
Londra'da İki Mesaj
Var.
Cevizoğlu, programa katılan "Küresel Terör ve Terörizm"
kitabının yazarı,Gazi Üniversitesi öğretim görevlilerinden
Stratejist-Yazar Nurullah Aydın'a dönerek, terörün tanımını
sordu.
Aydın, terör kelimesinin Latince terere (korkutmak)
fiilinden geldiğini, 1927 yılından başlayarak uluslararası alanda terör
kavramı konusunda ortak bir kanaate varılamadığını belirterek, "Terör
kavramı sizin bakışınıza, ideolojik anlayışınıza, hukuksal görüşünüze ve
siyasal eğiliminize göre anlam ifade eden bir kavram" diye
ekledi.
Aydın, medyayı eleştirerek, "Sanki Türk medyası değil de
İngiliz medyası gibi manşetler ve yorumlar yapıldığını ama İngiliz
basınının Türkiye konusunda aynı davranışı göstermediğini"
kaydetti..
Aydın, Londra'daki bombalama olayları ile ilgili olarak
iki mesaj olabileceğini belirterek, İngiltere'nin AB genel başkanı
olduğunu şimdilerde AB anayasasının ertelendiğini ve AB'nin çatırdamaya
başladığını, böyle bir süreç içerisinde Tony Blair'in son seçimlerdeki güç
kaybı da göz önüne alınınca, İngiltere'de kamuoyunda Irak politikası ile
ilgili söylenen, Irak olayının haksız ve kirli bir savaş olduğu göz önüne
alınca Londra'da bombaların patlaması için çok neden ortaya çıkıyor" dedi
ve İkinci bir nedenin de Türkiye'nin arkasında bulunan AB üyeliği için
Türkiye'ye destek veren İngiltere'nin yönetimine bir mesaj olabileceğini
kaydetti.YENİÇAĞ
SARAYBOSNA
Dışişleri Bakanı Abdullah Gül bugün Bosna'da
hüzünlü bir törene katılıyor. "Her şey vatan için" güdüsüyle insanlıklarını
askıya alarak "patolojik milliyetçiliğin" en çarpıcı örneğini veren Sırplar,
bundan 10 yıl önce Srebreniça'da binlerce Müslüman Boşnak yetişkin erkek ile
delikanlıyı göz kırpmadan acımasızca katletmişlerdi.
Aralarında, şu anda
hapiste olan Bosnalı Sırp liderlerden Biljana Plavsiç gibi, bundan dolayı vicdan
azabı çekenler olsa bile, Sırplar bu konuda hâlâ gerçek bir ahlak muhasebesi
yapmış değiller. Bunun yerine, "Büyük acılar çekmiş olan bizim gibi soylu bir
milletin bu suçları işlemiş olması imkânsız" noktasından hareketle, "toplu
inkâr" içindeler.
Önemli bir kısmı ise hâlâ "Sırpların Avrupa'yı Müslümanlık
tehdidinden kurtardığına, ancak bunun için nankör Avrupalılardan takdir
görmediklerine" inanıyor.
Oysa, Lahey'deki Uluslararası Savaş Suçları
Mahkemesi'nde soykırım suçuyla yargılanan Slobodan Miloseviç'in duruşması
sırasında, kısa bir süre önce, delil olarak ortaya konan bir bant kaydı bu
insanlık dışı cinayetlerin nasıl işlendiğini cümle âleme gösterdi.
'Suçluları yakalama oyunu'
Bandın, kendilerine "Akrep" diyen
özel tim mensupları tarafından çekilmiş olması ise, ki herhalde bunu defalarca
izleyerek ne iyi ettiklerini kahkahalar arasında konuşmuşlardır, "patolojik
milliyetçiliğin" hangi boyutlara erişebileceğini sergilemeye yetiyor.
Birçok
Sırp'ın hâlâ "mizansen" diyerek reddettiği bu bant, henüz bıyıkları bitmemiş
olan çocuk yaşındaki korumasız genç Boşnak erkeklerin "Sırplık" adına nasıl
yargısız infaz yoluyla yok edildiklerini açıkça ortaya koyuyor.
O kadar ki,
mevcut Belgrad yönetimi bile sonunda utanarak, "suçluları yakalama oyunu"nu
oynama ihtiyacını duydu. "Yakalama oyunu" diyoruz, çünkü tutuklanan "Akrepler"in
çoğu daha sonra, "delil yetersizliği" nedeniyle serbest bırakıldı.
En
azılılarının kaçmalarına ise göz yumuldu. İkinci Dünya Savaşı sonrasında
Avrupa'da yaşanan en büyük kitle katliamı olan Srebreniça toplu cinayetinde
yakınlarını kaybetmiş olan anneler ve kız kardeşler bu yüzden hâlâ huzura
kavuşabilmiş değiller.
Kavuşamazlar da. Sevdiklerinin yok edilmesini emreden
Radovan Karadziç ile "General" Ratko Mladiç bugün hâlâ -uygar dünya ile alay
edercesine- ellerini kollarını sallayarak Bosnalı Sırpların başkenti Pale ile
Belgrad arasında mekik dokuyorlar. Lahey'deki mahkemenin yetkilileri, bunu bir
yerlerden destek görmeden yapamayacaklarına işaret ediyorlar. Belgrad
yönetiminin "Yakalanmaları için elimizden geleni yapıyoruz" açıklamalarını ise
inandırıcı bulmuyorlar.
Hüzünlü bir tören
İşin gerçeği şu ki,
Karadziç, Mladiç ve "Akrepler"i Sırpların büyük bölümü tarafından hâlâ
"kahraman" olarak görülüyorlar. Tıpkı Lahey'de hesap veren Miloseviç gibi. Aynı
Sırpların, "Sırp katili" Hırvat "General" Ante Gotovina'nın milliyetçi Hırvatlar
tarafından "kahraman" olarak görülmesini "anlayamamaları" ise tabii ki bir
çelişki.
Daha birkaç gün önce, Srebreniça'da bugün yapılacak tören alanına
önceden yerleştirilmiş patlayıcıların bulunmasına gelince, bu da patolojik
milliyetçiliğin "gözü dönmüşlük" halinin hâlâ nasıl sürdüğünü ortaya
koyuyor.
Srebreniça'da gerçekten çok hüzünlü olan bir tören yapılacak bugün.
Ancak, bu herkes için hüzünlü olduğu kadar düşündürücü bir tören olmalı.
Bosna Savaşı sırasında Avrupa'nın gösterdiği kaypaklıktan tutun -ki
Hollandalı sözde "koruyucuların" Srebreniça'da insanlık adına gösterdikleri
"büyük kahramanlık" tarihe geçti bile- korumasız genç erkeklerin acımasızca
kurşuna dizilmelerine olanak sağlayan sapık ruh haline kadar birçok konuda
düşündürmeli bizi bu tören.
[email protected]
î Başa
'Bu yabancı sermaye ile cari açık
kapatılamaz' Milliyet 11 Temmuz 2005
Devlet Bakanı Şener, yabancı
sermayenin gelirin yurtiçinde yaratıldığı sektörlerde yoğunlaştığına dikkat
çekti. Şener, Türkiye'de yaratılan gelirin bu yolla yurtdışına aktarılacağına
işaret etti ve 'Bu şekilde cari açık kapanmaz, kriz bile olur'
dedi
Ahmet Erhan Çelik -
Ankara
Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener,
Türkiye'ye ilgi duyan uluslararası şirketlerin yatırım tercihlerinin orta vadede
krizlere neden olabileceği uyarısında bulundu.
Milliyet'e açıklamalarda
bulunan Şener, yabancı sermayenin grossmarket - perakende, elektrik üretim -
dağıtımı, bankacılık ve telekom - iletişim gibi "gelirin yurtiçinde yaratıldığı"
dört sektörde yoğunlaşma eğilimi içinde olduğunu belirterek şöyle konuştu:
"Bu sektörlerin ortak özelliği, yaratılan gelir ya da tasarrufların
yurtiçinde üretiliyor olmasıdır. Ne bankacılık, ne enerji, ne de söz konusu
ettiğimiz diğer sektörlerde dış âlemden sağlanan ihracat geliri yoktur.
Teknoloji ve sabit sermaye transferi de söz konusu değildir. Yapı değişmezse
yabancılar yurtiçinde üretilen gelir ya da tasarrufu alarak kendi merkezlerine
aktaracaktır."
Şener, yabancı sermayeyle ilgili saptamalara Türkiye'nin önde
gelen büyük banka ve holdingleriyle yaptığı özel görüşmeler sonrasında
ulaştığını belirterek, "Bu durumda cari açık da ilelebet kapatılamaz" diye
konuştu.
Yabancı sermaye - kriz ilişkisiyle ilgili görüşlerini hükümet dahil
her zeminde dile getirdiğini kaydeden Şener, "Arjantin'de yaşanan ekonomik
krizler de bu yolla ortaya çıktı" dedi.
Şimdiden
uyarıyorum
Şener, yabancı sermaye beklentisinin moda şeklinde
kavrandığını ifade ederken, "Ben şimdiden uyarıyorum. Ama bu görüşlere karşı
kimse bana ne 'evet' ne de 'hayır' yanıtı verebiliyor. Yabancı sermayeye yasal
sınır gerekiyor. Kimse tehlikenin farkında değil" dedi. Şener daha önce de medya
ve bankacılık sektörlerinde yabancılara yasal sınırlama getirilmesi gerektiğini
gündeme getirmişti.
Şener'in basın sektörüne yabancı sermaye girişiyle ilgili
sözleri Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın bu konudaki tutumundan önemli bir
farklılık gösterdi. Erdoğan, geçen hafta ABD'ye giderken basın sektörüne yabancı
sermaye girişine kısıtlama getirilmemesi gerektiği yönündeki görüşlerini şöyle
ifade etmişti:
Hükümetiniz medyada yabancı payını yüzde 25'le
sınırlayan bir kanunu Meclis'ten geçirdi. Bu kanunun sizin haberiniz olmadan
geçirildiği doğru mu?
Evet doğru. Maalesef ben, yurtdışındayken
arkadaşlar bunu geçirmişler. Yanlış yaptılar ve ben çok kızdım. Döndüğümde bunu
kendilerine de söyledim. Etrafta söylenenlerden etkilenmişler.
Peki ne
yapacaksınız?
Düzelteceğiz. Star'a uygun fiyatla alıcı bulmalıyız.
Yabancıların medya piyasasına girmesi iyi olur. İyi bir rekabet ortamı
oluşur.
Cari işlemler açığının (döviz gelirleri ile giderleri
arasındaki fark) ilk 5 aylık seyrini sürdürmesi halinde yıl sonunda 21.6 milyar
dolara ulaşacağı belirlendi.
Bu tahmine göre tedbir alınmaması halinde yılın
başında 10.6 milyar dolar öngörülen cari açık program hedefi katlanmış olacak.
IMF'yle haziran ayında başlatılan yeni stand by'da 15.4 milyar dolar olarak
revize edilen cari açık rakamında da 6.2 milyar dolarlık sapma olacak. Cari
açığın ocak - mayıs döneminde 11.1 milyar dolara ulaştığı dikkate alındığında,
yılsonu tahminleri için üç senaryo üzerinde duruluyor:

î Başa
Kim barbar? - Independent - Robert Fisk - 8 Temmuz
2005
Yoksa önlemi, dış politikada mı aramalı? Başbakan Tony Blair, dünkü saldırıları 'barbarca' diyerek kınamıştı.
Bu sabah Independent'ta yazan Orta Doğu muhabiri Robert Fisk, İngiliz halkından neyin barbarca olduğunu bir kez daha oturup düşünmelerini istiyor.
Robert Fisk, 'Londra'yı vuran bombalar, evet, barbarcaydı' diyor.
"Ama" diye sormuş, "2003'te Amerikan-İngiliz ittifakının işgal ettiği Irak'ta sivillerin öldürümesi, Iraklı çocukların atılan misket bombalarıyla paramparça olması, Amerikan ordusunun kontrol noktalarında masum Iraklıların vurulması da barbarca değil mi?"
Independent'ın Orta Doğu muhabiri, "Bu bir çelişkidir," diyor, "Onlar öldüğü zaman savaş zaiyatı oluyor, biz öldüğümüz zaman barbarca bir terörün kurbanı oluyoruz."
Independent'taki yorum yazısında Robert Fisk, "Irak'ta direnişle çarpışıyorsak, direniş de çarpışmak için neden bizim ülkemize gelmesin?" diye soruyor.
Yazar, Usame Bin Ladin'in video kayıtlarında söylediklerinin şimdi gerçekleşiyor olmasından şaşkınlık duymadığını belirtiyor.
"Bin Ladin, 'eğer bizim şehirlerimizi bombalarsanız, biz de sizi bombalırız' demiş, ve şöyle sormuştu: İsveç'e neden saldırmadığımızı düşündünüz mü? Şanslı İsveçliler... Çünkü orada ne El Kaide var, ne de Tony Blair."
| |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
İngiliz Daily Mail gazetesi, Tolkien'in filmi de yapılan 'Yüzüklerin Efendisi' adlı roman üçlemesindeki en çirkin ve vahşi ırkı Orkların dili 'Kara Lisan'ın da Türkçe olduğunu yazdı John Ronald Reuel Tolkien'in, beyazperde uyarlaması gişede rekorlar kıran ölümsüz üçlemesi Yüzüklerin Efendisi'ndeki kötülük diyarı Mordor'un Türkiye, Karanlıklar Prensi Sauron'un çirkin savaşçı uşakları Orkların da Türkler olduğu öne sürüldü. İngiliz Daily Mail gazetesi, serinin ilk kitabı 1955'te yayınlanan Yüzüklerin Efendisi hakkında ortaya attığı iddiayı okuyucularına duyururken seçtiği "Tolkien'in Ork Lokumu" (Tolkien's Orcish delight) başlığıyla da "Türk lokumu"na (Turkish delight) gönderme yaptı. Söz konusu iddia, gazetenin, okur sorularının cevaplandırıldığı sayfasında, bir okuyucunun "Mordor'un nerede olduğu" sorusuna verilen yanıtta yer aldı. Daily Mail muhabirleri James Black ve Charles Legge, Mordor kelimesinin eski İngilizce'de "ölümcül günah" veya "cinayet" anlamına gelen "morthor" kelimesinden türetildiğini belirtti. Yanıtta şu iddialar yer aldı: MORDOR: TÜRKİYE "Tolkien'in Orta Dünya haritasıyla Avrupa haritasını üst üste koyarsanız belli başlı iklim, bitki örtüsü ve zoolojik işaretlerin aynı olduğu görülür. Karanlıklar Prensi Sauron'un diyarı Mordor, hem konum hem de şekil olarak Türkiye'dir. Türkiye'nin üç tarafında yer alan denizler Mordor'da dağlar olarak değiştirilmiştir. Harad, Arap topraklarıdır." KARA LİSAN: TÜRKÇE "Mordor'un Türkiye'nin, Anadolu'nun şekline sahip olmasının dışında Orkların lisanı "Kara Lisan"ın da Türkçe ile benzerlikleri vardır. Tolkien'in Nurnen Denizi çevresinde yaşayan köle insanlar Ermenilere, Nurnen Denizi de Van Gölü'ne benzetilebilir." PELARGİR: İSTANBUL "Hobbitlerin yaşadığı Shire, İngiltere'nin ortası olabilir. Gondor ise Akdeniz'e kıyısı olan İtalya ve Yunanistan'da, Rohan Doğu Avrupa ormanlarında bulunabilir. Gondor'un başkenti Minas Tirit Venedik'le, Gondor'un ikinci büyük kenti Pelargir ise Konstantinopolis (İstanbul) ile karşılaştırılabilir." ORKLAR: Orta Dünya'nın en zalim ırkı JRR Tolkien'in yaratırken İskandinav mitolojisinden esinlendiği sanılan Orta Dünya'nın en çirkin, en pis, en vahşi ve en korkulan ırklarından Orklar, Tolkien mitolojisinde özel bir yere sahip. Kuzey'in karanlık güçleri tarafından kendilerine hizmet etmeleri için yaratılan Orklar, yaşadıkları Mordor diyarında Karanlıklar Efendisi Sauron'a hizmet eder. Orkların iyi bir ırk olan Elflerden yaratıldığı da söylenir. İletişim için diğer dillerden alıp, değiştirdikleri kelimelerden oluşturdukları bir dili genellikle küfretmek için kullanır. Orkların yalnızca bazı kelimelerini kullandığı "Kara Lisan"ı ise Karanlıklar Efendisi Sauron, kendisine hizmet edenlerin konuşması için icat etmiştir. Bu dili daha çok Mordor komutanları kullanır. Yüzüklerin Efendisi'ne konu olan "Yüzük"ün üzerindeki yazı da bu dilde yazılmıştı. Haber: Menderes Özel - Nevsal Elevli Kaynak: www.milliyet.com.tr | |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
| |
| İran’ın yeni Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinecad
nihayet dilinin altındaki baklayı çıkardı ve dünkü açıklamasında şeriat
devrimini dünyaya yayarak dünyadaki bütün haksızlıkların hakkından
geleceklerini açıkladı. İrna haber ajansının haberine göre, Ahmedinecad 79’da benzer bir konuşma yapan Humeyni’den bile daha sert bir söylem kullanarak; ’î Başa ’Devrim şehitlerimizin kanları sayesinde yeni bir uyanış yaşıyoruz. İslam devriminin dalgaları çok yakında bütün dünyaya yayılacaktır. Devrimimiz Allah’ın izniyle bu yıl dünyadaki adaletsizliğe kökten halledecektir. Dünyadaki adaletsizliğin, baskıcı ve zorba rejimlerin sonu geldi artık.’’ diyor. ’’Bu sözleri daha önce kimden duymuştuk’’ mu diyorsunuz? Bir yandan Irak'ı işgal ederken öte yandan İran ve Suriye'yi tehdit eden ve yıldızların ötesinden çağrı aldıklarını söyleyerek î Başa '' Dünyaya barış getirmenin yolu bütün dünyaya özgürlüğü yaymaktan geçer'' diyen Bush’tan olmasın sakın? Her şeye rağmen Rafsancani seçilseydi Bush ağız tadıyla dalamayacaktı İran’a. Ne de olsa reform ve yumuşama yanlısı Rafsancani en azından Avrupa’nın desteğini alacaktı. Ama şimdi öyle mi ya… Bush’un İran’ı işgal etmek için dünya kamuoyunu ikna etme gereği bile kalmadı artık. Üstelik ülke içinden ’’gelin de özgürleştirin bizi’’ diyecek birçok yandaş bulmak da bu işin bonusu olacak. Yani, Bush ve avanesi zil takıp oynasa yeridir bugünlerde. İranda’ki bu gelişme dünyanın gidişatıyla da gayet uyumlu aslında. Hele ABD ile büyük bir paralellik içinde. î Başa Eh, ABD’nin muhafazakârları ve aç halkı Bush’u seçerse İran’ın muhafazakârları ve açları da Ahmedinecad’ı seçerler. Arada sadece şekilsel bir fark var. Sonuçta iki lider de dünyaya adalet (!) getirmek istiyor. Değil mi ama… î Başa Bu durumda bize de adaletlerden adalet beğenmek kalıyor. Devrim karşıtlarını zamanında nasıl acımasızca katlettiğini övünerek anlatan, kadınların ne toplumda ne de hükümette bir yeri olamayacağını açıkça söyleyen, toplum üzerindeki baskının gevşemesinden yakınarak başa gelirse devrimin ilk günlerindeki katı kurallara döneceklerini ilan eden birini baskıdan bunalan bir halk nasıl seçer sorusunun cevabı ise oldukça basit. Çünkü, halkın hatırı sayılır bir kısmı da açlıktan ve yoksulluktan bunalmıştı. Yani onların temel çelişkileri ekonomikti. Sosyal adaletsizliğin, sınıflar arası derin uçurumların olduğu toplumlarda ezilen sınıftaki insanların öncelikli bunaltısı temel ihtiyaçlarına dairdir zira. Düşünce ya da kıyafet özgürlüğü, reform gibi kavramlar insanların kendilerinin ve çocuklarının karınlarını doyurduktan sonra düşünebildikleri daha yüksek ihtiyaçlardır. Dolayısıyla, şeriat yönetimine rağmen, özellikle gençler arasında uyuşturucu bağımlılığı, fuhuş, işsizlik gibi sorunların çığ gibi büyüdüğü bir toplumda onların bu problemlerini çözeceğini, sosyal ve ekonomik adaletsizliğin üstesinden geleceğini söyleyen bir adayın, hele kendisi de aynı sınıftan geliyorsa ve karşısında halktan kopuk, trilyonluk serveti olan bir aday varsa seçim kazanması pek de sürpriz sayılmaz öyle değil mi? Hem, şeriatle yönetilen bir toplumda işler bu kadar kötü gidiyorsa seçim kazanmak isteyen bir adayın, şeriat kanunlarını aynı devrimin ilk yıllarındaki gibi ve hakkıyla uygulayacağını söylemesinden daha normal bir şey de yoktur herhâlde. ''Sosyalist düzen getireceğiz, toplumsal eşitliği sağlayacağız.'' diyecek hâli yoktu ya! İranlı tanıdıklarımdan öğrendiğime göre İran’daki gazeteler fazla bir yorum yapmamışlar seçim sonuçları hakkında. Hatta haberden öteye gitmemişler.Yorum yerine bol metafor kullandıkları şiirler yayınlamışlar. ’’Biz İranlılar şair ruhluyuzdur. Tepkilerimizi şiirlerle dile getirmeyi severiz.’’ diyorlar. Başka seçenekleri de yoktu zaten. Daha iki hafta önce en büyüklerinden iki reform yanlısı gazete seçimlerin birinci turunda hile yapıldığını açıkladıkları için kapatılmıştı. İstibdat* dönemi yaşayan toplumlarda tepki göstermenin metaforlara ve şiirlere sığınmaktan başka yolu da yoktur zaten. Biz de 2. Abdulhamid zamanında ziyadesiyle deneyimlemiştik bunu. (Günümüzde de olduğu gibi deyivermeyeceğim işte. Neme lazım, bakarsınız yeni TCK’nın bir yerlerine değiveririm.) *İstibdat: Uyruklarına hiçbir hak ve özgürlük tanımayan sınırsız monarşi, despotluk, despotizm. İstibdat Dönemi: Osmanlı tarihinde "İstibdat Dönemi" denen Sultan II. Abdülhamid'in otuz buçuk yıllık dönemi Türk basınının en karanlık çağlarındandır. Bu dönemde hükümetin en büyük düşmanları gazeteler ve kitaplardı. |