ANA SAYFA

GÜNCEL İNDEKS

 

 


- Âlem-i İslâm’ın gür sesi; Mehmet Akif - Milli Gazete 
  ~ 27 Aralık 1936 Pazar günü akşamı aramızdan ayrılan Mehmet Akif Ersoy, ardında sadece şiirini bırakmadı. Ömrünü vatanına, dinine ve davasına adayan Akif, her türlü sahtecilikten, yalancılıktan ve siyasi ihtiraslardan tamamen uzak durmuş, milletinin istiklâlini ve istikrarını kazanması için gerekli mücadelede daima ön safta yerini almıştır.

- Menemen Hadisesinin İçyüzü Nedir?- Milli gazete 

- Enver Paşa’nın hedefi - Milli Gazete 
  ~ Enver Paşa’nın Sarıkamış Harekatına girişirken dillendirdiği amaç 93 Harbinden beri, (1878) Rus işgalinde bulunan Kars, Sarıkamış, Ardahan gibi doğu illerimizi geri almak, Doğu Avrupa’da Ruslarla harp hâlinde olan Almanlara yardım etmek ve kazanılacak bir zaferle Kafkaslar ve Orta-Asya’daki Türk illerinin kapısını açmaktı.

- “İslâm’ın emrine uyarım”  - milli gazete - 27 Aralık 2005
  ~ Halkalı Ziraat Mektebi’nde hitabet ve Darülfunun’da edebiyat dersleri vermeye devam eden Mehmed Akif Ersoy, bu dönemde İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne şartlı olarak girer. Yemin töreninde ise, cemiyetin bütün emirlerine değil, sadece İslâm’a uygun emirlere uyacağına

- Hoş bir sadâ bıraktı - Milli Gazete 
  ~ 1920’de Sarayönü’nde doğan Sadreddin Yüksel’in ömrü ilim peşinde koşmakla ve ilim öğretmekle geçti. Sultan Ahmed Camii imamı Merhum Gönenli Mehmed Efendi’nin kurslarında ve İsmail Ağa Kur’an Kursunda talebelere Arapça İslâmî ilimler okuttu. Sultan Ahmed Camii eski imamlarından, Şeyh Muhammed Şefik Arvasi’den
  ~ Sadreddin Yüksel 1336/1920 tarihinde Sarayönü ilçesinde doğar. Doğumundan sonra ebeveyni tarafından Konya’nın merkezine, Şeyh Sadreddin Konevî

- İstihbaratçılar boşuna gelmez - milli gazete 
  ~ Emekli Büyükelçi Kaya Toperi “Ne zaman Türkiye’de kavga çıkar, ajanlar Ankara’ya doluşur. Tezkere sonrası böyle bir hareketlilik vardı örneğin bir de şimdi var. Özellikle Amerikalılar sağda solda “Hükümete alternatif bir oluşum var mıdır?” diye konuşup duruyorlar bu aralar. Türkiye’nin durumu ortada. YÖK, camiler, TÜSİAD, üniversite, Pamuk davası derken kazan fokurduyor. Diplomatik yoldan bilgi almak zordur. Bir ipte iki cambaz. Bu arada, Türkiye’nin jeopolitik önemini gözardı etmemek lazım. Hem istikrarlı hem de çok kuvvetli olmayan bir Türkiye istiyor bunlar” diyor.

- İsrail, komandoları için Bolu ve Hakkari’yi istedi - 27.12.2005 
  ~ İsrail Genelkurmay Başkanı Korgeneral Dan Halutz’un, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök’ün davetlisi olarak Ankara’ya yaptığı günübirlik ziyarette Türkiye’den çetin iklim şartlarına dayanıklı komandolar eğitmek için Bolu ve Hakkari Dağ Komando Tugayları’nı kullanma izni istemesi "olası bir İran operasyonu için düğmeye basıldı" şeklinde yorumlandı.  

- Mehmet Akif ile yaşamak... - Yeni Şafak - 27.12.2005 
  ~ Gündem ne olursa olsun, bu hafta Akif'in ölüm yıldönümüne demir atacak. "Çanakkale" şairinin ölüm yıldönümünde, geliri Mehmetçik Vakfı'na adanacak klibi döndürmeyen tv kanalları ile, gündem Akif'e gelip dayanmalı zaten.

- Mehmed Âkif'ten - 27 Aralık 2005
  ~ Vefâtının altmış dokuzuncu yıldönümünde büyük şairimizden seçmeler sunmak istedim.
  ~ Âtîyi karanlık görerek azmi bırakmak...

- İsrail İran'a saldıracak Türkiye ne yapacak?.. - 27 Aralık 2005 
  ~ İsrail'in İran nükleer tesislerine saldıracağına ilişkin her gün yeni gelişmeler ortaya çıkıyor, yeni iddialar öne sürülüyor. Tahran'ın nükleer silahlara sahip olma zamanı kısaldıkça saldırı tehditlerinin şiddeti artıyor. Durum tehdidin de ötesine geçti. ABD ve İsrail, gerek Irak'tan çekilme gerekse bölge ülkeleriyle ilişkilerini İran'a saldırı ekseni üzerinde yeniden şekillendirmeye başladı.

- İsrail Türkiye'den üs istiyor - internethaber
  ~ İsrail, İran'a yönelik politikalarının bir parçası olarak Hakkâri'den, 3 kilometrekare büyüklüğünde, üs kurmak üzere toprak istiyor. Bunun karşılığındaki önerisi de şu:

- “Barzaniler’in hepsi 1casustu !” - Haber3 - 26 Aralık 2005

- Ne yiyeceğimizi şaşırdık! - Türkiye gazetesi
  ~ * Beyaz ete, klora batırılıp taze görüntüsü veriliyor
  ~ * Küflü kaşarlar eritme peyniri yapılıyor
  ~ * Baharatlara kurutulmuş ot ve sap karıştırılıyor
  ~ * Sütün yağı alınıp yerine margarin katılıyor
  ~ * Soya baharatla karıştırılıp sucuk imalatında kullanılıyor
  ~ * Tavuk dönerin içine deri ve bağırsak konuluyor

- Amerika’da trafik muamelecisi var mı? - Türkiye gazetesi
  ~ Muamelecinin, kilitli bürokrasi kapılarını açmak için elinde bir “altın anahtar” vardır. Bu altın anahtar rüşvettir. Hiç kimse hikaye anlatmasın; Türkiye’de devlet dairelerinde rüşvet vardır. Azaldığı filan da yoktur. Vatandaşın kendi başına gidip işini rahatlıkla görmesi gereken devlet dairelerinde muamelecilerin (adları komisyoncu veya müşavir olsa da) dışında iş yürütmek, deveye hendek atlatmak gibidir. Bu durumu ne gizli kamera ile, ne de müfettişle bitirmek mümkün değildir.

- EMNİYET MÜDÜRÜ AVCI, KAPIKULE OLAYINI BÖYLE AÇIKLADI: YUKARIDAKİLER DERS ÇIKARSIN! - haber vitrini 
  ~ Kapıkule'deki sorunun bugüne ait olmadığını belirten Avcı, 'rüşvet çarkının ayrıntılarını' sokaktaki insanın dahi bildiğini belirtti, 'Yukarısı, çektiğimiz fotoğraftan ders çıkarsın' dedi.

- Ermeni yazar Pamuk'a sert çıktı! - internethaber
  ~ Ermeni asıllı araştırmacı-yazar Levon Panos Debağyan'dan, ünlü yazar Orhan Pamuk'a sert suçlamalar. Debağyan, Pamuk için 'o bir yetiştirmedi' diye konuştu.

- CIA’dan Çeçenistan’da zehirli katliam - 22 Aralık 2005 - Aralık
  ~ CIA’in Çeçenistan’da “zihin kontrolü” deneylerinde kullandığı zehirler, 6 çocuğu öldürdü !

- Hacker kıskıvrak!- internethaber
  ~ İnternethaber.com sitesini ele geçiren hacker, hack işleminin üzerinden 24 saat geçmeden Ankara'da enselendi.. Nefes kesen operasyonun ayrıntıları..

- Stalin maymun-insan üretmek istemiş - milliyet - 21 Aralık 2005 
  ~ 1926 yılında Sovyet diktatörü Stalin'in, Rus bilim adamlarına hiç yorulmayan, ne bulursa yiyen ve korkusuzca savaşan, yarı insan-yarı maymun yaratıklardan oluşan bir ordu yapılması için emir verdiği ortaya çıktı...
  ~ Bilimadamı önce erkek maymunlardan aldığı spermleri, Afrikalı ve Rus gönüllü kadınları hamile bırakmak için kullandı. Sonuç alamayınca bu kez, dişi maymunların rahmine insan spermleri enjekte edildi.

- Abdülhamid Han, Atatürk, Erbakan
  ~ “Kendimize kâfi derecede güvenip ve kudretimizi bildiğimiz için İslâmiyetin mukaddes yerlerinin Musevilerin ve Hıristiyanların nüfuzunun altına girmesine mâni olacağız. Binaenaleyh şunu söylemek istiyoruz ki, buraların Avrupa emperyalizminin oyun sahası olmasına müsaade etmeyeceğiz. Biz şimdiye kadar dinsizlikle ve İslâmiyet’e lakayt olmakla ittiham edildik. Fakat bu ittihamlara rağmen Peygamberin son arzusu, yani mukaddes toprakların daima İslâm hakimiyetinde kalmasını temin için hemen bu gün kanımızı dökmeye hazırız. Cedlerimizin, Selahattin’in idaresi altında, uğruna Hıristiyanlarla mücadele ettikleri kutsal toprakların yabancı hakimiyet ve nüfuzu altında bulunmasına müsaade etmeyeceğimizi beyan edecek kadar bugün Allah’ın inayetiyle kuvvetliyiz. Avrupa bu mukaddes yerlere temellük etmek için yapacağı ilk adımda bütün İslâm aleminin ayaklanıp icraata geçeceğine şüphemiz yoktur.”

- YİNE ÇUVAL GERGİNLİĞİ... - haber vitrini 
  ~ Kuzey Irak'ta Türk askerinin başına çuval geçirilmesi sırasında çevirmenlik yapan 2 Türk'ün, "Milli Savunma Bakanı, telefonda Türk yüzbaşıya 'olayı çöz' diyerek şiddetle bağırıyordu" sözleri ortalığı karıştırdı.

- REKTÖR AŞKIN'IN KASASINDAN ÇIKAN 414 KİŞİ HAKKINDAKİ İSTİHBARAT BİLGİLERİNİ HAZIRLAYAN BAŞÇAVUŞ KONUŞTU... - haber vitrini 

- KORKUNÇ ŞÜPHE: CEZAEVİNDE İNTİHAR ETTİĞİ AÇIKLANAN ÜNİVERSİTE GENEL SEKRETER YARDIMCISI ÖLDÜRÜLDÜ MÜ? - haber vitrini 
  ~ 'Enver Arpalı öldürüldü' iddiasını destekleyen Arpalı'nın kardeşleri, İstanbul'dan gelecek adli tıp raporunun sonucuna göre dava açacak. Kardeşler, Arpalı'nın dindar olduğunu ve intiharı düşünmeyeceğini söylüyor.

- Engin Ardıç'tan bol ajanlı yazı - internethaber
  ~ Hasan Cemal'in 'Cumhuriyet'i çok sevmiştim' adlı kitabında geçen bir isim Akşam yazarı Engin Ardıç'ı harekete geçirdi. O isim ajanların öğretmen ve yönetici olduğu Robert College Yüksek Okulu'nda, Ardıç'la aynı sınıfıta okuyordu. Ardıç o günlerini

- Doğan Güreş paşadan

- AK Parti Michael Rubin'e neden haddini bildirmiyor? - 16 Aralık 2005 

- Fatih’in bedduası
  ~ Büyük üzüntü duyan Fatih, bunun üzerine ellerini kaldırarak “İstanbul’da edindiğim yerleri ecnebilere satanlar, Allah’ın gazabına uğrasınlar” diye beddua etti.”

- Paşa’ya madalya! Tayyip’e dirsek!

- Kıbrıs’ın gerçek fatihi Erbakan’dır - milli gazete - 16 Aralık 2005 
  ~ Akarcalı, “Kıbrıs’a Türk Ordusu’nun müdahalesindeki en büyük şans Erbakan’ın Başbakan Yardımcısı olmasıdır. Bizim oturup kalkıp Erbakan’a teşekkür etmemiz gerekir. Gerçek fatih odur” diye konuştu.
Osman Toprak


î Başa
Âlem-i İslâm’ın gür sesi; Mehmet Akif - Milli Gazete 
Osman Toprak
[email protected]
27.12.2005
î Başa 27 Aralık 1936 Pazar günü akşamı aramızdan ayrılan Mehmet Akif Ersoy, ardında sadece şiirini bırakmadı. Ömrünü vatanına, dinine ve davasına adayan Akif, her türlü sahtecilikten, yalancılıktan ve siyasi ihtiraslardan tamamen uzak durmuş, milletinin istiklâlini ve istikrarını kazanması için gerekli mücadelede daima ön safta yerini almıştır.
Onu, İstiklâl Marşı ve Çanakkale Şehitleri’ne hapseden, onun mücadelesini ve fikrini, hayatını ve davasını görmezlikten gelerek ona dar bir çerçevede kısıtlı bir hayat hakkı tanıyan zihniyet, şüphesiz ona haksızlık etmektedir. 
Safahât, yedi kitap olarak Akif’in düşünce dünyasının şiir dili ile mısralara dökülmüş halidir. Onun hayatının çizgileri, eseri ve fikri ile örtüşmekte, bütünlük arz etmektedir. İki farklı veya üç farklı kif yoktur. İnancını ve imanını sarsmamış, hayatının gayesini doğru olarak tespit ve tanzim etmiş olan Mehmet Akif, sanatını hayatından, hayatını da sanatından beslemiştir.
Müslümanlığını son derece önemseyen ve İslâm milletlerinin canlanması, uyanması, kafirlerin hükmü ve yönetimi altına girmemesi için elinden geldiğince bütün imkânlarını seferber eden Akif, daima onurlu, şahsiyetli ve millî bir tavırdan yana olmuştur. Dönemde iyice patlak veren ve Osmanlı devletini bunaltan isyanlar, millet fikrinin ve İslâm davasının ortadan kalktığının, etnik güçlerin koca imparatorluktan artık kanlarla isyanlarla uzaklaştığının habercisi olmuştur. Balkanlarla birlikte Fas, Tunus, Cezayir ve İran’ın da elimizden çıkması, devletin ve milletin bütün bütün karamsarlığa, yılgınlığa ve çaresizliğe düşmesi acı bir tablo olarak yansımaktadır. Bunların acısını derinden duyan Akif, özellikle kavmiyetçilik fikrine karşı milleti uyarmakta, İslâm inancının birliği ve dirliği ile vatanımızda dağılmadan, parçalanmadan, haçlı güçlerine yem olmadan yaşamayı önermektedir.
Onun inancı, duası ve gayreti bu mukaddes vatanda Müslümanlığımızın parlak ve güçlü dönemlerini yeniden diriltmemiz idi.
“Enbiyâ yurdu bu toprak; şühedâ burcu bu yer / Bir yıkık türbesinin üstüne Mevlâ titrer” diyen Akif, vatanımızı vatan kılan gerçek sebebi de söylüyordu. Burasının bir topraktan öte ne anlam ifade ettiği daha doğrusu, bu toprağın vatan anlamını nasıl kazandığı bu dizelerde açıkça beyan edilmektedir.
Önlenemeyen Cihan Harbi, Osmanlının vatanının dağılması, topraklarının paylaşılması, ondan ayrılan kavimlerin kendi devletlerini kurması ile neticelenirken, Müslüman milletler de kendi kaderleri ile baş başa kalmış, Halifenin emrinden çıkarak, kendilerine vaad edilen krallıklarını kurmanın sevdasına düşmüşlerdir.
Sevr ile bir büyük tehlikenin içine sokulan süreçte haçlı birlikleri planlarını tatbik için son güçleri ile çalışırken, yılgın, yorgun ve çaresiz Anadolu’nun kendilerine direniş göstermeyeceğini hesap etmekte idiler. İşgâllerden kısa bir süre sonra direnişin, İslâm milletini haçlı biriliklerinin emir ve himayesine bırakmanın merkezi durumuna gelen merkeze ilk gidenlerden birisi de Mehmet Akif ve yakın arkadaşı Ali Şükrü Bey olacaktır. Kastamonu Nasrullah camisinde milleti, uyanışa ve dirilişe çağıran Akif, mücadele için öncelikle kendisinin ön safta yer aldığını göstermişti.
Birinci Meclis’te vekil olarak bulunan Akif, burada işlerin hiç de beklediği gibi gelişmediğini, yakın dostu Ali Şükrü Beyin de bir cinayet ile ortadan kaldırıldığını görünce siyasi işlerin kendisine göre olmadığını anlayarak yeniden ilim, fikir ve sanat dünyasına daha doğru ifade ile kendi iç dünyasına dönmüştür.
Gönülden bağlı olduğu İslâm’ın, ahlâk ve prensip anlayışını kendinde hakkıyla tatbik eden Akif, şahsiyeti ile de hayatında son derece itibar gören bir kişilik olarak dostlarının takdirini kazanmıştır.
İslâma yönelik her türlü gizli ve açık saldırılara karşı uyanık duran ve bunları bertaraf etmesini bilen Akif, Müslümanlığın yaşanması, canlanması, doğrulukla anlaşılması ve tatbik edilmesi için, kalemini ve sözünü bu uğurda seferber etmiştir. Bunun için de dikkati çektiği husus Batının görgü ve ahlâk anlayışının taklit edilmesi yerine İslâm’ın emrettiği prensiplerin tatbik edilmesi idi. Sebilü’r Reşad dergisinde şöyle yazacaktır: "Artık bu ümmete Alman, İngiliz, Fransız milletlerinin ahlâkıyla mütehallik olmayı tavsiyeden vazgeçelim de, ona me’âlî-i İslâmiyeyi öğretmeye çalışalım."
Ondan geriye kalan  yazılı eser, Safahât’ıdır. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın teklif ettiği Kur’ân-ı Kerim’in tercümesi Mısır’da tamamlanmış ise de, bu tercümenin hayırlı amaçlar için kullanılmayacağını anlayan Akif, kendi emri ile bu tercümenin yakılmasını sağlamıştır.
Safahât, kalbinin dilidir. Hisli yüreği, hissedişleri kalbinin çarptığı büyük davanın inceliklerini yansıtmaktadır.  Bu dava, İslâm davasıdır; Safahât bu davanın ölümsüz şahididir.
 
 
Mehmet Şevket Eygi


î Başa
Menemen Hadisesinin İçyüzü Nedir?- Milli gazete 
Mehmet Şevket Eygi
27.12.2005
ARADAN yetmiş beş yıl geçti, yine de her yıldönümünde gürültülü bir şekilde gündeme getiriliyor. 23 Aralık 1930 tarihinde Menemen’de cereyan eden “İrtica vak’asının” içyüzü nedir? “Şehid” Kubilay kimdir? Bu hadise resmî tarihin ve resmî ideoloji çığırtkanlarının anlattıkları gibi midir? Bu konularla ilgili kısa notlarımı aşağıda bulacaksınız. Kolay anlaşılması için numaralı maddeler halinde yazıyorum:
(1) Öncelikle şu hususu arz etmem gerekir: Bu yıl, bu konuda hayli gürültülü ve feryat kopartan ünlü bir politikacı, merkezi Amerika’da bulunan Dr. Moon dinine mensuptur. Nice zahmetlere katlanır, uzun yolculuklar yapar, Amerika’ya giderek din büyüğü Dr. Moon’u ziyaret eder, onun toplantılarına katılır.
(2) Düzmece (tertip) olduğu söylenen Menemen vak’asından sonra kurulan mahkeme 34 idam cezası vermiştir. İdam edilenlerin içinde bir de Yahudi bulunmaktadır. Hayim oğlu Jozef, Kubilay’ın öldüğü gün Menemen’de bulunmaktaydı. İsyancılara ip sattığı ve “Yaşasın Şeriat” diye bağırdığı suçlamasıyla o da ipe çekilmiştir. Vakit gazetesi muhabirine Hayim şunları söylemiştir: “Yaşasın Şeriat... Şeriat isterim... diye bağırdığım iddiasıyla beni buraya getirdiler. Neme lâzım bana şeriat? Şeriat nerede ben nerede? Ben Museviyim, havraya bile gitmem. Benim işim tekkede, kahvede altı kol iskambil oynamaktır. Amma Serbest’çilerin (Serbest Cumhuriyet Fırkası’nı kasd ediyor) birincisiydim.”
Londra’da yayınlanan The Jewish Chronicle gazetesi 27 Şubat 1931 tarihli nüshasında, o tarihte çoktan idam edilmiş bulunan Hayim’in şu sözlerine yer vermiştir: “Kalabalıkla birlikte ‘YAŞASIN ŞERİAT’ diye bağırmakla suçlandım. Ancak ben Yahudiyim ve Farmasonum. Bu gösteri ile ne alakam olabilir? Hakikat şu ki, ben Fethi Okyar beyin Serbest Cumhuriyet Fırkası üyesiyim ve hükümet canımı almak istiyor...” Hayim’in idam sehpasında yağlı ilmiği kendi eliyle boynuna taktığı ve ölmeden önce “ÇOK YAŞA TÜRKİYE CUMHURİYETİ” diye bağırdığı iddia edilmektedir. Onun idamından sonra yakınlarının Filistin’e göç ettikleri rivâyet edilmektedir.
(3) ABD’nin ilk Türkiye Büyükelçisi Joseph C. Grew’in hatıralarında şu satırları okuyoruz: “... Bu noktada genç bir ihtiyat zabiti, Kubilay sahneye çıkıyor. Oraya bir askerî birlikle mi gönderildi, yoksa sadece meydandan geçmekte miydi; çelişen haberler mevcut. Her hâlükârda, üniformasının kendisini koruyacağına güvenerek, tahrikçilere tek başına yaklaşıyor ve Derviş Mehmed ile tartışmaya başlıyor. İhtiyatsızca hareket ettiği hususunda görüş birliği var. İddiaya göre Derviş Mehmed tarafından vuruluyor. Akabinde bir gece bekçisi Mehmed’i vuruyor ve ardından o da vuruluyor. Hükümet yanlısı gazeteler, Kubilay’ın başının kesildikten sonra bir sırığa takılarak dolaştırıldığı ve fanatik dervişlerle yardakçılarının kanını içtikleri konusunda ısrar ediyor ama bu haberlerin gerçekliğinde şüphe etmek için yeterince sebep var.”
(4) Hadiseden bir müddet geçtikten sonra Manisa, Menemen ve Balıkesir’de sıkıyönetim ilan ediliyor, 100’den fazla kişi divan-ı harbe veriliyor. Bunların 15-20 kadarı hocadır. Meşhur Nakşibendi şeyhi Erbilli Esad Efendi Erenköy’ündeki evinden alınarak Menemen’e getiriliyor. Şeyh efendinin yaşı doksana yaklaşmıştır. İki büklüm olduğu halde o zamanın şartları ile zor bir yolculuktan sonra getiriliyor. O tarihin dünyaca ünlü ve çok okunan Illustration dergisi, şeyhin, jandarmalar arasında resmini basıyor. Şeyh ağır hastadır, Menemen hastahanesine kaldırılıyor ve orada bir rivayete göre şehid ediliyor. Esad Efendi’nin, Menemen hadisesi ve Kubilay’ın ölümü ile yakından ve uzaktan hiçbir ilgisi yoktur.
(5) İnternette (http://izlenimler.blogspot.com/menemen-hadisesi-ve-kubilay.html)’de Muzmin Anonim ismiyle bu konuda şu bilgiler veriliyor: “Olaylar anlatıldığı şekliyle değil, yani, dervişler ve ‘irtica [Şeriat] isteruk’ talepleriyle değil; aksine Kubilay’ın çarşı ortasında alenen sarkıntılık etmesi ve çarşı esnafının bu duruma isyanı sonucunda Kubilay’ı itlaf etmesidir. Kubilay’ı itlaf edenler gericiler falan değil, yerel esnaftır. Yerel esnaf da, tarifi gereği, o günkü aydınlardır, önde gelenlerdir. Bunun arkasından Şeriatla ilgili slogan atılıp atılmayacağı tartışılır. Ama, Kubilay için ‘Allahsız Kitapsız’ vb türünden laflar edilmişse buna şaşıracağımı zannetmiyorum. Nitekim, Ankara bu haberi alınca önce hiç ilgilenmez; çünkü basit bir asayiş vak’asıdır, 3-4 gün sonra ise, bu konudan bir Kodak moment yaratmak ilhamı gelmişçesine, resmî tarihte anlatılan yaklaşımlara başvurur.”
(6) Amerikan büyükelçisi, yukarıda zikr edilen hatıralarında Menemen hadisesinin halk tarafından ilgi görmediğini, bu konunun siyasî iktidar ve ona bağlı güdümlü basın tarafından abartıldığını belirtir.
(7) Kubilay’ın asıl ismi Mustafa Fehmi’dir. Soyadı kanunu çıkmadan önce kendisine Kubilay takma adını almıştır. Meşhur sahte Türkçü ve sahte milliyetçi Moiz Kohen’in Tekin Alp müstear ismini alıp Müslüman Türklere milliyetçilik konusunda hocalık etmeye yeltenmesi hatıra geliyor...
(8) Kubilay kimdir? Kökeni nedir? Nerelidir?.. Girit adasının Osmanlı devlet idaresi altında olduğu 1906 tarihinde Hanya şehrinde doğmuştur. Yahudi/Dönme olduğu iddia ediliyor. Mustafa Fehmi ismini bırakıp niçin Kubilay ismini almıştır? Menemen esnafı ile arası açık mıydı? Esnaf ona bazı namus meseleleri dolayısıyla kin beslemekte miydi? Aradan çok zaman geçti, hadisenin şahidleri vefat etti. Bîtaraf ve namuslu tarihçilerin bu gibi meseleleri incelemeleri, ne kadar belge varsa taramaları gerekir.
(9) Profesör Yalçın Küçük “Türkiye Üzerine Tezler” adlı kitabının 1’inci cildinde Menemen vak’ası hakkında resmî ve ideolojik tarihe uymayan bir yorum yapmaktadır. Ona göre Menemen hâdisesi, Kemalist rejimi rayına oturtmak için önceden hazırlanmış bir senaryodur. Zapt u rabt altına alınmak istenen toplumun ekonomik sıkıntılarını örtbas etmek, toplumdaki muhalefeti ezmek için rejim karşıtı bir ayaklanma senaryosu gerekli görülmüştür. Bu maksatla Menemen ilçesi ve Kubilay bilinçli bir şekilde arbedeye sürüklenmiş, onun “şehit” edilmesiyle hükümet, rejim karşıtlarını denetim altına alarak baskıcı politikalarını meşrulaştırmıştır. (İnternetteki turkforum net’in Menemen olayı ile ilgili dosyasının 11’inci sayfasından).
(10) Menemen hadisesi ve Kubilay’ın öldürülmesiyle ilgili iki önemli kitabın isimlerini yazıyorum: Birincisi Cevat Rıfat Atilhan’ın “Menemen Hadisesinin İçyüzü” başlıklı eseri, ikincisi: Mustafa Müftüoğlu’nun “Menemen Vak’ası” adlı kitabı (Risale Yayınları). Zaman gazetesinde (hafızam beni yanıltmıyorsa 1987 yılında) Menemen vak’ası ve Kubilay ile ilgili üç gün süren bir araştırma yazısı yayınlanmıştı. Bu yazıda, vak’a esnasında Menemen’de bulunan hadiseye şahit olan kimselerin anlattıkları dile getirilmiştir. Bu anlatılanlar, resmî ve ideolojik tarihin bilgilerine uymamaktadır.
(11) İnternet (www.özbelgeler.com sayfa 10/31)’de “Kubilay’ın çavuşu Mahmut Özhan” başlığına rastladım. Lakin metnine ulaşamadım. Konunun içyüzünü öğrenmek isteyenler bu kaynağa da inmelidir.
(12) Menemen hadisesinin patlak verdiği tarihte ülkede CHP tek parti rejimi hakimdi. Birinci Dünya Harbi ve Kurtuluş savaşı yıllarından sonra halkın büyük kısmı, hele köylüler korkunç bir sefalet içindeydi. Rejime karşı büyük ve derin bir muhalefet vardı. Bir muvazaa partisi olmasına rağmen Serbest Cumhuriyet Partisi büyük bir heyecan ve ümitle karşılanmıştı. CHP kurmayları bu muhalefeti ezmek istiyorlardı.
*
Menemen ve Kubilay hadisesi üzerine ülkemizin ciddî, haysiyetli, namuslu, şerefli tarihçileri eğilmeli ve konu hakkında derin araştırmalar yapmalıdır. Bu araştırmalar büyük bir cilt halinde yayınlanmalıdır.
Bu tarihte Ankara’da hizmet görmekte olan büyükelçiler konu hakkında devletlerine ne gibi raporlar göndermişlerdir. Gizlilik müddetleri bitmiş ve araştırıcıların çalışmalarına açılmış olan bu belgeler taranmalıdır.
Bu konu hakkında Batı Trakya ve Bulgaristan Türkleri kendi gazete ve dergilerinde neler yazmışlardır? Onlar da dikkatle taranmalıdır. Mesela, Türkiye’den kaçarak Bulgaristan’da Yarın gazetesini yayınlayan Arif Oruç Menemen vak’asına nasıl bakmıştır?
Mustafa Fehmi Kubilay’ın kimliği, kişiliği, etnik kökeni de araştırılmalıdır.
Menemen davası yeniden ve âdilâne bir şekilde muhakeme edilmelidir.
 
Enver Paşa’nın hedefi


î Başa
Enver Paşa’nın hedefi - Milli Gazete 

Hazırlayan: Suavi Kemal

E-mail     :[email protected]

î Başa Enver Paşa’nın Sarıkamış Harekatına girişirken dillendirdiği amaç 93 Harbinden beri, (1878) Rus işgalinde bulunan Kars, Sarıkamış, Ardahan gibi doğu illerimizi geri almak, Doğu Avrupa’da Ruslarla harp hâlinde olan Almanlara yardım etmek ve kazanılacak bir zaferle Kafkaslar ve Orta-Asya’daki Türk illerinin kapısını açmaktı.

1. Dünya Savaşı'nın ana cephesi Fransa'da, Verdun'dadır. Roma İmparatorluğu’ndan beri Avrupa’nın en çok savaşa sahne olmuş 20 bin nüfuslu bu yerleşim biriminde Cihan Harbi’nin en kanlı çatışmaları yaşandı ve 300 bin kişi can verdi. Almanya ile karşısındaki Fransa-Britanya ikilisi cephede öyle bir denge sağlamıştı ki, savaşın can bilançosunu ağırlaştıran da zaten budur. 

Verdun’daki kilitlenme yüzünden, gerek Müttefikler ve gerekse bizim de mensubu olduğumuz Mihver Devletleri koca dünyayı bir satranç tahtası gibi görerek çeşitli hamleler yaptılar. Dengeyi değiştirecek yeni cepheler açmak istediklerinde ise iki tarafın da aklına gelen ilk ülke Osmanlı Devleti oldu.

Osmanlı'nın görevi, ilave cepheler açarak Rus ya da İngiliz kuvvetlerini kısmen de olsa Verdun'den ya da Alman cephesinden uzakta durmasını sağlamaktı. Nitekim Alman Genelkurmayı’nın emriyle bir fiyaskoyla biten Kanal Cephesini açmamızın sebebi İngiltere idi. 1915'te İngiltere ve Fransa’nın Çanakkale macerasının sebebi de buna benzer. Asıl hedef Rusya'yı rahatlatmak ve Almanya'ya arkadan bir cephe daha açmaktır. Askerlerimizin savaşarak bile değil, donarak öldüğü Sarıkamış da ise Rusları Kafkasya'da meşgul etmek, böylece Almanya cephesine asker göndermelerini engellemek istenmiştir. Çünkü Ruslar Alman cephesine ilave asker gönderemeyince Almanya da Verdun'den asker azaltmak zorunda kalmayacaktır. Osmanlı Ordusu savaş boyunca Alman subayı eliyle yönetildi.

Osmanlı Genelkurmayı'nın Almanlar'a teslimi var. 1913 yılında General Liman Von Sanders başkanlığında 42 subaydan oluşan Alman Heyeti'ne birer üst rütbe verilerek Türk üniformaları da giydirilmişti. Böylece Almanya'da tümgeneral olan Liman Von Sanders mareşalliğe yükselmiş ve ordunun komutasını ele almış Çanakkale Savaşları'nı da o yönetmişti. II. Dünya Savaşı öncesinde Almanya’da Çanakkale zaferinin yıldönümlerinin kutlanması sebebi ise zaten Von Sanders’in komutanlığından kaynaklanmaktaydı.

Hayaller hüsrana dönüşüyor

Enver Paşa’nın Sarıkamış Harekatına girişirken dillendirdiği amaç ise 93 Harbinden beri, (1878) Rus işgalinde bulunan Kars, Sarıkamış, Ardahan gibi doğu illerimizi geri almak, Doğu Avrupa’da Ruslarla harp hâlinde olan Almanlara yardım etmek ve kazanılacak bir zaferle Kafkaslar ve Orta-Asya’daki Türk illerinin kapısını açmaktı.

Kafkas Cephesi diye adlandırılan bu cephedeki durumu, iki Amerikan bilim adamı , Stanford J. Shaw ve Ezel Kural Shaw şu sözlerle anlatıyordu: "Enver Paşa, Savunma Bakanı olur olmaz, Erzurum'da yerleşmiş olan üçüncü orduyu güçlendirmeye yöneldi. Kuzey Doğu Anadolu'nun Van Gölü'nden Karadeniz'e kadar uzanan bölgesi onun komutasındaydı." Enver, Sultanın Ermeni tebalarının desteğini kazanmak için bir son gayret sarfetti. Ancak, Rusya'dan gelen ve yerli Ermeni önderleriyle Erzurum'da yapılan bir toplantı sonuç vermedi. Rusya Ermenilere bir bağımsız devlet vaat etmişti. Bu devlet sadece Kafkaslarda Rus egemenliğindeki toprakları değil aynı zamanda Doğu Anadolu'nun önemli bir bölümünü içeriyordu. Böylece, 1877'de bu bölgeyi Müslümanlardan temizlemek operasyonu yenilenmiş olacaktı. Oysa, bölge nüfusunun çoğunluğu Müslümandı. Erzurum toplantısından sonra, Osmanlı tâbiiyetindeki Ermeni önderlerden bir çoğu Rus askeri güçlerine katılmak üzere Kafkaslara geçtiler."

Bozkırın ortasında sönen 90 bin meşale

Gecenin içinde yanan doksan bin meşale düşünün. Bozkırın ortasında. Kutup soğuğuna inat yanan doksan bin meşale. İyice zihninizde canlandırın o ateş parçalarını. Yıldızların bir olmadığı o göğün altında yanan doksan bin meşale. Şimdi de hepsinin birden aynı anda söndüğünü zihninizde canlandırmaya çalışın. Bir anda zifiri karanlığın doksan bin meşaleye galebe çaldığını düşünün. Bu doksan bin meşalenin yerinde anası, babası, evladı, karısı, kardeşi, arkadaşı olan doksan bin adem evladını koyun sonra. İstatistiklerle anlaşılamayacak doksan bin hayat. İşte Sarıkamış Harekatının muhasebesi de budur zaten.

2

Sarıkamış unutulmasın

Sarıkamış Harekatı’nın üstünden doksan bir yıl geçti. O günleri gören Sarıkamışlı bir ihtiyar, yıllar öncesinde yaşanan olayların vahametini bakın nasıl anlatıyor: “Buradan o dağlara baktığımızda, üzerinde kar düşmüş çalılıklar görürdük. O çalılıkların, kurda kuşa yem olmuş askerlerimizin kemikleri olduğunu oraya gidince anladık.”

Türk bayrağı çekilip, Yavuz ve Midilli adı verilen iki Alman zırhlısı, Karadeniz’deki Rus limanlarını bombardıman etti. Rusya da buna karşılık olarak 30 Ekim 1914 tarihinde Türkiye’ye taarruz etti. Rus-Kafkas ordusu, Karadeniz’den Ağrı Dağındaki hudut üzerinden yedi kol hâlindeki saldırısıyla Pasinler’e kadar ilerledi. Rus ordusunun taarruzu, Köprüköy’de durduruldu. Üçüncü ordu, 3-9 Kasım 1914 günlerinde meydana gelen Köprüköy Meydan Muharebesinde Rus ordusunu yendi. Üçüncü Ordu Komutanı, mevsim şartlarını dikkate alıp, ayrıca askerin kaput başta olmak üzere, giyim ve iâşesinin yetersizliğini, top ve süvari atlarının azlığını hesaba katarak, sıcağı sıcağına düşmanı takip etmedi.

Taarruz emri

Köprüköy Meydan Muharebesinin raporlarını alan, yarbaylıktan paşalığa terfi ettirilen Harbiye Nazırı (Millî Savunma Bakanı) Enver Paşa, Alman kurmay ve generalleriyle Erzurum’a geldi. Enver Paşa, Erzurum ve Köprüköy’de birer taburu teftiş etmişti; ancak ordu birliklerinin tamamı hakkında yeterli bilgiye sahip değildi. Buna rağmen 3. Ordu Komutanı ve Enver Paşa’nın Harp Akademisi’nden strateji hocası olan Hasan İzzet Paşa’nın "Bu karda kışta, teçhizatsız birlikleri savaşa sürmenin cinayet olacağı" demesi üzerine Enver Paşa "Eğer hocam olmasaydınız, sizi idam ettirirdim." diyerek taarruzun bahara bırakılması tavsiye eden hocasının nasihatini kulak arkası etti. Oysa Hasan İzzet Paşa, ordunun harekat kabiliyetinden mahrum olduğunu, teçhizat ve ikmal maddelerinin noksanlığını ve dağ yollarının karla kaplı olduğunu anlatmaya çalışmıştı.  

Paşa, durumu İstanbul'daki eşi Naciye Sultan'a şu satırları yazıyordu:

"Naciye, güzel melek!

Ben yakında avdeti umarken şimdi zuhur eden bir hal beni daha bir müddetçik buraya bağladı. 3. Ordu Kumandanı Hasan İzzet Paşa orduyu idare için kendisinde cesaret göremediğini söylüyor. Hep umduğum adamlar böyle çıkıyor. Şimdilik 3. Ordu'yu ben idare edeceğim."

Her ne kadar Enver Paşa o gün yayımladığı bildiride "Başarı giysilerle değil, her askerin kalbindeki yiğitlik ve cesaretle kazanılır" diyorduysa da o günlerde kaleme alınan bir er mektubu meselenin onun bildiği gibi olmadığını ortaya koyuyordu. "Bu yaz, iki alayımızla Yemen’den buraya naklonulduk. Yola koyulmamızdan dört ay sonra buraya ulaştık ki, Arabistan’ın cehennemî sıcağı Köprüköy’deki ayaz yanında nimet-i ilâhi imiş. Burada çadırın perdesi buza kesmiş oğlak kulağı gibi kırılmakta ve kopmakta. Bölük kumandanım, beni sıhhiyeye nakletmiş ise de, tabip ve ilaç yokluğundan çaresiz kalıp tekrar takımıma döndüm. Akşam yaklaşınca Köprüköy’e civar dağlardan tipi boşanır. Kumandanımız, gelecek cuma Başkumandan Enver Paşa Hazretleri’nin teftiş ve hücum için geleceğini müjdeledi. O gelinceye kadar da yün içlik, çorap ve paltoların verileceğini ve Yemen yazlıklarını atacağımızı müjdeledi. Allah, devlete ve millete zeval vermesin. Başkumandan Paşa Hazretleri’nin gelmesi ile, Moskof’un kahrolacağından ve kâfirin, karşımızdaki tepelerde geceleri seyrettiğimiz ocaklı ve mutfaklı karargâhlarını ele geçireceğimizden subaylarımız çok emin. Şafak söktüğünde 2059 rakımlı Kızkulağı Tepesi’nden Moskof obüs yağdırır ama şükrolsun, zafer bizim olacak. Gece bastırdığında, tepelerdeki Moskof ocaklarının ateşi gözlerimizdeki ayazı tandır közüne tebdil eyler. Başkumandan Paşa Hazretleri acele gelse ki, ateşe kavuşsak..." O hayal edilen içlikler hiç gelmedi. Paltolar da…

Üçüncü Ordu Komutanlığı vazifesini de üzerine alan Enver Paşa, 18 Aralık 1914 tarihinde, kıtalara, taarruz emrini verdi.

Ve taarruz

Taarruza iştirak eden birliklerin büyük bir kısmı, özellikle Arabistan’dan geri çekilen ve Güneydoğu Anadolu’dan sevk edilenler, sıcak iklime alışık olup, teçhizatları yönünden kış şartlarına hazırlıksızdı. Üçüncü Ordunun üç kolordusu (9, 10, 11. Kolordular), 24 Aralık 1914 günü -39 derece soğukta Büyük Sarıkamış Çevirme ve Kuşatma (İhâta) Harekâtına başladı. Ayrıca, gerilla harbi yapan yarı resmi Türk çeteleri de, Ardahan’a hareket etti. Üçüncü Ordudan bazı kıtalar, 24-25 Aralık gecesi, Sarıkamış’a ulaşmayı başardı. Ancak, Allahü Ekber Dağlarını aşarken çetin zorluklar ve kış şartları sebebiyle gerek miktar, gerekse mevcut silahları yönünden çok zayiat ve kayıp verdiler.

Sarıkamış harekatının en trajik yönü ise "harita" üstünden planlanırken yapılan "basit" bir hata idi… Zorlu kış koşullarında Allahu Ekber dağlarına tırmanan ordunun ani bir baskınla düşmanı ezmesi planlanmaktaydı. Sarıkamış o sırtın arkasındaydı. Ancak sırtı tırmanan askerler basit hatanın ne olduğunu gördüler. Sarıkamış görünürlerde yoktu. Çünkü 1/200.000 ölçekli haritanın harekat planı yapılan Oltu Paftası’nda yer alan Sarıkamış yazısını yanlış okumuşlardı. Haritacılık tekniğine göre orada Sarıkamış yazısının bulunması Sarıkamış’ın orada olduğu anlamına gelmiyor, sadece diğer paftada bulunan Sarıkamış’a giden yolu işaret ediyordu.

On dört saatte Allahu Ekber Dağları’nı aşan orduda yapılan sayım kayıpların büyüklüğü hakkında fikir verir. 150 askerden oluşan bölüklerin mevcudu 10-15’e düşmüştü. Bazı bölükler tamamen telef olmuştu. Tırmanışa başlamadan önce 10 binden fazla olan 30. Tümen’in şimdi 1400 civarında olması ise askerlerin savaşmadan katlolduğunu gösteriyordu. Sağ kalan askerler ise yaşadıkları kısmi donmalar yüzünden kangren olma tehdidi altındaydı. Askerler için torbaların dibinde atların dudaklarının ulaşamadığı arpa taneleri elde kalan son imkanlarıydı ve o günlerde ulaşabilecekleri tek sıcak yiyecek at tezekleriydi. Bütün bunlara rağmen sağ kalan askerleri daha çetin bir düşman bekliyordu. Her askerde yüzleri bulan bitlerin yaydığı tifüs hastalığı…  

Niçin başarısız?

Sarıkamış Harekâtı; kuşatma harekâtıyla düşman kuvvetlerinin arkasına düşmeyi hedef alan, başarılı bir plândı. Ancak Sarıkamış Harekatı, sadece harita üstünde "başarılı" kalmaya mahkum bir plandı, zira stratejinin zaman faktörlerinden iyi değerlendirilmemiş, kuvvetlerin böyle bir harekâtı yapacak şekilde teçhizatlandırılmamıştı. Ordunun kış şartlarına hazır olmaması ve olumsuz iklim şartları sebebiyle ikmal ve iaşe hizmetlerinin yapılmayışı, kıtalarda açlığa, hayvanların telef olmasına, dolayısıyla birliklerin dağılmasına sebep oldu. Enver Paşanın şuursuzca verdiği gece taarruzu emirleri, kayıpları daha da arttırdı.

Nitekim Ahmet İzzet Paşa’nın Feryadım adlı hatıratındaki şu satırlar tam bir feryattır: "Teorik olarak harita üzerinde -tabii ölçek ve pergel kullanmamak şartıyla- araştırılırsa düzenleme çok uygun görünmekteyse de, arazinin ve yol şebekesinin durumu, iklim ve mevsim gereği olarak kışın şiddeti ve bizim askerin böyle bir kış savaşına yetecek kadar giyecek malzemesi ve diğer şeylerden mahrumiyeti ve nihayet kumandanların kabiliyetsizlik, acelecilik ve şiddeti ordunun tamamıyla mahvolmasına sebep olmuştur."  

Neticeleri

Sarıkamış Harekâtı sonunda, Doğu Anadolu kapıları, Ruslara açıldı. 13 Mayıs 1915’te Ermenilerin işbirliği yaptığı Rus kuvvetleri, önce Van’a, bilâhare Muş ve Bitlis’e girdi.

Ermenilerin harp esnasında Ruslara yaptıkları büyük hizmetin karşılığı olarak, bu illerin valilikleri, Ermenilere verildi. Harpten sonra, Ermeni-Rus işbirliği sonunda, bölge halkına karşı müthiş bir soykırıma girişildi. Van Gölü’nün ortalarına kayıklarla taşınıp öldürülen, suya dökülen çocuk, kadın, genç ve ihtiyar Türklerin sayısı, kesin olarak tespit edilmemesine rağmen, çok fazladır. Esasen, bu harp sırasında Ermeni Komitacıları, hemen her tarafta isyana hazırlanarak, birçok yerde depolar dolusu silah ve cephane biriktirdiler. Bu silah, teçhizat ve destekle katliam yapıp, Doğu Anadolu’yu harabeye çevirdiler. O dönemde Kafkas Cephesinde bir subay olan Şevket Süreyya Aydemir Suyu Arayan Adam adlı kitabında o günleri şöyle anlatır: "Çar ordusu dağıldı. Fakat onun yerini her tarafta onun silahlarına konan, bazı döküntü Rusları da toplayan Ermeni birlikleri aldı.

Bu birliklerin karşımızda yer almalarıyla beraber çarpışmalar, artık muharebe olmaktan çıktı. Devam eden hal artık bir savaş değildi. Harbin karşılıklı bütün kaideleri ortadan kalktı. Ermeni birlikleri bir taraftan cephede savaşmaya çalışırken, bir taraftan işgal ettikleri yerlerde kalan yerli sivil Türk halkı üstünde geniş bir imha işine girişmişlerdi. Hem düşmanı sürmek, hem de içeride kalanları bir an önce kurtarmak lazımdı. Aramızdaki savaş artık kör bir boğazlaşmaydı."

Trajediyi Ruslar da gizledi

Sarıkamış Harekatı’nın üstünden doksan bir yıl geçti. O günleri gören Sarıkamışlı bir ihtiyar, yıllar öncesinde yaşanan olayların vahametini bakın nasıl anlatıyor: "Buradan o dağlara baktığımızda, üzerinde kar düşmüş çalılıklar görürdük. O çalılıkların, kurda kuşa yem olmuş askerlerimizin kemikleri olduğunu oraya gidince anladık."

O günlerde, İstanbul gazetelerini takip edenler ise Genel Karargâh'ın "Ordumuz Sarıkamış'a dek ilerleyerek kesin başarı kazanmıştır" diyen zafer bildirisini okudukları için faciayı yıllar sonra öğrendiler. Ya İstanbul Cerele d’Orient Otelinde Enver Paşa Hazretlerine verilen ziyafete ne demeli?

Daha da trajiği şu. Enver Paşa’nın Sarıkamış Taarruzu’nun sonuçlarını Ruslar da gizlediler. Zira Rusya Müttefiklerden Çanakkale’ye saldırmalarını istiyordu. Rus Kafkas Ordusu Başkumandanı, o dönemde telsiz-telgraf ile müttefikleri Fransa ve İngiltere’ye, günde birkaç defa yalvarırcasına başvurarak: "Telefon konuşmalarını durduran soğuk ve kış, Türk ordusunu engelleyemiyor. İkinci bir cephe açarak, Türk ordularının ilerlemesi durdurulamaz ise, zengin Bakü petrolleri, Osmanlı-Alman ittifakının eline geçecek ve Hindistan yolu onlara açık bulunacaktır!" haberini gönderiyordu. Üç ay geçmeden Müttefik donanması Çanakkale önlerine ulaştı. Sarıkamış Harekatının bir başka dolaylı neticesi de Gelibolu Yarımadasına yağan bombalardı…

Mehmet Akif, Çanakkale Destanında "Bir hilal uğruna ya Rab ne güneşler batıyor" diye sormuştu. Sarıkamış’ta doksan bin güneş parçası buz kesti ve bu gerçek yıllar boyu milletimizden saklandı.

Onları hiç unutmayalım ve Fatihalarımızı, hatimlerimizi hiç eksik etmeyelim…

Enver Paşa çareyi kaçmakta buldu

Allahü Ekber Dağlarını aşan Mehmetçiklerden bir kol da, Sarıkamış’ın doğusundaki Selim İstasyonuna vararak demiryolunu tahrip edince, Sarıkamış’taki Rus kolorduları paniğe uğradı. Gayriresmî Türk çeteleri de, 1915 yılı başında Ardahan’a girdi.

Kış, 3-4 Ocak 1915 gecesi daha da şiddetlendi. Fırtına ile yağan kar, yolları tıkayıp, çadırları yıktı. Arkasından da dondurucu soğuklar bastırınca, 150 000 kişilik ordunun 90 bini (veya 60 bini) donma, dizanteri ve tifo gibi hastalıklarla mahvoldu. Sarıkamış İstasyonuna giren Enver Paşa, 5 Ocak 1915’te durumun iyice kötüye gittiğini görünce, ‘Ben İstanbul’a dönüyorum’ diyerek cepheden ayrıldı. Bardız’dan Erzurum’a kızakla dönerken bir Rus karakol birliği ile karşılaştı. Ancak Rus askerleri karşılaştıkları kişinin Enver Paşa olduğunu farketmedi. Paşa, Erzurum’dan otomobille Refahiye - Suşehri üzerinden İstanbul’a ulaştı. Böylece Napolyon kadar zafere susayan Enver Paşa, Napolyon’un Moskova’yı ele geçirmesine karşın uğradığı hezimetin bir benzerini Sarıkamış tren istasyonunda yaşamış oldu.

Çünkü Sarıkamış’taki Rus ordusu, Türk ordusu gelmeden önce Sarıkamış’taki tüm erzakı yok etmişti. Enver Paşa’nın bir hedefi de bu erzaktı.

Sarıkamış’a ulaşmayı başaran, ama kentin hemen dışında soğuğa teslim olan bir Türk birliğinin askerleri ise Rus kurmay başkanı Pietroroviç’i Enver Paşa’dan daha fazla etkilemişti. Rus subayı o günleri şöyle not aldı günlüğüne: “Allah-u Ekber Dağları’ndaki Türk müfrezesini esir alamadım. Bizden çok evvel tanrılarına teslim olmuşlardı."

Tuğgeneral Ziya Paşa ise anılarında şunları söyler: "Ayaklarımın üşüdüğü bir sırada hem ayaklarımı ısıtmak, hem de ormanlarda olup bitenleri anlamak üzere yakınımızdaki ormana girdim. Keşke girmez olaydım. Dolaştığım yerlerde can çekişmekte olan birçok yaralıya rastladım. Bunlardan bazıları sönmekte olan bir ateşin başında yatıyor, bazıları çamların dibinde ah of ediyor, bazıları da iki üç kişi bir arada pelerinlerine sarılı bir vaziyette son dakikalarını yaşıyorlardı.Beni gördükleri zaman ‘Aman efendim sen bilirsin bizi buradan kaldırt donacağız’ diye sızlanıyor, bazıları bir lokmacık ekmek istiyorlardı. Yanlarına gittim, yüzlerini okşadım. ‘Şimdi gider sedyecileri bulur sizi buradan kaldırtırım’ gibi kuru teselli sözleri söyledim..."

Mehmetçikler bile bile ölüme sürüldü

O tarihte kendisinden Orta Asya’nın kapısı açması beklenen Türk ordusunun Balkan harbindeki kayıpları bile henüz tamamlanamamıştı. Teçhizat ve donatım kış şartlarına uygun değildi. Birliklerin çoğunda yazlık elbise vardı. Üstelik denetlemelerde başka birliklerden teçhizat alınıyor, birlikler komutanlara eksiksiz olarak gösterilmeye çalışılıyordu. Böylesi bir harekat için ordunun 88.000 ton hububata ihtiyacı varken eldeki miktar 1.250 tondan ibaretti. Üstelik Erzurum'da bile cepheye erzak nakleden kollar ancak 6-8 günde varabiliyordu. Buna karşılık Rus ordusu ise, silah ve teçhizat bakımından daha üstün olup lojistik destek durumu iyiydi. Sarıkamış Harekatına giden iki kolordumuzu İstanbul’dan yaya olarak göndermiştik ve bunlar üç, üç buçuk ay yürüyerek oraya ulaşmışlardı. O askerler ki, ne üstlerinde, ne başlarında vardı; ne de doğru dürüst bunları yedirebiliyorduk. Mehmetçikler, daha dinlenme fırsatı bulmadan, savaşa katıldılar. Liman Von Sanders bile Türklerin Sarıkamış’a, Kafkasya’ya taarruz edeceğini duyunca, tenkit etmiş ve "Türk ordusu Sarıkamış’ta muharebe yapacak güçte değildir, mevsim müsait değildir" demişti. Bu eleştiriyi öğrenen Alman İmparatoru ise "Hemen sesini kes, ses çıkarma, Türkler oraya taarruz etsin" cevabını vermişti. Çünkü Alman İmparatoru için önemli olan Osmanlı ordusu değil Verdun’daki Alman ordusu idi…

(Bitti)

 
 
“İslâm’ın emrine uyarım”


î Başa
“İslâm’ın emrine uyarım”  - milli gazete - 27 Aralık 2005

Hazırlayan: Selami Çalışkan

E-mail       : [email protected]

î Başa Halkalı Ziraat Mektebi’nde hitabet ve Darülfunun’da edebiyat dersleri vermeye devam eden Mehmed Akif Ersoy, bu dönemde İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne şartlı olarak girer. Yemin töreninde ise, cemiyetin bütün emirlerine değil, sadece İslâm’a uygun emirlere uyacağına  dair and içer.

İstiklal Şairimiz Mehmed Akif Ersoy, 27 Aralık 1873’te İstanbul’un Fatih ilçesinin Sarıgüzel semtindeki Balipaşa sokağında bulunan evlerinde dünyaya gelir. Mehmed Akif Ersoy’un doğduğu evin yerinde şu anda 6 katlı Barçın apartmanı bulunuyor. Apartmanın giriş kapısı yanına 27 Aralık 1996’da (Milli Görüş lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın Başbakanlığı döneminde) TC Kültür Bakanlığı, İstanbul İl Kültür Müdürlüğü ile Marmara Üniversitesi, Mehmed Akif Araştırmaları Merkezi’nce yazdırılmış ortak bir levha asılmış. Bu levhada “İstiklal Marşı ve Safahat Şairi, Milli Mücadele’nin manevi önderlerinden Mehmed Akif Ersoy, bu binanın yerinde bulunan evde 1873 yılının Aralık ayında doğmuştur” yazıyor. Evin yerini o semtte beş senedir özel kargo şirketi Tele Kurye’de çalışan Kani Biber de bilmediğini, biz fotoğraf çekerken fark ettiğini söyledi.

Babası Fatih Medresesi Müderrislerinden Mehmet Tahir Efendi, Annesi ise, Buharalı bir aileye mensup olup, Tokat’ta doğan Emine Şerife Hanım. Akif, babası hakkında “O, benim hem babam, hem hocamdı... Ne öğrendimse, ondan öğrendim” ifadesini kullanır.

Yaşasaydı 132 yaşında olacaktı

İstiklal Marşı Şairimiz Mehmed Akif Ersoy, 27 Aralık 1936’da yani, doğduğu gün aynı şehrin Beyoğlu ilçesindeki Mısır apartmanında dünyasını değiştirir. (Mısır apartımanı giriş kapısının sağ tarafında ise Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi vakfı ile Beyoğlu Belediye Başkanlığı’nca yazdırılan bir levha var. İstiklal Marşı Şairimizin bu evde vefat ettiğine dair levhanın üstünde Galatasaraylı Yönetici ve İşadamları Derneği’nin levhası ile bomboş bir levha ile Akif’e ait levha’nın üzeri sanki kapatılmak istenmiş) Kısaca İstiklal Marşı ve Safahat Şairi, Milli Mücadelemizin Manevi önderlerinden Mehmed Akif yaşasaydı, şimdi 132 yaşında olacaktı.

Akif, tahsil hayatında hep birinci

İlköğrenimine, 4 yaşında iken Fatih’teki Emir Buhari Mahalle Mektebi’nde başlayan Mehmed Akif’in tahsil hayatı İptidai ve Rüştiye Mektebi’yle devam eder. Yüksek tahsiline Mülkiye’ye başlasa da, babasının vefatı ve evlerinin yanmasından sonra yeni açılan yatılı Baytar Mektebi’ne geçer. Tahsil hayatı birinciliklerle süren Mehmed Akif, Rüştiye Mektebi’ndeki hocalarından Türkçe öğretmeni Hoca Kadri Efendi’den çok etkilenir. “İlim ve ahlâkça çok yüksek” olduğunu belirttiği Kadri Efendi’den Arapça, Farsça, Fransızca dilerini de öğrenir. Şiire ilgi duyar. Daha o yıllarda Hafız Divanı’nı, Mesnevi’yi, Gülistan’ı, Fuzûlî’yi okumaya başlar. Din ilimlerine karşı da büyük ilgi duyan Mehmed Akif, Kur’ân-ı Kerîm hafızıdır. Dinin inceliklerine vakıf bir sanatçıdır.

Mehmed Akif, 1889’da girdiği Baytar Mektebi’ni 1893’te birincilikle bitirir. Ziraat Nezareti (Tarım Bakanlığı) emrinde geçen yirmi yıllık memuriyeti sırasında veteriner olarak dolaştığı Rumeli, Anadolu ve Arabistan’da köylülerle yakın ilişkiler kurma olanağı bulur.

İlk şiirleri Resmi Gazete’de

İstiklal Marşı Şairimiz Mehmed Akif’in ilk şiirlerini Resimli Gazete’de yayımlanır. 1906’da Halkalı Ziraat Mektebi ve 1907’de Çiftçilik Makinist Mektebi’nde hocalık yapar. 1908’de Dârülfünûn Edebiyat-ı Umûmiye müderrisliğine tayin edilir. İlk şiirlerinin yayımlanmasını izleyen on yıl boyunca hiçbir şey yayımlamaz. 1908’de II. Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte Eşref Edip’in çıkardığı Sırat-ı Müstakim ve sonra Sebilürreşad dergilerinde sürekli yazılar yazmaya, şiirler ve çağdaş Mısırlı İslam yazarlarından çeviriler yayımlamaya başlar. 1913’te Mısır’a iki aylık bir gezi yapar. Dönüşte Medine’ye uğrar. Bu gezilerde İslam ülkelerinin maddi donatım ve düşünce düzeyi bakımından Batı karşısındaki zayıflıkları konusundaki görüşleri gelişir.

Teşkilat-ı Mahsusa’da şartlı görev

Aynı yılın sonlarında Umur-u Baytariye müdür muavini iken müdürün haksız yere görevinden alındığını görünce haksızlık karşısında susmaz, memuriyetten istifa ederek tepkisini dile getirir. Bununla birlikte Halkalı Ziraat Mektebi’nde hitabet ve Darülfunun’da edebiyat dersleri vermeye devam eder. İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne girerse de cemiyetin bütün emirlerine değil, sadece İslâm’a uygun emirlere uyacağına  dair and içer.

Almanlara esir düşen Müslümanların hali

Birinci Dünya Savaşı esnasında İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin gizli örgütü olan Teşkilât-ı Mahsusa tarafından Berlin’e gönderilir. Burada Almanlar’ın eline esir düşen Müslümanlar için kurulan kampta incelemeler yapar. Çanakkale Savaşı’nın akışını Berlin’e ulaşan haberlerden izler. Batı uygarlığının gelişme düzeyi onu derinden etkiler. “Berlin hatıraları”nı kaleme alır. Yine Teşkilât-ı Mahsusa’nın bir görevlisi olarak çöl yoluyla Necid’e ve savaşın son yılında profesör İsmail Hakkı İzmirli’yle birlikte Lübnan’a gider. Dönüşünde yeni kurulan Dâr-ül -Hikmetül İslâmiye adlı kuruluşun başkâtipliğine getirilir.

Anadolu halkını uyandıran şair

Birinci Dünya Savaşı sonrasında Anadolu’da başlayan Milli Mücadele Hareketi’ni desteklemek üzere Balıkesir Zağanos Paşa Camii’nde etkili bir konuşma yapar. Bunun üzerine 1920’de Dâr-ül Hikmet’deki görevinden alınır. Prens Sabahattin Hükümeti Anadolu’daki direnişçileri yasa dışı ilan edince Sebillürreşad dergisi Kastamonu’da yayımlanmaya başlar ve Mehmed Âkif bu vilayette halkın “Kurtuluş hareketi”ne katkısını hızlandıran çalışmalarını sürdürür. Nasrullah Camii’nde verdiği hutbelerden biri Diyarbakır’da çoğaltılarak bütün ülkeye dağıtılır.

Yarın:Yanlış anlaşılan adam”

 
Hoş bir sadâ bıraktı


î Başa
Hoş bir sadâ bıraktı - Milli Gazete 

Hazırlayan: Müfid Yüksel

î Başa 1920’de Sarayönü’nde doğan Sadreddin Yüksel’in ömrü ilim peşinde koşmakla ve ilim öğretmekle geçti. Sultan Ahmed Camii imamı Merhum Gönenli Mehmed Efendi’nin kurslarında ve İsmail Ağa Kur’an Kursunda talebelere Arapça İslâmî ilimler okuttu. Sultan Ahmed Camii eski imamlarından, Şeyh Muhammed Şefik Arvasi’den  teberrüken ilim icâzeti aldı. 1968 yılında ise, Diyanet İşleri Başkanlığınca İstanbul Merkez vaizliğine tayin edildi. Bu arada, İstanbul müftülüğü ile Yüksek İslam Enstitüsü’nde Tefsir dersleri vermeye başladı.  Yine aynı tarihlerde, günlük Bugün gazetesinde yazıları yayınlandı.

Aslen Bitlis’in Adilcevaz İlçesinin Koçeri (Bugünkü Erikbağı) Köyünden olup ailesi Kürtlerin Haydaran Aşiretinden gelmektedir. Babası Tahir Efendi (Vefatı:1927) Haydaran aşiretinin Asiyan kolundan, Annesi Hatun Hanım ise (vefatı: 1985) aynı aşiretin Marhuran kolundandır. Dedesi Ali Ağa Birinci Dünya Savaşı sırasında Kafkas Cephesinde şehit düşer. Cihan Harbi esnasında Rus ordularının Ermeni çeteleriyle birlikte Adilcevaz ve çevresine tasallutu dolayısıyle Tahir Efendi bir kısım akrabalarıyla birlikte memleketini terk eder ve Konya’nın Sarayönü kazasına gelip yerleşir.

î Başa Sadreddin Yüksel 1336/1920 tarihinde Sarayönü ilçesinde doğar. Doğumundan sonra ebeveyni tarafından Konya’nın merkezine, Şeyh Sadreddin Konevî  Camiine1 götürülür. Bu camide postnişîn olan bir şeyh tarafından kendisine ‘Sadreddin’ adı verilir.

Kısa bir süre sonra, mütareke döneminin ardından memlekete, Koçeri köyüne dönülür. Aynı köyde, Hamidiye alayları paşalarından ve aynı aşiretten, ünlü Haydaranlı Kör Hüseyin Paşa da bulunuyordu. Ailesi, bu paşanın maiyyetinde bir aile, dolayısıyle Paşa’nın çocuklarıyla birlikte büyür. Henüz yedi yaşında iken babası Tahir Efendi hastalanarak Adilcevaz’ın Arin köyünde (bugünkü Göldüzü Köyü) genç yaşta vefat eder. Vasiyeti üzerine cenazesi Koçeri Köyünde defnedilir. Bir yıl sonra da -1928’de- Hüseyin Paşa namaz kılarken, kendisinin eski adamlarından ve Huyti Aşireti Reisi Hacı Musa Bey’in oğlu Medeni Bey tarafından öldürülünce aile himayesiz kalır. 11-12 yaşlarında okumak üzere ailesinden ayrılıp Kur’an-ı Kerîm’i hatmeder.

Bir medresede çeşitli Kürtçe kitaplar okuduktan sonra, Arapça tedrisata başlar. İlkin, Muş’un Bulanık ilçesinin Purkaşin Köyünde Molla Zübeyr’in yanında biraz sarf-nahiv okur. Sonra, Resulan Ve Koğak Köylerinde okumaya devam eder. 1934 yılında Bitlis’in Norşin Nahiyesine (bugünkü Güroymak İlçesi) gider. Burada, ünlü Kürd Nakşibendi-Halidî meşayihinden Şeyh Abdurrahman Et-Tahî’nin2 (Vefatı: 1304/1886) medresesine girer. Bu sırada, medrese, adı geçen Şeyh Abdurrahman Et-Tahî’nin torunu Şeyh Ma’sum (vefatı: 1971) tarafından idare edilmektedir. Bu medresede Şeyh Takiyuddin3 (Vefatı: 1968) ve Molla Abdülbâkî ‘nin4 yanında okur.

Daha sonra, Norşin Medresesine bağlı, Mutki’nin Ohin (Şimdiki Yukarı Koyunlu) Köyündeki medrese’ye giderek, burada, medresenin sahibi ve Şeyh Fethullah El-Verkanisî’nin5 (Vefatı: 1317/1899) oğlu Şeyh Alauddin Efendi6 (Vefatı: 1949) ve onun oğlu Mazhar7 (Vefatı: 1988) Efendi’nin yanında tedrisata devam eder. Ve Şeyh Alauddîn Efendi’den el alarak Nakşibendi tarikatına intisab eder. Daha sonra Baykan ilçesinin Havil köyüne gidip Molla Muhyiddin Efendi’nin8 (Vefatı: 1988) yanında tedrisatını tamamlar. Bundan sonra Norşin’e dönüp burada ders vermeyi, talebe yetiştirmeyi sürdürür. 1947 yılında Şam’a gitmek ister. Şeyh Ma’sum’un oğlu Şeyh Ma’şuk Efendi (Vefatı: 1975) ile Suriye’ye bir seyahatte bulunur. Burada, Şeyh Ma’şuk Efendi’nin9 şeyhi ve Şeyh Muhammed Ziyauddîn Efendi’nin10 hulefasından Şeyh Ahmed El-Haznevî’yi11 (Vefatı: 1950) ziyaret eder. O sırada Şam’da bulunan Şeyh Muhammed İsa’nın12 isteğiyle Şam’a gidip yerleşmek istese de Şeyh Ma’sum gitmesini istemediğinden vazgeçerek Norşinde medrese hocalığı yapmaya devam eder. Bu sıralarda, 1945 yılında Bediüzzamanla tanışıp mektuplaşmaya başlar. 1952 yılında ise birkaç kez bizzat Emirdağ’da kendisini ziyaret eder.

Şeyh Ma’sum Efendi onu kendisine damat olarak seçer. Ve 1951 yılında Şeyh Ma’sum’un kızı Sarete ile evlenir. 1955 yılında mecbur kaldığından askere gitmek durumunda kalır ve Menemen’de başladığı askerliğini Ankara’da tamamlar. Askerlik dolayısıyle Ankara’da iken, bazı subaylar kendisinden Arapça dersler alıp , yanında okurlar. Bunun yanısıra Diyanet Teşkilatı ile de irtibat sağlayıp, kendisine teşkilattan fetvalar sorulmaktadır. 1958 yılında, Ankara’da Müftülük imtihanına girer. O sırada Diyanet İşleri Reisi olan Eyüp Sabri Hayırlıoğlu tarafından imtihan edilir. Müftülük imtihanında birinci olarak Siirt’in Baykan ilçesi müftülüğüne tayin edilir. Aynı yıl Bediüzzaman’ın talimatıyla, İşaratu’l-İ’caz tefsirini yayına hazırlayıp bir takriz ile birlikte Ankara’da yayınlar. Fakat kısa bir süre sonra müftülük görevinden istifa edip Norşin’e dönüp ders vermeye devam eder. 1960 yılında, Muş’un Bulanık ilçesinin Neynik köyüne taşınıp burada fahri imamlık yapar. 1962 yılında ise yine Bulanık ilçesinin Liz Nahiyesine (bugünkü Erentepe beldesi) taşınarak burada da fahri imamlığa devam eder. 1963 yılında ise, İstanbul’a gelir. İstanbul ile memleketi arasında gidip gelir. Bu sırada, İstanbul’da neşredilen haftalık Yeni İstiklâl gazetesinde yazılar yazmaya başlar. 1964 yılında Diyanet İşleri Reisliği tarafından Kur’an-ı Kerim meâl ve tefsiri hazırlamakla görevlendirilir. Fakat bu proje sonradan yarım kalır. 1966 yılı sonunda ise, ailesini alarak İstanbul’a taşınır. Sultan Ahmed Camii imamı Merhum Gönenli Mehmed Efendi’nin (Vefatı:1991) kurslarında ve İsmail Ağa Kur’an Kursunda talebelere Arapça İslâmî ilimler okutur. Bu tarihlerde, Sultan Ahmed Camii eski imamlarından, Şeyh Muhammed Şefik Arvasi’den13 teberrüken ilim icâzeti almıştır14. 1968 yılında ise, Diyanet İşleri Başkanlığınca İstanbul Merkez vaizliğine tayin edilir. Bu arada, İstanbul müftülüğü ile Yüksek İslam Enstitüsü’nde Tefsir dersleri vermeye başlar. Bu sıralarda, günlük Bugün gazetesinde yazı yazmayı da sürdürür.

1972 yılında, evinde Risale-i Nur külliyatı bulundurmaktan takibata uğrayıp mahkemeye sevkedilir. 1975 yılında ise, o sırada İstanbul müftüsü olan Abdurrahman Şeref Güzelyazıcı’nın kendisine olumsuz bir tavır takınmasından dolayı İstanbul merkez vâizliğinden istifa etmek durumunda kalır. Yeniden çok sevdiği tedrisata döner. 1996 yılında gözlerinde arız olan damar hastalığının artıp, tedrise engel olmasına kadar tedrisata devam eder. Bu dönemde, çeşitli usûl, fıkıh, tefsir, kelam, siyer ve mantık kitaplarıyla Sarf ve Nahiv kitapları okutur. Bunların yanısıra, Mevlâna Celâleddîn-i Rumi’nin Mesnevisi, Sa’di’nin Gülistan’ı, Molla Cami’nin Divânı ve Baharistan’ı, İbn Fârız Divânı, Hafız Divânı, Mevlâna Halid-i Bağdadî’nin Divânı, Birgivî’nin Tarikat-ı Muhammediye’si gibi önemli eserleri de okutur. Ayrıca, Bediüzzaman’ın, İşaratu’l-İ’caz Fi Mezani’l-İcâz adlı tefsiri, Mesnevi-yi Nuriye ve mantık üzerine yazdığı Kızıl İcâz adlı eserlerini de okutur.15 7 çocuk babası olup, Kürdçe ve Türkçenin yanısıra Arapça ve Farsça bilmekteydi. 13 Zilhicce 1425/25 Aralık 2004 Tarihinde bir Cumartesi günü sabah saat 10:30 civarında evinde vefat eder.

Eserleri

*Dinî Ve İlmî İncelemeler, 1969, Ötüken Yayınları, İstanbul

*Asrî Kâmus, Arapça-Türkçe Lügat, 1973,  Hilâl Yayınları, İstanbul

*İctihad-Taklid Ve Telfik Risalesi ( Muhammed Abduh, Reşid Rıza Ve Hayreddin Karaman’a Reddiye), 1975, Fazilet Neşriyat İstanbul

*Prof. Muhammed Hamidullah’ın İslâm Peygamberi ve Muhammed Resulullah Adlı Eserlerine Reddiye, 1975, Fazilet Neşriyat, İstanbul

*Mevlâna Halid-i Bağdâdî’nin Divanı Ve Şerhi, 1977, Sabah Kültür Yayınları, İstanbul

*İslâmî Araştırmalar, 1982 Tûba Yayınları, İstanbul

*İslâmî Açıdan Lâiklik, 1983, Tahran-İran

*Makaleler-I, 1985, Madve Yayınları, İstanbul

*Makaleler-II, 1987, Madve Yayınları, İstanbul,

*Günümüz Meselelerine Kur’an’dan Cevaplar, Makaleler-III, 1988, Madve Yayınları, İstanbul

*Makaleler-IV, 1990, Madve Yayınları, İstanbul.

*İslamî Araştırmalar, İkinci Baskı, 1992, Madve Yayınları, İstanbul

*Makaleler-V, 1993, Madve Yayınları, İstanbul

Arapça eserleri

*Şerhu’l-Elğâz, (Bahauddîn ‘Amilî’nin “Keşkul” adlı kitabındaki Lüğazlar üzerine Şerh), 1983, Şamil Yayınevi, İstanbul.

Risâletun Fi Şe’ni’l-Cum’ati, (Cum’a Namazı Üzerine) 1983, İstanbul.

*Haşiyetu ‘Ala Şarhi’s-Sudûr Fi Şerhi Hâli’l-Mevta Fi’l-Kubûr, (İmam Celaluddîn ‘Abdurrahman Es-Suyûtî’nin (Vefatı: 911/1505), Kabir Alemi ile alakalı kitabına Haşiye), 1985, Kahraman Yayınları, İstanbul

*Haşiye ‘Ala Tefsiri İşârâti’l-İ’caz Fi Mezani’l-İcâz (Bediüzzaman’ın İşaratu’l-İ’caz adlı Tefsirine Haşiye), 1988, Med-Zehra Yayınları, İstanbul

*Şerhu İsa Ğoci, (Molla Halil El-Es’ardî’nin (Vefatı: 1257/1841) İsa Goci adlı Mantık kitabına Şerh), 1988, Tebliğ Yayınları, İstanbul.

*Tahkîk Ve Haşiya ‘Ala Mecelleti’l-Ahkâmi’l-’Adliyye (Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye’nin Arapça Nüshası üzerine Tahkik Ve Haşiyeler; Yayınlanmamıştır.)

*Haşiyetu ‘Ala Divâni İbn Fârid (İbn Farız Divanı’na Haşiye), yayınlanmamıştır.

*Ta’likât ‘Ala Haşiyeti Kızıl İcâz Fi ‘İlmi’l-Mantik (Bediüzzaman’ın Ahdarî’ye ait Süllem adlı manzum mantık kitabı üzerine  Kızıl İcâz adıyla yazıp yayınladığı, Haşiyesi üzerine geniş bir Ta’likat; Müfid Yüksel tarafından yayına hazırlanmış olup, yayınlanma aşamasındadır.)

Makalelerinin Yayınlandığı Gazeteler:

*Yeni İstiklâl (Haftalık Gazete, 1961-66 yılları arasında Mehmed Şevket Eygi Tarafından yayınlanmıştır.)

*Bugün (Günlük Gazete, 1966-1971 yılları arasında yayınlanmıştır.)

*Sabah (Günlük Gazete, 1981 yılına kadar yayınını sürdürmüştür.)

*Ufuk (Haftalık Gazete)

*Büyük Gazete (Haftalık, 1976-1980 yılları arasında Mehmet Şevket Eygi tarafından yayınlanmıştır.)

*Yeni Asya (Günlük Gazete)

*Millî Gazete

Aylık Dergiler:

*Hilâl (Salih Özcan Tarafından çıkarılan aylık Dergi.)

*İmza (1989-1994 yılları arasında yayınlanmıştır.)

Girişim vs.

Dipnotlar:

1– Şeyh Sadreddîn Konevî, aslen Malatyalı olup, Mecdüddîn İshak’ın oğludur. Muhtemelen 606/1209 tarihinde dünyaya gelmiştir. Babası, daha sonra Konya’ya yerleştiğinden, Konevî olarak anılmıştır. Mecdüddîn İshak Konya’ya Şeyh Muhiddin-i Arabî ve Şeyh Evhaduddîn-i Kirmani ile birlikte gelmiştir. Şeyh Muhyiddîn-i Arabî’nin yanında yetişmiş onun evlatlığı gibi olmuş. Şam’da da onunla birlikte olmuş. Bir rivayete göre, babasının vefatının ardından, Şeyh Muhyiddîn-i Arabî onun vâlidesini tezvic eylemiş, bu suretle üvey babası olmuştur. Muhyiddîn-i Arabî’nin vefatının (H. 1240) ardından Konya’ya dönmüş, bazı çağdaş yazarların iddialarının aksine Mevlâna Celâleddîn-i Rûmî ile ilşkileri son derece iyi olmuştur. Mevlâna’dan sekiz ay sonra 16 Muharrem  673/1274 tarihinde Konya’da vefat etmiş olup, türbesi, Alaaddin Tepesinden Meram’a giden yol üzerinde kendi adıyla olan camiinin avlusundadır. Vahdet-i Vucûd ekolünün Muhyiddîn-i Arabî’den sonraki en önemli temsilcisi olup, birçok eseri vardır. Sadreddîn Konevî Camii 673 yılında türbesi ve kütüphanesi ile birlikte yaptırılmış olup, kütüphanesi de buraya vakfedilmiştir. Bu kütüphane binası bilahare yıkılmış olup, içindeki kitaplar Konya-Yusuf Ağa Kütüphanesi’ne nakledilmiştir. 673 tarihli inşa kitâbesi  giriş kapısının üzerinde halen mevcuttur. Bu cami ve türbe en son Sultan İkinci Abdülhamid döneminde, 1317/1899’da o sırada Konya valisi olan Sadrazam Avlonyalı Ferid Paşa tarafından, asıl mimarisine dokunulmadan esaslı bir tamir görmüştür. Buna dair tamir kitâbesi de yine giriş kapısının üzerinde yer almaktadır. Cami avlusunda, tefsir sahibi ünlü İmam Bağavî’nin de kabri yer almaktadır. Cami halen mamur olup ibadete açıktır. 

2– Şeyh Abdurrahman Et-Tahî Bin Molla Mahmud, Kürdistan’daki Nakşibendî-Halidî meşayihinin ünlülerinden olup aslen, Şirvan kazasının Bervuj nahiyesinin Mâvît köyünde bulunan hüsamân aşiretine mensup olup, babası Molla Mahmud’un Bitlis’in Hizan kazasının Tah köyüne yerleşmesi dolayısıyle, Tahî nisbeti ile anılmıştır. Kuvvetli bir medrese tahsili gördükten sonra tasavvufa intisab etmiştir. Önceleri Kadirî-Rufa’î tarikatına intisab ederek, Şeyh Emin Şirvani’nin müridi olur. Ancak Şeyh Emin Şirvani bir süre sonra şeyhi olan ünlü Kerküklü Şeyh Abdurrahman Halis Et-Talebânî tarafından rededilince, bu şeyhi bırakarak, Kadirî şeyhlerinin büyük meşayihinden  Şeyh Nureddin El-Berifkânî’ye intisap eder. Daha sonra ise, Nakşibendi-Halidi tarikatına meylederek, bu tarikatın ünlü şeyhlerinden Şeyh Sibğatullah El-Arvasî’ye (Vefatı:1287/1870) intisab eder. Tah köyünde büyük bir medrese kurar. Bu sırada, Tah’a yakın Nors köyünden olan Bediüzzaman Said Nursi de bunun medresesinde tedrisata başlar. Sonraları ise şeyhinin işaretiyle Norşin’e giderek orada yerleşir ve tarikat faaliyeti ile birlikte medrese faaliyetini de burada sürdürür. 20 Rebi’ulevvel 1304/1886 tarihinde 75 yaşında olduğu halde Norşin’de vefat eder. Burada hususi türbesinde medfundur. Minah ve İşârât adlı eserleri basılmıştır. Arapça-Farsça Mektubatı ise basılmamıştır . 4  Zilhicce 1302 Tarihinde, Murat Nehri üzerinde üç gözlü kârgir bir köprü yaptırmasından dolayı İstanbul hükümeti tarafından kendisine Üçüncü Rütbeden bir kıt’a Mecîdî Nişânı verilmiştir. (BOA. İDH. 76124). 19 halifesi olup, en başta geleni şeyh Fethullah El-Verkanisî’dir.

(Vefatı: 1317/1899). Diğer Halifeleri ise şunlardır:

Şeyh Muhammed Samî El-Erzincanî (Erzincanlı olup, türbesi Erzincan’ın şehir merkezindedir. Hâce-i Ezircani lakabıyla anılmıştır.)

Şeyh İbrahîm El-Çokreşî (Erzurum Karayazı ilçesinin Çokreş köyündendir.)

Şeyh Mustafa El-Bidlisî (Şeyh Abdurrahman Et-Tahî’nin aynı zamanda kâtibi olup, kendi el yazısıyla bir mektubu özel kütüphanemizdedir. Bitlisli Şeyh  Seyyid Emin Efendi’nin torunu olan Şeyh Mustafa Efendi İstanbul’da vefat etmiş olup kabri, Eyüp sırtlarında Necip Fazıl’ın kabrinin yanıbaşındadır.)

Hacı Süleyman El-Bidlisî

Hacı Yusuf El-Bidlisî (Bajarî)

Şeyh Abdülhâdî El-İspahirtî (Hizan’ın Çerçah Köyünden)

Şeyh İbrahîm En-Neynikî (Muş-Bulanık’ın Neynik Köyü)

Es-Seyyid Tahir El-Abrî (Muş-Bulanık’ın Abri Köyü)

Molla Ahmed Ed-Dumlî Taşkesenî (Erzurum)

Molla Abdullah El-Hizânî (Hizan’ın Hurus Köyünden)

Şeyh Abdullah Subaşî  (Köse Halife, Norşinli)

Molla Reşîd Subaşî (Norşinli)

Es-Seyyid İbrahîm El-Es’ardî

Eş-Şeyh Abdülkahhar El-Es’ardî (Siirt-Kurtalan-Zokayd Köyünden)

Eş-Şeyh Abdülhakîm El-Fürsafî (Siirt, Şeyh Muhammed El-Hazîn’nin-Vefatı: 1308- yeğeni)

Şeyh Abdülkâdir El-Mollakendî (Muş-Bulanık Mollakend Köyünden)

Hacı Yusuf El-Koşkî (Erzurum-Hınıs Koşk Köyünden)

Şeyh Abdurrahman Et-Tahî’nin tarikat silsilesi Mevlâna Halid-i Bağdadî’ye şu şekilde ulaşır.

Mevlana Halid-i Bağdadî (Vefatı: 1242/1827)

Seyyid Taha En-Nehrî El-Hakkârî (Vefatı: 1269/1852)

Seyyid Sibğatullah El-Arvasî (Vefatı: 1287/1870)

Şeyh Abdurrahman Et-Tahî (Vefatı: 1304/1886)

3– Şeyh Takiyuddîn Efendi, Şeyh Abdurrahman Et-Tahî’nin oğlu ve Şeyh Fethullah El-Verkanisî’nin halifesi olan Şeyh Muhammed Ziyauddîn Efendi’nin (Vefatı: 17 Receb 1342/9 Şubat 1925) torunudur. Nakşibendi-Halidî halifeliğini dedesinin halifelerinden Karaköylü Şeyh Mahmud Efendi’den almıştır. Vefatı 1968 yılındadır. Kabri Norşin’de Türbenin yanındadır.

4– Norşin’de bulunan  Subaşı aşiretinden olup, vâlidesi tarafından Şeyh Abdurrahman Et-Tahî’nin torunudur. Babası Köse Halife lakaplı Şeyh Abdullah Efendi ise Şeyh Abdurrahman Et-Tahî’nin hulefasındandır. Medrese tahsilini Şeyh Muhammed Ziyauddin Efendi’nin yanında tamamlamış olup, tarikat icâzetini, Tah medresesinden beri medresenin müderrisi olan Kursincli Molla Muhammed Emin Efendi’den almıştır. (Molla Muhammed Emin Efendi, Bediüzzaman’ın Tarihçe-i Hayatı’nda adı geçen Tah Medresesi müderrisi Mehmed Emin Efendi olup, Şeyh Abdurrahman Efendi’nin damadı da olmuştur. Tarikat hilâfetini Şeyh Muhammed Ziyauddin’den almıştır.’ Mela-yı Mazin “Büyük Molla” lakabıyla anılan, Mehmed Emin Efendi 1936 yılında vefat etmiş olup, kabri Norşinde Şeyh Abdurrahman Et-Tahînin türbesi yanındadır. Bilinen bir çok eseri varsa da basılmadığından zamanla kaybolmuştur.). Abdülbâkî Efendi 1972 yılında Norşin’de vefat etmiş olup, kabri de oradadır.    

5– Şeyh Fethullah El-Verkanisî, aslen Baykan’ın Verkanis köyündendir. Şeyh Abdurrahman Et-Tahî’nin önde gelen halifesi ve damadıdır. Anılan tarihte vefat etmiş olup, türbesi Bitlis şehir merkezindedir. Çeşitli ilimlerde yed-i tula sahibi olup sadece tasavvufa ait, biri basılmış olan 30’u aşkın Arapça eseri vardır. Tasavvufa ait olan basılı eseri sonradan 1979 yılında Ahmet Şahin tarafından Türkçe’ye tercüme edilmiş olup, Tasavvuf, Edep Ve Ahlâk Rehberi adıyla yayınlanmıştır..

6– Şeyh Alauddîn Efendi, adı geçen Şeyh Fethullah Efendi’nin oğlu olup, Şeyh Muhammed Ziyauddîn Efendi’nin halifelerindendir. Ohin köyünde yerleşmiş olup, buradaki medresesi bölgede şöhret bulmuştur. 1914’teki Molla Selim liderliğindeki Bitlis Hadisesi sırasında İstanbul hükümetine bağlı kaldığından  Sultan V. Mehmed Reşad tarafından kendisine Beşinci Rütbeden Mecidiye Nişanı verilmiştir. 1925’te Şeyh Said ayaklanması sonrasında Şeyh Masum ile birlikte İzmir’e sürgüne gönderilmiş 2 yıl sonra memleketine geri dönmüştür. 1930 yılındaki Zilan Deresi hadisesinden sonra ise, Şeyh Masum ile birlikte Gazianteb’e sürgün edilerek bir süre zorunlu ikâmete tabi tutulmuştur. 1949 yılında bu köyde vefat etmiş olup, mezarı buradadır. Babası gibi alim bir zat olup, çoğu fetva mecmuaları şeklinde 60 civarında Arapça ilmi eserin sahibidir.

7– Şeyh Mazhar Efendi, adı geçen Alauddin Efendi’nin oğlu olup, tarikat hilafetini babasının pirdaşı Karaköylü Şeyh Mahmud’tan almıştır. Çeşitli konularda yazdığı 40’a yakın Arapça eseri olup bunların en önemlisi, Nakşibendi tarikatı ve âdâbı üzerine yazdığı “En-Nehcetu’z-Zekiyye” adlı hacimli eseridir. Uzun zaman muammer olup 1988 yılında Ohin’de vefat etmiştir.

8– Molla Muhyiddîn Efendi, Baykan-Havilli olup, medrese tahsilini, Ohin ve Norşinde tamamlamıştır. Tarikat icâzeti Şeyh Muhammed Maşuk Efendi’dendir. Bölgenin en tanınmış ulemasından olup, fetva sahibi idi. 1988 yılında Havil’de vefat etmiş olup, çeşitli ilimlerde 100’e yakın basılmamış Arapça eseri mevcuttur.

9– Şeyh Muhammed Ma’şuk Efendi, Şeyh Ma’sum Efendi’nin oğlu olup, 1325/1906 yılında Norşin’de dünyaya gelmiştir. Medrese tahsili görmüş olup, uzun yıllar ders de vermiştir. Tarikat icâzetini Şeyh Muhammed Ziyauddîn Efendi’nin halifelerinden, Suriye-Hiznalı Şeyh Ahmed El-Haznevî’den almıştır. Birçok halifesi olup, 1975 Aralık ayında, 2. kez Hacc farizasını ifa ederken Mekke-i Mükerreme’de vefat etmiştir.

10– Şeyh Muhammed Ziyauddîn Efendi, Şeyh Abdurrahman Et-Tahî’nin oğlu ulup, 1272 tarihinde Hizan’da doğmuştur. Çok kuvvetli bir medrese tahsili vardır. Çok kimseye ilim icâzeti vermiştir. Bunlardan bazıları İstanbul’da şeyhülislâmlık arşivindedir. (Sadık Albayrak, Son Devir Osmanlı Uleması, 1996, Cilt 2, Shf. 99-100,427-430 )Tarikat icazetini babasının halifesi olan Şeyh Fethullah El-Verkanisî’den almıştır. Birinci Dünya savaşına Milis kuvvetlerinin başında katılmıştır. Savaş sırasında yaralanarak bir kolunu kaybetmiştir. Padişah Sultan V. Mehmed Reşad tarafından kendisine Beşinci Rütbeden  Mecidiye Nişanı ve ardından Gümüş Muharebe Liyakat Madalyası, protez bir kolla birlikte gönderilmiştir. Bu hususlardaki, padişah beratları özel kitaplığımızda mahfuzdur. 13 Ağustos 1335 (1919) Tarihinde, Mustafa Kemal tarafından bir mektup gönderilerek Sivas Kongresine davet edilmiş (Bkz. Nutuk, Vesikalar Bölümü, Vesika, 52), Ancak Mustafa Kemal’i benimsemediğinden bu daveti kabul etmemiştir. 17 Recep 1342/ 9 Şubat 1924 tarihinde vefat etmiş olup, babasının yanıbaşına defnedilmiştir. 15 Halifesi vardır.

11– Şeyh Ahmed El-Haznevî, Aslen Ağrı-Doğu Beyazid’li olup, Nusaybinde doğmuş, çeşitli yerlerde medrese tahsili gördükten sonra, Şeyh Abdurrahman Et-Tahî’nin halifelerinden Şeyh Abdülkâdir Hezanî’nin tarikat sohbetlerine katılır. Daha sonra ise Norşin’e gelerek Şeyh Muhammed Ziyauddîn Efendi’ye intisab ederek tarikat icâzetini ondan alıp, Kuzey Suriye’de Hizna köyüne yerleşip, burada medrese ve tarikat faaliyetlerini yürüttü. 1369/1950 yılında burada vefat etmiştir. Birçok halifesi olup, Bunların en önemlileri Şeyh Muhammed Ma’şuk ve Kasrikli Şeyh Abdülhakim Efendi’dir. (Şeyh Abdülhakim Efendi, aslen Baykan’ın Bilvanis-Kasrik köyünden olup, hayatının son yıllarında Adıyaman’ın Kahta ilçesinin Menzil köyüne yerleşmiştir. Vefatı 25 Mayıs 1972’dedir. 1993’te vefat eden Şeyh Muhammed Raşid Efendi’nin de babasıdır.) 

12– Şeyh Muhammed İsa; Norşinli Şeyh Muhammed Ziyauddîn’in halifelerinden Varto-Karaköylü Şeyh Mahmud’un oğludur. Babasının Şeyh Said ayaklanmasına destek vermesinden dolayı, babası ile birlikte küçük yaşta Türkiye’yi terk ederek  Suriye’ye yerleşmiştir. Sonradan affa uğrasalar da, Suriye’de kalmışlardır. Şeyh Muhammed  İsa sonradan siyasete girip, Kürdistan Demokrat Partisi’nin kurucusu Molla Mustafa Barzanî ile ilişki kurmuş ve onun Suriye temsilcisi olmuştur. 1940’lı yılların sonunda Norşin’e gelerek Norşin Şeyhlerinden Barzanî hareketine destek aramışsa da, bu desteği bulamamıştır. 1970’li yılların sonunda ise siyasi faaliyetlerini bırakarak, dini tedrisat ve tarikat faaliyetlerine yönelmiştir. Şam’daki bir camide Şeyhlik ve imam-hatiplik yapmıştır. 1997 yılında ise Şam’da vefat etmiştir.

13– Şeyh Muhammed Şefik El-Arvasî; Arvasî  (Arvas, Van’ın Müküs-Bugünkü Bahçesaray- kazasının bir köyüdür) Seyyidlerinden olup, ünlü Şeyh Abdülhakim Arvasî’nin amcazâdesidir. Medrese tahsilini Norşin ve Ohinde yapmıştır. Norşin’de Şeyh Muhammed Ziyauddîn Efendi ve onun yeğeni  Sultan Veled’in (Vefatı:1936) yanında tahsil görmüş, sonra Ohin’de Şeyh Alauddîn Efendi’nin yanında tahsilini tamamlayarak icâzet almıştır. Tarikat icâzetini de yine Şeyh Alauddîn Efendi’den almıştır. Mütareke döneminde İstanbul’a gelerek  Seyyid Abdülkâdir’in kurduğu Kürd Teâli Cemiyeti’ne girmiştir. İstanbul’da iken Kürdçe Mevlid-i Şerifi Ahmed Kâmil Matbaası’nda bastırmıştır. Bunun yanısıra, Eyüp’teki Hüsrev Paşa Nakşibendi-Hâlidî tekkesinin son postnişîni olmuştur. Birara, memlekete dönmüşse de Şeyh Said ayaklanmasının ardından tekrar İstanbul’a sürgün olarak gönderilmiştir. Bediüzzaman’la da dostluk tesis etmiş olup, Denizli ve Afyon hapislerinde beraber bulunmuştur.

Bedüzzaman’ın bazı risalelerine takriz yazmış olup, bazı risalelerde kendisinden sözedilmektedir.  Sonradan Sultan Ahmed Camii’nin baş imamı ve hatibi olmuştur. 1967 yılına kadar bu vazifesini deruhde etmiştir. Hz. Peygamber’in (SAV) hutbelerini cem’eden “Divânu’l-Huteb” adlı Arapça eseri 1965 yılında İstanbul’da Sahhaf  Muzaffer Özak tarafından bastırılmıştır. 1969 yılında, yıllarca özlemini çektiği memleketine gitmiş, Norşin ve Ohin’i de ziyaret etmiştir. Bu seyahatten döndükten bir süre sonra 1970 Ocağında, Eyüp’teki tekkesinin bitişiğindeki evinde vefat ederek, Edirnekapı dışında Sakızağacı mezarlığında defnedilmiştir.  

14– Bu icâzetnâmenin aslı özel arşivimizde mahfuzdur.

15– Okuttuğu bu derslerin kayıtları ses bandlarına alınmış olup, ses kayıtları talebelerinde mahfuzdur.

 
İstihbaratçılar boşuna gelmez


î Başa
İstihbaratçılar boşuna gelmez - milli gazete 


î Başa Emekli Büyükelçi Kaya Toperi “Ne zaman Türkiye’de kavga çıkar, ajanlar Ankara’ya doluşur. Tezkere sonrası böyle bir hareketlilik vardı örneğin bir de şimdi var. Özellikle Amerikalılar sağda solda “Hükümete alternatif bir oluşum var mıdır?” diye konuşup duruyorlar bu aralar. Türkiye’nin durumu ortada. YÖK, camiler, TÜSİAD, üniversite, Pamuk davası derken kazan fokurduyor. Diplomatik yoldan bilgi almak zordur. Bir ipte iki cambaz. Bu arada, Türkiye’nin jeopolitik önemini gözardı etmemek lazım. Hem istikrarlı hem de çok kuvvetli olmayan bir Türkiye istiyor bunlar” diyor.

HABER MERKEZİ
Emekli Büyükelçi Kaya Toperi, yabancıların mutlaka bir şey almak için geldiğini belirterek ilginç açıklamalar yaptı. Sabah Gazetesi’nden Balçiçek Pamir’e konuşan Toperi, “Tersini düşünmek saflık olur. Türkiye’nin kara gözü kara kaşı için gelmezler. Ya bizi kazıklamaya ya da bir şey satmaya gelirler. Biz de bunların ‘Aslansın, maşallah iyisin, kahramansın’ sözlerine kanar, tam Türk’e özgü ev sahipliği ve tevazu içinde bunlara jest yapmaya çalışırız” dedi.
İngiltere eski Başbakanı Margarate Thatcher ve baba George Bush’un Türkiye’ye gelirken sadece turistik mi geldi zannediyorsunuz? Hepsi bazı amaçlarla geldi. Uçak ihaleleri vardı. F16’ların F4’lerin modernizasyonu gibi. Türkiye iyi bir pazar, bunu unutmamak lazım. FBI Başkanı’nın Türkiye’ye gelmesi çok şaşırılacak bir durum değil. Çünkü FBI Adalet Bakanlığı’na bağlıdır ve Türkiye ile işbirliği içindedir. Terörizme karşı mücadelede beraber hareket edilir. Yani tek başına gelseydi çok çarpıcı olmazdı. Gelelim CIA Başkanı’na. İşte o yadırganacak bir durum çünkü bu başkan kolay kolay bir ülkeyi ziyaret etmez. CIA başkanı Türkiye’ye 1970’te ve 1990’da Körfez krizinin yaşandığı dönemde geldi. O vakit Başbakan ya da Cumhurbaşkanı ile görüşmedi, MİT Müsteşarı ile görüştü sadece” diyor.

Ajanlar Ankara’da neden cirit atıyor?
Ajanların bilgi toplamak için geldiğini belirten Toperi, “Hükümet istikrarlı mı, oluşumlar nedir vesaire... Bu bilgi toplama işi her zaman olmaz. Ne vakit ki ortalık biraz karışıp kazan kaynamaya başlar o zaman Ankara’ya doluşurlar. Tezkere sonrası böyle bir hareketlilik vardı örneğin bir de şimdi var. Özellikle Amerikalılar sağda solda ‘Hükümete alternatif bir oluşum var mıdır?’ diye konuşup duruyorlar bu aralar. Türkiye’nin durumu ortada. YÖK, camiler, TÜSİAD, üniversite, Pamuk davası derken kazan fokurduyor. Diplomatik yoldan bilgi almak zordur. Bir ipte iki cambaz. Bu arada, Türkiye’nin jeopolitik önemini göz ardı etmemek lazım. Hem istikrarlı hem de çok kuvvetli olmayan bir Türkiye istiyor bunlar. Dikkat edin, ne zaman iki ayağımızın üstünde durmaya başlarız bir şey çıkar. Çok da saf olmamak lazım. CIA Başkanı ya mühim bir mesaj getirmeye ya da bazı şeyleri öğrenmeye gelir. Şimdi ABD’nin Irak, Suriye ve İran politikasına bakmak lazım. Amerika’nın kafasındaki Irak’ın parçalanması” diye konuştu.

ABD, Irak’ta popülaritesini kaybetti
Amerika’nın Irak konusunda hem kendi içinde hem de dünyanın gözünde popülaritesini kaybettiğini belirten Toperi, şunları söylüyor:
“Bunu yeniden kazanması lazım. Askerini çekecek ama bir bölümünü bırakması da gerek. O vakit Türkiye’nin önemi ortaya çıkıyor. Bizim rolümüz ne olacak? Bakın ne Barzani ne de Talabani Afganistan’a benzeyen bir yapıda kapalı kutu bir ülke istemiyor. Bunu defalarca rahmetli Özal’a da söylediler. Yani bize ihtiyaçları var. Ne petrollerini taşıyabilir ne de dışa açılabilirler. Amerikalılar da bizim ne düşündüğümüzü merak ediyorlar haliyle. Unutmamak lazım ki söz verdiği halde tezkereyi geçirmemiş bir ülke var karşılarında… CIA Başkanı’nın buraya gelişi Irak’taki müstakbel oluşumlara Türkiye’nin vereceği tepkiyi ölçmek. Yani CIA Başkanı kalkıp taa Amerika’dan PKK’yı konuşmaya gelmez. “Ben çekilirsem sana ne kadar güvenebilirim?” diye sormaya geldi. “İran’a girmeye karar verirsem sen nerede durursun?” Açıkçası olan bitenden korkuyorum. Rahmetli İnönü’nün bir lafı vardı, “Eşkıyanın ne yapacağı belli olmaz” diye. Bu da o hesap işte. Mecbur kalırsa vurur. Ama ilk etapta Irak’ta işleri düzene sokmaya çalışacak... O noktada başka bir hesap var. Tabii konuşurdu. Ya da gelirdi ama bizim ruhumuz duymazdı. Açık açık geldiler. Neden? Çünkü tüm dünyaya “Türkiye benim yanımda” mesajı vermek istiyorlar. Diplomasi böyle bir şeydir. Psikolojik bir savaş yürütülüyor. Amerika özellikle Suriye ve İran’a da mesaj vermek istiyor. Ayrıca AB’ye de diyor ki “Türkiye’yi göz ardı etmeyin.”
 
 
İsrail, komandoları için Bolu ve Hakkari’yi istedi


î Başa
İsrail, komandoları için Bolu ve Hakkari’yi istedi - 27.12.2005 


î Başa İsrail Genelkurmay Başkanı Korgeneral Dan Halutz’un, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök’ün davetlisi olarak Ankara’ya yaptığı günübirlik ziyarette Türkiye’den çetin iklim şartlarına dayanıklı komandolar eğitmek için Bolu ve Hakkari Dağ Komando Tugayları’nı kullanma izni istemesi "olası bir İran operasyonu için düğmeye basıldı" şeklinde yorumlandı.  
Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu Başkanı Doç. Dr. Sedat Laçiner, "İsrail küçük bir ülke. Sıcak ve dağ komandolarına ihtiyacı olacak bir ülke değil. Yakınında en fazla Lübnan’a karşı böyle bir gücü kullanabilir, bunun için de yardıma ihtiyacı olmadığını Lübnan’da kalarak kanıtladı. Diğer komşuları da ne soğuk ne de dağlık. Bu durumda sormak gerek, İsrail bu askerleri kime karşı eğitecek? Akla gelen İran’dır" diye konuştu.

HABER MERKEZİ
CIA ve FBI Başkanlarının hemen ardından Ankara’ya ani bir ziyaret gerçekleştiren İsrail Genelkurmay Başkanı Dan Halutz’un Türkiye’den çetin iklim şartlarına dayanıklı komandolar eğitmek için Bolu ve Hakkari Dağ Komando Tugayları’nı kullanma izni istemesi “olası bir İran operasyonu için düğmeye basıldı” şeklinde yorumlandı. İran’ın dağlık arazisi ve soğuk iklim şartlarını dikkate alan İsrail’in ortak eğitim kapsamında dile getirdiği sözkonusu talebine Genelkurmay Başkanlığı henüz net bir cevap vermedi. Ancak, diplomatik kaynaklara göre İsrail’den gelen bu öneriye askeri yetkililer sıcak bakıyor.

İsrail’in dağlarda güçlenmesi Türkiye’nin hayrına değil
Uluslar arası Stratejik Araştırmalar Kurumu (USAK) Başkanı Doç. Dr. Sedat Laçiner, “İsrail bu komandoları kime karşı kullanacak?” sorusunu yönelterek, “İsrail küçük bir ülke. Sıcak ve dağ komandolarına ihtiyacı olacak bir ülke değil. Yakınında en fazla Lübnan’a karşı böyle bir gücü kullanabilir, bunun için de Türkiye’nin yardımına ihtiyacı olmadığını uzun yıllar Lübnan’da kalarak kanıtladı. Diğer komşular Ürdün, Mısır ve Suriye ne dağlık ülkeler, ne de soğuk ülkeler. Akabe’den komşu Suudi Arabistan ise dünyanın en düz ve sıcak ülkelerinden biri. Bu durumda sormak gerek, İsrail bu askerleri kime karşı eğitecek? Akla ilk gelen İran.” diye konuştu.
Laçiner, İran dışında yakın bölgede hedef olabilecek iki bölgenin daha olduğunu belirterek, “Türkiye ve Irak’ın kuzeyi (nam-ı diğer Kürdistan)” ifadelerini kullandı. Laçiner, İsrail’in dağlarda güçlenmesinin Türkiye’nin de lehine olmadığını vurgulayarak, şöyle devam etti: “Bu güçler Türkiye’ye karşı kullanılmayacak dahi olsa, İsrail’in bölgede çatışmaları arttıracak saldırılara girişmesine yardımcı olmak Türkiye’nin de, bölgenin de lehine değildir. Tabii İsrail veya ABD gelip İran’ı da, Irak’ta olduğu gibi özgürleştirmeye kalkmazsa” şeklinde konuştu.

İsrail uçakları hava sahamızı niye kullanıyor?
İsrail’in bölgede sınır aşan saldırı gücünü artıracak her türlü girişimin Türkiye’nin aleyhine olacağını söyleyen Laçiner, “Hatta buna İsrailli uçakların Türkiye hava sahasında talim yapmaları da dahildir. İsrailli uçaklar neden Türkiye’ninki kadar uzun hava sahalarına ihtiyaç duymaktadırlar? Geçmişte komşularını rahatça yenebilen İsrail Hava Kuvvetleri, bu uçakları ancak İran, Irak, Körfez ülkeleri, Libya ve Türkiye’de kullanabilir. Onun dışındaki hedefler oldukça yakındır ve böylesine uzun talimler şart değildir. Bu durumda Türkiye kendisini de hedefe getiren eğitimi İsraillilerin almasına neden izin vermektedir? Diyelim ki Türkiye ‘şimdilik’ hedefte değil. İyi ama bizim güvenlik politikamız 10 yıl veya 20 yıllık kısa periyotlar için mi belirleniyor? Diyelim ki İsrail, Türkiye’ye hiç saldırmayacak, İsrail’in diğer bölge ülkelerine saldırmasını kolaylaştıracak eğitimi neden Türkiye sağlıyor? İsrail’in hava gücünü, dağ komandolarını daha güçlü hale getirmenin bölgede geniş çaplı çatışmaları arttırmak dışında ne gibi bir yararı olabilir?”
 
Fatma Karabıyık BARBAROSOĞLU



î Başa
Mehmet Akif ile yaşamak... - Yeni Şafak - 27.12.2005 

î Başa Gündem ne olursa olsun, bu hafta Akif'in ölüm yıldönümüne demir atacak. "Çanakkale" şairinin ölüm yıldönümünde, geliri Mehmetçik Vakfı'na adanacak klibi döndürmeyen tv kanalları ile, gündem Akif'e gelip dayanmalı zaten. Dayanmazsa eğer boşverin kimlik üzerine düşünmeyi.

Konuşmayı hatta. Şiddeti kare kare, saniye saniye evlere servis eden kanallar, pornoyu, çocuk tacizini "aileler nasıl etkilenir acaba" diye hiç sorun etmeden tekrar be tekrar sunanlar, Murat Evgin'in şarkısını, şehitlere adadığı şarkıyı, yayınlanamayacak kadar "fazla" buluyorsa eğer... Vazgeçtim, vatanperverler diyerek hepimizi vatan paydasıyla birbirimizin gözünde eşitlemekten.

Vazgeçtim ama, yine de Akif'i bu sütunun okuyucuları ile birlikte hatırlamaktan, ruhuna Fatiha göndermekten de vazgeçecek değilim.

Bir kitap okudum. Hayatım değişmedi ama bendeki Akif değişti desem anlar mısınız? Yazmıştım. Akif'i bir sükut olarak içime yerleştiren Mithal Cemal'in satırlarını paylaşmıştım sizlerle. Mithat Cemal'in satırlarına kadar ben Akif merhumu, sade bir ses olarak bilirdim. Gür bir ses. Gölgesinde dinlenecek kadar cisme dönüşmüş bir ses. O ses insanın kolayına yanıbaşında gezdirebileceği bir şey değildi. O sese sığınılırdı. Güvenilirdi. Yardımcı kuvvet niyetine müracaat edilirdi.

Ama Mithat Cemal'in satırlarından sonra Akif benim içimde. Önce sükutuyla. İnsanı birbirine yaklaştıran sükutmuş. Birini ötekinin içinde eriten sükut.

Önce sükutuyla içime yerleşti Akif. Benimle birlikte yaşamaya başladı. Sonra pek çok insanın latif çizgilerle tanımladığı Akif portresi canlandı. Uzak değil yakın bir portre. Siz yakınlığı ne ile ölçersiniz? Ben yakınlığı bir nefeste anlatılacak en az beş altı hikaye ile ölçerim. O beş altı hikaye; birlikte yaşamışız da, onu hep hatırlayan olayım diye kayıtlı kalmıştır zihnimde adeta. O beş-altı hikaye, bir kağıdın üstüne not alınmış ya da vakti gelince kullanılacak bir bilgi fişi değildir. Durup durup gelecek bir resimdir: "Geçerken ağladım geçtim, dururken ağladım durdum" mısrasıyla beraber.

İnsan yaşlandıkça birbirine benzeyenleri görüyor daha çok. Ben de benzerlikler üzerinden okuyorum nicedir dün ile bugünü. O kadar benzeyen ki bugün düne. Bu benzerlik beni dünün sokaklarına dalıp dalıp çıkarıyor. Mithat Cemal'in Üç İstanbul'unu okurken müellifine hem kızıp hem de bu kadar kokuşmadan bir roman çıkarırken bilinci yara almamış mıdır diye dertleniyorum. Baş kahramanını bir dinsiz olarak kurguladığı bir roman "Üç İstanbul". Mehmet Akif bu romanda Raif olarak yer alır. Susuşuyla güzelleşen Raif olarak.

Üç İstanbul ne kadar bugündür. Pespayeliğin İstanbul'u işgal edişi olarak. O dönemde Raif'ler varsa bu dönemde de vardır. Ve yalnız onlar çağdan çağa atlar diye ümitvar olmaya gücünüz yetiriyorsa ne mutlu. O zaman her yerde Akif'ler çıkmaya devam edecektir karşınıza. Güzel bir Türkçe, armağan niyetine kulaklarınıza dökülmüştür. Çağlayanın dökülüşü gibi bir ritim eşliğinde. Rikkat Kunt gelecektir ansızın. "Türkçemi merhum Akif'e medyunum" diyerek. Ya da vapurda insanlar dünden kalma bir maçı konuşmaktadır. Birisi yüksek sesle cep telefonu aracılığı ile eylemekte olduğu kavga sahnesine, bütün vapur ahalisini figüran kılma derdindedir. Bir Yusuf Ziya Ortaç sahnesi gelecektir o zaman. Sessizce vapurun bir köşesine oturup kendini Ferit Kam ile Mehmet Akif'in sohbetine bırakıverişiyle. Bir şiiri konuşuyorlardır: "Güzeller mihriban olmaz hemen yalvarı görsünler". "Yalvar"ın manasının yalvarmak anlamına gelmediğini, bir para birimi olduğunu öğrenecektir Ferit Kam'dan Yusuf Ziya.

Başka bir gün vapurda Hüseyin Kazım Kadri ile Mehmet Akif'in sohbetine kulak misafiri olacaktır Yusuf Ziya. O, misafirliğini ağırlarken kendi satırlarında, bu satırların yazarı, dairenin birbirine en uzak noktası olarak duran Akif ile Fikret'in ikisine de dost kalan Hüseyin Kazım ile daireyi birleştiren olacaktır. "Dün"ü ikisinden de okumayı deneyerek...

 
İbrahim KARDEŞ



î Başa
Mehmed Âkif'ten - 27 Aralık 2005

î Başa Vefâtının altmış dokuzuncu yıldönümünde büyük şairimizden seçmeler sunmak istedim.

Bırakın mâtemi, yâhû! Bırakın feryâdı;
Ağlamak fâide verseydi, babam da kalkardı!
Gözyaşından ne çıkarmış? Niye ter dökmediniz?
Bâri müstakbeli kurtarmaya bir azmediniz.
Ye'se hiç düşmeyecek zerrece îmânı olan,
Sade siz derdi bulun, sonra kolaydır derman.

*

î Başa Âtîyi karanlık görerek azmi bırakmak...
Alçak br ölüm varsa, emînim, budur ancak.
Dünyâda inanmam, hani, görsem de gözümle;
Îmânı olan kimse gebermez bu ölümle.
Ey dipdiri meyyit! "İki el bir baş içindir."
Davransana... Eller de senin, baş da senindir!

*

O ihtişâmı elinden niçin bıraktın da,
Bugün yatıp duruyorsun ayaklar altında?
"Kadermiş!" Öyle mi? Hâşâ, bu söz değil doğru:
Belânı istedin, Allah da verdi... Doğrusu bu.

*

Ne irfandır veren ahlâka yükseklik, ne vicdandır;
Fazîlet hissi insanlarda Allah korkusundandır.
Yüreklerden çekilmiş farz edilsin havfi Yezdân'ın...
Ne irfânın kalır te'sîri kat'iyyen, ne vicdânın.
Hayat artık behîmîdir... Hayır ondan da alçaktır;
Ya hayvan bağlıdır fıtratla, insan hürr-i mutlaktır.

*

Sâde bir "bal" demekle ağız tatlansa,
Arı uçmuş diye, kaçmış diye hiç çekme tasa.
Ağlasın milletin evlâdı da bangır bangır,
Durma hürriyyeti aldık diye, sen türkü çağır!
Zulmü alkışlayamam, zâlimi asla sevemem;
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem...
Biri ecdâdıma saldırdı mı, hattâ, boğarım...
- Boğamazsın ki!
- Hiç olmazsa yanımdan koğarım.
Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam;
Hele hak nâmına haksızlığa ölsem tapamam.
Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle,
Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle.
Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?
Kesilir, belki, fakat çekmeye gelmez boyunum.
Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim,
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim.
Adam aldırma da geç git, diyemem, aldırırım.
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım.
Zalimin hasmıyım amma severim mazlûmu...
İrticâ'ın şu sizin lehçede mânâsı bu mu?

 
İbrahim KARAGÜL



î Başa
İsrail İran'a saldıracak Türkiye ne yapacak?.. - 27 Aralık 2005 

î Başa İsrail'in İran nükleer tesislerine saldıracağına ilişkin her gün yeni gelişmeler ortaya çıkıyor, yeni iddialar öne sürülüyor. Tahran'ın nükleer silahlara sahip olma zamanı kısaldıkça saldırı tehditlerinin şiddeti artıyor. Durum tehdidin de ötesine geçti. ABD ve İsrail, gerek Irak'tan çekilme gerekse bölge ülkeleriyle ilişkilerini İran'a saldırı ekseni üzerinde yeniden şekillendirmeye başladı.

ABD'li siyasi, askeri ve istihbarat yetkililerinin ardı ardına Ankara'ya gelmeleri ve İsrail Genelkurmay Başkanı Korgeneral Dan Halutz'un ziyareti de bu çerçevede değerlendiriliyor.

ABD Başkanı George Bush'un Ulusal Güvenlik Danışman Stephen Hadley'nin, adı casusluk skandallarına karışan Musevi organizasyonlardan AIPAC'ta yaptığı konuşmada; "İsrail'in güvenliği için Irak'ta kalmalıyız. Özgürlük operasyonu Suriye ve İran'a genişletilmeli" şeklindeki mesajları da aynı adresi işaret ediyor.

Alman Der Spiegel dergisi, Cumartesi günü, "Mossad'ın İsrail hava kuvvetlerinin saldırısı için İran'da altı nükleer hedef belirlediğini, ABD yapımı Harpoon füzelerini nükleer başlıklarla donatarak denizaltılara yerleştirildiğini" yazdı. İran Cumhurbaşkanı Ahmedinecad İsrail'in haritadan silinmesini isterken, İsrail İran'ı en büyük tehdit ilan etti ve saldırı için hazırlıklara girişti. Dünya basınında ve haber kaynaklarında ardı ardına yayınlanan haber ve yorumların dışında, hem uluslararası hem de bölgesel diplomasinin merkezinde yine bu konu var. Saldırının yapılıp yapılmayacağı değil, İsrail tarafından ne zaman yapılacağı tartışılıyor.

Şu ana kadarki gelişmeler doğruysa Ortadoğu'da kıyamet kopmak üzere. Irak işgalini ve yaşanan trajedileri gölgede bırakacak çılgınlıklara sürükleniyoruz sanki. İran'ın bu caydırıcı silahlara ulaşmasının bütün bölgede hatta dünyada dengeleri sarsacağı, İsrail'in ve Batı'nın buna izin vermeyeceği gerçeğini düşünürsek, endişe etmek için çok şey var demektir.

Bizi endişelendiren asıl konu; Türkiye'nin bu krizde üstleneceği rol. Haber ve yorumlar, Türkiye'nin sürecin merkezine alınmaya çalışıldığını, İsrail ve ABD'nin İran stratejilerinde Türkiye'ye önemli görevler tayin etmeye çalıştıklarını gösteriyor. Ankara'ya gelen İsrail Genelkurmay Başkanı Halutz'un, İsrailli komandoların Bolu ve Hakkari'deki dağ komando birliklerinde eğitilmesini istediğine dair iddialar ürpertici. Bu, iki ülke arasındaki askeri işbirliğinden farklı anlamlar içeriyor. Neden dağ komandosu, neden kışa hazırlık çalışmaları? İran için mi?

Dünya gündemi adlı haftalık gazetenin AFP, Almanya'nın Sesi, Amerika'nın Sesi, BBC ve istihbarat şirketi Stratfor'dan derlediği 24 Aralık tarihli haberine göre; PKK'nın tasfiyesi, K. Irak Kürt devletinin Ankara'yla uyum içinde olması vaadine karşı ABD-İsrail ittifakına Türk hava koridorunun açılması talep ediliyor.

Heberde; Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Faruk Cömert'in İsrail ziyareti, CIA Başkanı ve Halutz'un Ankara ziyareti, Türkiye'nin Washington Büyükelçisi Faruk Loğoğlu'nun, 20 Aralık'taki, "Bana göre İran, geri dönülmez şekilde nükleer silah elde etme yönünde ilerliyor" sözleri, 30 Kasım'da Kuzey Irak'ta Türk-ABD-İsrail ve Kürt askeri yetkililerin yaptığı toplantılar bu çerçevede ele alınıyor.

Saldırı için Irak, S. Arabistan ve Türk hava sahasının üç seçenek olarak öne çıktığı, Türkiye hava sahası üzerinde yoğunlaşıldığı, Ankara'daki MIT-CIA toplantısında bunların ele alındığı, Ariel Şaron'ın Mart'tan önce saldırı hazırlığı yaptığı, İsrail uçaklarının yakıt ikmali için Türk hava sahasının düşünüldüğü, vurulan İsrail uçaklarının Türkiye'ye veya Irak'ta Kürtlerin bulunduğu bölgeye iniş yapacakları gibi bir dizi konudan söz ediliyor. Haberde, Türkiye'nin önüne PKK ve Kürt devleti dışında İran Azerileri konusunun sürüldüğü belirtiliyor.

Önümüzdeki günlerde Türkiye ve dünya kamuoyu bu konuyu tartışacak ve sıcak gelişmeleri yansıtacak. Ama şu unutulmamalı: ABD'nin ve İsrail'in niyeti ne olursa olsun, Türkiye ve İran yönetimlerinin tarihi tecrübeleri ve basiretleri, iki ülkeyi karşı karşıya getiremeyecektir. Çünkü bu iki ülkenin de parçalanmasına yol açacaktır.

 


î Başa
İsrail Türkiye'den üs istiyor - internethaber
27 Aralık 2005 10:30  
İsrail, İran'a politikalarının bir parçası olarak Hakkâri'den, üs kurmak için toprak istiyor. İsrail bu isteğinin gerçekleşmesi karşılığında ise, şu öneride bulunuyor.

     Konuyu Cumhuriyet yazarı Mustafa Balbay köşesine taşıdı. İşte Balbay'ın ortalığı karıştıran yazısı...
     
     İsrail Türkiye'den üs istiyor
     
     Başlık, son dönemde Ankara'ya art arda yapılan ABD, NATO, İsrail merkezli ziyaretlerin yansımalarından sadece biri.
     
     î Başa İsrail, İran'a yönelik politikalarının bir parçası olarak Hakkâri'den, 3 kilometrekare büyüklüğünde, üs kurmak üzere toprak istiyor. Bunun karşılığındaki önerisi de şu:
     
     ''Kuzey Irak'taki PKK varlığıyla ilgili her türlü istihbarat bilgisi.''
     
     İsrail Genelkurmay Başkanı Korgeneral Dan Halutz geçen hafta Türkiye'yi ziyaret etti. Bu ziyaretten bir hafta kadar önce de daha alt düzeyde bir İsrail heyeti Ankara'ya geldi. İlk heyet üs istemini dile getirdi. Halutz'un ziyareti sırasında da konunun ayrıntıları ele alındı.
     
     İsrail'in bu istemi, Halutz'un ''Askerlerimiz kar yüzü görsün. Hakkâri ve Bolu'da arada bir eğitim yapalım'' sözleriyle bir ölçüde basına sızdı, ama olayın altında gelir geçer askeri eğitim değil, daha köklü istemler yatıyor.
     
     ****
     
     Ankara, İsrail'in istemine ne yanıt verecek?
     
     İstem, siyasi boyut taşıyor. Bu nedenle de son karar hükümetin. Başkentteki ilk değerlendirmenin özeti şu:
     
     ''Biz Irak'ta yeterli istihbarat olanağına sahibiz. İsrail'in vereceği istihbarat bilgilerinin öngörümüzün ötesinde olması zor. Kaldı ki bize PKK istihbaratından çok, örgütü bitirmek üzere destek gerekli.''
     
     FBI, CIA başkanları ve NATO Genel Sekreteri'nin ardından gerçekleşen Halutz ziyareti, bu anlamda İsrail'le ilişkilerimizde yeni gelişimlerin başlangıcı olabilir. Bu başlangıç olumlu mu yoksa olumsuz mu olur, şu aşamada kestirmek güç.
     
     Kerkük petrollerinin bir bölümünün İsrail'in Hayfa Limanı'na akmaya başladığı dikkate alınırsa, bu ülkenin ekonomiden siyasete, askeriyeden mülk edinimine kadar Kuzey Irak'ta kurduğu geniş bağların derinleştiğini gösteriyor.
     
     56 yıl aradan sonra açılan Kerkük-Hayfa boru hattının daha da büyütülebileceği haberleri var.
     
     1990'ların ortasında Kuzey Irak'taki peşmergelerin bir bölümü ABD'nin Guam adasındaki hava üssüne, bir bölümü de İsrail'e götürülmüştü. Onlar gerekli eğitimi aldılar ve geri döndüler. İsrail'in bu kişilerle bağlantısı doğal olarak devam ediyor.
     
     ****
     
     İsrail, bölgesinde rahat yaşamak için şu politikayı benimsedi:
     
     Etrafımda benden güçlü bir Arap ülkesi olmamalı!
     
     Saddam yönetiminin devrilmesi İsrail için yaşamsal önem taşıyor.
     
     Bu anlamda İsrail, nasıl bir Irak yönetiminden yana?
     
     İsrail'in Ankara'daki diplomatları, büyükelçiler dahil, sürekli Irak'ın toprak bütünlüğünden yana olduklarını, bu bağlamda İsrail'in Türkiye'yi üzecek bir politikası olmadığını ısrarla vurguluyorlar.
     
     Konunun bu yanını bir başka yazıya bırakıp İsrail'in Türkiye'den istemini biraz daha derinleştirelim. İran'ın tetiği burnunda Cumhurbaşkanı Ahmedinecad , İsrail'le ilgili düşüncelerini en açık biçimde dile getirdi. İsrail'in de İran'la ilgili düşünceleri Ahmedinecad'ınkinden çok farklı değil!
     
     Şaron , taşeron bile kullanmaz, İran'ı kendisi çözmek ister. Ama ABD, ''Sen bunu yaparsan Arap dünyası ayağa kalkar. Ben de zor durumda kalırım. Biraz sabır, işi bana bırak'' diyor!
     
     Bakalım Erdoğan 'ın takıyye politikası Türkiye'yi bu karmaşanın neresine koyacak!
     
     Yazı: Mustafa Balbay
     Kaynak: Cumhuriyet gazetesi
 
 


î Başa
“Barzaniler’in hepsi 1casustu !” - Haber3 - 26 Aralık 2005
 
Barzani aleyhinde yazdığı için 30 yıl hapis cezası alan Kemal Kadir’den çarpıcı iddialar..
 
Kuzey Irak Bölgesel Hükümeti Başkanı Mesut Barzani ve ailesini eleştiren bir makale yazan Dr. Kemal Seit Kadir, geçen hafta Kuzey Irak'a yaptığı gezi sırasında tutuklandı. Avusturya vatandaşı uluslararası hukuk uzmanı olan Kadir, Erbil mahkemesinde iki sayfalık yazısı nedeniyle, "Sayfa başına 15 yıl hapis" cezasına çarptırıldı. Avusturya ile Uluslararası Af Örgütü'nün serbest bırakılması için giriyimlerde bulunduğu Dr. Kadir'in, 30 yıl hapis cezası getiren yazısından satır başları şöyle:

RÜŞVET TEKLİF ETTİLER

"2 Eylül 2005 günü Hewl'de (Erbil) Kürdistan Emekçiler Partisi'nin radyosunda Irak anayasasına ilişkin yaptığım konuşmadan sonra, Barzani Ailesi beni parayla kandırmak için mektup gönderdi. Mektupta Salahaddin Üniversitesi'nde tekrar öğretim görevlisi olarak çalışmam isteniyordu. Bu mektubun kopyası halen bende. Birkaç kez Mesut Barzani ve oğlu Mesrur'a mesaj göndererek görüşme talebinde bulundum. Fakat yapacağımız görüşmenin iyi olmayacağını bildikleri için 'zamanımız yok' diyerek, görüşmeyi reddettiler. "Şimdi 'Kurdistanpost' sitesi aracılığıyla bu aileye ilişkin yazılarımı tekrar yayınlayıp Kürdistan'a dönüyorum. Sadece bu ailenin gözünü korkutmak için. Yaşam ve ölüm benim için aynı. Korkmuyorum. Özellikle de yaptıklarım günahkar Barzani ve ailesini ilgilendiriyorsa...

MALVARLIĞINIZI AÇIKLAYIN

"Benim gizli saklı hiçbir şeyim yok. Merak edenler de Viyana'ya gelip, bizzat yaşamıma tanık olabilirler. Viyana Üniversitesi'nin verdiği tek gözlü bir odam var, 2 fincan, birkaç mutfak parçası dışında hiçbir eşyam yok. Bir de siyaset vehukuk alanında yaptığım 2 doktoram bulunuyor. 25 yıldır aynı hesap numarasını kullanıyorum, param hiçbir şekilde artmadı, öyle ki eski bir araba alacak kadar para bile toplu bir şekilde elime geçmedi. "Saygıdeğer Barzani Ailesi'ne çağrım şu; gelin birlikte son 25 yıla ait mal varlıklarımızı, servetlerimizi kamuoyuna açıklayalım. O zaman çok iyi ortaya çıkar ki kim nereden ne kadar para almış, nasıl para kazanmış. Ama oldukça rahatım, bu yüzden de egemenlere istediğim kadar saldırabilirim.

CASUSLUK SUÇLAMASI

"Bunu da unutmayın; ataları casus olanlar bugün Kürdistan'da başımızda firavun kesiliyorlar. Bütün hikayeleri de böyle başladı zaten; Rahmetli kardeşleri Selam 1. Dünya Savaşı sırasında o zaman Rusya toprakları içinde bulunan Teblis'de çıkan isyanda Ruslar için çalışıyordu. Birinci görevi ise Osmanlı devletine sorun çıkarmaktı. "Bu casus faaliyetlerinin ismini de Kürtçülük koydular. O günden bu yana casusluk kültürü onlar arasında süregelmekte. Sadece efendileri değişiyor; bazen İsrail oluyor, bazen de ABD. Ancak Rusya karşısındaki görevleri hiç bir zaman değişmedi ve öyle kaldı. Zorlandıklarında buraya yöneliyorlar. Casusluk yaparken de büyük bir mafya oldular, Kürdistan'ı viraneye döndürdüler. Zaten kimse de onların islami kimliğine karışmıyor. İşte tüm bunlardan dolayı elimden geldiğince bu zalimlerin üstüne gitmek, onları rezil ve teşhir etmek benim için bir şereftir."

Sabah [ Mürsel ACAY ]
 
26 Aralık 2005 - 09:45  
 


î Başa
Ne yiyeceğimizi şaşırdık! - Türkiye gazetesi

24 Aralık 2005 Cumartesi
î Başa * Beyaz ete, klora batırılıp taze görüntüsü veriliyor
î Başa * Küflü kaşarlar eritme peyniri yapılıyor
î Başa * Baharatlara kurutulmuş ot ve sap karıştırılıyor
î Başa * Sütün yağı alınıp yerine margarin katılıyor
î Başa * Soya baharatla karıştırılıp sucuk imalatında kullanılıyor
î Başa * Tavuk dönerin içine deri ve bağırsak konuluyor

SİVAS - Temel gıda maddeleri başta olmak üzere sofralara konan birçok gıdanın içine insan sağlığına da zarar verecek nitelikte maddeler katıldığı, yiyeceklerin kimyasal işleme tabi tutulduğu bildirildi. Gıda hijyeni ve güvenliği konusunda ev kadınlarına yönelik konferansta konuşan Sivas İl Sağlık Müdürlüğü Bulaşıcı Hastalıklar Şube Müdürü Dr. Seza Avunduk, “Gıdada teknoloji, hilenin hızına yetişemiyor. Hile teknolojiden hızlı gelişiyor” dedi.

Kıymaya tavuk sakatatı!
Dr. Avunduk, bazı gıda maddelerinde yapılan hileleri şöyle sıraladı: “Ufalanmış peynir birleştirilip yeniden kalıp peynir yapılıyor. Dana kıymaya tavuk sakatatı katılıyor. Sütün yağı alınıp yerine margarin konuluyor. Küflü kaşarlar eritme peyniri yapılıyor. Tavuk dönerin içine tavuk derisi, bağırsak, paça ve sakatatlar baharatlanarak karıştırılıyor. Kırmızı bibere kiremit tozu ekleniyor. Kalitesiz bulgura boya katıp ayıp örtülüyor. Zeytinyağına rafine ayçicek, kanola, fındık ve tereyağı karıştırılıyor. Son kullanma tarihi geçmiş sucuklar yeni yapılan sucukların içine katılıp yeniden imal ediliyor. Salam ve sosislerin içine hayvansal etsel atıklar katılıyor. Soya, baharatla karıştırılıp sucuk imalatında kullanılıyor. Baharatlar arasına kurutulmuş ot ve sap karıştırılıyor. Depolarda iyi muhafaza edilmediği için küflenen çaylar da soframıza geliyor.” Türkiye’de sahte gıda piyasasında ürün yelpazesinin bir hayli geniş olduğunu dile getiren Avunduk, “Türkiye’de 27 bin gıda sanayii işletmesinin 10 bini denetlenemiyor. Çünkü bunlardan sadece 17 bini Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın gıda siciline kayıtlı” dedi. Tescilli ve güvenilir ürünleri seçmenin büyük önem taşıdığını vurgulayan Dr. Avunduk, gıdalarda hormon konusuna dikkat edilmesi gerektiğini kaydetti. Hormon konusunda hazırlanan bir raporla bazı püf noktaların belirlendiğini kaydeden Avunduk, şöyle devam etti:

Tarihlere dikkat!
“Bu rapora göre, domates çekirdeksiz ve içi cıvıksa, patlıcanın içi süngerimsi ve çekirdeksizse, kabak çekirdeksizse, biber aşırı iri ve büyükse, patates şekilsiz ve içinde kararmalar varsa, karpuzun çekirdek yerleri boşsa bu yiyeceklerin hormonlu olduğu anlamına geliyor. Bu raporda 15 Ekim-10 Kasım, 10 Nisan-5 Mayıs tarihleri arasında domates yenmemesi öneriliyor. 15 Kasım-15 Mayıs arasında patlıcan, 1 Kasım-15 Mayıs tarihleri arasında da kabak yenmemesi gerektiği ifade ediliyor.” Kadınlara çocuklarını doğal gıdalarla beslemelerini tavsiye eden Avunduk, “Vitamin alacağını düşünerek belki de bu tarihler arasında bu tip şeyleri yediriyoruz ama hata ediyoruz” diye konuştu.
Piyasa
Mustafa Selçuk


î Başa
Amerika’da trafik muamelecisi var mı? - Türkiye gazetesi

24 Aralık 2005 Cumartesi
Ya da İngiltere’de gümrük komisyoncusu? Fransa’da “Emeklilik işlemleriniz halledilir” şeklinde bir levha gören olmuş mudur? Türkiye’de bunların hepsinin ve hâtta fazlasının olduğunu söylemeye gerek yok herhalde. Devlet ile işi olanın atması gereken ilk adım, o işin hallinde yardımcı olacak birilerini bulmaktır bu ülkede. Aksi halde vatandaşın döne döne başı döner. Zira devlet “buyurganlıktan hizmetkârlığa geçişi” sağlayamamıştır. Daha zihniyet değişmemiştir. Vatandaşına emreden bir organizmadır devlet. Ahaliye “yukarıdan” bakar. Bir de bürokratik mekanizmasını “bitmek bilmez bir korunma refleksi ile” ve güvensizlik üzerine inşa etmiştir. Bu durum mekanizmayı çetrefil ve içinden çıkılmaz bir hale getirmiştir. Dolayısıyla, bu bürokratik mekanizmaya işi düşen bir vatandaş (bir bakıma teb’a ) için işini görmek hiç de kolay değildir. O mekanizmanın nasıl çalıştırılacağını, kafa,göz yarmadan nasıl yol bulunabileceğini bilen bir “muameleciye” ihtiyaç vardır.

e-devlet
î Başa Muamelecinin, kilitli bürokrasi kapılarını açmak için elinde bir “altın anahtar” vardır. Bu altın anahtar rüşvettir. Hiç kimse hikaye anlatmasın; Türkiye’de devlet dairelerinde rüşvet vardır. Azaldığı filan da yoktur. Vatandaşın kendi başına gidip işini rahatlıkla görmesi gereken devlet dairelerinde muamelecilerin (adları komisyoncu veya müşavir olsa da) dışında iş yürütmek, deveye hendek atlatmak gibidir. Bu durumu ne gizli kamera ile, ne de müfettişle bitirmek mümkün değildir.
 Çözüm basittir: bürokraside, devlet dairesinde insan faktörünü asgariye indirmek; yani memur ile vatandaşı karşılaştırmamaktır. Bunun adı da e-devlettir. Vatandaş tapusu ile pasaportu ile, emekliliği ile ilgili tüm işlemleri, hiçbir memur ile yüzyüze gelmeden takip edebilse ne muameleci kalır, ne karmaşık bürokrasi, ne de rüşvet. Hasılı, devlet teknoloji ile barışsa ve elindeki “buyurma” gücünden vazgeçip “hizmetkar” olmayı kabul etse, mesele hallolur. Peki böyle bir irade var mı? Pek emin değilim.
 




î Başa
EMNİYET MÜDÜRÜ AVCI, KAPIKULE OLAYINI BÖYLE AÇIKLADI: YUKARIDAKİLER DERS ÇIKARSIN! - haber vitrini 


î Başa Kapıkule'deki sorunun bugüne ait olmadığını belirten Avcı, 'rüşvet çarkının ayrıntılarını' sokaktaki insanın dahi bildiğini belirtti, 'Yukarısı, çektiğimiz fotoğraftan ders çıkarsın' dedi.
24 Aralık 2005 Cumartesi 09:57

 

Kapıkule sınır kapısında gümrük memurları ile polislerin kurduğu rüşvet ve kaçakçılık çarkını ortaya çıkaran operasyon sürdürülüyor.
Emniyet Genel Müdürlüğü Kaçakcılık ve Organize Suçlarla Mücadele Dairesi Başkanlığı'ndan alındıktan bir süre sonra geçici görevle Edirne Emniyet Müdürlüğü'ne atanan Hanefi Avcı'nın teknik yönden yürüttüğü operasyona ilişkin soruşturmada gizlilik kararı alındı.
Avcı, Milliyet'e yaptığı açıklamada, "Kapıkule'deki sorunun bugünün meselesi olmadığını" belirterek, "Yıllardan beri var olan bir çark. Sokaktaki insan dahi bu konunun ayrıntılarını biliyor" dedi.
Edirne Cumhuriyet Savcılığı el atana kadar olayın ciddi bir şekilde değerlendirilmediğini kaydeden Avcı, şöyle konuştu:

'Önlem alınsın'
"Bu operasyonla biz Kapıkule'de rüşvetin içine bulanmış bir yapının fotoğrafını çektik. Buradan yola çıkıp yukarıdakilerin buna bakarak bir ders çıkarması ve önlem alması gerekir. Çünkü bu yapıyla birçok yerde karşılaşabilirsiniz. Kapıkule'nin bu yapısı Avrupa ülkelerine en yakın sınır kapısı olması nedeniyle Türkiye'ye uygun değil. Avrupa Birliği'ne gidiyorsak bu konuda sistemleri de gözden geçirmeliyiz."

Sanıklar tek blokta
Rüşvet operasyonunda gözaltına alınan gümrükçüler ve polisler sayılarının çok olması nedeniyle Edirne Kapalı Cezaevi'nde boşaltılan D Blok'a yerleştirildiler. İçişleri Bakanlığı'ndan üç polis müfettişi de konuyu incelemek üzere Edirne'de çalışmaya başladı.

Köstebek kuşkusu

Gizli kameraların varlığı duyulunca operasyon erkene alındı. İfadeleri alınan polislerden 19'u tutuklandı, 9'u serbest kaldı

Kapıkule Sınır Kapısı'ndaki rüşvet-kaçakçılık-fuhuş çarkını ortaya çıkaran operasyonun, ısıtıcıların içine yerleştirilen gizli kameraların duyulmasıyla vaktinden önce sona erdirildiği ortaya çıktı. Günlerce çekim yapan kameraların varlığının duyulması, 28 polisi de kapsayan operasyonun köstebekler tarafından sızdırıldığı kuşkusunu doğurdu.

İlki 'free shoop'lara
Edirne Valisi Nusret Miroğlu, yaptığı açıklamada, "Bu operasyon diğerlerine örnek olur inşallah... Rüşvetin bulaşmadığı bir yer yok. Bazı kesimlerimiz çok sıkıntılı. Bu ülkenin vatandaşları olarak hepimizin bundan bir katkısı olmasında fayda var. Toplumu çürüten en önemli şeylerden biri rüşvet" dedi.
Gizli kamera çekimi yapıldığının sızmaması halinde daha iyi bir operasyonun gerçekleşebileceğini de kaydeden Miroğlu, "İlk operasyon "free shop"lara yapıldı. Gümrükçüler yalnızca bu iş için çalışıldığını zannettiler. Sonra kuşku başladı. Sonunda kameraların olabileceğini tahmin ettiler" dedi.
Miroğlu, yap-işlet-devret modeli ile önümüzdeki aylarda yeniden yapılması planlanan Kapıkule için kameralı sistemi önerdiklerini belirtti.

9'u tutuksuz...
Soruşturmayı yürüten 6 savcı tarafından ifadeleri alınan 27 polisten 9'u tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı. Savcılık 18 polisi, "örgütlü irtikap ve rüşvet" suçlaması ile tutuklama istemiyle mahkemeye sevk etti. Sorgulama sürerken aranan 1 polis de gelerek akşam saatlerinde teslim oldu. Edirne Sulh Ceza Mahkemesi'nde ifadeleri alınan 19 polis, 10 saatlik işlemlerin ardından tutuklandı. (MİLLİYET)


 


î Başa
Ermeni yazar Pamuk'a sert çıktı! - internethaber
22 Aralık 2005 15:15  
î Başa Ermeni asıllı araştırmacı-yazar Levon Panos Debağyan'dan, ünlü yazar Orhan Pamuk'a sert suçlamalar. Debağyan, Pamuk için 'o bir yetiştirmedi' diye konuştu.

     Ermeni asıllı Araştırmacı-Yazar Levon Panos Dabağyan, Ermeni iddiaları konusunda tarihin iyi bilinmesi
     gerektiğini belirterek, ''Ermeni mevzu, batı açısından çok önemlidir. Çünkü Türkiye'ye karşı koz olarak kullanıyorlar. Soykırım diye bir şey yoktur ama tehcir mevcuttur. Bu siyasi bir kuruluş tarafından icra
     edilmiştir ve arka planda Almanlar vardır'' dedi.
     
     Konferans vermek üzere geldiği Samsun'da AA muhabirine açıklamalarda bulunan Dabağyan, Türklerle Ermenilerin bin yıl aynı topraklar üzerinde barış içinde yaşadıklarını belirterek, bu barışın dış güçler tarafından bozulmak istendiğini söyledi.
     
     Türklerle Ermenilerin bu yakınlığının bazı güçlerin işine gelmediğini ifade eden Dabağyan, şunları kaydetti:
     
     ''Bin yıl müşterek hayat yaşanmış, bu bin yıl müşterek hayatın içinde de bir sefer bir isyan vuku bulmuştur. Bu acaba nasıl yapılmış, nasıl olmuştur. Hiçbir gayri müslim, 'teba-ı sadıka' diye onurlandırılmamış, biz onurlandırılmışız. Niye acaba? Demek ki Türk kendine yakın görmüş bizi. Zaten biz Türke yakın olduğumuz için içten parçalattılar bizi ve Türkün karşısına diktiler. Bu noktalara eğilmek lazım. Bunların üzerine eğilmiyorlar. Yoksa 'sen beni kestin, ben sine kestim' bunun sonu yok.''
     
     Ermeni iddialarıyla ilgili yaşananların bir soykırım olmadığını vurgulayan Dabağyan, ''Türk milleti, tehcir zamanında, ağır şekilde cezalandırılacaklarını bildikleri halde evlerinde Ermenileri saklamışlardır. Soykırım diye bir şey yoktur ama tehcir mevcuttur. Bu
     siyasi bir kuruluş tarafından icra edilmiştir ve arka planda Almanlar vardır'' dedi.
     
     Ermeni meselesini Batının Türkiye'ye karşı bir koz olarak kullandığını ifade eden Dabağyan, ''Ortada bir hasta var, tedavi edilmesi lazım, bu hasta için ne ilaç lazımsa, teşhisi koyar ona göre ilaç verilir ve hasta iyileşir. Bunlar iyileştirmek istemiyorlar.
     Çünkü Ermeni mevzu, batı açısından çok önemlidir. Çünkü Türkiye'ye karşı koz olarak kullanıyorlar'' diye konuştu.
     
     Atatürk'ün Ermenileri yakından tanıdığını ve devlet kademelerinde önemli görev verdiğini söyleyen Dabağyan, Atatürk döneminde Ermeni sorunu yaşanmadığını kaydetti.
     
     Levon Panos Dabağyan, Türkiye'nin Ermeni iddialarına karşı kendini her alanda savunabilecek bir ülke olduğunu söyledi.
     
     Dabağyan, Ermenilerin Türk dünyasında siyaset, sanat, mimari ve bir çok alanda görevler aldığını anlattı. Dabağyan, ''Dış dünyada Ermenilerin birçoğu evinde Türkçe konuşur ve Türk Sanat Müziği
     dinler'' dedi.
     
     Türkiye'nin AB'ye girmek istemesini de değerlendiren Dabağyan, Türkiye'ye karşı Ermeni meselesi ve Kıbrıs gibi bazı konuların koz olarak kullanılarak, Türkiye'ye zorluk çıkarıldığını vurguladı.
     
     ORHAN PAMUK'UN SÖZLERİ
     
     Dabağyan, Orhan Pamuk'un basında yer alan sözleriyle ilgili yaptığı değerlendirmede ise ''O çocuk yetiştirmedir. Onu önce dünya çapında bir yazar durumuna getirdiler. Onu, Don Kişot yaptılar. Onun peşinden de bunları konuşturdular'' dedi.
Bu haber 1344 defa okundu.
 


î Başa
CIA’dan Çeçenistan’da zehirli katliam - 22 Aralık 2005 - Aralık
 
î Başa CIA’in Çeçenistan’da “zihin kontrolü” deneylerinde kullandığı zehirler, 6 çocuğu öldürdü !
 
Amerikan Merkezi Haberalma Teşkilatı (CIA), Çeçenistan'da bir çocuk katliamına imza attı... CIA'in Shelkovska kentindeki “beyin yıkama” çalışmasında, zehirlenen 45 ilkokul öğrencisinden 6'sının öldüğü ortaya çıktı. Beyin yıkama ve insan zihnini kontrol etmede kullanılan “Psikotropik” adlı maddeden zehirlediği belirtilen çocuklar, ülkede gündemin ilk sırasına oturdu.

BİRÇOK ÜLKEDE DEVAM EDİYOR

Rusya Acil Durum Bakanlığı yetkilileri, Çeçenistan'ın Shelkovska kentindeki adı açıklanmayan bir ilkokulda okuyan 45 öğrencinin, şiddetli baş ağrısı ve nefes zorluğu çektiği için acil hastaneye kaldırıldıkları ve burada yapılan araştırmalardan sonra, gerçeğin anlaşıldığını açıkladı. İsmi gizli tutulan bir hastane yetkilisi de, daha öncede 13 öğrenci ve 2 öğretmenin “Psikotrapik” maddesinden zehirlendiğini ve bunu sır olarak saklamak zorunda kaldıklarını itiraf etti. Soğuk Savaş'la birlikte CIA da zihin kontrol tekniklerine olan ilgisini ve bu konudaki araştırmalarını yoğunlaştırdığı biliniyor. Rus yetkililer, CIA'in dehşet veren “beyin yıkama” çalışmalarını, daha birçok ülkede yaptığının bilindiğini ama bunların hasıraltı edildiğini söylüyor. CIA bu konuda sessizliğini koruyor.

Takvim
 
22 Aralık 2005 - 10:36  197
 
 


î Başa
Hacker kıskıvrak!- internethaber
21 Aralık 2005 17:04  
î Başa İnternethaber.com sitesini ele geçiren hacker, hack işleminin üzerinden 24 saat geçmeden Ankara'da enselendi.. Nefes kesen operasyonun ayrıntıları..
     Türkiye'nin öncü haber sitesi İnternethaber.com, önceki gün çok ince ve ayrıntılı bir saldırıya maruz kaldı.. Sitenin domain ismi çok kurnazca bir yöntemle ele geçirildi..
     
     İnternethaber'in domain isminin alınması sırasında kullanılan e-mail adresinin şifresini kıran hacker, bu maille ABD ile temasa geçti ve sitenin tüm bilgilerini bu mail üzerinden yaptığı yazışmalarla ele geçirdi..
     
     18 Aralık'ta saatler 02.00'ı gösterdiğinde İnternethaber'in isim hakkı ve domain alanı başka bir isme kaydedilmişti..
     
     Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte, sitede bazı teknik aksaklıklar belirmeye başladı. Bunun üzerine harekete geçen Bir.Net'in 6 kişilik teknik ekibi ABD ile temasa geçti. Ama yapılacak bir şey kalmamıştı artık, hacker DNS transferini yapmıştı.
     
     BİR İP NUMARASI YETERLİ OLDU
     
     Saatler 16.15'ı gösterdiğinde hacker, internethaber.com başka bir siteye yönlendirildi. Hacker, bütün sitenin yönetimini eline elmıştı artık. Hacker, yaptığının zevkini yaşarken, İnternethaber'in Beşiktaş Balmumcu'daki binasında ise hummalı bir çalışma yürütülüyordu..
     
     İnternethaber'deki güvenlik açığını yakalayarak siteyi ele geçiren hacker, kendisi de çok önemli bir açık vermişti. Hacker'in yaptığı her şey, İP numarasıyla birlikte tespit etilmişti. Bir.Net ekibi gece yarısına kadar süren bir çalışmayla, Haker'in her şeyini ortaya çıkardı.
     
     
     SABAH'IN İLK IŞIKLARIYLA BİRLİKTE HAREKETE GEÇİLDİ
     
     Kimlik ve adres bilgilerinde hackerin Ankara Keklikpınar Mahallesi, Dikmen Caddesi'nde oturan Cumhur Onat olduğu yazıyordu. İnternethaber Yönetim Kurulu Başkanı Hadi Özışık ile ve Hukuk Bürosu'dan Barkın Alaçam, sabah 08.00'da uçakla Ankara'ya hareket etti.
     
     Ankara'da ilk iş olarak Cumhuriyet Savcısı Adil Kubat'a çıkıldı ve suç duyurusunda bulundu. Bu suç duyurusu, internet hızında bir operasyonun da başlangıcı oldu..
     
     Sacvı Kubat'ın talimatı üzerine Ankara Kaçakçılık ve Organize Suçlar Şubesi Mali Büro ekipleri operasyon için düğmeye bastı..
     
     Saatler 11.10'u gösterdiğinde polis, Cumhur Onat'ın oturduğu eve baskın yaptı.. Ancak Ortadoğu Teknik Üniversitesi 2 sınıf öğrencisi olan 20 yaşındaki Onat o saatlerde okuldaydı..
     
     DUYGULAR AĞIR BASTI
     
     Taksici bir babanın oğlu olan Onat'ın okulda gözaltına alınması yönünde bir çalışma yapılması gündeme geldiğinde geldi.. Ancak gencin çok önemli bir sınavı olduğunu öğrenildi ve okulda gözaltına alınmasının, 20 yaşındaki gençte onarılamayacak tahribatlar oluşturacağı düşünülerek operasyonun okul çıkışına ertelenmesi kararlaştırıldı..
     
     Bunun üzerine evdeki bilgisayar ve harddiske el konuldu. O sırada bir başka ekip Onat'ın okulunun önünde pusu kurmuştu ve o ekipler, okuldan çıkıp durağa yönelince sessiz bir operasyonla hackeri göz altına aldı...
     
     BENİ NASIL BULDUNUZ?
     
     Gözaltına alındıktan sonra Ankara Kaçakçılık ve Organize Suçlar Şubesi Mali Büro'ya getirilen 20 yaşındaki genç, neden gözaltına alındığını sorduğunda aldığı cevap üzerine şaşkına döndü..
     
     İfadesinde tüm suçlamaları kabul eden Cumhur Onat, pişman olduğunu dile getirdi..
     
     İfadesinin ardından İnternethaber Yayın Grubu Yönetim Kurulu Başkanı Hadi Özışık ile yüzleştirilen Onat, pişmanlığını birkez daha dile getirdi..
     
     ÖZIŞIK SÖZ ALINCA DAVACI OLMADI
     
     Bu kısa görüşmede Hadi Özışık, Onat'ın bir daha asla böyle bir işe girişmeyeceğine ve sadece dersleri ile ilgileneceğine dair söz vermesi üzerine davacı olmayacağını açıkladı..
     
     Hem derslerinde, hem de internet ve bilgisayar konusunda tam bir deha olan Cumhur Onat'ın daha önce de, Türkiye'nin iki büyük portalında ciddi güvenlik açıkları yakaladığı ve bu portalları uyardığı ortaya çıktı..
     
     NEDEN İNTERNETHABER?
     
     Özışık görüşme sonunda aklını sürekli kurcalayan, "Neden internethaber.com?" sorusunu Onat'a sordu.. Onat'ın verdiği cevap ise ilginçti:
     
     "Çünkü siz Türkiye'nin en iyi haber sitesisiniz.."

Bu haber 15698 defa okundu.
 
 


î Başa
Stalin maymun-insan üretmek istemiş - milliyet - 21 Aralık 2005 

      î Başa 1926 yılında Sovyet diktatörü Stalin'in, Rus bilim adamlarına hiç yorulmayan, ne bulursa yiyen ve korkusuzca savaşan, yarı insan-yarı maymun yaratıklardan oluşan bir ordu yapılması için emir verdiği ortaya çıktı...
      Dünyanın en acımasız diktatörlerinden Josef Stalin'in, gişe rekorları kıran "Maymunlar Cehennemi" filmi benzeri projesi, Gürcistan'da yapılan kazılarda ortaya çıkarıldı. Suchumi kentinde inşaatta bulunan maymun kemiklerini ve gizli devlet arşivlerini inceleyen araştırmacılara göre, Stalin komünizmi yaymak için "acıya dayanıklı, yenilmeyen, ne yemek yediğini önemsemeyen" savaş makineleri istiyordu. Bu "melez ırk" demiryolu ve maden gibi ağır iş koşullarında hiç yorulmadan ve emirlere karşı gelmeden çalışacaktı. Bu amaçla 1926'da, Ilia Ivanov adlı bir bilimadamına "yarı maymun-yarı insan" askerler ve işçiler geliştirmesi için emir verdi. Stalin'den bu günün parasıyla 2 milyon dolar alan bilimadamı, Karadeniz kıyısındaki Suchumi kentinde bir laboratuvar kurdu.
     
     ABD duyunca rafa kalktı
      Fransa'daki Pastör Enstitüsü'nden de yardım alan Ivanov, Batı Afrika'daki Gine'de dişi ve erkek maymun toplamak için çalışmalara başladı. î Başa Bilimadamı önce erkek maymunlardan aldığı spermleri, Afrikalı ve Rus gönüllü kadınları hamile bırakmak için kullandı. Sonuç alamayınca bu kez, dişi maymunların rahmine insan spermleri enjekte edildi.
Ancak bu yöntemden de sonuç çıkmadı. Ivanov son olarak zengin bir Kübalı kadından deneyler için kendi yetiştirdiği maymunları kullanmak için izin istedi. New York Times gazetesi bu projeyi dünyaya duyurunca, sonunda proje rafa kaldırıldı. Harcadığı paraların boşa gitmesi nedeniyle Ivanov, 5 hapis cezası aldı. Sonra da Kazakistan'a sürgüne gönderildi. 1932'de yaşamını yitirdi.
     
 
Ana SayfaSite HaritasıBize UlaşınAlışveriş
 
Afet Ilgaz


î Başa
Abdülhamid Han, Atatürk, Erbakan
Afet Ilgaz
[email protected]
19.12.2005
Geçen hafta yayınlanan “Abdülhamid Han ve Atatürk’te Milli Düşünceler” başlıklı yazım ilgiyle karşılandı. Bu konuda aldığım “mail”lerden birini bugün yazı konusu olarak seçtim. Mail şöyleydi:
“Atatürk ve II. Abdülhamid Han’da milli düşünceler” isimli yazınızdan sonra aklıma yine başka bir yazarın yazısında okumuş olduğum aşağıdaki kısım geldi. Muhtemelen siz de bu konuşma metninden haberdarsınızdır. Ama ben yine de göndermek istedim. Ayrıca yazınızın devamını da bekliyorum. Asıl Abdülhamid Han ve Prof. Erbakan’ın bir mukayesesisini yaparsanız çok sevinirim. Zira birçok ortak noktaları var diye düşünüyorum.”  (Y.S.Kurt.)
Şimdi okuyucumun yolladığı metni yazıyorum:
“Atatürk diyor ki:
Atatürk 27 Temmuz 1937 yılında TBMM’de şu konuşmayı yapıyor:
î Başa “Kendimize kâfi derecede güvenip ve kudretimizi bildiğimiz için İslâmiyetin mukaddes yerlerinin Musevilerin ve Hıristiyanların nüfuzunun altına girmesine mâni olacağız. Binaenaleyh şunu söylemek istiyoruz ki, buraların Avrupa emperyalizminin oyun sahası olmasına müsaade etmeyeceğiz. Biz şimdiye kadar dinsizlikle ve İslâmiyet’e lakayt olmakla ittiham edildik. Fakat bu ittihamlara rağmen Peygamberin son arzusu, yani mukaddes toprakların daima İslâm hakimiyetinde kalmasını temin için hemen bu gün kanımızı dökmeye hazırız. Cedlerimizin, Selahattin’in idaresi altında, uğruna Hıristiyanlarla mücadele ettikleri kutsal toprakların yabancı hakimiyet ve nüfuzu altında bulunmasına müsaade etmeyeceğimizi beyan edecek kadar bugün Allah’ın inayetiyle kuvvetliyiz. Avrupa bu mukaddes yerlere temellük etmek için yapacağı ilk adımda bütün İslâm aleminin ayaklanıp icraata geçeceğine şüphemiz yoktur.”
Okurum, yazarın yorumunu yazıyor şimdi de:
“Tefsir ve fıkıh (yani yorum ve hukuk) usulü, insanın mühakeme ve mukayese yeteneğini geliştiriyor. Atatürk’ün bu talihli ve tarihî sözlerinden anlıyoruz ki Atatürk:
1- Filistin’in siyonist ve emperyalist işgaline uğrıyacağını ve bir İsrail devletinin kurulmaya çalışılacağını sezmiştir.
2- İsrail’in İslâm alemini sömürmek ve kontrol etmek üzere bir üs olarak kullanılacağını bilmiştir.
3. Dinsizlikle itham edilmesine rağmen, Hz. Peygamberin son arzusu hatırına Kudüs ve Filistin için kan dökmeye hazır olduğunu açıkça belirtmiştir.
4. Selahattin Eyyubi’nin tebası ve askeri olan Türk, Kürt ve Araplardan oluşan Müslümanlara “ceddimiz” demiştir.
5. Avrupalıların bu mukaddes yerleri işgale yeltenmesi durumunda İslâm âleminin ayaklanacağı, yani Atatürk Türkiye’sinin İslâm âleminin şahlanmasına önclülük yapacağını, diplomatik bir lisanla ifade etmiştir.
6. Ve hepsinden önemlisi Atatürk bu sözleri Cumhuriyetin ilk kuruluş döneminde ve takiyye olsundiye değil, 1937’de söylemiştir.”
Okurumun mektubu burada bitiyor. Kendisine çok teşekkür ederim. Başka bir yazar dediği zatın adını yazmayı unutmuş olduğunu düşünüyorum. Yazı ve yorum çok güzeldi. Çok faydalandım. Her ikisi de sağ olsunlar.
*
Bu yazı beni çok heyecanlandırdı ve bana elbette Erbakan’ın D-8’lerini hatırlattı. D-8’lerin akim kaldığını düşünenler varsa, çok yanılıyorlar. Onların akim kalmış olduğuna değil, vakt-i merhunu beklediklerine candan inanıyorum. Esasen bazı faaliyetleri de sanırım devam ediyor. Gerçi Davos toplantıları gibi davul zurnayla toplanıp dağılmıyorlar ama onlar işlevlerini gene de sürdürüyorlar. Hem de sürdürecekler. Bu tarihi bir akıştır, kaçınılmaz bir doğrudur. Önlenemez bir gerçektir. Bunu Abdülhamid Han da, Atatürk de görmüşlerdir. İşte Abdülhamid Han’ın sözleri:
“Henüz zamanı gelmiş değil ama bir gün bütün Müslümanlar birden kalkınacaklar ve tek bir insan gibi hareket ederek gâvurun boyunduruğunu kıracaklardır (...) Düşmanlarımız maddi kudretimizi yıkmaya muvaffak olsalar dahi manevi kudretimiz baki kalacaktır.” (Siyasi Hatıratım)
Şimdi daha da heyecanlanmak için Atatürk’ün bu konudaki düşüncelerine bakalım:
“Doğudan şimdi doğacak olan güneşe bakınız. Bugün günün ağardığını nasıl görüyorsam, uzaktan bütün Doğu milletlerinin de uyanışını öyle görüyorum. Bağımsızlık ve Hürriyetine kavuşacak daha çok millet vardır. Onların yeniden doğuşları, şüphesiz ki, ilerleme ve refaha yönelmiş olarak vuku bulacaktır. Bu milletler bütün güçlüklere ve bütün engellere rağmen mânileri yenecek ve kendilerini bekleyen geleceğe ulaşacaklardır. Müstemlekecilik ve emperyalizm yeryüzünden yok olacak ve yerlerini milletler arasında hiçbir renk, ırk, din farkı gözetmeyen yeni bir ahenk ve işbirliği çağı alacaktır.” (Utku Kocatürk, Atatürk’ün fikir ve düşünceleri 1969)
*
İnsan, Atatürk’ün bu lâflarını okuyunca, Venezüela’da Chavez’in düzenlediği ve İslâm ve Afrika devletlerinin katıldığı o konferansı hatırlıyor ve her tarafta Saadet bayraklarıyla donanmış salonu! D-8’ler de, budur. Sadece İslâm ülkeleri değil bütün mağdur ve mazlum ülkelerin renk, din, ırk farkı gözetmeksizin bir araya gelerek geliştirdiği güç birliğidir. Bu konuya kısmetse başka yazılarda da devam edeceğim.
 




î Başa
YİNE ÇUVAL GERGİNLİĞİ... - haber vitrini 


î Başa Kuzey Irak'ta Türk askerinin başına çuval geçirilmesi sırasında çevirmenlik yapan 2 Türk'ün, "Milli Savunma Bakanı, telefonda Türk yüzbaşıya 'olayı çöz' diyerek şiddetle bağırıyordu" sözleri ortalığı karıştırdı.
19 Aralık 2005 Pazartesi 09:29

 

Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül'ün, Kuzey Irak'ta 11 Türk askerinin başına çuval geçirilmesi konusunda ABD'li bir albayla tartışan yüzbaşıyı telefonla arayarak sert bir ifadeyle, "Olayı çöz, sorumluları bul" uyarısında bulunduğu iddiası için, "Benim üslubum değil" dediği öğrenildi.
ABD askerlerinin, Kuzey Irak'ın Süleymaniye kentindeki Türk Özel Hareket Dairesi karargâhına düzenledikleri baskında 11 Türk askerini başlarına çuval geçirerek tutuklaması olayını, Tuncay Çelik ve Savaş Dalkılıç adlı iki Türk görgü tanığı Amerikan Associated Press (AP) ajansına anlattı.
Bir arkadaşından, merkezi San Diego'da bulunan Titan isimli savunma şirketinin Türkiye'nin güneydoğusunda görev yapacak çevirmenler aradığını öğrendiğini söyleyen Çelik, "Sadece Saddam'dan kurtulurken Amerikalıların tarafında olmak istemiştim" dedi. Çelik'in, 40 çevirmenle birlikte 173. Hava İndirme Tugayı ile çalışmak üzere Kerkük'teki üsse geldiğini, Dalkılıç'la da burada tanıştığını kaydeden AP, iki Türk'ün, kendilerini korumadığı gerekçesiyle Titan'a dava açmaya hazırlandığını duyurdu.

'Telefonda bağırıyordu'
AP'ye göre, Amerikan askerleri 4 Temmuz 2003'te operasyon düzenledikleri binada direnişçi yerine üniformasız 11 Türk askeri buldu. Çelik ve Dalkılıç ise başından sonuna dek operasyonun içinde yer aldı.
Olayı haber alan Türk subaylarının Kerkük'ten Süleymaniye'ye geldiğini anlatan Çelik, Amerikalı bir albay ile bir Türk yüzbaşının sert şekilde tartıştığını, kendisinin de bu diyaloğu çevirmekle görevlendirildiğini söyledi.
Tartışma sürerken yüzbaşının uydu telefonunun çaldığını kaydeden Tuncay Çelik, "Telefonda Türk savunma bakanının (Vecdi Gönül) ve danışmanının sesini açık şekilde duyabiliyordum. Şiddetle bağırıyor ve Türk yüzbaşıyı sorumluları bulma konusunda tehdit ediyordu" dedi.

Türk askerlerine turuncu mahkûm elbisesi giydirdiler

Çevirmen Dalkılıç'ın turuncu mahkûm elbisesi giydirilmiş, başlarına çuval geçirilmiş, elleri kelepçeli 11 askere sorguda tercümanlık yaptığı belirtildi. Ancak Dalkılıç'ın iddiasına göre, araya giren bir Türk albay kendisine, "Çevirmenlik yaparsan Türkiye'ye döndüğünde ağır şekilde cezalandırılırsın" dedi. Çelik ve Dalkılıç, Türk gözlemcilerin kendilerine sorguda esir askerlerin neler söylediğini, nereye götürüldüklerini sorduğunu, ancak kendilerinin hiçbir şey anlatmadıklarını belirtti.

Sığınma başvurusu
İki Türk, gözlemcilerin kendilerine, "Bir şey anlatmazlarsa Türkiye'ye dönemeyecekleri"ni söylediğini belirtti.
Kısa zamanda "İçinde olmamaları gereken bir duruma düştüklerini" anlayan Çelik ve Dalkılıç, Amerikalı yüzbaşı Patricia Cawdrey'in tavsiyesiyle sığınma hakkı için ABD'ye başvurduklarını söyledi. Bu süreçte hesabına çalıştıkları Titan'dan da korunma için yardım isteyen Çelik ve Dalgılıç, taleplerinin reddedildiğini belirtti.
Tek çarelerinin ABD'ye sığınmak olduğuna karar veren Çelik ve Dalkılıç, bir kargo uçağına binerek Irak'tan ABD'ye gitti. Delaware'deki Hava Kuvvetleri Üssü'nde sığınma talebinde bulunan Çelik ve Dalkılıç'ın başvuruları, 3.5 ay içinde kabul edildi. Şimdi Titan'a açtıkları 1 milyon dolarlık tazminat davasının sonucunu bekleyen Çelik ve Dalkılıç, kendilerine 6 bin dolar maaş öneren şirketin ayda sadece 1500 dolar verdiğini belirtti.
AP'ye konuşan tercümanların Gönül'le ilgili iddiası, Ankara'da rahatsızlık yarattı.

(MİLLİYET)

 




î Başa
REKTÖR AŞKIN'IN KASASINDAN ÇIKAN 414 KİŞİ HAKKINDAKİ İSTİHBARAT BİLGİLERİNİ HAZIRLAYAN BAŞÇAVUŞ KONUŞTU... - haber vitrini 


"1995'te üniversitenin karakol komutanıydım. Hizbullah ve PKK eylemleri üzerine emir geldi, notları tuttum. Şimdi Savcılık bu gizli notları açıkladı, boy hedefi haline geldik."
17 Aralık 2005 Cumartesi 10:58

 

Tarih 15 Temmuz 2005. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi'nde yapılan aramalarda Rektör Yücel Aşkın'ın kasasından, üstlerinde 'MİT Özel', 'Jandarma Özel', 'YÖK Özel' dosyaları bulundu. Savcılığa göre 414 üniversite personeli ve öğrenci isminin yanında 'tarikat üyesi', 'PKK sempatizanı' gibi tanımlamalar yer alıyordu. Rektör Aşkın'ın fişleme iddiasıyla yargılandığı davada emekli başçavuş ve üniversite güvenlik amiri Saffet Kara da yargılanıyor. Saffet Kara sorularımızı yanıtladı:

* Savcılık iddianamesinde 414 kişiyi fişlediğiniz söyleniyor.
Öncelikle 'fişleme' nedir bunu bilmek gerek. Örneğin bir hırsız, kaçak ya da terör örgütü üyesinin işlediği suç; karakol, ilçe emniyet, il emniyetine kayıtlı olur. Rektörün kasasından çıkanlar ise sadece bilgi notudur.

* Bilgi notu nedir?
Kişinin eğilimleri, nerede görüldüğü ifade edilir. O dönemin OHAL olduğu unutulmamalı. Terör ortamı hakim. Yani üniversiteye özel çalışma değil.

* Bu 'bilgi notları'nı siz mi hazırladınız?
Ben 1995 - 2000 yılları arasında üniversitede Jandarma Karakolu'nun komutanlığını yaptım. İstihbarat çalışması zaten görevimdi. Sadece bu süre içerisindeki bilgi notlarını ben hazırladım.

* 414 kişi şimdi, size nasıl bakıyordur?
Şimdi 414 kişinin bize güzel bakmadığı aşikar ancak biz aynı zamanda PKK ve Hizbullah'ın da boy hedefi haline getirildik. Bu bilgi notları gizli tutulması gerekirken Savcılık tarafından açıklandı. Bu bilgileri savcılık açıkladığı için de Yücel Hoca ve ben boy hedefi haline getirildik.

Yök Başkanı Teziç
Benim dönemimde fişlenen olmadı
YÖK Başkanı Prof. Dr. Erdoğan Teziç, kendi döneminde öğretim üyelerinin "fişlenmediğini" söyledi, Teziç, bir gazetecinin, "Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörü Prof, Dr, Yücel Aşkın, bazı öğretim üyeleri ile ilgili bilgilerin OHAL ve YÖK tarafından gönderildiğini belirtti. YÖK'ün bir fişlemesi oldu mu" şeklindeki sorusuna, "Bu fişler nasıl gitti, yazıyla mı gitti, ben bilmiyorum" yanıtını verdi. "Gidebilir mi" sorusu üzerine ise Teziç, "Ben bilmiyorum. Ben kendi dönemimde hiçbir şey gitmediğini biliyorum. Daha evvel oldu mu, olmadı mı, nereden gitti, bilmiyorum. YÖK'ten gitmemiş de olabilir" diye konuştu. YÖK Başkanı Teziç, "Gitmesi normal mi" sorusuna ise "Normal karşılamıyorum" yanıtını verdi.

(VATAN)

 




î Başa
KORKUNÇ ŞÜPHE: CEZAEVİNDE İNTİHAR ETTİĞİ AÇIKLANAN ÜNİVERSİTE GENEL SEKRETER YARDIMCISI ÖLDÜRÜLDÜ MÜ? - haber vitrini 


î Başa 'Enver Arpalı öldürüldü' iddiasını destekleyen Arpalı'nın kardeşleri, İstanbul'dan gelecek adli tıp raporunun sonucuna göre dava açacak. Kardeşler, Arpalı'nın dindar olduğunu ve intiharı düşünmeyeceğini söylüyor.
17 Aralık 2005 Cumartesi 11:13

 

Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi'ndeki ihale yolsuzluğu davası kapsamında Rektör Yücel Aşkın'la birlikte tutuklu bulunduğu sırada intihar ettiği açıklanan Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Genel Sekreter Yardımcısı Enver Arpalı'nın öldürüldüğü kuşkusu büyüyor. Tüm olayların ayrıntısını en iyi bilen kişi olarak tanımlanan Arpalı'nın öldürüldüğü yönündeki şüphelerin aydınlatılması için Arpalı'nın kardeşleri dava açacak. Rektör Yücel Aşkın'ın yargılandığı davada fişlendikleri belirlenen öğretim üyelerinin avukatlarından Hüsnü Tuna'nın, "Arpalı öldürüldü" şeklinde konuşması kardeşlerin içindeki şüphenin daha da artmasına neden oldu. Dursun ve Temel Arpalı, Yeni Şafak'a çarpıcı açıklamalarda bulunurken, kardeşlerinin dindar olduğunu ve intihar edecek birisi olmadığını dile getirdiler.

ADLİ TIP RAPORU BEKLENİYOR

Dursun Arpalı Diyarbakır'dan gelen Adli Tıp Raporu'nun kendilerini ikna etmediğini, İstanbul Adli Tıp Kurumu'ndan rapor istediklerini söyledi. Birkaç gün içinde gelmesi beklenen rapor sonrasında mahkemeye gideceklerini belirten Dursun Arpalı, davayı büyük bir ihtimalle İstanbul Barosu'nun eski Başkanı Turgut Kazan'ın yürüteceğini söyledi. Avukat Kazan ve aile birlikte konuyu araştırarak davaya hazırlanıyor.

AJANDANIN SAYFALARI KAYIP

60 yaşındaki büyük kardeş Temel Arpalı, her hafta ziyaretine gittikleri kardeşlerini en son 29 Ekim'de gördüklerini belirtti. Temel Arpalı şöyle anlattı: "Bize devlet malı yemediğini anlatan 2 sayfa bir mektup verdi. Mektubu yazdığı sayfalar bir ajandadan koparılmıştı. Ajandayı da ölümünden sonra Adli Tıp Savcısı bize teslim etti. Ancak ailedeki mektuplarla ajandadaki sayfalar bir araya geldiğinde, ajandanın büyük bir kısmının alınmış olduğunu gördük."

Dursun Arpalı da eksik sayfaları Savcılık'tan istediklerini, ancak "yok" cevabı aldıklarını söyledi. Dursun Arpalı, "İp ve ipi kestiği bıçağı nasıl buldu? Aynı koğuşa konulduğu belirtilen insanların psikolojik durumu nedir? Neden rektörle aynı koğuşa konuldu? Ailesine teslim edilen ajandanın yarısı kimde?" gibi sorulara cevap aradıklarını kaydetti.

SON HAFTA GERGİNDİ

Eksik sayfaların Arpalı'nın sır ölümünü aydınlatacağı düşünülürken, kardeşler Enver Arpalı'nın son ziyarette çok gergin olduğunu ancak intihar edecek bir kişi olmadığını anlattı. Kardeşleri Arpalı'nın Ekim ayındaki son ziyarette sürekli "Koğuşun penceresi şu, koğuşun penceresi" diyerek elindeki kağıda kare şeklinde pencere çizimleri karaladığını söyledi.

HACCA GİDECEKTİK

Avukat Hüsnü Tuna'nın Enver Arpalı'nın cinayete kurban gittiği iddialarında dikkat çektiği noktalardan biri Arpalı'nın dindar biri olduğu bilgisi idi. Tuna, "Dindar bir aileden gelen biri olarak Enver Arpalı'nın en son seçenekte bile bu yolu tercih etmeyeceğine kanaatim var" derken, Temel Arpalı ağlamaklı gözlerle "Bu yıl 3 kardeş hacca gitmek üzere planlarımızı yaptık. Bir şirketten iş de aldık, kura ile değil de ticari vesile ile vize alıp gidecektik" dedi. Dursun ve Temel Arpalı, Kurban Bayramı'nda planladıkları gibi 3 kardeş olmasa da, 2 kardeş hacca gideceklerini anlattı.

ZANLA HAREKET ETMEYİZ

Arpalı kardeşler, kardeşlerinin öümünün araştırılması için açacakları davada olayın aydınlatılmasını hedeflediklerini, ancak zanla hareket etmeyeceklerini kaydetti. Kardeşler "Birinin yakasına kardeşimi öldürdün diye yapışırız ama Allah'a hesap veremeyiz. Ama öyle birini bulursak da yakasını kurtaramaz" dedi. Dursun Arpalı cezaevinde 4 aylık sürede yaptıkları görüşmelerde Enver Arpalı'nın sürekli ağladığını kaydederken, bir konuşmada Rektör hakkında, "İhmali var. Bütün başımıza gelenler ondan. Ama ben de yapmadığım birşeyi yaptım diyemem ki" dediğini kaydetti.

ENVER ARPALI'NIN SON SATIRLARI

Ağabey Temel Arpalı sohbetimiz esnasında cebinden katlanmış bir sayfa çıkardı. Sayfa Enver Arpalı'nın son görüşmede elden abisine verdiği mektup. Arpalı son satırlarında kardeşlerine şöyle yazdı: "..Benim en büyük üzüntüm hayatınıza verdiğim sıkıntıdır. İnşallah bir zaman dilimi içerisinde bunlar asgariye iner. Şuna çok iyi inanmanızı isterim ben menfaat karşılığı bir iş yapmadım. Devleti zarara uğratmadım. Hiç değilse bundan sonra bir arada olalım. Çocuklarımıza sahip çıkalım. Böylece bizi sevmeyenlere ders verelim. Annemin bütün isteği buydu, bizleri iyi ve bir arada görmek isterdi."

(YENİ ŞAFAK)

 


î Başa
Engin Ardıç'tan bol ajanlı yazı - internethaber
17 Aralık 2005 11:37  
Akşam yazarı Engin Ardıç okul yıllarını anlattı. Ajanların cirit attığı Robert College Yüksek Okulu’nda okuyan Ardıç'ın sınıfındaki ünlü bir ismin görevi sizleri şaşırt

     

î Başa Hasan Cemal'in 'Cumhuriyet'i çok sevmiştim' adlı kitabında geçen bir isim Akşam yazarı Engin Ardıç'ı harekete geçirdi. O isim ajanların öğretmen ve yönetici olduğu Robert College Yüksek Okulu'nda, Ardıç'la aynı sınıfıta okuyordu. Ardıç o günlerini sola kitakse! adlı yazısıyla dile getirdi.

Yazı: Engin Ardıç
Kaynak: www.aksam.com.tr

-Sonradan Boğaziçi Üniversitesi’ne dönüşecek olan Robert College Yüksek Okulu’nda, az buçuk İngilizce çakan ama gene de hazırlık sınıfı okuması gerekenlerin toplandığı bizim A sınıfına Charles Gilchrist gelirdi.

Ölmüştür herhalde, toprağı bol olsun, savaş yıllarında SOE, yani İngiliz Özel Harekât Dairesi’nin ajanı olarak komandoluk yapmıştı, görev bölgesi Yunanistan, uzmanlık alanı da köprü uçurmak ve daha önce de nöbetçi Alman askerinin gırtlağını çıt çıkarmadan jiletle kesmek...

Biz “anlatsana Sir” diye yavşayınca çok kızar, “siz savaşın ne korkunç olduğunu bilemezsiniz” der, konuyu değiştirirdi... Çok tonton, çok sevdiğimiz bir adamdı.

(Ben en arkada oturuyorum tabii, dalgacılar köşesinde... Mesut Yılmaz’ın eşi Berna bacım da en ön sırada!)

Hiç mi hiç İngilizce’den nasibini alamamış gabilerin toplandığı C sınıfına da Mary Elizabeth Nadi giderdi (yoksa o sınıfa Enis Dinç bakıyordu da Bayan Nadi D’ye mi gidiyordu, yanlış olmasın)...

Bayan Mary, Doğan Nadi’nin eşi, yani Yunus Nadi’nin gelini, Nadir Nadi’nin yengesiydi. Bu durumda İlhan Selçuk’un nesi olur, bilmem.

Şimdi, otuz beş yıl sonra Hasan Cemal’den öğrendim, Bayan Mary Nadi de savaş yıllarında OSS ajanıymış! Pardon, savaştan hemen sonra, işgal altında tuttukları Berlin’de.

“Office of Strategic Services”, yani “Wild Bill” namıyla maruf William Donovan’ın kurduğu, FBI’ya bağlı olmayan ilk Amerikan dış istihbarat ve harekât örgütü...

Donovan’ın yardımcısı Allen Dulles da, savaştan sonra, 1947 yılında, Başkan Truman’ın emir ve onayıyla CIA örgütünü kuracaktır... Yani OSS, CIA’nın atası, ağababasıdır.

Gene çok sevgili hocalarımızdan biri olan Hilary Sumner-Boyd’un da MI5 ajanı olduğunu Mehmet Eymür’den öğrendiğim zaman çok şaşırmıştım ama, Bayan Mary’nin öyküsü hepsine tüy dikti!

Yani, son Robert College başkanı John Scott Everton’un CIA ajanı olduğunu biliyorduk ama, bu kadarı... Pes doğrusu!

(Sevgili Orhan Pamuk, sizin müdür John Chalfant neciydi acaba yahu?)

Bayan Mary, daha sonra, Dünya Bankası’nda çalışan yeğeni Zeynep’in oğlunun, okulunu bitirince CIA örgütüne “analizci” olarak girmesini önermiş, çünkü çok iyi para veriyorlarmış... Anlatan Hasan Cemal, tanık Ufuk Güldemir.

Zeynep’in ablası Emine, Cumhuriyet Gazetesi’nin ortağı ve yöneticisi...

Aile, İzmir “eşrafından”, eni konu zengin ve ünlü Uşşakizade ailesi...

Babaları Bülent Uşaklıgil, ünlü romancı Halit Ziya’nın oğlu... Büyükelçi... (Orada bir de Vedat olacaktı ama o konuyu hiç açmayalım, kıyametler kopar!)

Aynı aileden Latife Hanım’ın kim olduğunu soracak kişiler de bir daha benim yazılarımı okumasınlar.

Solcu gazetenin ortakları bunlar. Yönetiyorlar, yön veriyorlar.

Paşa torunu Nazım Hikmet’in komünist olmasını kanıksamıştık, onun akrabası, ülkenin en zengin ailelerinden Aybar ailesinin çocuğu Mehmet Ali Aybar’ın sosyalist lider olmasına da şaşmamıştık, Nazım’ın üvey oğlu, “sıkı Stalinci” Memet Fuat’ın Altunizade’de paşa dedesinin köşkünde geçen çocukluk anılarına da pek gülmüştük... Sonra toprak ağası Maocu da gördük.

Ben en çok, İzmirli TKP üyesi fabrikatör Boz Mehmet’i severim: İşçiler zam isteyince “sabredin” dermiş, “devrim olunca fabrika zaten sizin!”

 


î Başa
Doğan Güreş paşadan garip sözler - internethaber
17 Aralık 2005 11:02  
Genelkurmay eski Başkanı Doğan Güreş sözleriyle şaşırttı. Şemdinli'deki astsubayları savundu. Pamuk'a 'yamuk' diyen Güreş'in en ilginç açıklaması Güneydoğu ile ilgili oldu.

     Genelkurmay eski Başkanı Doğan Güreş, Şemdinli'deki olaylara çok kızdı, ''Biji biji Kürdistan'a bilmem ne diyorlar. Şeytan diyor ki, yav sana şurayı vereyim de. . . ''
     
     Selçuk Üniversitesi'nde düzenlenen konferansa konuşmacı olarak katılan Genelkurmay eski Başkanı Orgeneral Doğan Güreş, terörle mücadelenin sadece Türk Silahlı Kuvvetleriyle olmayacağını, o ülkedeki her birimin mücadelesiyle mümkün olacağını söyledi. Güreş'in "Orhan Pamuk-Yamuk. Afedersiniz yanlış oldu. Özür dilerim'' sözleri ise alkışlarla kesildi. Güreş, Şemdinli'deki bombaların patlaması olayında tutuklanan 2 astsubaya da sahip çıktı.
     
     Selçuk Üniversitesi Türk Dayanışma Topluluğu tarafından düzenlenen 'AB ve Türk Ordusu' konulu konferansa konuşmacı olarak katılan Güreş, bir ülkede terörle mücadelenin sadece o ülkenin askeriyle yapılamayacağını belirterek, "Terörle mücadele, sadece Türk Silahlı Kuvvetleriyle yapılmaz. Terörün politik, sosyal, diplomatik ve yargı boyutu vardır. Ülkede teröre yardım eden iç destekçiler de var.
     
     Teröre yardım eden iç destekçilerle mücadele edilmeli. Onlardan hesap sorulmalı. Orhan Pamuk-Yamuk mu? afedersiniz, yanlış oldu, özür dilerim. Orhan Pamuk gibi insanlardan hesap sorulmalı. Avrupa ülkelerinde terörü içten destekleyen kişiler o ülkede asla yaşayamaz. Ama bizde öyle değil'' dedi.
     
     Terörü her zaman dıştan destekleyen ülkelerin olduğuna dikkat çeken Güreş, "İran, Suriye, Fransa, İşviçre, Belçika ve Irak teröre kucak açmasaydı terör diye birşey kalmazdı. Suriye PKK'ya kucak açmasaydı bugün Türkiye'de terör olmayacaktı. Bizler terörü yok etmiş olacaktık'' dedi
     
     SUSURLUKÇULARI SAVUNDU
     
     Son günlerde sürekli gündemde olan Şemdinli olayının Susurluk olayına benzetildiğini söyleyen Güreş, "Susurluk'tan sonra bu ülkeye kanıyla, canıyla hizmet etmiş bir yarbayı 3.5 yıl hapsettiler. Peki o'nun davasının görüldüğü Devlet Güvenlik Mahkemesi'nin Başyargıcı ne dedi biliyor musunuz? 'Biz suç bulamadık. Bize baskı geldi' dedi. Peki ne oldu. Gizli oturum istedik. Bazı şeyler devlet sırrı biz o bilgiyi bir türlü bulamadık. Yargıtay 'Görmek lazım' dedi. Yargıtay Başsavcısı 'Zamanaşımına uğradı' dedi ve reddetti. 3 tane koruma polisi vardı. Koruma polisi. Adam neden hapsolduğunu bile bilmiyor.
     
     Onlarıda hapsettiler. Ve susurluğun altından ne çıktı biliyormusunuz? Bir tane Abdullah Çatlı diye eski bir suçlu. O da ölmüş. Vaaay... O'nla Mehmet Özbey adını almış. O'nun yanında İstanbul'un en sevilen polisi öldü. PKK'ya Leyla Zana'lara dayak atan ve Siverek'li Bucak. O'da bilmem ne oldu. Peki o adama Mehmet Özbey'in ismini kim verdi? Devlet verdi. Niye? Bunu Amerika da yapar, Fransa da yapar.
     
     Bazıları, herkes bilmez... 'Gel' diyor, 'Sana bir belge verecem. Sen git Asala'yı temizle, sen DHKP'ci temizle, yaparmısın? Yapmazsan ama şöyle olur.'' Amerika'lı idam mahkumumu alır da ben biliyorum, 2'inci cihan harbinde herif esir düşmüş generalleri kaçırmaya gönderdi. Bu gitmiş Asala mücadele etmiş, bilmem ne yapmış, sorumlusu oradaki Bucak filan değil ki. Sorumlusu Çatlı olduğunu bilen değil ki. Devlet bunu yapmış. Sen devlete yapacaksan yap, mahkum et. Bunun sonucunda Yarbay 3,5 yıl hapse mahkum oldu. Bu olayda olduğu gibi Şemdinli de de yabancı istihbarat var. Ortaya çıkınca görürsünüz'' dedi.
     
     TUTUKLANAN ASTSUBAYLARI SAVUNDU
     
     Doğan Güreş, günlerce kamuoyunu meşgul eden Şemdinli olaylarına da değindi. Güreş, burada tutuklanan 2 astsubaya sahip çıkarak "Şemdinli'deki olayda, bir defa istihbarat vardır. İstihbarat gizlidir, istihbaratçı gizlidir. Bu yasalarla tespit edilmiştir. İki istihbaratçı oraya gidiyor. Bir yerde bomba patlıyor, içeride o bomba patladığı zaman oradaki adam bombayı atan adam kapıdan çıkıyor.
     
     Hiçbir şey olmuyor ona, ama o bomba öyle güçlü ki, binayı çökerttiği gibi, 100 metre ilerdeki binanının duvarına da bilmem ne yapıyor, ama bu adama bir şey olmuyor. Birden bire, 2-3 dakika içinde binlerce kişi biraraya toplanıyor, oraya gitmiyor, (bombalanan binaya) arabayı takip etmeye gidiyor. Ellerinde bayraklarla, Biji biji bilmem ne diyorlar, Kürdistan'a bilmem ne, Şeytan diyor ki, yav sana şurayı vereyim de. . . '' dedi.
     
     Güreş, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ı da eleştirerek, "Birileri çıkıp 'Sonuna kadar gideceğiz' diyor. Siz, bu sözden sonra o askerden hiçbir şey bekleyemezsiniz'' dedi. Türkiye'nin AB'ye girmek için bağırıp çağırdığını ancak kimseye sesini duyuramadığını belirten Güreş, "Türkiye Cumhuriyetine 'Seni ben almam, yanıma yanaştırım' diyor. İlerleme raporunda '44 milyon Kürt var' diyor.
     
     Ben o zaman azınlık kalıyorum. 'Kürtleri koruma altına alın' diyor. AB Türkiye'den mi yana, yoksa onlardan mı yana, belli değil. Bir dev hazinenin üzerinde oturuyor. O hazinenin farkında değil. Üzerine oturduğun hazinenin farkına var ve onurlu bir şekilde dimdik ayakta dur. Sen Karadeniz ve boğazlara sahipsin. Bunun farkında olarak stratejini geliştir ve Avrupa ülkelerini dize getir'' dedi.
 
İbrahim KARAGÜL



î Başa
AK Parti Michael Rubin'e neden haddini bildirmiyor? - 16 Aralık 2005 

Türkiye, AK Parti ve özellikle Başbakan Tayip Erdoğan'a karşı ağır itham ve yalanlarla adını duyuran bir kişi Michael Rubin. Neocon kuşağın genç öncülerinden. Neoconların mabedi American Enterprise Institute bünyesinde ABD'den çok İsrail istihbaratına bilgi topluyor. En büyük destekçisi, The Middle East Forum'um yöneticisi olan, Campus Watch adlı örgütüyle Müslüman öğrencileri fişlemekle meşgul olan, İslam'a karşı savaşın önemli savunucularından ve doğrudan İsrail istihbaratına çalışan Daniel Pipes. Rubin, The Middle East Quarterly adlı derginin editörü, Pipes gibi isimlerden oluşan ırkçı bir gruba mensup.

Larry Franklin olayında, ABD'nin İran'la ilgili gizli dosyalarını İsrail'e aktarırken deşifre olan, üstü örtülmeye çalışılan kapsamlı casusluk skandalında da Rubin'in adı geçiyor.

Irak işgalinden sonra İsrail komandolarının Kuzey Irak'ta yapacağı operasyonlarda ne gibi tehditlerle karşılaşabileceğine ilişkin bilgiler de İsrail'e aktarılmış. İsrail'in istediği bu bilgileri hazırlayan ise Michael Rubin.

Bütün mesaisini Türkiye'de askeri darbe provokasyonuna, iç savaş senaryolarına, Tayip Erdoğan'ın yıpratılmasına hasretmiş. Öyle iddialar ortaya atıyor ki, dışarıdan bakan Türkiye'de iç savaş yaşanıyor sanır.

Patronu, yıllarca lobicilik adıyla Türkiye'nin milyonlarca dolarını hortumlayan Richard Perle gibi isimler. Türkiye'den de ekonomik siyasi destek alıyor, işbirlikçileri var. Tetikçilik yapıyor. Birileri kiralamış ve belli hedeflere yöneltmiş. Özel görevi bu, genel hedefini İsrail aşırı sağı belirliyor.

Mayıs ayında düzenledikleri "Turkey: The Road to Sharia?" başlıklı sempozyumda, Türkiye'yi Ortodoks İslamcıların yönettiğini, Tayip Erdoğan'ın Türkiye'yi şeriata sürüklediğini, İran laikleşirken Türkiye'nin İslamlaştığını, Türkiye'nin bir an önce düşman kategorisine alınması gerektiğini, ABD'nin Türkiye'deki bu gidişe müdahale etmesinin zorunlu olduğunu ve Türkiye'nin AB üyeliğine destek verilmemesi gerektiğini iddia ettiler. Dahası var: Türkiye'nin artık ortak olamayacağı, terörle mücadelede birlikte çalışılamayacağı, Hamas, Hizbullah ve Iraklı direnişçilere karşı mücadele etmediği, Beşşar Esad'la, İran'la yakınlaştığı, Washington, Brüksel ve Moskova ile ilişkileri kesip İslam dünyasına yöneleceği, İslamcıların komünizm ve faşizm kadar tehlikeli olduğu gibi tuhaf hezeyanlar...

Onlara göre:

Türkiye ABD dışında hiçbir ülkeyle yakın olamaz. AB ile, İslam dünyası ile, Rusya ile, Asya ülkeleri ile, Afrika ile Türkiye arasında gelişecek yakınlaşma, Türkiye'nin yeni bir dış politika açılımı geliştirmesi çok tehlikeli. Açıkça söyleyemedikleri için hassas sorunları kaşımaya, iç gerilimi artırmaya, iç kavgalar çıkarmaya çalışıyorlar. Amaç eski defterleri açtırmak ve bu ülkenin enerjisini iç gerilimlere yönlendirmek...

AK Parti ABD'ye karşı "Alman-Fransız-İspanyol ekseni"ne oynuyormuş, ABD'den bağımsız Ortadoğu politikası geliştiriyormuş, Atatürk'ün devleti tehlikedeymiş, bu gidişi durdurmak için askerler harekete geçirilmeliymiş, AK Parti parçalara ayrılmalıymış…

Rubin, Türkiye'nin kara para cenneti olduğunu, AK Parti'nin kadrolaştığını, gizli gündemi olduğunu, Suudi sermayesi ile ayakta durduğunu öne sürerek, Türkiye'yi Hasta Adam ilan ediyor.

Rubin, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt'ın ABD ziyareti sırasında AK Parti ve Tayip Erdoğan'a yönelik öfkesini tekrarladı. National Review dergisinde yine ağır ithamlarda, aptalca değerlendirmelerde bulundu. Ona göre Türkiye-Amerika arasındaki en önemli sorun reddedilen 1 Mart Tezkeresi değil; bizzat Başbakan Recep Tayyip Erdoğan! Gizli gündemden kadrolaşma iddialarına, Kur'an kurslarından içki tartışmasına kadar aklınıza ne gelirse ele almış ve bir iç çatışma tezi işlemiş.

Rubin'in yalanları neden karşılıksız kalıyor? AK Parti'den bu saçmalıklara neden bir cevap verilmiyor? Bu ne suskunluk? Biri çıkıp da "kardeşim sen neler saçmalıyorsun" diye sormayacak mı? Bu tetikçiye haddini bildirmeyecek mi? Biz, Türkiye adına bunları hazmetmekte zorlanıyoruz. Cevap vermesi gerekenler nerede?


Çok tuhaf! ABD İsrailli gençleri tutukluyor!

Tuhaf şeyler oluyor! ABD içinde İsrailliler gözaltına alınıyor! Iowa ve South Dakota'da 21 İsrailli gözaltına alındı. Operasyon devam ediyor. Rus istihbaratına dayandırılan ve Salı günü İsrail gazetesi Yediot Ahranot'a da yansıyan haberde, "genç İsrailliler"e bir yerlerden "çalışma ruhsatı" temin edildiği, bazılarının sınır dışı edildiği bazılarının ise gözaltında olduğu bildirildi. Gözlemciler, operasyonun ABD kentlerine yapılması beklenen nükleer saldırıyla bağlantısı olduğunu, "sanat öğrencisi" olarak gösterilen bu kişilerin İsrail istihbaratına mensup olduğunu, elektronik izleme, patlayıcı ve özel operasyon eğitimli aldıklarını belirtiyor. 11 Eylül'den hemen sonra gözaltına alınan İsrailli öğrenciler örneğini veriyorlar. İran Cumhurbaşkanı Ahmedinecad; "Sıykırım bir masal, Avrupalılar İsrail'e toprak versin, İsrail Alaska'ya yerleştirilsin, İsrail haritadan silinmeli" mealinde sözler söyledi. İsrail; İran'ın nükleer tesislerine saldırı hazırlığı içinde, ABD'yi ve dünyayı provoke ediyor, Akdeniz'deki nükleer denizatlılarını saldırı için yeni silahlarla donatıyor. ABD ve İsrail'in İran'a yönelik tehditleri tırmanıyor, Türkiye'de jet yakıtları depolanıyor. "El Kaide"nin mini nükleer silahlarla ABD kentlerini vuracağı"na ilişkin uyarılara ısrarla devam ediliyor. Bu gelişmeler, size bir şeyler hatırlatıyor mu? Bunları ABD kentlerine nükleer saldırı uyarılarıyla birlikte değerlendirelim. Birileri, İran'ın nükleer tesislerine saldırı için ABD topraklarında bir tezgah mı hazırlıyor?


 
Afet Ilgaz


î Başa
Fatih’in bedduası
Afet Ilgaz
[email protected]
16.12.2005
Kars’la ilgili bir yazım yayınlanmıştı bir ay kadar önce, “Kars’ı ne kadar da seviyorlarmış” başlıklı. Bu yazıda “Küresel Miras Fonu” adlı bir ABD şirketinin, Kars’ta, “Kars Osmanlı Bölgesi Koruma Planı” adı altında bir takım restorasyon hareketlerine ilişkin yapılmış bir planından bahsetmiştim. Amaçları da şu: Kars’ı, “Kafkasya bölgesinin çok kültürlü, çok etnik gruplu” geleceğin bir örneği haline getireceklermiş. Bu fonun Cizvit papazlarıyla, Dünya Bankasıyla, sahipleri Yahudi olan bir takım inşaat şirketleriyle ilgisinin olduğunu da yazmıştım. Bu organizasyonun Türkiye ayağında ise, destekçiler olarak Britishe Concil, Goethe Enstitüsü, Soros’un açık toplum Ens. AB’ye bağlı bir fon ve Rotary kulübü var.
Demiştim ki Kars neden küresel miras oluyormuş.
Bunlardan da bıktım, “küresel” oyunlarındanda! Yaz yaz bitmiyor. Kars küresel miras değildir, bizim tevarüs ettiğimiz bir Türk şehridir. Çekin elinizi şehirlerimizden!
*
Şimdi ve yeniden ve en radikal biçimde İstanbul üstüne oynuyorlar. Kuşadası, “Galata Limanları” ve TÜPRAŞ’ı deve eden İsrailli Ofer ailesinin Kuzey Irak’ta Kürdistan Yatırım Bankası’nı  kurduğunu biliyor muydunuz? Kürdistan ve İsrail’in, BOP’un güneydoğu ayağı olduğunu? Erdemir’in, Türk Telekom’un, limanların ele geçirilmesi Türkiye’nin bağımsız bir dış ve ekonomik politika yürütmesini imkansız kılıyor. Ofer’ler bununla da kalmıyor, kumarhane de işletiyorlar. Ofer’in Selanik’teki kumarhanesi Monte Carlo’dakileri geçmiş vaziyette. Bunun kara para aklama demek anlamına geldiğini de bilirsiniz.
Star Grubuna ait yayın kuruluşlarını alan Can West’in de bir İsrail kuruluşu olduğunu biliyorsunuzdur. Ayrıca militan bir tavrı var Can West’in. Bundan kendi akrabaları sayılacak Reuters bile şikayetçi. Reuters, kendi haberlerini saptırıp Arap ve Filistin karşıtı ve İsrail yanlısı yayın yaptığından bahsediyor Can West’in. Nerede mi? Kanada’da, Yeni Zelanda’da, Avustralya’da, İrlanda’da... Ulusal radyo ve tv’lerde yabancı payının % 25’i geçmemesine dair yasalarımız var ama Can West buna aldırmıyor, bu yasanın değişeceğinden emin.
*
13 Aralık salı günü gazetelerde şöyle bir haber çıktı:
“AB Kültür Başkenti Projesi ile Bizans’ı ihya ediyorlar.”
Bizimkiler AB’ye adaylık başvurusu yapmak üzere Brüksel’e gitmiş bile. Belediye bütçesinden de kaynak gidecek, Avrupa fonlarından da yararlanacaklar. Tamir edilecek eserlerin hepsi Doğu Roma ve Bizans eserleri. Listede 10 eser var. Bunlardan 8’i 1985’te zaten, Unesco Dünya mirası listesine alınmış.
Dikkat ediyor musunuz “miras” meselesi burda da karşımıza çıktı. İstanbul’daki tarihi eserler neden dünyaya kalmış miraslar olsun? Biz Balkanlarda, Arap ülkelerinde, Afrika’da kalmış eserlerimiz üzerinde herhangi bir hak iddia ediyor muyuz? Onlar, ayrıca, neden dünya mirası değiller? Kültürel miras, dünya mirası, küresel miras... Yani biz vatanımızı kazanırken, hem de anlaşmalarla değil, şehitler vererek kazanırken, üstlerinde ve altlarındaki zenginlikleri bunlardan tecrit edici anlaşmalar mı yaptık? “Biz toprakları alıyoruz ama üzerindeki tarihi eserlerle altındaki madenler bizim değildir” diye bir şerh mi düştük?
*
Şimdi, Süheyl Ünver’in (büyük sanat tarihçimizdir) İstanbul Risaleleri kitabından bir alıntı yapacağım:
“Fatih İstanbul’u alıp da alayla Ayasofya önüne geldiği zaman, derinden derine bir inilti işitti. Sesin geldiği tarafa bir adam gönderdi. Sakalları uzamış, hali perişan bir keşiş bulup getirdiler. Keşiş huzura çıkarken korku içindeydi, teskin ettiler.”
“Niçin hapsedildin?” diye sordular. Keşiş, remil attığını ve kuşatma esnasında Kostantin’in kendisini çağırıp İstanbul’u Türklerin alıp alamıyacağını bildirmek için remil atmasını söylediğini, Remil’de İstanbul’un Türkler’in eline geçeceğini söylemesi üzerine de Kostantin’in kızarak onu zindana attığını hikaye etti.”
“Bunun üzerine Fatih de İstanbul’un kendi elinden çıkıp çıkmıyacağına dair remil atmasını ve doğruyu söylerse ödüllendirileceğini bildirdi. Keşiş remil attı ve şöyle dedi:
“İstanbul Türklerin elinden harp ve darp ile çıkmıyacak, lâkin öyle bir zaman gelecek ki emlak ve arazileriniz satılacak, bu suretle İstanbul Türk malı olmaktan çıkacak.”
î Başa Büyük üzüntü duyan Fatih, bunun üzerine ellerini kaldırarak “İstanbul’da edindiğim yerleri ecnebilere satanlar, Allah’ın gazabına uğrasınlar” diye beddua etti.”
Ben İstanbul’un elimizden çıkması lafına değil, (Allah muhafaza buyursun) emlak ve arazilerimizin ecnebilere satılması işine dikkat çekmek istiyorum.
Çekin ellerinizi şehirlerimizden!
 
Paşa’ya madalya! Tayyip’e dirsek!


î Başa
Paşa’ya madalya! Tayyip’e dirsek!


Sanki ABD’nin itibarı en dibe vurmuş Bush yönetimi, “Türkiye’yi kullaştırmak için yeni bir fırsat aratma oyununu” sahneye koydu, oynuyor.
Kendini kul gibi hissediyorsan, “ABD’nin istihbarat örgütü CIA bu fırsatı” kaçırmayacaktır… Dünya jandarması dostumuz ABD, gücünü “Türkiye’nin iyiliği için” kullanır. Bu iyi niyet açısından bakınca; ABD istihbarat örgütleri CIA ile FBI başkanlarının Ankara’ya; “şunu şöyle yapalım, bunu böyle yapalım” diyerek işbirliği yapmaya geldiğinin açıklandığı günlerde Kara Kuvvetleri Komutanımız Orgeneral Yaşar Büyükanıt Paşa’ya da ABD’nin başkenti Washington’a davet edilip “üstün liyakat madalyası” verilmesinin kuşkulanacak, altında hinoğluhinlik aranacak bir yanı olmaması gerekir.
Paşa’ya madalya veriyor. Orduyu yağlıyor.. ABD ordusunun Irak işgaline başladığı günlerde ABD askerleri, bizim subayların başına “çuval geçirme” yapmışlardı. İtibarları sıfırlandı.
Çekilme lafı ediyorlar. ABD ve İngiliz askerleri Irak’tan çekilirse başta Bağdat olmak üzere her gün 10-20 ölünün çıktığı Irak kentlerinin sokaklarını Mehmetçik korusun diye öneriler dile getiriyorlar. Ve bizim komutana madalya veriyorlar.
15.12.2005 / NECATİ DOĞRU  / VATAN
 
Kıbrıs’ın gerçek fatihi Erbakan’dır
20 yıllık siyaset hayatını noktalayan Bülent Akarcalı:



î Başa
Kıbrıs’ın gerçek fatihi Erbakan’dır - milli gazete - 16 Aralık 2005 


20 yıllık siyasi hayatına ANAP’la başlayıp bitiren eski bakan ve milletvekili Bülent Akarcalı, geçen yılların ardından 1974 yılında yapılan Kıbrıs çıkarması ile ilgili çok önemli ve tarihi açıklamalar yaptı. Özellikle sol kesimdeki yaygın kanaatin aksine Kıbrıs’a yapılan çıkarmanın eski Başbakanlardan Bülent Ecevit’in değil Necmettin Erbakan’ın ‘ısrarı’ olduğunu savunan î Başa Akarcalı, “Kıbrıs’a Türk Ordusu’nun müdahalesindeki en büyük şans Erbakan’ın Başbakan Yardımcısı olmasıdır. Bizim oturup kalkıp Erbakan’a teşekkür etmemiz gerekir. Gerçek fatih odur” diye konuştu.

EBUBEKİR GÜLÜM / ANKARA 
20 yıllık siyasi hayatına ANAP’la başlayıp bitiren eski bakan ve milletvekili Bülent Akarcalı, geçen yılların ardından 1974 yılında yapılan Kıbrıs çıkarması ile ilgili çok önemli ve tarihi açıklamalar yaptı. Özellikle sol kesimdeki yaygın kanaatin aksine Kıbrıs’a yapılan çıkarmanın eski Başbakanlardan Bülent Ecevit’in değil Necmettin Erbakan’ın ‘ısrarı’ olduğunu savunan Akarcalı, “Kıbrıs’a Türk Ordusu’nun müdahalesindeki en büyük şans Erbakan’ın Başbakan Yardımcısı olmasıdır. Bizim oturup kalkıp Erbakan’a teşekkür etmemiz gerekir. Gerçek fatih odur” diye konuştu. VIPdiplomat isimli dergiye önemli açıklamalarda bulunan siyasetin usta isimlerinden Bülent Akarcalı, ANAP’ta siyaset yaparken en çok eleştirdiği 54. Hükümetin Başbakanı Necmettin Erbakan’a yönelik çok önemli tespitlerde bulundu. Ecevit’in Başbakanlığı döneminde yapılan Kıbrıs çıkarmasından dolayı Kıbrıs fatihliğinin tamamen tesadüf olduğunu açıklayan Akarcalı, bu konuda şu önemli açıklamaları yaptı: “Kendisinin Kıbrıs’la ilgili fatihliği tamamen tesadüfidir bence. O sırada hasbel kader başbakan olduğu için o işi yüklenmek durumundaydı. Şimdi ben de diyebilirim ki Kıbrıs’a Türk ordusunun müdahalesindeki en büyük şans Erbakan’ın Başbakan Yardımcısı olmasıdır. Erbakan’ın ısrarıdır o işi yaptıran. Sayın Ecevit tek başına olsaydı yapmamak için şiirlerine geri dönerdi. Bizim oturup kalkıp Erbakan’a teşekkür etmemiz gerekir. Gerçek fatih odur, ki ben siyasi açıdan Erbakan’ı en çok eleştiren biriyim.”

Kıbrıs, 1995’te satıldı!
Son yıllardaki Kıbrıs politikaları ile değerlendirmelerde bulunan Akarcalı, “Kıbrıs Rum kesimini tanımamakta ısrar edenler başlarını kuma sokmuşlar şu gerçeği görmüyorlar” dedi. Türkiye’nin 1974’ten bu yana KKTC ile hiçbir spor müsabakası yapmadığının altını çizen Akarcalı, “Çünkü BM’de alınan karar gereği, herhangi bir Türk takımı herhangi bir dalda KKTC ile spor müsabakası yaparsa Avrupa’daki bütün müsabakalardan men edilir. Bir tek Gençlerbirliği yaptı üç sene Avrupa’ya çıkamadı. Nerede o milliyetçilerimiz?” dedi.
“Kıbrıs satıldıysa 1995’te Gümrük Birliği’ne girmek için satılmıştır” diye konuşan Akarcalı, o dönemde kamuoyunun dikkatini çekmeye çalıştığını ancak Gümrük Birliği’ni engellediği gerekçesi ile Türkiye’nin en büyük gazetesinin köşe yazarı tarafından vatan haini ilan edildiğini kaydetti.
Akarcalı şöyle dedi: “Ben Gümrük Birliği’ne tarafım. Ama hangi bedelle oluşuyor onu bilin dedim. O sırada Onur Öymen, Tansu Çiller’in müsteşarıydı. Murat Karayalçın CHP’nin Genel Başkanıydı. Kıbrıs satıldıysa bugünkü CHP boğazına kadar o satışın pazarlayıcısıydı. O zaman SHP idi demek palavra, aynı insanlar; arabanın dışı boyanınca şasi numarası değişmiyor." 1995’te Rum Kesimi’nin adaylığına karşı Gümrük Birliği’nin kabul edildiğini kaydeden Akarcalı, “Dolayısıyla bugün anlaşma imzalandığı taktirde Kıbrıs satılacaktır deniyorsa Mümtaz Soysal’a da soruyorum 95’te ne demişti söylesin. Eğer benim gibi dediyse o zaman bunlara destek verenler kimlerdi onu söylesin, daha işin içindeydi. Denir ya dinime küfreden bari Müslüman olsa...” dedi.
Hosted by www.Geocities.ws

1