ANA SAYFA

GÜNCEL İNDEKS

 

 


- ‘Bin gün’lük utanç: Yenildiler! - ibrahim karagül - milli gazete 

- ABD gazetecileri nasıl satın alır!.. - yeni şafak - 15 Aralık 2005 
  ~ Şimdilerde Pentagon ve CIA'in taşeron şirketlerle ya da doğrudan nasıl gazeteci satın aldığına, onları nasıl kullandığına, bu amaç için yüz milyonlarca dolar kullanıldığına dair bilgiler ortalıkta dolaşıyor. Hiçbir şey gizli kalmıyor. Gizli kalacağını zannedenler, bu kirli operasyonlarda isimleri zikredilince ne yapacaklar acaba?
  ~ Ama medya operasyonunun en yoğun olduğu Türkiye'de hiç tartışılmadı. İşgali alkışlayanlar, işkence resimleri ortaya çıkınca susanlar, hala Irak'ta demokrasi savaşı verildiğini utanmadan yazmaya devam edenler, gerçekleri gizleyenler, şimdilerde İran ve Suriye'ye karşı kampanya yürütenler ardı ardına uygulanan yalan kampanyaları için harcanan yüz milyonlarca dolardan ne kadar pay aldı?
  ~ Türkiye kamuoyunda ABD'nin politikalarını onaylamayanların oranı yüzde seksenlere yükseldi. Milyonlarca dolar uçup gitti. Paraları ceplerine indirenler bu oranın yükselmesini engelleyemedikleri gibi, düşürmeyi de başaramadılar. Ama bazıları zengin oldu.
  ~ ABD şimdi yeni bir imaj operasyonu başlattı. Bu iş için 400 milyon dolarlık bütçe ayırdı. Stratejik Etki Ofisi, bugüne kadar boşuna para harcadı. Aynı yanlışta devam ediyorlar. Pentagon'un yeni psikolojik savaş projesinde görev alanlar, Türkiye ve bölge ülkelerinde ABD'yi sevdirecekler. İslam tehdidi, terör gibi konularda resmi tezleri destekleyip kamuoyunu etkileyecekler. ABD yanlısı haberler yayınlayacaklar, yazılar yazacaklar, özgürlük masalları anlatacaklar. Bunu yaparken de güya objektif görünecekler. Her zamanki gibi Lincoln Group benzeri taşeron örgütler kullanılacak.
  ~ Edward R. Murrow Journalism Programı adı verilen proje çerçevesinde Türkiye dahil bölgeden 100 gazeteci Amerika'ya davet edildi. Güya gazetecilik prensipleri öğrenecek, projeyi yürüten şirket ve üniversiteleri ziyaret edecekler. Ülkelerine döndüklerinde demokrasinin gelişmesi, özgürlükler, ılımlılık, dünya barışı yazıları yazacaklar.
  ~ Bu tür palavraların modası geçti artık. Herkesi aptal mı sanıyorsunuz?

- CIA Başkanı niye geldi? - yeni şafak - 15 Aralık 2005 

- Amerika'dan üstün liyakat madalyası - dilek yaraş - internethaber - 14 Aralık 2005 
  ~ Baştan söyleyeyim, bu yazı duygusal bir yazıdır. Sadece, küçük bir haberin sinir sistemimde yarattığı bir kısa devre yazısı bile diyebiliriz buna…
  ~ Baksanıza, hepimiz Ankara’da cirit atan
  ~ Onun içindir ki, her ne sebeple olursa olsun böyle bir ülkenin Generalinin, benim ülkemin Generaline madalya takması onurlandırmıyor hiç beni.
  ~ Yoksa, bizim subayların kafasına çuval geçirildiğinde savaş açmadık falan diye mi?.. Pek sanmam…
  ~ Peki bu madalya, onların ordusuyla bizim ordumuzun gelecekteki işbirlikleri için ön taltif gibi bir şey olabilir mi?

- Amerika’da Yaşar Büyükanıt’a verilen mesaj: Erdoğan gitmeli
  ~ Washington’da akredite muhabirlik yapmış ve yıllardır Amerikan başkentindeki gelişmeleri incelemiş bir insan olarak bilirim ki Washington’da tesadüflere yer yoktur. Bunu bildiğim için Yaşar Büyükanıt’ın ziyaretinin tam başladığı gün, Kara Kuvvetleri Komutanı’nın konuşma yapacağı enstitünün önde gelen yetkilisi Michael Rubin’in yayınladığı makale hem dikkatimi çekti hem de beni şaşırttı. Bu makalede Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın attığı adımların Türk-Amerikan ilişkilerini nasıl da bozduğuna dikkat çekiliyor. Ayrıca Başbakan’ın bazı politikalarının demokrasi için nasıl tehdit oluşturduğu da vurgulanıyor. Başka bir deyişle Türk-Amerikan ilişkilerinin düzelmesi Recep Tayyip Erdoğan’ın gitmesine bağlanıyor bu yazıda.

- Lozan, ne işe yarar? - yeni şafak 
  ~ Lozan Antlaşması dolayısıyla, hep o bildik içi boş, hayali nutuklar atılır her zaman: Lozan, "Türkiye'nin bağımsızlık ve çağdaşlaşma mücadelesinde bir dönüm noktasıdır" denilir.
  ~ Oysa asıl mesele şu: Lozan'la birlikte biz, Batılılara, "tamam; bu toprağı işgal etmenize razı değiliz. Ama bizim küresel bir güç olmamızı sağlayan Osmanlı'yla ve İslâm'la bağlantıları kesinkes koparmayı; Türkiye'yi laikleştirerek, Batı'ya bağımlı hâle getirmeyi ve İslâm'a dayalı iddialarımızdan vazgeçmeyi taahhüt ediyoruz" dedik. Batılılara böyle bir söz verdik.

- CIA Başkanı, işkence ve sansür! - yeni şafak - 13 Aralık 2005 
  ~ Ancak bazılarının iddia ettiği gibi PKK'ya karşı operasyon ihtimali hiç de gerçekçi değil. ABD, PKK'nın tasfiye edilmesine yönelik süreç başlatamaz, başlatmaz.
  ~ İkinci konu Suriye. ABD ve müttefiklerinin Şam yönetimini dağıtma, ülkeyi kontrol altına almaya yönelik kampanyası, Refik Hariri suikastiyle bir noktaya getirildi. Ancak Hariri soruşturmasına yönelik BM raporunun dayandığı dayanakların sahte çıkması, Hariri kozunu zayıflattı. Tam bu sırada Lübnan'da Suriye karşıtı bir milletvekili daha öldürüldü. Suriye'yi köşeye sıkıştırmanın öncelikli hedefi Irak'ta işbirliğine zorlamaktı. Bu konuda Şam ile ABD, İngiltere ve Fransa arasında işbirliği süreci başladığına dair iddialar var.

- Yazıcıoğlu: Türkiye kıskaç altında - internet haber
  ~ Büyük Birlik Partisi Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu, Türkiye'nin içeriden ve dışarıdan kıskaç altına alındığını ileri sürdü.
  ~ Türkiye'de kurulmuş olan yağma kumpasının dişlisi olmadan işbaşına gelmektir. Milletin doğrudan iradesini kullanarak gelmekten geçiyor. Türkiye içeriden ve dışarıdan kıskaç altına alınmıştır. İçeriden ekonomik olarak gücü elinde bulunduranlar, milletimizin birikimlerini kullanmak suretiyle dışarıdan beraber oldukları güç odaklarıyla Türkiye'yi ekonomik olarak kuşatmışlardır.''
  ~ Yazıcıoğlu, ''Bugünkü noktaya çok kısa bir süre içinde gelmedik. Bunun sorumlusu sadece bugünkü iktidar değildir. Bu bir süreçtir. Bu süreç çok bilinçli hazırlanmıştır'' dedi.
  ~ Annesi Fidan Yazıcıoğlu'nun isteğiyle bu yıl birlikte ikinci kez hacca gideceğini anlatan BBP Genel Başkanı Yazıcıoğlu, partililerden haklarını helal etmelerini istedi.

- Körpecik beyinler, AB’li uzmanların eline teslim edilince böyle oldu - milli gazete
  ~ İlköğretim okullarında öğrencilere ücretsiz dağıtılan “MEB tavsiyeli” çocuk kitaplarında resmen, ‘Kiliseli, Haçlı’ Hıristiyanlık propagandası yapılıyor.

- Prof. Dr. Erbakan ve Recai Kutan, iktidarın 3 yılını değerlendirdi: - milli gazete
  ~ Erbakan, AKP’nin bugüne kadar Siyonizm ve Emperyalistlerle işbirliği yaptığını söyleyerek “Ne büyük bir betbahsızlık! Acınacak bir hal! Millî Görüş gömleğini çıkardıktan sonra şimdi yeni kimliklerini bile açıklayamıyorlar” dedi.
  ~ Salona video konferansla hitap eden Erbakan, emperyalistlerin ve siyonizmin dünyadaki ve Türkiye’deki planlarını anlattı. Emperyalist ve ırkçı dış mihrakların bin yıllık planlarının sonuna geldiklerini belirten Erbakan, bugün Siyonistlerin yeryüzünü korkunç bir şekilde ifsad ettiğini kaydetti.
  ~ En önemli fikir kirlenmesi ile çağdaşlık, küreselleşme gibi propagandaları medya ve sinema ile yaydıklarına dikkat çeken Erbakan, faizli kapitalist sistemle de dünyayı sömürdüklerini söyledi.
  ~ Siyonistlerin dünyadaki planlarını ülkelerdeki işbirlikçi yönetimlerle gerçekleştirdiklerini anlatan Erbakan, Refah Partisi’nin iktidardan indirilmesinin ardından yönetime getirilen AKP ile bunu başardıklarını söyledi.
  ~ AKP yönetiminin ‘Biz eskiden Ramazanda oruç tutardık, şimdi İtalya Başbakanı ile yemek yiyoruz. Eskiden içkili yerleri yasaklıyorduk şimdi serbest bırakıyoruz. Genel Merkezimizde Ramazan ayında yemek çıkıyor’ şeklindeki açıklamalarına da atıfta bulunan Erbakan, Bunun çok büyük bir betbahsızlık olduğunu söyledi.
  ~ AKP iktidarının memur maaşını vermek için siyonizmle işbirliği yapılması gerektiği görüşünü de eleştiren Erbakan, “Bugüne kadar işbirlikçi AKP’yi en güzel şekilde kullandılar. Ekonomiyi teslim ettikleri IMF sayesinde insanımız aç yoksul bırakıldı. Borcumuza borç katıldı. Böylece ülkemiz İsrail’in yutması için yumuşak lokma haline getirildi” dedi. 

- Sion Protokolleri - afet ılgaz

- Tencere Yuvarlanmış...
  ~ Osmanlı devleti birinci dünya savaşında yenik düşmüş, pâyitaht İstanbul galip devletler tarafından işgal edimişti. Eminim o kara günlerde de birtakım alçaklar rüşvet almışlar, suistimal yapmışlar, saçı bitmedik yetimlerin, fakirlerin haklarını yemişlerdir.
  ~ Bozuk bir topluma bozuk olmayan, erdemli, yüksek ahlaklı ve karakterli idareciler gelmez.
  ~ Önemli olan söz değildir iştir. Âyinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz...
  ~ Bir Müslümanın iyi bir Müslüman olup olmadığının anlaşılması için onun namaz ve orucuna bakmak yeterli değildir.
  ~ Namaz ve orucun yanında onun mutlaka ve mutlaka PARA,MADDÎ MENFAAT, ZENGİNLİK, DÜNYA MALLARI konusunda son derece temiz ve dürüst olması gerekir.
 
 
 
‘Bin gün’lük utanç: Yenildiler!


î Başa
‘Bin gün’lük utanç: Yenildiler! - ibrahim karagül - milli gazete 


İlk zamanlar günde birkaç saldırı yapan direniş güçlerinin bugün aylık saldırı ortalaması 3 bin. Direnişçiler dünyanın en güçlü ordusunu rezil etme aşamasına geldi.
20 Mart 2003’te Amerikan/İngiliz askerleri Mezopotamya Savaşını başlattı. Tarihi değiştireceklerdi. Batı’nın zafer tarihine bir yenisini ekleyeceklerdi. Güçlerini bütün dünyaya ilan edeceklerdi. Ortadoğu haritasını yeniden çizeceklerdi. “Yeni bir dünya” kurmanın ilk adımını atmış olacaklardı.
Birkaç hafta sonra Bağdat’a girdiler ve Saddam’ı devirdiler. ABD Başkanı George Bush, zafer konuşmasını yapmakta gecikmedi ve “Amerika’nın başardığını” bütün dünyaya ilan etti. Ancak savaşın bitmediğini, aslında yeni başladığını anlamakta gecikmediler. Kendilerini çiçeklerle karşılamasını bekledikleri insanlar, vatan ve özgürlük için beklenenden çok erken harekete geçmişlerdi…
Neler yapmadılar ki… Mezhep savaşı çıkarmak istediler. Binlerce insanı esir kamplarında tuttular. Akılalmaz işkenceler yöntemleri uyguladılar. On binlerce insan öldürdüler. Gizli işkence merkezleri kurdular. İşkence uzmanlarını Irak’a götürdüler. Tecavüzden toplu katliama kadar insan neslini aşağılayan suçlara imza attılar. Ülkeyi yağmaladılar, kültürel değerlerini çaldılar, milyarlarca dolarını kaçırdılar, bu topraklara ait ne varsa aşağıladılar. Sindiremediler. Yüzbinlerin direnişini kıramadılar.
Direnişe karşı terör örgütleri kurdular. Irak halkına karşı terör saldırıları düzenlediler. Ülkenin aydınlarını, liderlerini, bilim adamlarını öldürdüler. Öldürülen akademisyenlerin sayısı, çoğu profesör altmışın üzerinde. Öldürülen çocukların sayısı kaç? On binlerce insan şehit oldu. Bunların kaçı çocuk, kaçı kadın, kaçı yaşlı?  Bütün bu vahşet uygulamalarına rağmen başaramadılar, ülkeyi kontrol altına alamadılar. Tarihte böyle kanlı bir demokrasi görüldü mü?
Bu Irak halkının değil, Amerika’nın seçimi. Yine başaramazlarsa ellerinde tek bir kozları kalıyor: Saddam Hüseyin. Yekte tutuyorlar. Pazarlık için. Bağdat havaalanındaki görüşmede Donald Rumsfeld’in tekliflerini reddetti. Bundan sonra kabul edecek mi? Etse bile ne değişecek? “Saddam kozu” da “zafer” getirmeyecek! İşgalin üzerinden “bin gün” geçti. “Sonsuz özgürlük” değil, “sonsuz ölüm”lerle dolu bin gün. Çekilecekler. Ama bir şey daha yapacaklar. Irak’ı korkunç hava saldırılarıyla yakacaklar. Binlerce insanı daha öldürecekler!
14.12.2005 / İBRAHİM KARAGÜL / YENİ ŞAFAK
 
İbrahim KARAGÜL



î Başa
ABD gazetecileri nasıl satın alır!.. - yeni şafak - 15 Aralık 2005 

Pentagon merkezli yalanların ne kadarının ortaya çıktığını saymaktan yoruldum. En son CIA uçakları ve işkence merkezleriyle ilgili bilgiler deşifre oldu. Henüz tamamlanmış değil. Türkiye gibi, bir çok ülkenin gayri insani amaçları doğrultusunda CIA tarafından nasıl kirletildiğine dair önümüzdeki günlerde yeni bilgiler açıklanacak. Türkiye'de de sorgu merkezi olduğu ortaya çıkarsa şaşırmayın!

î Başa Şimdilerde Pentagon ve CIA'in taşeron şirketlerle ya da doğrudan nasıl gazeteci satın aldığına, onları nasıl kullandığına, bu amaç için yüz milyonlarca dolar kullanıldığına dair bilgiler ortalıkta dolaşıyor. Hiçbir şey gizli kalmıyor. Gizli kalacağını zannedenler, bu kirli operasyonlarda isimleri zikredilince ne yapacaklar acaba?

ABD, Iraklı gazetecilere para verip uydurma haber yazdırmış. Bu çok da heyecan uyandırıcı bir haber değil. Başka ne olabilirdi? İşgal altında bir ülke ve her şey ABD ordusunun, ABD/İngiliz/İsrail istihbaratının kontrolünde. İşgalle ilgili doğru haber veren birkaç kaynağı susturmak için neler yaptıklarını ben biliyorum. Buna rağmen, doğru haberler dünyaya ulaşabildi.

Heyecan verici olan, Türkiye gibi ülkelerde ne gibi projeler yürütüldüğüdür. ABD'den bu amaçla para alanlar Mısır'da bile tartışıldı. î Başa Ama medya operasyonunun en yoğun olduğu Türkiye'de hiç tartışılmadı. İşgali alkışlayanlar, işkence resimleri ortaya çıkınca susanlar, hala Irak'ta demokrasi savaşı verildiğini utanmadan yazmaya devam edenler, gerçekleri gizleyenler, şimdilerde İran ve Suriye'ye karşı kampanya yürütenler ardı ardına uygulanan yalan kampanyaları için harcanan yüz milyonlarca dolardan ne kadar pay aldı?

Siz onların vicdanlarıyla, doğru bilgilerle, sorumlulukla mı yazıp konuştuğunu zannediyorsunuz? İnsan nesline yönelik en ağır hakaret ve saldırıları bütün arsızlıklarıyla neden savunduklarını ya da kamufle ettiklerini sanıyorsunuz? Gerçekten böyle inandıkları için mi? Türkiye'de uygulanan medya operasyonlarının sayısı ve bu uğurda harcanan paralara rağmen başarısız oldular. Birkaç kişi, bütün bu oyunları bozdu ve kamuoyunu gerçeklerden haberdar etti. î Başa Türkiye kamuoyunda ABD'nin politikalarını onaylamayanların oranı yüzde seksenlere yükseldi. Milyonlarca dolar uçup gitti. Paraları ceplerine indirenler bu oranın yükselmesini engelleyemedikleri gibi, düşürmeyi de başaramadılar. Ama bazıları zengin oldu.

î Başa ABD şimdi yeni bir imaj operasyonu başlattı. Bu iş için 400 milyon dolarlık bütçe ayırdı. Stratejik Etki Ofisi, bugüne kadar boşuna para harcadı. Aynı yanlışta devam ediyorlar. Pentagon'un yeni psikolojik savaş projesinde görev alanlar, Türkiye ve bölge ülkelerinde ABD'yi sevdirecekler. İslam tehdidi, terör gibi konularda resmi tezleri destekleyip kamuoyunu etkileyecekler. ABD yanlısı haberler yayınlayacaklar, yazılar yazacaklar, özgürlük masalları anlatacaklar. Bunu yaparken de güya objektif görünecekler. Her zamanki gibi Lincoln Group benzeri taşeron örgütler kullanılacak.

Pentagon'un projesine paralel olarak ABD Dışişleri Bakanlığı da harekete geçti. Yeni İmaj sorumlusu Karen Hughes, Türkiye, Mısır ve S. Arabistan ziyaretlerinden hemen sonra programı hazırlamış. î Başa Edward R. Murrow Journalism Programı adı verilen proje çerçevesinde Türkiye dahil bölgeden 100 gazeteci Amerika'ya davet edildi. Güya gazetecilik prensipleri öğrenecek, projeyi yürüten şirket ve üniversiteleri ziyaret edecekler. Ülkelerine döndüklerinde demokrasinin gelişmesi, özgürlükler, ılımlılık, dünya barışı yazıları yazacaklar.

Bugüne kadar bunun gibi sayısız proje uygulandı. Ancak şunu göremediler; Türkiye kamuoyunu artık bu palavralarla, projelerle kandıramazsınız. Bu tür davetlerde eğittiğiniz kimselerin bu topraklara vereceği bir şey yok. Asıl onların imaj sorunları var. Yarın İran'a ve Suriye'ye yönelik olası bir müdahalede ne kadar etkili olacaklar. Hiç. î Başa Bu tür palavraların modası geçti artık. Herkesi aptal mı sanıyorsunuz?

 
Mustafa KARAALİOĞLU



î Başa
CIA Başkanı niye geldi? - yeni şafak - 15 Aralık 2005 

CIA Başkanı'nın Türkiye ziyaretinden geriye kalanlar, gerçekte neler görüşüldüğünü gölgede bırakacak kadar önemli. Bir kez daha görüldü ki bizler için dünya ve bölge siyasetinde "PKK ile mücadele etmek"ten başka bir faktör söz konusu değil. Şartlanma böyle olduğu için, CIA Başkanı'nın Amerika'dan kalkıp buraya sadece bizlerin PKK konusunda sızlanmasını dinlemeye geldiğini varsayıyoruz. Doğal olarak, manşetlere taşınan cümleler de aynı mantığın ürünlerinden ibaret kaldı.

Konuştuğum bir (üst düzey!) güvenlikçi bu tesbiti doğruluyor ve "yazılanların tümü yalan" dedikten sonra kısa bir özet yapıyor:

"Amerika artık, Türkiye'nin ısrarla üzerinde durduğu 'terörün dini ve milliyeti olmaz' prensibini benimsiyor. Bizim yaklaşımlarımızın sonuç aldığını görüyor ve işbirliğini derinleştirmek istiyor."

Yani, Avrupa ve ABD'nin hep şikayet edilen "çifte standart"ının aşılması için kritik bir aşama…

Peki, nasıl bir işbirliği?

"Önce sizin isteklerinize yoğunlaşalım, sonra bizim taleplerimizi masaya yatıralım.."

Bizim isteklerimiz,"PKK'nın sınır ötesi üslenmeleri, yayınlarının önlenmesi ve örgüt adına sivil toplum faaliyeti yürüten kuruluşların alanının daraltılması…" şeklinde tanımlanabilir.

Şu halde, günlerdir yazılan "PKK'lıların toplanıp teslim edilmesi veya askeri harekatla silinmesi" iddiaları ne kadar gerçekçi?

"Apo'yu yakalayıp bize teslim erden bir ülkeden, onun tırnağı bile olamayacak adamları istemek anlamsız. Böyle bir talep yok…"

Dahası muhatabıma göre, "Türkiye ile ABD arasında 2002'de başlatılan teröre karşı mücadele işbirliğini "PKK ile mücadele'ye indirgemek basitlik olur."

CIA Başkanı'nın ziyaretine yönelik yorumlardaki asıl sorun, pozisyonu ne olursa olsun her Amerikalı yetkiliyle muhatap olunduğunda, PKK'yla mücadele talepkarlığının kamuoyuna dayatılan bir milli politika haline gelmesidir.

Bir kez daha görünüyor ki medya dahil kamuoyuna önderlik eden unsurlar, Türkiye'nin karşı karşıya bulunduğu sorunu kavramamakta direnmektedirler. Sorunu var eden ve büyüten mantıkla, bilerek veya bilmeyerek şimdi aynı soruna devamlılık gücü aktarılmaktadır.

Türkiye'nin gerçekten temel sorunlarından birisi PKK terörüdür ve tek çözüm yeri de yine Türkiye'dir. Ama PKK sorunun başlangıcı ve bitişi değildir. Dolayısıyla da bir başka ülkenin; ABD'nin veya Kuzey Irak'taki Kürdistan hükümetinin veya uluslar arası ortaklıkların bu sorunu çözebileceği zannı hayaldir. Ayrıca, sorunu sadece PKK ile sınırlı gören anlayışın, PKK ile mücadele etmek demenin ne demek olduğunu da unutmamasında fayda vardır. 30 bin ölüm, milyarlarca Dolar kaynak kaybı... Ve muhtemelen yeni birtakım başka komplikasyonlar. Ortada, PKK ile yeniden göğüs göğüse savaş kararını kim verecekse bir kez daha düşünmesi gerektiren bir tablo var. Çatışmanın bu örgütü büyütüp dirileştireceği, Türkiye'ye ise kayıplar getireceği yeni bir sürece girmekten söz ediyoruz.

Maharet, çatışmadan, yani PKK'nın ve doğal olarak PKK üzerinden Türkiye'nin alanını daraltmak isteyen güçlerin hesabını bozabilmek, sorunu kansız çözebilmektedir. Ne kadar az harici unsur işin içine katılırsa da o kadar iyidir.

Son dönemde hem hükümet, hem güvenlik bürokrasisi, hem de paralelindeki unsurların yapmaya çalıştığı şey de esasında bu "kansız" çözümü deneme girişimleridir. Aynı unsurlar, pekala güvenlikçi modelleri devreye koyma imkanına da sahiptirler. Hatta, böylesi, yani, "vurup kurtulmak" özellikle hükümet açısından kısa vadede daha popüler ve avantajlı bir yöntem olarak da görülebilir. Sonuçta gerçekten kurtulma sağlanamayacak olsa da!..

Ama sorunu gerçekten çözebilmek için eski tecrübeden yararlanmak şarttır. Yani, PKK ile bölge arasındaki duygusallık ve çıkar bağını koparmak lazımdır. Kimlikleri reddederek, farkları inkar ederek, sorunları yanlış kriterlerle kıyaslama yoluyla küçülterek bunu yapmak da bu mümkün değildir.

Böyle devam edilirse, sonuçta, elde Amerika'dan gelen her yetkiliye bir umutla ricadan başka bir enstrüman kalmayacaktır.



î Başa
Amerika'dan üstün liyakat madalyası - dilek yaraş - internethaber - 14 Aralık 2005 
     î Başa Baştan söyleyeyim, bu yazı duygusal bir yazıdır. Sadece, küçük bir haberin sinir sistemimde yarattığı bir kısa devre yazısı bile diyebiliriz buna…

î Başa Baksanıza, hepimiz Ankara’da cirit atan CIA ve FBI ajanlarına odaklanmışken, ’’Acaba gizli niyetleri ne ola ki?’’ diye sorgulaya kurcalaya düşünüp dururken bir de bakıyoruz ki Kara Kuvvetleri Komutanımız Orgeneralimiz Yaşar Büyükanıt, ABD Kara Kuvvetleri Komutanı Peter Schoomaker'ın davetlisi olarak resmi ziyaret için gittiği Washington'da düzenlenen askeri bir törenle üstün liyakat madalyası almış.

İlginç bir parallelik ve ilginç bir rastlantı değil mi sizce de?

Bir yanda hükümetimiz, MİT’imiz, CIA ve FBI ile görüşüyor; öte yanda da Kara Kuvvetleri Komutanımız, Amerikan Kara Kuvvetleri Komutanı ile…

Peki, her iki tarafta da üç aşağı beş yukarı aynı konuların görüşülmesi, üstüne üstlük komutanımızın Amerika’dan üstün liyakat madalyası alması ilginç değil mi?

Acaba CIA veya FBI da hükümetimize ya da hükümetimiz onlara bir madalya vermiş midirler? Verdilerse bu neyin madalyası olabilir? Bilemem ki… Ne de olsa gizli ajan işleri bunlar...

Şaka bir yana, gördüğünüz gibi bu liyakat madalyası olayına taktım ben kafayı...

Haberi gece yarısı okuduğum ve bu yazıyı da gece yarısını çok geçtikten sonra kaleme aldığım için, sağa sola telefon edip görüş alma şansım olmadı maalesef. MGK’nın, TSK’nın web sayfalarına baktım sadece. Ama herhangi bir bilgi ya da açıklama bulamadım bu konularda.

Dolayısıyla, bu madalya işinin resmi prosedürünü de bilmediğim için düşünce boyutunda ahkâm kesecek hâlim yok.

Onun yerine, duygusal tepkilerimi - düşüncesizce- paylaşmakla yetineceğim -ki bu duygularımda hiç de yalnız olmadığımı sanıyorum.

Haberi okuyunca ürperdim doğrusu… Tamam tamam, kabul ediyorum; Amerika’ya -daha doğrusu ABD politikasına- öfke dolu olduğum için böyle bir tepki veriyorum. Ama, herhalde sizler de takdir edersiniz ki hiç de sebepsiz bir öfke değil bu. Üstelik dünyanın büyük bir kısmıyla paylaşılan bir öfke...

î Başa Onun içindir ki, her ne sebeple olursa olsun böyle bir ülkenin Generalinin, benim ülkemin Generaline madalya takması onurlandırmıyor hiç beni.

Hem ne yalan söyleyeyim, bu madalyanın ne sebeple verildiğini de merak ettim…

Ordumuzun, ABD ile hangi başarılı işbirliği için?.. Hadi Irak’a onlarla beraber girseydik aklım erecekti biraz ama onu da yapmadık...

î Başa Yoksa, bizim subayların kafasına çuval geçirildiğinde savaş açmadık falan diye mi?.. Pek sanmam…

î Başa Peki bu madalya, onların ordusuyla bizim ordumuzun gelecekteki işbirlikleri için ön taltif gibi bir şey olabilir mi?

Bilmem ki…

Dedim ya, kafam karıştı benim... Yoksa sinirlerim mi bozuldu demeliydim?...

Mesela şu da ilginç geliyor bana:

Ajanların, hükümetle yaptıkları görüşmelerin konusu ile asker askere yapılan görüşmenin konusu -bilebildiğimiz kadarıyla- neredeyse aynı…

Büyükanıt, Schoomaker ile Irak ve terör örgütü PKK konularını ele alıp, Irak'taki seçimler hakkında görüşlerini bildirecekmiş… Eee, hükümet de ajanlarla bunları konuşmuyor muydu zaten…

Siviller sivillerle, askerler askerlerle yani…

İyi konuşsunlar… Vatanımız ve milletimiz için hayırlı olsun…

da…

hiç olmazsa şu madalya olmasaydı işin içinde… Dedim ya, bana biraz onur kırıcı geldi bu madalya olayı…

Siz belki de diyeceksiniz ki; ’’Madalya Büyükanıt’a şahsen verilmiştir.’’ İyi de, Büyükanıt TSK’yı temsilen gitmedi mi oraya?

Hadi bakalım, battı balık yan gider…

O hâlde son bir aptal soru sorup tüy dikelim bu yazıya…

Amerikan ordusuyla CIA ve FBI arasında olan bağ ile Türk ordusuyla MİT’in arasında olan bağın bir farkı var mıdır?

Peki, hükümetlerin yeri ve fonksiyonu nedir bu ilişkilerde?
 



î Başa
Amerika’da Yaşar Büyükanıt’a verilen mesaj: Erdoğan gitmeli
- Akşam - 14 Aralık 2005


Ana mesajların verilme yeri olarak AKP hükümetine ve özellikle Recep Tayyip Erdoğan’a karşı görüşleri ile bilinen ve aynı zamanda Beyaz Saray’a yakın olan bir kurumun seçilmesi çok manidardır.

î Başa Washington’da akredite muhabirlik yapmış ve yıllardır Amerikan başkentindeki gelişmeleri incelemiş bir insan olarak bilirim ki Washington’da tesadüflere yer yoktur. Bunu bildiğim için Yaşar Büyükanıt’ın ziyaretinin tam başladığı gün, Kara Kuvvetleri Komutanı’nın konuşma yapacağı enstitünün önde gelen yetkilisi Michael Rubin’in yayınladığı makale hem dikkatimi çekti hem de beni şaşırttı. Bu makalede Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın attığı adımların Türk-Amerikan ilişkilerini nasıl da bozduğuna dikkat çekiliyor. Ayrıca Başbakan’ın bazı politikalarının demokrasi için nasıl tehdit oluşturduğu da vurgulanıyor. Başka bir deyişle Türk-Amerikan ilişkilerinin düzelmesi Recep Tayyip Erdoğan’ın gitmesine bağlanıyor bu yazıda.

Erdoğan gitmeli tavrının yaratacağı sarsıntılar

Bu konuda konuştuğum Başbakan’ın yakın çevresinden dış politika konusunda uzman olan kişi, bu tür bir görüşün tam Yaşar Büyükanıt’ın gezisinin başladığı gün ortaya atılmasını ‘nazik olmayan bir davranış’ olarak nitelendirdi. Aynı kaynak Amerika ile ilişkilerin düzelmeye başladığı bir dönemde bu görüşün ortaya çıkmasının hayret verici olduğunu da söyledi.

Yazının girişinde söylediğim gibi Washington’da herhangi bir gelişmenin tesadüfi olamayacağı hatırlanırsa Genelkurmay Başkanı olmak için sırasını bekleyen Yaşar Büyükanıt’ın ziyaretinin başladığı gün bu mesajın ortaya çıkmasının sembolik değeri hayli yüksek. Daha da önemlisi; tezkere oylaması nedeniyle Türk hükümetine hayli kızmış bulunan Amerikan yönetimi bugünlerde Kuzey Irak’tan Amerikan askerlerinin çekilmesi durumunda doğacak boşluğu Türk askerinin doldurmasını gündeme getirmişken, bir başka deyişle tezkere ile yapamadığını tekrar gündeme getirecekken, Beyaz Saray’a fikir babalığı yapan bir kuruluşun önde gelen yöneticisinin Türk-Amerikan ilişkilerinin iyileşmesi için ‘Erdoğan gitmelidir’ tavrı alan bir görüşle Yaşar Büyükanıt’ın karşısına çıkmasının yaratacağı sarsıntıların nasıl olacağı merakla bekleniyor.

Konuştuğumu söylediğim Başbakan’a yakın kaynak ‘Washington dediğinizde kiminle konuştuğunuz da önemlidir ve hükümetin ABD ile ilişkileri şu dönemde düzeliyorken bu gelişmelerin olması şaşırtıcıdır’ diyor. Ben de ona katılıyorum ancak tezkere oylamasından sonra Amerikan yönetimi Türkiye ile ortak iş yapılacaksa konuşacağı muhatabın hükümet değil de askerler olacağı yolunda birtakım işaretler zaten veriyordu. Yaşar Büyükanıt’ın ziyaretinde ana mesajların verilme yeri olarak AKP hükümetine ve özellikle Recep Tayyip Erdoğan’a karşı görüşleri ile bilinen ve aynı zamanda Beyaz Saray’a yakın olan bir kurumun seçilmesi çok manidardır.

Dün kiminle konuştuysam bu gelişmenin çok önemli olduğunu ve bunun Türkiye’deki gelişmelere yeni bir yön verme potansiyeli taşıdığını vurguluyor. Özellikle iç siyasette ve PKK konusunda çok önemli gelişmelerin olmasını beklemekte ve dikkatli olmayı sürdürmekte yarar var.

Yücel Aşkın davası

Michael Rubin’in yazısı Amerikan yönetiminin Yücel Aşkın davasını çok da yakından izlediğini ve rektörün düşürüldüğü durumdan Türk hükümetini sorumlu gördüğünü de ortaya koyuyor. Bugün görülecek davanın sonucu bu açıdan da önem kazanıyor.

İşte Michael Rubin’in makalesinden bazı bölümler

Türk-ABD ilişkileri şu sıralar sessiz olmasına rağmen gergin.

Uzmanlar, iki ülke arasındaki anlaşmazlıkların, TBMM’de 1 Mart 2003 tarihinde Irak’ın özgürleştirilmesine aktif olarak katılmamayı kabul eden oylamayla ve Ankara’nın Washington’ı PKK’ya karşı ısrarla müdahalede bulunmama konusundaki eleştirileriyle yükselişe geçtiğini söylese bile, ABD’nin kaygıları Irak’tan daha farklı, daha derin bir konu üzerine. Bu kaygıların merkezinde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın giderek artan şekilde kanunun üstünlüğüne, şeffaflığa ve laikliğe yaptığı saldırılar yer alıyor.

Kanun üstünlüğüne saldırı

Başsavcı Nuri Ok, 20 Haziran 2005 tarihinde, Erdoğan’a seçime girecek olan adaylar üzerinde diktatörlüğe varan bir kontrol gücü veren parti tüzüklerinden dolayı AKP’ye meydan okudu.

Erdoğan ayrıca Türk eğitim sistemine de saldırı düzenledi. Kendi politik ajandasını uygulama konusunda karşısına dikilen anayasal sınırlamaların yarattığı hüsran tırmanırken, pek çok Türk kendi başbakanlarının giderek daha fazla bir şekilde iktidarı kötüye kullandığını düşünmeye başladı.

Erdoğan’ın Türkiye’nin laik geleneklerine saldırıları farklı kanallardan da devam etti. Örneğin Sağlık Bakanlığı çalışanlarına mezheplerinin sorulması gibi.

ABD, Türkiye’nin kaymasına izin verir mi?

Türkiye’nin güvenlik ve kanunun üstünlüğü konularında verdiği taahhütleri yerine getirmemesi yüzünden giderek azalan güven karşılığında, ABD’li uzmanlar giderek artan bir şekilde dikkatlerini Romanya ve Gürcistan’la ilişkilere çeviriyorlar. Bu arada Başkan Bush ile Erdoğan arasındaki ilişkilerin eksikliği, PKK ile ortak mücadeleyi zayıflatıyor.

 
Yusuf KAPLAN



î Başa
Lozan, ne işe yarar? - yeni şafak 

î Başa Lozan Antlaşması dolayısıyla, hep o bildik içi boş, hayali nutuklar atılır her zaman: Lozan, "Türkiye'nin bağımsızlık ve çağdaşlaşma mücadelesinde bir dönüm noktasıdır" denilir.

Gerçekten öyle mi, acaba? "Hangi bağımsızlık" ve "hangi çağdaşlaşma mücadelesi" bu?

î Başa Oysa asıl mesele şu: Lozan'la birlikte biz, Batılılara, "tamam; bu toprağı işgal etmenize razı değiliz. Ama bizim küresel bir güç olmamızı sağlayan Osmanlı'yla ve İslâm'la bağlantıları kesinkes koparmayı; Türkiye'yi laikleştirerek, Batı'ya bağımlı hâle getirmeyi ve İslâm'a dayalı iddialarımızdan vazgeçmeyi taahhüt ediyoruz" dedik. Batılılara böyle bir söz verdik.

Şimdi bunun bedelini çok ağır bir şekilde ödüyoruz: Çıkarperestlik, yolsuzluk, köşe dönmecilik, etnik bölünme tehlikesi, kültürel çözülme, uyuşturucu ve cinsel sapkınlıkların liselere kadar girmesi; ruhsuz, iddiasız, heyecansız, ufuksuz, bir genç kuşağın müptelâsı olduğu seküler-popüler Batı kültürü tarafından esir ve teslim alınması. Daha ne olsun! Bir milletin çöküşü değil de nedir bu?

Peki bunun, "Türkiye'nin bağımsızlaşması"yla ve "çağdaşlaşması"yla ne alası var?

Lozan, Türkiye'nin resmen Osmanlı'dan ve dolayısıyla İslam kültüründen bağımsızlaşması, kopması ve Batı'ya bağımlı hale gelmesinin bir başka adıdır.

Evet, "bağımsızlaşma" ve "çağdaşlaşma" bunun neresinde?

Tanzimat'la birlikte başlayan süreç, bir savunma psikolojisi'nin ürünüydü ve Osmanlı, İslam'la ilişkilerini koparmaksızın, problemleştirmeksizin onurunu, statüsünü, gücünü korumak amacıyla bir silkinme hamlesi başlatmıştı. Tanzimat'ın silkinme hamlesi, sorunu tam olarak tanımlayamadığı için başarısızlıkla sonuçlandı. Sorun, İslam'ın dinamiklerinin, anlam haritalarının ve kodlarının yenilenmesi, yeniden icat edilmesi sorunuydu. Tanzimat elitleri ve aydınları bu sorunu farkedemedikleri ve ona göre hareket edemedikleri için Tanzimat'ın hamlesi, ülkenin, kendi iddialarından vazgeçerek Batı'ya "teslim olması"yla sonuçlandı. İşte Lozan, bu teslimiyet'in, dolayısıyla yenilgi'nin resmen tescil edilmesidir.

Düşünsenize, bir Kurtuluş Savaşı veriyoruz, "yedi düvel"i (Batılı sömürgecileri) müslümanlığın verdiği dinamizm, ruh ve haysiyet'le ülkeden kovuyoruz; ondan sonra da bu galibiyetin ardından Türkiye'yi her bakımdan Batı'ya bağımlı hale getiriyor, Batılı yörüngeye kilitliyoruz! Gelin de çözün bu puzzle'ı ("bilmece"yi)!

O zamana kadar Osmanlı'yı dünyanın gelmiş geçmiş en büyük medeniyetlerinden biri haline getiren İslam'ın sunduğu tüm iddiaları, yeni bir ruhla ve dinamizmle yeniden bir imkan, bir dinamik, bir güç haline getirebilmenin yollarını araştırmak yerine, tüm iddialarımızdan vazgeçiyoruz. Söyleyeceğimiz, bağlanacağımız, bize ait hiçbir Söz, hiçbir İddia bırakmıyoruz; her bakımdan başkalarına bağımlı hale geliyoruz.

Gördüğünüz gibi Lozan, bizim için bir terminatör işlevi görmüştür: Bizim iddialarımızı bitiren, bizi, başkalarının iddialarına ve projelerine bağımlı hale getiren bir terminatör.

Söyleyeceğimiz, bağlanacağımız bir şey bırakmamışsak, o halde bir şey söylememizi mümkün kılacak bir iddiamızın varolabildiğini nasıl ve neye dayanarak söyleyebiliriz ki? Dayanacağımız, kendi başımıza ayakta durabilmemizi mümkün kılacak asıl dayanaklarımızın ayaklarımızın altından çekilip alınmasına göz yumuyoruz, sonra da kalkıp bağımsızlaştığımızdan filan sözediyoruz? Bu nasıl bir iştir; anlayabilen varsa beri gelsin!

 
İbrahim KARAGÜL



î Başa
CIA Başkanı, işkence ve sansür! - yeni şafak - 13 Aralık 2005 

FBI Başkanı'nın ziyaretinin hemen ardından Ankara'ya gelen CIA Başkanı Porter Goss'un gündemi sır gibi saklanıyor. Irak'taki direniş, PKK ve terörle mücadele gibi genel başlıkların ötesinde ziyaretle ilgili her hangi bir detay kamuoyunun bilgisine ulaşmış değil. Hep gizli kalacak da değil. Çok yakında, bu görüşmelerin detayları da ortaya dökülecek.

11 Eylül'den sonra bir çok ülkede olduğu gibi Ankara'da da büro açan ABD iç güvenliğinden sorumlu FBI'ın Başkanı Robert Muller'in, Ankara'dan önce Kuzey Irak'ta olması, CIA Başkanı'nın gündeminde de Irak olduğuna dair karine teşkil ediyor.

î Başa Ancak bazılarının iddia ettiği gibi PKK'ya karşı operasyon ihtimali hiç de gerçekçi değil. ABD, PKK'nın tasfiye edilmesine yönelik süreç başlatamaz, başlatmaz.

Çünkü Kürt meselesinin bölgesel çözümünü PKK ile birlikte düşünüyor ve bu doğrultuda bir çözüm planı için ikna süreci yürütüyor. Türkiye'nin son dönemde Barzani ve Talabani ile görüşmeleriyle ortaya çıkan yeni süreçle CIA Başkanı'nın ziyareti arasında doğrudan bağlantı olduğu da ortada. Türkiye-ABD ve Kürt temsilciler arasındaki trafikte operasyon ya da askeri seçenek yer almıyor. Trafik; Türkiye'nin hem Irak'taki güvenlik sorununa katılım hem de Kürt meselesine bakışında köklü dönüşümü içeriyor.

î Başa İkinci konu Suriye. ABD ve müttefiklerinin Şam yönetimini dağıtma, ülkeyi kontrol altına almaya yönelik kampanyası, Refik Hariri suikastiyle bir noktaya getirildi. Ancak Hariri soruşturmasına yönelik BM raporunun dayandığı dayanakların sahte çıkması, Hariri kozunu zayıflattı. Tam bu sırada Lübnan'da Suriye karşıtı bir milletvekili daha öldürüldü. Suriye'yi köşeye sıkıştırmanın öncelikli hedefi Irak'ta işbirliğine zorlamaktı. Bu konuda Şam ile ABD, İngiltere ve Fransa arasında işbirliği süreci başladığına dair iddialar var.

Suriye'nin Irak'ta tam bir işbirliğine gideceği, ABD'nin operasyonlar kapsamında Suriye topraklarına 20 kilometre girebileceği belirtiliyor. İddia, ABD'nin Türkiye ve İran'la Irak'ta birlikte çalışma hevesliliği, buna bağlı olarak İran-Türkiye ve Türkiye-Iraklı gruplar arasında görüşmelerin arttığı bir dönemde ortaya atıldı. Bölge ülkelerini Irak'ta ABD'nin yanına çekmeye yönelik süreci yönetenlerle Hariri ile başlayan Lübnan'daki suikastleri yönetenlerin farklı yollar izlediği de böylece ortaya çıkıyor.

Goss'un gündemindeki bir diğer konunun CIA uçakları olduğu belirtiliyor. İşkence uçuşları ve gizli cezaevleri konusunu ABD'de ve Avrupa'da gündeme taşıyanlar, nisbi bir başarı elde etti. Ancak Condoleezza Rice'ın ziyaretiyle Avrupa dosyayı kapattı. Cuma günü, bunu yapmak zorunda olduklarını çünkü bu suçların altında imzaları olduğunu yazmıştım. Dün, bir ABD gazetesi, ABD ile AB üyeleri arasında 22 Ocak 2003'te Atina'da anlaşma yapıldığını yazdı.

Anlaşma, terörle mücadelede işbirliği için yapıldı. ABD'nin bir çok ülkeyle böyle anlaşmaları var. Türkiye ile yok mu? Buna rağmen Almanya eski İçişleri Bakanı Otto Shilly ve şimdiki Dışişleri Bakanı yoğun baskı altında. Bir çok ülke yöneticisi, olayı örtbas etmek, kendilerini kurtarmak için yol arıyor, itiraflarda bulunuyor. Türkiye sadece yalanlamakla meşgul. Oysa bilgiler bir çoklarının elinde dolaşıyor ve bir gün açıklanacak.

31 mart 2002'de Spar 2 uçuş plakalı Learjet uçağının İzlanda (Keflavik)-Fransa (Brest-Guipavas)-İtalya (Roma)dan hareketle İstanbul'a gelmesi gibi, kaç uçağın daha Türkiye'ye geldiği, Güney'deki bazı ülkelerden Türkiye'ye uçuş yapılıp yapılmadığı merak konusu.

Yemen'den alınıp üç, üç buçuk saatlik uçuştan sonra Arapça bilmeyen, kötü bir İngilizce konuşan, Avrupalı ya da Afgan olmayan kişiler tarafından sorgulananlar konuşuyor. Bu kişiler nerede sorgulandı? Türkiye'de mi?

CIA Başkanı bu bilgileri sansürlemek için mi geldi? Ya da daha fazla işbirliği için mi?

 


î Başa
Yazıcıoğlu: Türkiye kıskaç altında - internet haber
12 Aralık 2005 09:43  
î Başa Büyük Birlik Partisi Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu, Türkiye'nin içeriden ve dışarıdan kıskaç altına alındığını ileri sürdü.

     Yazıcıoğlu, partisinin Sivas İl Teşkilatı tarafından Belediye Eğitim Kültür Salonu'nda düzenlenen, ''Kuşatılan Türkiye ve Çözüm Yolları'' adlı konferansta yaptığı konuşmada, başkalarının iktidar gücünün ''avantalarını'' paylaştıklarını öne sürdü.
     
     ''Bir de 'biz gelelim, iktidar gücünün avantalarını paylaşalım' diye bir davamız yoktur'' diyen Yazıcıoğlu, şöyle konuştu:
     
     ''Bizim işimiz gerekirse zor yoldan gelmek, ama iktidar olmak, muktedir olmak. Bir kere geldikten sonra ya milletin davasının gereğini yapacağız, ya da o iktidar bizim olmayacak. Bizim olacaksa milletin iktidarı olacaktır. Bunun tek yolu var. î Başa Türkiye'de kurulmuş olan yağma kumpasının dişlisi olmadan işbaşına gelmektir. Milletin doğrudan iradesini kullanarak gelmekten geçiyor. Türkiye içeriden ve dışarıdan kıskaç altına alınmıştır. İçeriden ekonomik olarak gücü elinde bulunduranlar, milletimizin birikimlerini kullanmak suretiyle dışarıdan beraber oldukları güç odaklarıyla Türkiye'yi ekonomik olarak kuşatmışlardır.''
Türkiye'nin dış politikada küresel güç odaklarının çevrelediği bir siyasi kuşatma ile karşı karşıya bırakıldığını iddia eden î Başa Yazıcıoğlu, ''Bugünkü noktaya çok kısa bir süre içinde gelmedik. Bunun sorumlusu sadece bugünkü iktidar değildir. Bu bir süreçtir. Bu süreç çok bilinçli hazırlanmıştır'' dedi.
     
     î Başa Annesi Fidan Yazıcıoğlu'nun isteğiyle bu yıl birlikte ikinci kez hacca gideceğini anlatan BBP Genel Başkanı Yazıcıoğlu, partililerden haklarını helal etmelerini istedi.
 
‘MEB tavsiyeli’


î Başa
Körpecik beyinler, AB’li uzmanların eline teslim edilince böyle oldu - milli gazete

‘MEB tavsiyeli’

MİSYONERLİK
î Başa İlköğretim okullarında öğrencilere ücretsiz dağıtılan “MEB tavsiyeli” çocuk kitaplarında resmen, ‘Kiliseli, Haçlı’ Hıristiyanlık propagandası yapılıyor.

Hıristiyan semboller kitaplarda
Haç ve kilise resimlerinin yer aldığı, Hıristiyan dualarının işlendiği çocuk kitapları, Millî Eğitim Bakanlığı Talim Terbiye Kurulu Başkanlığı’ndan da onay almış. Kitaptaki, “İlköğretim Türkçe 1. Sınıf Okuma Yazma Öğreniyorum” programına uygun olarak hazırlanmıştır” ibaresi dikkat çekiyor. “Efe Fuarda” adlı “El Ele Okuma Dizisi-4” okuma kitabının 13 ve 15. sayfasında, kilisede Haç gölgesinde eğitim gören ve Hıristiyan duası yapan çocuk resimleri bulunuyor.

AB’nin “gönüllü” hizmeti
İnsanı şoke eden ve “böyle bir kepazeliğe nasıl izin verilir?” sorularını akla getiren okuma kitaplarındaki misyoner propagandasının nedeninin, MEB’in 3 AB projesinden kaynaklandığı anlaşılıyor. Millî Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, kitaplarla ilgili 3 AB projesinin, hibe olarak verilen AB fonlarından karşılandığını açıkladı.

SADETTİN İNAN / ANKARA
İyice azıttılar. İlköğretim okullarındaki öğrencilere ücretsiz dağıtılan çocuk kitaplarında Hıristiyanlık propagandası yapıldığı ortaya çıktı. Haç ve kilise resimlerinin yer aldığı, Hıristiyan dualarının işlendiği çocuk kitaplarının, MEB onaylı olması ise kepazeliğin hangi boyutlara geldiğini gösteriyor.
Ersoy Yayın Dağıtım (ERPA) tarafından bastırılan ‘Efe Fuarda’ adlı ‘El Ele Okuma Dizisi 4’ okuma kitabının 13 ve 15’inci sayfasında metinle hiçbir alakası olmamasına rağmen kilisede eğitim gören ve Hıristiyan duası eden çocuk resimlerinin kullanılması dikkat çekiyor.
İnsanı şoke eden ve “böyle bir kepazeliğe nasıl izin verilir?” sorularını akla getiren okuma kitabı Konya’nın Seydişehir ilçesinin bütün köylerinde ilköğretim birinci sınıf öğrencilerine ücretsiz olarak dağıtıldı. Körpecik beyinlere okumayı daha kolay öğrenmeleri için dağıtılan kitabın 13’üncü sayfasında haç işaretinin bulunduğu ve üç tane çocuğun bir kilisede aldığı eğitim görüntüleri resmediliyor. Sayfadaki metinle resmin ise hiçbir alakası yok. "Fatih fener getirdi. Fatih fener alayı var dedi. Fatih Funda’ya fener verdi. Fenerleri yaktılar. Bayramı kutladılar." 
Aynı kitabın 15’inci sayfasında ise bu sefer Hıristiyan bir kız çocuğun dua edişi yer alıyor. Resmin altında ise "Ajda baraja baktı. Baraj çok güzel dedi. Ajda fotoğraf çekti. Ajda barajı çok beğendi" yazıyor. Bu metine göre bir baraj ve bu barajın fotoğrafını çeken bir çocuğun resmedilmesi gerekirken tam aksine Hıristiyan bir kız çocuğunun dua edilişini gösteren resim kullanılmış.

Hataymış!
Söz konusu skandal kitabın yazarı Ahmet Ersoy, sorularımıza cevap veremedi. Bu resimlerin kullanılmasının tamamen bir hatadan kaynaklandığını ileri süren Ersoy, "Bizim o anki dalgınlığımızdan kaynaklanan bir hatadan dolayı bu resimler kullanılmış" şeklinde kendisini ve yayınevini savunmaya çalıştı. 

Kitap MEB onaylı!
Skandalın daha vahim bir boyutu ise, içinde Hıristiyan propagandasının yer aldığı çocuk kitabının MEB onaylı olması. Kitabın girişinde "Milli Eğitim Bakanlığı Talim Terbiye Kurulu Başkanlığının 12.07.2004 Tarih ve 115 Sayılı Kurul Kararı ile Kabul Edilen İlköğretim Türkçe 1’inci Sınıf Okuma Yazma Öğreniyorum Programına Uygun Olarak Hazırlanmıştır" ifadesi dikkat çekiyor.
 
Siyonizme hizmetçiler


î Başa
Prof. Dr. Erbakan ve Recai Kutan, iktidarın 3 yılını değerlendirdi: - milli gazete

Siyonizme hizmetçiler

Gömleği çıkarınca kimliksiz kaldılar
Millî Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan ve Saadet Partisi Genel Başkanı Recai Kutan, AKP iktidarını üç yıldır izledikleri yanlış politikaları sebebiyle sert eleştirilerdi. î Başa Erbakan, AKP’nin bugüne kadar Siyonizm ve Emperyalistlerle işbirliği yaptığını söyleyerek “Ne büyük bir betbahsızlık! Acınacak bir hal! Millî Görüş gömleğini çıkardıktan sonra şimdi yeni kimliklerini bile açıklayamıyorlar” dedi.

Erbakan video konferansla katıldı
Saadet Partisi’nin Konya İl Teşkilatının Olağan Kongresi dün 100. Yıl kapalı Spor Salonu’nda gerçekleştirildi. Kongreye Saadet Partisi Genel Başkanı Recai Kutan, Başkanlık Divanı üyeleri, GİK üyeleri, eski milletvekilleri ve belediye başkanları ile sivil toplum örgüt temsilcileri katıldı. Kutan, şehrin girişinde bin araçlık konvoyla karşılandı. Prof. Dr. Necmettin Erbakan, video konferansla solanda bulunan 10 binlere hitap etti.

EBUBEKİR GÜLÜM
KONYA / Millî Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan ve Saadet Partisi Genel Başkanı Recai Kutan, AKP iktidarını üç yıldır izledikleri yanlış politikaları sebebiyle sert eleştirilerdi. Erbakan, AKP’nin bugüne kadar Siyonizm ve Emperyalistlerle işbirliği yaptığını söyleyerek “Ne büyük bir betbahsızlık! Acınacak bir hal! Millî Görüş gömleğini çıkardıktan sonra şimdi yeni kimliklerini bile açıklayamıyorlar” dedi.
Saadet Partisi’nin Konya İl Teşkilatının Olağan Kongresi dün 100. Yıl kapalı Spor Salonu’nda gerçekleştirildi. Kongreye Saadet Partisi Genel Başkanı Recai Kutan, Başkanlık Divanı üyeleri, GİK üyeleri, eski milletvekilleri ve belediye başkanları ile sivil toplum örgüt temsilcileri katıldı.
Konya’ya kalabalık bir heyetle giden Kutan, şehrin girişinde bin araçlık konvoyla karşılandı. Millî Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan, video konferansla solanda bulunan 10 binlere hitap etti. 
Kongrede, Zülfikar Gazi İl Başkanlığına yeniden seçildi. î Başa Salona video konferansla hitap eden Erbakan, emperyalistlerin ve siyonizmin dünyadaki ve Türkiye’deki planlarını anlattı. Emperyalist ve ırkçı dış mihrakların bin yıllık planlarının sonuna geldiklerini belirten Erbakan, bugün Siyonistlerin yeryüzünü korkunç bir şekilde ifsad ettiğini kaydetti.
î Başa En önemli fikir kirlenmesi ile çağdaşlık, küreselleşme gibi propagandaları medya ve sinema ile yaydıklarına dikkat çeken Erbakan, faizli kapitalist sistemle de dünyayı sömürdüklerini söyledi.
î Başa Siyonistlerin dünyadaki planlarını ülkelerdeki işbirlikçi yönetimlerle gerçekleştirdiklerini anlatan Erbakan, Refah Partisi’nin iktidardan indirilmesinin ardından yönetime getirilen AKP ile bunu başardıklarını söyledi.
AKP’nin bu dış mihraklarının isteği ile bunlara hizmet ettiğini anlatan Erbakan, eskiden Millî Görüşçü olan bu kişilerin şimdi kimliklerini açıklamakta zorlandıklarını anlattı. î Başa AKP yönetiminin ‘Biz eskiden Ramazanda oruç tutardık, şimdi İtalya Başbakanı ile yemek yiyoruz. Eskiden içkili yerleri yasaklıyorduk şimdi serbest bırakıyoruz. Genel Merkezimizde Ramazan ayında yemek çıkıyor’ şeklindeki açıklamalarına da atıfta bulunan Erbakan, Bunun çok büyük bir betbahsızlık olduğunu söyledi.

Türkiye yumuşak lokma haline getirildi
î Başa AKP iktidarının memur maaşını vermek için siyonizmle işbirliği yapılması gerektiği görüşünü de eleştiren Erbakan, “Bugüne kadar işbirlikçi AKP’yi en güzel şekilde kullandılar. Ekonomiyi teslim ettikleri IMF sayesinde insanımız aç yoksul bırakıldı. Borcumuza borç katıldı. Böylece ülkemiz İsrail’in yutması için yumuşak lokma haline getirildi” dedi. 

CIA ve MOSSAD İslam coğrafyasında cirit atıyor
Saadet Partisi Genel Başkanı Kutan ise, AKP’nin 3 yıllık politikalarını eleştirerek özellikle son günlerin gündem maddesi olan CIA’nin işkence uçaklarının Türkiye üzerinden geçmesi konusuna değindi. “CIA ve MOSSAD, Türkiye dahil Ortadoğu, İslam coğrafyasında adeta cirit atıyor” diyen Kutan, 10 binlerce insanın sebepsiz yere göz altına alındığını ve nereye götürülerek ne işkenceler yapıldığını kimsenin bilmediğini kaydetti. Bu işkence merkezlerinin Doğu Avrupa, Afrika gibi ülkelerde olduğunun ortaya çıktığını söyleyen Kutan, “Birçok Müslüman, bu ülkelerde katlediliyor. Hangi suçla, hangi yasalarla buralarda tutuldukları belli değil. Hatta 3 yıldır gözaltına alınan insanlar mahkeme önüne bile çıkarılmamış” tepkisinde bulundu. Türkiye’de bu uçaklarının Sabiha Gökçen Havaalanına indiğinin görüldüğünü de hatırlatan Kutan, “Bu iş AKP yüzünden iyice laçkalaştı” diye konuştu. Bu işkence merkezlerinde bir çok masum insanın en akıl almaz işkencelere maruz kaldıklarını anlatan Kutan, Türkiye’den buralara götürülen insanların yine suçsuz olduğunun anlaşılınca serbest bırakıldığını, bunun da bu merkezlerin hukuksuz olduğunu ortaya koyduğunu belirtti. 

Erkekseniz dolaylı vergide ve KDV’de indirim yapın!
Kurumlar vergisinde yapılan indirimi de sert bir dille eleştiren Recai Kutan, bu yapılan indirimin halka hiçbir yararının olmadığını söyledi. İndirimden sadece bin şirketin faydalanacağını dile getiren Kutan, “Eğer erkekseniz dolaylı vergi ile KDV’de indirim yapın” dedi.
Kongrede ayrıca Saadet Partisi Genel Başkan Yardımcısı Teoman Rıza Güneri, Konya İl Başkanı Zülfikar Gazi, Konya eski Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Özkafa, eski milletvekili Lütfi Yalman, Genel Başkan Danışmanı Veysel Candan da birer konuşma yaptı.
 
 
Afet Ilgaz


î Başa
Sion Protokolleri - afet ılgaz
Afet Ilgaz
[email protected]
12.12.2005
On yıl kadar oluyor. Çemberlitaş civarında yere açılmış bir kitap sergisinde bulmuştum bu kitabı. Aldım okudum. Sonra kitaplığımın bir köşesinde unutuldu. Bu kitabı tanıtıcı küçük bir de yazı yazdığımı hatırlıyorum. Ama bu yazı da o kitap gibi kıyıda köşede kaldı. Ben öyle hissettim. Sonra geçen yıl bir de baktım ki kitap gündeme gelmiş. Ondan alıntı yapanlar var. Binbir zahmetle kitaplığımda arayıp buldum, yeniden okudum, gördüm ki ilk okuyuşum da hiç fena değilmiş. Çizerek, üstüne başlık koyarak okumuşum. Benim için iyi oldu. Okuma rehberi gibi bir şey oldu.
Kitabın hikayesi de çok ilginçtir. Biz gene de oraya geçmeden, kitabın künyesini yazalım önce: Kamer yayınları. Yazan Victor Marsden. Çeviri: Sami Sabit Karaman (Abdullah Mustafa) Nisan 1992. Şeyh Şamil’in torunu Ünal Şaplı ErkanBey’e ithaf edilmiş talebeleri tarafından.
*
Gelelim önsöze: Roger Lambelin’in Rusça’dan Fransızca’ya yaptığı çeviri esas alınarak Türkçe’ye çevrilmiş.
Kitap İngilizce’ye ilk defa G. Shanks tarafından Rusça’dan çevrilerek 1920 yılında “Eyre and Spottiswood Ltd” tarafından basılmış, 1921’de 5, 6, 7. baskıları Britons yayınevi tarafından yapılmış. Aynı yayınevi 1921-1956 arasında kitabı 75 defa neşretmiş. İlk tercümeler de hesab edilirse bu kitap 85 defa neşredilmiş. 1976’da, geçici olarak bu kitabın mevcudunun kalmadığını bildiren yayınevi, 1976’da mâli sebeplerden, kapanmış. Elimdeki baskıda, bu yayınevinin İngiltere’deki adresi de var.
*
Kitabın yayın dünyasına girişinin hikayesi ise bir polisiye film kadar esrarengiz ve ilgi çekici.
Bu kitabın ilk defa 1902-3 kışında bir Moskova gazetesinde tefrika edildiği söyleniyor. Aynı yıl başka bir Rus gazetesinde de tefrika edilmiş. 1905’te Rus Papaz Prof. Sergei Nilus kitabın başındaki tanıtma yazısında kitabın bir arkadaşı tarafından kendisine el yazması olarak verildiğini yazmış. O arkadaşı bunları bir kadından almış, kadın da Fransa’daki bir Mason cemiyetinin liderlerinden birinden çalmış. Sergei Nilus bunların bir toplantı tutanağı değil, toplantıda okunan nutuklar olduğunu söylüyor. Protokollerden biri de kayıp.
Rus ihtilalinden sonra kitap Rusya’dan kaçanlar tarafından Amerika’ya ve İngiltere’ye götürülmüş. British Museum da bu kitabın bir nüshasını elde edip kayıt altına almış. (3926 d. 5.)
Nilus, bu kitabın yeni bir baskısını 1917’ de hazırladığı halde kitabın piyasaya çıkması Kerenski tarafından engellenmiş. (İhtilalcilerden biri) Kerenski sonra da kitabın bütün nüshalarının imha edilmesini sağlamış. Daha sonra Nilus tevkif edilip Sibirya’ya sürülmüş. Orda ne olduğu bilinmiyor. Sovyet Rusya’da bu kitabı elinde bulundurmak dahi suç sayılmış. Bir de Güney Afrika Birliği’nde bu kitabı bulundurmak suç. Geri kalan yerlerde serbest.
*
Kitap için İsviçre’de yapılan mücadele ise çok ilgi çekici. 1933 senesinde bu kitabın kasıtlı olarak yazıldığını ve dağıtıldığını iddia ederek İsviçre Milli Cephesi’nden beş üyeye karşı dâvâ açan Sionist teşkilat üyeleri, mahkemede şaşırtıcı gelişmelere sebep olmuşlar. İstedikleri, kitabın sahte olduğunun tescili ve yasaklanması. İsviçre Kanunlarını ihlal ederek bunların dışına çıkmış olan hâkim de hayretle karşılanmış. Sionistlerin 16 şahidini de dinleyen hâkim, Milli Cephenin 40 tanığından sadece 1’ini dinlemiş. Resmi zabıt tutulmasını önleyerek özel tutulmuş iki kişiye zabıt tutma görevi vermiş. Sonuçta bu kitabın sahte olduğuna dair hüküm verilmiş. 1 Kasım 1937’de İsviçre Federal Mahkemesi (yargıtay) mahkeme kararını bozuyor. Şunu da unutmadan ekliyelim. Yerel mahkemenin şaibeli kararı da, Sionist basın tarafından, duruşmadan önce açıklanmış bulunuyordu.
Yargıtayın kararından hiç bahsetmiyen bu basın, yerel mahkemenin kararını geçerli sayıyor. Halen İsviçre’de bu kitap serbestçe satılmaktadır.
*
Üçüncü protokolde sembolik bir yılandan bahsediliyor ve yılanın başı Kudüs’ten hareketle, birçok yerleri işgal edip yeniden Kudüs’e dönerek devinimi tamamlıyormuş. İngilizce tercümede yılanın işgal hedeflerinden, Kudüs’ten önceki son şehrin İstanbul olduğu kaydedilmekte ve şu not ilave edilmektedir: “Bu harita Jön Türk hareketinin vukuundan senelerce önce çizilmiştir.”
Ondördüncü protokolde “bütün inançların kusurlarını (kusur gibi gösterilen yanlarını) münakaşa edeceklerine ama kendi inançlarının kendilerinden başka kimseler tarafından bilinmemesi sebebiyle onları kimsenin tartışamayacağına dair bir nazariye yürütüyorlar. Protokollerden alıntıları başka yazıya bırakıyorum.
 
 
Mehmet Şevket Eygi


î Başa
Tencere Yuvarlanmış...
Mehmet Şevket Eygi
12.12.2005
î Başa Osmanlı devleti birinci dünya savaşında yenik düşmüş, pâyitaht İstanbul galip devletler tarafından işgal edimişti. Eminim o kara günlerde de birtakım alçaklar rüşvet almışlar, suistimal yapmışlar, saçı bitmedik yetimlerin, fakirlerin haklarını yemişlerdir.
Bir vücutta iki türlü kan, iki türlü damar vardır; birincisi temizkan ve ona mahsus damarlar, ikincisi kirli kan ve onun damarları. Vücut kirli kanı tasfiye edebiliyor, temizleyebiliyorsa sağlıklıdır. Edemiyorsa, kirlilik onu yok eder, yıkar yere serer ve sonunda öldürür.
Bir müddetten beri ülkemizde kirlilik, pislik dehşet verecek şekilde artmıştır. Sosyal bünye bu kirliliği, bu pisliği temizleyemiyor.
Her gün belli zamanlarda tuvalete gidip içindeki zararlı maddeleri ihraç edemeyen bir kimse zehirlenmeye ve ölmeye mahkumdur.
Sosyal bünyedeki pislikler, kirlilikler nasıl giderilir?
1. Siyasî yapıya ahlak ve faziletin hakim olması gerekir. Siyasî rejimin temeli erdem, temizlik, şeffaflık olmalıdır.
2. Ülkenin millî eğitimi ahlaklı, faziletli, yüksek karakter terbiyesi almış kuşaklar yetiştirmelidir.
3. Aileler çocuklarını ahlaklı, faziletli, dürüst yetiştirmelidir.
4. Ceza kanunları suç işlemeyi önleyici mahiyette olmalıdır. Yani halk kanunlardan korkmalıdır.
5. Buna rağmen suç işlenirse, suçlular herkese örnek teşkil edecek şekilde çok ağır, çok tesirli bir şekilde cezalandırılmalıdır.
Şu husus bir an bile olsun hatırdan çıkartılmamalıdır:
Kötülükler, pislikler, kirlenme, kokuşma sadece ceza kanunuyla önlenemez. Diğer şartların da yerine getirilmesi, öteki tedbirlerin de alınması gerekir.
Her ülkede iyiler ve kötüler vardır. İyilerin kötülerden daha çok, daha güçlü, daha cesur, daha gözükara, daha atılgan, daha etkili, daha ağırlıklı olmadığı bir ülke pislikten arınmaz.
Şu meseleyi de unutmayalım: En iyi toplumlarda ve düzenlerde bile suç işlenir, suçlu zuhur eder. Bunu yüzde yüz önlemek mümkün de değildir. İnsanın tabiatında, yapısında suç, ve günah işlemek vardır.
Önemli olan:
1. Suçları azaltmak, mâkul ve dayanılabilir bir seviyeye indirmektir. Bence bunun nisbeti yüzde bir, iki veya üçtür. Şayet bir toplumda suçluların ve SUÇLU ADAYLARININ sayısı çok fazla ise o toplum hastadır ve önlem alınmazsa batmaya, sürünmeye, ölmeye mahkumdur.
2. Sağlıklı bir toplumda mahkemeler işsiz, cezaevleri ıssız kalır. Bu göstergeye dikkat edilmelidir. Bir ülkede haddinden fazla mahkeme var, bunlar davalara bakmaya yetişemiyor, halkın yarısı birbiriyle nizalı, suçlar korkunç derecelere varmış... Burada mahkemelerin verdiği bütün kararlar ve hükümler âdil ve hakkaniyetli bile olsa orası yine hastadır.
3. Bir toplum kanunlardan, cezalardan korkmuyorsa orası batmış ve bitmiş demektir.
Çok nazik bir husus da şudur:
İdarecilerin yüzde doksan dokuzunun doğru, dürüst, ehliyetli, iyilikten yana, temiz olması gerekir.
î Başa Bozuk bir topluma bozuk olmayan, erdemli, yüksek ahlaklı ve karakterli idareciler gelmez.
İdare ve siyaset konusunda en büyük ilke şudur:
“Siz ne halde iseniz o şekilde idare edilirsiniz.” (Hadîs-i Şerif)
O halde kafamıza büyük harflerle kazıyalım:
* Kötü toplumlara iyi idareci gelmez.
* İyi toplumlara kötü idareci gelmez.
Şayet iyi olmak istiyorsak, iyi olmak için ne gerekiyorsa onları yapmamız, şartlarını yerine getirmemiz, sebeplerine tevessül etmemiz gerekir.
Boş şikayetlerin, feryatların, ağlayıp sızlamaların faydası yoktur.
Allah’ın bize yardım etmesini istiyorsak, önce biz elimizden geldiği kadar kendimize yardım edelim.
Dualarımıza aksiyon karıştıralım biraz.
Türkiye’de demokrasi vardır, hürriyet vardır, serbestlik vardır.
Bunlardan yararlanalım.
Soruyorum:
Seçimler serbest değil midir? Oy verilirken bize karışan var mıdır? Oylarımızı kapalı hücrelerde, başkalarının gözünden ve tesirinden uzak olarak kullanmıyor muyuz?
Memleketin, devletin, halkın acınacak haline ağlamaya hakkımız yok. İdarecilerimizi biz seçiyoruz. Kendi düşen ağlamaz.
Seçeceğimiz vekillerde aranılacak temel şartlar şunlardır:
(A) Öncelikle DOĞRU, DÜRÜST, İYİ AHLAKLI, YÜKSEK KARAKTERLİ olacaktır,
(B) Sonra mutlaka ehliyetli, liyakatli, kendisine verilen işi ve vazifenin, emanetin hakkını verecek derece güçlü, vasıflı olması gerekir.
Dindar vatandaşlar genellikle kişinin sözlerine bakıyor.
î Başa Önemli olan söz değildir iştir. Âyinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz...
î Başa Bir Müslümanın iyi bir Müslüman olup olmadığının anlaşılması için onun namaz ve orucuna bakmak yeterli değildir.
î Başa Namaz ve orucun yanında onun mutlaka ve mutlaka PARA,MADDÎ MENFAAT, ZENGİNLİK, DÜNYA MALLARI konusunda son derece temiz ve dürüst olması gerekir.
Namazını kılıyor, orucunu tutuyor ama iki hörgüçlü İzmir devesini bütünüyle yutuyor. Ne anladım ben böylesinin dürüstlüğünden...
Adam hem dindar, hem dürüst, hem de iyi ahlaklı ve faziletli, fakat ehliyetli değil. Böylesini de vekil ve idareci olarak seçmemek gerekir.
Şu anda dünya üzerinde irili ufaklı yüz elliden fazla devlet veya devletçik var. Birleşmiş Milletler her yıl uluslararası bir temizlik anketi yaptırıyor. Birkaç sene önceki ankette 10 üzerine 9 küsur alarak Finlandiya temizlikte, iyi idarede, siyaset ahlakında birinci olmuştu. Türkiye ise liste diplerindeydi, notu 3 küsurdu.
Sadece idarecilerimizin ve vekillerimizin bir kısmı değil, halkın bir kısmı da vasıf itibarıyla son derece yetersizdir.
Memleketimizdeki kirlilik ve kokuşma konusunda iki tür ağlama vardır.
Birinciler: Ahlak, fazilet, iyilik namına ağlamaktadır.
İkinciler ise “Onlar yiyor, biz niçin yiyemiyoruz...” diye ağlıyor.
İslâm büyüklerinden Seyyid Ahmed er-Rufaî hazretleri şöyle buyuruyor:
“Bir yakınını, canını ciğerini kaybeden kimsenin samimî ağlaması ve gözyaşları ile parayla tutulmuş ağlayıcı karıların ağlamaları bir olur mu?”
Şu halimize bakalım:
* Daha bir iki ay önce kapkaççılar İstanbul’da zavallı bir kadını otomobille sürükleyerek öldürdüler. Bu kaçıncıdır...
* Uyuşturucu okullarda 11 yaşındaki çocuklara kadar indi...
* Haram yeme yaygınlaştı.
* Rüşvet bütün toplum yapısını kanser gibi sardı.
* Bir yanda korkunç bir lüks, israf, tüketim, saçıp savurma, kibir, gurur, gösteriş içinde yaşayanlar, bir yemeğe (birkişi) 250 bin lira verenler; öbür tarafta işsiz, aşsız, perişan milyonlarca sefil vatandaş.
* Ülkeye, halka ışık tutması, yol göstermesi gereken birtakım seçkinlerin aklı fikri başörtüsü yasağında, irtica tehlikesinde, din tehdidinde.
* Emanetlere hıyanet genelleşmiş.
* Namuskârlık, doğruluk, vazifesini canla başla yapmak bazılarının gözünde salaklık, aptallık olmuş.
Bütün bu kötülükler karşısında toplum vicdanının, daha doğrusu halkın tepkisi yok.
Kötülükleri, pislikleri, münker işleri protesto ve şikayet etmek için resmî makamlara (valilikler, savcılıklar, bakanlıklar, müdürlükler) dilekçe yazıp göndermekten bile âciz bir toplum...
Kendini islah edemeyen bir toplum...
Pisliklerini ve kirlerini temizleyemeyen bir toplum...
Dindar şaşkın, dinsiz şaşkın... Sağcı şaşkın, solcu şaşkın...
İdarecilerimize kızıyoruz. Hakkımız var mı? Tencere yuvarlanmış, kapağını bulmuş...
Hosted by www.Geocities.ws

1