![]() |
|
İbrahim KARAGÜL [email protected] |
|
| |
Pentagon merkezli yalanların ne kadarının ortaya çıktığını saymaktan yoruldum. En son CIA uçakları ve işkence merkezleriyle ilgili bilgiler deşifre oldu. Henüz tamamlanmış değil. Türkiye gibi, bir çok ülkenin gayri insani amaçları doğrultusunda CIA tarafından nasıl kirletildiğine dair önümüzdeki günlerde yeni bilgiler açıklanacak. Türkiye'de de sorgu merkezi olduğu ortaya çıkarsa şaşırmayın!
î Başa Şimdilerde Pentagon ve CIA'in taşeron şirketlerle ya da doğrudan nasıl gazeteci satın aldığına, onları nasıl kullandığına, bu amaç için yüz milyonlarca dolar kullanıldığına dair bilgiler ortalıkta dolaşıyor. Hiçbir şey gizli kalmıyor. Gizli kalacağını zannedenler, bu kirli operasyonlarda isimleri zikredilince ne yapacaklar acaba?
ABD, Iraklı gazetecilere para verip uydurma haber yazdırmış. Bu çok da heyecan uyandırıcı bir haber değil. Başka ne olabilirdi? İşgal altında bir ülke ve her şey ABD ordusunun, ABD/İngiliz/İsrail istihbaratının kontrolünde. İşgalle ilgili doğru haber veren birkaç kaynağı susturmak için neler yaptıklarını ben biliyorum. Buna rağmen, doğru haberler dünyaya ulaşabildi.
Heyecan verici olan, Türkiye gibi ülkelerde ne gibi projeler yürütüldüğüdür. ABD'den bu amaçla para alanlar Mısır'da bile tartışıldı. î Başa Ama medya operasyonunun en yoğun olduğu Türkiye'de hiç tartışılmadı. İşgali alkışlayanlar, işkence resimleri ortaya çıkınca susanlar, hala Irak'ta demokrasi savaşı verildiğini utanmadan yazmaya devam edenler, gerçekleri gizleyenler, şimdilerde İran ve Suriye'ye karşı kampanya yürütenler ardı ardına uygulanan yalan kampanyaları için harcanan yüz milyonlarca dolardan ne kadar pay aldı?
Siz onların vicdanlarıyla, doğru bilgilerle, sorumlulukla mı yazıp konuştuğunu zannediyorsunuz? İnsan nesline yönelik en ağır hakaret ve saldırıları bütün arsızlıklarıyla neden savunduklarını ya da kamufle ettiklerini sanıyorsunuz? Gerçekten böyle inandıkları için mi? Türkiye'de uygulanan medya operasyonlarının sayısı ve bu uğurda harcanan paralara rağmen başarısız oldular. Birkaç kişi, bütün bu oyunları bozdu ve kamuoyunu gerçeklerden haberdar etti. î Başa Türkiye kamuoyunda ABD'nin politikalarını onaylamayanların oranı yüzde seksenlere yükseldi. Milyonlarca dolar uçup gitti. Paraları ceplerine indirenler bu oranın yükselmesini engelleyemedikleri gibi, düşürmeyi de başaramadılar. Ama bazıları zengin oldu.
î Başa ABD şimdi yeni bir imaj operasyonu başlattı. Bu iş için 400 milyon dolarlık bütçe ayırdı. Stratejik Etki Ofisi, bugüne kadar boşuna para harcadı. Aynı yanlışta devam ediyorlar. Pentagon'un yeni psikolojik savaş projesinde görev alanlar, Türkiye ve bölge ülkelerinde ABD'yi sevdirecekler. İslam tehdidi, terör gibi konularda resmi tezleri destekleyip kamuoyunu etkileyecekler. ABD yanlısı haberler yayınlayacaklar, yazılar yazacaklar, özgürlük masalları anlatacaklar. Bunu yaparken de güya objektif görünecekler. Her zamanki gibi Lincoln Group benzeri taşeron örgütler kullanılacak.
Pentagon'un projesine paralel olarak ABD Dışişleri Bakanlığı da harekete geçti. Yeni İmaj sorumlusu Karen Hughes, Türkiye, Mısır ve S. Arabistan ziyaretlerinden hemen sonra programı hazırlamış. î Başa Edward R. Murrow Journalism Programı adı verilen proje çerçevesinde Türkiye dahil bölgeden 100 gazeteci Amerika'ya davet edildi. Güya gazetecilik prensipleri öğrenecek, projeyi yürüten şirket ve üniversiteleri ziyaret edecekler. Ülkelerine döndüklerinde demokrasinin gelişmesi, özgürlükler, ılımlılık, dünya barışı yazıları yazacaklar.
Bugüne kadar bunun gibi sayısız proje uygulandı. Ancak şunu göremediler; Türkiye kamuoyunu artık bu palavralarla, projelerle kandıramazsınız. Bu tür davetlerde eğittiğiniz kimselerin bu topraklara vereceği bir şey yok. Asıl onların imaj sorunları var. Yarın İran'a ve Suriye'ye yönelik olası bir müdahalede ne kadar etkili olacaklar. Hiç. î Başa Bu tür palavraların modası geçti artık. Herkesi aptal mı sanıyorsunuz?
|
Mustafa KARAALİOĞLU [email protected] |
|
| |
CIA Başkanı'nın Türkiye ziyaretinden geriye kalanlar, gerçekte neler görüşüldüğünü gölgede bırakacak kadar önemli. Bir kez daha görüldü ki bizler için dünya ve bölge siyasetinde "PKK ile mücadele etmek"ten başka bir faktör söz konusu değil. Şartlanma böyle olduğu için, CIA Başkanı'nın Amerika'dan kalkıp buraya sadece bizlerin PKK konusunda sızlanmasını dinlemeye geldiğini varsayıyoruz. Doğal olarak, manşetlere taşınan cümleler de aynı mantığın ürünlerinden ibaret kaldı.
Konuştuğum bir (üst düzey!) güvenlikçi bu tesbiti doğruluyor ve
"yazılanların tümü yalan" dedikten sonra kısa bir özet yapıyor:
"Amerika artık, Türkiye'nin ısrarla üzerinde durduğu 'terörün dini ve milliyeti olmaz' prensibini benimsiyor. Bizim yaklaşımlarımızın sonuç aldığını görüyor ve işbirliğini derinleştirmek istiyor."
Yani, Avrupa ve ABD'nin hep şikayet edilen "çifte standart"ının aşılması için kritik bir aşama…
Peki, nasıl bir işbirliği?
"Önce sizin isteklerinize yoğunlaşalım, sonra bizim taleplerimizi masaya yatıralım.."
Bizim isteklerimiz,"PKK'nın sınır ötesi üslenmeleri, yayınlarının önlenmesi ve örgüt adına sivil toplum faaliyeti yürüten kuruluşların alanının daraltılması…" şeklinde tanımlanabilir.
Şu halde, günlerdir yazılan "PKK'lıların toplanıp teslim edilmesi veya askeri harekatla silinmesi" iddiaları ne kadar gerçekçi?
"Apo'yu yakalayıp bize teslim erden bir ülkeden, onun tırnağı bile olamayacak adamları istemek anlamsız. Böyle bir talep yok…"
Dahası muhatabıma göre, "Türkiye ile ABD arasında 2002'de başlatılan teröre karşı mücadele işbirliğini "PKK ile mücadele'ye indirgemek basitlik olur."
CIA Başkanı'nın ziyaretine yönelik yorumlardaki asıl sorun, pozisyonu ne olursa olsun her Amerikalı yetkiliyle muhatap olunduğunda, PKK'yla mücadele talepkarlığının kamuoyuna dayatılan bir milli politika haline gelmesidir.
Bir kez daha görünüyor ki medya dahil kamuoyuna önderlik eden unsurlar, Türkiye'nin karşı karşıya bulunduğu sorunu kavramamakta direnmektedirler. Sorunu var eden ve büyüten mantıkla, bilerek veya bilmeyerek şimdi aynı soruna devamlılık gücü aktarılmaktadır.
Türkiye'nin gerçekten temel sorunlarından birisi PKK terörüdür ve tek çözüm yeri de yine Türkiye'dir. Ama PKK sorunun başlangıcı ve bitişi değildir. Dolayısıyla da bir başka ülkenin; ABD'nin veya Kuzey Irak'taki Kürdistan hükümetinin veya uluslar arası ortaklıkların bu sorunu çözebileceği zannı hayaldir. Ayrıca, sorunu sadece PKK ile sınırlı gören anlayışın, PKK ile mücadele etmek demenin ne demek olduğunu da unutmamasında fayda vardır. 30 bin ölüm, milyarlarca Dolar kaynak kaybı... Ve muhtemelen yeni birtakım başka komplikasyonlar. Ortada, PKK ile yeniden göğüs göğüse savaş kararını kim verecekse bir kez daha düşünmesi gerektiren bir tablo var. Çatışmanın bu örgütü büyütüp dirileştireceği, Türkiye'ye ise kayıplar getireceği yeni bir sürece girmekten söz ediyoruz.
Maharet, çatışmadan, yani PKK'nın ve doğal olarak PKK üzerinden Türkiye'nin alanını daraltmak isteyen güçlerin hesabını bozabilmek, sorunu kansız çözebilmektedir. Ne kadar az harici unsur işin içine katılırsa da o kadar iyidir.
Son dönemde hem hükümet, hem güvenlik bürokrasisi, hem de paralelindeki unsurların yapmaya çalıştığı şey de esasında bu "kansız" çözümü deneme girişimleridir. Aynı unsurlar, pekala güvenlikçi modelleri devreye koyma imkanına da sahiptirler. Hatta, böylesi, yani, "vurup kurtulmak" özellikle hükümet açısından kısa vadede daha popüler ve avantajlı bir yöntem olarak da görülebilir. Sonuçta gerçekten kurtulma sağlanamayacak olsa da!..
Ama sorunu gerçekten çözebilmek için eski tecrübeden yararlanmak şarttır. Yani, PKK ile bölge arasındaki duygusallık ve çıkar bağını koparmak lazımdır. Kimlikleri reddederek, farkları inkar ederek, sorunları yanlış kriterlerle kıyaslama yoluyla küçülterek bunu yapmak da bu mümkün değildir.
Böyle devam edilirse, sonuçta, elde Amerika'dan gelen her yetkiliye bir umutla ricadan başka bir enstrüman kalmayacaktır.
| |
| î Başa
Baştan söyleyeyim, bu yazı duygusal bir
yazıdır. Sadece, küçük bir haberin sinir sistemimde yarattığı bir kısa
devre yazısı bile diyebiliriz buna… î Başa Baksanıza, hepimiz Ankara’da cirit atan CIA ve FBI ajanlarına odaklanmışken, ’’Acaba gizli niyetleri ne ola ki?’’ diye sorgulaya kurcalaya düşünüp dururken bir de bakıyoruz ki Kara Kuvvetleri Komutanımız Orgeneralimiz Yaşar Büyükanıt, ABD Kara Kuvvetleri Komutanı Peter Schoomaker'ın davetlisi olarak resmi ziyaret için gittiği Washington'da düzenlenen askeri bir törenle üstün liyakat madalyası almış. İlginç bir parallelik ve ilginç bir rastlantı değil mi sizce de? Bir yanda hükümetimiz, MİT’imiz, CIA ve FBI ile görüşüyor; öte yanda da Kara Kuvvetleri Komutanımız, Amerikan Kara Kuvvetleri Komutanı ile… Peki, her iki tarafta da üç aşağı beş yukarı aynı konuların görüşülmesi, üstüne üstlük komutanımızın Amerika’dan üstün liyakat madalyası alması ilginç değil mi? Acaba CIA veya FBI da hükümetimize ya da hükümetimiz onlara bir madalya vermiş midirler? Verdilerse bu neyin madalyası olabilir? Bilemem ki… Ne de olsa gizli ajan işleri bunlar... Şaka bir yana, gördüğünüz gibi bu liyakat madalyası olayına taktım ben kafayı... Haberi gece yarısı okuduğum ve bu yazıyı da gece yarısını çok geçtikten sonra kaleme aldığım için, sağa sola telefon edip görüş alma şansım olmadı maalesef. MGK’nın, TSK’nın web sayfalarına baktım sadece. Ama herhangi bir bilgi ya da açıklama bulamadım bu konularda. Dolayısıyla, bu madalya işinin resmi prosedürünü de bilmediğim için düşünce boyutunda ahkâm kesecek hâlim yok. Onun yerine, duygusal tepkilerimi - düşüncesizce- paylaşmakla yetineceğim -ki bu duygularımda hiç de yalnız olmadığımı sanıyorum. Haberi okuyunca ürperdim doğrusu… Tamam tamam, kabul ediyorum; Amerika’ya -daha doğrusu ABD politikasına- öfke dolu olduğum için böyle bir tepki veriyorum. Ama, herhalde sizler de takdir edersiniz ki hiç de sebepsiz bir öfke değil bu. Üstelik dünyanın büyük bir kısmıyla paylaşılan bir öfke... î Başa Onun içindir ki, her ne sebeple olursa olsun böyle bir ülkenin Generalinin, benim ülkemin Generaline madalya takması onurlandırmıyor hiç beni. Hem ne yalan söyleyeyim, bu madalyanın ne sebeple verildiğini de merak ettim… Ordumuzun, ABD ile hangi başarılı işbirliği için?.. Hadi Irak’a onlarla beraber girseydik aklım erecekti biraz ama onu da yapmadık... î Başa Yoksa, bizim subayların kafasına çuval geçirildiğinde savaş açmadık falan diye mi?.. Pek sanmam… î Başa Peki bu madalya, onların ordusuyla bizim ordumuzun gelecekteki işbirlikleri için ön taltif gibi bir şey olabilir mi? Bilmem ki… Dedim ya, kafam karıştı benim... Yoksa sinirlerim mi bozuldu demeliydim?... Mesela şu da ilginç geliyor bana: Ajanların, hükümetle yaptıkları görüşmelerin konusu ile asker askere yapılan görüşmenin konusu -bilebildiğimiz kadarıyla- neredeyse aynı… Büyükanıt, Schoomaker ile Irak ve terör örgütü PKK konularını ele alıp, Irak'taki seçimler hakkında görüşlerini bildirecekmiş… Eee, hükümet de ajanlarla bunları konuşmuyor muydu zaten… Siviller sivillerle, askerler askerlerle yani… İyi konuşsunlar… Vatanımız ve milletimiz için hayırlı olsun… da… hiç olmazsa şu madalya olmasaydı işin içinde… Dedim ya, bana biraz onur kırıcı geldi bu madalya olayı… Siz belki de diyeceksiniz ki; ’’Madalya Büyükanıt’a şahsen verilmiştir.’’ İyi de, Büyükanıt TSK’yı temsilen gitmedi mi oraya? Hadi bakalım, battı balık yan gider… O hâlde son bir aptal soru sorup tüy dikelim bu yazıya… Amerikan ordusuyla CIA ve FBI arasında olan bağ ile Türk ordusuyla MİT’in arasında olan bağın bir farkı var mıdır? Peki, hükümetlerin yeri ve fonksiyonu nedir bu ilişkilerde? |
|
| |
|
|
|
Yusuf KAPLAN [email protected] |
|
| |
î Başa Lozan Antlaşması dolayısıyla, hep o bildik içi boş, hayali nutuklar atılır her zaman: Lozan, "Türkiye'nin bağımsızlık ve çağdaşlaşma mücadelesinde bir dönüm noktasıdır" denilir.
Gerçekten öyle mi, acaba? "Hangi bağımsızlık" ve "hangi çağdaşlaşma mücadelesi" bu?
î Başa Oysa asıl mesele şu: Lozan'la birlikte biz, Batılılara, "tamam; bu toprağı işgal etmenize razı değiliz. Ama bizim küresel bir güç olmamızı sağlayan Osmanlı'yla ve İslâm'la bağlantıları kesinkes koparmayı; Türkiye'yi laikleştirerek, Batı'ya bağımlı hâle getirmeyi ve İslâm'a dayalı iddialarımızdan vazgeçmeyi taahhüt ediyoruz" dedik. Batılılara böyle bir söz verdik.
Şimdi bunun bedelini çok ağır bir şekilde ödüyoruz: Çıkarperestlik, yolsuzluk, köşe dönmecilik, etnik bölünme tehlikesi, kültürel çözülme, uyuşturucu ve cinsel sapkınlıkların liselere kadar girmesi; ruhsuz, iddiasız, heyecansız, ufuksuz, bir genç kuşağın müptelâsı olduğu seküler-popüler Batı kültürü tarafından esir ve teslim alınması. Daha ne olsun! Bir milletin çöküşü değil de nedir bu?
Peki bunun, "Türkiye'nin bağımsızlaşması"yla ve "çağdaşlaşması"yla ne alası var?
Lozan, Türkiye'nin resmen Osmanlı'dan ve dolayısıyla İslam kültüründen bağımsızlaşması, kopması ve Batı'ya bağımlı hale gelmesinin bir başka adıdır.
Evet, "bağımsızlaşma" ve "çağdaşlaşma" bunun neresinde?
Tanzimat'la birlikte başlayan süreç, bir savunma psikolojisi'nin ürünüydü ve Osmanlı, İslam'la ilişkilerini koparmaksızın, problemleştirmeksizin onurunu, statüsünü, gücünü korumak amacıyla bir silkinme hamlesi başlatmıştı. Tanzimat'ın silkinme hamlesi, sorunu tam olarak tanımlayamadığı için başarısızlıkla sonuçlandı. Sorun, İslam'ın dinamiklerinin, anlam haritalarının ve kodlarının yenilenmesi, yeniden icat edilmesi sorunuydu. Tanzimat elitleri ve aydınları bu sorunu farkedemedikleri ve ona göre hareket edemedikleri için Tanzimat'ın hamlesi, ülkenin, kendi iddialarından vazgeçerek Batı'ya "teslim olması"yla sonuçlandı. İşte Lozan, bu teslimiyet'in, dolayısıyla yenilgi'nin resmen tescil edilmesidir.
Düşünsenize, bir Kurtuluş Savaşı veriyoruz, "yedi düvel"i (Batılı sömürgecileri) müslümanlığın verdiği dinamizm, ruh ve haysiyet'le ülkeden kovuyoruz; ondan sonra da bu galibiyetin ardından Türkiye'yi her bakımdan Batı'ya bağımlı hale getiriyor, Batılı yörüngeye kilitliyoruz! Gelin de çözün bu puzzle'ı ("bilmece"yi)!
O zamana kadar Osmanlı'yı dünyanın gelmiş geçmiş en büyük medeniyetlerinden biri haline getiren İslam'ın sunduğu tüm iddiaları, yeni bir ruhla ve dinamizmle yeniden bir imkan, bir dinamik, bir güç haline getirebilmenin yollarını araştırmak yerine, tüm iddialarımızdan vazgeçiyoruz. Söyleyeceğimiz, bağlanacağımız, bize ait hiçbir Söz, hiçbir İddia bırakmıyoruz; her bakımdan başkalarına bağımlı hale geliyoruz.
Gördüğünüz gibi Lozan, bizim için bir terminatör işlevi görmüştür: Bizim iddialarımızı bitiren, bizi, başkalarının iddialarına ve projelerine bağımlı hale getiren bir terminatör.
Söyleyeceğimiz, bağlanacağımız bir şey bırakmamışsak, o halde bir şey söylememizi mümkün kılacak bir iddiamızın varolabildiğini nasıl ve neye dayanarak söyleyebiliriz ki? Dayanacağımız, kendi başımıza ayakta durabilmemizi mümkün kılacak asıl dayanaklarımızın ayaklarımızın altından çekilip alınmasına göz yumuyoruz, sonra da kalkıp bağımsızlaştığımızdan filan sözediyoruz? Bu nasıl bir iştir; anlayabilen varsa beri gelsin!
|
İbrahim KARAGÜL
[email protected] |
|
| |
FBI Başkanı'nın ziyaretinin hemen ardından Ankara'ya gelen CIA Başkanı Porter Goss'un gündemi sır gibi saklanıyor. Irak'taki direniş, PKK ve terörle mücadele gibi genel başlıkların ötesinde ziyaretle ilgili her hangi bir detay kamuoyunun bilgisine ulaşmış değil. Hep gizli kalacak da değil. Çok yakında, bu görüşmelerin detayları da ortaya dökülecek.
11 Eylül'den sonra bir çok ülkede olduğu gibi Ankara'da da büro açan ABD iç güvenliğinden sorumlu FBI'ın Başkanı Robert Muller'in, Ankara'dan önce Kuzey Irak'ta olması, CIA Başkanı'nın gündeminde de Irak olduğuna dair karine teşkil ediyor.
î Başa Ancak bazılarının iddia ettiği gibi PKK'ya karşı operasyon ihtimali hiç de gerçekçi değil. ABD, PKK'nın tasfiye edilmesine yönelik süreç başlatamaz, başlatmaz.
Çünkü Kürt meselesinin bölgesel çözümünü PKK ile birlikte düşünüyor ve bu doğrultuda bir çözüm planı için ikna süreci yürütüyor. Türkiye'nin son dönemde Barzani ve Talabani ile görüşmeleriyle ortaya çıkan yeni süreçle CIA Başkanı'nın ziyareti arasında doğrudan bağlantı olduğu da ortada. Türkiye-ABD ve Kürt temsilciler arasındaki trafikte operasyon ya da askeri seçenek yer almıyor. Trafik; Türkiye'nin hem Irak'taki güvenlik sorununa katılım hem de Kürt meselesine bakışında köklü dönüşümü içeriyor.
î Başa İkinci konu Suriye. ABD ve müttefiklerinin Şam yönetimini dağıtma, ülkeyi kontrol altına almaya yönelik kampanyası, Refik Hariri suikastiyle bir noktaya getirildi. Ancak Hariri soruşturmasına yönelik BM raporunun dayandığı dayanakların sahte çıkması, Hariri kozunu zayıflattı. Tam bu sırada Lübnan'da Suriye karşıtı bir milletvekili daha öldürüldü. Suriye'yi köşeye sıkıştırmanın öncelikli hedefi Irak'ta işbirliğine zorlamaktı. Bu konuda Şam ile ABD, İngiltere ve Fransa arasında işbirliği süreci başladığına dair iddialar var.
Suriye'nin Irak'ta tam bir işbirliğine gideceği, ABD'nin operasyonlar kapsamında Suriye topraklarına 20 kilometre girebileceği belirtiliyor. İddia, ABD'nin Türkiye ve İran'la Irak'ta birlikte çalışma hevesliliği, buna bağlı olarak İran-Türkiye ve Türkiye-Iraklı gruplar arasında görüşmelerin arttığı bir dönemde ortaya atıldı. Bölge ülkelerini Irak'ta ABD'nin yanına çekmeye yönelik süreci yönetenlerle Hariri ile başlayan Lübnan'daki suikastleri yönetenlerin farklı yollar izlediği de böylece ortaya çıkıyor.
Goss'un gündemindeki bir diğer konunun CIA uçakları olduğu belirtiliyor. İşkence uçuşları ve gizli cezaevleri konusunu ABD'de ve Avrupa'da gündeme taşıyanlar, nisbi bir başarı elde etti. Ancak Condoleezza Rice'ın ziyaretiyle Avrupa dosyayı kapattı. Cuma günü, bunu yapmak zorunda olduklarını çünkü bu suçların altında imzaları olduğunu yazmıştım. Dün, bir ABD gazetesi, ABD ile AB üyeleri arasında 22 Ocak 2003'te Atina'da anlaşma yapıldığını yazdı.
Anlaşma, terörle mücadelede işbirliği için yapıldı. ABD'nin bir çok ülkeyle böyle anlaşmaları var. Türkiye ile yok mu? Buna rağmen Almanya eski İçişleri Bakanı Otto Shilly ve şimdiki Dışişleri Bakanı yoğun baskı altında. Bir çok ülke yöneticisi, olayı örtbas etmek, kendilerini kurtarmak için yol arıyor, itiraflarda bulunuyor. Türkiye sadece yalanlamakla meşgul. Oysa bilgiler bir çoklarının elinde dolaşıyor ve bir gün açıklanacak.
31 mart 2002'de Spar 2 uçuş plakalı Learjet uçağının İzlanda (Keflavik)-Fransa (Brest-Guipavas)-İtalya (Roma)dan hareketle İstanbul'a gelmesi gibi, kaç uçağın daha Türkiye'ye geldiği, Güney'deki bazı ülkelerden Türkiye'ye uçuş yapılıp yapılmadığı merak konusu.
Yemen'den alınıp üç, üç buçuk saatlik uçuştan sonra Arapça bilmeyen, kötü bir İngilizce konuşan, Avrupalı ya da Afgan olmayan kişiler tarafından sorgulananlar konuşuyor. Bu kişiler nerede sorgulandı? Türkiye'de mi?
CIA Başkanı bu bilgileri sansürlemek için mi geldi? Ya da daha fazla işbirliği için mi?
| |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
Yazıcıoğlu, partisinin Sivas İl Teşkilatı tarafından Belediye Eğitim Kültür Salonu'nda düzenlenen, ''Kuşatılan Türkiye ve Çözüm Yolları'' adlı konferansta yaptığı konuşmada, başkalarının iktidar gücünün ''avantalarını'' paylaştıklarını öne sürdü. ''Bir de 'biz gelelim, iktidar gücünün avantalarını paylaşalım' diye bir davamız yoktur'' diyen Yazıcıoğlu, şöyle konuştu: ''Bizim işimiz gerekirse zor yoldan gelmek, ama iktidar olmak, muktedir olmak. Bir kere geldikten sonra ya milletin davasının gereğini yapacağız, ya da o iktidar bizim olmayacak. Bizim olacaksa milletin iktidarı olacaktır. Bunun tek yolu var. î Başa Türkiye'de kurulmuş olan yağma kumpasının dişlisi olmadan işbaşına gelmektir. Milletin doğrudan iradesini kullanarak gelmekten geçiyor. Türkiye içeriden ve dışarıdan kıskaç altına alınmıştır. İçeriden ekonomik olarak gücü elinde bulunduranlar, milletimizin birikimlerini kullanmak suretiyle dışarıdan beraber oldukları güç odaklarıyla Türkiye'yi ekonomik olarak kuşatmışlardır.'' Türkiye'nin dış politikada küresel güç odaklarının çevrelediği bir
siyasi kuşatma ile karşı karşıya bırakıldığını iddia eden î Başa
Yazıcıoğlu,
''Bugünkü noktaya çok kısa bir süre içinde gelmedik. Bunun sorumlusu
sadece bugünkü iktidar değildir. Bu bir süreçtir. Bu süreç çok bilinçli
hazırlanmıştır'' dedi. î Başa Annesi Fidan Yazıcıoğlu'nun isteğiyle bu yıl birlikte ikinci kez hacca gideceğini anlatan BBP Genel Başkanı Yazıcıoğlu, partililerden haklarını helal etmelerini istedi. | |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
![]() |
î Başa Prof. Dr. Erbakan ve Recai Kutan, iktidarın 3 yılını değerlendirdi: - milli gazete Siyonizme hizmetçiler Gömleği çıkarınca kimliksiz kaldılar Millî Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan ve Saadet Partisi Genel Başkanı Recai Kutan, AKP iktidarını üç yıldır izledikleri yanlış politikaları sebebiyle sert eleştirilerdi. î Başa Erbakan, AKP’nin bugüne kadar Siyonizm ve Emperyalistlerle işbirliği yaptığını söyleyerek “Ne büyük bir betbahsızlık! Acınacak bir hal! Millî Görüş gömleğini çıkardıktan sonra şimdi yeni kimliklerini bile açıklayamıyorlar” dedi. Erbakan video konferansla katıldı Saadet Partisi’nin Konya İl Teşkilatının Olağan Kongresi dün 100. Yıl kapalı Spor Salonu’nda gerçekleştirildi. Kongreye Saadet Partisi Genel Başkanı Recai Kutan, Başkanlık Divanı üyeleri, GİK üyeleri, eski milletvekilleri ve belediye başkanları ile sivil toplum örgüt temsilcileri katıldı. Kutan, şehrin girişinde bin araçlık konvoyla karşılandı. Prof. Dr. Necmettin Erbakan, video konferansla solanda bulunan 10 binlere hitap etti. EBUBEKİR GÜLÜM KONYA / Millî Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan ve Saadet Partisi Genel Başkanı Recai Kutan, AKP iktidarını üç yıldır izledikleri yanlış politikaları sebebiyle sert eleştirilerdi. Erbakan, AKP’nin bugüne kadar Siyonizm ve Emperyalistlerle işbirliği yaptığını söyleyerek “Ne büyük bir betbahsızlık! Acınacak bir hal! Millî Görüş gömleğini çıkardıktan sonra şimdi yeni kimliklerini bile açıklayamıyorlar” dedi. Saadet Partisi’nin Konya İl Teşkilatının Olağan Kongresi dün 100. Yıl kapalı Spor Salonu’nda gerçekleştirildi. Kongreye Saadet Partisi Genel Başkanı Recai Kutan, Başkanlık Divanı üyeleri, GİK üyeleri, eski milletvekilleri ve belediye başkanları ile sivil toplum örgüt temsilcileri katıldı. Konya’ya kalabalık bir heyetle giden Kutan, şehrin girişinde bin araçlık konvoyla karşılandı. Millî Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan, video konferansla solanda bulunan 10 binlere hitap etti. Kongrede, Zülfikar Gazi İl Başkanlığına yeniden seçildi. î Başa Salona video konferansla hitap eden Erbakan, emperyalistlerin ve siyonizmin dünyadaki ve Türkiye’deki planlarını anlattı. Emperyalist ve ırkçı dış mihrakların bin yıllık planlarının sonuna geldiklerini belirten Erbakan, bugün Siyonistlerin yeryüzünü korkunç bir şekilde ifsad ettiğini kaydetti. î Başa En önemli fikir kirlenmesi ile çağdaşlık, küreselleşme gibi propagandaları medya ve sinema ile yaydıklarına dikkat çeken Erbakan, faizli kapitalist sistemle de dünyayı sömürdüklerini söyledi. î Başa Siyonistlerin dünyadaki planlarını ülkelerdeki işbirlikçi yönetimlerle gerçekleştirdiklerini anlatan Erbakan, Refah Partisi’nin iktidardan indirilmesinin ardından yönetime getirilen AKP ile bunu başardıklarını söyledi. AKP’nin bu dış mihraklarının isteği ile bunlara hizmet ettiğini
anlatan Erbakan, eskiden Millî Görüşçü olan bu kişilerin şimdi
kimliklerini açıklamakta zorlandıklarını anlattı. î Başa
AKP yönetiminin ‘Biz
eskiden Ramazanda oruç tutardık, şimdi İtalya Başbakanı ile yemek yiyoruz.
Eskiden içkili yerleri yasaklıyorduk şimdi serbest bırakıyoruz. Genel
Merkezimizde Ramazan ayında yemek çıkıyor’ şeklindeki açıklamalarına da
atıfta bulunan Erbakan, Bunun çok büyük bir betbahsızlık olduğunu söyledi.
Türkiye yumuşak lokma haline getirildi î Başa AKP iktidarının memur maaşını vermek için siyonizmle işbirliği yapılması gerektiği görüşünü de eleştiren Erbakan, “Bugüne kadar işbirlikçi AKP’yi en güzel şekilde kullandılar. Ekonomiyi teslim ettikleri IMF sayesinde insanımız aç yoksul bırakıldı. Borcumuza borç katıldı. Böylece ülkemiz İsrail’in yutması için yumuşak lokma haline getirildi” dedi. CIA ve MOSSAD İslam coğrafyasında cirit atıyor Saadet Partisi Genel Başkanı Kutan ise, AKP’nin 3 yıllık politikalarını eleştirerek özellikle son günlerin gündem maddesi olan CIA’nin işkence uçaklarının Türkiye üzerinden geçmesi konusuna değindi. “CIA ve MOSSAD, Türkiye dahil Ortadoğu, İslam coğrafyasında adeta cirit atıyor” diyen Kutan, 10 binlerce insanın sebepsiz yere göz altına alındığını ve nereye götürülerek ne işkenceler yapıldığını kimsenin bilmediğini kaydetti. Bu işkence merkezlerinin Doğu Avrupa, Afrika gibi ülkelerde olduğunun ortaya çıktığını söyleyen Kutan, “Birçok Müslüman, bu ülkelerde katlediliyor. Hangi suçla, hangi yasalarla buralarda tutuldukları belli değil. Hatta 3 yıldır gözaltına alınan insanlar mahkeme önüne bile çıkarılmamış” tepkisinde bulundu. Türkiye’de bu uçaklarının Sabiha Gökçen Havaalanına indiğinin görüldüğünü de hatırlatan Kutan, “Bu iş AKP yüzünden iyice laçkalaştı” diye konuştu. Bu işkence merkezlerinde bir çok masum insanın en akıl almaz işkencelere maruz kaldıklarını anlatan Kutan, Türkiye’den buralara götürülen insanların yine suçsuz olduğunun anlaşılınca serbest bırakıldığını, bunun da bu merkezlerin hukuksuz olduğunu ortaya koyduğunu belirtti. Erkekseniz dolaylı vergide ve KDV’de indirim yapın! Kurumlar vergisinde yapılan indirimi de sert bir dille eleştiren Recai Kutan, bu yapılan indirimin halka hiçbir yararının olmadığını söyledi. İndirimden sadece bin şirketin faydalanacağını dile getiren Kutan, “Eğer erkekseniz dolaylı vergi ile KDV’de indirim yapın” dedi. Kongrede ayrıca Saadet Partisi Genel Başkan Yardımcısı Teoman Rıza Güneri, Konya İl Başkanı Zülfikar Gazi, Konya eski Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Özkafa, eski milletvekili Lütfi Yalman, Genel Başkan Danışmanı Veysel Candan da birer konuşma yaptı. | ||||||
|
|
| ||||||||||||||||||||
| ||||||||||||||||||||||
|
|
| |||||||||||||
| |||||||||||||||