Alternatif Ermeni
Konferansı – Milli Gazete – Mahmud Toptaş – 26 Mayıs 2005
Babacan’ın Başmüzakereciliği
ve Bilderbergci olmak! – Ankara Kulisi – Milli Gazete – 26 Mayıs 2005
Huntington’u
dinlerken – Nedim Odabaş – Milli Gazete – 26 Mayıs 2005
Alternatif Ermeni Konferansı – Milli Gazete – Mahmud Toptaş – 26 Mayıs
2005
Boğaziçi Üniversitesi’nde önce 25 Mayıs’ta
başlayacağı açıklanan, sonra ertelendiği duyurulan konferans hakkında
siyasilerimizin ve proflarımızın birbirleri hakkında söyledikleri sözleri
kabadayılar, karizmamız çizilmesin diye argo dilinde dahi kullanmaktan kaçınırlar.
Anlayın ülke ne hale gelmiş.
On beş kadar devlet, sözde Ermeni soykırımını kabul
edince, bu milletin vergilerinden maaş alan öğretim üyeleri, sanatçılar da
Ermenilerin iddialarının yanında yer almaya başlayınca, bu iddiaları fazlaca
dillendirenleri Amerika başta olmak üzere yüksek payeler vererek desteklemeye
başlayınca hükümet, o on beş ülkenin de soykırım yaptığını ortaya koyarak
kendini savunmaya yöneldi.
Halbuki birkaç senedir Yunanlıları, Fransızları,
İngilizleri, İtalyanları üzmeyelim diye şehirlerin kurtuluş bayramlarında
temsili düşman kuvvetlerini ülkeden sürüp çıkarma merasimlerinden vazgeçmiştik.
06/05/2002/ tarihli Millî Gazete’de ben şöyle
yazmıştım:
“03/05/2005 tarihli Televizyon ekranlarında ve
gazetelerin birinci sayfalarında 1915 yılında Avustralya’dan getirilen ve
Çanakkale’de Mehmetçik’in karşısına dikilen Anzak askerlerinden biri 250 bin
şehidimizden birinin kafasını keserek Avustralya’ya götürür, mumyalar. Aradan
yıllar geçer torunu durumu polise bildirir ve basına da intikal eder.
Gazetelerden, kesik başın resmini gördük, haberini okuduk.
Günümüzün kurgu filmlerinin yerini tutan çocukluk
hikayelerimizden biri de “Kesik Baş” hikayesi idi. Bir dev, bir adamın
boynundan aşağısını yemiş, karısı ve çocuklarını da kaçırıp gitmiş. Kesik baş,
durumu Hz. Ali’ye bildirmiş, Hz. Ali de o aileyi devin elinden kurtarmış idi.
Demek ki hikayeler, hayali bile olsalar, güçlerini hakikatlerden alırlarmış.
Yıllar önce konferans için Gaziantep’e gittiğimde,
Fransız işgali esnasında Fransızların zulmünü anlatırlarken bir tanesi bana çok
dokunmuştu fakat inanmak istememiştim.
Anlatıldığına göre bir Fransız askeri, öldürdüğü
bir taze gelinin kınalı parmaklarını keserek çantasına koyup hatıra olarak
Fransa’ya götürdüğünü söylemişlerdi. Ben de “Böyle şey olmaz ama harp
esnasından bu türlü şeyler uydurulur” diye kendimi kandırmıştım. Ama bu Anzak
askerinin kestiği başın ortaya çıkması, kınalı parmakların da Fransa’dan
çıkabileceğini ve o taze gelinimiz, kınalı parmaklarıyla medeni Fransızları
ezebileceği kanaatini uyandırdı.
*
Uhut harbinde Hazreti Hamza’nın başını kestiren,
ciğerini çıkartıp dişleyen, kulaklarını kestirip gerdanlık diye boynuna takan
kafire kadın Hind aklıma geldi.
Mehmet Akif Merhum bir makalesinde İngilizlerin,
Hindistanı işgal ettikten sonra İngiliz kumaşıyla rekabet eden Hint kumaşını
dokuyan binlerce ustanın parmaklarını kestirdiğini haber verir. (Bak: Mehmet
Akif Ersoy, Kur'an’dan ayetler ve nesirler sayfa 226 Yüksel Yayınevi 1944
İstanbul)
Amerika Senatosu İstihbarat Komitesi Başkanı Bob
Graham, geçen hafta bir yemekte 20'nci yüzyıla girerken ‘Black Jack’ Pershing
isimli Amerikalı komutanın Filipinler'deki Mindanao Adası'nda İslami
ayaklanmayı nasıl bastırdığının gündeme geldiğini belirtiyor Graham'a göre
ABD'li istihbarat yetkilileri, 12 Müslüman'ı kaçırmış. 6'sını domuz yağına
batırılmış mermilerle öldürmüşler. Sonra da Domuzların iç organlarını da
üzerlerine atmışlar. Diğer 6 kişiye ise zorla bunu izletmişler. Müslümanları
domuz derisinden kefenlere sarıp, Kıble'yi göremesinler diye yüzüstü gömmüşler
(Hürriyet 30 Ekim 2001)
Sonuç ne olmuş? Filipinlerde Müslümanların
sayısının artmasına sebep olmuşlar.
Bir Müslüman’ın hayalinden bile geçmeyen olaylar
kafirin kara vicdanında karabasanlar gibi gezip başlar koparabiliyor.
Batılılar gibi cinayet romanları yazamıyoruz diye
üzülmeyiniz. Yaşamayan yazamaz. Yaşayan da adam sayılmaz.
Rabbimiz onlar için: “Hayvandan da aşağı” ifadesini
kullanıyor. (A’raf 179, Furkan 44) ve bizi uyarıyor:
“Ey iman edenler, kendinizden aşağı olan (kâfir
leri)ı sırdaş edinmeyin. Onlar size kötülük yapmada kusur etmezler.
Sıkıntıya düşmenizi isterler. Onların (size olan) kinleri
ağızlarından taşmaktadır. Göğüslerinin gizlediği ise daha büyüktür. Size
ayetleri açıkladık eğer akıl ederseniz. (Al-i İmran 118)
“İşte siz, onlar sizi sevmezken onları seven ve
kitapların hepsine iman edenlersiniz. Onlar size rastladıklarında "İman
ettik" derler. Yalnız kalınca da size olan kinlerinden parmaklarının
uçlarını ısırırlar. De ki: "Kininizle geberin" şüphesiz Allah
göğüslerdeki özü hakkıyla bilir.” (Al-i İmran 119)
Onlar bizi sevmese de biz, Rabbimizin uyarısına
uyarak, onları Hz. Adem’in çocuklarıdır diye sevmeye ve kardeşimizi kötü yoldan
döndürmek için elimizden geleni yapmaya devam edeceğiz.”
O zaman diyalog tuzağına düşen bazı dostlarım
“Eskinin küllenmiş ateşini alevlendirmeyelim” demişlerdi.
Ama on beş ülkenin ardından sıraya giren diğerleri
bizi birbirimize kenetlemekten başka bir işe yaramayacak.
Babacan’ın Başmüzakereciliği ve Bilderbergci olmak! – Ankara Kulisi –
Milli Gazete – 26 Mayıs 2005
Gelin de Bilderbergci olmadığınıza hayıflanmayın
şimdi. Neden mi?
Ali Babacan’dan başlayalım. Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı
Melih Gökçek’in Danışmanıydı. Pek kimse tanımazdı. Genç yaşına rağmen AKP’nin
ekonomiden sorumlu bakanı oldu. Şimdi de Başmüzakereci. Hızlı yükselişi
dikkat çekicidir. Siyasi ve hukuki sorunların ön plana çıktığı AB sürecinde bir
ekonomistin, “Başmüzakereci” yapılması daha da dikkat çekici. Peki sizce
Ali Babacan’ın en dikkat çekici özelliği ne? Biz söyleyelim. Hükümet’in üç
yıl üst üste Bilderberg toplantılarına davet edilen tek üyesi
olması.
Gariptir Bilderberg toplantılarına
katılanların şansı hızla açılıyor, terfi üstüne terfi alıyorlar. İki
örnek daha ilave edelim; Kemal Derviş! Ecevit döneminin ekonomiden
sorumlu bakanı Kemal Derviş de Bilderberg’in müdavimiydi. Geçen yıl Milano’daki
Bilderberg Toplantısı’na hem Ali Babacan, hem de Derviş katılmıştı. Bu yıl
Derviş de terfi etti, BM’nin Kalkınma Programı Başkanı oldu.
Artık dünyanın kalkınması O’ndan sorumlu.
Hadi yeri gelmişken Bilderberg’in medya boyutuna da
bir örnek verelim. Sedat Ergin. Hürriyet’in Ankara Temsilcisi
iken Bilderberg toplantısına katıldı. Döndü terfi etti, Milliyet’in Genel
Yayın yönetmeni oldu.
Ortak payda Bilderberg. Bilderberg’e gidiyorlar ve
hızla yükseliyorlar.
Güncel olduğu için Babacan’la devam edelim. Sıradan
bir danışmanken, ekonominin kaptanı oluyor. Ekonominin kaptanlığından da
Başmüzakereciliğe yükseliyor. Her Bilderberg toplantısından sonra terfi ediyor.
Bu yıl Münih’teki Bilderberg toplantısına da katıldığına göre O artık başbakan
adayıdır. Bu yılki Bilderberg’e katılan bir diğer isimde Hürriyet yazarı
Cüneyt Ülsever!.. O’nun için öngörümüz temsilciliktir.
Bilderberg’e katılan İşadamı Mustafa Koç’un
yükselmesine gerek yok. Çünkü Koç ailesi Bilderberg’in Türkiye temsilcisi. Selahattin
Beyazıt’tan sonra Bilderberg Türkiye sorumluluğu Koç ailesine geçti. Bir
süre bu görevi Koç ailesinden Suna Kıraç sürdürdü. Şimdi görev Mustafa Koç’ta. Bir
bilgi daha ekleyelim. Bilderberg’in kurucularından Rockfeller Türkiye’ye
iki defa gelmiş ve ikisinde de Koç’ların Malikanesi’nde misafir
edilmiştir.
Medya şimdi Ali Babacan’ı Abdullah Gül’ün mü yoksa
Tayyip Erdoğan’ın mı atadığı üzerinde tartışacak. Peki Bilderberg atamış olamaz
mı?
Sanırız Babacan’ın Başmüzakereci’liğine bir de bu
gözle bakmakta fayda var.
Sessiz sedasız ABD turu
Geçen gün etkili ve yetkili bir
dostumuzun yanına uğradık. Ne zaman kulis bulmakta zorluk çeksek yanına uğrar; “Ne
var ne yok?” deriz.. O da anlatır; bildiklerini, duyduklarını. Kulağı
oldukça deliktir anlayacağınız. İyi olacak hastanın doktor ayağına gelir misali
biz ısmarladığı çaydan daha ilk yudumumuzu çekmiştik ki, telefonu çaldı.
Telefonu “şu an bir toplantıdayım, sonra arayın” diye kapatırken, gözlerimize
anlamlı anlamlı bakınca meraklandık. “Hayırdır Abi” dedik. “Ali
Müfit’in oradan arıyorlar” dedi. “Benimle görüşmek istiyormuş!”
Sonra anlatmaya başladı. Meğer son günlerde Ali
Müfit Gürtuna cephesi oldukça hareketliymiş. M. Ali Bayar’la
birlikte hareket ediyorlarmış. Biliyorsunuz M. Ali Bayar geçtiğimiz günlerde
ekibiyle birlikte DYP’den kopmuştu. Dostumuz bir sürü isimden bahsetti. İlhan
Kesici, Göksal Küçükali, DYP’nin son kongresindeki istifacılar... Trafik oldukça
yoğunmuş aralarında. Dostumuzu aramalarının nedeni O’nu da aralarına
katabilmekmiş.
Ama asıl bilgiyi sonradan verdi. Dedi ki; “Geçen
hafta Amerika’daydı!”
“Kim?” dedik. “Ali Müfit Gürtuna” dedi.
Meğer kimseye çaktırmadan bir Amerika seyahati de O
yapmış. Zaten döner dönmez de İstanbul’daki büroda hareketlilik epey artmış.
Daha önce de yazdık. Nedense bizde kim siyasette bir şeylere niyetlense illaki
bir Amerika turu yapıyor. Olmazsa olmaz şart sanki!
Biliyorsunuz Ali Müfit Beyle ilgili son haberi
aylar önce İngiltere’den vermiştik. Kendisi “Siyaset İngilizcesi”
öğrenmek için İngiltere’ye gitmiş, uzun bir süre orada kurs görmüştü.
Ali Müfit Bey orada Siyaset’in İngilizcesini öğrendi. Ama bizce
siyasetin asıl Türkçesi zor. Çünkü yola çıkarken alkışlayan çok olur da sonra
bir bakarsınız yanınızda kimse kalmamış.
Çünkü Türk siyaseti bu tür hareketlilikleri çok
gördü.
“Kurbanlık imamlar adına...”
Bir telefon...
Ahizeden gelen ses oldukça dertli ve tepkili...
- Kurbanlık imamlar adına arıyorum...
İşte böyle başlıyor sözlerine İmam. 44 yaşında ve
10 yıldır imamlık yapıyor güzel bir ilçemizde...
Devam ediyor...
- Ben on yıldır onurumla ifa ediyorum görevimi...
Ama bizi şamaroğluna çevirdiler.
Ses tonu duygu ve tepkiyle yoğrulu imamın.... Konu
TCK ve özellikle de imamların konuşmasını yasaklayan düzenlemeler.
“Her kapıyı çaldım” diyor ve ekliyor;
- Bize ancak siz sahip çıkarsınız...
*
Gerçekten de her kapıyı çalmış. Önce ilindeki
AKP’li milletvekillerini tek tek aramış...
- Fakat adamların çıkardıkları yasadan bile
haberleri yok...
Birisi, ‘Allah allah’ demiş şaşkınlıkla ya
da Oscar’lık rolle; “Bu kanunda imamlar konuşunca hapse atılacak diye
maddeler de mi var!”...
Diğeri, “Neden gecenin 11’inde arıyorsun,
pazartesi günü arayamaz mıydın!?” diye kızmış, tatil gününde aranınca...
En ilginci de bir diğer AKP’li milletvekilinin
verdiği cevap: “Bizim değil bürokların işi bu”
*
Çaldığı kapılardan birisi de Diyanet’te örgütlü bir
sendikanın genel başkanıymış.
- Başkan neden susuyorsunuz? Biz konuşamazsak nasıl
imamlık yaparız? O zaman bize imam derler mi?... Çık televizyonlara bunların
böyle bir yanlış yapmalarına mani ol... Gerekirse de sert ol!
El-cevap:
- Benim mizacım sert değil...
*
Milletvekillerinin ili ve isimleri ile sendika
başkanının ismi bizde saklı.. 1 Haziran’a artık çok az kaldı. ‘Reel politik’
diye diye başörtüsü, katsayı, Kur’an öğrenimi meselelerini öteleyen AKP’nin
yeni TCK’sı yürürlüğe girecek. Böylece AKP de ünlü 163. maddeyi aratmayacak
yeni bir yasağın mimarı olacak: İmamlar konuşamaycak, eleştiremeyecek...
Doğrusunu isterseniz; Leyla Şahin davasında AİHM’de
‘devlette devamlılık’ reel politiğin (!) arkasına sığınarak ‘yasakta
devamlılığı’ savunan AKP’nin TCK’sından imamlara da yasaklar getirilmesi
şaşırtıcı değil...
Ancak biz biliyoruz ki; AKP’nin içinde az da hala
sağduyulu milletvekilleri var... Biz de ‘kurbanlık imamlar adına’ bizi
arayan imam gibi onları göreve çağırıyoruz..
Hiç kimse topu taca atmasın. Herkes son dakikaları
değerlendirsin ve bu ağır vebalin altında kimse ezilmesin...
KULİS
Huntington’u dinlerken – Nedim Odabaş – Milli
Gazete – 26 Mayıs 2005
Türkiye’nin stratejik, kültürel olarak
İslam Dünyasıyla işbirliğine gitmesi gerektiğini de ifade eden Samuel
Huntington, "Avrupa Ülkelerinde müthiş bir dine yöneliş var. Türkiye
fanatik laiklikten vazgeçmeli ve Ortadoğu coğrafyasındaki İslam ülkeleriyle
işbirliklerini geliştirecek bir siyaset izlemeli" dedi.
Mehmet Ali Birand’ın CNN Türk ekranlarında
yayınlanan Manşet programının önceki günkü konuğu, Medeniyetler Çatışması ve
Yeni Dünya Düzeni kitaplarıyla tanınan, uluslarararası stratejistlere bir çok
konuda ilham olan Harward Üniversitesi Politik Bilimler Akademisi Üyesi Prof.
Dr. Samuel Huntington oldu.
Samuel Huntington’u dinlerken, dünyaya biçim vermeye
çalışan küresel aktörlerin neler yapmaya çalıştıklarına dair ipuçlarını da
öğrenme imkanı bulduk. Huntington, ülkelerin siyasal ve ekonomik barış tesis
etmesi için sıkı sıkıya sarıldıkları demokrasinin, dünya üzerinde yanlış
kullanıldığını, seçim stratejilerinden kaynaklanan sorunlar dolayısıyla
demokrasi rejiminin çoğu kez insanlara barış getirmediğini belirtti.
Huntington’un bu tezi, aklımıza "Demokrasi
getireceğiz, Diktatörü yok edeceğiz" sloganlarıyla yola çıkarak Ortadoğu
coğrafyasını kana bulayan Amerika’nın saldırgan ve işgalci politikalarını
getirdi.
Amerika’nın Büyük Ortadoğu Projesi’ni hayata
geçirmek için kullandığı en önemli argüman, Irak topraklarında insanların
ezildiği, demokrasiye susadıkları teziydi. Oysa, bugün göstermelik seçimler
yapılan, iktidar nimetleri etnik güçler arasında dağıtılan Irak topraklarında,
huzur ve istikrar ortamı yok olmuş durumda.
Samuel Huntington’un Türkiye’nin AB hülyasıyla
ilgili söyledikleri ise, aklını fikrini AB üyeliğiyle bozmuş olanları şok
edecek nitelikteydi. Samuel Huntington, Türkiye’nin AB’ye üye olamayacağını, şu
anda son sürat devam eden müzakerelerin uzun vadede sıcaklığını kaybedeceğini
belirterek, "Türkiye’nin üyelik noktasındaki arzulu tavrı AB ülkelerini de
şaşırtmış durumda.
AB ülkeleri Türkiye’yi istemiyorlar. Gelinen
noktada ne hayır, ne de evet demek zorunda kaldılar. AB, ülkeleri uzun süre
Türkiye’yi oyalama politikası güdeceklerdir. 2007 yılından itibaren de Türkiye,
rotasını başka yöne çevirmek zorunda kalacaktır" diye konuştu.
Türkiye’nin stratejik, kültürel olarak İslam
Dünyasıyla işbirliğine gitmesi gerektiğini de ifade eden Samuel Huntington,
"Avrupa Ülkelerinde müthiş bir dine yöneliş var. Türkiye fanatik
laiklikten vazgeçmeli ve Ortadoğu coğrafyasındaki İslam ülkeleriyle işbirliklerini
geliştirecek bir siyaset izlemeli" dedi.
Küresel işgalci zihniyetin Büyük Ortadoğu
Projesi’nde figüran olmayı kabul eden, tarihten kaynaklanan lider ülke
pozisyonu içindeki ekonomik, stratejik ve siyasi güçlerini dünyaya menfaatleri
doğrultusunda biçim vermek için politikalar üreten Amerika’ya devreden, milli
egemenlik ve bağımsızlığını AB’ye terk etmek için kapı önünde bekleyen Türkiye,
bugün her konuda rotasını şaşırmış bir ülke portresi çiziyor.
İşin garibi, Türkiye’yi yöneten zihniyet, memleketi
karanlık bir dehlize doğru götüren bu girişimlerini, medya aracılığıyla allayıp
pullayarak halkın zihnini, "Her şey çok güzel gidiyor" şeklinde
dönüştürüyor, perde arkasında olan bitenlerden habersiz insanların beyinlerini
esir alıyor.
Allah (c.c.) sonumuzu hayreylesin…
Huntington’un görüşleri ve Kilise, Cami, Havra
arasında kalan Türkiye – Süleyman Arif Emre – Milli Gazete – 26 Mayıs 2005
Şimdi, Huntington’un özetlediği şu
görüşleri incelersek ne görürüz? Türkiye uluslararası ortamda, âdetâ iki
câmi arasında kalmış bînamaz durumundadır. Ama bendeniz bu benzetmeyi de
yeterli görmedim.
Bir TV kanalında M. Ali Birand, Siyaset bilimcisi
meşhur Huntington’u sorguluyordu.
Huntington, Avrupa Birliği’nin Türkiye’yi
kesinlikle üyeliğe almayacağını iddia ediyor.
Türkiye fakir bir ülke, AB Türkiye’nin parasal
ihtiyacını karşılayamaz. Karşılamak istemez.
Türkiye işsiz insanı fazla olan bir ülke, AB onun
için Türkiye’ye kapılarını açamaz, açsa kendi işsizlerine iş sahası kalmaz.
Sonra Türkiye AB’ye girerse, nüfusu en kalabalık
ülke durumunda olduğu için AB içinde siyasi etkinliği öne geçer. AB’nin
dengeleri buna tahammül etmez.
ABD’nin Türkiye’nin AB’ye üye olmasını istemesinin
sebebi, Türkiye’yi Avrupa içinde bir Truva atı gibi kullanma niyetidir. AB bunu
da istemez.
Evet bütün bunlar meâlen Huntington’un görüşleri.
Huntington, “Eğer Türkiye AB’ye giremez ise ne yapmalı?” şeklindeki suale
karşı, şu ilginç cevapları veriyor:
Türkiye zaten kimlik bunalımı içerisinde. AB’ye
giremezse bu bunalım artabilir. Bu ihtimali düşünerek Türkiye:
Müslüman kimliğine kaymalı,
İslâm birliğine yaklaşmalı,
Fanatik lâiklikten uzaklaşmalı.
Ama şu haliyle İslâm ülkeleri de Türkiye’yi şüphe
ile karşılayacak, O’na güvenmeyecek, O’na yaklaşmak istemeyecektir.
Öyleyse Türkiye, kendi üzerine odaklanmalı,
kendi gücüyle kalkınmaya çalışmalı. Zira 10 yıl sonunda, Türkiye’nin yakın
komşuları İran nükleer silahlara kavuşacak, bu Türkiye için hiç de iyi
olmayacak.
Şimdi, Huntington’un özetlediği şu görüşleri
incelersek ne görürüz? Türkiye uluslararası ortamda, âdetâ iki câmi arasında
kalmış bînamaz durumundadır. Ama bendeniz bu benzetmeyi de yeterli
görmedim. Bunun için Tayyip beyin politikalarının şaşkına çevirdiği Türkiye’yi,
Havra-Cami-Kilise üçgeni arasında kalmış bir bînamaza benzetmeyi daha
münasip gördüm.
Yani hiçbir kesime yaranamayan, yaranmayı
beceremeyen bir kararsızlık ve şaşkınlıktır bu içine düşürüldüğümüz durum.
Zaten böyle olduğu için AKP iktidarı habire Havra-Cami-Kiliseyi içine
alan din bahçeleri yapıyor. Bilindiği gibi AKP’liler önce parti kurmuşlardı,
iktidara geldikten sonra bazı bilim adamlarını Abant’ta toplayarak partilerine bir
kimlik arayışına girişmişlerdi.
Ama yine de belirli bir kimlikte karar
kılamamışlar, meselâ Yeni Türk Ceza Yasası’nı düzenlerken, millî karakterimize
ve mânevi değerlerimize yer veren bir ceza yasası yerine, bütün Müslüman
insanlarımızı ceza tehdidi altına sokacak, evinde yavrusuna Kur’ân öğreteni
ve es kaza siyâsi bir kelâm eden bir din görevlisini hapse tıkacak, CHP
zihniyetinin ürünü bir ceza yasasını basmakalıp, Meclis’ten geçirmişler idi.
Bu kişilik ve kimliksizlik bunalımından kurtulmak
için, önce dinlerarası diyalog aldatmacasından vazgeçmek,
Havra-Cami-Kilise şeklinde inşa edilmekte olan bir manevi Teslis izlenimini
uyandıran din bahçesinin oluşturduğu, görüntüden camimizin nezâhetini
kurtarmamız gerekir. Çünkü bu model, halkımızı Hıristiyan yapmak isteyen
misyonerlerin ekmeğine yağ sürmektedir.
Eğer cennetmekan Abdülhamid Han, İstanbul’da,
dârül’aceze bahçesinde yer alan cami, kilise ve havranın, günün birinde,
emperyalist misyonerlerin propaganda malzemesi olacağına ihtimal verseydi
kesinlikle bu toleransı göstermezdi. Kaldı ki Abdülhamid Han’ın, yaptığı iş
istisnai bir uygulamadır.
Türkiye baştanbaşa üstü açık bir darül’aceze
olmadığı için noktasal uygulamayı, ülke çapında genellemeye kalkışmak çok
yanlıştır.
Huntington’un dediği gibi ve Millî Görüşçü olarak bizlerin de savunduğumuz gibi Türkiye kendi kendine odaklanmalı, kimlik arayışına son vererek, kendi şahsiyetini keşfetmelidir.