GÜNCEL İNDEX

 

Kozmik etki Huntington - Taha Kıvanç - YeniŞafak - 26 Mayıs 2005

Medeniyetler çatışması, şer şebekesi ve Türkiye - İbrahim Karagül- Yeni Şafak - 25 Mayıs 2005

Emine Erdoğan konuşmasında Hz. Muhammed'in "Hıristiyan kadınların en hayırlısı İmran'ın kızı Meryem.." - Yeni Şafak - 22 Mayıs 2005

Boğaziçi Üniversitesi’nde o toplantının Ertuğrul Özkök - 25 Mayıs 2005 - Hurriyet

Bilderberg dayanışması Ülsever Babacan - 25 Mayıs 2005 - Hurriyet

Huntington Türkiye'nin AB üyeliğini unutmasını ve İslam dünyasının ihtiyacı olduğu liderliğe oynamısını önerdi - Güneri Civaoğlu - Milliyet - 25 Mayıs 2005

 

 

 

 

 Kozmik etki Huntington - Taha Kıvanç - YeniŞafak - 26 Mayıs 2005

 

Türkiye ‘daha fazla lâiklik ve daha az din’ formulünü ısrarla sürdürüyor, buna karşılık Batı Dünyası, özellikle son dönemlerde, ‘daha fazla din’ formülünün peşine takıldı; bu da Türkiye’yi Batı’dan giderek uzaklaştırıyor...

 

Kozmik etki

İstanbul seçkinlerinin dinlemek üzere bir öğleden sonralarını feda ettiği Samuel Huntingtonun konferansında, son teşekkür cümlesini işitenin ayağa kalkıp kapıya doğru yönelmesini görecektiniz. Swissotelin kocaman salonu öyle bir telâşı daha önce herhalde yaşamamıştır... Biri, Demek herkes susamış dedi kulağıma, dışarı çıkanların acelesine bakarak; ben ise, O telâş, işiteceklerini sanmadıkları lâfları hiç tahmin etmedikleri birinden dinledikleri içindir görüşündeyim...

Daha konferans başlamadan, Avrupa Birliğine (AB) girmemize şiddetle karşı çıktığını bildiğim, Huntingtonun tezlerine ise ateş püsküren bir dostumu, Sevmediğin Amerikalıyla aynı çizgide buluştuğunu görüp hayatının sürpriziyle karşılaşabilirsin diye uyarmıştım. Uygarlıklar savaşı teziyle ünlü Huntington Türkiyenin ABye girmesine de karşı çünkü...

Aslına bakılırsa, uygarlıklar çatışması tezini ilk telâffuz eden Samuel Huntington olsa da, fikrin esas babasının Bernard Lewis olduğunu biliyorum; Lewisin bu alandaki hakkını daha 1990 yılında Atlantic Mounthly dergisinde yayımladığı İslâmın öfkesi başlıklı makalesinden beri teslim ederim. İkisinin de yakın izleyicisi olduğum için, Huntingtonun Türkiye Avrupa Birliğine girmemeli tezini de hiç mi hiç orijinal bulmadım; Bernard Lewis de yıllardır her mikrofon uzatana aynı görüşü tekrar edip duruyor çünkü...

Buna karşılık, Türk tarihini çok iyi bilen, bilim hayatına Türkiye ile başlamış yaşdaşı Bernard Lewisin ağzından çıktığı hiç duyulmamış, herhalde hassasiyetini bildiği için çıkması pek mümkün de olamayacak bir başka tezi, Huntington, İstanbuldaki dinleyicilerin gözlerinin içine bakarak dillendirdi: Sizin yeriniz İslâm Dünyası dedi Huntington ve ekledi, Cumhuriyet kurulurken Atatürkün belirlediği altı ilke yeni işlevinize de, bugünün dünyasına da tam uymuyor; siz de onların bazılarından vazgeçersiniz...

Konferansın sonuna doğru sarf edilen bu sözler henüz belleklerinde olan İstanbulun seçkinlerini teşekkür cümlesini işitir işitmez ayağa fırlatan bence bu son teklifti...

Dünkü gazetelere baktım, hemen hepsi daha güncel olduğu için Ülkenize yine gelmek isterim; eşim de İstanbulu çok beğeniyor ve güzelliğini anlatıp duruyor, kendisi Ermeni olduğu halde... cümlesini öne çıkartmışlardı. Bir yerlerde, Adamın tezi meğer eşinin etnik kimliğinden etkilenmiş tarzı değerlendirmeler de okudum. Çok daha serinkanlı ve sağlıklı olması gereken değerlendirmeler yerine bu tür takılmalar okumak artık hüzün veriyor bana...

Bayağı yaşlı biri Huntington; biyografisinde yazan 78 yaşından daha da çökmüş görünüyor. Elinde bastonu var ve konuşmasının sonlarına doğru önündeki mikrofona rağmen sesini dinleyicilere iletemez hale geldi. Akademik hayatına asker-sivil ilişkilerini inceleyerek başlamıştı, o vesileyle Türkiyeye de ilgi gösterdiğini biliyorum. Eski bir araştırması olan Asker ve Devlet: Sivil-Asker İlişkilerinin Kuram ve Siyasası geçen yıl sonlarında Türkçeye çevrilip yayımlandı (Salyangoz Yayınları). Hem uygarlıklar çatışması tezini devreye sokan kitabı, hem de Amerikan kimliğine dair olan daha yenisi Biz Kimiz? de (CSA Ajans) Türkçeye çevrildi.

Konferansta dile getirdiği, benim en fazla ilgimi çeken tez, her vesileyle hatırlatılması gereken bir gerçeklik: Türkiye daha fazla lâiklik ve daha az din formulünü ısrarla sürdürüyor, buna karşılık Batı Dünyası, özellikle son dönemlerde, daha fazla din formülünün peşine takıldı; bu da Türkiyeyi Batıdan giderek uzaklaştırıyor... Biliyorsunuz, Türkiyede Ak Partinin iktidara gelişini yeni bir dönemin başlangıcı olarak görür ve izah ederken, bu görüşümü ben de benzer bir tahlile dayandırmıştım; Türkiye için Ak Parti hükümeti, hiç değilse teorik olarak, Huntingtonun da sözünü ettiği, Batının gidişi yönünde bir tercih...

Konferansı Ak Bank düzenlemişti; iyi ki yapmış... Amerikadan bir Harvard profesörünü Türkiyeye çağırıp konferans verdirmenin bir mâliyeti var; sadece yol ve konaklama masrafından değil, konuşmacıya ödenecek ücretten de söz ediyorum. İtibarlı kişiler, görüşü merak edilenler, Batıda, ağızlarını açmak için para talep ederler; ününe göre 5 ilâ 25 bin dolar arasında değişen bir para... Huntingtona da yüklü bir ücret ödendiğine eminim; o sayede neredeyse bütünüyle Türk dinleyiciler için bir konuşma metniyle çıktı karşımıza...

Bu vesileyle öğrendim: Türkiyeye son zamanlarda daha çok sayıda ve sıklıkla yabancı ünlü gelmesini sağlayan benzer bir sistem kurulmuş; CSA adlı bir firma isteyenlere ücreti mukabili konferansçı temin ediyor. Listesinde Joseph Stiglitzden Vaclav Havele Hernando De Sotodan Anthony Giddensa çok sayıda yabancı konuşmacı bulunuyor, ama herhalde farklı biri talep edilse onu da getirebilirler. Bu arada, Ali Kırca, Gani Müjde, Aydın Boysan, Ayla Algan gibi bizden isimler de firmanın listesinde yer alıyor; parayı ödeyen istediği ünlüyü istediği kitleye dinletebiliyor yani...

İstanbulda Samuel Huntingtonu dinlemek tuhaf bir histi; ama konuşmasının sonuna doğru söylediklerinin İstanbulun seçkinlerinden oluşan dinleyiciler üzerindeki kozmik etkisini görmek daha tuhaftı, inanır mısınız..

 

 

 

 

 

Medeniyetler çatışması, şer şebekesi ve Türkiye - İbrahim Karagül- Yeni Şafak - 25 Mayıs 2005

Medeniyetler çatışması, şer şebekesi ve Türkiye

Medeniyetler çatışması tezinin entelektüel alanda sözcülüğünü üslenen Samuel Huntington Türkiye'de konuşurken Los Angeles Times gazetesi ABD askerlerinin Guantanamo'da Kur'an-ı Kerim'e yönelik alçakça hakaretlerini yazdı. Haberin, Afganistan ve Pakistan'da yirmiyi aşkın insanın ölümüne neden olan Newsweek haberinden sonra yayınlaması tahrik anlamına mı geliyor, henüz bilmiyoruz. Ancak, hiçbir insanın aklına bile gelmemesi gereken bu iğrençlikler, Ebu Gureyb gibi işkence merkezlerinde de sergilenmişti. ABD'nin küresel savaşına ilişkin temel stratejilerin hepsinin medeniyetler çatışması ön kabulüyle hazırlandığı ortada. Bu savaşta yer alan askerlerin aynı nefretle hareket ettiklerini, düşman olana ait ne varsa hastalıklı bir ruh haliyle aşağıladıklarını her fırsatta görüyoruz. Medeniyetler çatışması tezini geliştirenler nefreti bütün dünyaya yaydılar.

Huntington'ın entelektüel, askeri strateji alanında pazarladıklarını, karanlık tipler, hücreler, marjinal çevreler, şer şebekeleri uygulamaya geçiriyor. Bu çevreler, Büyük Ortadoğu Projesi gibi, yine medeniyetler çatışması çerçevesinde geliştirilen bir projeyi bizlere barış projesi olarak yutturmayı başardılar.

Pentagon'daki casusluk skandalından söz edeceğim. Konuyu gündemde tutmamın nedeni, Türkiye'yi doğrudan ilgilendirmesi, aynı kişi ve çevrelerin Türkiye'de "uzantıları"nın bulunması, Türkiye'nin siyasi ve toplumsal yaşamına müdahalelerde bulunmaları, Türk dış politikasını rehin almaya kalkışmaları, bu ülkenin geleceğini ipotek altına alma küstahlıkları, Türkiye'de bazı kişi ve çevrelere yönelik yıpratma operasyonlarına devam etmeleri… Pentagon'daki skandalın izini takip edenler, Türkiye'deki bir çok gelişmenin sebebini ve arkasındaki güçleri de öğrenme şansı bulacaklardır.

Jefrey Steinberg tarafından Executive Intelligence Review için kaleme alınan "The Franklin Case: Bigger Than the Pollard Affair?" başlıklı yazı her şeyi gözler önüne seriyor. Skandal, Larry Franklin adlı Pentagon çalışanının ABD istihbaratına ait 83 gizli dosyayı American Israel Public Affairs Committee (AIPAC) adlı aşırı sağcıların odaklandığı bir örgüt üzerinden İsrail'e aktarmasıyla patlak verdi. Bu hafta Washington'da yıllık toplantısını yapacak olan örgüt, İsrail Başbakanı Ariel Şaron ve ABD Dışişleri Bakanı Condoleza Rice gibi çok sayıda önemli simayı konuşturarak şov yapmaya hazırlanıyor.

Yazıdan hareketle bazı gerçekleri aktaralım: Franklin tutuklandı. Kendisiyle çalışan İsrail istihbaratına mensup Uzi Arad, eski İsrail askeri istihbarat mensubu Eran Larman ise hedefte. ABD istihbaratı bu kişilerle AIPAC ve Pentagon üst düzey yönetimi arasındaki bağlantıları soruşturuyor. Ancak bu kişi ve çevrelerle İsrail casusluk operasyonlarını yürüten tepedeki kişilere ulaşıp ulaşamayacağı merak konusu. Tepedekiler çok ünlü: Richard Perle, Michael Laden, Poul Wolfowitz, Frank Gafney ve Douglas Feith gibi. Sadece AIPAC değil, Anti-Defamation League (ADL) gibi çok sayıda örgüt, think tank kuruluşu işin içinde.

Soruşturma 11 Eylül saldırılarına kadar uzanıyor. Saldırı sonrası İsrailli "güzel sanatlar öğrencileri" çok gündeme gelmişti. Şimdi yine gündemde. Bu "öğrenci"lerin 2000-2001 yıllarında ABD ordusu ve kurumlarını izledikleri ortaya çıktı. 11 Eylül saldırılarından hemen önce 120 İsrailli güzel sanatlar öğrencisi gözaltına alınıp sınır dışı edildi. Çoğunun İsrail istihbaratıyla ve ordusuyla, bazılarının da İsrail mafyasıyla bağlantıları ortaya çıkarıldı. Bazılarının 11 Eylül saldırılarından sorumlu tutulan Muhammed Atta gibi kişilerle aynı sokakta oturduğu belirlendi. İsrailli bazı yetkililer, bu kişilerin Müslüman grupları yönlendirdiğini, sınır dışı edilmeselerdi 11 Eylül saldırılarını engelleyeceklerini iddia etti. AIPAC ve İsrailli öğrenci skandalından önce, İsrail'in ADL üzerinden Amerikalı veya Müslümanlar'a ait 950 kurum ve kuruluşu izlediği, bilgilerini topladığı, en önemlisi de, Motorlu Araçlar'a ait kayıtları ele geçirdiği biliniyor.

Franklin skandalında İsrail'e aktarılan gizli dosyalar İran ve Irak'la ilgili. Ancak çok ilginç bir nokta var: Irak işgalinden sonra İsrail komandolarının Kuzey Irak'ta yapacağı operasyonlarda ne gibi tehditlerle karşılaşabileceğine ilişkin bilgiler de İsrail'e aktarılmış. İsrail'in istediği bu bilgileri hazırlayan ise bugünlerde Türkiye'de sıkça adını duyuran Michael Rubin.

Skandalın merkezindeki yer alan İsrail istihbaratına bağlı Herzilya Center, Irak'ın kitle imha silahları olduğunu dair bütün dünyayı kandıran yalanların sahibi. "Ilımlı İslam" projesini hazırlayanlardan Barry Rubin bu merkezde çalışıyor ve dosyayı o hazırladı. Tony Blair'in "Saddam bizi 45 dakika'da vuracak silahlara sahip" yaygarasını bu dosyaya göre yaptı. Aynı çevreler şimdi İran dosyasını hazırlamakla meşgul. İsrail istihbaratı ABD'den çaldığı bilgilerle bu dosyayı hazırlamaya çalışıyor. Dünya nasıl olsa bütün yalanlara inanıyor!

Franklin Pentagon'da Douglas Feith'ın emri altında çalışıyordu. Ayrıca Wolfowitz tarafından John Hopkins Üniversitesi İleri Uluslararası Etüdler Okulu'nda görevlendirildi. Dün aynı üniversitede "Türkiye, İslam ve Laiklik" konulu bir panel yapıldı. Casusluk skandalında adı geçen Rubin de oradaydı. Daha önce Türkiye'deki Arap sermayesi raporu yazan ve "Ak Parti Türkiye'yi Şeriata mı götürüyor?" sempozyumunda palavralar atan bu kişi, içinde bulunduğu "şer çetesi"yle birlikte son dönemlerde Türkiye'ye rol biçmeye kalkışanlardan biri.

Franklin'in bağlı olduğu çete ise, dört kez sorgulandığı için istifa eden, son Türkiye ziyaretiyle kendini hissettiren Feith'ın odasında toplanıp strateji belirliyor. Richard Perle'ün de içinde bulunduğu grup bir hücre olarak çalışıyor. Biri Dick Cheney'in ekibinde diğeri ise Pentagon'da iki kişi bütün bu casusluk operasyonlarını yönetiyor. Bunlardan birinin Wolfowitz olduğunu tahmin etmeyen yoktur.

Şimdi, ABD'de Türkiye'nin lobiciliğini üslenen, milyonlarca doları cebe indiren, genç bir ekiple yine Türkiye'nin başına musallat olan bu çevrenin Türkiye'deki ortaklarına, neler yaptıklarına, bugünlerde nelerle meşgul olduklarına, Irak'taki gelişmelerle bağlantılarına, karşılarında duranları nasıl ezmeye çalıştıklarına dikkat etme zamanı. Bakmayın Amerikalı veya Türkiyeli olduklarına. Hepsinin yolu İsrail aşırı sağına çıkıyor. Hepsi, Huntington'ın kaba bir şekilde çizdiği medeniyetler çatışması tezini gerçeğe dönüştüren hücrelere mensup ve her yerde karşımıza çıkıyorlar.

 

 

baş Emine Erdoğan konuşmasında Hz. Muhammed'in "Hıristiyan kadınların en hayırlısı İmran'ın kızı Meryem.." - Yeni Şafak - 22 Mayıs 2005

 

Barış küreselleşmeli

 Tek başına çıktığı ilk resmi ziyaretini Şam'a yapan Başbakan Erdoğan'ın eşi Emine Erdoğan, küresel barışa vurgu yaparak, "Bizim temennimiz barışın, dostluğun, adaletin, hak ve özgürlüklerin küreselleşmesidir" dedi.

·  KEZBAN BÜLBÜL / ŞAM
Başbakan Tayyip Erdoğan'ın eşi Emine Erdoğan, tek başına ilk resmi ziyaretini yaptığı Şam'da, dünyada terörün, çatışmanın, ayrımcılığın yerine barışın ve özgürlüklerin küreselleşmesi gerektiğini söyledi. Suriye Cumhurbaşkanı Beşşar Esad'ın eşi Esma Esad'ın davetlisi olarak Şam'a gelen Emine Erdoğan, burada Uluslararası İş Kadınları Forumu'na katıldı. Ev sahipliğini Esma Esad'ın yaptığı forumun açılışında Emine Erdoğan'ın yanısıra Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek'in eşi Suzan Mübarek, Pakistan eski Başbakanı Benazir Butto da birer konuşma yaptılar.

Emine Erdoğan konuşmasında, medeniyetler arası çatışma tezlerinin yaygınlaştırılmaya çalışıldığı bir dönemde, medeniyetler arası işbirliği ve uzlaşı zemininin yakalanabilmesinin büyük önem taşıdığını söyledi. Erdoğan, "Adalet, sosyal dayanışma, özgürlük ve temel haklar gibi evrensel değerleri ön plana çıkararak, farklı semavi dinlerin işaret ettiği ortak iyiler üzerinde buluşabilmeliyiz. Bizim temennimiz barışın, dostluğun, adaletin, hak ve özgürlüklerin küreselleşmesidir" dedi.

Hz. Hatice örneğini verdi

Her geçen gün mekanikleşen dünyada kadınların oynayacağı önemli roller olduğunu belirten Erdoğan, "Kadınların, bugün dünyada yaşanan pek çok sorunun sebepleri arasında yeri yoktur, ama çözüm yollarının tamamında yerleri vardır. Bizim medeniyet köklerimizde kadınlar ikinci plana itilen değil, toplumun ana unsuru ve dinamik birer ögesi olarak görülmüştür. Hz. Aişelerin, Hz. Fatımaların üstlendikleri rollerin yanında, günümüz kadınlarının pozisyonunun çok ilerilerde olduğu söylenemez" dedi. Erdoğan konuşmasında Hz. Muhammed'in "Hıristiyan kadınların en hayırlısı İmran'ın kızı Meryem, Müslüman kadınların en hayırlısı ise Hüveylid'in kızı Hatice'dir" sözünü hatırlattı ve Hz. Hatice'nin öncülüğünden yararlanmak gerektiğini söyledi.

Türkiye'de kadın hakları ve kız çocuklarının eğitimi yönünde atılan adımları anlatan Erdoğan, "Biz kadınların aktif hale gelmelerine evet derken, kadınların metalaştırılmasına da hayır diyoruz. Kadının aile içindeki rolünü sıfırlayan, annelik misyonunu küçümseyen çarpık anlayışlara da mesafeliyiz. Sağlıklı toplum yapıları ancak sağlıklı ailelerle gerçekleşebilir" dedi. Kadınların üretkenliğini, çalışmasını ve ekonomik özgürlüğünü savunurken, aile yapısını da korumak gerektiğini kaydeden Erdoğan, "Bizler, köşesine çekilmiş kadınlar yerine, köşe başını tutan köşetaşı gibi kadınlar görmek istiyoruz" diye konuştu.

Ayrımcılık her yerde

Forumun açılış konuşmasını yapan Suriye first leydisi Esma Esad, kadınlar ve erkekler arasındaki cinsiyet eşitsizliğine vurgu yaptı. Esad, Dünya Ekonomik Forumu tarafından açıklanan kadın erkek eşitsizliği raporunu hatırlatarak, kadınların gelişmiş ülkeler de dahil her yerde eşitsizlikle karşılaştığını söyledi. Esad, bu rapora göre, kadın erkek eşitliğinde İngiltere'nin 8., Fransa'nın 13., ABD'nin ise 17. sırada olduğunu hatırlatarak, "Günümüz dünyasında hala eşitsizlik var. Bunu ortadan kaldırmak için daha fazla değişim gerekiyor. Gelişmekte ve gelişmiş olan bütün ülkelerde kadınların potansiyelini kullanmalarını sağlamamız lazım" diye konuştu. Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek'in eşi Suzan Mübarek ise kadınların büyük şirketlerde kendilerini ispat ettiklerini belirterek, uluslararası düzeyde kadınların önünü açacak düzenlemeler yapılması gerektiğini söyledi.

Mubarek'e Türkiye daveti

Emine Erdoğan, konferans sırasında Suzan Mubarek ile başbaşa bir görüşme yaptı. İddia edilenin aksine, Erdoğan, Benazir Butto ile ise özel bir görüşme yapmadı. Ancak diğer konuklar ile birlikte konferansa verilen arada beraber çay içip sohbet ettiler. Erdoğan, Mubarek ile yaptığı görüşmede, Bayan Mubarek'i Türkiye'ye davet etti. Suzan Mubarek de Emine Erdoğan'ı Mısır'a davet etti.

'Kadın-erkek eşitliğini babamdan öğrendim'

Pakistan eski Başbakanı Benazir Butto, kadın-erkek eşitliğini babasından öğrendiğini söyledi. Butto, "Üniversite eğitimi görmem gerektiğini babam söyledi. Üstelik halamın çok eğitim görmüş kadınların koca bulamayacağını söylemesine rağmen" dedi. İngiltere'de oluyorsa, Pakistan'da neden olmasın, düşüncesinden hareketle başbakan olmaya karar verdiğini anlatan Butto, "Seçime giremezsin, dediler, ama girdim ve kazandım" dedi.

First leydiler Şam'da buluştu

Ebla Şam Otel'de düzenlenen Uluslararası İş Kadınları Forumu, renkli görüntülere sahne oldu. İki gün sürecek forum için 40 ülkeden yaklaşık 450 iş kadını Şam'a geldi. Forumu yaklaşık 200 gazeteci takip ediyor. İşkadınlarının yanısıra diğer katılımcılarla birlikte yaklaşık bin 200 kişi oturumları takip etti. Forumun yapıldığı Ebla Şam Otel'deki Emevi Konferans Sarayı'nı farklı ülkelerden farklı kıyafetlerle gelen kadınlar doldurdu. Forumun açılışına Müslüman ve Hıristiyan din adamları da katıldı.

 

 

 

Boğaziçi Üniversitesi’nde o toplantının Ertuğrul Özkök - 25 Mayıs 2005 - Hurriyet

 

Ertuğrul ÖZKÖK
Korktuğum başımıza geldi

   

 

BUGÜN şöyle bir yazı yazı yazmak istiyordum. Boğaziçi Üniversitesi’nde o toplantının yapılacağı salonun önünde bir eylem yapmak isterdim.

Merak etmeyin, öyle şiddet eylemi falan değil.

Küçük, masum bir bildiri dağıtma eyleminden söz etmek istiyorum.

‘Ermeni soykırımı’ iddiası konusunda, ‘devletin resmi tezlerine karşı’ fikirlerini söylemek üzere bir araya gelen konuşmacıların eline küçük bir bildiri tutuşturmak isterdim.

* * *

Fransa’nın ilk popüler dergilerinden biri ‘Le Petit Journal’di.

On dokuzuncu yüzyılın sonlarında en çok satan Fransız dergisiydi.

O günlerde fotoğraf teknikleri henüz elvermediği için, derginin birinci sayfasında elle çizilmiş temsili resimler kullanılırdı.

‘Le Petit Journal’in 24 Kasım 1895 tarihli sayısının kapağında, bir caminin önündeki insanlara saldıran silahlı bir grup görülüyor.

Kapağın altında ise şöyle bir yazı var:

‘Doğu’daki olaylar; Ermenilerin bir camiye saldırısı.’

Gazete, o günlerde ‘Zeytun’ denilen, bugünün Kahramanmaraş’ında çıkan Ermeni isyanını anlatıyor.

Bir kere daha altını çiziyorum:

‘Doğu’daki olaylar; Ermenilerin bir camiye saldırısı.’

Yani Türklerin Ermenilere saldırısı değil.

Murat Bardakçı, 14 Haziran 1998 tarihli Hürriyet’te bu konuyu ayrıntılarıyla yazdı.

* * *

Bazı bilim adamları, yazarlar ve gazeteciler bugün Boğaziçi Üniversitesi’nde bir araya geleceklerdi.

Kendi ifadeleriyle, ‘Devletin resmi tezlerine karşı görüşlerini’ tartışacaklardı.

Ben neyi tartışacaklarını pek anlamadım. Hemen hepsi de ‘Türklerin Ermenileri kestiğine’ kesinlikle inanıyorlar.

Onlara göre ‘resmi tez’ de, ‘Hayır kesmedik’ diyormuş.

Ben bu yaklaşımlardan şunu çıkardım:

Demek ki Türkiye Cumhuriyeti Devleti, bu konuda ‘katı görüşlü’ ise, ertelenen toplantıya katılması planlanan arkadaşlarımız da en az o kadar katı görüşlü.

Anlayacağınız, bir ‘resmi görüş’ toplantısında ne kadar tartışma olur veya olabilirse, ‘bilimsel bir mekánda’ başlaması planlanan bu toplantıda da o kadar tartışma olacaktı.

Bense akademik bir kurumun kendini böyle ‘true beleiver’lar (kesin inançlılar) arasına sıkıştırmaması gerektiğini düşünüyorum.

* * *

En büyük korkum bu veya şu şekilde bu toplantının engellenmesiydi.

Çünkü ‘anti-resmi tarihçiler’ en küçük bir eleştiriye karşı bile hemen şu savunmayı yapıyorlar:

‘Bizi susturmak mı istiyorsunuz?’

Oysa asıl susturulan, hem resmi tezlere hem de bu kesin inançlı anti-tezcilere karşı çıkan bizleriz.

Çünkü daha ağzımızı açtığımız an dünyanın en ağır ve tehlikeli tehditleri geliyor:

‘Bizi öldürtmek mi istiyorsunuz?’

Hayır tartışmak istiyoruz.

Ama gerçekten tartışmak. Kesin inançlarımıza iman tazelemek değil.

* * *

Belki, Erivan’da da resmi Ermeni tarihine karşı çıkma cesaretini gösterecek hiç olmazsa birkaç kişi çıkar.

Ama bu o kadar kolay değil. Sadece ve sadece bir Türk gazetesine Erivan’dan haber yazdırdığı için bir Ermenistan vatandaşının ‘casusluk’ suçlamasıyla 10 yıl hapis cezası aldığını ve hálá içeride olduğunu hatırlatayım.

Belki toplantıda, İsviçre Hükümeti’nin ve öteki Batılı hükümetlerin susturduğu Türk Tarih Kurumu Başkanı’nı savunmak için de birkaç kelime edilirdi.

Evet yazmak istediğim yazı buydu.

Ama ne yazık ki korktuğum başımıza geldi.

Bu konferans ertelendi.

Konferansçılar amaçlarına ulaştılar.

Kaybeden yine Türkiye oldu.

Çünkü bugünden itibaren kimse bu ülkenin makul çoğunluğunun sesine kulak vermeyecek.

O tek sesli koronun sesi daha yüksek çıkacak.

Ve bizler de aynı kompleksle köşelerimize çekileceğiz.

Yazık oldu.

Çok büyük bir hata oldu.

Bu tek sesli korunun monoloğunu hep birlikte dinleseydik çok daha yararlı olacaktı.

 

 

Bilderberg dayanışması Ülsever Babacan - 25 Mayıs 2005 - Hurriyet

 

Cüneyt ÜLSEVER
Ali Babacan’ı kutluyorum

   

[email protected]

 

BAŞBAKAN nihayet Başmüzakereci’yi atadı: Ali Babacan!

Bence karar geç kalmış ama doğru bir karardır.

Başbakan’ı kararından dolayı, Ali Babacan’ı da yeni ve çok önemli görevi nedeniyle kutluyorum.

Herhalde, Ali Babacan hemen kolları sıvayacak ve işe girişecektir.

Kendisine Türkiye Cumhuriyeti tarihinde çok önemli bir görev verilmiştir.

* * *

Bu görevi gerektiği gibi yerine getirebilmek için Ali Babacan şu anda ifa ettiği ‘ekonomi sorumluluğu’ görevini bırakmalıdır.

Aksi halde, günde 24 saat mesai vermesi gereken yeni görevinde verimli olamaz.

Dilerim, ekonomiden sorumlu olacak yeni bakan da Ali Babacan gibi kolay ‘taviz’ vermeyen bir bakan olur.

Ekonomi, tıpkı hasta bir insan gibi, bazen tatsız ama hiç taviz kaldırmayan bir iradeyle tedavi edilmek ve yönetilmek zorundadır.

Ekonominin en büyük düşmanı da zaman zaman gördüğümüz gibi popülist politikalara cevaz veren siyasetçiler!

* * *

Ali Babacan’ın işlerinden birisi, tabii ki hükümete danışarak, kendine yardımcı müzakereciler ve alt dallarda sürdürülecek müzakereleri yürütecek alt müzakereciler seçmektir.

Bu görevler de çok önemli görevlerdir.

Ali Babacan, bu görevlere atanacak insanları seçerken siyasetçi apoletini çıkarmak, yerine devlet adamı apoleti takmak zorundadır.

Başmüzakereci’nin siyasetçi ve iktidar partisinden olması doğaldır; ancak diğer müzakerecilerin seçiminde bazı kriterler göz ardı edilemez.

* * *

AB üyeliği tüm ülkenin talebi olduğuna ve üyelik tüm ülkenin geleceğini ilgilendirdiğine göre:

i) müzakerecilerin seçilecekleri dallarda uzman olması,

ii) muhalefet, baskı grupları ve sivil kuruluşların mutlaka temsil edilmesi,

iii) akademik dünya, medya ve iş hayatının dikkate alınması,

iv) müzakerecilerin Avrupa insanının düşünce sistematiğini kavrayabilecek bir birikime, insan ilişkilerinde hassasiyete, diplomatik geleneğe ve pazarlık sistematiğine hákim olması gerekecektir.

Bu niteliklerde insan bulmak kolay iş değildir; hele hele bu insanları hükümete kabul ettirmek hiç kolay değildir.

* * *

AB ilişkilerinde tüm hükümetlerin ama aynı oranda ilgili hemen herkesin eksik kaldığı konu ise Avrupa insanına dönük tanıtım yapmaktır.

Avrupa insanı; Türkiye’yi kendi ülkelerinde yaşayan ve bulundukları ülkelere uyum göstermeme konusunda büyük gayret gösteren insanlar vasıtasıyla tanımakta, kendileriyle uzlaşmaya hiç yanaşmayan insanlarımızı Türkiye’nin tüm insanlarıyla özdeşleştirmektedir.

Türkiye, tanıtımını hep Avrupa ülkelerinin siyasileri üzerinden yürüttü.

Sadece siyasetçilere dayanan tanıtım yeterli sayıldı!

Şimdi, Almanya seçimleri ve Fransa’da yapılacak AB Anayasası oylaması, bize Avrupa insanının da hakkımızda alınacak kararlarda etkin olacağını gösteriyor!

Ali Babacan’a çok önemli yeni görevinde başarılar diliyorum.

 

 

Huntington Türkiye'nin AB üyeliğini unutmasını ve İslam dünyasının ihtiyacı olduğu liderliğe oynamısını önerdi - Güneri Civaoğlu - Milliyet - 25 Mayıs 2005

 

Ve Türkiye'ye de AB üyeliğini unutmasını, zaten bunun bir hayal olduğunu, Atatürk'ün laisizm ilkelerini iyice gevşetmesini, İslam dünyasının ihtiyacı olduğu liderliğe oynamasını öneriyordu.
Bir de yorumu vardı:
"Atatürk sağ olsaymış iradesi bu doğrultuda olurmuş."
Bence yanlış.

 

 

Ya biz kimiz?



Kürsüdeki tarihçi, "Ermeni olan karım da benim gibi İstanbul'da olmanın heyecanını hissediyor" dedi.
Medeniyetler çatışması" teorisiyle küresel çapta tartışmayı başlatan Profesör Samuel P. Huntington, böyle bir girişe neden gerek duymuştu?
Dün İstanbul Swissotel'in Fuji Salonu'nu onu dinlemek için dolduranlar, bu sorunun cevabı için çeşitli olasılıkları konuştular.
Galiba en doğrusu şuydu:
"Eşinin Ermeni olduğunu kendisi dile getirmeseydi, ilerleyen dakikalarda, soru/cevap bölümünde bu gerçek zaten önüne konulacaktı. İslamla Batı arasında uygarlıklar çatışması tezi oluşumunda eşinin Ermeni olduğu gerçeğinin katkısı sorgulanacaktı. Huntington bu özelliği, kendisi vitrinine koydu."
Diplomaside bir söylem vardır: "İtiraf edilen şey, yarı yarıya hoşgörülmüş sayılır..." (Faute avouÈe est ç demi pardonnÈ.) Huntington da bunu yaptı.
Her neyse... Böyle ilişkiler gene de etkili olabiliyor.
..........................
Dünyanın en saygın üniversitelerinden biri olan Harvard'da tarih bölümü başkanlığı önemlidir. Teorileri ve görüşleri "eşi Ermeni'dir" söylemiyle devalüe edilemez.
Ama... Onun, konuşmasına başlarken uyguladığı yöntemi, ben de yazımın başında uyguladım. Nedeni sonraki satırlarda...
..........................
Huntington, bundan önceki kitabında "uygarlıklar çatışmasının kaçınılmaz olduğunu ve 21. yüzyılı belirleyeceğini" savunuyordu.
11 Eylül İkiz Kuleler saldırısı, kimilerine göre Profesör Huntington'ın öngörüsünü doğrulayan kanıt oldu. Onlar, "Bunu diğer dramatik örnekler izleyecek" görüşündeler.
"Eksilerden artı üretmek isteyen iyi niyetliler" ise, 11 Eylül'ü bir uyarı, Huntington'ı ise provokatör olarak gördüler.
Huntington'ın "medeniyetler çatışması" etkisinden "medeniyetler uzlaşması zorunluğu" tepkisini ürettiler.
Türkiye bundan kazançlı çıktı.
Özellikle AB yolunda Türkiye'nin üyeliği "medeniyetler uzlaşması zorunluğu" için bir "simge" gibi görüldü.
İslam nüfusu, dünya nüfusunun sadece beşte biri ama son 5 yılda savaşan toplumların dörtte üçünde İslam, bir şekilde taraf. Sözgelişi... 2000 yılında 32 büyük çatışma sürmekteymiş, bunlardan 23'ü -kabaca üçte ikisi- Müslümanları içeriyormuş. Terör olaylarında da İslam kökenliler açık arayla önde.
11 Eylül'den sonra bu verilerin ışığında dünya, bir kavşakta bulmuştur kendini:
"Ya Huntington'ın öngördüğü gibi medeniyetler arası çatışma... Ya da İslam toplumlarıyla medeniyetler arası uzlaşma..."
Aklın yolu ikincisini göstermiştir.
Türkiye'nin Soğuk Savaş sürecinden sonra ABD ve Batı nezdinde hızla yitirdiği değeri, revalüe edilmiştir. Türkiye, kendine özgü demokrasilere dönüştürülmek istenen İslam toplumları ve ülkeleri için örnek olarak seçilmiştir.
Tıpkı II. Dünya Savaşı sonrası Güney Kore ve Batı Almanya'nın ışığını yitirmiş komünist bloklara karşı parlatılması gibi bir projenin taslağı çizilmiştir.
ABD ve Batı, desteğini bu iki ülkeye yoğunlaştırmış, demokrasi ve ekonomi boyutlarında Avrupa'da Batı Almanya, Asya'da ise Güney Kore komünist rejimlere karşı "cazibe ve mesaj coğrafyaları" oluşturmuştur.
Türkiye'ye de ansızın AB'ye tam üyelik adaylığı için yıllardır kapalı duran kapıların aralanması, bu projenin bir uzantısıydı.
.........................
Küresel pandül, 11 Eylül'le birlikte "medeniyetler çatışması"ndan kopup "medeniyetler uzlaşması"na doğru yol aldı.
Ama... Kendine özgü demokratikleşmenin ilk denemesi olan Irak'ta, her gün oluk oluk kan akıyor. Yeni örneklere heves azaldı. Pandül yeniden geriye dönüş yapmakta.
Dün kürsüden izlediğim ince yapılı, gözlüklü Harvard'lı yaşlı Profesör, biraz da haklı çıkmak keyfiyle bunu anlatmaya çalışıyordu.
Ve Türkiye'ye de AB üyeliğini unutmasını, zaten bunun bir hayal olduğunu, Atatürk'ün laisizm ilkelerini iyice gevşetmesini, İslam dünyasının ihtiyacı olduğu liderliğe oynamasını öneriyordu.
Bir de yorumu vardı:
"Atatürk sağ olsaymış iradesi bu doğrultuda olurmuş."
Bence yanlış.
Satır aralarında da "zaten gidişin bu olduğu" mesajı okunuyordu. Bence ne tam doğru ne tam yanlış.
...........................
Huntington'ın son kitabının adı "Biz Kimiz?" ABD'yi böyle sorguluyor. 2005 yılı Türkiye'sinde bu sorgulama bizim için de yaşamsal önemde.

 

 

Hosted by www.Geocities.ws

1