Kozmik etki Huntington - Taha Kıvanç - YeniŞafak - 26 Mayıs
2005
Türkiye ‘daha fazla lâiklik ve daha az din’ formulünü ısrarla sürdürüyor, buna karşılık Batı Dünyası, özellikle son dönemlerde, ‘daha fazla din’ formülünün peşine takıldı; bu da Türkiye’yi Batı’dan giderek uzaklaştırıyor...
Kozmik etki
İstanbul
seçkinlerinin dinlemek üzere bir öğleden sonralarını feda ettiği Samuel
Huntington’un konferansında, son teşekkür cümlesini
işitenin ayağa kalkıp kapıya doğru yönelmesini görecektiniz. Swissotel’in kocaman salonu öyle bir telâşı daha önce herhalde yaşamamıştır...
Biri, “Demek herkes susamış” dedi kulağıma, dışarı çıkanların acelesine bakarak; ben ise, “O telâş, işiteceklerini sanmadıkları lâfları hiç tahmin etmedikleri
birinden dinledikleri içindir” görüşündeyim...
Daha konferans
başlamadan, Avrupa Birliği’ne (AB) girmemize şiddetle karşı
çıktığını bildiğim, Huntington’un tezlerine ise ateş püsküren bir
dostumu, “Sevmediğin Amerikalı’yla aynı çizgide buluştuğunu görüp hayatının sürpriziyle
karşılaşabilirsin” diye uyarmıştım. ‘Uygarlıklar savaşı’ teziyle ünlü Huntington Türkiye’nin AB’ye girmesine de karşı çünkü...
Aslına
bakılırsa, ‘uygarlıklar çatışması’ tezini ilk telâffuz eden Samuel Huntington olsa da, fikrin esas
babasının Bernard Lewis olduğunu biliyorum; Lewis’in bu alandaki
hakkını daha 1990 yılında ‘Atlantic Mounthly’ dergisinde yayımladığı “İslâm’ın öfkesi” başlıklı makalesinden beri teslim ederim. İkisinin de yakın izleyicisi
olduğum için, Huntington’un “Türkiye Avrupa
Birliği’ne girmemeli” tezini de hiç mi hiç orijinal bulmadım; Bernard Lewis de yıllardır her
mikrofon uzatana aynı görüşü tekrar edip duruyor çünkü...
Buna karşılık,
Türk tarihini çok iyi bilen, bilim hayatına Türkiye ile başlamış yaşdaşı
Bernard Lewis’in ağzından çıktığı hiç duyulmamış,
herhalde hassasiyetini bildiği için çıkması pek mümkün de olamayacak bir başka
tezi, Huntington, İstanbul’daki dinleyicilerin gözlerinin içine
bakarak dillendirdi: “Sizin yeriniz İslâm Dünyası” dedi Huntington ve ekledi, “Cumhuriyet
kurulurken Atatürk’ün belirlediği altı ilke yeni
işlevinize de, bugünün dünyasına da tam uymuyor; siz de onların bazılarından
vazgeçersiniz...”
Konferansın
sonuna doğru sarf edilen bu sözler henüz belleklerinde olan İstanbul’un seçkinlerini teşekkür cümlesini işitir işitmez ayağa fırlatan bence
bu son teklifti...
Dünkü
gazetelere baktım, hemen hepsi daha güncel olduğu için “Ülkenize yine gelmek isterim; eşim de İstanbul’u çok beğeniyor ve güzelliğini anlatıp duruyor, kendisi Ermeni olduğu
halde...” cümlesini öne çıkartmışlardı. Bir
yerlerde, “Adamın tezi meğer eşinin etnik
kimliğinden etkilenmiş” tarzı değerlendirmeler de okudum. Çok
daha serinkanlı ve sağlıklı olması gereken değerlendirmeler yerine bu tür
takılmalar okumak artık hüzün veriyor bana...
Bayağı yaşlı
biri Huntington; biyografisinde yazan 78 yaşından daha da çökmüş görünüyor.
Elinde bastonu var ve konuşmasının sonlarına doğru önündeki mikrofona rağmen
sesini dinleyicilere iletemez hale geldi. Akademik hayatına ‘asker-sivil’ ilişkilerini inceleyerek
başlamıştı, o vesileyle Türkiye’ye de ilgi gösterdiğini biliyorum.
Eski bir araştırması olan ‘Asker ve Devlet: Sivil-Asker
İlişkilerinin Kuram ve Siyasası’ geçen yıl sonlarında Türkçeye
çevrilip yayımlandı
(Salyangoz Yayınları). Hem uygarlıklar çatışması tezini devreye sokan kitabı, hem
de Amerikan kimliğine dair olan daha yenisi ‘Biz Kimiz?’ de (CSA Ajans) Türkçeye çevrildi.
Konferansta
dile getirdiği, benim en fazla ilgimi çeken tez, her vesileyle hatırlatılması
gereken bir gerçeklik: Türkiye ‘daha fazla lâiklik ve daha az din’ formulünü ısrarla sürdürüyor, buna karşılık Batı Dünyası, özellikle son
dönemlerde, ‘daha fazla din’ formülünün peşine takıldı; bu da Türkiye’yi Batı’dan giderek uzaklaştırıyor... Biliyorsunuz, Türkiye’de Ak Parti’nin iktidara gelişini ‘yeni bir dönemin başlangıcı’ olarak görür
ve izah ederken, bu görüşümü ben de benzer bir tahlile dayandırmıştım; Türkiye
için Ak Parti hükümeti, hiç değilse teorik olarak, Huntington’un da sözünü ettiği, Batı’nın gidişi
yönünde bir tercih...
Konferansı Ak
Bank düzenlemişti; iyi ki yapmış... Amerika’dan bir Harvard
profesörünü Türkiye’ye çağırıp konferans verdirmenin bir
mâliyeti var; sadece yol ve konaklama masrafından değil, konuşmacıya ödenecek
ücretten de söz ediyorum. İtibarlı kişiler, görüşü merak edilenler, Batı’da, ağızlarını açmak için para talep ederler; ününe göre 5 ilâ 25 bin
dolar arasında değişen bir para... Huntington’a da yüklü bir
ücret ödendiğine eminim; o sayede neredeyse bütünüyle Türk dinleyiciler için
bir konuşma metniyle çıktı karşımıza...
Bu vesileyle
öğrendim: Türkiye’ye son zamanlarda daha çok sayıda ve
sıklıkla yabancı ünlü gelmesini sağlayan benzer bir sistem kurulmuş; CSA adlı
bir firma isteyenlere ücreti mukabili konferansçı temin ediyor. Listesinde
Joseph Stiglitz’den Vaclav Havel’e Hernando De Soto’dan Anthony Giddens’a çok sayıda yabancı konuşmacı bulunuyor, ama herhalde farklı biri talep
edilse onu da getirebilirler. Bu arada, Ali Kırca, Gani Müjde, Aydın Boysan,
Ayla Algan gibi bizden isimler de firmanın listesinde yer alıyor; parayı ödeyen
istediği ünlüyü istediği kitleye dinletebiliyor yani...
İstanbul’da Samuel Huntington’u dinlemek tuhaf bir histi; ama
konuşmasının sonuna doğru söylediklerinin İstanbul’un seçkinlerinden oluşan dinleyiciler üzerindeki ‘kozmik etkisi’ni görmek daha tuhaftı, inanır
mısınız..
|
|
Medeniyetler çatışması, şer şebekesi ve Türkiye - İbrahim Karagül- Yeni Şafak - 25 Mayıs 2005
Medeniyetler çatışması tezinin entelektüel alanda sözcülüğünü üslenen Samuel Huntington Türkiye'de konuşurken Los Angeles Times gazetesi ABD askerlerinin Guantanamo'da Kur'an-ı Kerim'e yönelik alçakça hakaretlerini yazdı. Haberin, Afganistan ve Pakistan'da yirmiyi aşkın insanın ölümüne neden olan Newsweek haberinden sonra yayınlaması tahrik anlamına mı geliyor, henüz bilmiyoruz. Ancak, hiçbir insanın aklına bile gelmemesi gereken bu iğrençlikler, Ebu Gureyb gibi işkence merkezlerinde de sergilenmişti. ABD'nin küresel savaşına ilişkin temel stratejilerin hepsinin medeniyetler çatışması ön kabulüyle hazırlandığı ortada. Bu savaşta yer alan askerlerin aynı nefretle hareket ettiklerini, düşman olana ait ne varsa hastalıklı bir ruh haliyle aşağıladıklarını her fırsatta görüyoruz. Medeniyetler çatışması tezini geliştirenler nefreti bütün dünyaya yaydılar. Huntington'ın entelektüel, askeri strateji alanında pazarladıklarını, karanlık tipler, hücreler, marjinal çevreler, şer şebekeleri uygulamaya geçiriyor. Bu çevreler, Büyük Ortadoğu Projesi gibi, yine medeniyetler çatışması çerçevesinde geliştirilen bir projeyi bizlere barış projesi olarak yutturmayı başardılar. Pentagon'daki casusluk skandalından söz edeceğim. Konuyu gündemde tutmamın nedeni, Türkiye'yi doğrudan ilgilendirmesi, aynı kişi ve çevrelerin Türkiye'de "uzantıları"nın bulunması, Türkiye'nin siyasi ve toplumsal yaşamına müdahalelerde bulunmaları, Türk dış politikasını rehin almaya kalkışmaları, bu ülkenin geleceğini ipotek altına alma küstahlıkları, Türkiye'de bazı kişi ve çevrelere yönelik yıpratma operasyonlarına devam etmeleri… Pentagon'daki skandalın izini takip edenler, Türkiye'deki bir çok gelişmenin sebebini ve arkasındaki güçleri de öğrenme şansı bulacaklardır. Jefrey Steinberg tarafından Executive Intelligence Review için kaleme alınan "The Franklin Case: Bigger Than the Pollard Affair?" başlıklı yazı her şeyi gözler önüne seriyor. Skandal, Larry Franklin adlı Pentagon çalışanının ABD istihbaratına ait 83 gizli dosyayı American Israel Public Affairs Committee (AIPAC) adlı aşırı sağcıların odaklandığı bir örgüt üzerinden İsrail'e aktarmasıyla patlak verdi. Bu hafta Washington'da yıllık toplantısını yapacak olan örgüt, İsrail Başbakanı Ariel Şaron ve ABD Dışişleri Bakanı Condoleza Rice gibi çok sayıda önemli simayı konuşturarak şov yapmaya hazırlanıyor. Yazıdan hareketle bazı gerçekleri aktaralım: Franklin tutuklandı. Kendisiyle çalışan İsrail istihbaratına mensup Uzi Arad, eski İsrail askeri istihbarat mensubu Eran Larman ise hedefte. ABD istihbaratı bu kişilerle AIPAC ve Pentagon üst düzey yönetimi arasındaki bağlantıları soruşturuyor. Ancak bu kişi ve çevrelerle İsrail casusluk operasyonlarını yürüten tepedeki kişilere ulaşıp ulaşamayacağı merak konusu. Tepedekiler çok ünlü: Richard Perle, Michael Laden, Poul Wolfowitz, Frank Gafney ve Douglas Feith gibi. Sadece AIPAC değil, Anti-Defamation League (ADL) gibi çok sayıda örgüt, think tank kuruluşu işin içinde. Soruşturma 11 Eylül saldırılarına kadar uzanıyor. Saldırı sonrası İsrailli "güzel sanatlar öğrencileri" çok gündeme gelmişti. Şimdi yine gündemde. Bu "öğrenci"lerin 2000-2001 yıllarında ABD ordusu ve kurumlarını izledikleri ortaya çıktı. 11 Eylül saldırılarından hemen önce 120 İsrailli güzel sanatlar öğrencisi gözaltına alınıp sınır dışı edildi. Çoğunun İsrail istihbaratıyla ve ordusuyla, bazılarının da İsrail mafyasıyla bağlantıları ortaya çıkarıldı. Bazılarının 11 Eylül saldırılarından sorumlu tutulan Muhammed Atta gibi kişilerle aynı sokakta oturduğu belirlendi. İsrailli bazı yetkililer, bu kişilerin Müslüman grupları yönlendirdiğini, sınır dışı edilmeselerdi 11 Eylül saldırılarını engelleyeceklerini iddia etti. AIPAC ve İsrailli öğrenci skandalından önce, İsrail'in ADL üzerinden Amerikalı veya Müslümanlar'a ait 950 kurum ve kuruluşu izlediği, bilgilerini topladığı, en önemlisi de, Motorlu Araçlar'a ait kayıtları ele geçirdiği biliniyor. Franklin skandalında İsrail'e aktarılan gizli dosyalar İran ve Irak'la ilgili. Ancak çok ilginç bir nokta var: Irak işgalinden sonra İsrail komandolarının Kuzey Irak'ta yapacağı operasyonlarda ne gibi tehditlerle karşılaşabileceğine ilişkin bilgiler de İsrail'e aktarılmış. İsrail'in istediği bu bilgileri hazırlayan ise bugünlerde Türkiye'de sıkça adını duyuran Michael Rubin. Skandalın merkezindeki yer alan İsrail istihbaratına bağlı Herzilya Center, Irak'ın kitle imha silahları olduğunu dair bütün dünyayı kandıran yalanların sahibi. "Ilımlı İslam" projesini hazırlayanlardan Barry Rubin bu merkezde çalışıyor ve dosyayı o hazırladı. Tony Blair'in "Saddam bizi 45 dakika'da vuracak silahlara sahip" yaygarasını bu dosyaya göre yaptı. Aynı çevreler şimdi İran dosyasını hazırlamakla meşgul. İsrail istihbaratı ABD'den çaldığı bilgilerle bu dosyayı hazırlamaya çalışıyor. Dünya nasıl olsa bütün yalanlara inanıyor! Franklin Pentagon'da Douglas Feith'ın emri altında çalışıyordu. Ayrıca Wolfowitz tarafından John Hopkins Üniversitesi İleri Uluslararası Etüdler Okulu'nda görevlendirildi. Dün aynı üniversitede "Türkiye, İslam ve Laiklik" konulu bir panel yapıldı. Casusluk skandalında adı geçen Rubin de oradaydı. Daha önce Türkiye'deki Arap sermayesi raporu yazan ve "Ak Parti Türkiye'yi Şeriata mı götürüyor?" sempozyumunda palavralar atan bu kişi, içinde bulunduğu "şer çetesi"yle birlikte son dönemlerde Türkiye'ye rol biçmeye kalkışanlardan biri. Franklin'in bağlı olduğu çete ise, dört kez sorgulandığı için istifa eden, son Türkiye ziyaretiyle kendini hissettiren Feith'ın odasında toplanıp strateji belirliyor. Richard Perle'ün de içinde bulunduğu grup bir hücre olarak çalışıyor. Biri Dick Cheney'in ekibinde diğeri ise Pentagon'da iki kişi bütün bu casusluk operasyonlarını yönetiyor. Bunlardan birinin Wolfowitz olduğunu tahmin etmeyen yoktur. Şimdi, ABD'de Türkiye'nin lobiciliğini üslenen, milyonlarca doları cebe indiren, genç bir ekiple yine Türkiye'nin başına musallat olan bu çevrenin Türkiye'deki ortaklarına, neler yaptıklarına, bugünlerde nelerle meşgul olduklarına, Irak'taki gelişmelerle bağlantılarına, karşılarında duranları nasıl ezmeye çalıştıklarına dikkat etme zamanı. Bakmayın Amerikalı veya Türkiyeli olduklarına. Hepsinin yolu İsrail aşırı sağına çıkıyor. Hepsi, Huntington'ın kaba bir şekilde çizdiği medeniyetler çatışması tezini gerçeğe dönüştüren hücrelere mensup ve her yerde karşımıza çıkıyorlar. |
|
|
baş Emine Erdoğan konuşmasında Hz. Muhammed'in
"Hıristiyan kadınların en hayırlısı İmran'ın kızı Meryem.." - Yeni
Şafak - 22 Mayıs 2005
Barış küreselleşmeli Tek başına çıktığı ilk resmi ziyaretini Şam'a
yapan Başbakan Erdoğan'ın eşi Emine Erdoğan, küresel barışa vurgu yaparak,
"Bizim temennimiz barışın, dostluğun, adaletin, hak ve özgürlüklerin
küreselleşmesidir" dedi. · KEZBAN BÜLBÜL / ŞAM Emine Erdoğan konuşmasında,
medeniyetler arası çatışma tezlerinin yaygınlaştırılmaya çalışıldığı bir
dönemde, medeniyetler arası işbirliği ve uzlaşı zemininin yakalanabilmesinin
büyük önem taşıdığını söyledi. Erdoğan, "Adalet, sosyal dayanışma,
özgürlük ve temel haklar gibi evrensel değerleri ön plana çıkararak, farklı
semavi dinlerin işaret ettiği ortak iyiler üzerinde buluşabilmeliyiz. Bizim
temennimiz barışın, dostluğun, adaletin, hak ve özgürlüklerin
küreselleşmesidir" dedi. Hz. Hatice örneğini
verdi Her geçen gün mekanikleşen
dünyada kadınların oynayacağı önemli roller olduğunu belirten Erdoğan,
"Kadınların, bugün dünyada yaşanan pek çok sorunun sebepleri arasında
yeri yoktur, ama çözüm yollarının tamamında yerleri vardır. Bizim medeniyet
köklerimizde kadınlar ikinci plana itilen değil, toplumun ana unsuru ve
dinamik birer ögesi olarak görülmüştür. Hz. Aişelerin, Hz. Fatımaların
üstlendikleri rollerin yanında, günümüz kadınlarının pozisyonunun çok
ilerilerde olduğu söylenemez" dedi. Erdoğan konuşmasında Hz. Muhammed'in
"Hıristiyan kadınların en hayırlısı İmran'ın kızı Meryem, Müslüman
kadınların en hayırlısı ise Hüveylid'in kızı Hatice'dir" sözünü
hatırlattı ve Hz. Hatice'nin öncülüğünden yararlanmak gerektiğini söyledi. Türkiye'de kadın hakları
ve kız çocuklarının eğitimi yönünde atılan adımları anlatan Erdoğan,
"Biz kadınların aktif hale gelmelerine evet derken, kadınların
metalaştırılmasına da hayır diyoruz. Kadının aile içindeki rolünü sıfırlayan,
annelik misyonunu küçümseyen çarpık anlayışlara da mesafeliyiz. Sağlıklı
toplum yapıları ancak sağlıklı ailelerle gerçekleşebilir" dedi.
Kadınların üretkenliğini, çalışmasını ve ekonomik özgürlüğünü savunurken,
aile yapısını da korumak gerektiğini kaydeden Erdoğan, "Bizler, köşesine
çekilmiş kadınlar yerine, köşe başını tutan köşetaşı gibi kadınlar görmek
istiyoruz" diye konuştu. Ayrımcılık her yerde Forumun açılış
konuşmasını yapan Suriye first leydisi Esma Esad, kadınlar ve erkekler
arasındaki cinsiyet eşitsizliğine vurgu yaptı. Esad, Dünya Ekonomik Forumu
tarafından açıklanan kadın erkek eşitsizliği raporunu hatırlatarak,
kadınların gelişmiş ülkeler de dahil her yerde eşitsizlikle karşılaştığını
söyledi. Esad, bu rapora göre, kadın erkek eşitliğinde İngiltere'nin 8.,
Fransa'nın 13., ABD'nin ise 17. sırada olduğunu hatırlatarak, "Günümüz
dünyasında hala eşitsizlik var. Bunu ortadan kaldırmak için daha fazla
değişim gerekiyor. Gelişmekte ve gelişmiş olan bütün ülkelerde kadınların
potansiyelini kullanmalarını sağlamamız lazım" diye konuştu. Mısır
Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek'in eşi Suzan Mübarek ise kadınların büyük
şirketlerde kendilerini ispat ettiklerini belirterek, uluslararası düzeyde
kadınların önünü açacak düzenlemeler yapılması gerektiğini söyledi. Mubarek'e Türkiye
daveti Emine Erdoğan, konferans
sırasında Suzan Mubarek ile başbaşa bir görüşme yaptı. İddia edilenin aksine,
Erdoğan, Benazir Butto ile ise özel bir görüşme yapmadı. Ancak diğer konuklar
ile birlikte konferansa verilen arada beraber çay içip sohbet ettiler.
Erdoğan, Mubarek ile yaptığı görüşmede, Bayan Mubarek'i Türkiye'ye davet
etti. Suzan Mubarek de Emine Erdoğan'ı Mısır'a davet etti. 'Kadın-erkek
eşitliğini babamdan öğrendim' Pakistan eski Başbakanı
Benazir Butto, kadın-erkek eşitliğini babasından öğrendiğini söyledi. Butto,
"Üniversite eğitimi görmem gerektiğini babam söyledi. Üstelik halamın
çok eğitim görmüş kadınların koca bulamayacağını söylemesine rağmen"
dedi. İngiltere'de oluyorsa, Pakistan'da neden olmasın, düşüncesinden
hareketle başbakan olmaya karar verdiğini anlatan Butto, "Seçime giremezsin,
dediler, ama girdim ve kazandım" dedi. First leydiler Şam'da
buluştu Ebla Şam Otel'de
düzenlenen Uluslararası İş Kadınları Forumu, renkli görüntülere sahne oldu.
İki gün sürecek forum için 40 ülkeden yaklaşık 450 iş kadını Şam'a geldi.
Forumu yaklaşık 200 gazeteci takip ediyor. İşkadınlarının yanısıra diğer
katılımcılarla birlikte yaklaşık bin 200 kişi oturumları takip etti. Forumun
yapıldığı Ebla Şam Otel'deki Emevi Konferans Sarayı'nı farklı ülkelerden
farklı kıyafetlerle gelen kadınlar doldurdu. Forumun açılışına Müslüman ve
Hıristiyan din adamları da katıldı.
|
Boğaziçi
Üniversitesi’nde o toplantının Ertuğrul Özkök - 25 Mayıs 2005 - Hurriyet
|
Ertuğrul ÖZKÖK |
|||
BUGÜN şöyle bir yazı yazı yazmak istiyordum. Boğaziçi Üniversitesi’nde
o toplantının yapılacağı salonun önünde bir eylem yapmak isterdim. Küçük, masum bir bildiri dağıtma eyleminden söz etmek istiyorum. |
|
||
Bilderberg dayanışması Ülsever Babacan - 25 Mayıs 2005 - Hurriyet
|
Cüneyt ÜLSEVER |
||||
BAŞBAKAN nihayet Başmüzakereci’yi atadı: Ali Babacan! Başbakan’ı kararından dolayı, Ali Babacan’ı da yeni ve çok önemli görevi
nedeniyle kutluyorum. |
|
|||
Huntington Türkiye'nin AB üyeliğini unutmasını ve İslam dünyasının
ihtiyacı olduğu liderliğe oynamısını önerdi - Güneri Civaoğlu - Milliyet - 25
Mayıs 2005
Ve Türkiye'ye de AB üyeliğini unutmasını, zaten bunun bir
hayal olduğunu, Atatürk'ün laisizm ilkelerini iyice gevşetmesini, İslam
dünyasının ihtiyacı olduğu liderliğe oynamasını öneriyordu.
Bir de yorumu vardı:
"Atatürk sağ olsaymış iradesi bu doğrultuda olurmuş."
Bence yanlış.
Ya
biz kimiz?
Kürsüdeki tarihçi, "Ermeni olan karım da benim gibi İstanbul'da olmanın
heyecanını hissediyor" dedi.
Medeniyetler çatışması" teorisiyle küresel çapta tartışmayı başlatan
Profesör Samuel P. Huntington, böyle bir girişe neden gerek duymuştu?
Dün İstanbul Swissotel'in Fuji Salonu'nu onu dinlemek için dolduranlar, bu
sorunun cevabı için çeşitli olasılıkları konuştular.
Galiba en doğrusu şuydu:
"Eşinin Ermeni olduğunu kendisi dile getirmeseydi, ilerleyen dakikalarda,
soru/cevap bölümünde bu gerçek zaten önüne konulacaktı. İslamla Batı arasında
uygarlıklar çatışması tezi oluşumunda eşinin Ermeni olduğu gerçeğinin katkısı
sorgulanacaktı. Huntington bu özelliği, kendisi vitrinine koydu."
Diplomaside bir söylem vardır: "İtiraf edilen şey, yarı yarıya hoşgörülmüş
sayılır..." (Faute avouÈe est ç demi pardonnÈ.) Huntington da bunu yaptı.
Her neyse... Böyle ilişkiler gene de etkili olabiliyor.
..........................
Dünyanın en saygın üniversitelerinden biri olan Harvard'da tarih bölümü
başkanlığı önemlidir. Teorileri ve görüşleri "eşi Ermeni'dir"
söylemiyle devalüe edilemez.
Ama... Onun, konuşmasına başlarken uyguladığı yöntemi, ben de yazımın başında
uyguladım. Nedeni sonraki satırlarda...
..........................
Huntington, bundan önceki kitabında "uygarlıklar çatışmasının kaçınılmaz
olduğunu ve 21. yüzyılı belirleyeceğini" savunuyordu.
11 Eylül İkiz Kuleler saldırısı, kimilerine göre Profesör Huntington'ın
öngörüsünü doğrulayan kanıt oldu. Onlar, "Bunu diğer dramatik örnekler
izleyecek" görüşündeler.
"Eksilerden artı üretmek isteyen iyi niyetliler" ise, 11 Eylül'ü bir
uyarı, Huntington'ı ise provokatör olarak gördüler.
Huntington'ın "medeniyetler çatışması" etkisinden "medeniyetler
uzlaşması zorunluğu" tepkisini ürettiler.
Türkiye bundan kazançlı çıktı.
Özellikle AB yolunda Türkiye'nin üyeliği "medeniyetler uzlaşması
zorunluğu" için bir "simge" gibi görüldü.
İslam nüfusu, dünya nüfusunun sadece beşte biri ama son 5 yılda savaşan
toplumların dörtte üçünde İslam, bir şekilde taraf. Sözgelişi... 2000 yılında
32 büyük çatışma sürmekteymiş, bunlardan 23'ü -kabaca üçte ikisi- Müslümanları
içeriyormuş. Terör olaylarında da İslam kökenliler açık arayla önde.
11 Eylül'den sonra bu verilerin ışığında dünya, bir kavşakta bulmuştur kendini:
"Ya Huntington'ın öngördüğü gibi medeniyetler arası çatışma... Ya da İslam
toplumlarıyla medeniyetler arası uzlaşma..."
Aklın yolu ikincisini göstermiştir.
Türkiye'nin Soğuk Savaş sürecinden sonra ABD ve Batı nezdinde hızla yitirdiği
değeri, revalüe edilmiştir. Türkiye, kendine özgü demokrasilere dönüştürülmek
istenen İslam toplumları ve ülkeleri için örnek olarak seçilmiştir.
Tıpkı II. Dünya Savaşı sonrası Güney Kore ve Batı Almanya'nın ışığını yitirmiş
komünist bloklara karşı parlatılması gibi bir projenin taslağı çizilmiştir.
ABD ve Batı, desteğini bu iki ülkeye yoğunlaştırmış, demokrasi ve ekonomi
boyutlarında Avrupa'da Batı Almanya, Asya'da ise Güney Kore komünist rejimlere
karşı "cazibe ve mesaj coğrafyaları" oluşturmuştur.
Türkiye'ye de ansızın AB'ye tam üyelik adaylığı için yıllardır kapalı duran
kapıların aralanması, bu projenin bir uzantısıydı.
.........................
Küresel pandül, 11 Eylül'le birlikte "medeniyetler çatışması"ndan
kopup "medeniyetler uzlaşması"na doğru yol aldı.
Ama... Kendine özgü demokratikleşmenin ilk denemesi olan Irak'ta, her gün oluk
oluk kan akıyor. Yeni örneklere heves azaldı. Pandül yeniden geriye dönüş yapmakta.
Dün kürsüden izlediğim ince yapılı, gözlüklü Harvard'lı yaşlı Profesör, biraz
da haklı çıkmak keyfiyle bunu anlatmaya çalışıyordu.
Ve Türkiye'ye de AB üyeliğini unutmasını, zaten bunun bir hayal olduğunu,
Atatürk'ün laisizm ilkelerini iyice gevşetmesini, İslam dünyasının ihtiyacı
olduğu liderliğe oynamasını öneriyordu.
Bir de yorumu vardı:
"Atatürk sağ olsaymış iradesi bu doğrultuda olurmuş."
Bence yanlış.
Satır aralarında da "zaten gidişin bu olduğu" mesajı okunuyordu.
Bence ne tam doğru ne tam yanlış.
...........................
Huntington'ın son kitabının adı "Biz Kimiz?" ABD'yi böyle sorguluyor.
2005 yılı Türkiye'sinde bu sorgulama bizim için de yaşamsal önemde.