î Başa
İngiltere'de yapılan bir araştırmaya
katılanların çoğunluğu, 17. yüzyılın İngiliz fizikçisi İsaac Newton'ın insanlık
ve bilim için, Alman Albert Einstein'dan daha önemli olduğu görüşünü ileri
sürdü.
| |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
Anavatan Partisi Genel Başkanı Erkan Mumcu TBMM’de yaptığı Grup Konuşması’nda Türk Mili Takımı Futbolcularına sahip çıktı. Mumcu yaptığı açıklamada şu görüşlere yer verdi: Ne yazık ki kötü bir hafta geçirdik. Türkiye olarak üzücü olaylar yaşadık. Kaygı verici tutumlara, yorumlara ve olaylara ne yazık ki tanık olduk. Türkiye geçen haftayı futbol konuşarak ve komplo teorileri konuşarak geçirdi. Bir futbol müsabakasının etrafında yapılan, yürütülen tartışmaların aslında hangi psikolojiye, hangi sosyal algıya, hangi görüş ve davranış biçimine işaret ettiğinin altını çizmek istiyorum. Çünkü gerçekten dikkat çekici, çarpıcı biçimde bu ülkenin, bu milletin iki yüzyıldır yaşamakta olduğu sorunlara özellikle sosyal bilinç altına işaret eden bilhassa bu ülkenin aydınlarının, elitlerinin dünya karşısında ve kendi milleti karşısındaki tutumuna işaret eden örnek bir vaka yaşadık. Sözünü ettiğim şey Türkiye İsviçre maçı ve bu maçta cereyan eden olayların arkasından yapılan yorumlar. Hiç şüphesiz spor müsabakalarında kaybetmek de vardır, kazanmak da vardır. Müsabakaya çıkarken kaybetmeyi de kazanmayı da göze alarak çıkarsınız. Ancak bir spor müsabakasının arkasından, spor müsabakası içinde olağan kabul edilebilecek gerginlikleri başka bir tartışmanın konusu yapmak gerçekten kaygı verici. Ve ortaya çıkan gerçek şu: Vurun abalıya, vurun abalıya. Bir ülkenin spor müsabakasında yaptığı, müsabaka sonrasında ortaya çıkan küçük çaplı olaylar üzerinden î Başa FİFA Başkanı, başında İsviçre bayrağı taşıyan şapkasıyla çıkıp, olayların üzerinden 5-6 saat geçmeden, bir ülkeyi top yekun mahkum eden yargılarda bulunuyor, ama bundan daha kaygı verici olanı, daha acıklı olanı, Türkiye’de bir takım kimselerin bunu itiraz etmek yerine, bu çifte standartlılığa, bu haksızlığa, bu adaletsizliğe itiraz etmek yerine dönüp suçlu aramaya, suçu kabullenmeye ve kurban edilecek bir günah keçisi bulmaya çalışmalarıdır. Türkiye bu psikolojiden derhal uzaklaşmalıdır. î Başa
Bu güne kadar spor
federasyonları hakkında ne yaptığına, ne katkı sağladığına tanık
olamadığımız hükümet yetkilileri bu tartışmaların arkasından
federasyonları istifaya davet ediyorlar. Eğer Malatya Çocuk Yuvası’nda
ortaya çıkan kepazelikten sonra da aynı duyarlılık gösterilmiş olsaydı
buna bir anlam vermek mümkündü. Ya da sözgelimi hızlandırılmış tren
faciasından sonra yani insanlarımız hayatlarını kaybettikten sonra aynı
duyarlılığı göstermiş olsalardı buna da saygı göstermek mümkündü. Ama
“Türkiye’nin imajını kimse bozamaz” diyen bir süslü cümlenin arkasından
birilerini günah keçisi ilan etmeye hiç kimsenin hakkı yoktur. Milletler
biraz da hatalarının arkasında durarak millet olurlar.
Bu hatayı inkar etmek biçiminde bir tutum değil. Ama hatasını hata
olarak kabul edip, ana hatasının da arkasında durmayı bilebilmelidir bir
millet. î Başa
O ülkenin aydınları, hemen, siyasi, askeri pek çok meselede
örneklerini gösterdikleri gibi taraf değiştirmeye meyletmemelidirler.
Gerçekten kaygı verici, gerçekten üzüntü verici bir durumla karşı
karşıyayız. Kendi insanımıza karşı insafsızlığımız, kendi insanımıza karşı
acımasızlığımız. İsviçre’de müsabaka oynanırken her şey çok mu fairplay’e
uygundu? Orada bir itiş kakış yaşanmadıysa başka hiçbir şey mi olmadı.
Bırakın bir ülkeyi temsil eden milli takımın aşağılanmasını, horlanmasını,
basınıyla, spor sözcüsüyle, sporcusuyla orada bulunan herkes,
rakiplerimiz, bir millet olarak bizi aşağılamaya yeltendiler. Horladılar,
hakaret ettiler. Olanca kötü sözü söylediler.
Tabi ki bizim kültürümüz, tabii ki bizim Uygarlığımız kötülüğe bile iyilikle mukabele etmeyi bize telkin ediyor. Bize yakışan odur, evet. Ama ne oldu? Yani, bir spor müsabakasının arkasından ufak çaplı bir itiş kakış yaşadı diye, top yekun bir millet olarak özür dilememizi gerektiren, bir millet olarak “Bizden adam olmaz” psikolojisine gark olmamızı gerektiren ne oldu: Ne gerek vardı? Ama bu olayın açığa çıkardığı bu tutum, bu psikoloji mutlaka üstünde durmamız gereken bir şeydir. Kendi insanımızı bize yönelen gazaba, o gazabı yatıştırmak için kurban olarak sunmaktan vazgeçmemiz gerekiyor. Biraz insanlarımıza sahip çıkmamız gerekiyor. Biraz kendi içimizden de mücadele veren, başarı öyküsü yaratan insanların arkasında durmayı bilmemiz gerekiyor. Bu herhangi bir spor meselesi değil. Bu ulus olma bilincinin tezahür etme biçimlerinden bir tanesidir. Onun için burada yapmaya çalıştığım şey bir spor müsabakasını tartışmak değil. Ama genel olarak katıldığımız ve ne yazık ki sonradan siyasetin de katıldığı bir yanlış tutumu teşhir etmektir. Bunu yapmayalım. Hakkımıza sahip çıkmayı bilelim, hakkımızın arkasında durmayı bilelim. Ulusal onurumuzun, milli gururumuzun arkasında durmayı bilelim. Çünkü milletleri millet yapan şey, hiç şüphesiz ortak tarihleri, ortak değerleri, ortak ülküleridir. Milli takımlar bir ülkenin kendine olan güvenini ifade eder. Spordan ibaret değildir mesele. Ülkenin milli benliğini temsil eder. Bu vesile ile o maçta mili forma altında mücadele eden, canını dişine takan delikanlılarımızın hepsini kutluyorum. Hepsine çok çok teşekkür ediyorum. Aslan gibi mücadele ettiler, söyle hata yapmışlar, şöyle hata yapmışlar. Şu ya da bu hatalarını sürekli teşhir etmenin, ağır çekime alıp sürekli göstermenin, sürekli yanlışları yüzlerine vurmanın ve bütün bir kaybın aslında yüzyıllar süren, yüzyılların biriktirdiği bir geri kalmışlık psikolojisinin sorumlusu ilan etmeye hakkımız yok. Aksi halde bu ülkeyi temsil edecek hiç kimseyi bulamayız. Bu ülkeyi temsil eden insanların arkasında durmayı bilmemiz lazım. | |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Jean-Michel Duffrene/ BBC Fransızca Yayınlar Bölümü
Bu gibi durumlarda, gazeteci olmak da pek
avantajlı bir durum değil. Gazetecilik mesleğinden hoşlanmayan pekçok ülke
biliyorum. Neyse ki pasaportlarda mesleğimin gazeteci olduğu yazılı değil ve ben
bu belirsizliği yüzde yüz destekliyorum.
İstiklal için buyruk verdi mavi gözlü Kutlu Kağan,
Yıkılanlar ayağa
kalktı, sanki ölenler dirildiler..
Yorgun savaşçıların etrafı kıskıvrak
sarıldı,
Dilemediler aman; direndiler, direndiler,
direndiler..
Kıramadı direnci demir atlılar, kıstılar
gözlerini,
"Başka tarihe kaldı bu iş!" dediler.
Etrafımızı saran
dağlara demir döküldü, Ergenekon'dan yüksek..
"Zapt olsun yiğitler,
bakışları demir duvarın ötesini görmesin, kılıçları bir daha demir atlarımıza
değmesin.."
Obaya hapsoldu yiğitler, ilkin Kutlu Kağan'ı
yitirdiler..
Çelmelerle yıkıldılar, darbelerle sarsıldılar..
Umut
oldu Alpkağan, "Kendinize gelin! Toplanın!" diye gürledi.
Yiğitler
titredi, silkindi, can kulağıyla dinledi:
î Başa
"Bu dağların ardında uçsuz
bucaksız topraklar var, bize miras ocaklar var.
Mirası alma vakti geldi!
Eriyecek ateşimizle kızıl paslı demir duvar!"
"Olur mu kağanım, bu ulu
dağlara güç yeter mi?"
"Yetecek, gösterdiğim yerlerde dokuz büyük ateş
yakın!
Harareti ve ışığı için dokuz ateşin, ne varsa
taşıyın!
Evinizin ocağına atacağınız odunu.. Konağınızın, çatınızın,
kapınızın, kilidinizin tahtasını.. Atanızın sırtına saracağınız gömleği..
Eşinizin allı pullu yazmasını.. Çocuğunuzun kundağını..
"Beli kağanım..
Senin yüreğin ateşine bin demir dağ dayanmaz!"
Dokuz ateş yandı.. Işığı
göklere vurdu.. Şavkıyla demir dağların cidarları yumuşadı..
Tarih
Alpkağan'ı haklı çıkardı. En zorlu Şimal Dağı'nda gedik açıldı, gedikten içeri
bozkırın havası doldu, at kişnemeleri, kardeş yiğitlerin haykırışları
duyuldu.
"Artık gam yemem!" dedi yaşlı Alpkağan.
"Benden sonra
gedikleri büyütün, demir dağları davanızla öğütün!"
Devrandı Alpkağan'ın
gözleri, kapandı.. Zaten alaca karanlıktı gök kubbe, zift döküldü, daha da
karardı..
Ağıt yakan yiğitler, tuğ elinde Han'ın "Ağlaşmayın! Toparlanın!
Ateşler körelmesin! İtler bizimle eğlenmesin!" sesiyle kendine geldiler..
Ateşlere koştular.. Körüklere sarıldılar.. Alınlar yeniden ter gördü.. Başsız
kalan kurtlar yeniden ser gördü..
Lakin göğü kararmış obada huzursuzluk
aldı yürüdü..
Otağa sokuldu bir avuç civanmert, seslendiler
Han'a:
"Devletli Han'ım! Obamızın karanlığı hâlâ kalkmadı. Göz
gözü görmüyor; kurtların arasına itler karıştı. Bazı saf kurtlar, sırnaşan
itleri dost belledi. Işık saçan dokuz ateşe su akmaya başladı. Kin kusardı
Alpkağan'a topal it.. Mirasçı yiğitlerle bir anılır oldu.. Şüpheye düştü
dostlar, herkes kem bakmaya başladı."
Hak verdi otağ sahibi, sır edalı
buyurdu:
"Yiğitler itlere güvenmesin! Soyu bozuğu çoktur, zinhar sürüde
yer vermesin!
Düşmanı bilmek için lâzım olan ışığı,
Otağımın
yakınına yakın 'Onuncu Ateşi'.
"Biz, gerçekleri bildiği halde
susmaktan pişman,
Biz, ulufe uğruna davayı satmayacak kadar ülküsüne
bağlı,
Biz, bir avuç civanmert,
Onuncu ateşi yakacağız, ışığımızla
yüzsüzlerin mihengi olacağız.."
Onuncu Işık Çalışma Grubu
| Teşkilat-ı Mahsusa
Abdullah MURADOĞLU [email protected] | |
|
| |
î Başa
Enver
Paşa 1918'de Teşkilat'ı Mahsusa'nın resmen tasfiye edilmesini istedi. Bunun
yerine Umum Alemi İslam İhtilal Teşkilatı'nı kurdu. İhtilal Teşkilatı İngiliz ve
Fransız sömürgeciliğine karşı pekçok milli örgütü de çatısı altında topladı.
Enver Paşa'nın ölümüyle örgüt dağıldı
Enver Paşa 1918'de yurt dışına çıkmadan önce Teşkilat-ı Mahsusa'ya vekalet eden Hüsamettin Ertürk'ü çağırdı. Osmanlı yenilmişti. İttihat ve Terakki Hükümeti çekilmişti. Enver Paşa, Ertürk'e Teşkilat'ı resmen feshetmesini istedi. Ancak varlığı sürecekti. Silah ve cephaneler gizli depolara aktarılacaktı. Teşkilat'ın kadroları, gizli silah ve cephane depoları büyük ölçüde Milli Mücadele'ye intikal edecekti.
SON ANDA BİLE MİSAFİRLERİ DÜŞÜNDÜ
1918 sonlarında İslam dünyasının çeşitli yerlerinden gelen ve Teşkilat-ı Mahsusa tarafından misafir edilen yüzlerce subay, din adamı, aşiret reisi ve şeyh vardı. Bunların başında Şeyh Ahmet Şerif Sunusi geliyordu. Enver Paşa, Ertürk'e talimat veriyordu: "Topkapı Sarayı'nda misafir edilen Şeyh Sunusi Hazretleri, Fatih medreselerinde barındırdığımız bunca şeyh, Mısırlı umera ve zabitan, velhasıl misafiran-ı İslamiye namı altında İstanbul'da topladığımız mücahitlerin hepsi gidinceye kadar iaşe edilecek. Bunların salimen memleketlerine firarlarını temin etmelisin. Aman Hüsamettin Bey elinden gelen yardımı esirgeme, hepsi imparatorluğumuza hizmet etmişlerdir, ileride de edeceklerdir" diyordu. Enver Paşa, Türk-İran İslamları Birliği Reisi İranlı Şeyh Esad Efendi, İranlı nazır Nizam üs-saltana ile yüze yakın İranlı zabitan ve mücahit, eski İran Şahı Muhammed Ali'nin biraderi Salarüddevle'nin salimen İran'a gönderilmesini istiyordu. Paşa'nın son sözleri şuydu: "Teşkilat-ı Mahsusa'nın bundan sonraki ismi Umum Alemi İslam İhtilal Teşkilatı olacaktır. Siz de Teşkilat'ın İstanbul şubesi reisisiniz. Bunu kuran benim, sizi seçen benim."
İRA'YA ELLİ BİN LİRA
Teşkilat-ı Mahsusa yerine ikame edilen "İslam İhtilal Cemiyetleri İttihadı" ya da İttihad-ı Selamet-i Milli'nin merkez üyeleri Enver Paşa, Ziya Bey, İbrahim Tali, Halil Paşa, Sami Bey, Seyfi Bey, Azmi Bey'di. Örgütte Mısır'ı Dr. Ahmed Fuad, Suriye'yi Şekip Arslan, Kuzey Afrika'yı Muhammed Yasin Hamza, Hindistan'ı Bereketullah Efendi ve Cemal Paşa temsil ediyordu. Merkezi Berlin'de olan örgütün başkanı Talat Paşa'ydı. 1920'de Bakü'deki Şark Milletler Kurultayı'na Enver Paşa Kuzey Afrikayı temsilen katılıyordu.
Zafer Toprak'ın "Toplumsal Tarih" dergisinin Temmuz 1997 sayısındaki makalesinde yer verilen Fransız gizli raporuna göre Örgüt Damat Ferit, Süleyman Şefik Paşa ve Aznavur'u ortadan kaldıracaktı. Yanı sıra Tunus ve Mısır'lı devrimcilere birer milyon Frank, IRA(İrlanda Kurtuluş Ordusu)'ya da 50 bin lira verilecekti. Örgütün 1921'de Berlin'deki kongresine Mısır'dan Şeyh Abdulmecid el- Bekr, Mahcub Sabit, Abdulaziz Çaviş, Şeyh Mehmet Necid, Türkiye'den Küçük Talat, Hasan Fehmi, Hacı Evliya Efendi, Fevzi Bey ve Bahattin Şakir, Tunus'tan Şeyh Salih Tunusi, Seyyid Mehmet Ganimi, Mustafa Şefik Bey, Rusya'dan Abdurreşit İbrahim, Mehmet Begof, Cafer bey(Seyitahmet Kırımer), Emin Kekirof, Hacı Mecdi Efendi, Suriye'den Mehmet İhsan Bey, Bulgaristan'dan Hafız Sadık, İran'dan Mirza Hüseyin Daniş, Hacı Musib Efendi ve Seyid Abdusselam katılıyordu.
SÖMÜRGEYE KARŞI BİRLİK
İttihad-ı Selamet-i İslam, İslam Komünterni oluşturmaya dönük faaliyetlerin merkeziydi. Berlin'de Şark Kulübü, Roma'da Şark Mazlum Halkları İttihadı, İttihad-ı Selamet-i Milli'nin yan örgütleriydi. Şark Kulübü İran komünistlerine ait Azad-i Şark Dergisi'ne kol kanat gerdi. Şark Kulübü Başkanı Şekip Arslan'dı. Kulüb, Mısır, Suriye, Hindistan, Afganistan, Türkiye, Azerbaycan, Tunus, Fas, Cezayirli devrimcilerin buluşma yeriydi. Enver, Talat ve Cemal Paşalar ile Bahattin Şakir ve Azmi Bey'in şehit düşmeleriyle Örgüt zaafa uğradı. Buna rağmen örgütün 1923'te Berlin, Mısır, Tunus, Suriye, Hindistan, Rusya, Ankara, Fas-Cezayir-Tunus'u içeren sekiz birimi vardı. 1924'de Osmanlı İmparatorluğu tasfiye edilince Örgütün Türk kanadı dağıldı. Ortaya çıkan otorite boşluğunu bu kez Mısır'daki Hizbül Vatani doldurdu.
Kimler gelip, kimler geçmiş
Libya, Balkanlar ve Birinci Cihan Harbi'nde faal olan Teşkilat-ı Mahsusa ile ilişkili yüzlerce isim var zikrediliyor. Bunlar arasında Celal Bayar gibi Cumhurbaşkanları, Refik Saydam, Şükrü Kaya, Rauf Orbay gibi başbakanların yanı sıra bakanlık yapan Hafız Mehmet, Kara Kemal, İhsan Eryavuz, Behiç Erkin, Reşit Galip Aydın, Ali Çetinkaya, Kazım Özalp, Süleyman Şefik Paşa, Prof. Fuat Köprülü, Kara Said Paşa, milletvekilleri Fahrettin Erdoğan, Müfit Özdeş, Yenibahçeli Nail(Keçili), Filibeli Hilmi, Kara Vasıf, Fuat Bulca, Tahsin Uzer, Sabit Sağıroğlu, Nuri Conker, Ali Fethi Okyar, Halil Türkmen, Memduh Şevket Esendal, Halet Bey, Ubeydullah Efendi, İsmail Canbolat, Emrullah Barkan, Ruşeni Barkın da yer alıyor.
MİTHAT PERİN'İN BABASI TEŞKİLATTAN
İzmir'in işgali sırasında Yunan ordusuna ilk kurşunu sıkan gazeteci Hasan Tahsin de Teşkilat'ın fedailerindendi. Toplum Gönüllüleri Vakfı Başkanı İbrahim Betil'in dedesi Karakaş İbrahim Bey, 1955'deki meşhur 6/7 Eylül Olayları'nda sivrilen İstanbul Ekspres'in eski sahibi ve milletvekili Mithat Perin'in babası Celal Perin, Selanik'teki Yeni Asır gazetesinin yazarı Kemalettin İren da Teşkilat'a hizmet etti.
Eşref Bey'in söylediğine göre Teşkilat, Musevi Prof. Avram Galanti, Rum doktor İstalyanos ve Ermeni Keseryan Efendi'den cömertçe istifade etmişti. Teşkilat mensubu bir Osmanlı subayı olan ve ihanet içine giren Nuri Said Paşa, Irak'ta defalarca Başbakanlık yaptı. 1958'deki Irak devriminde kadın kılığında kaçmaya çalışırken öldürüldü.
MALTA'DA MISIRLI DÖRT BAŞBAKAN
Eşref Bey'le Malta'da birlikte tutsak kaldığı dostlarından Saad El Zaglul, İsmail Sıtki ve Muhammed Mahmut Paşalar, Mısır'da Başbakanlık yaptı. Şeyh Hamed El Basel Mısır İslam İhtilal Komitesi'nde çalıştı. Zaglul, Mahmut ve Sıtki Paşalar Teşkilat'ın Mısır kanadıyla ilişkiliydiler. Hidiv yaveri Hasan Hüsnü Şefik, Ata Hüsnü Paşa, El Ahram yazarı Muhammed'üs Sabahi, Emin Attar, Mahcub Sabit ve Mithat Sami Teşkilat'ın vefakar dostlarıydı. Hintli Mevlana Mahmud'ul Hasan ile Teşkilat'ın İskenderiye Şubesi'ni yöneten İbrahim Ethem bey de Malta'dadır.
Atatürk, Şeyh Sunusi'yi övüyordu
Teşkilat-ı Mahsusa'nın büyükleri arasında yer alan Şeyh Ahmet Sunusi, Kuva-yı Milliye hareketini destekledi. Anadolu'yu gezerek vaazlar verdi. İslam dünyasının Anadolu hareketine destek vermesi için çalıştı. Büyük Millet Meclisi Reisi Mustafa Kemal Paşa, Meclis'te Şeyh Sunusi'nin onuruna davet verdi. Atatürk, konuşmasında Şeyh'i şöyle takdim ediyordu: "Bütün alem-i İslam'ın hürmet ve muhabbetini hakkıyle kazanmış olan bu tarikati ve onun mümtaz mümessilini, riyasetinde bulunduğum Büyük Millet Meclisi namına hürmetle selamlar ve kendisine davamıza gösterdikleri necip alaka ve bizi bu yolda mücadeleye devam hususunda vaki teşviklerinden dolayı minnetle anarız. Afrika'nın en tabii reisini, en salahiyettar hükümdarını ve bize mazideki emsalsiz mücahedeleriyle rehber olmuş Sunusileri de burada kalbimizden gelen en büyük takdir ve takdis hisleriyle alkışlarız."
Rauf Denktaş Kıbrıs TMT'nin elemanıydı
Teşkilat-ı Mahsusa geleneğine uygun bir örnek, Kıbrıs Türk Mukavemet Teşkilatı'ydı. Hükümetin, Genelkurmay'ın resmi sorumluluğu dışında, ama bilgisi ve desteği dahilinde, 1958'de Özel Harp Dairesi Başkanı Tümg. Danış Karabelen tarafından kuruldu. TMT'nin Kıbrıs başkanı Yarbay Rıza Vuruşkan'dı. Sahte isim ve mesleklerle Kıbrıs'a giden uzman subaylar, Kıbrıslı Türkleri örgütledi, eğitti, silahlandırdı. Teşkilat mensuplarının genel adı "Mücahitler" idi. KKTC eski Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, "TMT'nin 1 numaralı mücahidi" sıfatıyla teşkilata kaydedildi. 3 yılda hücreler halinde 5 bin mücahit eğitildi. Rıza Vuruşkan'ın sağ kolu olan Denktaş, 17 yıl varlığını sürdüren TMT'nin mensubuydu.
Kürt mücahitler Kanal'da çarpıştı
İslam dünyasından pek çok alim ve aydın, İttihad-ı İslam projesine destek verdi. Teşkilat-ı Mahsusa'ya kol kanat gerenlerin etnik dağılımı İslam dünyasının renklerini taşıyordu. Aynı ideal etrafında toplanan isimler şöyleydi: Kanal harekatında savaşan Kürt mücahitlerin komutanı Hilmi Musallimi, Tunuslu Şeyh Salih Tunusi, Mısırlı Şeyh Abdulaziz Çaviş, Lübnanlı Dürzi Şekip Arslan, Mehmet Akif, Sibiryalı Abdulreşit İbrahim, Libyalı Şeyh Şerif Ahmet Sunusi, Hintli Mevlana Berekatullah, Muhammed Ali-Şevket Ali Ebul Said El Arabi, Kürt Şeyh Cevad Berzenci'nin damadı Yusuf Şetvan, Cezayirli Emir Ali ile Emir Halit.
Gandi'yi etkilemişler
Teşkilat-ı Mahsusa ile ilişkilendirilen bazı isimler: "Beşiktaş yöneticisi Mehmet Ali Fetgeri, Atatürk'ün başyaveri Rüsuhi Savaşçı, Dr. Fuat Sabit Ağacık, Şeyh Şamil'in torunu Sait Şamil, Prof. İsmail Hami Danışmend, Müşir Deli Fuad Paşa, Nuri Killigil ve Halil Kut Paşalar, MAH Başkanı Naci Perkel, Genelkurmay Başkanı Nafiz Gürman, Alevi Balabanlı ve Şadıllı aşireti reisleri Gül Ağa ile Kırmo Yusuf, Prof. Halim Sabit Şibay, Vehip Paşa, Prof. Ali Hüseyinzade, Filistinli lider Hacı Emin El Hüseyni, Süleyman Numan Paşa. Teşkilat'ın Hindistan'daki etkisini ise Eşref Bey şöyle özetliyor: "Hindistan'daki gizli teşkilatımız, büyük muvaf-fakiyetler kaydetti. Din farkı olmaksızın Müslüman-Budist-Brahman topluluklarını Müstakil Hindistan ideali etrafına toplayan teşebbüsü-müze, Gandi, Mevlana Mehmet Ali , Said Han, Mevlana Mahmut Hüseyin, Ali Şevket, Muhammed Ali Cinnah, şair İkbal, Nehru gibi mücahitler toplandı."
NOT: Dizi hazırlanırken büyük yardımlarını gördüğüm dostlarım Sinan Tavukçu, M. Rüyan Soydan, Dr. Ramazan Yıldırım, Ali Özcan ve Müfit Yüksel'e teşekkür ederim.
|
| El Kaide'nin Paris'e ya da bir başka yere saldırı hazırlığı çerçevesinde aktarılan haber, Türkiye üzerinden yürütülen nükleer kaçakçılığı ve Türkiye'nin nükleer silahlara sahip olup olmadığını yeniden |
El Kaide'nin Paris'e ya da bir başka yere saldırı hazırlığı çerçevesinde aktarılan haber, Türkiye üzerinden yürütülen nükleer kaçakçılığı ve Türkiye'nin nükleer silahlara sahip olup olmadığını yeniden gündeme getirdi. Çnkü Türkiye, Sovyet sonrası nükleer kaçakçılıkta önemli bir güzergah. Azerbaycan, Rusya, Kazakistan, Gürcistan, Romanya, Moldova gibi ülkelerden üçüncü ülkelere yönelen 104 kaçakçılık vakası tespit edildi. Bunlar genelde mafya üzerinden yürütülen kaçakçılık örnekleri.
"Plame, Pakistan, a Nuclear Turkey…" baslıklı bir yazıya dikkat çekmek istiyorum. Yazıda, Türkiye, İsrail ve Pakistan'ın dahil olduğu kapsamlı "ticaret"ten nükleer malzeme transferinden söz ediliyor.
Türk-Amerikan Konseyi ve Türk-Amerikan Derneği gibi kuruluşların yanı sıra, ABD'deki Türkiye Yahudileri'nin kurduğu şirketlerin bu transferlerde adı geçiyor. Pakistan'ın nükleer gücünün öncüsü Abdülkadir Han ve sorgulanan onlarca bilim adamının gizli "ticaret"te önemli yeri olduğu belirtiliyor, ancak bunun bir kaçakçılık değil, devletlerarası ticaret olduğu ima ediliyor. Türk mühendislerin Libya'nın nükleer teknolojisinin bir kısmında rol almasına, İstanbul, Dubai, İspanya, Güney Afrika arasındaki transferlerde Türkiye Yahudileri'nin sahibi olduğu Giza Technologies adlı şirketin üslendiği role dikkat çekiyor.
George Bush ekibini sarsan CIA skandalının merkezindeki isim Valerie Plame'in bu çerçevede bir çok kez Türkiye'ye geldiği, bazı bilim adamlarıyla görüştüğü belirtiliyor. Hatta bazıları, Plame skandalının Türkiye'ye kadar uzanacağını söylüyor.
Mafya bağlantılı nükleer kaçakçılık ve devletler arasındaki gizli nükleer trafik… El Kaide bunun neresinde? El Kaide adı altında yine bir şeyler mi gizleniyor?
Türkiye ve nükleer konusunda ilk iki konu bu. Ama bir konu daha var ki, can alıcı ve dünyanın dikkatle izlediği nokta burası. Türkiye nükleer silahlanmaya mı gidiyor?.
Güney Kore'nin bir anda nükleer güç olduğunu açıklaması dünyayı şaşırtmıştı. Nükleer tartışmalarında adı geçmeyen bir ülkeydi G. Kore. Soğuk Savaş döneminde Pakistan ve İran, G. Kore gibi, ABD'nin askeri teknolojisinden en fazla yararlanan ülkelerdendi. Ama Türkiye'ye daha fazla askeri teknoloji aktarıldı. Pakistan nükleer güç. İran'ın nükleer çalışmaları bütün dünyanın gündeminde. Ya Türkiye?
Son aylarda, İran'ın nükleer güç olmasının Türkiye'yi de nükleer silaha yönelteceğine ilişkin haberler yayınlanıyor.
Türkiye'nin 12 Eylül darbesinden sonra Pakistan'la askeri yakınlaşmasına dikkat çekiliyor. Hatta Türkiye'nin Pakistan'a, nükleer çalışmalarında teknolojik destek verdiği söyleniyor. Şu an için, nükleer silah üretebilecek yerli teknolojiye sahip olan Türkiye'nin yakın gelecekte nükleer güç olduğunu ilan edebileceği, bunun sadece bölgede değil dünyada bir çok dengeyi radikal biçimde değiştireceği, Türkiye'nin bir anda dünyanın en önemli ülkesi haline geleceği ifade ediliyor.
Son on yıldır uzun menzilli füze teknolojisine yatırım yapan Türkiye'nin, bu amaçla Rusya, Çin ve Pakistan'la yürüttüğü işbirliğine, Güney Kore ve Güney Afrika ile ilişkilerine dikkat çekiliyor. Ancak dünya, füze teknolojisinden daha çok nükleer teknoloji ile ilgileniyor ve Türkiye'yi dikkatle izliyor.
İran ve Türkiye ile birlikte nükleer silah yarışı dramatik bir hale gelecek. ABD ve Avrupa ve İsrail, Türkiye'yi bundan vazgeçirebilecek mi? İran'a ekonomik taahhütlerde bulundular. Ya Türkiye'ye ne önerecekler? klif mi yoksa tehdit mi?
| "Atıyor" diyordunuz yazılarımı okudukça, ya da "Ne alâkası var?" tepkisini veriyordunuz... Oysa, tez, olayları daha iyi değerlendirmeye yarıyor... |
Hürriyet'te sürdürülen "İçki yasağı kalksın" kampanyasını ele alalım. Kampanyanın amacı, belediyelere ait tesislerde içki içilmesini serbest bırakmak, bazı yörelerde içkili mekânlar için özel mahalleler kurulması uygulamasını sona erdirmek... Ne kadar 'bize özgü' bir konu ve ne kadar 'yerli' bir talep görünüyor, değil mi?
Oysa, İngiltere'de de 'içki' konusu tartışılıyor. Ancak, İngiliz gazeteleri, konuya, Hürriyet'in tam tersi bir bakış açısıyla yaklaşıyorlar... Sanırım inanmadınız. O halde, iki gün önce (20 Kasım Pazar) günü Sunday Telegraph gazetesinde çıkan "İşçi Partisi İngiliz içki düşkününü hiç tanımıyor" başlıklı yazının giriş paragraflarını beraberce okuyalım:
"İşçi Partisi'nin içkili mekânları bütün gece açık bırakmaya ilişkin yasaya itirazları işitmezden gelmesi büyük bir hata. Perşembe günü yürürlüğe girecek yeni yasaya, emniyet müdürleri, yargıçlar ve doktorlar şiddetle karşı çıkıyor. / Onlar, başkaları, hatta içkili mekân sahipleri, gece kulüpleri müdavimleri ve o mekânlara yakın oturma talihsizliğine uğrayanlar, mekânları daha uzun süreyle açık tutmanın, daha çok insanın daha fazla sarhoş olması, hastalanması, şiddete başvurması veya kendini rezil etmesi anlamına geldiğini söyleyip duruyorlar. / İşçi Partili bakanlar ise, bu tür itirazlara garip iddialarla cevap veriyorlar. Onlara göre, yeni uygulama, tüketilen içki oranını artırmak yerine azaltacak. Mekânlar erken kapanıyor diye İngilizler çok içki içiyormuş..."
Görüyorsunuz, bizde başlayan kampanyayla alınmak istenen sonuç, ülkeyi yalan-dolanla savaşa sokan İşçi Partisi hükümeti tarafından İngiltere'de yasayla sağlanmış bile. İngiliz gazeteleri, hiç değilse Telegraph, bu yönelişin yanlışlığına işaret etme ihtiyacını hissediyor. Ben de o sayede "Bizde olan çoğu kez bize özgü değil" tezimin teyit edildiğini öğrenme fırsatı buldum.
"Bir tek olayla bir tez ispatlanır mı?" kuşkusundaysanız, aynı gün bir başka ülke gazetesinde çıkan bir habere göz atmayı öneririm. Bu defa konumuz bizde 'katsayı' uygulamasıyla gündeme gelen dinî hassasiyete sahip ailelerin çocuklarını gönderdiği okullar... Bakın ABD'de neler oluyormuş; New York Times'tan (NYT) okuyalım:
"Cody Young Güney Kaliforniya'da dinî bir liseye devam eden sıkı Hıristiyan bir genç. Göz kamaştırıcı notları var, üniversite sınavlarında da bayağı başarılı, sosyal faaliyetlerde ise hep ön planda bir öğrenci; genç Cody Young bu başarısına güvenerek University of California'da mühendislik okuyup havacılık alanında kariyer sahibi olmayı planlıyor. / Ancak, Young'un öğretmenleri ve ailesi dinî inançlarının üniversiteye girme şansını azaltmasından endişeli. Üniversite sisteminin dinî ağırlıklı eğitim yapılan okullardan mezun öğrencilere karşı ayrımcı davrandığı iddiasındalar."
Herhalde fark ettiniz, ABD gibi 'dinî inançlar konusunda saygılı' bilinen bir ülkede bile, kamu hizmeti veren bir kurum olan üniversitede, Hıristiyanların kurduğu eğitim kurumlarından mezun gençler ayırımcılığa maruz kalıyorlar. NYT haberinin devamında, Young'ın devam ettiği liseye benzer dörtbin okulu temsil eden bir örgütün, 'düşünce temelinde ayrımcılık' yaptığı ve din özgürlüğünü çiğnemeyle sonuçlanan adaletsiz kabul esasları benimsediği gerekçesiyle University of California'yı mahkemeye verdiği bilgisi de yer alıyor...
Her iki gelişme de çoğunuza şaşırtıcı gelmiştir. Ancak bu gelişmeler, dünyanın almakta olduğu yeni biçimin çerçevesini daha iyi anlamamıza yarıyor. Dünya sistemi 'din' konusuna farklı bakıyor, bunu anlayalım artık. Din eğitimi ve içki tüketimi gibi konular hep o farklı bakışın sonucu. 'Başörtüsü' konusu da öyle...
Burada bir soruyu kendim sorayım: "Yeni standartları kim belirliyor?" En önemli soru bu. Sorunun cevabını da, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nden (AİHM) çıkan karara bakarak vermek mümkün. Karar 'hukukî' bir metin değil; hukukî mülâhazaları mahkeme heyetinin tek itirazcı üyesinin şerhinde buluyoruz. Diğerleri o metne hiç itiraz etmeden imzalarını koymuşlar...
İtirazcı üyenin kadın oluşundan hareketle şu kuşkuyu dillendirebilir miyim: "AİHM'in tartışmalı kararına imza koyanlar kadınları üye kabul etmeyen bir örgütün etkisiyle bu işi yapmış olmasınlar?" Cevap üzerinde bir düşünün bakalım.
Tezimi de ciddiye alın artık, olur mu?
![]() |
Yalçın Küçük, II.Abdülhamit ve Atatürk'ten Kenan Evren'e, AKP'den özelleştirmelere, Milli Mücadele'den Attila İlhan'a kadar geniş bir çerçevede ilginç yorumlar ve iddialarda bulundu. |
Yarın: Tanzimat döneminden bugüne kadar, topraklarımızda Müslümanların ve Türklerin de kullanıldığı bir Yahudi Hıristiyan savaşı yaşandığını ileri sürüyorsunuz.. Bugünkü birçok gelişmenin ve olayında.bu savaşla izah edilmesi mümkün mü? Elenizm ve Judaizm olarak kodladığınız tarihsel diyalektiğin iki karşıt irade olarak bugünkü karşıtları nelerdir?
Yalçın Küçük:
Yeni bir tarih anlayışı ve tarih bilincinin
eşiğindeyiz.
Bir defa tarihi, özellikle son yüz elli yılı,1840'lardan
başlatabiliriz, Türkiye'deki birçok gelişmeyi, belki yüz elli yıllık
"Yahudi-Hristiyan Savaşları" olarak görebiliyoruz.Açık ya da Kripto
Yahudiler'in Hıristiyanları, bu topraklardan çıkarma ve hatta kovma harpleri
var. Biz Türkleri de bu harplerin bir tür figüranları
sayabiliriz, daha doğrusu bu durumdayız.
Böyle bakıyoruz.
Bakmak,
görünmeyeni görmektir. Şimdiye kadar göremiyorduk.
Önemli olan görebilmektir
ve görmeye başladığımızda, madde değişiyor ve yerli yerine oturuyor.
Tabii
hala bazı kuşkularımız ve sorunlarımız var; 1840 yılları diyorum,
üç maddi tespitimiz var, birincisi,Tanzimat'i hemen izleyen
yıllardır. İkincisi, "Kürdistan Madalyaları" çıkarıldığı bir zamandır,
İkinci Mahmut'a, "Kürdistan'ın İkinci Fatihi" de deniyordu, Kürt feodallerini
kırıyordu. Üçüncüsü, Bedirhan İsyanı'dır, ilk büyük Kürt Kalkışması
sayıyoruz.
"Kürt İsyanı" olarak da görülse, Bedirhan, Yahdudi mi idi,
bu soruyu formüle edebiliyoruz ve güçlük buradadır. Çünkü, bazı kaynaklara göre
kırk bin Süryaniyi üç günde yok etti, on bin de olabilir, bunu
"Yahudi-Hıristiyan Harpleri" manzumesine dahil edebilir miyiz, soru
ortadadır.
Tartışmak zorundayız, a- bu bilgin kavmi, süryanleri,
kahretmek için, ibraniyet bir gerekçe olabilir mi? Yoksa, ciddi neden
bulmak zorundayız. b-Bedirhan'ın birinci kuşak ahfadının İsrael casusu
olduklarını İsrael kaynaklarına dayanarak , İsyan'da, göstermiş,
bulunuyorum. c- Vasıf Çınar ve Cemal Kutay da ahfadındandır, aşırı
kemalist Cemal Kutay'ın, Yahudi damat meyli gösterdiğini biliyoruz. d-
Sabetayist tesmiye edilen dışişleri eski bakanları Fatin Rüştü Zorlu ve Emre
Gönensay da, şecere itibariyle, Bedirhan içindedir.
Burada bir nokta var,
görülüyor, Bedirhan tahlilimizde, dar onamastique tekniklerden yararlanamıyoruz,
ayrıca çok belirleyici saymıyoruz. Çünkü Arabi ve İbrani kardeş dillerdir ve
ayrıca Peygamber Hazretleri islamı yayarken hem Yahudiler'le savaştı ve hem de
onlardan aldı, isimleriyle birlikte geldiler. Merve, Reyhan aslında İbrani
isimlerdir. Halil, Sami her iki kavimce de taşınmaktadır. î Başa
Yeni kitaplarımda
görülecek, Arjantin'e göçmüş Yahudilerde, "Tayyip" adına rastlıyoruz. Dış
İşleri ve Çankaya'da yüksek noktalara çıkmış Fuat Bayramoğlu'nun bir adı da
"Tayyip" idi.
Düşündürebilir. Ama belirleyici saymıyoruz.
Başka tahlil
yollarını açıyoruz.
Bedirhan ahfadından düz Yahudileri tespit
edebiliyoruz.
Bakmak nedir? Derini görebilmektir, bakın eğer, yüz elli yıllık
"Yahudi-Hıristiyan Savaşları" varsa, şu son zamanlarda ülkemize gökten Yahudi
sermayesi yağmasını dahi iyi anlayabiliyoruz. Tayyip Bey ve tayfası, kendi
getirdiğini sanıyor, Tayyip Bey sadece gelmek isteyenler arasında seçim yapıyor.
"Pazarlama" dediği ve Deniz Baykal'ın "komisyon" saydığı, iştir.
"Akın var,
akın.." Yahudi sermayesi akını var, çünkü, Türkiye Avrupa Birliği'ne girerse ve
hatta girmeden önce şimdiden, Batı elenize olacaktır ve şimdiden
olmaktadır. Türkiye'den çıkarılan Greklerin dönüşü başlamıştır ve artacaktır; bu
nedenle de, Türkiye'nin Birlik'e girmesinin en ateşli ve samimi savunucuları
Atina ve Papadapuls'tur, dünya Yahudiliği buna asla razı olmaz.
Bakın, bu
çalışmaları açarken iki önerme formüle etmiştim. Bir, Yahudiler'in bu bölgede en
yakınları, Türkler değil Kürtler'dir. İki; Yahudiler'in dünyada en büyük
düşmanları, Araplar değil Elenler'dir.
Ben teorik bakıyorum.
Sadece
bakmıyorum, söylüyorum ve söylediklerimi yazıyorum. Yahudi-Elen Harpleri
manzumesinde Yahudiler, limanlar, rıhtımlar, rafineriler, televizyonlar
alıyorlar.
î Başa
Tayyip Bey ile Putin'in başbaşa konuşmalarında bazı
"işlerin bağlandığını", daha önce söylemiştim ve yazılı basında çıkmıştı. Şimdi,
Rusya basını, Turkcell ile Alfa antlaşmasının bu görüşmede
kesinleştirdiğini yazmaktadır. Alfa, silme Yahudi sermayesidir.
Ve bu kadar
değil, Putin-Erdoğan gizli görüşmesinde başka kementler de atılmıştır. Bu
kementlerin iki ucunda da Yahudilik var. Yakında göreceğiz.
Devamla, eğer bir
bakış getirebiliyorsam, "6/7 Eylül" de, "Yahudi-Hıristiyan Harpleri"
içindedir. 1915 Ermeni Tehciri da bu savaşlar silsilesi
içindedir.
Bunları gösterebiliyoruz.
Yüce Gök'e şükürler olsun, Erivan da
öyle bakıyor ve Türkler'den önce İbraniler'i ve sabetayistleri sorumlu görüyor.
Yarın: İslam ve Müslümanlık bu savaşta nerede duruyor? Müslümanların hiç mi dahli yok bu kavgada? Hiçbir irade, mana biçmiyor musunuz Müslümanlara? Varolan direnişleri Filistin'deki, Iraktaki…
Yalçın Küçük:Olur mu, Filistin ayrı, Iraktakiler çok ayrıdır.Irak'taki
müslümanlar, sunniler ve bu arada Baas kadroları, müthiş bir direnç ve
kahramanlık sergiliyor.
Ben ne söylüyorum, 1915 Mavi Kitap, Ermeni Kırımı
üzerinedir, kızıyoruz, reddediyoruz. Kim kızıyor ve kim reddediyor, bunu da
bilmiyoruz; "Blue Book", yorumla değil, açık açık, pek çok müslümanın ve pek çok
valinin bu yapılanları tasvip etmediğini ve karşı çıktığını, kaydetmektedir. Ben
buna ek olarak ne söylüyorum; hem bu, hem de 1923/1924 Mübadelesi, Türko-Moğol
geleneklerde yoktur. Açıkçası, bizim kitaplarımızda yazılı değildir.
Bunlar,
Türk kavmine uymuyor.
î Başa
Ne ekliyorum, Türkiye'de islam judaize
olmuştur(Yahudileşmiştir).
Burada, sadece onomastique teknikleri
kullanmıyorum, dedikodu magazini benim en önemli kaynaklarım arasındadır.
Bıkıyorum, tiksiniyorum, ama, dedikodu basınını izliyorum. Bakın şimdi önümde ne
var, î Başa
Londra'da "ünlü" modacı Rifat Özbek, ailesinin mallarını satıyormuş ve
ailesinde üç şeyhülislam varmış, güzel, ben de, şeyhülislamlarımız
arasında İbrani asıllılar vardır, diyordum.Dedikodu basını, bilime dönüşüyor;
torunlarından dedelerinin kavmiyatını buluyoruz. Bu çok mu yeni, On Beşinci yüz
yılda, Portekiz ve İspanya'da, pek çok piskoposun, baş piskoposun, rektörün,
gizli Yahudi oldukları kanıtlanmıştır. Bizde neden olmasın, judaizmin bir yolu
budur.
Neyi buluyoruz, Hande Yener, Maurice Kohen ile birlikte oluyormuş, bu
arada Güzide Duran da İlker İnanoğlu ile "birlikte" imiş ve ne olmuşsa olmuş,
Maurice Kohen, Güzide Duran'a geçmiş, İlker İnanoğlu da Yeşim Salkım'a ; Salkım,
daha önce Arben ile bir salkımmış, daha önce de Uzan ile salkım imişler.. Güzel,
burada onomastique neye yarıyor, "hande", Farisi olup, "gülüş" demektir, "gülüş"
ise, "isak" sözcüğünün bir halidir. "Duran", dünyada Yahudiler tarafından
taşınmaktadır ve Güzide'ye New York'ta "Guzi" demişler ki, Goz veya Guz'lu
demektir, Yahudi isim sözlüğünde yerini buluyoruz. Arben'i ise, Gülben'i, Bengül
yollu olduğu üzere, "Benar" da sayabiliriz, İbrani ve Arabi "vav" karakterini
biz "u" ve "o" ile karşılıyoruz, Uzan, Ozan da olmaktadır. Ne çıkıyor; bir
turnike var. Bunu, İlker İnanoğlu'nun anasına, babasına ve babalığına kadar
götürmek de artık izleyenlerin takdirindedir.
Bunun arkasında ise şu bilgi
var; Sabetay Sevi, sabetayistlerin, Türk-Müslümanlar ile cinsel ilişkisini
yasaklamıştır. Dindar sabetayistler bu kurala uyuyorlar. Uyuyorlar da ne oluyor,
bir turnike başlıyor, sonunda "bir günlük aşık" aşk ortaya çıkıyor.
Ak-ist
dönemde fahişeliğin ortadan kalkışı işte böyledir. Artık kimseye fahişe
demiyoruz, ilga ettik.
Müslümanlık nerede? Eğer pornocu Sibel Kekili buraya
geldiğinde üç müslüman, "kız geldiğin yere" demiyorsa, fazla maskulen suratlı,
bana göre travesti dizilerine pek uygun, Gamze Oz'a, "kızım şu 'Allah' yazılı
kolyeyi takma, dinimize mugayyirdir"demiyorsa, ben islamı aramak zorundayım. Din
ve islam, öncelikle ahlak'tır ve norm'dur.
Teorik plana gelirsek, bu açılımlarımla, bir alt üst olma ortaya
çıkmaktadır.
Müslümanlar, Tanzimat'a karşıdırlar, peki neden, İkinci Mahmut,
orduyu lağvettikten sonra, yeniçerilik ve dolayısıyla bektaşilik ile iç içe,
kaynaşmış, zengin Yahudilerin boynunu vurduğu için mi? İbraniyet, İkinci Mahmut
ile birlikte, Türkiye'de Yahudi siyasal gücünün kırıldığını yazmaktadır.
Kırılmıştır. En zenginleri ve bu arada Filistin Yahudilerine yardım komiteleri
başkanları boğulmuştur. Şimdi açıklık budur.
Peki müslümanlar, neden İsmet
Paşa'ya kızarlar? İsmet Paşa karşıtlığını da bir sabetayist sendrom
sayabilirmiyiz? İlahiyat Fakültesi'ni açan odur, uygulayamadığı Varlık Vergisni
çıkaran da odur. Çok sert toprak reformu tasarısına kim karşı çıktı, C.Oral ile
E.Sazak, her ikisi de İbrani asıllı büyük toprak ağası idiler.
Öyleyse
yeniden bakmak durumundayız.
İslamcı düşüncede şu vardır: Abdulhamit
Siyonistlere yüz vermedi. Hayır benim bilgilerim bunu göstermiyor.
Yarın: Toprak satmadı
Yalçın Küçük:Hayır, çok toprak sattı.
Yarın: Ama toprak satmadı diye, biliniyor
Yalçın Küçük: Çok sattı.
Bu bilgilerimizin kaynağına gitmemiz
gereklidir.
Dünya Yahudiliği'nin Filistin'e yerleşmesi Sultan Hamid
zamanındadır.
Bakın, benim yaklaşımı bilimsel kabul etmek, tarafsız saymak
yerindedir. Bana "müslümanlar seni neden çok okuyorlar," dedikleri zaman,
"Sultan Hamid'i severler, neden sevdiklerini bilmezler" diyordum,
nedenini bende okuyorlar. Hamid'in büyük bir reformatör olduğunu ortaya çıkaran
benim. Ancak Hamid zamanında ve özellikle Rusya'dan büyük Yahudi göcü
olmuştur.
Yahudiliğin Filistin'e yerleşmesinde "Mikve İsrael" çok çok
önemlidir. "Mikve" İspanyolca'da, "umut" demektir, İbrani "Tikve İsrael"
diyorlar; o zamanki Osmanlı memaliki ve bugünkü İsrael'de kurulan tarım
okulu ve çiftliğidir. Benzeri Aydın'da da kurulmuştur. Hepsi, Hamid
zamanındadır.
İstememiştir, ancak kapıları açmıştır.
Kuşkusuz Sultan
Hamid, ürkmüştür, sonra önlemeye çalıştı. Ama atı alan Üsküdar'ı
geçmişti.
Kızgınlık ve rivayet bu son döneminden
kaynaklanıyor.
İslam'a ciddiyetle bakmak zorundayız.
Müfit Yüksel
Dostumuzun mükemmel araştırmasını, Yarın'da okuduk. Selanik Mevlevi
Şeyhi'nin Emre Gönensay'ın dedesi olduğunu Yüksel'den öğrendik. Yine Yarın
yazarlarından Muratoğlu, Yeni Şafak'ta, Arusi tarikatının şeyhinin Fevzi
Mardin olduğunu gösterdi. Mardin'leri, İbrani asıllı saymakta sakınca
görmüyoruz.
Her taraftan yeni bilgiler geliyor.
İbraniyet de yeni
açıklamalar yapıyor. Yakında, Ankara ve İstanbul'da "İki Siyasi Roman Üzerine
Konferans" vereceğim, birisi Brigitte Peskine ve diğeri Liz Behamiras tarafından
yazılmış ve her ikisi de yirminci yüz yıl Osmanlısı üzerindedir. Evlerde ve
klüplerde ve partilerde bir kavga var, "siyonistler-alyansistler"
kavgasıdır. Siyonistler, bir başka toprakta "İsrael Devleti" kurmak istiyorlar.
Alyansistler, bulundukları ülkede, en azından iktidara ortak olmak veya kamufle
edilmiş Yahudi Devleri peşindeler.
Şebeke'de ben "rezervist devlet"
tabir ediyordum. Hala da tercih ediyorum.
Yarın: Alyansistler takiyeci mi yani?
Yalçın Küçük: Evet.. Öyle de söyleyebiliriz.
Peki, benim
çalışmalarıma kadar, ne biliniyordu, Alliance İsraelite Universelle
okulları hakkında? Talat Paşa'ya "çingene" deyip geçiyoruz, Edirne Alyans
Lisesi'nde öğretmendi. Yahudi olmayanların, Alyansa okullarında okumaları veya
öğretmen olmaları kural dışıdır. Ermeni Kırımı'nın baş sorumlusu kabul edilen
Talat Paşa'dan söz ediyorum. Ya Yahudi asıllı olduğunu gösterebilirsem ve
cenazesi Türkiye'ye Celal Bayar'ın gayretleriyle getirilmişti. Bayar da,
Alyans'ta okumuştur. Peki?
Kesin olan, Talat'ın çingene
olmadığıdır.
Müslümanlık mı? Yaşamında bir irregülarite varsa, çingene,
diyorlar, Orhan Pamuk misali "ateist" diyorlar, annesi azarlamıştı, çok zaman da
"ermeni" iddia ediyorlar. Bakın, yoktan başbakan olduğunda Naim Talu'yu
da Ermeni olarak fısıldamışlardı.
Evvela ve öncelikle teorik bakmayı
öneriyorum.
Naim Talu, 12 Mart Darbesi'nde başbakan olmuştu.
Teorik bakmak
nedir? Darbe'nin başında Genelkurmay Başkanı Orgeneral Memduh Tağmaç vardı,
İbrani asıllıdır. Bir darbe, bir Ermeni'yi başbakan yapar mı? "naim", Naomi,
"hoş" demek olup, İbraniler tarafından da taşınıyor. Talu'dan ise, son sinegog
baskınında ölenler vardı.
Ciddi olmayı da öneriyorum.
Cuntalar, İbrani
asıllıların, kabineleri doldurdukları zamandır.
Bir Serbülent Bingöl
vardı, ne iş yapardı, beklerdi ve bir cunta oldu mu hemen bakanlık koltuğunu
oturtuluyordu. 12 Mart'ta, İmar ve 12 Eylül'de, Enerji Bakanı olarak görüyoruz.
Başka zamanlar görmüyoruz. Çünkü her iki cuntanın lideri Orgeneral Tağmaç ve
Orgeneral Evren, İbrani asıllıdırlar. Yakında ölen Orgeneral Nurettin
Ersin de öyle idi. Oradan seçiyorlar.
Yarın: Peki Hocam bu büyük taarruz ve istila karşında direnme çabaları yok mu, ne durumdadır?
Yalçın Küçük: Bu sorunuza, kısmen "var" ve kısmen de "henüz çok zayıf"
diyorum. Yeni bir bilinçlenme dönemindeyiz. Ayrıca bu hücumun islami iddialı bir
dönemde olması bulanıklık yaratıyor. Bunun da "hayır" yönünde etkili olduğunu
görebiliyoruz.
Ama günü gününe takip ediyoruz. Bana iki gün önce bir mülakat
vesilesiyle "siz bir mülakatınızda Hikmet Fidan'ı PKK öldürmemiş olabilir,
Halaskar komiteler olabilir demiştiniz, nereden bunu çıkarıyorsunuz. Bunu tasvip
mi ediyorsunuz?" sualini tevcih
ettiler. Yaptığım, tarihe bakmak
konuşturmaktır.
Hala aynı yerdeyim, Fidan'ı pkk de tasfiye etmiş olabilir,
ama, bana hiç mantıklı görünmüyor. Hele son günlerde matbuata hakim olan
senaryo, bana, "tam senaryo" olarak görünüyor ve beni teyid ediyor.Fidan'ın
arkadaşları yakalanmış ve Fidan'ı alıp, pkk tetikçisine teslim etmişler. Buna
inanmak için çok saf olmamız gerekiyor; devlete başvurabilirler ve hatta derhal
Barzani'ye geçebilirlerdi. Demek ki, teslim meselesi havada, yakalananlar
Fidan'ın yakınlarıdır, derdest olmakla, tetikçi ise dağda kalmaktadır.
Tarihi
okumak mı? Bir, Kemal Paşa, 19 Mayıs'tan önce fazla temayüz etmemişti.
İki, müstevliler varsa, bir kavim kurşun sıkmak için Hasan Tahsin'i
beklemez, sıkarlar ve sıkmıştırlar. Üç, Büyük ve düzenli bir mukavemet
oluşuncaya kadar, her yerde, küçük küçük komiteler ve pıtrak misali ortaya
çıkarlar. "Halaskar Komiteler" ile kastım budur.
Yarın: Şimdi de çıktılar mı?
1918 yılındayız.
Devam edebilirmiyim, şu malum Ermeni Kongresi
toplanırken, İstanbul'da İdare Mahkemesi durdurma kararı aldı. Bir takım
beyinleri taş bağlamış olanlar hemen çıktılar, "işte derin devlet" dediler ve
"genelkurmay engelledi" deyu bağırdılar. Hangi dünyada yaşıyorlar; bugünkü
Genelkurmay'ın bu tür kongrelere hiçbir itirazı olmadığını dahi görmüyorlar.
Genelkurmayımızda, artık böyle bir refleks teşhis edemiyoruz.
Buna mukabil
her yerde, küçük küçük tepkiler var. İdare Mahkemesi'nin kararını bu şekilde
anlamamız yerindedir.
Artacaktır.
Başındayız.
Tezler'de Kemal Paşa
Hazretleri'nin görev kağıdını yayınlamıştım, en önemlisi, bir,
"bazı komutanlar, silahları teslim etmiyorlar ve halkı silahlandırıyorlar, bunu
önle" emri yazılıdır. İki, "halk şuralar kuruyor, bunu dağıt" emri
yazılıdır. Şura , "komite" demektir; Mustafa Kemal Paşa, halka verilen silahları
toplamak ve mukavemete hazırlanan halk komitelerini dağıtmak üzere
gönderilmiştir. Bunu, yıllar önce yayınladım.
Bu ne demektir, bir, Kemal Paşa
önde gelen ve mukavametçi tanınan bir komutan olsaydı, Sultan Vahdettin, bu
atamayı yapamazdı. Çünkü, İngilizler izin vermezdi. Kemal Paşa'nın durumunu,
sivrilmiş paşalar yakalanıp Malta'ya gönderilmek üzere bekletilirken, Mustafa
Kemal'in Pera Palas'ta ikamet edip temaslar yapmasından da çıkarıyoruz.
Silahları, işgalcilere vermeyip mukavemet için ayıranlardan birisi Erzurumdaki
Dokuzuncu Ordu Komutanı Yakup Şevki Paşa idi, görevden alında ve Malta'ya
sürüldü. İsyan'da remini basmış durumdayım.İki, her sultan, aynı zamanlarda İran
Şahı Ahmet Kaçar da yapıyordu, bir mukavamet oluşmasını ister, Sultan Vahdettin
ile Kemal Paşa Hazretleri'nin bu minval üzere anlaştıklarını
yazıyorum.
Demek ki, Kurtuluş'u Büyük Kurtarıcı ile başlatmakla benim
yazımım arasında çok büyük fark vardır. Başlamıştır, başlar ve mukavemetler
çıkar; Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'nden öncedir. Kemal Paşa Hazretleri, bunu
başarılı bir şekilde yönetmiştir.
Mücadele sadece Batı'da da değildi.
Maraş, Antep ve Urfa'da düzenli ordunun rolü daha sonradan geliyor. Başladığı
yerlere, oradaki Ermeni nüfusa, Rumlar'a bakıyoruz.
Yarın: Rumlar'a neden bakıyoruz?
Yalçın Küçük: Pek çok nedeni var, mübadele, zengin Rumlar'ın oturduğu yerlerden yapılmıştır. Oraya Selanik ve yöresinden getirilenler konmuştur. Misalen, Trabzon'da çok yoğun ve zengin Elenler'in yaşadığını biliyoruz. Bir de yeni bakanlardan birisinin, Faruk Özak'ın Trabzon'lu olduğunu görüyoruz. Ak'ın öz'ü bende hep ilgi yaratıyor. Karısının adının da "Verda" olduğunu öğreniyoruz. Biraz tebessüm edebiliyorum.
Yarın: yine isim-bilim mi ön plana çıkıyor?
Yalçın Küçük: Hayır, hep söylenenlerin aksine, bilim bir ön yargılar
düzeneğidir. Bilimle yargılara ulaşıyoruz ve doğru olduğu sürece, bunu dayanak
yapıyoruz. Son zamanlarda, benim "maydın-müşünür" dediğim bu tayfa ortaya
çıktı, birden "abeist", Avrupa Birlik'çi demektir, vatanı kurtarmak üzere
harekete geçtiler ve Tayyip Bey'e gidip şiir ve destek verdiler. Bunlar arasında
Türkiye'nin büyük silah tacirlerinden Kavala'nın genç başı Osman Kavala da
vardı; "iletişim" yayınları da bu holding'e aittir. Bir kez, kılı kırk yararak,
iletişim'in ibraniyet hatıraları yayınladığını tespit edince bunu bir dayanak
olarak kullanabiliyoruz. İletişim çıkardığı, Tesal'ın anıları, Vassaf'ın anıları
ve benzerleri, bizim kaynaklarımız arasındadır. Şebeke'yi bulmamıza yardım
ediyorlar.
Kastimiz, hak etmediği yerde olanlar ve ülkeye sadakatlarını
yitirenlerdir. Bunun için, Atilla İlhan üzerinde hiç
durmadım.
Attila İlhan dostumuz Atatürkçüydü. Attila İlhan dostumuzdan daha
millici var mı? Ama Attila İlhan dostumuzu, Işık lisesi, "onurumuz" diye ilan
etti. Biz biliyorduk. Ben biliyordum da niye ilan etmiyordum.Benim yazdıklarımın
hepsi ya hak etmedikleri yere gelenlerdir, ve ilave olarak kalbi bu topraklar
için çarpmayanlardır. Nereden biliyoruz kalplerinin bu topraklar için
çarpmadığını? Davranışlarından biliyoruz; Atilla, Ermeni Kongresi türü
senaryoları hiç ciddiye almıyordu. Dolayısıyla Attila İlhan'ın İbrani asıllı
olduğunu ilan etmem için hiçbir neden yoktu. Şimdi söyleyebiliyoruz; Işık
lisesi, büyük ve görkemli bir ilan verdi, açıkladılar.
Kuşkusuz, Işık lisesi
veya Terakki'den her mezunun mutlak İbrani asıllı olduğunu söyleyemeyiz. Ama
yeğeni Kerem Alışık da oradandır. Pek kuşku duymuyorum ve bunu da her zaman
ileri sürdüğüm üzere, bu ülkeye, yer yer bizden de daha çok bağlı
sabetayistlerimiz olduğunu göstermek için not ediyorum.
Bir de sabetayizmin
anti-Tanzimat ve anti-İsmet Paşa sendromları vardı ki bunu Atilla Üstadımız'da
da buluyorduk. Demek ki analiz kabiliyetimiz de artırabiliyor.
Yarın: Hocam bir özelleştirme furyası hız kazandı. Sami Ofer'ler, Arap sermayesi.. Neler oluyor. Mesela Arap sermayesi gerçekten Arap kardeşlerimizin mi? Yoksa belli bir orandan sonra yüksek miktarda olan Yahudinin parasıdır kuralı burada da mı geçerli? Mesela, Galataport gibi projelerle, Eski Venedik/ Ceneviz'in 'Özerk Galata'sı mı diriltiliyor? Özelleştirmelerin nihai maksadı ne olabilir?
Yalçın Küçük: Efendim deminki konumuza gelelim. Böyle bazı millici
arkadaşlarımız Hariri'nin Ermenilerle ilişkisini ispat etmeye kalktı. Ben buna
inanmam. Tabi Beyrut'ta Ermeni mahallesi var. Politikacıdır, onlarla da ilişkisi
olabilir. İkinci nokta ise şudur, biz iktisatçılar, Suudilerin her işinde
bir Yahudi parmağı, sermayesi, olduğuna inanırız. Doğru mu, değil mi? Ama
buna inanmakta hiçbir sakınca yok. Buna inanırız. Dolayısıyla ben bu işlerde,
yani Hariri'lere milli telekomükasyon ağını teslim etme işinde, bir
mossad parmağı arayabiliyorum.
Daha da önemlisi, yepyeni bir durum ile
karşılaşıyoruz. Tüpraş'ta gördük, demek ki, biz özelleştirme adıyla,
milli tesisleri bir vekilharç'a veriyoruz. O da aldığını istediği ölçüde
ve istediğine devredebilecek. Bu çok vahim ve kontroldan çıkmış bir
dururmu haber veriyor.
Peki durum bu ise, bundan sonra ne ile övüneceğiz?
Milli tesisleri, düne kadar vilayetimiz olan yerlerdeki zenginlere dağıtıyoruz.
Peki biz bundan sonra nasıl büyük "Türk Milleti" olacağız, kim inanacak,
bebelerimiz inanır mı? İran'ı da hep küçümsüyorduk, bakın, Türkiye'den gelen
sermayenin de kavmiyetine bakıyorlar. Arık Türkiye'den gelene pek de "Türk"
nazarı atfetmiyorlar.Bana verilen bilgiler abartılı olabilir, kitaplarımın,
İran'da en yüksek düzeyde değerlendirildiğini işitiyorum. Ona göre
kesiyorlar...
Yarın: Türkcell'i mi kastediyorsunuz?
Yalçın Küçük: Hayır, Havaalanı işini. Bizim kitaplarımıza göre
Doğramacı'nın ana dili İbranidir. Bizde Erbil'den gelen çok İbrani var.
Bir de soyumuz, Mahmut Şevket Paşa'ya uzanır, diyorlar, Harekat Ordusu
Komutanı, güzel, yakında o soylarını da yazmak durumundayım. Soylarını göstermek
görevimdir.
Benim derdim bundan sonra, ilk okullarda tarih nasıl anlatılacak,
"Hamdi" ne olacak, hep makine başında fedeakar telgrafçı idi. Şimdi telegrafçı
Hamdi gidiyor ve telekomünikasyoncu Hariri geliyor. İran ise, eğer, hava
alanında, telekomünikasyon sisteminde, İbraniyat varsa, bütün komünikasyonun,
İsrael tarafından bilinebileceğini varsayıyor. Bu nedenle bağlanmış akitleri
dahi, yeni bilgilere bakıp, feshediyor.
Mesele budur. Bir, artık, yönetimde
bir milli hassasiyat kalmamıştır. İki, bu gelenlere, biz hiçbir zaman, yabancı
sermaye gelişi, demiyoruz. Bu transferdir, memaliki parça parça satmak, yabancı
sermaye gelişi sayılmamaktadır.. Yabancı sermaye'nin gelmesi için, gelecek,
fabrika yapacak, inşaatını yapacak, malzemesini koyacak; budur. Mevcut
tesisleri, Araplar'a, Yahudiler'e vermek, asla yabancı sermaye yatırımı
olmamaktadır. Dağıtımı yapılıyor.
Bunun da koşulları var, a- yeni
teknoloji getirecek, getirmiyor, burada kurulmuşa el koyuyor. b-Tekel
olmayacak, oluyor, milli tekeli veriyoruz. c-Ulusal politikayı
etkilemeyecek, çoktan etkilediler, her türlü milli hissiyattan uzaklaştık,
Alpogan milli güvenlik kurulu sekreteri olunca ilk önce İsrael'i ziyaret
etti. Türk-İsrael "milli güvenliği" mi diyoruz; soru var ve acıdır.
Yarın: Hocam, geleceğe dönük bir öğreti, tasvir, ütopyanız var mı? Doğu Cumhuriyetler Birliği tarifinizi hala savunuyormusnuz? bu kimlerle nasıl olacak?
Yalçın Küçük: Çok zor bir soru, önce "biz kimiz" sorusu
var.
"Doğu Birliği", kırk yıldır savunuyorum. Bir ütopya'dır ve her
ütopya misali zaman koymak zordur.
Türkler, "Türk" adını keşf ile
benimsediklerin sonra on beş yıl geçmemişti ki adında "Türkiye" olan Devleti
kurdular. Belki yarından da yakın ve belki uzaktır.
Kırk yıldır savunuyorum,
ama, şimdi daha acil oldu. Çünkü, "büyümezsek küçülürüz" diyoruz.
"Musul alınmazsa, Dıyarbekir verilir" önermesini ekliyoruz. Ayrıca,
Bush'un Mesut Barzani'yi gösterişli bir şekilde Beyaz Saray'a çağırması da,
artık Orta Doğu'da , Washington için, Türklerin yerini Kürtler aldılar,
anlamındadır.
Bütün bunlar, Doğu Birliği'ni bir zorunluluk haline
getiriyor.
Bin yıla yakın bir zamandır birlikte yaşıyoruz. Ermeniler ve
Elenler de var, Doğu Birliği'nde bunları da anlıyorum, biz artık aynı
kültürdeyiz. Ayrıca ekonomilerimiz birbirine yakın, bir birbirimizi ezmemiz söz
konusu değil, "onlar ortak biz pazar," hiçbir parça için geçerli değildir. Her
açıdan bir zorunluluk ve ortaklık görüyoruz.
Hiç kuşkusuz İran
içindedir ve hiç kuşkusuz Mısır dışındadır.
Bana düşünmesi de
savunması da heyecan veriyor.
Şunları ekleyebiliyorum; artık anti-emperyalist
mücadelenin coğrafi merkezi Musul'dadır. Musul ise bir kent değil
bölge'dir.
Her müzakere masasına, istek olarak, Kandil Dağı'ndan birkaç başı
koymayı yanlış buluyorum.
Önemli olan, Kandil Dağı'ndaki silahları susturmak
değil, yönünü değiştirmektir. Bu Amerikancı sömürge birliğini
dağıtmaktır. Doğu Birliği için ciddi adım sayabiliyoruz.
Yarın: Son olarak, "Şu Çılgın Türkler" hakkında ne
düşünüyorsunuz?
Ana okulunda okutulması gerektiğini hep
söylüyorum.
Bir de kemalizmin gecikmiş bir cenaze töreni olarak
görüyorum.
Artık yüksek komutanları kemalist sayamayız. Bir cenaze törenine
ihtiyaçları vardı, kıtalara emir çıkardılar ve bu kitabı aldırıyorlar.
Chp'yi de artık kemalist kabul edemiyoruz. Chp için de bir cenaze töreni
gerekiyordu, Özakman'ın kitabına sarıldılar.
Özakman, ancak ana
okulunda kabul edilebilecek bir kurtuluş savaşı yazıyor, tek kişilidir,
cennet misali, içinde hiçbir çatışması yoktur, içinde ilahi bir ahenk var,
hiçbir kişisel ihtirasa rastlamıyoruz. Tasfiye edilenlerin hepsi, tasfiye
edilmeyi hak ettiler. Bir ölçüde, Atilla İlhan Dostumuzun anlatımını
hatırlatıyor. Atilla İlhan Dostumuz, Mustafa Kemal'i değil bir mesihi
hikaye ediyordu. Her episodunda, kıssa, sağdan ve soldan sıkıştırılıyorduk,
boğulacak oluyorduk, çaresizdik, tam helak olacağımız sırada ve her zaman,
Mustafa Kemal, ansızın geliyor ve bizi kurtarıyordu. Başkasını
göremiyorduk.
Vardı, bir "kötü" paşa olarak İsmet Paşa'yı
seçebiliyorduk.
Benim buradaki esas itirazım, eğer böyle ise, bir daha
kurtulamayız. Çünkü Mustafa Kemal'i insan üstü anlatıyorlar, bu anlatımda,
"bir daha asla" felsefesi var.
Bu nedenle anıt kabir tek
mezarlıdır.
Tek mezarlı ulular mezarlığı, panteon diyoruz, sadece bizde var;
bu yoksulluktur.
Ben kahramanlarımızı artırıyorum. Öncelikle Batı'ya
eğilmiş ve düzenli ordu üzerine yazılmış bir kurtuluş savaşını doğru ve gerçekçi
görmüyorum. Ayrıca, Osmanlı'nın son zamanları ile Cumhuriyet arasında bir
devamlılık kuruyorum.
Kitaplarımda kurtuluş savaşının pek çok
kahramanı olduğuna işaretle artık fotoğraflarını da basıyorum. Kurtuluş'un bir
halk hareketi olarak başladığını da hep ön plana çıkartıyorum. Marş'ta
"kahraman", Antep'te "gazi", Urfa'da "şanlı" olan halktır.
Pıtrak misali
patlamıştır.
Tasfiye edilenlerin pek azı ölümü hak ettiler.
Kurtuluş, ilk
önce kurtuluşcuların bir önemli bölümünden kurtulmayı tercih etti.Acı ama
sahih'tir.
Şimdi kitaplarımda yeniden, kurtuluş için kalkıyorlar.
Bir
nokta daha var, bana sabetayist düşmanı diyenlere, ben gülüyorum. Kitaplarımda
dirilttiklerimin çoğu Bülbül Deresi'nde yatıyorlar.
Onlar, rantiye
değillerdi. Onların kalpleri, İsrael için çarpmadı.
|
| |||||||||||||||||||||
| ERDEM, HAKAN Fiyatı: |
Tarihin gizli güçler tarafından yönlendirildiğine inananlar için her şeyin gerisinde birileri var. Mesela Batıda bir zamanlar Cizvitleri, Yahudileri, sonrasında komünistleri, şimdilerde radikal islamı işaret eden komplo teorilerinin bizdeki değişmez aktörleri Yahudiler ve komünistler oluyor. 21.yüzyılda bile pek bir fark yok aslında; komünistlerin ciddi bir tehdit oluşturmadığı günümüzün en parlak komplo teorisi, kökleri Yahudiliğe uzanan Sebataycılık üzerinden kuruluyor.
İki “İsimtasçı”nın olağanüstü maceraları
î Başa
Hakan Eldem, yeni
romanı “Unomastica Alla Turca”da işte bu “çok satar” teorinin parodisini yapmış.
Ve beklenileceği gibi, roman kahramanlarını canlandırırken söz konusu teoriyi
hasımlarının kabalacılığına taş çıkartacak bir hünerle icra eden en parlak iki
teorisyenden, Yalçın Küçük ve Soner Yalçın’dan ilham alıyor.
Ancak burada dikkatinizi çekmek istediğim çok önemli bir ayrıntı var; Hakan Erdem, Soner Yalçın ve Yalçın Küçük zihniyetinin taşıyıcılığını üstlenen roman karakterleri Tankut Argun ve Argun Afaki’yi söz konusu şahsiyetlerin gerçek hayattaki kişilik özellikleriyle özdeşleştirme basitliğine hiç düşmüyor. Benzerlik yalnızca düşünce biçimlerinde. Elbette Yalçın Küçük’ün “Şebeke” ve Soner Yalçın’ın “Efendi” kitaplarındaki tezleri hatırlatan çarpıcı icatlar, o tezlere yapılan mizah dolu göndermeler de bulacaksınız.
Hikaye 1992 yılında, Argun Afaki’nin bavul ticareti yapan bir Rus’tan binlerce dolar sayıp aldığı “Hayal Taşı” efsanesiyle başlıyor. Uno-mastik sakızcılığın sahibi Argun Afaki, felsefe son sınıfta okurken nereden estiyse bu sakız işine girmiş, ölüp gitmekte olan bir işi unutulmuşluk köşelerinden kurtarmış… Çocukluğundaki şiirli, manili, rubaili, bilmeceli sakızlardan esinlenerek kendi sakızlarının üzerlerine birer isim, sakızın içine de o ismin etimolojisini yazdırmış Afaki Bey. Bu işi öylesine benimsemiş ki, şirketin koskoca iki katını bu işle görevli araştırmacılara tahsis etmiş, sonuçta dokuz yüz bine yakın ismi ihtiva eden dev bir arşiv oluşturmuş.
Tam da bu günlerde İtalya’dan gelen Yakup Sinan adlı bir dil araştırmacı değiştirecektir Argun Afaki’nin hayatını. Uno-mastik firmasının ismini İtalya’daki onomastique çalışmaları ile karıştıran Yakup Sinan, Argun Afaki’yi özel isimler üzerine yoğunlaşması ve çalışmalarını bir teoriye oturtması gerekliliğine ikna edecektir. Üstelik, toplumsal bellekte yer edinmiş, basit, anlaşılır, temiz, sade bir teori de hazırdır memlekette.
Argun Afaki, işte bundan sonra işi gücü bırakacak, kendisini Sabetaycıların izlerini sürmeye adayacak, isimbilimin tüm olanaklarını kullanarak, bazen de zorlayarak, bu ülkedeki açık ya da gizli Yahudi oluşumlarını, oluşum ne söz, bütün network’ü ortaya çıkarmaya koyulacaktır. En büyük yardımcısı da Uno-mastik’in iki numarası, pazarlama ve satış müdürü pozisyonundaki yeğeni, aynı zamanda damadı Tankut Argun’dır ki, o da bu yıllarda kendi namına bir araştırmacı yazar olarak büyük ölçüde Argun Bey’den ilhamını alan araştırmalarını arka arkaya patlatmış ve dönemin sonlarına doğru yazdığı “Adoni: Kayıp Sabetaycı Tarikat’ın Sırrı” adlı satış rekorları kıran görkemli araştırması sayesinde hak edilmiş bir ün kazanmıştır.
Yoksa biz Yahudi miyiz?
“Peki ya ‘Hayal Taşı’na ne oldu?”
diyebilirsiniz şimdi. Merak etmeyin, Hakan Eldem, o gizemli taşı unutmamış;
Afaki Bey’in bürosunda on iki yıl boyunca tozlanan taş, bir gün rastlantıyla
canlanıyor ve taşın içine hapsolmuş babacan bir Albız çıkıyor kahramanlarımızın
karşısına. Albız Türklerin tarihini anlatırken bambaşka bir zamana ve mekana
sıçrıyor hikaye. Anlatılan gerçek atalarımızın, yani Köktürklerin, Hazarların ve
Tengerelilerin yazılmamış, heyecan ve şaşkınlık verici tarihidir…
Doğu Köktürk devletinin yaşayan son prensi Tengere Tardu Tigin’in 900’lü yıllarda Orta Asya’da geçen eğlenceli maceralarını uzun uzadıya özetlemeye yetecek yerimiz yok. Bu nedenle roman kurgusunun dayandığı düşünsel arka planı aktarmakla yetineceğim; “Unamastica Ala Turca”daki tarihe göre Yeruşalem’deki gök yiyeceklerini yemenin “delikanlıyı bozduğunu” söyleyip Köktanrı’yı kızdıran Tengere Tardu Tigin’in ataları Babil’den sürülmüşler, kırıla döküle önce Ergenokon’a oradan Ötüken’e yerleşmişler. Burada kurdukları Köktürk devleti bir zaman yaşamış, sonra komşu ülkelerin saldırılarıyla yerle bir olmuş, tarih sahnesinden silinip gitmiş. Sağ kalan bir avuç Türk inançlarını saklayarak önce Uygurlar zamanında görünürde Maniheist olmuşlar, sonra Kırgızlar döneminde yürekten Şamanizmi benimsemişler, kısacası bir nevi dönme hayatı yaşamışlar…
Batı’daki Türkleri bulmak, “Hanları hanı Bayındır Kohen”e bağlılığını sunmak için yola çıkan yiğit Tengere, geldiği Hazer bölgesinde Mesih sanılacak ve şartlar onu bir ölüm kalım mücadelesinin içine atacaktır. Akıllı bir kağandır Tengere, etraflarını çeviren bu Müslüman denizinde birazı Musevi, birazı Şaman, birazı Hıristiyan bir azınlık olarak zayıf kalacaklarının farkındadır. Bu nedenle “Artık çağıdır, din değiştirelim! İnananlarına Müselman veya söyleyişe göre Büsürman dedikleri dine girelim! İslam olalım” diye seslenecektir halkına. Ancak bundan sonradır ki vaat edilmiş topraklara, Anadolu’ya, Tanrı’nın ikinci İsrail’ine gidebileceklerdir. Ne var ki, Aktürkleri Anadolu’ya götürecek yolculuk geride bir hanedan bırakmak istemeyen Tengere’ye değil, hanedanını kurarak Anadolu’daki ilk Türk devletine ismini veren karısı Selcük’a nasip olacaktır…
Albız’ın anlatısı burada bitiyor ve yeniden şimdiki zamana dönüyoruz. “Büyük Selçuklu devletinin kurucusunun bir Musevi, belki de Yahudi, üstelik bir kadın!” olduğunu öğrenen Argun Afaki ve tilmizi Tankut’un bütün emeklerini ziyan eden bu tarih anlatısının yarattığı hayal kırıklığı ile nasıl baş ettiklerini, kopan kıyameti, Uno-Mastica şirketinin ya da Hayal taşı ve Albız’ın akibetlerini öğrenmek kalıyor artık geriye.
Metin Üzerine
İlk romanı “Kitab-ı Duvduvani”de amatör tarihçilerin
kaleminden çıkma tarihi fantezilerin ironisi vardı. Bu kez de “Efendi”ye,
“Şebeke”ye, yani isimlerden yola çıkılarak icat edilen tarihe bir parodiyle, bir
durum komedisiyle cevap veriyor Eldem; birbirinden bütünüyle bağımsız iki olay
dizisinin, yani günümüz Sebataycı teorisinde Yahudilere biçilen dönmelikle
ilkçağlar Orta Asyasında Köktürklerin dönmeliğinin hikayesini yanyana getirip
apayrı anlamlarda yorumlayarak güldürüyor okuyucusunu. Sadece bu kadar da değil;
Karaoğlan ve Tarkan filmlerinin klasik oba basma, kız kaçırma, kılıçtan geçirme
sahneleriyle, olayları her karaktere farklı anlattırmasıyla, Dede Korkut
masallarından ödünç aldığı insan tipleriyle ve deforme edilmiş Kutsal Kitap
alıntılarıyla romanın tamamını ince bir mizahla harmanlamış. Yalçın Küçük ve Soner Yalçın’ın tezlerini bir
tarihçi olarak ciddiye alma imkanı olmadığı anlaşılan Hakan Eldem, eleştirisini
yekpare bir eğretileme niteliği taşıyan “Unamastica Alla Turca”da komik
unsurlarla keskinleştiriyor.
Olayları, kurumları ya da bir zihniyet dünyasını eleştirmek için teorik bir yazı kaleme almak her zaman beklenen sonucu vermez. Kimi zaman hiç sorgulamaksızın kabullendiğimiz düşünce ve davranış biçimlerimizi, alışkanlık ve yanılgılarımızı teşhir etmek, onların saçmalığını vurgulamak için en etkili yöntem olup bitenleri alegori yoluyla başka bir aleme taşımak ve –bir zamanlar Aziz Nesin’in yaptığı gibi- mizaha başvurmaktır. Çünkü “yabancı bir kalıpla karşı karşıya kalmak alışkanlıklarımızın loşluğu içinde göremediğimiz şeyleri keskin, acımasız bir ışık altında açığa çıkarır: oyunun kuralları içine gizlenmiş üstü kapalı varsayımlar açığa sürüklenir. Iki bağlanımlı şok, eski düşünme alışkanlıklarımızın çerçevesini kırar; görünüşte apaçık gibi olan şey, gizini ortaya döker.”
Ancak bu yöntemin etkili olabilmesi için edebiyatın dinamiklerinin de gözetilmesi gerekir. Hakan Eldem’in “Unamastica Alla Turca”daki başarısı tam da bundan kaynaklanıyor; karmaşık olay örgüsünü incelikle dokurken nesnelerden, olaylardan, kişilerden, zamandan ve mekandan oluşan roman parçacıklarını hiç aksamayan bir dil ve mükemmel tasvirlerle bir araya getirmiş. Mesela hikayenin geçmişe taşındığı bölümlerdeki doğa-insan ilişkilerini bütün görselliğiyle yansıtırken Albız’ı ete kemiğe büründüğü sahnelerde korku romanı yazarlarını imrendirecek kadar etkileyici bir anlatım sergiliyor.
Sadece edebi bir tad almak için değil, “okur ile tarih, kurmaca ile gerçeklik arasındaki karmaşık ilişkiler üzerine düşünmek, aklın canavarlar üreten uykusuna karşı bir tür terapi oluşturabilmek için” de okuyun Hakan Eldem’in romanlarını.
| |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
Başbakan Erdoğan başörtüsü konusunda ulemayı adres gösterdi diye kıyamet kopuyor ya... Tartışmada can alıcı bir ayrıntı gözden kaçtı: Ulemadan bu konuda ilk görüş soran, askerdi. Hem de 12 Eylül döneminde... 'En Atatürkçü bakan' Askeri yönetim "okullarda kıyafet yönetmeliği" hazırlıyordu. 22 Aralık 1980'de, emekli bir general olan Milli Eğitim Bakanı Hasan Sağlam, Diyanet'in bağlı olduğu Devlet Bakanlığı'na başvurdu: Bakanlık görüşünün tespiti için imam hatip liselerinde okuyan kız öğrencilerin durumu hakkında mütalaa istedi. Devlet Bakanlığı'nda, kabinenin "en Atatürkçü bakan"larından Mehmet Özgüneş vardı. Özgüneş, soruyu Diyanet'e iletti. Diyanet acilen "ulema"yı yani Din İşleri Yüksek Kurulu'nu topladı. î Başa Hamdi Kasaboğlu'nun başkanlığındaki kurul 10 üyeden oluşuyordu: î Başa Recep Akakuş, İbrahim Atay, Dr. Ali Arslan Aydın, Dr. Ahmet Baltacı, Hasan Ege, Kemal Güran, Yakup İskender, Mehmed Kaymakçı, İrfan Yücel... Zehir zemberek karar "Ulema", fetva istemi üzerine acilen toplandı. Tarih 30 Aralık 1980'di. Yani darbenin üzerinden henüz 3,5 ay geçmişti. Din İşleri Yüksek Kurulu, 8 maddelik kararında özetle şunu söyledi: î Başa 1. Cenab-ı Hak, kadınların başörtülerini, saçlarını, başlarını, kulaklarını, boyun ve gerdanlarını örtecek şekilde yakalarının üzerine salmasını emretmiştir. î Başa 2. Anayasa'da din ve vicdan hürriyeti güvenceye alınmıştır. 3. Bu hürriyet dindarlara, dinin emirlerini hiçbir engele rastlamadan serbestçe yerine getirebilme hakkı verir. î Başa 4. Kadının örtünmesi İslamın hükmü, milletimizin de örfüdür. Tesettürün kanunla sınırlandırılması Anayasa'ya aykırıdır. î Başa 5. Birini örtünmeye zorlamak nasıl kişi hak ve hürriyetiyle bağdaşmazsa örtünmeyi engellemek de hak ve hürriyete müdahaledir. 'Ya Allah ya Atatürk' 6. Örtünme Atatürk ilkelerine aykırı değildir. Devrim kanunlarında da kadın kıyafetiyle ilgili bir hüküm yoktur. Müslümanlar "Ya Allah'ın emri ya Atatürk ilkeleri" gibi vahim bir tercihle karşı karşıya bırakılmamalıdır. 7. İmam hatip liseleri ve Kuran kurslarında kız öğrencilerin başı açık ibadete zorlanmaları onların vicdanına açık bir baskı teşkil eder. 8. Bu baskı devletten geliyorsa devlet - millet ilişkisi olumsuz etkilenir. Sonuç: "İmam hatip liseleri yönetmeliğinde dinimizin hükümlerine aykırı hükümler yer alması uygun olmaz". Üçok'un tepkisi Bir yıl sonra Milli Güvenlik Konseyi'nin çıkardığı Kılık Kıyafet Yönetmeliği "Bütün öğrencilerin başı açık olacak ve kurum içinde baş örtülmeyecektir" hükmünü getirdi. Ancak "ulema"nın görüşü doğrultusunda imam hatip liselerinde kız öğrencilerin Kuran-ı Kerim derslerinde örtünmelerine izin verildi. Yönetmeliğin yayımlandığı gün (7.12.1981) Cumhuriyet'te Bahriye Üçok şöyle yazmıştı: "Milli Eğitim, -hem de 12 Eylül'den sonra- Diyanet'e başvurarak fetva istemiştir. Diyanet'in örtünmenin gerekli ve hatta laikliğin koşulu olduğunu bildirmesi laiklik açısından çok şaşırtıcı olmuştur." Asker ulemadan fetva isterse, AKP'nin istemesine şaşabilir miyiz? Yazı: Can Dündar Kaynak: www.milliyet.com.tr
| |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
| |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO) yılan hikayesine dönen "Türkiye'de petrol var mı yok mu" tartışmasına son noktayı koydu. Yıllardır devam eden sismik araştırmalar sonunda, Suriye sınırında adeta bir petrol denizi tespit edildi. BUGÜN'e siyah altın müjdesini veren TPAO Genel Müdürü Osman Sami Dinç, "Türkiye'nin kaderi değişecek. Bulunan petrol çok kaliteli" dedi. İlk kuyu hemen açılıyor Dinç, gelişmeleri şöyle anlattı: Suriye sınırının 10 kilometrelik bölümünde uzun süredir bir arama yürütüyorduk. Sismik çalışmalar sonunda çok umutlu bir tablo ortaya çıktı. Suriye'den bu bölgeyle ilgili bir kamyon bilgi geldi. Bunları bizdeki bilgilerle karşılaştırınca ortaya müthiş bir fotoğraf çıktı. İlk kuyuyu ay sonunda açıyoruz. Her ay bir kuyu açacacağız. Türkiye'yi güzel günler bekliyor. Şimdi yaşadık Türkiye'nin Suriye sınırındaki sismik çalışmalar sonunda yeraltında büyük bir petrol denizi olduğu tespit edildi. Bu ay ilk kuyu açılacak Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO), yılan hikayesine dönen "Türkiye'de petrol var mı yok mu?" tartışmasına noktayı koydu. Suriye sınırındaki sismik çalışmalar sonunda bölgede bir petrol denizinin varlığı tespit edildi. TPAO Genel Müdürü Osman Sami Dinç, bu müjdeli haberi ve petrol denizinin bulunma öyküsünü BUGÜN'e şu sözlerle açıkladı: MAYIN TEMİZLENDİ * Türkiye-Suriye sınırı yaklaşık 800 kilometre. Bu bölgede petrol aramalarına bir an önce başlanması gerekiyordu. Ancak bölgede mayınlar vardı. Hem Genelkurmay'a, hem de İçişleri Bakanlığı'na "10 kilometrelik kısmın temizlenmesi durumunda petrol aramasına başlayabiliriz" dedik. * Geçen yıl mayınların temizlenmesi konusunda adımlar atıldı. Sismik çalışmaların sonucunda çok umutlu bir tablo ortaya çıktı. Bu bölge ile ilgili Suriye'den de tam bir kamyon dolusu bilgi geldi. Bizdeki bilgilerle Suriyeliler'in bilgilerini karşılaştırınca ortaya müthiş bir fotoğraf çıktı. Türkiye'nin kaderi değişecek. Bulunan petrol çok kaliteli. SONDAJ BAŞLIYOR * Şimdi sadece 50 metrelik bir alanda elimizdeki sismik verilerle bu ay sonunda ilk kuyuyu açacağız. Çok güzel şeylerle karşılaşacağız. Görüntü şu, paranın yarısı Suriye'de yarısı ise bizde. * Henüz kuyu açılmadığı için kaç milyon varil petrol olduğunu söylemek imkansız. Kuyu açıldıkça durumu göreceğiz. Suriye sınırında her ay bir kuyu açacağız. * Petrol rezervini sadece sismik çalışma yaparak tespit etmek mümkün değil. Güneydoğu ve Suriye sınırı bizim umutlu olduğumuz bir yer. Bunun için sondaj programı başlattık. | |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
| inanılır gibi degil TanrIm bu bir hayal olmalI, inanIlIr gibi degil, dört bi yanI cöl olsun petrol çIksIn AllahIm sen nelere kadirsin!!! :o) 22.11.2005 14:28 mükremin
yalçın |
| doğru olsa.. Çok gördük ve yaşadık.Öyle zamanlar oldu ki "gravitesi çok yüksek petrol bulundu." ve arkasından birkaç gün sonra baktık ki.bişey çıkmıyor.Ya da bu alan uluslararası bilinen petrol şirketlerine ait. Umarım bu haber doğrudur.çünkü en çok giderlerimizden birisi olan petrolun bulunması bu ülkeye çok şey kazandıracaktır Ve sonuç olarak eğer petrol bulunursa.çıkartırlar mı.ya da bi şekilde izin verirler mi ya da teknolji buna yeter mii?? 22.11.2005 14:28 umut yılmaz |
| bu petrol kavga cikarir buyuk olasilikla palavra bir haber ama diyelim ki dogru olsun. sinira bu yakin petrol kavga cikarir. suriye kendi sinirinda neden petrol aramiyor ? gundem saptirma haberi mi bu ? 22.11.2005 14:27 hakan
goldenberg |
| PALAVRA geçenlerde de altın bulunmuştu güya Türkiyenin iç borcunun bir kısmını karşılayacak düzeydeydi ne oldu ses yok haber bulmakta güçlük çekince bu tip şeylerle kandırıyorlar milleti bu gazeteciler 22.11.2005 14:05 deniz
karadeniz |
| petrol mu , eyvah !!! Coniler nerede petrol varsa terorist diye saldırıyor. Yandık !!! 22.11.2005 14:05 Hamza Yaman |
| Merak etmeyin... Insallah yazilanlar dogru cikar ve Turkiye guzel gunlere ulasir. Ama bunun kotu bir yonu de var tabi. Amerika ! Sadece TUrk ve Suriye sirketleri bu projeyi yoneltsin. Kesinlikle Amerikayi bunun icine katmayin. Yoksa is bosa gider. 22.11.2005 14:05 Cihan Ersoy |
| GÜNAYDIN!!! türkiyede petrol oldugunu yillardir söylüyoz siz güneydogudaki terörün sebebini ne saniyodunuz?!? ama amerika bunuda çikartmaz bosuna umutlanmayalim!!! 22.11.2005 13:05 Alper
Sarican |
| Amerika işgal eder ! Amerika'nın Suriye'yi işgal etmesi için nihayet beklenen gerekçe ortaya çıktı. Suriye'de petrol bulundu. Petrolün yarısı ABD'ye yarısı Türkiye'ye gider. Umarım ABD hepsi benim diye tutturmaz! 22.11.2005 11:58 Salih
Kırılgan |
| Haber unutulur Medya birkaç haber cıkartır, daha sonra gundeme gelmez, halkta unutur, sonra hersey kotuye gidiyor diye yorum yapılır, enson kuyular kapanır, bu hikayede sona erer.... 22.11.2005 11:57 Mehmet
KOCAMAN |
| ABD den izin aldilarmi acaba?? 22.11.2005 11:21 hakanturk |
| KAPARLAR 1 Ay sonra petrol kaliteli değil yeterli değil derler kuyulara beton atarlar ve kapatırlar. Türkiye nin petrol denizi olduğunu yıllardır söylüyoruz ama dinleyen yok 22.11.2005 10:40 tjem |
| Bulmadık... Yarım asırdır bulduğumuz petrolü, "yeni bulduğumuzu zannetmemize" ABD izin verdi... ***** Bu oyunun da ikinci perdesi gene ABD tarafından açılacaktır; kuşkumuz yok... 22.11.2005 10:32 Veronica
Wood |
| inşaalah inşaalah vardır.ama bu olayda karadenizdeki petrol arama olayına benzemesin.halkımızın çok beklediği şu ana kadar olmadığı söylenen ve halkımızın inanmadığı bu petrol bulunur da refahımız artar. 22.11.2005 10:32 mehmet kaç |
| Hadi Hayırlısı Türkiye'de petrol oldugunu yıllardan beri biliniyor. Biz hala var mı yok mu diye tartışıyoruz. Yere kazma düşse petrol fışkırıyor. Umarız bulunan bu petrolden de tam anlamıyla faydalanırız, üstü örtülüp kaybolup gitmez.. 22.11.2005 10:31 Alper
Somuncu |
| Boşuna açmayın pkk'lıyım diye birileri gider
yumurtalık boru ha bence bizim içimizdeki bazı dönme(sebataist) paşalar petrolün çıkarılmaması için mayın döşemiş olabilir.bu ihtimal bence yüksek bir ihtimal genel kurmay başkanlığı mayınların temizlenmesini istemişti ama mayınların nereye kondu ile ilgili donyalar tsk'da kaybolmuş nekadar ilginç. doğuya yatırım yapmamalarının nedeni nasıl olsa arzımevdut toprakları içinde diye yapılmıyordu şimdide bu bence mantıklı. 22.11.2005 10:28 Saffet
Balcı |
|
Teşkilat-ı Mahsusa Abdullah MURADOĞLU [email protected] |
|
| |
Teşkilat-ı Mahsusa'dan Kuşcubaşı Hacı Sami ve
dört arkadaşı Keşmir üzerinden Pamir dağlarını aşarak Batı Türkistan'a sızdı.
1916'daki, Ruslara büyük kayıplar verdiren Yedi-Su İsyanları'nda önemli rol
oynadılar
Hind ihtilalini hazırlamak için Hindistan'a giden altı kişilik ekibin başında Kuşcubaşı Eşref vardı. Ekibin elemanları Hacı Selim Sami, Emrullah Barkan, Adil Hikmet, İbrahim Haklıer ve Tatar Hüseyin 'di. Ekip Bombay'a giderken savaş patlak verdi. Enver Paşa, Eşref Beyi geri çağırdı. İngilizler, ekibin peşindeydi. Yol haritası değişmişti. Eşref Bey, dostu Maskat Emirine uğrayıp İstanbul'a, diğerleri ise Orta Asya'ya
RUSLARLA MÜZAKERE
Hacı Sami ve arkadaşları Keşmir üzerinden Pamir dağlarını aşarak Doğu Türkistan'a girdi. 1916'daki Ruslara büyük kayıplar verdiren Yedi-Su İsyanları'nda önemli rol oynadılar. Yusuf Gedikli'nin hazırladığı "Asyada beş adam" adlı hatıratında Adil Hikmet şöyle anlatıyor:"Çok defa yırtık bir potini rüyalarımızda bile görmedik. Çok defa boş midelerimizin şikayetini durdurmak üzere yumruklarımızı karnımıza bastık. Pamirden Taklamakan çöllerinden ve her türlü vasıtalara malik seyyah kütlelerinin geçmeye cesaret edemedikleri yerlerden yalnız başımıza yürüyerek geçtik. Kırgızları ayaklandırarak, mukden meydan muharebesinde Japonlara mağlup, fakat Türkistan ihtilallerini kanlı bir surette bastırmağa muvaffak olduğundan dolayı çarın sarayında büyük bir mevkiyi haiz olan meşhur meşhur general Kuropatkin ile muntazaman muharebeler yaptık.
ÇİN CUMHURBAŞKANI GÖREV TEKLİF ETTİ
Bu muharebelerde gah mağlup olduk, gah galip geldik. O meşhur generalin araya koyduğu Çinli general ile bir devlet gibi mütareke akdettik. Rus gazeteleri sütunlarını bizim hakkımızdaki havadislerle doldurdu. Japon matbuatı en mutena sahifelerine bizim resimlerimizi bastı. İşte ben bu vakaları tespit ediyorum."
Beş eylemci, Haziran 1919'da Şanghay'a ulaştı. Çin Cumhuriyeti'ni kuran Dr. Sun Yat -Sen, Teşkilat'çılara ilginç bir teklifte bulundu. Çin ikiye bölünmüştü, iç savaş vardı. Bir adamını onlara göndererek Çin ihtilal ordusunda görev almalarını ya da Çin dahilinde teşkilat yapmalarını istedi. Teklifte bulunan sadece Çinliler değildi. Adil Hikmet şöyle diyordu: "Kore Hariciye nazırlığına namzet olan ihtilal reisi mister Kim ziyarete geldi. Kore ihtilalini idare etmemizi rica etti. Bunu reddettik. Korelilerin Türk olduklarını, ırkdaşlarımıza yardıma koşmamızı istedi. Kore ihtilalinin misyoner tahrikleriyle alevlendiğini ve ABD'nin menafiğini istihdaf ettiğini ve bizim, ırkımız için cinayet yapamayacağımızı izah ettik."
ÖKSÜZ DEĞİLSİN
Adil Hikmet, 1921'de İstanbul'a geldi. Başkent işgal altındaydı. 1914'de yola çıkarken altı aylık evliydi. Bir çocuğu dünyaya gelmişti. İstanbul sularına girdiğinde hisleri şöyleydi: "Henüz duvağıyla bıraktığım hayat ortağım ne halde? Kızım bana sarılacak mı? Ben bu heyecanı şimdi daha şiddetli hissediyorum. (..) İçeriye adım attığım dakikada velvele koptu. Herkes biribirini kucaklıyordu. Şu köşede benim altı buçuk seneden beri hayalimde yaşattığım kadın gözlerine mendil tutmuş, hıçkırıyor. Şu ufak yavru kim? Siyah gözlerini bana dikmiş, çekingen tavırlarla bakıyor. Eliyle çenesini okşuyarak bir ayağını ileri geri oynatıyor. Kayınpederim torununu kucakladı, bana doğru gelerek: İşte baban kızım, dedi, artık öksüz değilsin."
Necip Fazıl'ın şeyhine 'teşkilat'tan teşekkür
İslam Milis Teşkilatı'nın kumandanlarından biri Teşkilatı Mahsusa'dan meşhur komitacı Ömer Naci'ydi. Teşkilatı Mahsusa'nın Şark cephesi "Kafkasya İhtilal Cemiyeti" namıyla hareket ediyordu. Cemiyetin şubeleri Erzurum, Trabzon ve Van'dı. Erzurum'un idaresinden Dr. Bahattin Şakir, Hilmi Bey, Vali Tahsin Uzer sorumluydu. (Tahsin Bey Van Valisi iken Bediüzzaman'ınçok yakın dostuydu. Medresetüz-Zehra'nın açılması için defalarca İstanbul'a yazı yazdı. Neticede üniversitenin temeli atıldı. Kuva-yı Milliye döneminde Atatürk ve Fevzi Çakmak'ın Ankara'ya davet ettiği Bediüzzaman,Tahsin Bey'in araya girmesiyle davete icabet ediyordu.) Ömer Naci ise Van'da kalarak, Rusya ve İran dahilinde istihbarat ve teşkilatla meşgul oluyor, çeteler teşkil ediyordu. Ömer Naci'nin Teşkilat merkezine çektiği telgraflara göre Van'da milis fırkası teşkilinde beklediklerinin çok üstünde netice alınmıştı.
ÇETECİLERLE SAVAŞTI
Ömer Naci'nin sözünü ettiği milis fırkalarında Necip Fazıl'ın şeyhi Abdulhakim Arvasi, Seyyid Taha, Seyyid Hacı Baba Şeyh, Van ve Gevaş Müftüleri ile Bediüzzaman da vardı. Şeyhler ve Hocaefendiler müritlerinden çeteler teşkil ederek Ruslara ve Ermeni çetelerine karşı savaştılar. Bediüzzaman'ın katibi Molla Habib İran cephesinde Teşkilat-ı Mahsusa'nın ünlü isimlerinden Halil Paşa'yla mühim bir haberleşmeden sonra şehit düştü. Milis Albayı Bediüzzaman ise Bitlis'te Ruslara esir düştü. Esaretten kurtulup İstanbul'a geldi. Enver Paşa, Nursi'nin İşaretül İcaz adlı eserinin kağıt parasını karşıladı. Nursi, İstanbulun işgalinde Hutuvat-ı Sitte'yi yazarak tavrını ortaya koydu Kadir Mısıroğlu'nun "Kurtuluş Savaşı'nda Sarıklı Mücahitler" kitabındaki belgelere göre bölgedeki milislerin kumandanı Ömer Naci, Şeyhülislam'a telgraf çekerek Seyyid Abdulhakim Arvasi ve kardeşi Hacı Baba Şeyh'in İran'da mücahede-i İslamiyeleriyle temayüz ettiklerini, manevi nüfuzlarıyla mukaddes cihada bilfiil hizmetlerde bulunduğunu bildirerek birer rütbe-i aliye ile taltif edilmelerini istiyordu.
Mevlevileri ve Bektaşileri de milis yaptılar
Teşkilat-ı Mahsusa'nın topladığı gönüllüler arasında tarikatler ve aşiretler de vardı. Mevlevi Mücahit Alayı'nın başında Veled Çelebi, Bektaşi Mücahit Taburu'nun başında Cemaleddin Çelebi vardı. Kadiri, Nakşi, Rufailer Mevlevi Alayı bünyesinde idiler. Yenikapı Mevlevi Şeyhi Abdulbaki Efendi ile Erzincan Mevlevi Şeyhi İbrahim Hakkı Efendi de dervişleriyle Şam'daki Mevlevi Alayı'na dahil oldu.
DERSİMLİ MÜCAHİTLER ALAYI
Vatan Özgül'ün "Balabanlılar" kitabındaki belgelere göre Erzincan ve Dersim'de mukim Balabanlı alevi aşireti reisi Gül Ağa ve Şadıllı aşireti reisi Kırmo Yusuf'un, Teşkilat'la sıkı ilişkisi vardı. İlginç bir not: İttihad-i İslam, alevi aşiretler arasında da kabul gördü. Balabanlı milislerden "Gül Ağa'nın Mücahitleri" diye söz ediliyordu.
SITKI BABA YÜZBAŞI
Bektaşi Şeyhi Cemalettin Çelebi, Dersim'deki Alevi ocaklarını ziyaret ederek, Teşkilat-ı Mahsusa'ya gönüllü topladı. Bu gönüllülere Mücahidin-i Bektaşiye adı veriliyordu. Erzurum'da Bektaşi Alayı Kumandanı Cemalettin Efendi'nin askeri danışmanı Yüzbaşı Nuri Dersimi idi. Dersimi daha sonra ayrılıkçı isyanlarda yer aldı. Bazı iddialara göre Dersimi, Teşkilat'ın isyancıların içine sızmış başarılı bir elemanıydı. Bektaşı Mücahit Taburları'nın Erzincan şubesinin başında yüzbaşı rütbesiyle Alevi Babası ve ozanı Sıtkı Baba vardı.
Nurşin Şeyhleri Milis Teşkilatı kurdular
Bitlis'teki Nurşin Şeyhleri de Cihan harbinde müritleriyle milis fırkaları kurdu. Bunların ikisi, Molla Sadrettin Yüksel'in kayınpederi Şeyh Masum ve amcası Şeyh Muhammed Ziyaüddin idi. Şeyh Ziyaüddin'in iki kardeşi şehit oldu, kendisi kolunu kaybetti. Atatürk, Kuva-yı Milliye döneminde yazdığı, "Nurşinli Meşayih-i İzam'dan Şeyh Ziyaüddin Efendi Hazretlerine" başlıklı mektubunda "zat-ı fazilanelerinizin Harb-i Umumi'nin imtidadınca Osmanlı ordusuna ifa eylemiş olduğunuz hıdemat-ı bergüzidelerine ve Makam-ı Mualla-yı Hilafet ve Saltanata göstermiş olduğunuz revabıt-ı kalbiyelerine yakından muttali bulunuyorum. Bu sebeple zat-ı alinize kalben pek büyük hürmetim vardır" diyordu.
|
î Başa ERDOĞAN'IN KİLİSE ZİYARETİ SÜPRİZİ... - haber vitrini Hakkari'ye sürpriz bir ziyaret gerçekleştiren Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, ziyaret dönüşünde yine sürpriz yaparak, beraberindeki bakanlarla birlikte Akdamar Adası'nda incelemelerde bulundu. 21 Kasım 2005 Pazartesi 17:38
|
|
VAN - Hakkari'ye sürpriz bir ziyaret gerçekleştiren Başbakan Recep
Tayyip Erdoğan, ziyaret dönüşünde yine sürpriz yaparak, beraberindeki
bakanlarla birlikte Akdamar Adası'nda incelemelerde bulundu.
|
SEVGİLİ DOSTLAR
SİZDEN SON DÖNEMLERDE ŞEMDİNLİ İLE TIRMANAN GERİLİMLERİ DEĞERLENDİRİP, TARAF OLURKEN AŞAĞIDAKİ HİKAYEYİ OKUMANIZI İSTİYORUM.
Hikayede Çanakkale savaşında yaşanmış. Biraz uzun. Sabırla okumanız ve dostlarınızla paylaşmanız dileği ile…
HASAN MAHİR
î Başa
EMANET AŞK MEKTUBU -
seviyorum.com - 21 kasım 2005
î Başa Ölüm açıktan kol geziyordu siperlerin arasında. Her saniye bir askeri daha alıyordu, kör bir kurşunu bahane ederek. Ölümün farkına bile varmıyordu çoğu zaman zafere inanmış askerler. Düşman bombaları, mermileri, şarapnel parçaları, tüm nefretini kusuyordu Çanakkale sırtlarına.
Düşman her şeyi hesaplamış ama bir şeyi unutmuştu. Karşısındaki askerler savaşmıyor adeta ölmek için siperlerde sıralarını bekliyorlardı. Dağlar, siperler aşılabilirdi ama vatan sevdalısı yürekleri aşmak imkansızdı.
Denizdeki düşman gemilerinden atılan bir top mermisi siperdeki askerlerin tam orta yerine düştüğünde askerlerin hepsi bir yana savruldu. Kimisi yaralanmış kimisi şehit düşmüştü. Adıyamanlı Kürt Mehmet ayağından hafif yara almıştı. Etrafına bakındı yanındaki arkadaşlarının çoğu şehit olmuş, kalanlarda ağır yaralı idi. Birkaç tanesine yardım etmek istese de yapacak bir şeyi kalmamıştı. Hepsi teker teker sonsuzluk kervanına katılıyordu. Az ilerde gözü Antep’li Ökkeş’ e takıldı. Sanki hala yaşıyordu. Bari o yaşasa diye içinden geçirdi. Bulunduğu birlikte en çok sevdiği arkadaşı o idi.
Ökkeş’le aralarında bir sözleşme yapmışlardı. İkisi de ailelerine gönderilmek üzere birer mektup yazdırmış, bir birlerine vermişlerdi. Kalan şehit olanın mektubunu ailesine götürecekti. İkisi de bir birlerinden aldıkları mektupları kalplerinin üzerindeki parke cebine koymuşlardı.
Mavzerinden destek alarak siperin içerisinde yarım şekilde doğruldu. Yavaş yavaş Ökkeş’in yanına vardı. Yaralı ayağı akasından sürünüyordu. Ökkeş ölü gibi yatıyordu. Nabzına baktı, kalbini dinledi hala yaşıyordu.
Arkadaşları arasından birinin hayatta kalması bütün ölümlere rağmen küçük bir mutluluk verdi kendisine. Ayağındaki ağrıya ve kanamaya aldırmadan arkadaşının yarasını sarıyordu.
Kürt Mehmet Ökkeş’in başını yaralı olmayan dizine yatırdı. Şarapnel parçaları Ökkeş’in bütün vücuduna saplanmıştı. Her yanından kan akıyordu. Kürt Mehmet yırttığı elbisesinin parçaları ile arkadaşının kolundaki, ayağındaki yaraları sardı. Ancak göğsünden akan kanı sarabilecek bir şey bulamıyordu. Küçük bir bez barçasını eline alarak üzerine bastırdı.
Ökkeş’de şehitler kervanına katılacak gibiydi. Kürt Mehmet yardım edin diye bağırsa da sesi top sesleri, mermi sesleri arasında kaybolup gidiyordu.
Antepli Ökkeş’şe Adıyamanlı Kürt Mehmet’in arkadaşlığı yıllar öncesinden başlamıştı. İlk tanışmaları daha on sekizinde iken olmuştu. Adıyamanlı Kürt Mehmet Çanakkale’ye gitmek için Antep’e geldiğinde Ökkeş’le tren garında rastlaşmışlar. Çanakkale’ye kadar aynı vagonda yolculuk etmişlerdi. Savaş boyunca aynı birlikte bulunmuşlar, onların arkadaşlığı her kes arasında örnek alınır olmuştu. Bir birlerine bir arkadaştan çok kardeş gibi olmuşlardı.
Kürt Mehmet’e arkadaşlarının ölümleri bir hüzün vermişti. Ama Ökkeş’i arkadaşını, kardeşini, can yoldaşını kaybetmek zor gelecekti. Tek tesellisi çok arzuladığı şehitlik şerbetini içmesi onun için bir teselli kaynağı olacaktı.
Kürt Mehmet bir eli ile arkadaşının kanını dondurmaya çalışırken geçmişin perdeleri aralandıkça arkadaşının bu acı çeken hali ona daha fazla hüzün veriyordu.
Kürt Mehmet fısıltı halinde çıkan “ Mamet” sesi ile irkildi. Ona Antep şivesi ile tek “Mamet” diyen Ökkeş’ti. Genelde diğer arkadaşları Memmet derlerdi.
Kürt Mehmet Ökkeş’in dudaklarına baktı. Önce hayal gördüğünü zannetse de, bu fısıltı ile kendine seslenen Ökkeş’ti. Ökkeş’in dudağının kenarına sızmış kanı silmek için elini uzattı. Dudağına dokunduğunda elindeki kan dudağının her yanına bulaştı.
- Söyle Ökkeş Gardaşım
Ökkeş Dudaklarını oynattı
- Ben gidiyorum.
- Yok iyisin gardaş. Kendini topla, diren, daha çok gavur var öldürülecek. Çanakkale sensiz nasıl direnecek. Bu kadar topa.
- Mamet
- Söyle aslanım
- Sana verdiğim emanet mektubu yerine ulaştır.
- Olur
- Birde elini parkemin cebine at. Orada bir mendil var. Onu al. Hatıram olsun sana. Baktıkça beni hatırla. O mendil ki sana emanetimdir. Ona iyi sahip çık. Hakkını helal et. Eşhedüüüü….
Kürt Mehmet dizindeki arkadaşının başını dik tutmaya çalışsa da, başı bir dağ gibi devrilmişti sağ yanına. Artık Ökkeş’te bir Çanakkale olmuştu, atık Ökkeş’te isimsiz bir kahramandı asırlara meydan okuyacak.
Elini arkadaşının parkesinden içeri attı. İç cebinde kana bulanmış el işlemeli bir mendil vardı. Hemen yanında da mektup. Bu mektup Kürt Mehmet’in kendi yazdığı mektuptu.
Mehmet kendi yazmış olduğu mektubu arkadaşının cebine tekrar koydu. Bu mektubu “sevgiler sevgilisine götür” dedi. Arkasından kanlı mendili parkesinin iç cebindeki Ökkeş’in mektubunun yanına koydu.
Yaralı ayağını oynatmak istese de hissedemedi. Arkadaşının yarasını sarayım derken kendi yarasını unutmuş, kan kaybetmişti. Kan kaybına dayanamayıp oracıkta bayıldı.
Gözlerini araladığında bir sağlık çadırının içerisinde olduğunu fark etti. Her tarafı yaralı askerlerle doluydu. Çadırın dışından sürekli yeni yaralıların getirildiğini, askerlerin iniltilerinden sağlıkçıların sağa sola koşuşturmasından anlıyordu.
“Ben neden yatıyorum vatan beni bekliyor” diye doğrulmak istedi. Ancak dizlerinden yukarı doğru bir sızı kendini hissettirdi. Üzerindeki örtüyü kaldırdığında yaralı olan ayağının bilekten itibaren kesilmiş olduğunu gördü.
Dudağından dökülen ilk kelime “vatan sağ olsun” oldu.
***
Pencereden içeriye vuran akşam güneşi Kürt Mehmet’in gözlerini rahatsız ediyordu. Tren sallandıkça anne beşiği gibi geliyor, gözleri dalıyordu. Kendisine savaşamaz raporu vermişler, Çanakkale’den İstanbul’a oradan da Trenle memleketine gitmesi için trene bindirmişlerdi.
Tren Anadolu’nun yüreğinden bir yılan gibi kıvrılan rayların üzerinden akıp gidiyordu. Geçtiği yerlerden Anadolu’nun güzelliğini seyrediyor, bu vatan için ölemediğine üzülüyordu.
Anadolu geceleri karanlığın içinde yas tutuyor, gündüzleri ise yoklukla, savaşla, ölümle kan ağlıyordu.
Günler geceleri kovalıyor, istasyonlarda duran tren yaralı askerleri memleketlerine en yakın istasyonda bırakıyordu. Her istasyonda yaralılarla beraber asker mektubu indiriyordu. Kimi aldığı bu mektuplara sevinecek, kimide şehit mektubunu bağrına basıcaktı.
Kürt Mehmet elini parkesinin cebine attı. Cebindeki mektubu ve kanlı mendili yokladı. Elini Ökkeş’in göğsündeki yaraya bastırır gibi göğsüne bastırdı. Gözlerinden süzülen yaşı kompartımandaki yaralı askerlerden gizlemeye çalıştı.
Gün ağarırken uzun yollardan gelmiş yorgun bir tren Antep Garında durdu. Etrafa yanık bir koku yayıldı.
“ Antep’te inecek kalmasın” diye bağıran görevlinin sesi trenin içerisinde yankılandı. Kürt Mehmet kendini toparladı. Devletin kendisine verdiği değneğine dayandı. Görevlilerin yardımı ile Antep garında indi.
Onunla beraber birkaç Çanakkale gazisi daha inmişti. Kürt Mehmet Antep’te Ökkeş’in kendisine verdiği emanet mektubu ailesine verecek oradan da Adıyaman’a geçecekti.
Antep garındaki görevlilerinden Mektupta yazan adresi sordu. Ne kendisi ne de arkadaşı Ökkeş okuma yazma bilmezlerdi. Mektuplarını bölüklerindeki okuma yazma bilen birine yazdırırlardı.
Ökkeş bu mektubu bahriyeli bir genç teğmene yazdırmış, o teğmende iki gün sonra şehit düşmüştü.
İlk zamanlarda alışamasa da yeni arkadaşı değneğine dayanarak Antep kale altı semtine doğru ilerlemeye başladı. Yavaş yavaş yürüyordu. Adresi bulmak pek zor olmayacaktı. Evleri Kalenin hemen altında Alleben deresinin kenarında idi. Ökkeş “kime sorsan orada beni tanırlar “demişti.
Köprüden geçip Alleben deresi boyunca kale yönünde ilerliyordu. Dere boyunca su kenarlarında çocuklar sularla oynuyordu. Yokluğa fakirliğe öksüzlüğe yetimliğe rağmen solgun yüzlerinde çocuksu gülümsemeyi eksik etmiyorlardı.
Alleben dersinde oynayan çocuklar değneğine dayanmış Kürt Mehmet’i görünce.
“Aha bir gazi daha geliyor” diyerek Kürt Mehmet’e doğru koşmaya başladılar. Çocuklar etrafını çevirdiler. Her çocuk bir soru soruyordu
- Sende mi Çanakkale’den geliyorsun?
- Amca sende mi gazisin?
- Savaş nasıl gidiyor?
- Babamı gördün mü? Adı İsmail?
- Ağabeyim Mustafa’yı tanır mısın?
Çocuklar o kadar soru sormuştu ki hangisine cevap vereceğini şaşırmıştı. Derin kanarında bulunan bir taşın üzerine oturdu. Çocukların sorularını tek tek cevaplamaya çalıştı. Ancak her cevap çocukları hüzne boğuyordu. Her cavabın arkasından yeni bir soru daha geliyordu.
En sonunda onlara, o bir soru sordu.
- Ökkeş’in evini bilir misiniz?
Çocukların arkalarında kalmış kısa boylu olanı sordu.
- Hangi Ökkeş?
- Sarıların Ökeş
- Evet o benim eniştem. Ablamın nişanlısı.
- Onların evine götürsene beni?
- Olur götürürüm
- O nasıl?
O nasıl sorusu, Kürt Mehmet’in boğazında düğümlendi. Ne cevap vereceğini şaşırdı. İyi dese yalan olacak, şehit dese çocuk üzülecek. “Adın ne senin?” diye bir soru ile konuyu değiştirdi.
Taş duvarların gölgelediği evlerin arasından ilerlemeye başladılar. Eve yaklaştıklarında çocuk parmağı ile göstererek “aha şu ev” dedi.
Çocuk koşarak evin kapsısını yumrukladı.
- Ayşe hala Ayşe hala. Ökkeş ağamdan haber var. Aç kapıyı.
Ökkeş kelimesini duyan ev halkı bir anda kapıya koştular. Kapıyı açtıklarında değneğine dayanmış Kürt Mehmet’i gördüler.
Hazan vurmuş bir ekin başağı gibi boynu eğilmişti Kürt Mehmet’in. Şimdi ne diyecekti, ne anlatacaktı onlara.
Ökkeş’in ailesi Kürt Mehmet’i içeri alırken küçük çocuk oradan uzaklaşmış iki ev ötedeki kendi evlerine, Ökkeş’in arkadaşı geldi diye haber vermeye gitmişti. Bu habere sevinen aile Ökkeş’lerle hem teyze çocukları hem de dünürdüler. Evin kızı Fatma Ökkeş’in nişanlısı idi.
Gelen habere en çok o sevindi. Alelacele hazırlanıp annesi ile dünürlerine koştular. Dünürlerine vardıklarında Fatma dış kapıya yakın oturdu. Herkes Ökkeş’i sormak istiyor ama kimse cesaret edemiyordu.
Kürt Mehmet’e oğullarının şehit düştüğünü bir türlü söyleyemiyordu. Söylemek için bir yol düşünüyordu.
“Size Ökkeş’ten mektup getirdim” diye başladı. “Adım Mehmet, Adıyamanlıyım. Bizi çürüğe çıkardılar. Antep’ten geçerken Ökkeş’in emanetini verip öyle gideyim istedim.”dedi
Cebinden bir mektup çıkardı, Ökkeş’in annesine uzattı. Mektubun zarfında kanlı parmak izleri vardı. Kadının yüreğine bir ateş düştü.
Kadın “oğlum oku da dinleyelim dedi “ Kürt Mehmet’e. Mehmet okuma yazma bilmediğini söyledi. Odanın içerisinde kimse okuma yazma bilmiyordu. En sonunda emekli katip komşuları Hacı Nurettin’i çağırdılar.
Saçları ağarmış adam nefes nefese gelmişti. Oda merak ediyordu. Çanakkale savaşını. Onunda bir evladı vardı. Belki gelen onu da tanırdı.
Emekli katip misafirin bulunduğu odaya girdi. Kürt Mehmet’e hoş geldin dedikten soran bir köşeye oturması ile eline Ökkeş’in mektubunun tutuşturulması bir oldu.
Katip yılların verdiği tecrübe ve titizlikle mektup zarfını açtı. Sanki kutsal kitabın sayfalarını açar gibi saygı ile bir süzdü mektubu. Gözlüklerini taktı, burnunun ucuna doğru yaklaştırdı. Okumamaya başladı.
“Sevgili Ailem
Öncelikle hepinize selam ederim. Bilmenizi isterim ki bu mektup elinize ulaşmışsa ben …” katip burada duraksadı. Herkeste bir heyecan. Katip gözlüklerinin ucundan etrafı bir sözdü. Kürt Mehmet’le göz göze geldiler. Kürt Mehmet çaresizlikten boynunu eğdi. Sustu bir dağ gibi. Katip yutkundu. “ … bu mektup elinize ulaşmışsa bilin ki ben vatan yolunda, Bayrak uğrunda; İslam’ın ve devletimin bekası için Şehit düşmüşümdür...” sessizliğin içerisine bir anda kor düşmüş gibi oldu. Bütün yürekler yandı. Kadınlar ağlamaya başladılar. Katip kadınlara döndü ve “Şehitler ölmez onlar diridirler. Allah onları yanlarına aldı. Ve onlara dünyadaki en büyük madalyalardan birini verdi” diyince ağlaşmalar yerini içten hıçkırığa bıraktı. Ökkeş’in annesi “vatan sağ olsun “deyebildi.
Ortalık biraz sakinleşince Katip mektuba devam etti. “hepinizin hakkını helal etmesini istiyorum. Benden yana hakkım helal olsun” Mektubun burasında hep bir ağızdan içerdekiler “Hakkımız helal olsun “dedi.
Katip devam etti “Size bu mektubu getiren arkadaşım hayatta her şeyimdi. Hayatta her şeyim olan biri daha vardı. Oda nişanlım Fatma. Şimdi ben yokum. Sizlerden özelliklede nişanlım Fatma’dan bir isteğim var. Artık ben yokum Fatma. Seni can yoldaşım kardeşim, arkadaşım her şeyim Mehmet’e emanet ediyorum. Eğer onunla evlenirsen beni mezarımda mutlu edersin. Sizden son bir ricam çocuğunuz olursa adını Ökkeş korsanız sevinirim.
Hepiniz Allah’a emanet olun.
Saygıyla Oğlunu Ökkeş”
Mektup bittiğinde odadakilerde ve özellikle de Kürt Mehmet bir şaşkınlık girdabına düşmüştü. Kürt Mehmet Ne yöne gideceğini, ne yapacağını bilmiyordu. Başını öne eğdi. Ağlıyordu.
Katip tecrübesini ve olgunluğunu konuşturdu. Olanları anlayıp, taşları yerine konulmasına yardımcı olmak istedi.
“Evet bilelim ki Ökkeş oğlumuz Şehit düşmüştür. Allah rahmet eylesin. Onun bizlerden son isteğini yerine getirmek boynumuzun borcudur. Evet Oğlumuza ve kızımıza soralım kabul ederlerse şehidimizin son arzusunu yerine getirelim.”diye konuştu. Katip biliyordu ki demir tavında dövülürdü.
Soruları Kürt Mehmet ve Fatma’ya sordu. İkisi de sustu. Bu susmak zorda olsa kabul manasına geliyordu.
Kürt Mehmet oturduğu sedirde eğilmekten iki büklüm olmuştu. Elini askerden kalma parkasının iç cebine attı. Ökkeş’in kendine verdiği kanlı mendile dokundu. Dudağından iniltili bir cümle döküldü.
- Yapacağını yine yaptın be Ökkeş. Emanetin başım üstüne be yiğidim.
hikayenin orjinali
| |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
| î Başa
Milliyet ile Vakit gazetesi Çanakkale geçilmez
adlı çizgi film nedeniyle kapıştı. Çanakkale zaferinin anlatıldığı çizgi
filmde huraferelerin yer aldığını iddia etmesi Vakit'i çileden çıkardı.
Gazete ise 2001 yılında Milliyet'in okurlarına verdiği "Emmanuella" adlı
CD filmi gündeme getirdi. Milliyet ne dedi? Milliyet gazetesi, Ümraniye Belediyesi tarafından hazırlatılan 'Tarihe Sığmayan Destan; Çanakkale Geçilmez' isimli çizgi film, 'Belediyeden hurafeli film' başlıklı manşetiyle eleştirildi ve 'Çizgi filmde, savaşın 'bazı üstün güçlerin varlığıyla' kazanıldığı anlatılıyor. Asker ve komutanlar sık sık dua ediyor. Düşman askerleri ise şarap ya da puro içerken görüntüleniyor. Askerler düşman askerlerine 'kefere' diye sesleniyor' denildi. Vakit ne dedi? Porno film yüzünden mahkum olduğunu yazan Vakit ise 'Milliyet bunu hep yapıyor' başlığı ile şöyle dedi: Çanakkale'ye gidip orada şehitlerin ruhuna "Fatiha" okuyan insanlara ve onlara anlatılan 'kahramanlık' hikayelerine 'hurafe' diye saldıran Milliyet, İstanbul'daki "Ayın Biri Kilisesi'ne gidenler için övücü ifadeler kullanmıştı. Okuyucularına dağıttı haritada tarihi camilere yer vermeyip en ucra köşelerdeki kiliseleri isim isim göstermişti Göztepe'de cami yayılmaması için ter ter tepinmiş caminin yapılacağı yer fidanlık olduğu halde Gül Bahçesi'nin fotoğrafını yayınlamıştı! î Başa Türkiye-İsviçre milli maçında çıkan olayları 'Türkiye suçlu' dercesine çarpıtmış ve bu görüntüleri internet sitesine de koyarak FİFA'nın eline koz vermişti. Milliyet AİHM'in başörtüsü aleyhtarı kararına sevinenlerin en başında gelmişti. Porno yayın yapmaktan mahkum olan Aydın Doğan'ın Milliyet şimdi de Çanakkale'deki kahramanlarımızı anlatan çizgi filmde 'hurafe' diyerek kendi adındaki milli kavramına cephe alıyor. Milliyet kendi okurlarına seks filmi dağıtmasıyla tanınıyor. | |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||