ANA SAYFA

GÜNCEL İNDEKS

 

 


- Milliyet'e Atatürk'ün sözleriyle cevap - gazeteciler com
  ~ Gençcan, haberde hurafe olarak nitelendirilen Cevat Paşa’nın rüyasına da değindi. Paşa’nın o gün gördüğü 26 mayın ile ilgili rüyayı birçok kişiyle paylaştığını

- Terim ve Tatlıses'i sevmezdim... - altun çıray - internethaber 
  ~ Sanki onlar bize orada çok misafirperver davrandılar.
  ~ Sanki
  ~ Bize ne oluyor yahu!..

- Helal olsun İbrahim Tatlıses - internet haber - behiç kılıç 
  ~ Bir
  ~ 'Anam Kürt Babam Türk, Türk oğlu Türküm, ana dilim Kürt' dedi helal olsun.
  ~ Hadi er şeytana uydu, canı cehenneme ,rütbelilere ne demeli?!.Buradan PKK çetesine veryansın ediyoruz, çeteye yataklık edenlere
  ~ Kürt çocuğu Uzman Çavuş

- SADULLAYEV: 'ÇEÇEN DİRENİŞİ, KREMLİN ZULMÜYLE MÜCADELENİN LOKOMOTİFİ OLDU' - ajans kafkas
  ~ Eylül ayında, Rus basınında, 400 ailenin ülkeyi terk etmek istediği haberleri yer aldı. Bu insanların sabrının tükendiğinin ve bu zulümlere daha fazla katlanamayacaklarının bir işaretiydi. Rus yetkililerin bunu anlamak için şansları vardı ama bu insanları duyup anlayamadılar. Bu yüzden, Kafkas cephemiz orada kesin bir iş gerçekleştirdi. Katilleri ölümle cezalandırdı ve mükafat olarak da, bir sürü silah ve cephane topladı."

- HİNDULAR VE MÜSLUMANLAR birlikte İngilizlere karşı savaştı
  ~ Şeyh Şamil'in torunu Teşkilat'ın Osmancık taburunda teğmendi
  ~ Taburun teğmeni Şeyh Şamil'in torunu Hamza Osman, "Bir Avuç Kahraman" isimli kitabında şöyle anlatıyordu: "Harp meydanlarında verdiğimiz zayiattan başka, kuş uçmayan kervan geçmeyen köylerde, binbir zahmet ve meşakkattan, açlık, susuzluk, güneş çarpması ve sıcak memleketlere mahsus birçok hastalıklardan ne aslan gibi delikanlılar kaybetmiştik. Ne kadar mert ve kıymetli subay ve erlerimiz oralarda son nefeslerini vermişlerdi. Kumların seraplarına karışmış olan bu mezarsız şehitlerimizin aziz hatıraları önünde kalbimden taşan saygı hisleriyle eğilirim. Vatan uğrunda imanla ölenlerin yüksek şerefi yanında her şeref sathi ve geçicidir."

- BİR BİNBAŞININ DİLİNDEN 'İYİ ÇOCUK'... MUTKİLİ ALİ DESTANI! - haber vitrini 
  ~ Nazlı Ilıcak, bir jandarma binbaşısından aldığını belirttiği bir elektronik posta mesajını yayınladı. Jandarma binbaşının, Şemdinli Zanlısı Kaya ile ilgili iddiaları dehşet verici.

- KBC CUMHURBAŞKANI KANAKOV POLİTİKOVSKOYA’YA KONUŞTU; ‘GÜVENLİK KADROLARINI DEĞİŞTİRECEĞİM. TEK ÇIKIŞ YOLU, BU’ - ajans kafkas
  ~ Bu şu demek ki, bu ülkede taraftarlar yok, acıyı, zulmü paylaşanlar var. Yarın ne olacak? Nasıl ulaşabiliriz biz yeni nesillere? Nereye varacaklar? Ne istiyorlar?
  ~ Bunların hepsi, ölenler de öldürenler de bizim vatandaşlarımız ve ben herkesin cumhurbaşkanıyım.
  ~ İşkence ve baskı, bizi bu kaostan çıkarmaz. Bize polis devleti lazım değil. 15 yaşındaki çocuklara işkence yaparak sorun çözülür mü? Bunlarla diyalog lazım.
  ~ Ben toplumumuzun çok zor şartlarda, rüşvet, iltimas, adaletsizlik içinde yaşadığını anlayabiliyorum. Bir gelecek göremiyorlar, protesto ediyorlar.
  ~ Yani, onların karşısına çıktığım zaman sorunlarını çözemeyeceğim. Bu da bana ağır geliyor.
  ~ Arsen Kanakov- Evet, yaptırdık. Benim şirketim yaptırdı, bu camiyi. Şimdi de bir kilise yaptırıyoruz. Biz istiyoruz ki, ülkede dinlerarası hoşgörü olsun.
  ~ Arsen Kanakov- Buna da cevabım hayır. Genellikle bizim buralarda, ihtiyarlar ve gençler oruç tutuyor. İhtiyarlar eskiden o eğitimi almışlar, gençler de şu anda din eğitimi alıyorlar. Bu iki grup arasındaki bizim kuşaklarımız ise dinden tamamen kopmuştu. Ama biz kesinlikle oruca karşı değiliz.

- Barzani rüşvet zengini - haber 3 - 19 Kasım 2005
  ~ Iraklı Kürt lider Barzani’nin yolsuzluktan edindiği servetin 2 milyar dolar olduğu öne sürüldü.

- Yüksekova çetesini deşifre etti - internet haber
  ~ Türkiye onu 11996 yılında Yüksekova'da PKK teröründen rant sağlayan bir çeteyi çıkarmasıyla tanıdı. O şimdi kurtlar vadisinden çıkıp kuzular vadisine vakit geçiriyor.

- Lavrens'i öldürmek onu kahraman yapmak olurdu - yeni şafak - 18 Kasım 2005 
  ~ Şerif Hüseyin isyanını hazırlayan İngiliz casusu Lavrens, Osmanlı'nın dikkatini 1914 yılı başlarında çekti. Yemen'de görevli bir Teşkilat-ı Mahsusa ajanı, Bedevi kılığında dolaşan Lavrens'i tesbit etti.
  ~ Hayber şahlanışını takip eden devrede Lavrens, en kesif faaliyetini gösterdi. Türk esirlerine zulme vesile olması, Hayber cenginden sonradır. (..)Eline geçen fırsatta Lavrens, ne kadar gaddar olduğunu isbat etti. Sadece Türklere karşı değil, bütün insanlara karşı nefret beslerdi. Kendisinin bir piç ve cinsi sapık olmasında zulüm duygusunun büyük tesiri olduğunu söyleyebilirim.

- Futbolda haçlı kafası - Milliyet - 18 Kasım 2005
 
 
 


î Başa
Milliyet'e Atatürk'ün sözleriyle cevap - gazeteciler com
21 Kasım 2005 06:08  
Milliyet gazetesinin dün manşetinde yer alan ‘Hurafelerle tarih dersi’ başlıklı habere Çanakkale’den Atatürk'ün sözlerinin yer aldığı bir yazıyla tepki geldi.
     Haberde ‘Ümraniye Belediyesi’nin hazırlattığı çizgi filmde Çanakkale Savaşı’nın ilahî güçlerce kazanıldığı propagandası yapılıyor’ deniliyor ve Çanakkale Geçilmez isimli çizgi filmin hurafelerle dolu olduğu iddia ediliyordu.
     
     Çanakkale Gelibolu Yarımadası Tarihî Milli Parkı’nda rehberlik yapan Mehmet İhsan Gençcan, bu tür haberlerin maksatlı olarak yayınlandığını söyledi. Bu tür haber ve yorumların amacının savaştaki manevi boyutu görmezden gelmek olduğunu vurguladı. Çanakkale Şehitliği ile ilgili çok sayıda kitaba imza atan emekli astsubay Gençcan, bahsedilen çizgi filmde yazılanların aksine hiçbir hurafe anlatımının olmadığını söyledi. î Başa Gençcan, haberde hurafe olarak nitelendirilen Cevat Paşa’nın rüyasına da değindi. Paşa’nın o gün gördüğü 26 mayın ile ilgili rüyayı birçok kişiyle paylaştığını
ve bu ifadelerin tutulan günlüklerde de yer aldığını hatırlatan Gençcan, Atatürk’ün, “Bizim bu savaşı kazanmamızı sağlayan, Türk askerinin manevi ruhudur.” sözünün de bunun kanıtı olduğuna dikkat çekti.
     
     Haberde hurafe olarak sunulan bölümlerin birisi şöyle: Arkadaşlarının tümü ölünce, düşmanı tek başına durdurabilmek için harekete geçen Seyid Onbaşı, "Ey Allahım. Yardımını benden esirgeme. Zafer sendendir ya Rabbi" diye dua ediyor. Ardından 245 kiloluk mermileri kol gücüyle kaldırıp, "Allahım mermilerime yolu göster" diyerek topu ateşliyor. Komutanlar da mucizeyi görünce, "Yüce Allahım, sen büyüksün ya Rabbim" diye dua etmeye başlıyor. 
     

 


î Başa
Terim ve Tatlıses'i sevmezdim... - altun çıray - internethaber 
     î Başa Sanki onlar bize orada çok misafirperver davrandılar.

Sanki 2006 Dünya kupası finallerinden elenmedik.

î Başa Sanki “Holigan” denen ahlâksızlar bizden türedi.

Sanki daha maç ile ilgili raporlar gitmeden İsviçre şapkası ile hakkımızda atıp tutan FİFA ağası değil.

î Başa Bize ne oluyor yahu!..

Kendi hakkımızda bu kadar atıp tutuyoruz.

Sanki maç “Melekspor-Şeytanspor” arasında yapıldı da...

Şeytanlık bize düştü.

***

Son zamanlarda çok saldırılan iki adamdan hiç hoşlanmazdım.

Fatih Terim, İbrahim Tatlıses.

Her ikisini de “megalomanik” bulurum da ondan.

Ama şu hale bakın ki ikisi de beni utandırdılar.

Biri Kuzey Irak’ta Türk Bayrağı’nı göndere çektirerek, diğeri de İsviçre maçı sonrası duruşuyla.

***

Neyse ki Fransız’lar var!..

Onlar olmasa biz yine kendi kendimize vurmaya devam ederdik.

Irkçılıklarını unutmuşlar da sözümona bizi aşağılayacaklar.

"Türkiye 2010 Dünya Kupası elemelerinden ihraç edilsin mi?" diye bir anket düzenlemişler..

Bizim internet sitelerinin ortak çağrısı öncesinde "Evet; "Türkiye 2010 Dünya Kupası elemelerinden ihraç edilsin" diyenlerin oranı yüzde 61, "Hayır, "Türkiye 2010 Dünya Kupası elemelerinden ihraç edilmesin" diyenlerin orası ise yüzde 35'miş.

Türk futbolseverleri bu oyuna karşı harekete geçtiği andan itibaren anket sonucu başaşağı dönmüş.

"Hayır, Türkiye 2010 Dünya Kupası elemelerinden ihraç edilmesin" diyenlerin oranı yüzde 67'leri bulmuş.

Yani Türkler, ırkçı Fransızlara birkaç saat içinde dersini vermiş. 

Peki ya içerideki “Fransızları” ne yapacağız?
 


î Başa
Helal olsun İbrahim Tatlıses - internet haber - behiç kılıç 
     î Başa Bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak Sayın İbrahim Tatlıses'e saygılarımı, şükranlarımı sunuyorum, yiğit duruşu için,ülkesine, Türkiyemize sahip çıktığı için, müthiş bir diplomasi örneği verdiği için kendisini kutluyorum.
Dev olunmuyor, dev doğuluyor, o bir dev...

Allah'ın verdiği emsalsiz bir yeteneğin, birlik ve beraberlik şuuru ile dolu olması eşsizdir..

Mutlaka olayı biliyorsunuz...

Sayın Tatlıses konser için Kuzey Irak'ta idi..

Art niyetliler O'nu zorladılar, malum propagandada kullanmak istediler, oyalar, oynar o tuzağı kuranları bir şekilde tatmin edecek cevaplar verebilir, geçer giderdi ve kimse de bu hengamede işin üstünde fazla durmazdı...

Kuzey Irak'ta PKK'nın kuşattığı bir ortamda...

î Başa 'Anam Kürt Babam Türk, Türk oğlu Türküm, ana dilim Kürt' dedi helal olsun.

Belirttiğim gibi elbette haberden haberdarsınızdır ama yazması güzel, yazması O'na karşı görev, izninizle olanı biteni büyük bir hazla tekrarlamak istiyorum..

Ama önce yüreğimizi burkan bir gelişmeyi hatırlayalım...

Hatırlayalım ve kıyaslıyalım 'İbo'nun yiğitliğine karşı üzerinde devletin şerefli üniformasını, omuzunda askerimizin apoletini taşıyan, içimizdeki karaktersiz alçakların alçakların, nasıl hainler olduğunu anlayalım.

Böyle bir alçaklık nasıl olabilir anlaşılır gibi değil!..

'17 Ağustos 1999 gecesi Türkiye 7.4 şiddetindeki depremle sarsıldı. Merkezi Gölcük olan deprem, İstanbul, İzmit ve Yalova'yı etkiledi. Binlerce ev yıkıldı, onbinlerce insan hayatını kaybetti. Bu depremin arama kurtarma çalışmalarına askeri birlikler de katıldı. Arama-kurtarma çalışmaları kapsamında bölgeye giden bir er bazı ziynet eşyaları ve bulduğu paralara el koyarak, Yalova Meydan Harekat Komutanlığı bahçesine gömdü. Gömü, 4 yıl sonra Yalova Meydan Harekat Komutanlığı'nda görevli Yarbay Mümin Şen tarafından çıkarıldı. Şen'in malvarlığındaki ani artış dikkatleri buraya çevirdi. Askeri Savcı, Şen'in yargılanması için dava açtı. Terhis olan er de Tarsus'ta yargılanıyor. Türkiye'nin yaşadığı en büyük felaketlerden biri olan 17 Ağustos 1999 depreminde yaşanan talan şaşkınlık yarattı. TSK, Kuzey Deniz Saha Komutanlığı'nda yaşanan olayı, affetmedi.'

Olayı gazetelerden dehşet içerisinde öğreniyoruz..

î Başa Hadi er şeytana uydu, canı cehenneme ,rütbelilere ne demeli?!.Buradan PKK çetesine veryansın ediyoruz, çeteye yataklık edenlere 'hainler'diyoruz, ülkeye ihanetleri anlatıyoruz. Üzerlerinde apolet bulunan bu utanmazların yaptığının ihanet düzeyi PKK çetesinin yaptıklarından az mıdır?..Verdikleri zararın tahribatın gücü kaç şiddetinde depremle kıyaslanır...

Bu aşağılıkların huzuru mahşerden önce verecekleri hesap ağır olmalıdır...

Vatan uğruna toprağa düşen çocuklarımızın şehit kefeni olan şerefli üniformaları pislik varlıkları ile kirlettikleri için bu milletin iki elleri yakalarındadır.

Bunlar nerede Kahraman Çavuş Ramazan Kurumeydan nerede...

Uzman Çavuş Ramazan Kurumeydan, geçtiğimiz günlerde Van'ın Başkale ilçesi girişindeki mayın patlamasında şehit olmuştu..

O bir Kürt çocuğu idi...

Vatan her zaman, bizler yaşadıkça kendisine minnettarız...

î Başa Kürt çocuğu Uzman Çavuş Kurumeydan PKK'nın ABD cephaneliği kaynaklı mayını ile şehit oldu, Anacığı ardından Kürtçe olarak ağıtlar yakarak O'nu toprağa gönderdi. Müzeyyen Ana evladının ardından Kürtçe olarak  'iki oğlum daha var, gerekirse onları da vatan için seve seve veririm, ben de giderim' diye haykırdı ve haykırışlarına Adana'nın Hacıbeyli'si tanık oldu. Şehit Ramazan'ızın Amcası da 'Türk askerine kurban olurum, Türk askerine kurşun sıkan ciğerime sıksın' diye göz yaşı döküyordu..

İşte bizim askerimiz onlardı...

Türk Askeri Kürt çocuğu Şehit Ramazan'dı anası, amcası, binlerce bu durumdaki insandı ve deprem yağmacısı çakallar, bu şerefli insanların arasına sızan, onların üniformasını gasp eden alçaklardı, onlara rağmen Türkiyemiz, Ramazanların yüzü suyu hürmetine sonsuza dek payidar olacaktı...

Ve işte bu ahval içerisinde İbrahim Tatlıses...

Ve yiğit duruşu..

Böyle bir ortamda sergilediği duruş o kadar önemli ki...

Kuzey Irak topraklarında milli maçı seyredişini hatırlıyor musunuz?..

Kendisinden geçiyor, kahroluyor,seviniyor...

Beraberinde bir dolu Kuzey Irak'lı Kürt genci var, onlarda İbo ile seviniyor, milli Takımımızı alkışlıyor.. Hani şu Barzani'nin beş vakit Türkiye aleyhine kin tohumu attığı Kuzey Irak'ta gençler, İbo ile birlikte Türk Milli Takımı'nı alkışlıyor...

Bu sempatiyi Sayın Tatlıses yaratıyor..

Ve..ve..ve...

Türk Bayraklarının yakıldığı, bayrak direklerinde Barzani egemenliğini, PKK varlığını simgeleyen renklerin sergilendiği bir bölgeye Sayın İbrahim Tatlıses Türk Bayrağını göndere çektiriyor..

Minnettarız Sayın Tatlıses..
 



î Başa
SADULLAYEV: 'ÇEÇEN DİRENİŞİ, KREMLİN ZULMÜYLE MÜCADELENİN LOKOMOTİFİ OLDU' - ajans kafkas

19.11.2005 - 19:13:25
14 Kasım akşamı Radio Liberty’e konuşan Çeçenistan’ın meşru devlet başkanı Abdülhalim Sadullayev, bağımsızlık uğruna yaptıkları savaşın Kremlin’e karşı mücadelenin lokomotifi haline geldiğini söyledi. Sadullayev, röportajında, Çeçenistan savaşınını yanı sıra, Kuzey Kafkasya’daki son siyasi gelişmeleri ve bilhassa Kabardey Balkar’daki olayları ve Şamil Basayev’e yönelik iddiaları da değerlendirdi.

Direnişçilere, Çeçenistan dışındaki cumhuriyetlerde, operasyon izni vermediğini, Rus birliklerine ve üslerine saldırmakla görevlendirmediğini anlatan Sadullayev, buna rağmen, Rusların hiçbir sebep olmadan insanları ezdiğini, sakal bırakan erkekleri, baş örtüsü takan kadınlara zulmettiklerini söyledi. Camileri, Kuran-ı kerim ya da İslami kitaplar satan dükkanları, insanların İslam eğitimi aldıkları medreseleri bile Rusların sevmediğine vurgu yapan Sadullayev, 'Bugün Rus politikası, her zaman olduğu gibi, insanları ezmeye ve küçük düşürmeye yöneliktir. Bugün yüksek makamları işgal eden Rus politikacıları dinlediğinizde, sadece 'yok edin!', 'vurun', 'gitmesine izin vermeyin' gibi sözler duyabiliyorsunuz. Yani zalimliklerini, insaniyetsizliklerini gösteriyorlar' diye konuştu.

Kafkas Cephesi direnişçilerinin halen Çeçenistan'da bulunduğunu belirten Sadullayev'e göre, sadece geçen sene İnguşetya'da bir operasyon yapıldı, o operasyonun sebebi de, halka karşı yapılan Rus terörizminin inanılmayacak derecede ağırlaşmasıydı. 'İnsanları öldüren ve işkence yapan bu zalimlere dersini vermek için İnguşetya'da bir operasyon yapmaya mecbur kaldık' diyen Çeçenistan'ın meşru cumhurbaşkanı, aynı şeylerin şu anda Dağıstan'da da yaşandığını ve orada da Kafkas Cephesi Dağıstan kanadını oluşturduklarını anlattı. Direnişçilerin, Dağıstan'daki durumu kontrol etmek için çalıştıklarını kaydeden Sadullayev, daha sonra sözü Kabardey Balkar'a getirdi ve şunları söyledi; "Kabardey-Balkar'da yetkililerin zalimlikleri, limitleri de aşarak öyle bir hal aldı ki, î Başa Eylül ayında, Rus basınında, 400 ailenin ülkeyi terk etmek istediği haberleri yer aldı. Bu insanların sabrının tükendiğinin ve bu zulümlere daha fazla katlanamayacaklarının bir işaretiydi. Rus yetkililerin bunu anlamak için şansları vardı ama bu insanları duyup anlayamadılar. Bu yüzden, Kafkas cephemiz orada kesin bir iş gerçekleştirdi. Katilleri ölümle cezalandırdı ve mükafat olarak da, bir sürü silah ve cephane topladı."

Kuzey Kafkasya'da gittikçe büyüyen krizin, Çeçenistan'dan başladığının altını çizen ve çok sayıda kişinin yanlarına gelerek Ruslara karşı savaşmaya başladığını ifade eden Sadullayev, Çeçen direnişinin önceden olduğu gibi Kafkasya bölgelerinde yetkililere karşı ayaklanan ve savaşan gruplara yardım edeceğinin altını özellikle çizdi.

Rusya'daki insanların da Kremlin'le mücadele için uyanmaya başladıklarını belirten Sadullayev, Rus politikalarıyla mücadele etmenin başka bir yolunu bulamayan grupların isyan edip, Çeçen savaşçıların destekçisi olduğunu da vurguladı. Sadullayev, bunların arasında sonradan İslam'ı seçen Rusların bile bulunduğunu da belirtti.

Ve Kuzey Kafkasya. Çeçenistan'daki savaşın son birkaç yıldır, Rusya'nın politik ve sosyal yaşamını ciddi bir şekilde değiştirdiğini anlatan, Ruslar için Kafkasya'daki durumun kötü bir şekilde geliştiğini söyleyen Sadullayev, farklı yerlerde yeni askeri birlikler ve yapılar oluşturulduğunu da açıkladı.

Sadullayev, Kuzey Kafkasya'da gerçekleştirilen yeni yapı hakkında şu bilgileri verdi; "Şu anda Meclis-i Şura'nın (Güvenlik Konseyi) 35 bölümden oluşan altı kanadı var ve tüm Kuzey Kafkasya'yı kontrol ediyor. Her kanadın ve bölümün yaptıkları, mümkün olduğu kadarıyla denetleniyor. Her bölgede emirler var. Bazı kanatlar ve bölgelere hakimler de atandı. Yakında da diğerlerine atamalar yapılacak."

Sadullayev, konuşmasında, Nord ost ve Beslan olaylarına da değindi; 'Daha önceden de bilindiği gibi, hükümetimizin yapısında bazı değişiklikler oldu. Şamil Basayev'in askeri kanat komutanlığına atanmasıyla ilgili bir çok soru yükseldi. Basayev, görevlerini çok iyi yapıyor. Ve Beslan ile Nord-Ost hakkında Basayev'e yöneltilen suçlamalara gelince, bu uluslar arası bağımsız bir komisyonun araştırma sonuçları değil Rus basınının suçlamalarıdır. Ayrıca Basayev, bu saldırılara katıldığını inkar etmiyor. Ama hilekar Rus yetkilileri gibi değil. Ülke içerisinde bizim kanunlarımız ve düzenimiz var. Suçlu olan herhangi bir kişiyi cezalandırabiliriz. Ama sizin de bildiğiniz gibi suçu kanıtlanana kadar, o kişi masumdur. Burada Şamil'in tek bir el ateş etmediğini ve bir kişiyi bile öldürmediğni belirtmek gerekli ama tüm bunlar ayrıntılı ve dikkatli bir soruşturma gerektiriyor. Eğer uluslar arası organizasyolar bu olayları birlikte araştırmayı kabul ederlerse, hükümetimiz her şekilde iş birliği yapacaktır."

Sadulayev önceliğinin ülkede barışın sağlanması olduğunu da belirtti. Rusya'nın Çeçenistan sorununu, Çeçenleri ikiye ayırarak ve onları birbirine düşman ederek, yani savaşı Çeçenleştirerek halletmeye ve 250 bin Çeçenin öldürülmesinin sorumluluğundan da kurtulmaya çalıştığını ileri süren Sadullayev, Rus ajanı olarak nitelediği Kadirov'un ekiplerine karşı bir savaşta değil Ruslara karşı bir savaşta olduklarını vurguladı.


CP/CA/AK

abdulhalimsadullayev3
 
Teşkilat-ı Mahsusa
Abdullah MURADOĞLU




î Başa
HİNDULAR VE MÜSLUMANLAR birlikte İngilizlere karşı savaştı

Hindistan'ın İngiliz sömürgesinden kurtularak bağımsızlığını kazanması için mücadele veren Sih, Hindu ve Müslüman eylemciler Teşkilat-ı Mahsusa tarafından desteklendi. Hint İhtilal Komitesi'nin ipek mendillere görünmez mürekkeple yazdıkları esrarengiz mektuplar İngilizleri dehşete düşürdü.

Teşkilat-ı Mahsusa'nın en dikkat çekici operasyonu Hindistan'dı. İslam dünyasının en kalabalık nüfusuna sahip olan ülkede 70-80 milyon Müslüman vardı. Bu, Osmanlı nüfusunun beş katıydı. İngiltere'nin de en büyük sömürgesiydi. Hintli müslümanlar Trablusgarp'ın işgali sırasında Kalküta'da Osmanlı Hilal-i Ahmer Cemiyeti'ne Yardım Cemiyeti kurdular. Hint Kızılayı Balkan savaşlarında Türkiye'ye yardım getirdi. Bulgar işgali altındaki Edirne'lilere gıda ve para yardımı yaptı. Kızılay heyetinin temas kurduğu kişi Kuşcubaşı Hacı Sami idi. Hindistan'da kurulan bir örgüt de "Rumeli Muhacirlerine Yardım Cemiyeti'ydi. Hint-Osmanlı ortaklığıyla "Encü-men-i Hüddam-ı Kâbe" kuruldu. Kuruluş gerek-çesi, kutsal beldelerin güvenliğini sağlamaktı.

SİHLER ENVER PAŞA'YI SEVDİ

Teşkilat-ı Mahsusa Hindu, Sih ve Müslüman ihtilalcilerle ilişki kurdu. Sih-Gadar Partisi lideri Har Dayal ve Raca Mahendra Pratap bunlardan ikisiydi. Stanford Üniversitesi'nde ders veren ve İsviçre'ye sürgün edilen Dayal, İstanbul'a gelerek Teşkilat-ı Mahsusa ile ilişki kurdu. Partide Prof. Mevlana Bereketullah da etkindi. Tokyo Üniversitesi'nde hoca olan Bereketullah İstanbul'a yerleşip Osmanlı vatandaşı oldu. Dr. Vahdet Keleşyılmaz'ın "Teşkilat-ı Mahsusa'nın Hindistan Misyonu" adlı kitabındaki bilgilere göre 5 hafta İstanbul'da kalan Dayal, Enver Paşa'ya bir ihtilal programı sundu. Program geniş ölçüde kabul gördü. "Genç Hindistan Cemiyeti", "Seyfi Hindistan Cemiyeti", "Hind Uhuvvet-i İslam Cemiyeti" gibi örgütler bu program çervesinde kuruldu. İstanbul'da Urduca, Arapça ve Türkçe olarak çıkan Cihan-ı İslam ve Uhuvvet gazetelerini Teşkilat-ı Mahsusa finanse ediyordu. Cihan-ı İslam'ın sahibi Hintli Ebu Said El Arabi'ydi. Hintlileri İttihad-ı İslam'a davet eden Arabi'nin yazıları Hindistan, Türkiye, Suriye, Mısır ve İran gazetelerinde yer aldı. Teşkilatın finanse ettiği bir diğer kuruluş, İndian National Party'nin yayın organı Hind Haber Ajansı(The Indian News Agency) idi.

İHTİLALCİLERİN TEK DAYANAĞI OSMANLI

Hintli ihtilalciler, Afganistan Emiri Habibullah'ın Osmanlı ile işbirliği yapmasına hayati önem atfetmişti. Emir ise, tarafsız kalmayı istiyordu. Teşkilat, Başbakan Nasrullah ve Emir'in kardeşi Emanullah Hanı yakın markaja almıştı. Emanullah Han, Osmanlı yanlısı Mahmut Tarzi'nin damadıydı. Enver Paşa ve Alman Genelkurmayı, Afgan Emiri'ne ortak heyet gönderilmesi hususunda anlaştı. Heyet başkanı Rauf Orbay'dı. Heyette Raca Mahendra ve Bereketullah Efendi yer alıyordu. İran içlerinde iken ortak misyon sona erdirilmiş, Almanlar yanlarında bir Türk subayının refakatında Kabil'e varmıştı. Heyet, Kabil'de çok sıcak karşılanmıştı. Emir ayak sürüyor, yerine getirilmesi zor şartlar öne sürüyordu. Bu arada Ubeydullah Sindi, Kabil'e geldi. Küçük yaşta müslüman olan Sih asıllı Sindi, İngilizler tarafından aranıyordu. Pratap, Bereketullah ve Sindi, Almanlara güvenmiyordu. Dayanılması gereken tek güç Osmanlıydı. Emir'e rağmen Hükümet, Afgan sınırından Hindistan'a geçen ihtilalcilerin silahlı hareketlerine göz yumuyordu.

Türk subaylar aşiretler arasında

Raca Pratap, Bereketullah ve Ubeydullah, Kabil'de sürgün hükümeti kurdu. Hükümetin başkanı Mhendra, başbakanı Bereketullah, İçişleri bakanı Ubeydullah idi. Cihat fetvası bölgeye ulaştıktan sonra Hindistan ordusundaki firarlar hızla arttı. Afgan sınırına yakın bölgeler kaynıyordu. Hayber geçidinde aşiretler İngilizlere saldırıyordu.

İPEK MENDİL KOMPLOSU

İngilizlerin ele geçirdiği bazı mektuplar komitenin planlarını açığa çıkarıyordu. Mektuplar ipek mendil üzerine görünmez mürekkeple yazıldıkları için İngiliz kaynaklarında"Silken Letter Conspiracy (İpek mektup Komplosu) olarak zikredildi. Prof. Azmi Özcan'ın, Temmuz 1993 tarihli "Tarih ve Toplum" dergisinde "İngilizlere Karşı Hind-Osmanlı Planı Yahut İpek Mektup Komplosu" başlıklı makalesinde önemli bilgiler var. Buna göre Hicaz'da Hintli Mevlana Mahmudul Hasan, Hicaz Vali ve kumandanı Galip Pasinler Paşa ile temas kurmuştu. Galip Paşa, Hintli, Afganlı müslümanlar arasında dağıtılmak üzere yazdığı mektupta,"Eskiden Diyubendi Medresesinde müderris olan Mevlana Mahmudul Hasan Efendi bizimle irtibattadır. Bu mesele üzerinde tam bir fikir birliğimiz var ve bizden gerekli direktifleri almıştır. Eğer Hasan Efendi size gelirse ona güveniniz ve ihtiyacı olan herşeyle destek olunuz" diyordu. Mahmudul Hasan, Medinede Enver Paşa ve Cemal Paşa ile görüştü. Mektuplar Hindistan'da elden ele dolaştı. Medine ve Kabil arasındaki irtibat, ipek mendillere görünmez mürekkeple yazılan mektuplarla sağlanıyordu. Mektuplarda Cunudur-Rabbaniye adıyla askeri bir teşkilatın kurulduğu, bildiriliyor, liderliğine Mahmudul Hasan'ın seçildiği, merkezinin Medine olduğu ifade ediliyordu. Teşkilat'ın amacı Müslüman ülkelerin ittihadı ve kurtuluşuydu.

30 YIL SONRA ÇÖZÜLEN ŞİFRE

Hintli Müslümanların Afgan sınırına yakın bölgelerde başlattığı silahlı hareketler, Har Dayal yanlısı Hintli askerlerin isyanlarıyla büyüdü. Singapur'daki İngiliz garnizonunda çıkan isyanda çoğu subay 40 İngiliz subay öldürüldü. İsyan, Rus, Japon ve Fransız gemilerinden sevkedilen askerlerin müdahalesiyle bastırılabildi. Afgan sınırında ciddi hareketler oluyordu. Elden ele dolaşan mektuplar İngilizlerin dikkatini çekmişti. Bazı mektupların ele geçirilmesinin ardından büyük bir tutuklama furyası başladı. Ubeydullah Sindi, İngiliz baskısıyla Kabil'de gözetim altına alındı. 1918'de savaş sona erdi. Galip Paşa harp esiri oldu. Galipname olarak zikredilen mektubun varlığını kabul etmişti.

Şerif Hüseyin'i destekleyen bir fetvayı imzalamayan Mahmudul Hüseyin ise İngilizlere teslim edildi. Hint isyanının akim kalmasının ayrıntıları 40 yıl sonra aydınlandı. Hindistan Genel Valisi Lord Hardinge anılarında, Vincent Kraft adlı bir Alman'ın Singapur'da ele geçirildiğini, üstünde Amerika'dan gelen silah yüklü gemilerin uğrayacağı limanları gösteren haritaların çıktığını söyledi. Bol para ve güvenli yaşam vaadi alan Kraft, yakalanmamış gibi çalışmaya devam etmiş, Hindistan, Burma, Singapur, Tayland'ta Hintli ve Burma'lı yüzlerce ihtilalcinin yakalanmasını sağlamıştı. Kraft'ın adı İngiliz gizli belgelerinde Ajan X 'ti.

Çerkeş Şeyhizade Halil Halit Bombay'da

Hindistan'da İttihad-i İslam çalışmaları yapan bir başka ünlü şahsiyet de Osmanlı'nın Bombay Başkonsolosu Halil Halit Bey'di. 1913-1914 yılında görev yaptığı Hindistan'da her gittiği yerde coşkulu kalabalıklar tarafından karşılanan Halit Bey'in 1911'de kaleme aldığı "Türkler ve Araplar" adlı risalesi İslam dünyasında geniş yankı bulmuştu. Risalesinde Halit Bey, "Türklerle Araplar arasındaki siyasi yakınlık bağları ne kadar zayıflatılırsa, İslam'ın istiklal ve hakimiyeti o nisbette zevale uğrar; yine o takdirde , bu iki kavmin evlatları-Şarklıları denk saymaya tenezzül etmeyen ve daima aşağı gören-Batılıların tasallutuna o nisbette maruz kalırlar ve işte o zaman iftihar ettikleri milli duyguları da aynı derecede kaybolup gider" diyordu. Bombay'da Ebül Kelam Azad, Muhammed Ali ve kardeşi Şevket Ali ile yakın dost olan Halit Bey, Cambridge Üniversitesi'nde hocalık yapan ilk Türk'tü. Birinci cihan harbi çıktıktan sonra İngilizler, Halit Bey'le yakın ilişkisi olan pek çok Hintliyi tutukladı. Halvetiliğin Çerkesi kolunun kurucusu Şeyh Mustafa Çerkeşi'nin torunu olan Halit Bey, Can Kıraç'ın eşi İnci Kıraç'ın yakın akrabası oluyor.

î Başa Şeyh Şamil'in torunu Teşkilat'ın Osmancık taburunda teğmendi

Teşkilat-ı Mahsusa'ya bağlı gönüllü taburlarından biri Osmancık'tı. Başta Yüzbaşı Cemil ve ünlü çeteci Yahya Kaptan olmak üzere taburun subayları Batı Trakya ve Trablusgarp'te bulundu. Osmancık Taburu, Süleyman Askeri'nin emrinde Basra'da İngilizlere karşı savaştı. Tabur komutanı Yüzbaşı Cemil ve pek çok gönüllü şehit düştü. Ali Çetinkaya ve MAH Başkanı Naci Perkel de taburun komutanlarındandı. î Başa Taburun teğmeni Şeyh Şamil'in torunu Hamza Osman, "Bir Avuç Kahraman" isimli kitabında şöyle anlatıyordu: "Harp meydanlarında verdiğimiz zayiattan başka, kuş uçmayan kervan geçmeyen köylerde, binbir zahmet ve meşakkattan, açlık, susuzluk, güneş çarpması ve sıcak memleketlere mahsus birçok hastalıklardan ne aslan gibi delikanlılar kaybetmiştik. Ne kadar mert ve kıymetli subay ve erlerimiz oralarda son nefeslerini vermişlerdi. Kumların seraplarına karışmış olan bu mezarsız şehitlerimizin aziz hatıraları önünde kalbimden taşan saygı hisleriyle eğilirim. Vatan uğrunda imanla ölenlerin yüksek şerefi yanında her şeref sathi ve geçicidir."

Teşkilat-ı Mahsusa'nın bahtsız evladı

Mehmet Emin Tuksavul, Hindistan yer altı teşkilatında çalışan Teşkilat-ı Mahsusa ajanlarından biriydi.. Üç çocuğu ve eşini kayınpederine emanet ederek ortadan kaybolan Emin Bey, 1913'te Teşkilat'a katılmıştı. 1916'da İngiliz Kızılhaçı, Emin Bey'in Hindistan'da bir İngiliz esir kampında kurşuna dizildiğini bildirdi. Oysa Emin Bey, esir kampından kurtulmayı başarmıştı. 1921'de İstanbul'a döndüğünde, bir başkası ile evlenen eşinin yanı sıra Edirne Kadısı olan babası da üzüntüden hayatını kaybetmişti. Bacanağı ise Fransızlarla işbirliği yaptığı için Beyrut Emniyet Müdürlüğü'ne getirilmişti. Bacanağını vurmak için Fransız işgali altındaki Beyrut'a giden Emin Bey kendisine kurulan bir pusu sonucunda şehit oldu. Hâlâ mezarı belli değil.

Teşkilat'ın sadık eylemcisi Bereketullah Efendi

Hint İhtilal Komitesi'nin liderlerinden Mevlana Bereketullah Efendi, Teşkilat-ı Mahsusa'nın yerine kurulan İslam İhtilal Cemiyetleri İttihadı'nın Hindistan temsilcisiydi. Bereketullah Efendi, Enver Paşa şehit olduktan sonra Amerika'ya gitti, 1927'de San Fransisco'da vefat etti.

Hamza Osman Menderes'in hapis arkadaşı

Hamza Osman Erkan'ın babası , Hicaz Valisi ve Medine Muhafızı Çerkes Osman Ferid Paşa'ydı. Ünlü reklamcı Nail Keçili'nin dedesi Teşkilat-ı Mahsusa'dan Yenibahçeli Şükrü, Paşa'nın akrabası. Hamza Osman ile Kazım Karabekir Paşa bacanak. 1950'de DP'den Kocaeli Milletvekili seçilen Hamza Osman 27 Mayıs darbesinde Yassıada'ya gönderildi. Ünlü metin yazarı, reklamcı ve radyo programcısı Rana Pirinçcioğlu, Hamza Osman Erkan'ın torunudur.

YARIN: ORTA ASYA'DA NELER OLDU?

  DİĞER BÖLÜMLER
  • 1. Bölüm : Elli devletin temelinde TEŞKİLAT'IN HARCI VAR
  • 2. Bölüm : Gizli görevle Libya'ya giden Atatürk halı tüccarı kılığındaydı
  • 3. Bölüm : İslâm dünyası Teskilat-ı Mahsusa'ya destek verdi
  • 4. Bölüm : Başarılı olmasalardı asi ilan edileceklerdi
  • 5. Bölüm : Lavrens'i öldürmek onu kahraman yapmak olurdu
  • 6. Bölüm : Binbaşı Ömer Fevzi Fars Körfezi'ni İNGİLİZLERE DAR EDECEKTİ
  • 7. Bölüm : İran'dan Kafkasya'ya kadar bütün bölgeyi kontrol ettiler
  •  
     




    î Başa
    BİR BİNBAŞININ DİLİNDEN 'İYİ ÇOCUK'... MUTKİLİ ALİ DESTANI! - haber vitrini 


    î Başa Nazlı Ilıcak, bir jandarma binbaşısından aldığını belirttiği bir elektronik posta mesajını yayınladı. Jandarma binbaşının, Şemdinli Zanlısı Kaya ile ilgili iddiaları dehşet verici.
    19 Kasım 2005 Cumartesi 10:52

     

    Mutkili Ali destanı!

    Bir Jandarma binbaşısından e-posta mesajı aldım. Hakkâri'deki gelişmelerle ilgili bazı iddiaları var; kitabevindeki patlamadan sonra, kimliği, beyaz Renault arabanın bagajından çıkan Ali Kaya hakkında bilgi veren binbaşı, mektubuna, şu cümlelerle başlıyor: "Güneydoğu'da canını hiçe sayarak çarpışan binlerce vatan evlâdından birisiyim. Nice silâh arkadaşım, kucağımda taşırken şehit oldu. Nice subay ve astsubayı çatışma sonrasında helikoptere iki parça olarak bindirdik. Bunları, koltuklarda oturarak yazıp okumak kolay gelebilir ama, yaşaması hiç de kolay değil."
    Şemdinli'de tesadüfen ortaya çıkan suçüstü olayının, buzdağının küçük bir parçası olduğunu ileri süren mektubun önemli kısımlarını sütunuma alıyorum: "...Şemdinli'deki olay, bir PKK militanı ya da destekçisini ortadan kaldırmak, ya da gözdağı vermek için değil, doğrudan doğruya halkı askere karşı kışkırtmak için planlanmış ve uygulanmıştır. En gergin dönemlerde bile güvenli kalmayı başaran bir bölgede, son aylarda birden bire patlayan bombalar, aynı planın dahilindedir. Bir ana caddesi ve bir giriş çıkışı olan, jandarmanın her geçişte arabaları bazen koltuklarını sökene kadar kontrol ettiği ve halkın didik arandığı küçük bir ilçede, yaklaşık 200 kilo patlayıcıyı, bir resmi görevliden başka kim, jandarma binasının da bulunduğu meydan yerine taşıyıp patlatabilir? Umut Kitabevi saldırısı öncesi içlerinde güvenlik güçleri de bulunan 23 kişinin yaralandığı, ilçenin savaş alanına döndüğü kasım başında yaşanan bombalama olayı işte budur. Bombanın, Jandarma İlçe Komutanlığı'nın yirmi metre yakınında patlatılmasıyla, asker halka karşı kışkırtılmış ve başarılı da olunmuştur. Bir çok subay ve astsubay kendisini intikama adamıştır. Kendilerini vatana ve şehitlerin kanlarını yerde bırakmamaya adayan bu yiğit askerler, ne yazık ki hangi kirli oyunun parçası olduklarının farkında değil."
    Mektubun sahibi, Hakkari Jandarma İl Komutanı Erhan Kubat tarafından görevlendirilen astsubay Ali Kaya hakkında da bazı bilgiler veriyor: "Nam-ı diğer Mutkili Ali ismini bu bölgede bilmeyen yoktur. Ali Kaya'yı çözen Şemdinli'yi ve Hakkâri merkezli bütün provoke eylemlerini de çözmüş demektir. Üstlerine çok sadık olan bu sıkı operasyoncu için yakın arkadaşları şunu söyler: "On bin volt elektrik verseniz de Ali konuşmaz." Mutkili Ali, bir astsubay olmakla birlikte, bölgedeki neredeyse bütün subaylardan daha itibarlıdır. Hakkari Jandarma İl Komutanı Erhan Kubat'la doğrudan doğruya sıkı temas halindedir. Kubat ise, Jandarma Asayiş Bölge Komutanı Selâhattin Uğurlu'ya, rütbe ilişkilerinin ötesinde büyük bir sevgi ile bağlıdır. Kaya'nın olay günü arabada kaybolan ve bazı sayfalarının fotokopisi elden ele dolaşan ajandasındaki talimatlarda, eylem yerleri ve eylem sonrası gelişmeler hakkında bilgilerin yanı sıra, gelişmelerin üstlere düzenli olarak bildirilmesi notu da dikkat çekiyor."

    ***
    İddiaları özetlemek gerekirse, burada basit bir eski PKK'lıdan öç alma olayı yok. 2 Kasım'da Hakkâri'nin Şemdinli ilçesinde Jandarma Komutanlığı'nın 20 metre yakınında, Cumhuriyet meydanında park halinde bulunan otomobildeki patlamanın, PKK'nın eseri değil, halk ile askeri karşı karşıya getirip, bölgede huzursuzluk yaratmak isteyenlerin eseri olduğu iddia ediliyor. O tarihte halkın eylemci diye linç etmek istediği biri gözaltına alınmış, ama, olay PKK'nın üzerine kalmıştı. Savcılığın araç keşfi ise, ateş açıldığı için tamamlanamamıştı. CHP'li Esat Canan, "Halk üç kişiyi yakaladı. Sadece 1'i gözaltında. Savcı keşfi ise polisin ateşi yüzünden yarım kaldı" açıklamasını yapmıştı. Daha sonra, gene Şemdinli'de Özipek Pasajı'ndaki patlamadan sonra, ele geçirilen beyaz Renault'un bagajında 2 Kasım eyleminin yapıldığı yerin krokisi ile, Özipek Pasajı'nın ve Umut Kitabevi'nin krokisi çıkmıştı.
    Kitabevi saldırısından sonra, savcının keşfi sırasında gene dışarıdan ateş açıldı ve keşif yarım kaldı. Bu da ikinci bir benzerlik. Hükûmet, Ali Kaya'nın peşini bırakmamalı, irtibatları bir bir bulunup çıkarılmalı. Yeni bir Susurluk hadisesiyle karşı karşıya olup olmadığımızın anlaşılması için, belki Kaya ve yakın akrabalarının yurt içi ve yurt dışı banka hesaplarına da bakmak gerekecektir.

    Nazlı Ilıcak / Bugün / 19.11.2005

     



    î Başa
    KBC CUMHURBAŞKANI KANAKOV POLİTİKOVSKOYA’YA KONUŞTU; ‘GÜVENLİK KADROLARINI DEĞİŞTİRECEĞİM. TEK ÇIKIŞ YOLU, BU’ - ajans kafkas

    19.11.2005 - 18:01:34
    Novaya Gazete'nin önemli ismi Anna Politikovskoya, Nalçik baskını sonrasında, ülkesinde yeni açılımlar gerçekleştirmeye çalışan yeni cumhurbaşkanı Arsen Kanakov ile önemli bir röportaj gerçekleştirdi. Kanakov’un şahsen dine bakış açısından, ülkedeki genç Müslümanlara, verilmeyen naaşlardan, iki tarafa ayrılmaya doğru giden halka, işkenceye, baskılara kadar, çok açık sorulara, Kanakov da olabildiğince net cevap vermeye çalıştı.

    Anna Politikovskoya- Benim izlenimlerime göre, halk, 13-14 Ekim saldırısını yapanlara karşı, açık bir sempati besliyor. Tabii ki, silahlı saldırıyı tasvip etmiyorlar ama başka bir çare kalmadığını düşünüyorlar. Ve polisin de bunu hak ettiğini söylüyorlar. Siz ne düşünüyorsunuz?

    Arsen Kanakov- Bu dedikleriniz, halkın bir protestosu. Çünkü, devlet ve halk arasında iyi bir bağ kalmamış, diyalog yok.

    Ben, bunları açıklarken çok zorlanıyorum. Çünkü iki zıt grup var. Ve buna bir açıklama getiremiyorum. Zaten kimse de açıklayamıyor.

    î Başa Bu şu demek ki, bu ülkede taraftarlar yok, acıyı, zulmü paylaşanlar var. Yarın ne olacak? Nasıl ulaşabiliriz biz yeni nesillere? Nereye varacaklar? Ne istiyorlar?

    Anna Politikovskoya- Ben buraya gelmeden önce hemen başkanlık sarayının karşısında Genç Müslümanlarla görüştüm ve sizinle röportaj yapacağımı öğrenince de bana mutlaka bu soruyu sormamı istediler. Kapanan mescidler, camiler ne zaman ve nerede açılacak? Somut olarak istiyorlar, cevabını. Camilerin açılacağını siz daha önce ilan etmişsiniz.

    Arsen Kanakov- Evet, haklısınız ilan ettik. Bütün camiler kapatıldı, sadece Merkez Camisi açık bırakılmıştı. Böylece onları daha kolay kontrol edeceklerini düşündüler.

    Biz, camileri yeniden açacağız, sözümüzde duracağız. Çünkü, bizim için yeni nesil önemli.

    Biz, gençlerin beyinlerinin yıkandığını görüyoruz ve buna karşıyız. Bugün böyle düşünen genç, üç ay sonra farklı düşünmeye başlıyor, farklı bir kimliğe bürünüyor. Evet, içki ve sigara kullanmıyorlar ama acaip fikirlerin esiri oluyorlar. Buna izin vermemeliyiz.

    Tüm bunların sorumlusu kim? Kim bunları yönlendiriyor? Tabii ki, insanlara namaz kılmaları için engel koyamayız. Biz namaz kılmalarına karşı değiliz, biz onların acaip, aşırı ve radikal fikirlerine karşıyız.

    Anna Politikovskoya- Cami açılması planlarıyla, Kabardey Balkar Din İdaresi mi ilgileniyor?

    Arsen Kanakov- Evet ama orada da bazı sorunlar var şimdilik. Din İdaresi'nin ekonomik durumu çok iyi değil, kadrosu da çok çok zayıf. Ve Din İdaresi'nin yöneticilerinin toplum nezdinde ağırlıkları ve itibarı yok. Biz, bu kadroları gözden geçiriyoruz, yeni birini bulmaya çalışıyoruz.

    Anna Politikovskoya- Yine önemli bir soru sormak istiyorum, size. Bu soruyu da, Genç Müslümanlar ısrarla sormamı istediler. Siz, kişisel olarak vehhabist kelimesinden ne anlıyorsunuz, vehhabi ile vehhabi olmayanı nasıl ayırıyorsunuz?

    Arsen Kanakov- Aslında dürüst olmam gerekirse, bu konuları yeni yeni öğreniyorum. Bizde İslam Araştırmaları Enstitüsü vardı. Ruslan Nahuşev onun başkanıdır. Benim ona danışmam, herkese danışmam gerekiyor, istişare etmem, düşünmem gerekiyor.

    Aslında, her dinde farklı mezhepler vardır. Ben de bilmiyorum, vehhabi kimlere deniyor? Biz niye onlara vehhabi diyoruz, inanın bilmiyorum.

    Benim düşünceme göre, vehhabi beyni yıkanmış radikal Müslümanlara deniyor. Aslında bence bu doğru bir tanımlama değil, ama en azından bizim toplumumuzda öyle algılanıyor.

    Anna Politikovskoya- Siz, konuşmanızda Ruslan Nahuşev'i hatırlattınız bana. Nahuşev, danışmanınız olabilir mi? Gerçi onun hakkında da 13 Ekim sonrası bayağı sorunlar çıktı, önemli bir madde üzerinden hakkında soruşturma başlatıldı. Ne düşünüyorsunuz?

    Arsen Kanakov- Aslında çok yakından tanımıyorum onu ama bana yardım teklif etmişti. Zaten bize her gün çok kişi geliyor. Biz onları dinliyoruz, 'nasıl bu ülke için faydalı oluruz, bu krizden nasıl çıkarız' diye danışıyoruz.

    Fakat Nahuşev'in davası ayrı bir konu. Onun saldırıyı yapan insanlara yakın olduğu söyleniyor, ama o konuda şu anda ben bir şey diyemem. Ama bizim için bir köprü olabilir mi? Onu düşünüyorum.

    Ben, bu insanların ne istediklerini, dertlerini merak ediyorum. Eğer Nahuşev gerçekten bir köprü olursa, biz buna hazırız.

    Anna Politikovskoya- Sizce bu eylem sonrasında, halkınızın morali nasıl?

    Arsen Kanakov- Bana göre, ülkem giderek normalleşiyor. Bir cumhurbaşkanı olarak, toplumun ikiye bölünmemesi için bir çıkış yolu arıyorum. î Başa Bunların hepsi, ölenler de öldürenler de bizim vatandaşlarımız ve ben herkesin cumhurbaşkanıyım.

     

    Bugün, bu baskını düzenleyenleri de taraftarlarını da doğru bulmuyorum. Ben, ölenlere karşı bugüne kadar insancıl davrandım. Ama devletin de zayıf olmasını kabul edemem. Devletin adaletten taviz vermeyecek şekilde sert olması gerekir. Kafkasya'da her zaman adil olan güç, saygı görmüştür. Bu işi organize ederler, baskını sipariş edenler, gençlerimizi duygusal olarak kullandılar ve duygusal olan bu gençlerimiz öldü, diğerleri ise hayatta.

     

    Korkum, benim insancıl bakışımın, onlar tarafından zayıflık olarak algılanması.

    Anna Politikovskoya- Bu eyleme tesadüfen karışanlar olamaz mı? Niçin hepsini terörist olarak niteliyorsunuz?

    Arsen Kanakov- Onların bir kısmının terörist olmadığını ispat etseydiler, ben de çok memnun olurdum. Zaten eylem sonrası hemen Milli Güvenlik Kurulu'nu topladım. 'Çok dikkatli olalım' diye uyardım. Naaşlar konusunda, 'şüpheci davranalım, şüphelendiklerimizi kesinlikle terörist saymayalım, herkese terörist damgası vurmayalım' diye konuştum. Ve ben inanıyorum ki, tarafsız davrandığımız zaman, içlerinden en az 20'sinin, eylemle hiçbir alakası yok ve biz bunların cesetlerini geri vereceğiz.

    Anna Politikovskoya- Ama ne zaman?

    Arsen Kanakov- Federal Merkez'in bu konuda, çok sert ve hassas bir düşüncesi var. Bizim yasal olarak herhangi bir yetkimiz yok. Biz de soruşturmanın sonucunu bekliyoruz.

    Anna Politikovskoya- Adil bir güç dediniz. Nasıl ispat edeceksiniz, federal merkeze, bunların terörist olmadığını?

    Arsen Kanakov- Biz akrabalarına, sorunu çözmek istediğimizi, federal merkeze başvurduğumuzu söylüyoruz. 'Siz de başvurun' diyoruz, onlara.

    Ama diğer tarafta da, ölen polislerin akrabaları var. Onlar da, 'Ne istiyorlar bu adamlar' diye söyleniyorlar. 'Bunların naaşları ile bizim akrabalarımızın naaşları aynı mezarlıkta mı olacak' diye konuşuyorlar. Çok zor bir seçim karşısındayım.

    Anna Politikovskoya- Peki, hangi seçim size daha yakın?

    Arsen Kanakov- Yüzde 50, yüzde 50. Hem bu toplumu sakinleştirmek lazım, hem de cesetleri iade etmek lazım. Bu durum, bizi çok üzüyor.

    Anna Politikovskoya- Eylemden sonra, tüm cumhuriyette, baskılar, gözaltılar, tutuklamalar, işkenceler var. Ve hala da devam edilyoır. Bu da toplumu, polise özelde de terörle mücadele şubesine karşı kin ve nefretle dolduruyor. Bu bir realite. Bunun böyle olduğunu avukatlar da ispatladılar. Bu baskılar, ya Müslümanları yeraltına itiyor ya da baskılara karşılık vermek zorunda kalıyorlar. Akla da hemen şu soru geliyor, rütbe almak, yükselmek, ikramiye kazanmak için polisin yaptıkları toplumu iyice bölmüyor mu?

    Arsen Kanakov- Maalesef çok kötü bir zamandayız. Söylediklerinizde, gerçek payı var. Ben, cumhuriyetin başsavcısı Ketov'u çağırdım. Elimizde, baskılar olduğuna dair bilgiler olduğunu söyledim. 'Dikkatli olun, insanları baskı altına almayın' diye uyardım. Bu kaostan çıkış için yakın bir zamanda güvenlik güçlerinde kadro değişikliğine gitmemiz lazım ve gideceğim de. î Başa İşkence ve baskı, bizi bu kaostan çıkarmaz. Bize polis devleti lazım değil. 15 yaşındaki çocuklara işkence yaparak sorun çözülür mü? Bunlarla diyalog lazım.

     

    î Başa Ben toplumumuzun çok zor şartlarda, rüşvet, iltimas, adaletsizlik içinde yaşadığını anlayabiliyorum. Bir gelecek göremiyorlar, protesto ediyorlar.

     

    Ben göreve gelene kadar durum gerçekten çok kötüydü, ama bunun üzerinde konuşmak istemiyorum. Ben, vatandaşımın hakkını savunacağım. Bu toplumla yönetim arasında bir köprü bulmamız lazım ama bu köprü hala yok. Başka bir çözüm yolu da yok. Eğer ulusal Xabze'miz yaşasaydı, bunlar olmazdı. Ama bu da yok, bugün.

    Anna Politikovksoya- Siz, köprüden bahsediyorsunuz ama niçin ölenlerin akrabalarını hiç kabul etmediniz. O insanlar, ölenlerin yakınları, anneleri, babaları, sizin pencerenizin, kapınızın önünde bekliyorlar.

    Arsen Kanakov- Benim onların karşısına çıkmamamı gerektirecek bir problemim yok. Ama onlar gelecekler, bana, bir cumhurbaşkanına soracaklar, 'naaşlarımızı verecek misin' diye. Ben de 'bilmiyorum' diyeceğim. 'Onu yapacak mısın' diye soracaklar. Yine cevabı, 'bilmiyorum' olacak. î Başa Yani, onların karşısına çıktığım zaman sorunlarını çözemeyeceğim. Bu da bana ağır geliyor.

    Anna Politikovskoya- Şunu sormak istiyorum. Camagat'ın lideri Musa Mukojev, Nalçik Terörle Mücadele'nin başı Beslan Mukojev'in akrabası. Kimse bu adamdan şu ana kadar iyi bir laf duymamış. Kimi alsa, ana avrat küfrederek başlıyormuş, aşağılıyormuş. Emrindeki adamları, subayları da, aynen amirleri gibi. 'Bizim bir Yermolov'umuz –Çerkesleri katleden ünlü Rus generali- olsaydı, görürdünüz, hepinizin kökünü kazırdı' diye başlıyorlarmış sorguya. Bunlar hiç terbiye görmemiş insanlar. Bu, durumu daha da kötü yapıyor. Bunları da mı görmüyorsunuz?

    Arsen Kanakov- Bu konuyla ilgili hiçbir şey duymadım, söz veriyorum yarın bu durumu araştıracağım.

    Anna Politikovskoya- Siz o fotoğrafı gördünüz mü? Ne halde duruyordu, ölenlerin cesetleri, öyle?

    Arsen Kanakov- Evet gördüm ve başsavcı Ketov'u çağırdım, fotoğrafı gösterdim. O da bana, naaşları artık ceset torbalarına koyduklarını söyledi.

    Anna Politikovskoya- Siz oldukça çağdaşsınız. Eleştiriden korkmuyorsunuz. Ancak, cumhuriyette ne bir muhalefet var ne de bir sivil toplum kuruluşu. Nedir bu?

    Arsen Kanakov- Ben toplumsal bir bilinç olmasını arzu ediyorum. Biz yeni yönetim olarak, 'bu cumhuriyette mutlaka muhalefet olmalı, STK'lar olmalı' diyoruz. Biz yeni yönetim olarak muhalefete imkan tanıyacağız, STK'ları destekleyeceğiz.

    Anna Politikovskoya- Siz okullarda din dersi verilmesini istiyorsunuz ama kim verecek bu dersi, o kadar öğretemeniniz var mı, kadronuz var mı?

    Arsen Kanakov- Maalesef çok ciddi bir problem. Bu sorun, kısa zamanda da çözülecek gibi gözükmüyor. Ne kadromuz var, ne de hemen yetiştireceğimiz kadar kısa bir zamanımız var.

    Anna Politikovskoya- Peki Arap öğretmenlerle olabilir mi?

    Arsen Kanakov- Kesinlikle hayır. Ben, dini eğitimin Rusça verilmesini istiyorum.

    Anna Politikovskoya- Din İdaresi kadrolarının eğitim durumu nedir?

    Arsen Kanakov- Maalesef, çok az eğitimliler. İmamlarımız, eski polis ve benzerleri ya da Komünist Partisi'nin köy ve kasaba sekreterleri. Zaten sorun, genç insanlarımızın yurt dışına gidip, din eğitimi aldıktan sonra, bu imamların eğitimsiz olduğunu görmeleriyle başladı.

    Anna Politikovskoya- Sizin kişisel olarak İslam'a bakışınız nedir?

    Arsen Kanakov- Benim hayatımın büyük bir kısmı Moskova'da geçti. Ama inanıyorum, zor durumlarda da camiye gidiyorum.

    Anna Politikovskoya- Sizin Nalçik merkezinde cami yaptırdığınız söyleniyor. Doğru mu?

    î Başa Arsen Kanakov- Evet, yaptırdık. Benim şirketim yaptırdı, bu camiyi. Şimdi de bir kilise yaptırıyoruz. Biz istiyoruz ki, ülkede dinlerarası hoşgörü olsun.

    Anna Politikovskoya- Siz kendinizi nasıl adlandırıyorsunuz? Laik bir Müslüman mısınız?

    Arsen Kanakov- Evet, öyleyim. Tüm islami kuralları yerine getirmiyorum.

    Anna Politikovskoya- Siz ve ekibiniz, oruç tutuyor musunuz?

    î Başa Arsen Kanakov- Buna da cevabım hayır. Genellikle bizim buralarda, ihtiyarlar ve gençler oruç tutuyor. İhtiyarlar eskiden o eğitimi almışlar, gençler de şu anda din eğitimi alıyorlar. Bu iki grup arasındaki bizim kuşaklarımız ise dinden tamamen kopmuştu. Ama biz kesinlikle oruca karşı değiliz.


    NG/KKB/AK

    arsen kanakov 2
     


    î Başa
    Barzani rüşvet zengini - haber 3 - 19 Kasım 2005
     
    î Başa Iraklı Kürt lider Barzani’nin yolsuzluktan edindiği servetin 2 milyar dolar olduğu öne sürüldü.
     
     
    ABD’li Ortadoğu uzmanı Michael Rubin’e göre Iraklı Kürt lider Barzani’nin yolsuzluktan edindiği servet 2 milyar $. Barzani ya da yakınlarına komisyon vermeyen bölgede iş yapamıyor, rüşvet almayan yetkili hapse giriyor.

    YOLSUZLUK bataklığına saplanan Iraklı Kürt lider Mesud Barzani’nin kişisel servetinin iki milyar dolara yaklaştığı iddia ediliyor. ABD’li Ortadoğu uzmanı Michael Rubin, Daily Star gazetesinde yayınlanan yazısında, Ortadoğu’da demokrasinin biraz yol almaya başlamasına rağmen, bölge için en büyük tehdidin terörizm değil yolsuzluk olduğunu kaydetti. Rubin, Iraklı Kürtler’i örnek gösterirken, Kürt liderlerin de ‘kendi ceplerini doldurmak’ ile meşgul olduklarını belirtti.

    Rubin, 14 yıl önce Irak’a döndüğünde isminden başka hiçbir şeyi olmayan Mesud Barzani’nin bugünkü servetinin iki milyar dolara yaklaştığının tahmin edildiğini yazdı. Rubin, Kuzey Irak’ta yolsuzluk ve akraba kayırmacılığının inanılmaz düzeylerde olduğunu ve Barzani ya da bir yakını ile ortaklık yapmayan işadamlarının bölgede iş yapamadığını ifade etti.

    Kuzey Irak’ta rüşvet almayan yetkililerin hapse girdiğinin bile söylendiğini kaydeden Rubin, bölgede herşeyin Barzani ailesinden sorulduğunu ve Kürt Parlamentosu’nun da ‘Suriye’deki eşinden farklı olmadığını’ yazdı. Saddam’ın BM programından hortumladığı 1,8 milyar dolar paranın çocukların ölümüne neden olduğunu hatırlatan Rubin, yolsuzluk hastalığının Ortadoğu’nun her yerine bulaştığını yazdı.

    Düşünce kuruluşu AEI’ın (American Enterprise Institute) önde gelen uzmanlarından biri olan Rubin, Uluslararası Şeffaflık kuruluşuna göre, bölgedeki en temiz ülkeler olan İsrail ve Umman’ın bile ‘28. sırada’ olduklarına dikkat çekti.
     
     


    î Başa
    Yüksekova çetesini deşifre etti - internet haber
    19 Kasım 2005 09:22  
    î Başa Türkiye onu 11996 yılında Yüksekova'da PKK teröründen rant sağlayan bir çeteyi çıkarmasıyla tanıdı. O şimdi kurtlar vadisinden çıkıp kuzular vadisine vakit geçiriyor.

         PKK teröründen rant sağlayan Yüksekova Çetesi’ni deşifre eden Astsubay Hüseyin Oğuz, emekliliğini de dağlarda geçiriyor. Fakat bu kez yanında koyunları var...
         
         Türkiye, Astsubay Hüseyin Oğuz’u 1996 yılında ‘Yüksekova Çetesi’ni ortaya çıkaran adam olarak tanıdı. Uyuşturucu, silah ve canlı hayvan kaçakçılığı, PKK ismini kullanıp adam kaçırma, faili meçhul infazlar dahil çetenin kirli işlerini ortaya çıkarttı. Çetenin milletvekilinden belediye başkanına, askerinden polisine kadar bütün üyelerini deşifre etti. Oğuz, artık emekliliğin tadını çıkarıyor. O yıllarda ‘İnfaz edilirim’ korkusuyla yılmayıp susmayan, karanlık bir dönemi aydınlatan ve Meclis Susurluk Komisyonu’na verdiği ifadelerle yardımcı olan 46 yaşındaki Oğuz, şimdi İzmir’in Karaburun ilçesinde çobanlık yapıyor.
         
         FAİLİ MEÇHUL UZMANI
         
         Hüyesin Oğuz, 1977’de mesleğe başladı. Güneydoğu bölgesinde birçok ilde görev yaptı. Babasının faili meçhul bir cinayete kurban gitmesi yüzünden ‘sorguculuk’ kursu alarak özellikle faili meçhul olayları araştırdı. Oğuz’un hayatı 1 Temmuz 1996 yılında Hakkari İl Jandarma Alay Komutanlığı İstihbarat Şube Subay Vekilliğine atanmasıyla yeni bir boyut kazandı. Bir süre sonra Yüksekova ilçesinde görev yapmaya başlayan Hüseyin Oğuz’un yanına 20 Eylül 1996’da gelen Anavatan Yüksekova İlçe Başkanı Tahir Baskın, yeğeni Necip Baskın’ın kaçırıldığını söyledi.
         
         KARANLIĞIN SONU
         
         Olayın fidye amaçlı olduğunu anlayan Oğuz, korucu ve itirafçılardan şüphelendi. İtirafçılardan Kahraman Bilgiç’in verdiği ifadeler, karanlık bir dönemi aydınlattı. Bilgiç, PKK adı altında para toplandığını, uyuşturucu kaçakçılığına yönelik operasyonlarda kanunsuz uygulamaların yapıldığını, zenginlerin kaçırılarak fidye istendiğini anlattı. Ayrıca K.Irak’tan Türkiye’ye canlı hayvan kaçakçılığı yapanlar hakkında bilgiler de verdi.
         
         Bu faaliyetlerin ise bizzat Yüksekova Tugay Komutanlığı eski Kurmay Başkanı Albay Hamdi Poyraz, Yüksekova Sınır Tabur Komutanı Yarbay Kanber Oğur ve Dağ Komando eski Tabur Komutanı M.Emin Yurdakul’un bilgisi dahilinde yapıldıını anlattı. Oğuz da bunları üstlerine rapor etti. Ancak, birçok güçlükle karşılaştı. İfadeler en sonunda Diyarbakır DGM’ye ulaştı ve soruşturma başlatıldı. İfadede adı geçen zanlılar operasyonlarla yakalandı. Operasyonlarda onlarca uzun namlulu silah ve tabanca, binlerce mermi, roketatarlar, bombalar ele geçirildi. Hüseyin Oğuz, olay yargıya intikal edene kadar birçok kez tehditler aldı.
         
         BASIN KURTARDI
         
         Olayların üstüne korkusuzca giden Oğuz, ‘İnfaz edilirim’ korkusu olmadan karanlık bir dönemin aydınlanması için konuyu basına taşıdı. Onlarca soruşturma geçirdi ancak hepsinden aklandı. Meslekte 20. yılını doldurduğu gün de emekli olmak zorunda kaldı. Hayatta kalmasını basına borçlu olduğunu söyleyen Oğuz, ‘Elimde sorgu aşamalarının kasetleri vardı. İnfaz edilmemek için olayları basınla paylaştım. Hala yaşıyorsam basının sayesinde’ dedi. Hüseyin Oğuz, emekli olduktan sonra Karaburun’a yerleşerek 3 koyun alıp çobanlık yapmaya başladı.
         
         
         HELAL MİRAS
         
         8 yıldır, koyunları için emek veren Oğuz’un, şimdi 40’a yakın koyunu var. Koyunlarıyla üniversitede, askeri okulda ve ilkokulda okuyan oğullarının rızkını kazanıyor. Oğuz, ‘Çocuklarıma kanlı parayla miras bırakmam. Onlara kazandığım helal parayla bakıyorum’ dedi. Hüseyin Oğuz, çekilmesi gündemde olan Susurluk ve çetelerle ilgili diziye teklif gelmesi halinde seve seve yardımcı olacağını söyledi.
         
         Haber: Arda Yavuz
         Kaynak: www.stargazete.com.tr
     
    Teşkilat-ı Mahsusa
    Abdullah MURADOĞLU




    î Başa
    Lavrens'i öldürmek onu kahraman yapmak olurdu - yeni şafak - 18 Kasım 2005 

    î Başa Şerif Hüseyin isyanını hazırlayan İngiliz casusu Lavrens, Osmanlı'nın dikkatini 1914 yılı başlarında çekti. Yemen'de görevli bir Teşkilat-ı Mahsusa ajanı, Bedevi kılığında dolaşan Lavrens'i tesbit etti.

    Bugünkü Suud-i Arabistan sınırları içinde başlayan Şerif Hüseyin İsyanı'nı hazırlayan İngiliz casusu Edward Thomas Lawrence'ydi, Lavrens, Teşkilat-ı Mahsusa'nın dikkatini ilk defa ne zaman çekmişti? Kuşçubaşı Eşref, bu sorunun cevabını Cemal Kutay'ın neşrettiği anılarında veriyordu. Lavrens'i ilk ifşa eden Yemen'de görevli bir nüfus memuru olan Ahmet Hamdi Bey'di. Hamdi Bey Teşkilat-ı Mahsusa ajanıydı. Teşkilat, Yemen'de Müslüman kisvesine bürünmüş İngiliz muhtedisi iki ajanı tespit etmişti. Ahmet Bey'in görevi bu iki ajanın ilişki kurduğu kişileri belirlemekti. Ahmet Hamdi, Hacı Ali ve Abdullah Mansur adındaki iki ajanın ziyaretçileri arasında ilginç bir kişiyi tespit etti. Şeyh kılığı içinde, Arapça konuşan, çelimsiz biri olan bu İngiliz, civardaki bazı aşiret reislerini ziyaret etmişti. Eşref Bey, Ahmet Hamdi'den bu kişiyi takibe almasını istedi. Şam'da görevli teşkilat ajanı Eczacı Nejat Bey de İngilizle bizzat temas edecekti. Çok iyi İngilizce ve Fransızca konuşan Nejat Bey, İngiliz'in adını tespit etti. Arkeolog kisvesinde dolaşan bu adam Lavrens idi.

    LAVRENS OLTAYA DÜŞTÜ

    Lavrens'in Balebek'te olduğunu öğrenen Nejat Bey, Balebek harabelerinde araştırma yapan Müze-i Hümayun görevlisi kimliğine girdi. Lavrens'in dikkatini çekmek için annesi Türk Yahudisi olan Alman ajanı Hans Gürzoch'la dostluk kurdu. Gürzoch'tan bilgi sızdırmak için Lavrens, Nejat Bey'e yanaştı. Nejat Bey, Lavrens'e zararsız bilgiler verdi. Lavrens'in birlikte çalışma teklifini geri çevirmeyerek onunla birlikte bazı gezilere katıldı. Bu arada Lavrens'in resminin de içinde olduğu dosyayı İstanbul'a göndermişti. Lavrens'in Nejat Bey'den öğrenmek istediği en önemli konu, hilafetin Türk milleti üzerindeki tesiri idi. Nejat Bey İstanbul'a geldiğinde Lavrens'in şeceresini bile çıkarmıştı. 1914 başlarıydı. Lavrence adı henüz duyulmamıştı.

    ATİNA'DA BİLE İZLEDİLER

    Eşref Bey, Lavrens'in ileride oynayacağı rolü yeterince anlayamadığını itiraf edecekti. Kahire'deki Hizbül Vatani örgütüne mensup bir Teşkilatı Mahsusa elemanından Lavrens'in Mareşal Lord Kitchener ile görüştüğünü ve Atina'ya hareket edeceğini öğrenmişti. Lavrens, İskenderiye'de bir gemiye bindi. Yandaki kamaraya bir teşkilat ajanı yerleşmişti. Lavrens'in ilk durağı, Atina'daki İngiliz Elçiliği idi. Elçi, Lavrens'in şerefine bir akşam yemeği verdi. Eşref Bey, silik bir İngilizin, elçiden gördüğü ilgiyi merak etti. Atina'daki bir gayr-i müslim dostunu devreye soktu. Gelen bilgilere göre Lavrens, Arabistan bölgesindeki Rum-Yunan şirketleriyle yakın mesaiye girmek istiyordu. Bu yüzden İngiliz sefirini devreye sokmuştu.

    LAVRENS'İN PEŞİNE DÜŞTÜ

    Lavrens'in Balebek'te olduğunu öğrenen Eşref bey, bir bedevi şeyhi kılığına girdi. önce Balebek harabeleri çevresindeki Yahudiler dikkatini çekti. Eşref Bey, anılarında şöyle anlatıyordu: "Balebek 7 sene öncesine göre tanınmaz haldeydi. Harabelerin etrafında bir çok Yahudi müstameresi peyda olmuştu. Bunlar, çoğu casus olan topluluğun sadece parasını mı almak için gelmişlerdi? Biz, Teşkilat-ı Mahsusa olarak, Rum, Ermeni, Arap ayrılıkçı hareketleri içinde Yahudiliğin de nasıl gizli çalışmalar yaptığını biliyorduk. Nitekim Filistin cephesinin sükutu ile bu gizli hazırlık, diğerleri gibi arkamızdan vurdu"

    HAREBELERDE BULDU

    Eşref Bey, Balebek'te Musa El Atraş adında çok taraflı bir muhbiri sıkıştırdı. Atraş'ı Merzifon Amerikan Koleji'nden bir muallimle görüşürken yakalamıştı. Atraş, Eşref Bey'e çeşitli fotoğraflar gösterdi. Resimlerden birine gözü takıldı. "Bu kimdir?" dedi. Atraş, "Aradığınız adamın bu olduğunu bilmiyor muyum? Ya Bek, itimadınız yoksa, neden istihza ediyorsunuz?" dedi. Eşref Bey, dikkatlice baktı, Nejat Bey'in gönderdiği resimdeki adamdı. Atraş, Lavrens'in Araplar arasında dostça karşılandığını ve Çereş'e geleceğini söyledi. Eşref Bey ve ajanları Çereş'teki casus kaynayan Britanya Şark Enstitüsü'ün Müsteşrikler Toplantısı'na katıldı. Atraş, Lavrens'in yanına gidecek, böylece Eşref Bey de onu tanıyacaktı.

    ŞEYH KILIĞINDA SOHBET ETTİ

    Çereş harebeleri civarında Atraş, kıyafeti Yukarı Hicazlı bedevilerinkine benzeyen, çelimsiz, soluk renkli, zayıf birisine doğru ilerledi. Lavrens'ti. Eşref Bey bu anı anlatırken, "Lavrens karşımda idi. Nejat Bey'in ilettiği fotoğrafa tıpatıp benziyordu. İlk uyandırdığı intiba, hasta, mariz, dertli, renksiz, şahsiyetsiz, gelişmemiş bir kişi ile karşı karşıya oturduğumuz duygusu idi" diyor. Lavrens ile tanışan Eşref Bey onu bir bedevi şeyhi olduğuna inandırdı. Lavrens'i öldürmeye gerek duymamıştı. Lavrens tehlikeli bir casus olarak anılmaya başladığında bile bu nu düşünmedi. Niyeti, Lavrens'i tuzağıa düşürüp, savaş sonuna kadar Anadolu'da hapsetmekti. Nejat Bey'in yakalanması planı akamete uğrattı.

    PİŞMAN DEĞİLİM

    Eşref Bey, Lavrens'i öldürmediği için pişman mıydı? Şöyle diyordu: "Öldürmeyi, düşünmüyordum: Daima en sona bıraktığım bu tedibi, Lavrens için o anda düşünmeğe sebep de yoktu. Hadiseler, benim hata ettiğimi gösterdi ama, o gün kolaylıkla yapabileceğim bu işi, kanlı bir şekilde bitirmediğime pişman değilim. Bu, yarı şarlatan bir adamı kahraman yapmak olurdu. Eşref Bey,1917'de Hayber'deki cenkte esir düştüğünde Lavrens onu ziyaret etti. Bedeviler arasında adı efsane gibi dolaşan Eşref Bey'i merak etmişti. Karşısındaki kişi, yıllar önce Çereş'te sohbet ettiği bedevi idi.

    İngiliz casusları Sudan ve Libya'ya nüfuz edemedi

    Lavrens'in nüfuz edemediği iki bölge, Trablusgarp ve Sudan'dı. Lavrens anılarında şöyle diyordu: "Türklerin buralardaki nüfuz ve itibarının asıl sebeplerini anlayabilmek için bir ömrün bu çöller içinde gömülmüş olması kafi gelmez. Şeyh Sünnusi'ni dini nüfuz mıntıkası içinde olan bu yerlerde Osmanlı Türklerine ait anlatılan hikayeler hakikatle ilgisi olmasa bile, asırlardır nesillerin birbirlerine söylediklerini hafızalardan silebilmek mümkün değildir. Tarihin kendilerine 'Sizin sonunuz geldi' diye haykırmasına rağmen direnen bu bir avuç mecnun Trablusgarb'ı elde etmek isteyen İtalyanları nasıl durdurmuşlar ve ancak, Balkan Hıristiyanlığının el birliği ile üzerlerine atılarak onları Konstantinopol kapılarına kadar kovalamasından sonra buralardan ayrılmışlarsa, ilk fırsatta gizlice ve çoğu Alman denizaltılarıyla sahillere çıktılar, harbin sonuna kadar da hiçbir yabancı kuvveti sokmadılar"

    Lavrens: Kuşçubaşı Eşref, çöllerin eşine rastlamadığı müthiş bir haydut

    Vaktiyle Hicaz Valisi ve Sultan Hamid'in en sevgili paşasının oğlunu, iki tabur asker arasından alıp dağa kaldıran bu haydudun en cüretkar hareketi, Hicaz kuvvetlerinin içinden sıyrılıp çölün en zor yerinden aşıp Yemen'e gitmek teşebbüsü idi. Eşref Bey, kendisi için aksi bir tesadüfle ve bizim haberimiz üzerine Şerif Abdullah'la çarpıştı. Türkler, teslim olmayı adetleri üzerine reddettiler ve bir sıcak su gölüne atılmış şeker parçaları gibi eridiler. Eşref'in planı Hicaz'da, Filistin zaferimize imkan veren bu isyanı bastıracak son Osmanlı teşebbüsü idi. Bu çok cesur ve bedeviler arasında 'Uçan Şeyh' unvanıyla tanınan korkunç adam, İbn-i Reşid'in ve İmam Yahya'nın dostu idi. O sırada İbn-i Suud bize düşmanca vaziyet aldığında, Eşref'in telkinleri ile Mekke ve Medine'yi isyancı Hicaz kuvvetlerine bırakmamak isteyebilir, bu, neticede Türk planının zaferi olurdu. Bu tehlikeli adamın yaralı olarak Hayber'de ele geçmesi, neticelere doğrudan doğruya tesir etti.

    Kuşçubaşı Eşref: Lavrens kurnaz riyakar, aşağılık biriydi

    Lavrens cesur muydu? Hayır. Pervasızdı. Zeki mi idi? Hayır. Kurnazdı. Atak, utanmaz, sırasına göre riyakar ve iki büklüm, fakat başarılarının ana sebebi olarak sabit fikri olan, çalışkan bir insandı. Bazen kendisini , mücadeleye layık olmayan ve karşılaşmaya değmeyen biçare, zavallı, manyak bir hüviyete bürütürdü. Ne için, kimin için çalışıyordu? Buna sarih olarak cevap vermek güçtür. (..)Peygamberimiz'den 1285 sene sonra, yine O'nun yolundan, O'ndan oldukları iddiası içinde , O'ndan ayrılmış olanların da katıldığı düşman bir dünya safına karşı yapılan î Başa Hayber şahlanışını takip eden devrede Lavrens, en kesif faaliyetini gösterdi. Türk esirlerine zulme vesile olması, Hayber cenginden sonradır. (..)Eline geçen fırsatta Lavrens, ne kadar gaddar olduğunu isbat etti. Sadece Türklere karşı değil, bütün insanlara karşı nefret beslerdi. Kendisinin bir piç ve cinsi sapık olmasında zulüm duygusunun büyük tesiri olduğunu söyleyebilirim.

    YARIN: TEŞKİLAT HİNDİSTAN'DA
     
     


    î Başa
    Futbolda haçlı kafası - Milliyet - 18 Kasım 2005


    FIFA, futbolun Vatikan'ıdır. Vatikan gibi görünmeyen fakat müthiş bir servete sahiptir.
    Dün "Türkiye'nin 2008 Avrupa, 2010 Dünya Futbol şampiyonalarından dışlanma cezası alabileceği" gibi densizce bir açıklama yapan FIFA (Uluslararası Futbol Federasyonları Birliği) Başkanı Sepp Blatter ise, futbolun "Papa"sıdır. Bu muazzam serveti, görünmez ilişkilerle İsviçre'nin "sır saklamakla ünlü" hesaplarında yönetir.
    FIFA'nın ve onun küçük fakat zengin kardeşi UEFA'nın merkezlerinin İsviçre'de olması, bir rastlantı değildir.
    Sepp Blatter, 4 yıl önce reklamcılardan "örtülü menfaat sağladığı" gerekçesiyle mahkemeye verilmiştir. Kanıt bulunamadığı için beraat etmiştir.
    Sepp Efendi dün daha eline gözlemciler raporu bile ulaşmadan nasıl tehdit savurur?
    Bu ne acele?
    Yoksa "önce infaz, sonra yargı mı?"
    Eduardo Galeano, kitabında, FIFA ve UEFA yönetimlerinin muazzam servetine ve nakit nehirlerine bakarak büyük güçlere sahip başkanları için "Futbolun Derebeyleri" deyimini kullanmıştır.
    Anlaşılan Joseph (Sepp) Blatter'in "yargısız infazı" derebeyliğinden kaynaklanıyor.
    .....................
    Bu İsviçre aşkı nedendir?
    Nedenlerden biri olarak, Avrupa'nın sır kuyuları gibi olan İsviçre bankalarındaki kabarık hesaplar için duyulan kuşku -belki- düşünülebilir.
    Abartı sanılmasın.
    Sadece geçen yıl dünya futbolunun cirosu, 250 milyar dolardır. Bu rakam, Türkiye'nin 1 yıllık milli geliri dolaylarındadır. Gene geçen yıl sadece statlarda 1 milyar 100 milyon kişi maç izlemiştir.
    Dünyada başka böyle bir dev sanayi yok.
    Dünya devi General Motors'un bile yıllık cirosu bunun aşağısındadır.
    250 milyar dolarlık yıllık cironun yüzde 78'i televizyon gelirleridir.
    Yani, yaklaşık 200 milyar dolar.
    Bütün bunların patronu ve son karar yeri Sepp Blatter'dir.
    Ayrıca... Dünya futbol organizasyonlarının bütün reklam trafiği de FIFA'dan geçer ve kremalı dilimlerin kime verileceği kararı başkana aittir.
    Sepp Blatter'in 4 yıl önce reklamcılardan çıkar sağladığı iddiasıyla mahkemeye verilmesi, bu müthiş yetkinin sonucu olabilir.
    Elbette böyle bir menfaat sağlamıştır demiyorum. O konu, bu sütunun çerçevesini aşar.
    Ama... Büyüklüğün fotoğrafını bütünüyle yansıtmak istedim.
    ......................
    Peki... Türkiye'nin böyle bir densizlik ve özellikle "tehdit" karşısında, ağırlığı ne olabilir?
    Sepp Blatter, başkanlığa aday olduğu zaman rakibi UEFA (Avrupa Futbol Birliği) Başkanı İsveçli Johannson idi. Avrupalılar Johannson'u desteklediler. Sepp Blatter ise, Afrika ve 3. ülkelerin çoğunlukta olan oylarıyla seçildi.
    Avrupa'yı takmaz.
    Öte yandan... Şenes Erzik'in, Johannson'un yardımcısı olması, Sepp Blatter'in bilinçaltında bir olumsuzluk tetiklemesi de yapmıştır belki...
    Birbirleriyle çok da sempatiye dayalı ilişkileri olduğu duyumlarını almadım.
    Ancak... Kararın verileceği 9 Aralık'a kadar zaman var.
    Türkiye çok iyi lobi yapmalı ve bu tehlikeyi atlatmalıdır.
    Yoksa... Gerçekten ağır bir ceza gelebilir.
    Türkiye'nin, 1 yıl süreyle uluslararası halter yarışmalarından dışlanma kararı, henüz çok taze bir yara...
    Futbolda başımıza gelebilecekler için bir uyarı olarak da algılanmalı.
    .......................
    Hadiseyi sadece "futbol topu" olarak görmek yanlıştır.
    Böyle bir ceza AB ile görüşme sürecindeki Türkiye için çok çirkin bir imaj çizecektir.
    Her şey çok iyi gitse bile Türkiye için bazı AB üyesi ülkelerde halkoylamaları yapılacak.
    Popüler kültürün yansımalarından biri olan futbolda olumsuz kamuoyu yargıları, referandumları etkileyebilir.
    Hangi kafa bir futbol maçı için Türkiye'de tansiyonu bu kadar gerdiyse, aklına turp suyu sıkmak gerek...
    Görgüsüzlük ve hödüklük örnekleri, böyle ülkenin kaderine hükmeden "değerler(!!)" haline gelmekte.
     
    Hosted by www.Geocities.ws

    1