| |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
Haberde ‘Ümraniye Belediyesi’nin hazırlattığı
çizgi filmde Çanakkale Savaşı’nın ilahî güçlerce kazanıldığı propagandası
yapılıyor’ deniliyor ve Çanakkale Geçilmez isimli çizgi filmin hurafelerle
dolu olduğu iddia ediliyordu.
Çanakkale Gelibolu Yarımadası Tarihî Milli Parkı’nda rehberlik yapan Mehmet İhsan Gençcan, bu tür haberlerin maksatlı olarak yayınlandığını söyledi. Bu tür haber ve yorumların amacının savaştaki manevi boyutu görmezden gelmek olduğunu vurguladı. Çanakkale Şehitliği ile ilgili çok sayıda kitaba imza atan emekli astsubay Gençcan, bahsedilen çizgi filmde yazılanların aksine hiçbir hurafe anlatımının olmadığını söyledi. î Başa Gençcan, haberde hurafe olarak nitelendirilen Cevat Paşa’nın rüyasına da değindi. Paşa’nın o gün gördüğü 26 mayın ile ilgili rüyayı birçok kişiyle paylaştığını ve bu ifadelerin tutulan günlüklerde de yer aldığını hatırlatan
Gençcan, Atatürk’ün, “Bizim bu savaşı kazanmamızı sağlayan, Türk askerinin
manevi ruhudur.” sözünün de bunun kanıtı olduğuna dikkat çekti. Haberde hurafe olarak sunulan bölümlerin birisi şöyle: Arkadaşlarının tümü ölünce, düşmanı tek başına durdurabilmek için harekete geçen Seyid Onbaşı, "Ey Allahım. Yardımını benden esirgeme. Zafer sendendir ya Rabbi" diye dua ediyor. Ardından 245 kiloluk mermileri kol gücüyle kaldırıp, "Allahım mermilerime yolu göster" diyerek topu ateşliyor. Komutanlar da mucizeyi görünce, "Yüce Allahım, sen büyüksün ya Rabbim" diye dua etmeye başlıyor. | |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
| |
| î Başa
Sanki onlar bize orada çok misafirperver
davrandılar. Sanki 2006 Dünya kupası finallerinden elenmedik. î Başa Sanki “Holigan” denen ahlâksızlar bizden türedi. Sanki daha maç ile ilgili raporlar gitmeden İsviçre şapkası ile hakkımızda atıp tutan FİFA ağası değil. î Başa Bize ne oluyor yahu!.. Kendi hakkımızda bu kadar atıp tutuyoruz. Sanki maç “Melekspor-Şeytanspor” arasında yapıldı da... Şeytanlık bize düştü. *** Son zamanlarda çok saldırılan iki adamdan hiç hoşlanmazdım. Fatih Terim, İbrahim Tatlıses. Her ikisini de “megalomanik” bulurum da ondan. Ama şu hale bakın ki ikisi de beni utandırdılar. Biri Kuzey Irak’ta Türk Bayrağı’nı göndere çektirerek, diğeri de İsviçre maçı sonrası duruşuyla. *** Neyse ki Fransız’lar var!.. Onlar olmasa biz yine kendi kendimize vurmaya devam ederdik. Irkçılıklarını unutmuşlar da sözümona bizi aşağılayacaklar. "Türkiye 2010 Dünya Kupası elemelerinden ihraç edilsin mi?" diye bir anket düzenlemişler.. Bizim internet sitelerinin ortak çağrısı öncesinde "Evet; "Türkiye 2010 Dünya Kupası elemelerinden ihraç edilsin" diyenlerin oranı yüzde 61, "Hayır, "Türkiye 2010 Dünya Kupası elemelerinden ihraç edilmesin" diyenlerin orası ise yüzde 35'miş. Türk futbolseverleri bu oyuna karşı harekete geçtiği andan itibaren anket sonucu başaşağı dönmüş. "Hayır, Türkiye 2010 Dünya Kupası elemelerinden ihraç edilmesin" diyenlerin oranı yüzde 67'leri bulmuş. Yani Türkler, ırkçı Fransızlara birkaç saat içinde dersini vermiş. Peki ya içerideki “Fransızları” ne yapacağız? |
| |
| î Başa
Bir Türkiye Cumhuriyeti
vatandaşı olarak Sayın İbrahim Tatlıses'e saygılarımı,
şükranlarımı sunuyorum, yiğit duruşu için,ülkesine, Türkiyemize sahip
çıktığı için, müthiş bir diplomasi örneği verdiği için kendisini
kutluyorum. Dev olunmuyor, dev doğuluyor, o bir dev... Allah'ın verdiği emsalsiz bir yeteneğin, birlik ve beraberlik şuuru ile dolu olması eşsizdir.. Mutlaka olayı biliyorsunuz... Sayın Tatlıses konser için Kuzey Irak'ta idi.. Art niyetliler O'nu zorladılar, malum propagandada kullanmak istediler, oyalar, oynar o tuzağı kuranları bir şekilde tatmin edecek cevaplar verebilir, geçer giderdi ve kimse de bu hengamede işin üstünde fazla durmazdı... Kuzey Irak'ta PKK'nın kuşattığı bir ortamda... î Başa 'Anam Kürt Babam Türk, Türk oğlu Türküm, ana dilim Kürt' dedi helal olsun. Belirttiğim gibi elbette haberden haberdarsınızdır ama yazması güzel, yazması O'na karşı görev, izninizle olanı biteni büyük bir hazla tekrarlamak istiyorum.. Ama önce yüreğimizi burkan bir gelişmeyi hatırlayalım... Hatırlayalım ve kıyaslıyalım 'İbo'nun yiğitliğine karşı üzerinde devletin şerefli üniformasını, omuzunda askerimizin apoletini taşıyan, içimizdeki karaktersiz alçakların alçakların, nasıl hainler olduğunu anlayalım. Böyle bir alçaklık nasıl olabilir anlaşılır gibi değil!.. '17 Ağustos 1999 gecesi Türkiye 7.4 şiddetindeki depremle sarsıldı. Merkezi Gölcük olan deprem, İstanbul, İzmit ve Yalova'yı etkiledi. Binlerce ev yıkıldı, onbinlerce insan hayatını kaybetti. Bu depremin arama kurtarma çalışmalarına askeri birlikler de katıldı. Arama-kurtarma çalışmaları kapsamında bölgeye giden bir er bazı ziynet eşyaları ve bulduğu paralara el koyarak, Yalova Meydan Harekat Komutanlığı bahçesine gömdü. Gömü, 4 yıl sonra Yalova Meydan Harekat Komutanlığı'nda görevli Yarbay Mümin Şen tarafından çıkarıldı. Şen'in malvarlığındaki ani artış dikkatleri buraya çevirdi. Askeri Savcı, Şen'in yargılanması için dava açtı. Terhis olan er de Tarsus'ta yargılanıyor. Türkiye'nin yaşadığı en büyük felaketlerden biri olan 17 Ağustos 1999 depreminde yaşanan talan şaşkınlık yarattı. TSK, Kuzey Deniz Saha Komutanlığı'nda yaşanan olayı, affetmedi.' Olayı gazetelerden dehşet içerisinde öğreniyoruz.. î Başa Hadi er şeytana uydu, canı cehenneme ,rütbelilere ne demeli?!.Buradan PKK çetesine veryansın ediyoruz, çeteye yataklık edenlere 'hainler'diyoruz, ülkeye ihanetleri anlatıyoruz. Üzerlerinde apolet bulunan bu utanmazların yaptığının ihanet düzeyi PKK çetesinin yaptıklarından az mıdır?..Verdikleri zararın tahribatın gücü kaç şiddetinde depremle kıyaslanır... Bu aşağılıkların huzuru mahşerden önce verecekleri hesap ağır olmalıdır... Vatan uğruna toprağa düşen çocuklarımızın şehit kefeni olan şerefli üniformaları pislik varlıkları ile kirlettikleri için bu milletin iki elleri yakalarındadır. Bunlar nerede Kahraman Çavuş Ramazan Kurumeydan nerede... Uzman Çavuş Ramazan Kurumeydan, geçtiğimiz günlerde Van'ın Başkale ilçesi girişindeki mayın patlamasında şehit olmuştu.. O bir Kürt çocuğu idi... Vatan her zaman, bizler yaşadıkça kendisine minnettarız... î Başa Kürt çocuğu Uzman Çavuş Kurumeydan PKK'nın ABD cephaneliği kaynaklı mayını ile şehit oldu, Anacığı ardından Kürtçe olarak ağıtlar yakarak O'nu toprağa gönderdi. Müzeyyen Ana evladının ardından Kürtçe olarak 'iki oğlum daha var, gerekirse onları da vatan için seve seve veririm, ben de giderim' diye haykırdı ve haykırışlarına Adana'nın Hacıbeyli'si tanık oldu. Şehit Ramazan'ızın Amcası da 'Türk askerine kurban olurum, Türk askerine kurşun sıkan ciğerime sıksın' diye göz yaşı döküyordu.. İşte bizim askerimiz onlardı... Türk Askeri Kürt çocuğu Şehit Ramazan'dı anası, amcası, binlerce bu durumdaki insandı ve deprem yağmacısı çakallar, bu şerefli insanların arasına sızan, onların üniformasını gasp eden alçaklardı, onlara rağmen Türkiyemiz, Ramazanların yüzü suyu hürmetine sonsuza dek payidar olacaktı... Ve işte bu ahval içerisinde İbrahim Tatlıses... Ve yiğit duruşu.. Böyle bir ortamda sergilediği duruş o kadar önemli ki... Kuzey Irak topraklarında milli maçı seyredişini hatırlıyor musunuz?.. Kendisinden geçiyor, kahroluyor,seviniyor... Beraberinde bir dolu Kuzey Irak'lı Kürt genci var, onlarda İbo ile seviniyor, milli Takımımızı alkışlıyor.. Hani şu Barzani'nin beş vakit Türkiye aleyhine kin tohumu attığı Kuzey Irak'ta gençler, İbo ile birlikte Türk Milli Takımı'nı alkışlıyor... Bu sempatiyi Sayın Tatlıses yaratıyor.. Ve..ve..ve... Türk Bayraklarının yakıldığı, bayrak direklerinde Barzani egemenliğini, PKK varlığını simgeleyen renklerin sergilendiği bir bölgeye Sayın İbrahim Tatlıses Türk Bayrağını göndere çektiriyor.. Minnettarız Sayın Tatlıses.. |
19.11.2005 - 19:13:25
Direnişçilere, Çeçenistan
dışındaki cumhuriyetlerde, operasyon izni vermediğini, Rus birliklerine ve
üslerine saldırmakla görevlendirmediğini anlatan Sadullayev, buna rağmen,
Rusların hiçbir sebep olmadan insanları ezdiğini, sakal bırakan erkekleri,
baş örtüsü takan kadınlara zulmettiklerini söyledi. Camileri, Kuran-ı
kerim ya da İslami kitaplar satan dükkanları, insanların İslam eğitimi
aldıkları medreseleri bile Rusların sevmediğine vurgu yapan Sadullayev,
'Bugün Rus politikası, her zaman olduğu gibi, insanları ezmeye ve küçük
düşürmeye yöneliktir. Bugün yüksek makamları işgal eden Rus politikacıları
dinlediğinizde, sadece 'yok edin!', 'vurun', 'gitmesine izin vermeyin'
gibi sözler duyabiliyorsunuz. Yani zalimliklerini, insaniyetsizliklerini
gösteriyorlar' diye konuştu. Sadullayev, Kuzey
Kafkasya'da gerçekleştirilen yeni yapı hakkında şu bilgileri verdi; "Şu
anda Meclis-i Şura'nın (Güvenlik Konseyi) 35 bölümden oluşan altı kanadı
var ve tüm Kuzey Kafkasya'yı kontrol ediyor. Her kanadın ve bölümün
yaptıkları, mümkün olduğu kadarıyla denetleniyor. Her bölgede emirler var.
Bazı kanatlar ve bölgelere hakimler de atandı. Yakında da diğerlerine
atamalar yapılacak." |

|
Teşkilat-ı Mahsusa
Abdullah MURADOĞLU [email protected] |
|
| |
Hindistan'ın İngiliz
sömürgesinden kurtularak bağımsızlığını kazanması için mücadele veren Sih, Hindu
ve Müslüman eylemciler Teşkilat-ı Mahsusa tarafından desteklendi. Hint İhtilal
Komitesi'nin ipek mendillere görünmez mürekkeple yazdıkları esrarengiz mektuplar
İngilizleri dehşete düşürdü.
Teşkilat-ı Mahsusa'nın en dikkat çekici operasyonu Hindistan'dı. İslam dünyasının en kalabalık nüfusuna sahip olan ülkede 70-80 milyon Müslüman vardı. Bu, Osmanlı nüfusunun beş katıydı. İngiltere'nin de en büyük sömürgesiydi. Hintli müslümanlar Trablusgarp'ın işgali sırasında Kalküta'da Osmanlı Hilal-i Ahmer Cemiyeti'ne Yardım Cemiyeti kurdular. Hint Kızılayı Balkan savaşlarında Türkiye'ye yardım getirdi. Bulgar işgali altındaki Edirne'lilere gıda ve para yardımı yaptı. Kızılay heyetinin temas kurduğu kişi Kuşcubaşı Hacı Sami idi. Hindistan'da kurulan bir örgüt de "Rumeli Muhacirlerine Yardım Cemiyeti'ydi. Hint-Osmanlı ortaklığıyla "Encü-men-i Hüddam-ı Kâbe" kuruldu. Kuruluş gerek-çesi, kutsal beldelerin güvenliğini sağlamaktı.
SİHLER ENVER PAŞA'YI SEVDİ
Teşkilat-ı Mahsusa Hindu, Sih ve Müslüman ihtilalcilerle ilişki kurdu. Sih-Gadar Partisi lideri Har Dayal ve Raca Mahendra Pratap bunlardan ikisiydi. Stanford Üniversitesi'nde ders veren ve İsviçre'ye sürgün edilen Dayal, İstanbul'a gelerek Teşkilat-ı Mahsusa ile ilişki kurdu. Partide Prof. Mevlana Bereketullah da etkindi. Tokyo Üniversitesi'nde hoca olan Bereketullah İstanbul'a yerleşip Osmanlı vatandaşı oldu. Dr. Vahdet Keleşyılmaz'ın "Teşkilat-ı Mahsusa'nın Hindistan Misyonu" adlı kitabındaki bilgilere göre 5 hafta İstanbul'da kalan Dayal, Enver Paşa'ya bir ihtilal programı sundu. Program geniş ölçüde kabul gördü. "Genç Hindistan Cemiyeti", "Seyfi Hindistan Cemiyeti", "Hind Uhuvvet-i İslam Cemiyeti" gibi örgütler bu program çervesinde kuruldu. İstanbul'da Urduca, Arapça ve Türkçe olarak çıkan Cihan-ı İslam ve Uhuvvet gazetelerini Teşkilat-ı Mahsusa finanse ediyordu. Cihan-ı İslam'ın sahibi Hintli Ebu Said El Arabi'ydi. Hintlileri İttihad-ı İslam'a davet eden Arabi'nin yazıları Hindistan, Türkiye, Suriye, Mısır ve İran gazetelerinde yer aldı. Teşkilatın finanse ettiği bir diğer kuruluş, İndian National Party'nin yayın organı Hind Haber Ajansı(The Indian News Agency) idi.
İHTİLALCİLERİN TEK DAYANAĞI OSMANLI
Hintli ihtilalciler, Afganistan Emiri Habibullah'ın Osmanlı ile işbirliği yapmasına hayati önem atfetmişti. Emir ise, tarafsız kalmayı istiyordu. Teşkilat, Başbakan Nasrullah ve Emir'in kardeşi Emanullah Hanı yakın markaja almıştı. Emanullah Han, Osmanlı yanlısı Mahmut Tarzi'nin damadıydı. Enver Paşa ve Alman Genelkurmayı, Afgan Emiri'ne ortak heyet gönderilmesi hususunda anlaştı. Heyet başkanı Rauf Orbay'dı. Heyette Raca Mahendra ve Bereketullah Efendi yer alıyordu. İran içlerinde iken ortak misyon sona erdirilmiş, Almanlar yanlarında bir Türk subayının refakatında Kabil'e varmıştı. Heyet, Kabil'de çok sıcak karşılanmıştı. Emir ayak sürüyor, yerine getirilmesi zor şartlar öne sürüyordu. Bu arada Ubeydullah Sindi, Kabil'e geldi. Küçük yaşta müslüman olan Sih asıllı Sindi, İngilizler tarafından aranıyordu. Pratap, Bereketullah ve Sindi, Almanlara güvenmiyordu. Dayanılması gereken tek güç Osmanlıydı. Emir'e rağmen Hükümet, Afgan sınırından Hindistan'a geçen ihtilalcilerin silahlı hareketlerine göz yumuyordu.
Türk subaylar aşiretler arasında
Raca Pratap, Bereketullah ve Ubeydullah, Kabil'de sürgün hükümeti kurdu. Hükümetin başkanı Mhendra, başbakanı Bereketullah, İçişleri bakanı Ubeydullah idi. Cihat fetvası bölgeye ulaştıktan sonra Hindistan ordusundaki firarlar hızla arttı. Afgan sınırına yakın bölgeler kaynıyordu. Hayber geçidinde aşiretler İngilizlere saldırıyordu.
İPEK MENDİL KOMPLOSU
İngilizlerin ele geçirdiği bazı mektuplar komitenin planlarını açığa çıkarıyordu. Mektuplar ipek mendil üzerine görünmez mürekkeple yazıldıkları için İngiliz kaynaklarında"Silken Letter Conspiracy (İpek mektup Komplosu) olarak zikredildi. Prof. Azmi Özcan'ın, Temmuz 1993 tarihli "Tarih ve Toplum" dergisinde "İngilizlere Karşı Hind-Osmanlı Planı Yahut İpek Mektup Komplosu" başlıklı makalesinde önemli bilgiler var. Buna göre Hicaz'da Hintli Mevlana Mahmudul Hasan, Hicaz Vali ve kumandanı Galip Pasinler Paşa ile temas kurmuştu. Galip Paşa, Hintli, Afganlı müslümanlar arasında dağıtılmak üzere yazdığı mektupta,"Eskiden Diyubendi Medresesinde müderris olan Mevlana Mahmudul Hasan Efendi bizimle irtibattadır. Bu mesele üzerinde tam bir fikir birliğimiz var ve bizden gerekli direktifleri almıştır. Eğer Hasan Efendi size gelirse ona güveniniz ve ihtiyacı olan herşeyle destek olunuz" diyordu. Mahmudul Hasan, Medinede Enver Paşa ve Cemal Paşa ile görüştü. Mektuplar Hindistan'da elden ele dolaştı. Medine ve Kabil arasındaki irtibat, ipek mendillere görünmez mürekkeple yazılan mektuplarla sağlanıyordu. Mektuplarda Cunudur-Rabbaniye adıyla askeri bir teşkilatın kurulduğu, bildiriliyor, liderliğine Mahmudul Hasan'ın seçildiği, merkezinin Medine olduğu ifade ediliyordu. Teşkilat'ın amacı Müslüman ülkelerin ittihadı ve kurtuluşuydu.
30 YIL SONRA ÇÖZÜLEN ŞİFRE
Hintli Müslümanların Afgan sınırına yakın bölgelerde başlattığı silahlı hareketler, Har Dayal yanlısı Hintli askerlerin isyanlarıyla büyüdü. Singapur'daki İngiliz garnizonunda çıkan isyanda çoğu subay 40 İngiliz subay öldürüldü. İsyan, Rus, Japon ve Fransız gemilerinden sevkedilen askerlerin müdahalesiyle bastırılabildi. Afgan sınırında ciddi hareketler oluyordu. Elden ele dolaşan mektuplar İngilizlerin dikkatini çekmişti. Bazı mektupların ele geçirilmesinin ardından büyük bir tutuklama furyası başladı. Ubeydullah Sindi, İngiliz baskısıyla Kabil'de gözetim altına alındı. 1918'de savaş sona erdi. Galip Paşa harp esiri oldu. Galipname olarak zikredilen mektubun varlığını kabul etmişti.
Şerif Hüseyin'i destekleyen bir fetvayı imzalamayan Mahmudul Hüseyin ise İngilizlere teslim edildi. Hint isyanının akim kalmasının ayrıntıları 40 yıl sonra aydınlandı. Hindistan Genel Valisi Lord Hardinge anılarında, Vincent Kraft adlı bir Alman'ın Singapur'da ele geçirildiğini, üstünde Amerika'dan gelen silah yüklü gemilerin uğrayacağı limanları gösteren haritaların çıktığını söyledi. Bol para ve güvenli yaşam vaadi alan Kraft, yakalanmamış gibi çalışmaya devam etmiş, Hindistan, Burma, Singapur, Tayland'ta Hintli ve Burma'lı yüzlerce ihtilalcinin yakalanmasını sağlamıştı. Kraft'ın adı İngiliz gizli belgelerinde Ajan X 'ti.
Çerkeş Şeyhizade Halil Halit Bombay'da
Hindistan'da İttihad-i İslam çalışmaları yapan bir başka ünlü şahsiyet de Osmanlı'nın Bombay Başkonsolosu Halil Halit Bey'di. 1913-1914 yılında görev yaptığı Hindistan'da her gittiği yerde coşkulu kalabalıklar tarafından karşılanan Halit Bey'in 1911'de kaleme aldığı "Türkler ve Araplar" adlı risalesi İslam dünyasında geniş yankı bulmuştu. Risalesinde Halit Bey, "Türklerle Araplar arasındaki siyasi yakınlık bağları ne kadar zayıflatılırsa, İslam'ın istiklal ve hakimiyeti o nisbette zevale uğrar; yine o takdirde , bu iki kavmin evlatları-Şarklıları denk saymaya tenezzül etmeyen ve daima aşağı gören-Batılıların tasallutuna o nisbette maruz kalırlar ve işte o zaman iftihar ettikleri milli duyguları da aynı derecede kaybolup gider" diyordu. Bombay'da Ebül Kelam Azad, Muhammed Ali ve kardeşi Şevket Ali ile yakın dost olan Halit Bey, Cambridge Üniversitesi'nde hocalık yapan ilk Türk'tü. Birinci cihan harbi çıktıktan sonra İngilizler, Halit Bey'le yakın ilişkisi olan pek çok Hintliyi tutukladı. Halvetiliğin Çerkesi kolunun kurucusu Şeyh Mustafa Çerkeşi'nin torunu olan Halit Bey, Can Kıraç'ın eşi İnci Kıraç'ın yakın akrabası oluyor.
î Başa Şeyh Şamil'in torunu Teşkilat'ın Osmancık taburunda teğmendi
Teşkilat-ı Mahsusa'ya bağlı gönüllü taburlarından biri Osmancık'tı. Başta Yüzbaşı Cemil ve ünlü çeteci Yahya Kaptan olmak üzere taburun subayları Batı Trakya ve Trablusgarp'te bulundu. Osmancık Taburu, Süleyman Askeri'nin emrinde Basra'da İngilizlere karşı savaştı. Tabur komutanı Yüzbaşı Cemil ve pek çok gönüllü şehit düştü. Ali Çetinkaya ve MAH Başkanı Naci Perkel de taburun komutanlarındandı. î Başa Taburun teğmeni Şeyh Şamil'in torunu Hamza Osman, "Bir Avuç Kahraman" isimli kitabında şöyle anlatıyordu: "Harp meydanlarında verdiğimiz zayiattan başka, kuş uçmayan kervan geçmeyen köylerde, binbir zahmet ve meşakkattan, açlık, susuzluk, güneş çarpması ve sıcak memleketlere mahsus birçok hastalıklardan ne aslan gibi delikanlılar kaybetmiştik. Ne kadar mert ve kıymetli subay ve erlerimiz oralarda son nefeslerini vermişlerdi. Kumların seraplarına karışmış olan bu mezarsız şehitlerimizin aziz hatıraları önünde kalbimden taşan saygı hisleriyle eğilirim. Vatan uğrunda imanla ölenlerin yüksek şerefi yanında her şeref sathi ve geçicidir."
Teşkilat-ı Mahsusa'nın bahtsız evladı
Mehmet Emin Tuksavul, Hindistan yer altı teşkilatında çalışan Teşkilat-ı Mahsusa ajanlarından biriydi.. Üç çocuğu ve eşini kayınpederine emanet ederek ortadan kaybolan Emin Bey, 1913'te Teşkilat'a katılmıştı. 1916'da İngiliz Kızılhaçı, Emin Bey'in Hindistan'da bir İngiliz esir kampında kurşuna dizildiğini bildirdi. Oysa Emin Bey, esir kampından kurtulmayı başarmıştı. 1921'de İstanbul'a döndüğünde, bir başkası ile evlenen eşinin yanı sıra Edirne Kadısı olan babası da üzüntüden hayatını kaybetmişti. Bacanağı ise Fransızlarla işbirliği yaptığı için Beyrut Emniyet Müdürlüğü'ne getirilmişti. Bacanağını vurmak için Fransız işgali altındaki Beyrut'a giden Emin Bey kendisine kurulan bir pusu sonucunda şehit oldu. Hâlâ mezarı belli değil.
Teşkilat'ın sadık eylemcisi Bereketullah Efendi
Hint İhtilal Komitesi'nin liderlerinden Mevlana Bereketullah Efendi, Teşkilat-ı Mahsusa'nın yerine kurulan İslam İhtilal Cemiyetleri İttihadı'nın Hindistan temsilcisiydi. Bereketullah Efendi, Enver Paşa şehit olduktan sonra Amerika'ya gitti, 1927'de San Fransisco'da vefat etti.
Hamza Osman Menderes'in hapis arkadaşı
Hamza Osman Erkan'ın babası , Hicaz Valisi ve Medine Muhafızı Çerkes Osman Ferid Paşa'ydı. Ünlü reklamcı Nail Keçili'nin dedesi Teşkilat-ı Mahsusa'dan Yenibahçeli Şükrü, Paşa'nın akrabası. Hamza Osman ile Kazım Karabekir Paşa bacanak. 1950'de DP'den Kocaeli Milletvekili seçilen Hamza Osman 27 Mayıs darbesinde Yassıada'ya gönderildi. Ünlü metin yazarı, reklamcı ve radyo programcısı Rana Pirinçcioğlu, Hamza Osman Erkan'ın torunudur.
|
î Başa BİR BİNBAŞININ DİLİNDEN 'İYİ ÇOCUK'... MUTKİLİ ALİ DESTANI! - haber vitrini î Başa Nazlı Ilıcak, bir jandarma binbaşısından aldığını belirttiği bir elektronik posta mesajını yayınladı. Jandarma binbaşının, Şemdinli Zanlısı Kaya ile ilgili iddiaları dehşet verici. 19 Kasım 2005 Cumartesi 10:52
|
|
Mutkili Ali
destanı!
Bir Jandarma binbaşısından e-posta mesajı aldım. Hakkâri'deki
gelişmelerle ilgili bazı iddiaları var; kitabevindeki patlamadan sonra,
kimliği, beyaz Renault arabanın bagajından çıkan Ali Kaya hakkında bilgi
veren binbaşı, mektubuna, şu cümlelerle başlıyor: "Güneydoğu'da canını
hiçe sayarak çarpışan binlerce vatan evlâdından birisiyim. Nice silâh
arkadaşım, kucağımda taşırken şehit oldu. Nice subay ve astsubayı çatışma
sonrasında helikoptere iki parça olarak bindirdik. Bunları, koltuklarda
oturarak yazıp okumak kolay gelebilir ama, yaşaması hiç de kolay değil."
Nazlı Ilıcak / Bugün /
19.11.2005 |
19.11.2005 - 18:01:34
Anna Politikovskoya- Benim izlenimlerime göre, halk, 13-14 Ekim saldırısını yapanlara karşı, açık bir sempati besliyor. Tabii ki, silahlı saldırıyı tasvip etmiyorlar ama başka bir çare kalmadığını düşünüyorlar. Ve polisin de bunu hak ettiğini söylüyorlar. Siz ne düşünüyorsunuz? Arsen Kanakov- Bu dedikleriniz, halkın bir protestosu. Çünkü, devlet ve halk arasında iyi bir bağ kalmamış, diyalog yok. Ben, bunları açıklarken çok zorlanıyorum. Çünkü iki zıt grup var. Ve buna bir açıklama getiremiyorum. Zaten kimse de açıklayamıyor. î Başa
Bu şu demek ki, bu
ülkede taraftarlar yok, acıyı, zulmü paylaşanlar var. Yarın ne olacak?
Nasıl ulaşabiliriz biz yeni nesillere? Nereye varacaklar? Ne
istiyorlar? Arsen Kanakov- Evet, haklısınız ilan ettik. Bütün camiler kapatıldı, sadece Merkez Camisi açık bırakılmıştı. Böylece onları daha kolay kontrol edeceklerini düşündüler. Biz, camileri yeniden açacağız, sözümüzde duracağız. Çünkü, bizim için yeni nesil önemli. Biz, gençlerin beyinlerinin yıkandığını görüyoruz ve buna karşıyız. Bugün böyle düşünen genç, üç ay sonra farklı düşünmeye başlıyor, farklı bir kimliğe bürünüyor. Evet, içki ve sigara kullanmıyorlar ama acaip fikirlerin esiri oluyorlar. Buna izin vermemeliyiz. Tüm bunların sorumlusu kim?
Kim bunları yönlendiriyor? Tabii ki, insanlara namaz kılmaları için engel
koyamayız. Biz namaz kılmalarına karşı değiliz, biz onların acaip, aşırı
ve radikal fikirlerine karşıyız. Arsen Kanakov- Evet ama
orada da bazı sorunlar var şimdilik. Din İdaresi'nin ekonomik durumu çok
iyi değil, kadrosu da çok çok zayıf. Ve Din İdaresi'nin yöneticilerinin
toplum nezdinde ağırlıkları ve itibarı yok. Biz, bu kadroları gözden
geçiriyoruz, yeni birini bulmaya çalışıyoruz. Arsen Kanakov- Aslında dürüst olmam gerekirse, bu konuları yeni yeni öğreniyorum. Bizde İslam Araştırmaları Enstitüsü vardı. Ruslan Nahuşev onun başkanıdır. Benim ona danışmam, herkese danışmam gerekiyor, istişare etmem, düşünmem gerekiyor. Aslında, her dinde farklı mezhepler vardır. Ben de bilmiyorum, vehhabi kimlere deniyor? Biz niye onlara vehhabi diyoruz, inanın bilmiyorum. Benim düşünceme göre,
vehhabi beyni yıkanmış radikal Müslümanlara deniyor. Aslında bence bu
doğru bir tanımlama değil, ama en azından bizim toplumumuzda öyle
algılanıyor. Arsen Kanakov- Aslında çok yakından tanımıyorum onu ama bana yardım teklif etmişti. Zaten bize her gün çok kişi geliyor. Biz onları dinliyoruz, 'nasıl bu ülke için faydalı oluruz, bu krizden nasıl çıkarız' diye danışıyoruz. Fakat Nahuşev'in davası ayrı bir konu. Onun saldırıyı yapan insanlara yakın olduğu söyleniyor, ama o konuda şu anda ben bir şey diyemem. Ama bizim için bir köprü olabilir mi? Onu düşünüyorum. Ben, bu insanların ne
istediklerini, dertlerini merak ediyorum. Eğer Nahuşev gerçekten bir köprü
olursa, biz buna hazırız. Arsen Kanakov- Bana göre, ülkem giderek normalleşiyor. Bir cumhurbaşkanı olarak, toplumun ikiye bölünmemesi için bir çıkış yolu arıyorum. î Başa Bunların hepsi, ölenler de öldürenler de bizim vatandaşlarımız ve ben herkesin cumhurbaşkanıyım.
Bugün, bu baskını düzenleyenleri de taraftarlarını da doğru bulmuyorum. Ben, ölenlere karşı bugüne kadar insancıl davrandım. Ama devletin de zayıf olmasını kabul edemem. Devletin adaletten taviz vermeyecek şekilde sert olması gerekir. Kafkasya'da her zaman adil olan güç, saygı görmüştür. Bu işi organize ederler, baskını sipariş edenler, gençlerimizi duygusal olarak kullandılar ve duygusal olan bu gençlerimiz öldü, diğerleri ise hayatta.
Korkum, benim insancıl
bakışımın, onlar tarafından zayıflık olarak
algılanması. Arsen Kanakov- Onların bir
kısmının terörist olmadığını ispat etseydiler, ben de çok memnun olurdum.
Zaten eylem sonrası hemen Milli Güvenlik Kurulu'nu topladım. 'Çok dikkatli
olalım' diye uyardım. Naaşlar konusunda, 'şüpheci davranalım,
şüphelendiklerimizi kesinlikle terörist saymayalım, herkese terörist
damgası vurmayalım' diye konuştum. Ve ben inanıyorum ki, tarafsız
davrandığımız zaman, içlerinden en az 20'sinin, eylemle hiçbir alakası yok
ve biz bunların cesetlerini geri vereceğiz. Arsen Kanakov- Federal
Merkez'in bu konuda, çok sert ve hassas bir düşüncesi var. Bizim yasal
olarak herhangi bir yetkimiz yok. Biz de soruşturmanın sonucunu
bekliyoruz. Arsen Kanakov- Biz akrabalarına, sorunu çözmek istediğimizi, federal merkeze başvurduğumuzu söylüyoruz. 'Siz de başvurun' diyoruz, onlara. Ama diğer tarafta da, ölen
polislerin akrabaları var. Onlar da, 'Ne istiyorlar bu adamlar' diye
söyleniyorlar. 'Bunların naaşları ile bizim akrabalarımızın naaşları aynı
mezarlıkta mı olacak' diye konuşuyorlar. Çok zor bir seçim karşısındayım.
Arsen Kanakov- Yüzde 50,
yüzde 50. Hem bu toplumu sakinleştirmek lazım, hem de cesetleri iade etmek
lazım. Bu durum, bizi çok üzüyor. Arsen Kanakov- Maalesef çok kötü bir zamandayız. Söylediklerinizde, gerçek payı var. Ben, cumhuriyetin başsavcısı Ketov'u çağırdım. Elimizde, baskılar olduğuna dair bilgiler olduğunu söyledim. 'Dikkatli olun, insanları baskı altına almayın' diye uyardım. Bu kaostan çıkış için yakın bir zamanda güvenlik güçlerinde kadro değişikliğine gitmemiz lazım ve gideceğim de. î Başa İşkence ve baskı, bizi bu kaostan çıkarmaz. Bize polis devleti lazım değil. 15 yaşındaki çocuklara işkence yaparak sorun çözülür mü? Bunlarla diyalog lazım.
î Başa Ben toplumumuzun çok zor şartlarda, rüşvet, iltimas, adaletsizlik içinde yaşadığını anlayabiliyorum. Bir gelecek göremiyorlar, protesto ediyorlar.
Ben göreve gelene kadar
durum gerçekten çok kötüydü, ama bunun üzerinde konuşmak istemiyorum. Ben,
vatandaşımın hakkını savunacağım. Bu toplumla yönetim arasında bir köprü
bulmamız lazım ama bu köprü hala yok. Başka bir çözüm yolu da yok. Eğer
ulusal Xabze'miz yaşasaydı, bunlar olmazdı. Ama bu da yok, bugün.
Arsen Kanakov- Benim
onların karşısına çıkmamamı gerektirecek bir problemim yok. Ama onlar
gelecekler, bana, bir cumhurbaşkanına soracaklar, 'naaşlarımızı verecek
misin' diye. Ben de 'bilmiyorum' diyeceğim. 'Onu yapacak mısın' diye
soracaklar. Yine cevabı, 'bilmiyorum' olacak. î Başa
Yani, onların karşısına
çıktığım zaman sorunlarını çözemeyeceğim. Bu da bana ağır geliyor.
Arsen Kanakov- Bu konuyla
ilgili hiçbir şey duymadım, söz veriyorum yarın bu durumu
araştıracağım. Arsen Kanakov- Evet gördüm
ve başsavcı Ketov'u çağırdım, fotoğrafı gösterdim. O da bana, naaşları
artık ceset torbalarına koyduklarını söyledi. Arsen Kanakov- Ben
toplumsal bir bilinç olmasını arzu ediyorum. Biz yeni yönetim olarak, 'bu
cumhuriyette mutlaka muhalefet olmalı, STK'lar olmalı' diyoruz. Biz yeni
yönetim olarak muhalefete imkan tanıyacağız, STK'ları destekleyeceğiz.
Arsen Kanakov- Maalesef çok
ciddi bir problem. Bu sorun, kısa zamanda da çözülecek gibi gözükmüyor. Ne
kadromuz var, ne de hemen yetiştireceğimiz kadar kısa bir zamanımız var.
Arsen Kanakov- Kesinlikle
hayır. Ben, dini eğitimin Rusça verilmesini istiyorum. Arsen Kanakov- Maalesef,
çok az eğitimliler. İmamlarımız, eski polis ve benzerleri ya da Komünist
Partisi'nin köy ve kasaba sekreterleri. Zaten sorun, genç insanlarımızın
yurt dışına gidip, din eğitimi aldıktan sonra, bu imamların eğitimsiz
olduğunu görmeleriyle başladı. Arsen Kanakov- Benim
hayatımın büyük bir kısmı Moskova'da geçti. Ama inanıyorum, zor durumlarda
da camiye gidiyorum. î Başa
Arsen Kanakov- Evet,
yaptırdık. Benim şirketim yaptırdı, bu camiyi. Şimdi de bir kilise
yaptırıyoruz. Biz istiyoruz ki, ülkede dinlerarası hoşgörü
olsun. Arsen Kanakov- Evet,
öyleyim. Tüm islami kuralları yerine getirmiyorum. î Başa
Arsen Kanakov- Buna da
cevabım hayır. Genellikle bizim buralarda, ihtiyarlar ve gençler oruç
tutuyor. İhtiyarlar eskiden o eğitimi almışlar, gençler de şu anda din
eğitimi alıyorlar. Bu iki grup arasındaki bizim kuşaklarımız ise dinden
tamamen kopmuştu. Ama biz kesinlikle oruca karşı
değiliz. |

î Başa Barzani rüşvet zengini - haber 3 - 19 Kasım 2005 |
|
|
| ABD’li Ortadoğu uzmanı Michael Rubin’e göre Iraklı Kürt
lider Barzani’nin yolsuzluktan edindiği servet 2 milyar $. Barzani ya da
yakınlarına komisyon vermeyen bölgede iş yapamıyor, rüşvet almayan yetkili
hapse giriyor. YOLSUZLUK bataklığına saplanan Iraklı Kürt lider Mesud Barzani’nin kişisel servetinin iki milyar dolara yaklaştığı iddia ediliyor. ABD’li Ortadoğu uzmanı Michael Rubin, Daily Star gazetesinde yayınlanan yazısında, Ortadoğu’da demokrasinin biraz yol almaya başlamasına rağmen, bölge için en büyük tehdidin terörizm değil yolsuzluk olduğunu kaydetti. Rubin, Iraklı Kürtler’i örnek gösterirken, Kürt liderlerin de ‘kendi ceplerini doldurmak’ ile meşgul olduklarını belirtti. Rubin, 14 yıl önce Irak’a döndüğünde isminden başka hiçbir şeyi olmayan Mesud Barzani’nin bugünkü servetinin iki milyar dolara yaklaştığının tahmin edildiğini yazdı. Rubin, Kuzey Irak’ta yolsuzluk ve akraba kayırmacılığının inanılmaz düzeylerde olduğunu ve Barzani ya da bir yakını ile ortaklık yapmayan işadamlarının bölgede iş yapamadığını ifade etti. Kuzey Irak’ta rüşvet almayan yetkililerin hapse girdiğinin bile söylendiğini kaydeden Rubin, bölgede herşeyin Barzani ailesinden sorulduğunu ve Kürt Parlamentosu’nun da ‘Suriye’deki eşinden farklı olmadığını’ yazdı. Saddam’ın BM programından hortumladığı 1,8 milyar dolar paranın çocukların ölümüne neden olduğunu hatırlatan Rubin, yolsuzluk hastalığının Ortadoğu’nun her yerine bulaştığını yazdı. Düşünce kuruluşu AEI’ın (American Enterprise Institute) önde gelen uzmanlarından biri olan Rubin, Uluslararası Şeffaflık kuruluşuna göre, bölgedeki en temiz ülkeler olan İsrail ve Umman’ın bile ‘28. sırada’ olduklarına dikkat çekti. |
| |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
PKK teröründen rant sağlayan Yüksekova Çetesi’ni deşifre eden Astsubay Hüseyin Oğuz, emekliliğini de dağlarda geçiriyor. Fakat bu kez yanında koyunları var... Türkiye, Astsubay Hüseyin Oğuz’u 1996 yılında ‘Yüksekova Çetesi’ni ortaya çıkaran adam olarak tanıdı. Uyuşturucu, silah ve canlı hayvan kaçakçılığı, PKK ismini kullanıp adam kaçırma, faili meçhul infazlar dahil çetenin kirli işlerini ortaya çıkarttı. Çetenin milletvekilinden belediye başkanına, askerinden polisine kadar bütün üyelerini deşifre etti. Oğuz, artık emekliliğin tadını çıkarıyor. O yıllarda ‘İnfaz edilirim’ korkusuyla yılmayıp susmayan, karanlık bir dönemi aydınlatan ve Meclis Susurluk Komisyonu’na verdiği ifadelerle yardımcı olan 46 yaşındaki Oğuz, şimdi İzmir’in Karaburun ilçesinde çobanlık yapıyor. FAİLİ MEÇHUL UZMANI Hüyesin Oğuz, 1977’de mesleğe başladı. Güneydoğu bölgesinde birçok ilde görev yaptı. Babasının faili meçhul bir cinayete kurban gitmesi yüzünden ‘sorguculuk’ kursu alarak özellikle faili meçhul olayları araştırdı. Oğuz’un hayatı 1 Temmuz 1996 yılında Hakkari İl Jandarma Alay Komutanlığı İstihbarat Şube Subay Vekilliğine atanmasıyla yeni bir boyut kazandı. Bir süre sonra Yüksekova ilçesinde görev yapmaya başlayan Hüseyin Oğuz’un yanına 20 Eylül 1996’da gelen Anavatan Yüksekova İlçe Başkanı Tahir Baskın, yeğeni Necip Baskın’ın kaçırıldığını söyledi. KARANLIĞIN SONU Olayın fidye amaçlı olduğunu anlayan Oğuz, korucu ve itirafçılardan şüphelendi. İtirafçılardan Kahraman Bilgiç’in verdiği ifadeler, karanlık bir dönemi aydınlattı. Bilgiç, PKK adı altında para toplandığını, uyuşturucu kaçakçılığına yönelik operasyonlarda kanunsuz uygulamaların yapıldığını, zenginlerin kaçırılarak fidye istendiğini anlattı. Ayrıca K.Irak’tan Türkiye’ye canlı hayvan kaçakçılığı yapanlar hakkında bilgiler de verdi. Bu faaliyetlerin ise bizzat Yüksekova Tugay Komutanlığı eski Kurmay Başkanı Albay Hamdi Poyraz, Yüksekova Sınır Tabur Komutanı Yarbay Kanber Oğur ve Dağ Komando eski Tabur Komutanı M.Emin Yurdakul’un bilgisi dahilinde yapıldıını anlattı. Oğuz da bunları üstlerine rapor etti. Ancak, birçok güçlükle karşılaştı. İfadeler en sonunda Diyarbakır DGM’ye ulaştı ve soruşturma başlatıldı. İfadede adı geçen zanlılar operasyonlarla yakalandı. Operasyonlarda onlarca uzun namlulu silah ve tabanca, binlerce mermi, roketatarlar, bombalar ele geçirildi. Hüseyin Oğuz, olay yargıya intikal edene kadar birçok kez tehditler aldı. BASIN KURTARDI Olayların üstüne korkusuzca giden Oğuz, ‘İnfaz edilirim’ korkusu olmadan karanlık bir dönemin aydınlanması için konuyu basına taşıdı. Onlarca soruşturma geçirdi ancak hepsinden aklandı. Meslekte 20. yılını doldurduğu gün de emekli olmak zorunda kaldı. Hayatta kalmasını basına borçlu olduğunu söyleyen Oğuz, ‘Elimde sorgu aşamalarının kasetleri vardı. İnfaz edilmemek için olayları basınla paylaştım. Hala yaşıyorsam basının sayesinde’ dedi. Hüseyin Oğuz, emekli olduktan sonra Karaburun’a yerleşerek 3 koyun alıp çobanlık yapmaya başladı. HELAL MİRAS 8 yıldır, koyunları için emek veren Oğuz’un, şimdi 40’a yakın koyunu var. Koyunlarıyla üniversitede, askeri okulda ve ilkokulda okuyan oğullarının rızkını kazanıyor. Oğuz, ‘Çocuklarıma kanlı parayla miras bırakmam. Onlara kazandığım helal parayla bakıyorum’ dedi. Hüseyin Oğuz, çekilmesi gündemde olan Susurluk ve çetelerle ilgili diziye teklif gelmesi halinde seve seve yardımcı olacağını söyledi. Haber: Arda Yavuz Kaynak: www.stargazete.com.tr | |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
Teşkilat-ı Mahsusa
Abdullah MURADOĞLU [email protected] |
|
| |
î Başa
Şerif
Hüseyin isyanını hazırlayan İngiliz casusu Lavrens, Osmanlı'nın dikkatini 1914
yılı başlarında çekti. Yemen'de görevli bir Teşkilat-ı Mahsusa ajanı, Bedevi
kılığında dolaşan Lavrens'i tesbit etti.
Bugünkü Suud-i Arabistan sınırları içinde başlayan Şerif Hüseyin İsyanı'nı hazırlayan İngiliz casusu Edward Thomas Lawrence'ydi, Lavrens, Teşkilat-ı Mahsusa'nın dikkatini ilk defa ne zaman çekmişti? Kuşçubaşı Eşref, bu sorunun cevabını Cemal Kutay'ın neşrettiği anılarında veriyordu. Lavrens'i ilk ifşa eden Yemen'de görevli bir nüfus memuru olan Ahmet Hamdi Bey'di. Hamdi Bey Teşkilat-ı Mahsusa ajanıydı. Teşkilat, Yemen'de Müslüman kisvesine bürünmüş İngiliz muhtedisi iki ajanı tespit etmişti. Ahmet Bey'in görevi bu iki ajanın ilişki kurduğu kişileri belirlemekti. Ahmet Hamdi, Hacı Ali ve Abdullah Mansur adındaki iki ajanın ziyaretçileri arasında ilginç bir kişiyi tespit etti. Şeyh kılığı içinde, Arapça konuşan, çelimsiz biri olan bu İngiliz, civardaki bazı aşiret reislerini ziyaret etmişti. Eşref Bey, Ahmet Hamdi'den bu kişiyi takibe almasını istedi. Şam'da görevli teşkilat ajanı Eczacı Nejat Bey de İngilizle bizzat temas edecekti. Çok iyi İngilizce ve Fransızca konuşan Nejat Bey, İngiliz'in adını tespit etti. Arkeolog kisvesinde dolaşan bu adam Lavrens idi.
LAVRENS OLTAYA DÜŞTÜ
Lavrens'in Balebek'te olduğunu öğrenen Nejat Bey, Balebek harabelerinde araştırma yapan Müze-i Hümayun görevlisi kimliğine girdi. Lavrens'in dikkatini çekmek için annesi Türk Yahudisi olan Alman ajanı Hans Gürzoch'la dostluk kurdu. Gürzoch'tan bilgi sızdırmak için Lavrens, Nejat Bey'e yanaştı. Nejat Bey, Lavrens'e zararsız bilgiler verdi. Lavrens'in birlikte çalışma teklifini geri çevirmeyerek onunla birlikte bazı gezilere katıldı. Bu arada Lavrens'in resminin de içinde olduğu dosyayı İstanbul'a göndermişti. Lavrens'in Nejat Bey'den öğrenmek istediği en önemli konu, hilafetin Türk milleti üzerindeki tesiri idi. Nejat Bey İstanbul'a geldiğinde Lavrens'in şeceresini bile çıkarmıştı. 1914 başlarıydı. Lavrence adı henüz duyulmamıştı.
ATİNA'DA BİLE İZLEDİLER
Eşref Bey, Lavrens'in ileride oynayacağı rolü yeterince anlayamadığını itiraf edecekti. Kahire'deki Hizbül Vatani örgütüne mensup bir Teşkilatı Mahsusa elemanından Lavrens'in Mareşal Lord Kitchener ile görüştüğünü ve Atina'ya hareket edeceğini öğrenmişti. Lavrens, İskenderiye'de bir gemiye bindi. Yandaki kamaraya bir teşkilat ajanı yerleşmişti. Lavrens'in ilk durağı, Atina'daki İngiliz Elçiliği idi. Elçi, Lavrens'in şerefine bir akşam yemeği verdi. Eşref Bey, silik bir İngilizin, elçiden gördüğü ilgiyi merak etti. Atina'daki bir gayr-i müslim dostunu devreye soktu. Gelen bilgilere göre Lavrens, Arabistan bölgesindeki Rum-Yunan şirketleriyle yakın mesaiye girmek istiyordu. Bu yüzden İngiliz sefirini devreye sokmuştu.
LAVRENS'İN PEŞİNE DÜŞTÜ
Lavrens'in Balebek'te olduğunu öğrenen Eşref bey, bir bedevi şeyhi kılığına girdi. önce Balebek harabeleri çevresindeki Yahudiler dikkatini çekti. Eşref Bey, anılarında şöyle anlatıyordu: "Balebek 7 sene öncesine göre tanınmaz haldeydi. Harabelerin etrafında bir çok Yahudi müstameresi peyda olmuştu. Bunlar, çoğu casus olan topluluğun sadece parasını mı almak için gelmişlerdi? Biz, Teşkilat-ı Mahsusa olarak, Rum, Ermeni, Arap ayrılıkçı hareketleri içinde Yahudiliğin de nasıl gizli çalışmalar yaptığını biliyorduk. Nitekim Filistin cephesinin sükutu ile bu gizli hazırlık, diğerleri gibi arkamızdan vurdu"
HAREBELERDE BULDU
Eşref Bey, Balebek'te Musa El Atraş adında çok taraflı bir muhbiri sıkıştırdı. Atraş'ı Merzifon Amerikan Koleji'nden bir muallimle görüşürken yakalamıştı. Atraş, Eşref Bey'e çeşitli fotoğraflar gösterdi. Resimlerden birine gözü takıldı. "Bu kimdir?" dedi. Atraş, "Aradığınız adamın bu olduğunu bilmiyor muyum? Ya Bek, itimadınız yoksa, neden istihza ediyorsunuz?" dedi. Eşref Bey, dikkatlice baktı, Nejat Bey'in gönderdiği resimdeki adamdı. Atraş, Lavrens'in Araplar arasında dostça karşılandığını ve Çereş'e geleceğini söyledi. Eşref Bey ve ajanları Çereş'teki casus kaynayan Britanya Şark Enstitüsü'ün Müsteşrikler Toplantısı'na katıldı. Atraş, Lavrens'in yanına gidecek, böylece Eşref Bey de onu tanıyacaktı.
ŞEYH KILIĞINDA SOHBET ETTİ
Çereş harebeleri civarında Atraş, kıyafeti Yukarı Hicazlı bedevilerinkine benzeyen, çelimsiz, soluk renkli, zayıf birisine doğru ilerledi. Lavrens'ti. Eşref Bey bu anı anlatırken, "Lavrens karşımda idi. Nejat Bey'in ilettiği fotoğrafa tıpatıp benziyordu. İlk uyandırdığı intiba, hasta, mariz, dertli, renksiz, şahsiyetsiz, gelişmemiş bir kişi ile karşı karşıya oturduğumuz duygusu idi" diyor. Lavrens ile tanışan Eşref Bey onu bir bedevi şeyhi olduğuna inandırdı. Lavrens'i öldürmeye gerek duymamıştı. Lavrens tehlikeli bir casus olarak anılmaya başladığında bile bu nu düşünmedi. Niyeti, Lavrens'i tuzağıa düşürüp, savaş sonuna kadar Anadolu'da hapsetmekti. Nejat Bey'in yakalanması planı akamete uğrattı.
PİŞMAN DEĞİLİM
Eşref Bey, Lavrens'i öldürmediği için pişman mıydı? Şöyle diyordu: "Öldürmeyi, düşünmüyordum: Daima en sona bıraktığım bu tedibi, Lavrens için o anda düşünmeğe sebep de yoktu. Hadiseler, benim hata ettiğimi gösterdi ama, o gün kolaylıkla yapabileceğim bu işi, kanlı bir şekilde bitirmediğime pişman değilim. Bu, yarı şarlatan bir adamı kahraman yapmak olurdu. Eşref Bey,1917'de Hayber'deki cenkte esir düştüğünde Lavrens onu ziyaret etti. Bedeviler arasında adı efsane gibi dolaşan Eşref Bey'i merak etmişti. Karşısındaki kişi, yıllar önce Çereş'te sohbet ettiği bedevi idi.
İngiliz casusları Sudan ve Libya'ya nüfuz edemedi
Lavrens'in nüfuz edemediği iki bölge, Trablusgarp ve Sudan'dı. Lavrens anılarında şöyle diyordu: "Türklerin buralardaki nüfuz ve itibarının asıl sebeplerini anlayabilmek için bir ömrün bu çöller içinde gömülmüş olması kafi gelmez. Şeyh Sünnusi'ni dini nüfuz mıntıkası içinde olan bu yerlerde Osmanlı Türklerine ait anlatılan hikayeler hakikatle ilgisi olmasa bile, asırlardır nesillerin birbirlerine söylediklerini hafızalardan silebilmek mümkün değildir. Tarihin kendilerine 'Sizin sonunuz geldi' diye haykırmasına rağmen direnen bu bir avuç mecnun Trablusgarb'ı elde etmek isteyen İtalyanları nasıl durdurmuşlar ve ancak, Balkan Hıristiyanlığının el birliği ile üzerlerine atılarak onları Konstantinopol kapılarına kadar kovalamasından sonra buralardan ayrılmışlarsa, ilk fırsatta gizlice ve çoğu Alman denizaltılarıyla sahillere çıktılar, harbin sonuna kadar da hiçbir yabancı kuvveti sokmadılar"
Lavrens: Kuşçubaşı Eşref, çöllerin eşine rastlamadığı müthiş bir haydut
Vaktiyle Hicaz Valisi ve Sultan Hamid'in en sevgili paşasının oğlunu, iki tabur asker arasından alıp dağa kaldıran bu haydudun en cüretkar hareketi, Hicaz kuvvetlerinin içinden sıyrılıp çölün en zor yerinden aşıp Yemen'e gitmek teşebbüsü idi. Eşref Bey, kendisi için aksi bir tesadüfle ve bizim haberimiz üzerine Şerif Abdullah'la çarpıştı. Türkler, teslim olmayı adetleri üzerine reddettiler ve bir sıcak su gölüne atılmış şeker parçaları gibi eridiler. Eşref'in planı Hicaz'da, Filistin zaferimize imkan veren bu isyanı bastıracak son Osmanlı teşebbüsü idi. Bu çok cesur ve bedeviler arasında 'Uçan Şeyh' unvanıyla tanınan korkunç adam, İbn-i Reşid'in ve İmam Yahya'nın dostu idi. O sırada İbn-i Suud bize düşmanca vaziyet aldığında, Eşref'in telkinleri ile Mekke ve Medine'yi isyancı Hicaz kuvvetlerine bırakmamak isteyebilir, bu, neticede Türk planının zaferi olurdu. Bu tehlikeli adamın yaralı olarak Hayber'de ele geçmesi, neticelere doğrudan doğruya tesir etti.
Kuşçubaşı Eşref: Lavrens kurnaz riyakar, aşağılık biriydi
Lavrens cesur muydu? Hayır. Pervasızdı. Zeki mi idi? Hayır. Kurnazdı. Atak, utanmaz, sırasına göre riyakar ve iki büklüm, fakat başarılarının ana sebebi olarak sabit fikri olan, çalışkan bir insandı. Bazen kendisini , mücadeleye layık olmayan ve karşılaşmaya değmeyen biçare, zavallı, manyak bir hüviyete bürütürdü. Ne için, kimin için çalışıyordu? Buna sarih olarak cevap vermek güçtür. (..)Peygamberimiz'den 1285 sene sonra, yine O'nun yolundan, O'ndan oldukları iddiası içinde , O'ndan ayrılmış olanların da katıldığı düşman bir dünya safına karşı yapılan î Başa Hayber şahlanışını takip eden devrede Lavrens, en kesif faaliyetini gösterdi. Türk esirlerine zulme vesile olması, Hayber cenginden sonradır. (..)Eline geçen fırsatta Lavrens, ne kadar gaddar olduğunu isbat etti. Sadece Türklere karşı değil, bütün insanlara karşı nefret beslerdi. Kendisinin bir piç ve cinsi sapık olmasında zulüm duygusunun büyük tesiri olduğunu söyleyebilirim.
