17.11.2005 - 12:50:48
Samsun Cumhuriyet Savcılığı
izniyle dün gece yarısı Samsun Birleşik Kafkas Derneği'ne gelen polis,
saatler süren bir arama yaptı. Aramada herhangi bir suç unsuruna
rastlamayan polis, daha sonra dernek başkanı Seyit Ahmet Gültekin'i
gözaltına alarak, emniyete götürdü. Gültekin, burada iki saat boyunca,
Putin hakkında yaptığı eleştiriler dolayısıyla sorgulandı. Samsun BKD'nın akşam saatlerinde bir basın toplantısı düzenlemesi bekleniyor.
|

17.11.2005 - 14:43:41 Magomed Hanbiyev, hangi şartlarda direnişi terk ettiğini ve şu anda yaşadıklarını Reuters muhabirine anlattı. Röportaja Umar ise Paris’ten e-mail’le katıldı.
Magomed ve Umar Hambiyev kardeşler, Çeçenistan’ın direnişçi hükümetinde hizmet verdi ve Çeçenistan’ın Moskova’dan bağımsızlığı için yan yana savaştılar. Şimdi, savaşın 11 yılından
sonra, akrabalıkları bozuldu ve cephenin farklı taraflarında yer
alıyorlar.. Magomed taraf değiştirirken, –uzun zamandır bir sır olarak
saklamaya çalıştığı bir tehlike yüzünden olduğunu söylüyor-, Umar kıdemli
bir direnişçi olarak yoluna devam ediyor. Ama kardeşler,
ailelerindeki bölünmenin Çeçenistan’ın Moskova’dan yönetilip yönetilmemesi
konusundaki anlaşmazlıktan değil, savaşın Çeçenler üzerine uyguladığı
dayanılmaz baskı yüzünden olduğunu söylüyorlar. Daha önceleri ‘ailesinin
büyük bir kısmı kaçırıldığı için’ taraf değiştirdiği iddialarını
yalanlayan Magomed şimdi bunun doğru olduğunu söylüyor ve ‘O zaman
yalanlamam gerekiyordu, hepsinin hayatı tehlikedeydi’ diyor. Bu
açıklamasını da ilk kez Reuters’a yapıyor. Umar e-mailini, ‘Ondan farksız olduğumu söyleyemem ama bunu yapmasına da şaşırmadım. Onunla hiçbir bağlantım yok ve kurmayı da düşünmüyorum’ diyerek bitiriyor. ………….
İnsan hakları savunucuları ise, Moskova yanlısı güçleri, kontrolü ele geçirmek için işkence ve insanları kaçırmakla suçluyor. Rus görevliler, suçlamaları reddederken, bazıları da Çeçenistan’daki Rus hükemitinin altını oymak için direnişçilerin kaçırdıklarını görmezden geldikleri iddiasıyla, insan hakları savunucularını suçluyor. Umar Hambiyev, ‘Parlamento seçimleri şimdiye kadar yapılan dördüncü maskaralık ve demokrasiye ihanet olacak’ derken, Çeçenistan’daki durumun yine değişmeyeceğini, ülkede de buna inanan insanlar olduğunu sanmadığını söylüyor. Liberal Sağcı Güçler Birliğinden aday olarak seçimlere katılan Magomed ise ‘Her zaman, insanlarım ve özgürlük için vardım. Tüm hayatım boyunca insanlarım için daha iyiyi yapmaya çalıştım’ diyor.
|

|
Teşkilat-ı Mahsusa
Abdullah MURADOĞLU [email protected] |
|
| |
î Başa
Enver Paşa'nın
baskısıyla Osmanlı Devleti, hükümete tabi olmayan gayri resmi bir Teşkilat-ı
Mahsusa'nın Bulgar işgali altındaki Batı Trakya'da çete faaliyeti göstermesine
göz yumdu. Teşkilat-ı Mahsusa gönüllülerden kurduğu çeteler ordusuyla Bulgarları
Batı Trakya'dan tümüyle süpürüp attı.
Teşkilat-ı Mahsusa'nın ikinci görev alanı işgal altındaki Batı Trakya idi. Teşkilat, yüzde 85'i Müslüman ve Türk olan Batı Trakya'da da gayr-i resmi hareket edecekti. Enver Paşa, Libya'da devlete vergi vermemek için dağa çıkan eşkiyaları gönüllüler arasına katmıştı. Kuşcubaşı Eşref ve kardeşi Hacı Sami, çetecilikte epey tecrübe sahibi idiler. Aynı yöntem Batı Trakya'da uygulanabilirdi. İttihat-Terakki, Edirne yüzünden Hükümet darbesi yapmıştı. Edirne hala Bulgar işgali altındaydı. Batı Trakya'da yüz binlerle ifade edilen Pomak Müslüman zorla vaftiz ediliyordu. İstanbul muhacir kaynıyordu. Yeni hükümet işleri ağırdan alıyor, sorunu diplomatik yollardan çözmek istiyordu. Bu arada Mahmut Şevket Paşa'nın öldürülmesi işleri karıştırdı. Enver Paşa, Eşref Bey'i Trablusgarp'ten çağırdı. Görevini Aziz Ali El- Mısri'ye bırakıp İstanbul'a dönen Eşref Bey'in ilk işi Şevket Paşa'nın katillerini yakalamaktı.
"ORDU YARDIMI İSTEMİYORUM"
Enver Paşa, Hükümeti ve Harbiye Nazırı'nı askeri harekata ikna edemiyordu. Kuşcubaşı Eşref, Enver Paşa'yı tazyik ediyordu. Cemal Kutay'ın yayınladığı anılara göre, Eşref Bey, Enver Paşa'ya Trablusgarp'te bir avuç insanla neler yaptıklarını hatırlatarak, benzer teşkilatla Bulgarları püskürtebileceklerini savunuyordu. Enver Paşa, Kuşcubaşı Eşref'e sordu, "Ne kadarlık bir kuvvete ihtiyaç var?" Eşref Bey, "Ordudan resmi yardım istemiyorum" diyerek şöyle devam etti: "Sami bey kuvvetleri, Cihangiroğlu İbrahim Bey kuvvetleri, Erzurum, Kars, Uşak taburları kafidir. Neden endişe ediyoruz? Benim unvanım ne? Umum Çeteler Kumandanı!. Gayr-ı mesul bir makamın gayr-ı mesul şahsiyeti. Ben ilerlerim, düşman beni çevirirse eritir, yok eder, mesele de kalmaz. î Başa Er meydanında ölmek hassası baki kalmış ise, düşmanı önümüze katar, geldiği yere sürükleriz. O zaman da çıkacak siyasi meseleleri, sakalları yerleri sürüyen, omuzlarında yarım asrı geçmiş tecrübeler olan nazır paşalar düşünsün. Daha sıkıya geldiniz mi, bu herif asinin biridir, asılması gerektir der, beni, ulaşabildiğim yerde asarsınız."
MAHKUMLARI ALDILAR
Enver Paşa, Kuşçubaşı Eşref ile konuştuktan sonra Kolordu komutanı Hurşit Paşa'ya gitti. Döndüğünde vize çıkmıştı. Cemal Paşa anılarında Hükümetin, Ordunun Edirne'ye yürüyeceğini, ancak Meriç nehrini geçmeyeceğini taahhüt ettiğini, Enver Paşa ve arkadaşlarının ise hükümete tabi olmayan gayri resmi bir Teşkilat-ı Mahsusa'nın Meriç nehrinin öte tarafında istediği gibi hareket etmesini Hükümete kabul ettirdiklerini söylüyordu.
Teşkilat-ı Mahsusa hemen harekete geçti. Kuşcubaşı Sami, hapishanelerde yüz kızartıcı suçlar dışında kalan deneyimli silahşörlere af çıkartarak gönüllü müfrezelere dahil etti. Anadolu'nun her yerinden gönüllü geliyordu. Gönüllüler, Umum Milli Kuvvetler Kumandanı Eşref Bey'in etrafında toplanıyordu. Kürt aşiret reisleri ve atlıları, bıyığı yeni terlemiş Anadolu delikanlılarının yanı sıra 80 yaşındaki dedeler bile gelmişti. Eşref Bey'in çeteleri harekete geçti. Enver Paşa, muzaffer bir komutan olarak Edirne'ye girmesini Kuşcubaşı Eşref ve Süleyman Askeri'nin çetelerine borçluydu. Edirne'nin işgalden kurtarılması Enver Paşa ve İttihat ve Terakki'nin itibarını artırdı. Çeteler, Meriç Nehri'ni aşıp Batı Trakya'ya girdiler, kısa sürede Bulgarları bölgeden süpürdüler.
î Başa Bediüzzaman ve gönüllüleri Kuşcubaşı Eşref Bey'le birleşti
Batı Trakyada amcası Süleyman Bey'i şehit veren yazar Mehmet Niyazi Özdemir, "Yazılamamış Destanlar" isimli kitabında Van'dan topladığı gönüllülerle Teşkilat-ı Mahsusa kuvvetlerine katılan Bediüzzaman Said Nursi'ye geniş yer verdi. Kitapta Bediüzzaman'ın cepheye gelişi şöyle anlatılıyor: "Sisli bir sabah yeni bir gönüllü grubuyla karşılaştılar. Bunların kıyafetleri değişik, başları sarıklıydı. Bellerini, omuzlarını armaları dolanıyor, sağ yanlarında da kamaları sarkıyordu. Tüfeklerini çatmışlardı. Başlarında uzunca boylu, levent endamlı, bıyıklı, çizmeli, gösterişli bir kumandan vardı. Talime başlayacakları sırada gelen Gönüllü Kuvvetleri Kumandanı Eşref Bey, onlara doğru yürüdü. Dostane bir buluşmaydı.
-Aziz Üstadım, bu kara günümüzde öğrencilerinizle imdadımıza koştunuz.
Eşref bey ona Aziz Üstadım derdi; O da Eşref Bey'e "Kahraman Kumandanım"diye hitap ederdi.
-Ah benim kahraman kumandanım, kara gün hepimizindir. Böyle bir günde din ve devletin hizmetinde bulunmayacağız da ne zaman bulunacağız.
Eşref Bey'in sesi kahır doluydu:
-Böyle zelil bir duruma düşecek millet miydik Aziz Üstadım?
Said Nursi derin bir nefes almasına rağmen Eşref beyi teselli etme gereği duydu.
-Bu duruma düşmemizin sebebi ve suçlusu çoktur. Bunlar iç meselemiz; şimdilik kenara bırakalım. Düştüğümüz yerden kalkmaya çalışırsak, Rabbim yardımını esirgemez inşallah.
Bir başka araba ile Enver Bey nizamiyeden içeri girdi. Said Nursi bu genç subayla çok samimi dosttu. Yüzüne yerleşen matem uzaktan belli oluyordu. Said Nursi'yi görünce gülümsemeye kendini zorladı.
-Geldiniz değil mi Canım Üstadım!
Ona her zaman Gayur Kardeşim diye hitap eden Said Nursi cevap verdi:
-Nasıl gelmiyeyim Gayur Kardeşim?
Said Nursinin boynuna sarılırken duygulu bir sesle sordu:
-Nasılsınız Canım Üstadım?
-Allaha şükür, vatan ve milletimizin kederinden başka sıkıntımız yok. Siz nasılsınız?
-Nasıl olayım Canım Üstadım?
Said Nursi bir elini omuzuna koydu; sesi de teselli ediciydi.
-Üzüntüyle bir yere varamayız. Rabbü'l-Alemin'in rahmetinden de ümit kesmeye hakkımız yok. Biz elimizden geleni yapalım."
Bulgar bakandan Cemal Paşa'ya övgü
Batı Trakya, Bulgarların boş vaadleri ve Rus tehdidi yüzünden boşaltıldı. Osmanlı hükümeti, Cemal Paşa'yı Teşkilat-ı Mahsusa'yı ikna etmek için Batı Trakya'ya gönderdi. Eşref Bey Cemal Paşa'ya haber gönderip, Batı Trakya Hükümeti'nin müstakil olduğunu, Osmanlı pasaportuyla gelmemesi halinde kendisini tutuklayacağını söyleyecek kadar kızgındı. Bulgar Dış İşleri Bakanı İvan Geşof anılarında şöyle diyordu: "Osmanlı hükümeti Batı Trakya'da kurulan hükümeti kendi eliyle yok etmiş olmasa idi büyük devletler bu tampon devleti kesin olarak tanıyacaklar ve Türkler Balkanlardan çıkmamış olacaklardı. Biz bu sonuçtan endişe ettik. Fakat Osmanlı devlet adamları, özellikle Cemal Paşa bize, bizden daha çok hizmet etti."
Özel Teşkilat Batı Trakya'da hükümet kurdu
Meriç nehri boylarını Bulgar'lardan temizleyen Teşkilat-ı Mahsusa, Ağustos 1913'te Garbi Trakya Hükümet-i Muvakkataa-i İslamiyesi adıyla bir geçiçi hükümet kurdu. Parası, pulu, posta teşkilatı, haber ajansı ve küçük bir ordusu olan Hükümetin reisi Müderris Salih Hoca, başkenti Gümülcüne, Hükümetin icra ve genelkurmay başkanı "Süleyman Zeynelabidin" takma ismini kullanan Süleyman Askeri idi. Bayrağı yeşil, siyah ve beyaz renkli, ayyıldızlıydı. Eşref Bey, Kuva-yı Milliye Umum Müfettişi ünvanı taşıyordu. Osmanlı Hükümeti'nin Bulgarlarla yaptığı bir anlaşma sonucunda Batı Trakya Hükümeti ömrü kısa sürdü. Eşref Bey ve Teşkilat'ın itirazı sonuç vermedi.
Beşiktaş'ın eski başkanı komitacı çıktı
Beşiktaş Kulübü'nün eski başkanlarından Fuat Balkan ünlü bir komitacıydı. Batı Trakya'da Süleyman Askeri'yle çalışan Balkan, Teşkilat-ı Mahsusa emrine girdi. Komitacılığa Bulgarların Pomakları zorla hıristiyanlaştırmaları üzerine başlayan Balkan, Arma'dan çıkan hatıralarında şöyle diyordu: "Komitacılık bazılarının sandığı gibi, soygunculuk, çapulculuk değildir. Aksine, vatanseverliğin en müfritine komitacılık denir. Komitacı, vatan davası karşısında herşeyini feda eden; gözünü budaktan ayırmayan adamdır. Memleket ve milleti için, gerekirse, acımadan yakar, yıkar, öldürür. Biz de gerektikçe, böyle hareket ettik. Kaç defa böyle vaziyetler karşısında kaldık, yapılması lazım olanı yaptık. Şimdi bakıyorum da, şu veya bu işte, cezri hareket etmemiş olsa idik, memleket kimbilir kimlerin ayakları altında kalacak ve bu şerefli millet kimlerin esiri kalmağa mahkum olacaktı."
Sahte isimle mebus olup Meclis'e girdi
Teşkilat-ı Mahsusa'nın kuruluş toplantısında yer alan Nevrekoplu Celal Bey, gizli bir görevle, Abidinov takma adıyla Bulgar Millet Meclisi'ne mebus olarak girmeyi başardı. Celal Bey, Bulgar Meclisi'nde Bulgaristan'ın 1. Dünya savaşına katılmasıyla ilgili oylamada diğer 14 Türk milletvekili ile birlikte önemli bir rol oynadı. Celal Bey, kendisine verilen bir başka görev çerçevesinde Birinci Cihan Harbi'nden sonra da Trakya'nın Türkiye'ye bağlanması için Roma'da diplomatik girişimlerde bulundu.
16.11.2005 - 15:17:22
Polis geçen hafta Nalçik saldırıları soruşturması dahilinde bir operasyon düzenledi, bir köyün yakınlarındaki bir kır evinde büyük bir silah deposu buldu. Ayrıca Anzor Astemirov'un pasaportu ve ehliyeti de spor bir çanta içinde burada duruyordu! Bu da, silahların kime ait olduğunu kafalarda hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde açıklıyor! ………. Yelena Dyagova yeğeni Kazbulat Kerefov'a bakmak için dışarı çıktığında, bozuk soğutuculu bir kamyonda tam 132 ceset saydı. Cesetler çürüyor, kurtlanmış, kol ve bacaklar düşüyordu. î Başa Dyagova, o gün yeğenini bulamadı. Tam dört gün sonra bulduğunda ise yeğeninin cesedi hala tazeydi, her ne hikmetse.
î Başa Merak ettiğim bir şey var. Eğer bu insanların, aşırı dinci isyancılar olduğuna ikna olmuşsan, onların suçlarını, mahkemede kanıtlayabilirsin.
Peki onları neden sadece tutuklayıp, iyi yapılmış bir işin kanıtı olarak Kremlin'e teslim etmiyorsun? Neden onları öldürüp, cesetlerini çürümekte olan bir ceset yığınının üzerine atıyorsun? Evet bazı tutuklamalar yapıldı ancak kimse sayısını bilmiyor. Bazı kaynaklar 20 bazıları da 37 kişinin tutuklandığını söylüyor. ………. Polis, 13 Ekim saldırılarıyla alakası olduğundan şüphelenilen bu kişileri neden tutuklamadı? Neden her tutuklanan aşırıcının, yanında 'kaçmayı başaran' birkaç kişi daha var? Ve kaçanların arabaları, niçin RUBOP merkezine ait arsada bulunuyor? ………….
î Başa Polis, bunu beklemiyordu. Onlar, kadınları dövmeye, erkeklerin sakallarını kesmeye ve tüm aileyi, her yıl bin dolar vermesi için tehdit etmeye devam edebileceklerini sanıyorlardı. Ama aniden, kendilerini ateş altında buldular. …………. Yani anlayacağınız, bu davada beş ceset, fazladan bir gün yaşama anlamına gelmektedir, onlar için. Yetkililerin açgözlülükleri, isyanın tohumlarını yaydı; şimdi ise bu, onların korkusu. Ve onlar öldürülmekten korktukları için, tutuklamıyorlar, sadece öldürüyorlar. 13 Ekim'de öldürülenlerin ve arabaları RUBOP merkezinin arsasında bulunan ama kaçan(!) şüphelilerin sayısının, saldırılardan sonra yükselmeye devam etmesinin sebebi, işte bu. Ve işte bu yüzden, onları
tutuklamıyorlar. Kimseyi, ondan korktuğun gerekçesiyle tutuklayamazsın.
Baskına katılan insanların, başarılı operasyonlarının detaylarını
gizlemelerinin ve Kremlin'in silah depoları ve Anzor Astemirov'un
pasaportu hakkındaki hikayeleri beslemesinin sebebi de
bu. |

|
İbrahim KARAGÜL [email protected] |
|
| |
İşkence merkezleri ve gizli hapishaneler ABD ile birlikte bir çok ülkeyi batıracak. Avrupa Parlamentosu, ABD'nin gizli cezaevlerine ev sahipliği yapan ülkeleri kara listeye aldı. ABD'nin taşeronu AB üyesi Polonya ile aday ülke Romanya bu insanlık suçuna ortak oldu. AP, CIA'ya bağlı gizli cezaevleri bulunan ülkelere siyasi yaptırım uygulanmasını istedi. Avrupa Komisyonu'nun bir açıklama yapması bekleniyor.
î Başa Afganistan işgali sırasında 'Kunduz-Mezar-ı Şerif/Şibirgan Cezaevi hattı'ndaki "ölüm yolculuğu"nda katledilen 3 bin esir de AB ve BM gündemine gelmiş, ama bir gizli el, soruşturmaları durdurmuştu. Hatırlayalım:
î Başa Konteynerlara istif edilen, birbirlerinin terini içen, havasızlıktan boğulan, kurşun yağmuruna tutulan esirleri hatırlayalım. Kurşun deliklerinden kan sızıyordu. Üzerlerine asit dökülerek, kemikleri kırılarak, boğularak öldürüldüler. Çöle götürülüp ABD/İngiliz özel timleri ve Raşit Dostum'un adamları tarafından kurşuna dizildiler. Toplu mezarları köpekler ortaya çıkardı. Deliller Avrupa Parlamentosu'nda ve Alman Meclisi'nde gösterildi. Ama o kadar!
İşkence merkezleri bu katliamdan, Guantanamo'dan, Ebu Gureyb'deki işkence ve tecavüzlerden sonra ortaya çıkarılan bir başka alçaklık! ABD'nin, İngiltere'nin, İsrail'in birlikte planladığı, yeni yetme müttefiklerin ortak olduğu bir başka canilik.
î Başa İngiliz sömürge geleneği yaşıyor! İngiltere, II. Dünya Savaşı sırasında işkence merkezleri kurmuştu. 1940-45 arası 3 bin 573 esir, bu gizli merkezlerde tutuldu. 24 saat işkence, 24 saat aşağılama, 24 saat elektrik şoku, 24 saat insanlık suçu!
Son olarak, İspanya'nın da suça iştirak ettiği ortaya çıktı. İspanya Ulusal Mahkemesi, konuyu araştıran savcının şikayetini kabul etti. CIA'nın Akdeniz'deki Mayorka adasını kullandığı, CIA uçaklarının Palma Havaalanı'na özel güvenlikle inip kalktığı belirlendi. Dava, 4 aylık araştırmadan sonra açıldı. Bakalım AP, İspanya'ya ne diyecek?
İngiltere'de, Danimarka'da, Hollanda'da, Bulgaristan'da yok mu? Kosova'da yok mu? Ukrayna'da, Gürcistan'da yok mu? Azerbaycan, Özbekistan, Mısır, Ürdün, Tayland, Filipinler listenin başında. î Başa Avrupa'nın merkezinde insanlığın ortak vicdanın yaralayan cinayetler işleniyor. Hangi Batı değerlerinden söz ediyorlar!
Türkiye'de, İspanyol savcının yaptığını yapacak, İncirlik ve ABD üslerini takibe alacak, cesaretle konunun üzerine gidecek bir savcı var mı? Kuzey Irak sınırından Mersin'e uzanan hatta neler döndüğünü sorgulayacak biri var mı?
î Başa Diago Garcia'da, Afganistan'daki ölüm kamplarında, Irak'ta hâlâ kadın ve çocukların tutulduğu işkence merkezlerinde, Kuzey Irak'ta, açık denizlerdeki hayalet gemilerde, İsrail'nin Negev Çölü'nde, Afrika'da, Güneydoğu Asya'nın yağmur ormanlarında, askeri üslerde yaşananları kim ortaya çıkaracak? Bu barbarlığa kim dur diyecek?
Yer altındaki sorgu merkezlerinde, bir çok ülkede apartman dairelerinde oluşturulan sorgu/işkence merkezlerinde CIA sorgucularının elindekilere hangi hukuk, adalet ve vicdan sahip çıkacak?
î Başa Türkiye, bu gelişmeleri duymazlıktan gelemez. Günün birinde, CIA'nın Türkiye'de ne haltlar karıştırdığını birileri ortaya çıkardığında bugün susanlar ne yapacak? Nereye kadar gizleyebileceksiniz? İncirlik'te ne oluyor? Ankara'da, Diyarbakır'da, İstanbul'da da gizli sorgu evleri var mı? CIA Türkiye'de ne haltlar karıştırıyor? Kim soracak?
|
Taha
KIVANÇ [email protected] |
|
| |
î Başa Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Yaşar Büyükanıt'ın açıklaması önemli: "Astsubayla ilgili sözlerimin yarısını aldılar; oysa ben 'Kendisini tanırım, iyi astsubaydır' dedikten sonra 'Ama soruşturmayı beklemek lâzım' da demiştim." Org. Büyükanıt, "Abdestsizken namaz kılmayın" cümlesinden 'abdestsizken' sözcüğü çıkartılırsa geriye 'namaz kılmayın' kalacağı benzetmesini de yapmış görüştüğü Fikret Bila'ya...
Şemdinli konusunda temel soru olayda adı geçen kişilere bakılarak cevaplandırılamaz. O insanların 'iyi' veya 'kötü' olmaları neyi değiştirir ki? Önemli olan şu sorunun cevabı: Türkiye'de 'Gladio' türü örgütlenme tasfiye edildi mi, yoksa hâlâ faal mi? Eğer tasfiye edildiyse devlet münferit olaylarla başa çıkmakta zorlanmaz; ama hâlâ faalse, kendisine verilen görev sonlanmadan dur durak bilmeyecektir...
Peki, yukarıdaki temel soruyu kime sormalıyız? Verdiği cevap, olumlu veya olumsuz olması fark etmez, bizi tatmin edecek kişi kimdir? Siz bu soru üzerinde düşünedurun, ben konunun geçmişine biraz daha yakından bakmayı sürdüreceğim. Özellikle politikacıların okumasını çok istediğim Daniele Ganser'in "NATO'nun Gizli Orduları" kitabı yanımda olsaydı size ilginç ayrıntılar aktarabilirdim; ama olsun, yanımda 'Gladio' arşivimle dolaşıyorum ben...
1974 yılında, henüz herkes konuya tam uyanmamışken, "Bu eylemlerin arkasında gizli bir oluşum mu var? NATO İtalya'da vuruşuyor mu?" sorusunu soran savcılara, dönemin savunma bakanı Gulio Andreotti, "Hayır, hiç öyle bir şey olur mu canım?" cevabını vermişti. Gladio ile irtibatlı olanların hemen hepsinin, benzer sorularla karşılaştıklarında verdikleri ilk tepki inkârdır. İtalyan politikasının ihtiyar kurdu, sayısız bakanlıklar yapmış, altı kez başbakanlık koltuğunu işgal etmiş Andreotti, son on yılı Gladio dâvâlarıyla boğuşarak geçirdi. Cezaevine de girdi Andreotti...
Çünkü 1990'ların başında, artık gizlenemez hale geldiğinde, ülkesinde 'Gladio' diye bir örgütün varlığını açıklayan da yine kurt politikacı olmuştu. Andreotti 'itiraf' etti de ne oldu? Kasım 1990'da yapılan itirafa, NATO, kesin bir dille, "Hayır, hiçbir ülkede gizli ordu yapılanmamız yok" resmî inkârıyla karşı çıktı. Ancak, hemen ertesinde, bir gün önce yapılan inkârın doğru olmadığını itiraf etti NATO sözcüsü; konuyla ilgili soruları cevapsız bırakarak...
Oysa, İtalya'da 'Gladio' (kılıç) adını taşıyan örgütün tıpkısının aynısı yapılanmaların Belçika (SDRA-8), İsviçre (Schwert, yani kılıç), Fransa (Rose des Vents), Hollanda (P-26 veya NATO Command), Yunanistan (Sheepskin, koyun derisi), İngiltere (Secret British Network) Danimarka, Luksemburg, Norveç, Avusturya, İspanya, Portekiz ve Almanya'da da kurulduğu biliniyor.
Çoğu NATO üyesi veya NATO için önemli bu ülkelerde, CIA ve Pentagon uzmanları tarafından Soğuk Savaş yıllarında oluşturulan örgütün amacı, komünizmin ilerlemesini durdurmaktı. Bir ülkede komünistlerin herhangi bir biçimde iktidara gelme ihtimali belirdiğinde kendiliğinden devreye girip durumu değiştirmek üzere kuruldu bu örgütler; o ihtimali baştan bertaraf etmeyi amaçlayan 'önalıcı' eylemler de yaptılar...
Uslu duran komünistler yerine üzerinde sol örgütlerin kartviziti sayılabilecek ipuçları bırakan eylemleri 'Gladio' sahneleyebildi. İtalya'nın Bologna kentinde 85 kişinin ölümüne yol açan tren istasyonu bombalama olayı 'Gladio' eseriydi. Güçlenen Komünist Partisi'ni iktidar ortağı yapmayı düşünen muhafazakâr politikacı Aldo Moro'nun kaçırılıp öldürülmesinde rol oynadığı da biliniyor örgütün...
İtalya'daki varlığı deşifre olunca (1990 kasım başı), öteki NATO ülkelerinde de basın "Acaba?" sorusuna cevap aramak üzere kendi yetkililerinin peşine düştü. İngiliz savunma bakanı Tom King sözgelimi, "Gladio mu, o da ne; kulağa heyecanlı geliyor, ama benim konuyla ilgili hiçbir bilgim yok, siz bana Körfez'i sorun" inkârında bulundu.
Konu büyüyünce, Almanya'da uzun yıllar başbakanlık yapmış Willy Brandt hemen ortaya atılıp örgütün varlığını inkâr yoluna saptı. Ertesi gün ise, Alman Hükümeti, "Evet bizde de İtalya'dakine benzer bir örgüt var, ama askerî birimlerle bir irtibatı yok" açıklamasını yapmak zorunda kaldı.
Belçika'da, hemen hemen aynı günlerde, ülkesindeki Gladio'nun (SDRA-8) başı olduğundan kuşku duyulan askerî istihbarat başkanı Gen. Raymond van Calster, Belçika Haber Ajansı'na iddiaları kesin bir dille yalanladı. "Ülkede anti-komünist hücreler mi varmış; bundan benim haberim yok" diyordu Gen. Van Calster...
Bizde ne olduğunu hatırlıyor musunuz? Daha doğru soru şu: "Avrupa'nın her ülkesinde varolan, 1990'lı yılların başında keşfedilince ülkelerin resmen tasfiye ettiği örgütün bizdeki izdüşümüne ne oldu sorusunu kime sormalıyız?" Cevabı sizlerden beklemiyorum.
|
Teşkilat-ı Mahsusa
Abdullah MURADOĞLU [email protected] |
|
| |
î Başa Libya'nın işgali İslam dünyasını ayağa kaldırdı. Hindistan'ın şehirlerinde sokağa dökülen halk, İtalyan konsolosluklarına saldırdı. Şiisiyle Sünnisiyle, Hint müslümanları bir oldu. Hint gazeteleri İtalyan işgalini kınayan kara çerçeyeye alınmış başlıklarla çıktı
Osmanlı hükümetinin resmi sorumluluğu dışında olmak üzere Özel Teşkilat kurarak İtalyan işgali altındaki Libya'ya giden Enver Paşa ve arkadaşları Trablusgarp ve Bingazi'de aşiretleri örgütledi. Enver Paşa'nın Libya halkı üzerindeki etkisi çok yüksekti. Sunusi Şeyhi Ahmet Şerif, Enver Paşa'nın en önemli destekçisiydi. Şeyh Sunusi, İttihad-ı İslam siyasetinin önemli bir unsuru olacaktı. Sudan, Cezayir, Mısır ve Tunus gibi yakın bölgelerden Libya'ya gönüllü akıyordu. Cezayir'den Emir Abdulkadir'in oğlu Emir Ali Paşa ve Tunuslu köklü bir ulema ailesinden Şeyh Salih Şerif Tunusi, Eşref Bey'in çalışmaları sonucunda gönüllü kuvvetlere katılıyordu.
YARALARIMIZA İDRAR DÖKÜYORDUK
Avrupa, işgalci İtalyanlara büyük destek verirken Libyalı direnişçiler binbir güçlükle boğuşuyordu. Eşref Bey, Cemal Kutay'a verdiği anılarında şöyle diyordu: "Hiçbir harpte, Trablusgarp'te olduğu kadar yalnızlığımızı hissetmemiştik. Çöl ortasında idik. Yaralarımızı saracak pamuğumuz, tentürdiyotumuz yoktu. İçinde amonyak vardır diye yaraların üzerine idrar döküyorduk. Biz bu yoksulluk içinde iken, İtalya, hıristiyanlık aleminin yardımına mazhardı. Kızılhaç'a mensup prensesler, Avrupa saraylarının kadın şahsiyetleri, Vatikan'ın dünyanın dört tarafından davet ettiği her mezhepteki kadınlık müesseseleri, sanki İtalya kendi topraklarından bir kısmını kurtarıyor da bizler istilacı imişiz gibi karşımızda yer aldı. Ele geçirdiğimiz İtalyan eşyası içinde neler yoktu? Bu hediyeler arasında 'Barbarlara karşı harp eden İtalyan askerine minnet' cümleleri ve bunların altında Güney ve Kuzey Amerika'yı, Avusturalya'yı, Kanada'yı, Yeni Zelanda'yı temsil eden halk imzaları vardı. Kendilerine hiçbir fenalığımız dokunmamış insanlar, bizi yanlış tanıtmış olanların günahlarıyla karşımızda idiler."
'ŞERİF HÜSEYİN İHANETİ OLMAYABİLİRDİ'
Eşref Bey, Hıristiyan dünyasına karşı Hindistan Müslüman Cemiyeti'ni harekete geçirdi. Kalküta, Delhi, Keşmir ve Karaçi'de halk sokağa döküldü, İtalyan konsoloslukları saldırıya uğradı. Şiisiyle Sünnisiyle, Hint müslümanları bir oldu. Hint gazeteleri İtalyan işgalini kınayan başlıklarla çıktı. Pek çok ülkede tepkiler sokağa taştı. Bütün bunlar, İttihatçıları İttihad-ı İslam'a teşvik etti. Eşref Bey'in itirafları ilginçti: "Trablusgarp harbi bizim hangi kuvvetlere istinad edebileceğimizi tereddüde mahal kalmadan isbat etti. Arabistan'da şehir merkezlerinde İngiltere ve Fransa'nın menfaatleriyle sarhoş olan ve siyaseti meslek olarak benimseyenler haricindeki büyük kitle, bilhassa bedeviler devletimize sadık idiler. Biz Trablusgarp'te yerlilerden gördüğümüz alaka ve sadakati her tarafta göreceğimizi düşünüp tedbirler alsaydık ne Şerif Hüseyin ihaneti olurdu, ne Filistin'i ne Suriye'yi ne Irak'ı bu kadar hazin dekorlar ve şartlar içinde kaybetmezdik. Büyük hatamız iş işten geçtikten sonra aklımızın -o da maalesef hatalı şekilde- başımıza gelmiş olmasıdır. Trablusgarp'ta Mısır bize en cömert şekilde el uzattı. Halkın kalbi bizimleydi. Sunusiler bize inanarak kanlarını döktüler. Yemenliler bize ikram ettiler. Bizi gadre uğramış büyük bir milletin çocukları olarak, kara günlerimizde kendi topraklarının şerefli müdafileri saydılar."
İNGİLİZ GENERALİ TERSLEDİ
Hamallık yaptığı sırada Anadolu'ya cephane sevkiyatında görev alan Zenci Musa, emekli maaşını "Millet aç... Ben bunu alamam" diyerek kabul etmemiş. Eşref Bey'in anlattığına göre hastalandığında devlet hastanesine yük olmamak için Şeyh Ata Efendi'nin şeyhi olduğu Özbekler Tekkesi'ne sığınmış. Vefat ettiğinde bavulunda kefeni ve Osmanlı haritası varmış. Bir de Eşref Bey'in soluk bir resmi. Eşref Bey, onun için, "Ben Malta'dan kurtulup Milli Mücadele'nin bayrağını açanlardan birisi olmak şerefine mazhar olduğum günlerde, Musa, o benim kahraman Arabım, veremden ölmüş" diyecekti.
Merhum Akif, Zenci Musa'yı Eşref Bey'le birlikte Nasihat Heyeti'nin Arabistan yolculuğunda tanımıştı. Akif, Sudan'ın bu vefakar evladını şiirine alarak şöyle diyordu: "Eşref beyin emireri Zenci Musa/İsa Peygambere omuzlarını ödünç verir/Ve Peygamber bu sayede Göke tırmanabilir"
Hükümet darbesi yaptılar
î Başa Edirne'nin düşüşü de İslam dünyasında infiale yol açtı. Edirne'yi savunmadan Bulgarlara verme niyetinde olan Hükümet, kendi idam fermanını da imzaladı. İttihat ve Terakki, Enver Paşa'nın reisliğinde bir gizli toplantı yaptı. Sadrazam Kamil Paşa görevinden istifa ettirilecekti. Operasyon Teşkilat-ı Mahsusa tarafından gerçekleştirilecekti.
KAMİL PAŞA İSTİFA ETTİ
î Başa 23 Ocak 1913 günü gerçekleşen Babıali Baskını'nda Enver Paşa beyaz bir atın üstünde şimdi İstanbul Valiliği olan binaya geldi. Binaya giden ara sokaklar ve caddeler Özel Teşkilat'ın kontrolündeydi. Hükümet binasını koruyan askerler Enver Paşa'yı görünce silahlarını indiriyordu.
Ömer Naci'nin ateşli bir nutuk çekmesinden sonra içeri girdiler. Teşkilat'ın ünlü fedaileri Yakup Cemil, Sapancalı Hakkı, Filibeli Hilmi, Mümtaz Bey, Enver Paşa'nın yanındaydı. Harbiye Nazırı Nazım Paşa, darbecilere engel olmak isteyince Yakup Cemil tetiğe bastı. Konak'ta biri darbeci, dört ceset vardı. î Başa Enver Paşa kan dökülmemesi için talimat vermişti. En ufak bir harekette tetiğe basmayı huy haline getiren Yakup Cemil dur durak bilmiyordu. Sadrazam Kamil Paşa istifa mektubunu imzaladı. Yeni Sadrazam Mahmut Şevket Paşa'ydı. Yeni bir dönem başlıyordu.
Libyalılar, Enver Paşa'yı gözyaşlarıyla uğurladı
Osmanlı Devleti'nin Trablusgarp Harbi'yle meşgul olmasını fırsat bilen Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan ve Karadağ birleşerek, 8 Ekim 1912'de Osmanlı Devleti'ne karşı savaş açtılar. Osmanlı ordusu Çatalca önlerine kadar çekildi. 8 Kasım 1912'de Yunanlılar Selanik'i işgal etti. 17 Kasım 1912'de Bulgarların İstanbul'u almak için yaptıkları taarruzlar geri püskürtüldü. Bulgarların saldırısı sonunda 26 Mart 1912'de Edirne, ardından Yanya ve İşkodra düştü. 1. Balkan Savaşı, 30 Mayıs 1913'te imzalanan Londra Antlaşması'yla sona erdi. Osmanlı Devleti'nin başkentine birkaç saatlik mesafedeki Edirne düştüğünde Trablusgarp'te savaşan Özel Teşkilat'ın başkanı Enver Paşa geri dönmek zorunda kaldı. î Başa Libyalıların gözyaşları içinde, milli marşlarla, tekbirlerle dualarla uğurladığı Enver Paşa İstanbul'a doğru yeni bir maceraya yelken açarken, arkasında muhteşem bir direniş, kulaktan kulağa yayılan destanlar bırakıyordu.
î Başa Ömer Muhtar silah arkadaşı Atatürk'ten yardım istedi
Birinci Cihan Harbi'nden sonra Libya'da direnişin simgesi olan Şeyh Ömer Muhtar Teşkilat-ı Mahsusa'nın komutasında savaşan Sunusi gönüllüler arasındaydı. İtalyan işgali sırasında Kasur Zaviyesi imamı olan Ömer Muhtar, 1931'de İtalyanlara esir düşerek idam edildi. 20 yıl savaştıktan sonra şehit olan Ömer Muhtar'ın cesareti Teşkilat-ı Mahsusa subaylarının dikkatini çekmişti. Sunusi şeyhleri, bir gönüllü müfrezesine kumanda eden Ömer Muhtar hakkında subaylara, "Böyle on tane Ömer Muhtar olsa bize yeter" diyorlardı. Teşkilat-ı Mahsusa'dan gerillacılığı öğrenen Ömer Muhtar, Cumhuriyet döneminde, eski silah arkadaşı Atatürk'e mektup yazarak destek istedi. Bu mektuplar cevapsız kaldı. Orhan Koloğlu'nun Libya Kralı İdris Sunusi'nin başbakanlığını yapan babası Sadullah Efendi'nin naklettiğine göre, mektuplar Atatürk'e ulaşmamış. Libyalılar Türkiye'ye uzun süre kırılmışlar. İşin gerçeğini bir İngiliz ajanı, Sadullah Bey'e açıklamış. Buna göre İtalyan işgal kuvvetleri komutanı faşist Mareşal Rodolfo Graziani, bu mektupları ele geçirerek saklamış.
î Başa Müslüman olan İngiliz ajanı Libya'da şehit oldu
î Başa Sudan'dan gelen gönüllülerden biri de eski İngiliz istihbaratçı 'İngiliz Osman'dı.
Enver Paşa, bir hanım arkadaşına yazdığı mektupta, şehit düşen İngiliz Osman için şöyle diyordu: "Kampımızda buraya gelmeden önce siyasi nedenlerle Müslüman olan İngiliz bir asker vardı. Hayatımda hiç karşılaşmadığım bir gözüpekliğe sahip, hakikaten çok iyi çocuktu. İtalyan dikenli tellerinin altından kayıp onların kalelerine girmek onun için spordu. Geçen gün Derne Vadisi'nde adamlarımla öldürüldüler, yaralandılar ve İtalyanlar tarafından götürüldüler. Hepimiz nasıl seviyorduk onu. î Başa Bu akşam yine, asıl adı Stuart Smallwood olan Osman adlı bu zavallı İngiliz kahramanı deforme olmuş ve antipatik suratıyla düşündüm.
î Başa Onu yine de çok seviyor ve olağanüstü yiğitliğine hayrandım. Heyhat. Şimdi öldü ve cesedi İtalyanların ellinde. İsmini yaşatmak için herşeyi yapacağım. Ailesinin altın imtiyaz madalyasını alması için Harbiye Nezareti'ne yazdım, annesi Şefkat Madalyası alacak ve ismi Harbiye Nezareti'nin altın defterine kazınacak. Ona gelince, o herhalde mutlu, huzurlu ve mennundur."
Zenci Musa her yerde savaştı, veremden öldü
î Başa
Sudan'dan
gönüllü olarak Libya'ya gelen Zenci Musa, Kuşcubaşı Eşref'e baba gibi bağlandı.
Ölene kadar Osmanlı idealleri için savaştı.
Sudan'lı gönüllüler arasında
meşhur bir isim vardı. İki metreyi aşan dev cüssesiyle bu siyahi müslüman,
Akif'in şiirinde yer alan Zenci Musa'ydı. Eşref Bey'e bir baba gibi bağlanan
Zenci Musa, onun 1917'de Hayber'de esir edilişine dek yanından ayrılmadı. Zenci
Musa, Yemen'deki Osmanlı kumandanına teslim edilmesi gereken emanetleri
kurtardı. Ali Sait Paşa'ya emanetleri teslim ederken ağlayan Musa Bey, "Çok
şükür başardık ve hazineyi teslim edebildik. Fakat Eşref beyimizin düşmanın
eline düşmesine müsaade ettik" diyordu. Zenci Musa Yemen'de İngilizlere esir
düştü. Serbest bırakıldığında İstanbul'a döndü. Eşref Bey Malta'da esirdi. Ali
Sait Paşa, "Eşref'in Arabı" ve "Eşref'in komandosu" olarak anılan Zenci Musa
hakkında "O bizim cengaver Musa'dır. Yemen'e bize para getiren adam" diyordu.
Gümrük hamallarına kahya oldu, diğer hamallar gibi yük taşıdı. İngiliz işgal
kumandanı General Harrington onu kocaman bir çuvalı tek eliyle kaldırırken görüp
maiyetine istemiş, ancak "Benim bir tek efendim ve kumandanım var. Onu
bekliyorum" cevabını almış.
î Başa ATATÜRK KONYALI! - haber vitrini Atatürk'ün Konya'da mülkleri olduğuna dair tapu kayıtları bulundu. Kayıtlar, Atatürk'ün Orta Asya'dan Konya'ya göçen Kızıloğuz Türklerine mensup olduğu tezlerine de yeni bir boyut getirdi. 16 Kasım 2005 Çarşamba 11:30
|
|
Atatürk ve
ailesinin Konya'da mülkleri olduğuna ilişkin tapu kayıtları bulundu.
Kayıtlar, Atatürk'ün Orta Asya'dan Konya yöresine göçen Kızıloğuz
Türklerine mensup olduğu tezlerine yeni bir boyut getiriyor. Ulaşılan ilk
tapu senedi 1928 yılında Arapça harflerle Atatürk adına düzenlenmiş.
İkinci senet ise, Atatürk'ün ölümünden hemen sonra kızkardeşi Makbule
Hanım'a intikal yoluyla verilmiş.
Osmanlıca tapudan anlaşıldığına göre,
Konya'nın Abdülaziz Mahallesi Gazi Paşa Sokağı'nda bulunan eski bir han ve
bahçenin tapusu, annesi Zübeyde Hanım'ın ölümünü izleyen süreçte Atatürk
adına tekrar düzenlenmiş. 921'e 825 arşın ebadındaki bahçe ve içindeki
yapının Atatürk adına tescil ediliş nedeni olarak tapuda, Varidat
Dairesi'nin (Gelirler Genel Müdürlüğü) 28 Ağustos 1928 tarihli
talimatnamesi gösteriliyor. Aynı yıl düzenlenen tapu senedinde mülk
sahibinin adı, ''Türkiye Cumhuriyeti Reis-i Cumhuru Gazi Mustafa Kemal
Hazretleri'' şeklinde geçiyor. Taşınmazın kıymeti ise 853 bin 750 lira
olarak belirlenmiş. Diğer tapu senedi ise 10 Temmuz 1939 tarihinde
Atatürk'ün kızkardeşi Makbule Boysan adına düzenlenmiş. Senette 2 bin 835
metrekare olarak belirtilen yer için, ''ev ve bağçe'' ifadesi
kullanılıyor. Vilayeti kısmında Konya, mahallesinin karşısında ise
''Üçüncü'' geçiyor.
TÜRKLEŞTİRİLME POLİTİKASI
Diğer yandan, Askeri Tabip Albay Ali Güler
tarafından yazılan ''Atatürk'ün Soyu: Kızıloğuzlar ve Konyarlar'' adlı
kitapta da, Atatürk'ün soyunun Konya'ya dayandığı, oradan Rumeli'nin
Türkleştirilmesi politikası çerçevesinde 1460'larda Makedonya'nın Debre-i
Bala sancağına bağlı Kocacık köyüne, oradan da 1830'larda Selanik'e
göçtüğü, çeşitli kaynaklara dayanılarak açıklanıyor. Kitapta Atatürk'ün
soyunun baba tarafından Konya Kızıloğuzlarına, anne tarafından ise Konyar
Türklerine dayandığı belirtiliyor.
(YENİ
ŞAFAK) |
î Başa MİLLETVEKİLİ İLE EŞİ KADIN POLİS DÖVDÜ haber vitrini î Başa CHP Kırşehir Milletvekili Hüseyin Bayındır ve eşi, İsrail’e gitmek üzere dün öğleden sonra geldikleri Esenboğa Havaalanı’nda, tartıştıkları kadın polis memuru Figen Aksoy’u tartakladı. 16 Kasım 2005 Çarşamba 10:50
|
|
Havalimanı
görevlilerinin müdahale ettiği olayın CHP’li Bayındır ve eşinin VIP salonu
yerine Dış Hatlar Terminali’ne gitmelerinden kaynaklandığı öğrenildi.
Polis memuru Aksoy’un milletvekili ve eşine yolu tarif ettiği, Bayındır’ın
ise bunu yeterli bulmayarak kendilerine eşlik etmesini istediği
belirtildi. Olay sonrası, kadın polis Figen Aksoy, kavgadan gördüğü zarar
nedeniyle “5 gün iş göremez” raporu aldı. CHP Milletvekili Hüseyin
Bayındır ile eşi ise İsrail’e uçtu.
(AKŞAM) |