| |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
Türkiye’nin Güneydoğusu'nda yaşanan olayları değerlendiren İçişleri eski Bakanı ve Yurt Partisi Genel Başkanı Saadettin Tantan, Türkiye'de 1991 yılında ortaya çıkan yabancı ajan savaşlarının, zirveye çıktığını açıkladı. Tantan, “Türkiye’de 3 bin ajan var. Şemdinli'deki olayların kaynağı da ajanlar savaşıdır” dedi. İçişleri eski Bakanı ve Yurt Partisi Genel Başkanı Sadettin Tantan, 3 bin ajanın Türkiye’de varlığından söz etti. Tantan, Şemdinli’deki olayları da bölgedeki “Ajanlar savaşı “ olarak niteledi. YENİÇAĞ’a önemli açıklamalar Özellikle İsrail sermayesinin Türkiye’de stratejik sanayi kuruluşları ve limanları ele geçirme girişimini de değerlendiren Tantan, “Bu Büyük Ortadoğu Projesi’nin atılan adımlarıdır. Kocaeli-İstanbul hattında bir finans merkezi oluşturulmak istenmesi, projenin en önemli parçasıdır” dedi. Yasaların içini boşalttılar Polislik döneminden siyasete uzanan çizgisinde, özellikle suç örgütlerine karşı verdiği mücadele ve Fatih Belediye Başkanlığı’nda ortaya koyduğu projelerle dikkatleri üzerinde toplayan Saadettin Tantan, İçişleri Bakanlığı sırasında organize suç örgütlerine ve banka hortumcularına karşı açtığı savaşla da, Türkiye’de bir döneme damgasını vuran isim oldu. Çok şey bilen, pek az konuşan Sadettin Tantan, şimdilerde mücadelesini, Yurt Partisi Genel Başkanı olarak sürdürüyor. Sadettin Tantan’dan “Bildiği çok şeyleri, çok konuşturarak” öğrenmek istedik. * Ülke gündeminde Şemdinli ‘deki terör olayları var. Bu olayları siz nasıl değerlendiriyorsunuz İrak, İran ve Suriye üçgenindeki Hakkari, çok dikkat edilmesi gereken bir bölge. Türkiye’de 3 bin gibi bir ajan faaliyeti düşünüldüğünde, Hakkari’de korkunç bir istihbarat ve ajan savaşları olduğu ortaya çıkıyor. Önümüzdeki süreçte bu daha net bir şekilde ortaya çıkacaktır. Hakkari’de bir sıkıntı var. Sıkıntı da şu: Türkiye’deki terörün artık yeni bir yüzü var. î Başa Türkiye’de terörü kullanmak isteyen güçler ellerini kollarını sallayarak ortada geziyor. Bu güçlere karşı duracak devletin ve merkezin güçlü olduğunu ortaya koyacak güvenlik güçleri, yetkisiz ve itibarsız bırakılmış vaziyette. Kaldı ki büyük de bir duyarsızlık var. Bu olayların sorumlusu bence siyasetçidir. Batıdaki alt yapıyı Tükiye’ye getirmemekte direniyorlar. î Başa Topluma kazandırma yasası, Terörle Mücadele Yasası’nın 8.’inci maddesinin ortadan kalkması ve TCK’nın uygulamaya sokulmasıyla bütün silahlı ve silahsız terör örgütlerinin serbest bırakılması, terörün süregelmesinin başlıca sebepleridir. î Başa Bugünki Türk siyasi kadroları ihanet içerisindedir. Türk halkı için hayatını feda edenlerin ulaştıkları şehitlik mertebesinin içi bilinçli şekilde boşaltılmıştır . Ülkeyi bölmek ve parçalamak isteyen unsurlar, etnik bir takım siyasi güçler tarafından kahraman ilan edilmiştir. Yargıya el atılmış, bağımsız yargı yok edilmiştir. Leyla Zana
olayında da bağımsız yargının olmadığı ortaya çıktı.
* Ceza ve adalet sistemi sizce iyi işliyor mu? Sistemde boşluklar ve sorunlar var mı? Batı ülkelerinde, Almanya’da, Fransa’da , İngiltere, son olarak da Avusturya’da, ceza adalet sistemindeki değişikliklerde, o sistemin uygulamaya sokulması için 2 ile 4 sene arasında bir geçiş süreci verildi. Türkiye’ye baktığınızda Ceza Adalet sistemi, bir anda uygulamaya sokuldu. Üniversitedeki hocaların, hakimlerin, savcıların çoğunluğunun, yeni ceza ve adalet sisteminin getirdiği değişikliklerden, yeniliklerden haberi yok. O nedenle ceza ve adalet sistemi çökmüş vaziyette. Yeni ceza ve adalet sisteminin alt yapısında, fedaratif sistemin alt yapısını görüyorsunuz. Eski Ceza ve Adalet sisteminin özü, batının kabul ettiği özgürlük , güvenlik ve uzlaşma kültürü üzerine inşa edilmişti. Yeni hazırlanan yasaya bakıldığında, Adalet komisyonunda bu üç unsur 6 ayda değiştirildi ve özgürlük ve uzlaşma kültürü dikkate alınırken, güvenlik ayağı boş bırakıldı. Bir başka yanlış da, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin vazgecilmez olarak kabul ettiği, iddia , yargı, savunma makamlarının bağımsız ve teminatlı olması gerekirken, Türkiye’de araştırma ve iddia makamını tek bir makama, yani Cumhuriyet savcılarına verdiler. Bu da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kabul ettiği ilkelere tamamen ters. Böylesine vahim bir yanlışlık uygulamaya sokulunca, güvenlik güçleri yetki kullanırken özellikle acil hallerde savcının bilgisi ve emri dışında haraket edemez hale getirildi. Yabancı ajanların rolü Mersin - Trabzon hattı üzerinde denenmek istenen bir takım olaylara dikkat çeken Sadettin Tantan “Bununla halkın nabzı tutuluyor ve sabrı test edilmek isteniyor” dedi. * Münferit bazı terör olayları ile acaba halk test mi edilmek isteniyor? Türkiye’de zaman zaman Mersin ve Trabzon hattı üzerinde denenmek istenen bir takım olaylar var. Bununla halkın nabzı tutuluyor, test ediliyor. Bunları test eden, içten ve dıştan Türkiye’yi çökertmek isteyen yabancı ajanlardır. Zaman zaman da gerek toplumsal hareketlerde, gerekse adi suçlarda, kolluk güçlerinin itibarını zedeleyici girişimler görülüyor. Kamuoyu bu girişimlere bazen tepki koyuyor, bazen de alışkanlık haline geliyor. Öyle bir noktaya geliyor ki, toplumda “Bu güç bunlardır. Bu gücü kabul edin) anlayışı giderek hakim oluyor . Yerel ve bölge güçlerine tabiyet artmaya başlıyor. Bugün Türkiye’de terörün geldiği noktayı ve terörün yeni yüzünü, maalesef bu siyasi yapı okuyabilmiş değil. î Başa Terörün yeni yüzü okunamadığı için de, terörü besleyen kaynaklar açısından, finans gücünün teröre doğru akışkanlığında, örneğin, akaryakıt , şeker, hayvan ve insan kaçakçılığı gibi çok büyük getirisi olan organize suç hareketlerinin içinde siyasetçi ve bürokrat da görülüyor. Hatta saygın bilinen bir takım işadamlarının da bu suç şebekelerinin içinde yerini alması, bir tesadüf değildir. î Başa Bu tamamen bir menfaat birlikteliğinin sonucudur. Sonuçta yolsuzlukla mücadele yasası olmadığı, bütün istihbarat alt yapıları ortadan kalktığı için, organize suçlar da önlenemiyor. Mesela milletvekili Süleyman Bölünmez vuruldu. Neye vuruldu? Bölünmez, benim bakanlığım döneminde fırtına operasyonunda içeri aldığımız ve yargılanan bir insan. î Başa
Bir sürü olayları var. Onunla ilişki içinde olan, ondan mal
alanlarla ilgili operasyonel bir çalışma yapılsa bütün ağlar ortaya
çıkacak. O faaliyet zinciri içindeki sistem ortaya çıkacak.
* Ülkenin güvenlik ve istihbarat birimleri nasıl çalışıyor?. Bu konuda güvenli olduğumuz söylenebilir mi? Bir ülke düşünün ki, siyasi iktidar kendi kolluk güçlerine güvenmiyor. 1991 yılından bu yana Türkiye’de 3 bin yabancı istihbaratçının at koşturduğu biliniyor. Şimdi sormak lazım, bu yabancı istihbaratçılar. Türkiye’de faaliyetlerine hala devam mı ediyor, buna karşılık bizim Milli İstihbarat Teşkilatımız ve güvenlik güçlerimizin iç istihbaratları ne durumda?. Bizim istihbarat teşkilatlarımızın alt yapılarında büyük boşluklar vardır. Milli İstihbarat Teşkilatımızı 21.yüzyılın gelişmiş ülkelerin istihbarat teşkilatlarıyla alt yapı açısından mukayese ettiğiniz zaman, bizimkisi kümes gibi kalıyor. Çünkü bizim istihbarat teşkilatımızın alt yapısı nitelik açıdan, sayısal açıdan bugünki ihtiyaçlara göre geliştirilmedi. Bu kısır imkanlara rağmen yine de çok iyi hizmet veriyorlar. Kirli siyaset ve siyasetçi * Türkiye’de siyaset ve siyasetçiyi nasıl değerlendiriyorsunuz? Aslında Türkiye’de üretim ve sanayi açısından bir sorun yok. î Başa Tek sorun kirli siyaset ve siyasetçi ve. bu kirli siyasetçinin oluşturduğu kirli kadrolar. Bu kadrolar yüzünden Türk sermayesi de giderek küçülüyor, yabancı sermaye ülkeye egemen olmaya başlıyor. Bugün Türkiye’de yabancı sermayenin boyutu yüzde 70’lere ulaşmış durumda. Bir ülke yabancı sermaye ile kalkınamaz. Yabancı sermaye gelebilir, ama bu kalkınma için kullanılamaz.
Kullanılırsa yabancı tutsaklığı başlar. Türkiye’nin bugüne kadar kurup
geliştirdiği sanayi alt yapısı ve bununla birlikte kültürel alt yapı,
bugün yabancı sermaye tutksaklığına itilmiş ve bir yağma düzenine ortam
hazırlanmıştır. Türkiye’ye getirilen yabancı sermaye, Türk kamuoyuna çok
büyük bir başarı gibi takdim ediliyor.
î Başa Satılan sanayi kuruluşlarına bakınız, Hepsi stratejik konumda olan, Türkiye’nin savunma sanayiinin belkemiği durumundaki kuruluşlardır. Herşey yeni çıkarılan yasalarla tezgahlanmıştır. Mesela Yerel
Yönetimler açısından baktığınız zaman, Kocaeli ve İstanbul için özel bir
yasa çıkarıldı. İstanbul Ortadoğu’nun, siyasi, finans ve ekonomik merkezi
haline dönüştürülmek istenmektedir. Bütün alt yapılar bugüne göre
hazırlanıyor. Şimdi bu gerçeğe rağmen, Türkiye’deki siyasetçi ve
işadamları, kendi ekonomik ve finans gücünü hakim kılacak bir alt yapıyı
geliştiremiyorlar. Çünkü hepsi yabancılara teslim olmuş vaziyette. î Başa
Bir
ülkede finans alt yapısı yabancıların eline geçerse, siyasi güç de onların
eline geçer.
Orduyu da yıprattılar Bir ülkenin karekteri, doğuşuyla kazanılır. Bu da Atatürk’ün (Bağımsızlık benim karakterimdir) sözünde ifadesini bulmuştur. * Yıpratılan güvenlik güçlerinin içinde ulus güvenliğinden sorumlu ordu da var mı? Elbette ordu da var. Ordu da yıpratılıyor. Ulusal güvenlik strateji belgesi biliyorsunuz aylarca yazılamadı. Ki bu belge, o ülkenin geleceğinin tapusu gibidir. Kamuoyuna da hiç bir zaman yansımaz. Orada hedef seçilir. (Benim ulusal menfaatlerim açısından, egemenliğim açısından, güvenlik kuşağım açısından şuralarda hem ekonomik, hem siyasi anlamda güç olmak mecburiyetindeyim. Bunun için ben Türkiye’deki milli kimlikli sermayemi oralarda güç olmaya taşımak durumundayım) gibi hedeflerdir bunlar. Bir ülkenin ulusal güvenlik strateji belgesi milli sermayesinin kimlikli noktaya gelmesi öncelikler belirler. Ama bugün bunu göremiyorsunuz. Bugünki iktidar , ben karekterimden vazgeçtim diyor. Oysa bir ülkenin karekteri, o ülkenin doğuşundan itibaren kazanılır. î Başa Bu da Atatürk’ün (Bağımsızlık benim karakterimdir) sözünde ifadesini bulmuştur. Peki bu iktidar ne diyor? (Bağımsızlık benim karekterim değildir. Ben ondan vazgeçtim. Ülkemi pazarlarım, egemenliğimden, bağımsızlığımdan ödün veririm) diyor. Bağımsızığından ödün veren bir iktidar ülkeyi yönetemez. Bugün
Türkiye’nin yönetilememesinin tek nedeni budur. Bu iktidar devletin su
stratejisinin ne olduğunu bilmemektedir. Güvenlik sorununu sadece polis,
asker jandarma olarak algılamaktadır. Türkiye’de Yahudi oyunu * Türkiye’yi bölmek çökertmek isteyen bir takım oyunlar oynandığını söylüyorsunuz. Bunun için de bir İsrail olgusundan söz edebilir misiniz? î Başa Kafkaslarda ve Hazar havzasında ekonomik olarak büyük güç kazanmaya başlayan İsrail işadamları. Çok uluslu şirketlerin büyük bölümünün Yahudi kökenli işadamlarının elinde olduğu biliniyor. Kafkaslarda ve Hazar havzasında ekonomik alt yapının sürdürülebilir olması için Türkiye’deki siyasi ve ekonomik gücün, kullanılabilir olması gerekiyor. Bu kullanılabilir gücün kontrol edilebilir olması gerekiyor. Çünkü Türkiye’nin imkan ve kapasitesi çok yüksek. Bu imkan ve kapasitesini kendi ülkesi için kullanırsa Kafkas ve Hazar Havzasındaki mazlum ve fakir halk, zenginleşip güçlenecek ve bütün müslüman alemindeki sömürülmüş ve sömürülmeye devam eden halklar da uyanacak ve kendi ekonomik güçlerini elde edecektir. Bunları da bu duruma getirebilecek tek ülke Türkiye. Türkiye’deki bu alt yapıyı ayakta tutan güç güvenlik güçleridir. Ama bugün Türkiye’de güvenlik güçleri, yukarıda da belirttiğim gibi yıpratılmaktadır. Bu da dış güçlerin oluşturduğu projenin bir ayağıdır. Federatif sistem isteniyor * Terörün kaynağı neden kurutulamıyor? Cevabı çok basit. Çünkü bu yapıldığı zaman Türkiye’deki kirli siyasetçi o koltuklarda oturamaz. Kirli siyasetçiyi kullanan içteki ve dıştaki aktörler Türkiye’yi istedikleri gibi kullanamaz. Türkiye’yi yıllardır istikrarsızlık içinde yaşamaya mahkum eden içten ve dıştan gelen silahlı ve silahsız terör örgütleri bu ülkeyi ve halkını rahatsız edemez. Bunun için yaptırılmıyor. Bugün 1991 yılına kadar Türkiye terörle içiçe yaşarken, Terörle Mücadele Yasası çıkarttırılmadı. Bu da bilinçli bir şekilde yapıldı. Bugün de terörle mücadele yasası yok. Şimdi o ulusal sözleşmeler, özel hukuk sözleşmesi, ceza hukuku sözleşmesi, bombalama sözleşmesine baktığınız zaman, terörle mücadele kanununun çıkması gerekiyor. 4422 sayılı Çıkar Amaçlı Suç Örgütleriyle Mücadele Yasası vardı, o bir takım müesseseler, yaptırımlar ve disiplin getirmişti. Bu yasayı da ortadan yok ettiler. Türkiye’de yolsuzlukla mücadele yasası yok. Çünki, terörü besleyen kaynaklar yolsuzluk kaynaklarından geliyor. Ülkenin fedaratif sisteme dönmesi için kurulmuş tuzaklar var. Mesala bugünki ceza kanununda, bombalama suçunun 3-4 senelik bir cezası var. Ceza Adalet sistemi açısından özgürlük, güvenlik ve uzlaşma kültürü batıda esas olarak kabul edilirken, güvenlik ayağını boş bırakırsanız, görmemezlikten gelirseniz, refleks olarak bir takım organizasyonlar ortaya çıkar. İhtiyaçtan bir takım olaylar ortaya çıkar, vatandaş zorlar. Yanında bir takım ikame güçler gelişir. Bu güçler terör örgütleri olabilir. Organize suç şebekeleri, çıkar amaçlı suç şebekeleri, Tarikat güdümlü suç şebekeleri olabilir. Nitekim Türkiye’de de bunları içiçe yaşıyoruz. Bildiklerini saklamadı İçişleri eski Bakanı ve Yurt Partisi Genel Başkanı Sadettin Tantan, arkadaşımız Cemil Özyıldırım’a bugüne kadar duyulmamış ve bilinmeyen önemli konularda açıklamalarda bulundu. Çok şeyi bilen ama az konuşan Sadettin Tantan’ın önemli bilgilerini, bu defa kendisini çok konuşturarak komuoyunu aydınlatmaya ve bilgilendirmeye çalıştık. | |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
14.11.2005 - 15:14:05
11 Eylül saldırılarından bu
yana, Kremlin yönetimi, -Kuzey Kafkasya bölgesinde global terörizmin
öldürücü tehdidine karşı Avrupa'yı ve dünyayı cesurca koruduğu iddiasıyla-
Rusya'yı önde giden bir ülke olarak değiştirmek için yolundan çıktı. Hem
uluslararası uzmanlar hem de bağımsız Rus uzmanları, buralardaki
terörizmin temel nedenlerinin, hep yerel olduğuna dikkat çekiyorlar.
Putin, Hollanda ziyareti sırasında, Avrupalı meslektaşlarını Rusya'nın güneyinde barbarlık ve medeniyet arasındaki global savaşın çok kritik ve önemli bir bölümünün gerçekleştiğine inandırmak için belagat adına bildiği her şeyi kullandı. î Başa 'Çok zalim insanlarla -insan kılığındaki hayvanlarla- savaşıyoruz' diyen Putin'e göre, Rusya Çeçenistan ve Kuzey Kafkasya'da hem kendinin hem de Avrupa'nın çıkarlarını koruyor. Putin, Hollandalı ev
sahiplerine, bu mücadelede başarılı olmak için, çok azimli ve sert
olunması gerektiğini de söyledi.
Klanların tüm yerel
kaynakları ve gücü tamamen elinde tuttuğu bu bozuk sistem, hoşnutsuzluğun
ve şiddetin tüm bölgede yayılmasına sebep oluyor. Rus Bilimler akademisi Etnoloji ve Antropoloji Enstitüsü Başkanı Valeri Tişkov'un 9 Kasım'da Nezavisimaya gazeta'da yayınlanan bir röportajında dikkat çektiği gibi, î Başa federal yardım yani para, 'suç şebekesinin' ana kaynağı haline geldi, bölgedeki bozukluğu besliyor.
Aynı formül -finansal
destek ve politik imtiyaz karşılığında bağlılık- 'Çeçenleştirme'
politikasının da son aşaması. Yani dış görünüşü 'demokratik' olsa da, ülke
güçlü Ramazan Kadirov klanı tarafından yönetilecek. Bağımsız yorumcular,
Kadirov klanının, kendilerinin ve politik müşterilerinin, parlamentoda iyi
temsil edildiğinden emin olmak için, muhtemelen parlamentodaki oylamaları
kontrol edeceklerini söylüyor. Her toplum, terörizme ve dinde aşırıcılığa yönelmemesine rağmen, Rus kanunlarının görmezden gelindiği sosyal bir boşluk da kendiliğinden oluşuyor. Bazı uzmanların da ikna
edici bir şekilde anlattıklarına göre, bunun anlamı tek; bu bölgelerde Rus
hakimiyetinin fiilen sona ermesi. JF/CA/AK |

14.11.2005 - 17:01:38
Mavi Akım Doğalgaz
Projesi’nin açılışını yapmak üzere 17 Kasım’da Samsun’a gelecek olan Rusya
Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin, Çeçen katliamını gözler önüne seren
bir fotoğraf sergisiyle protesto ediliyor.
13 Kasım Pazar günü, Samsun Birleşik Kafkasya Derneği salonlarında bir basın toplantısı ile açılışı yapılan “Katil Putin’in Suç Dosyası” adlı fotoğraf sergisi 5 gün süreyle ziyarete açık olacak.
Serginin açılışında bir konuşma yapan Samsun Birleşik Kafkasya Derneği Başkanı Seyid Ahmet Gültekin, insanlığın ulaştığı bugünkü uygarlık seviyesinde, antidemokrat ve insan haklarına önem vermeyen kişi ve devletlerin uluslararası toplumda hala söz sahibi olmasının içler acısı bir durum olduğunu belirterek, “Bunun en belirgin örneği Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin’dir” dedi. Konuşmasında, î Başa Rusya’nın yüzyıllardan beri totaliter-otoriter rejimlerle yönetildiğini belirten Seyid Ahmet Gültekin, güçlü halklar ve devletlerin, çıkarları için yüzyıllardır mazlum coğrafyaları zorla işgal ederek tarih sayfalarını kanla yazdıklarını; bir damla petrol, ucuz hammadde ve iş gücü veya sıcak denizlere inme hülyalarının mazlum halklara zulüm yapmak için yeterli gerekçeyi oluşturduğunu ifade ederek, “Rusya da, günümüzde hala sömürgeciliği milli politika kabul eden, işgal ve soykırımı devlet politikası olarak sürdüren dünyadaki ender devletlerden birisidir” dedi.
“17 Kasım’da Samsun’a gelecek olan Neo-Çar Putin de, Emperyalist Rusya’nın sömürgeci politikalarının baş aktörüdür” diyen Samsun BKD Başkanı Seyid Ahmet Gültekin şöyle devam etti.
“İnsanlık, demokrasi ve insan hakları karşıtı sömürgeci, vahşi politikalara karşı ortak tavır almalıdır. Hiçbir ekonomik çıkar, insanlığın moral değerlerinden, insanlık onurundan ve haysiyetinden önemli değildir. Putin’in Samsun’a gelişine vesile olan Türkiye-Rusya ekonomik ilişkileri de bu perspektiften değerlendirilmelidir.
Biz Birleşik Kafkasya Derneği olarak Türkiye-Rusya ilişkilerinin iyi olmasını her zaman destekliyoruz. Bu kritik denge bizim anavatanımızla olan bağlarımızı direkt etkileyen bir dengedir. Biz Rusya’dan Türkiye’ye ulaşan enerji kaynaklarının da her iki ülkenin yararına olduğuna inanıyoruz.
Ama tüm bu iyi ilişkiler, Rus devlet yetkililerinin insan haklarını çiğneme ve küçümseme hakkını, demokrasiyi yok sayma yetkisini ve işgalci–sömürgeci politikaları sürdürme çabalarını örtbas etmemelidir. Rusya’nın bu pervasız tutumu Rusya ve Kafkas halklarına acı verdiği gibi bizleri de derinden yaralamaktadır. Unutulmaması gereken en önemli husus insanların yaşama hakkıdır. Bu hakka herkes sahiptir ve tüm insanlığın bu hakkı koruması gerekir.
î Başa Rusya lideri Putin’in; Moskova Tiyatrosu’nda sivilleri gazla öldürtmesi, Beslan’da ilkokula füzelerle ve tanklarla saldırı emrini vermesi ve son olarak da Nalçik’te inandığı gibi yaşamak isteyen masumlara zulüm ve işkence yapması, onları provakatif eylemlerle katletmesi, insanların yaşama hakkına hiç önem vermediğinin açık bir göstergesidir.
Biz Birleşik Kafkasya Derneği olarak ülkemizin siyasi liderlerinin tutumlarını anlamakta da zorluk çekiyoruz.
“Sosyal Demokrasi”yi politik ideal olarak benimseyen bir lider, Samsun-Büyük Otel’de yaptığı açıklama da, Putin’in Samsun’a gelişini çok olumlu bulduklarını, bu ziyaretin Samsun’un tanıtılmasına önemli katkıları olacağını söyledi. Olayı sadece “kapitalist” çıkarlar açısından değerlendirdi. Çeçenya’da 42 bini çocuk olmak üzere 250 bin sivilin öldürülmesi, Kafkasya’da ve Rusya’da insan haklarının ayaklar altına alınması sayın sosyal demokrat lideri hiç ilgilendirmiyor. Herhalde sosyal demokrat siyasetçilerin politik öncelikleri içerisinde, insanlık onuru ve yaşama hakkı gibi kutsal değerler artık yer bulmuyor.
Yine geçen dönemlerde muhalefette, şimdi iktidarda olanlar..!
Ne çabuk unuttunuz Çeçenistan için düzenlenen yardım kampanyalarındaki günlerinizi? Bizzat katıldığınız kampanyalar hafızalarınızdan silindi mi?
Biz ise hiçbir şeyi unutmadık…
Biz, meclis kürsülerinde “Rus Lobisi var” diye kükreyen “kahramanları” dün gibi hatırlıyoruz. Şimdi bu “kahramanlar” “bakan” olarak görev yapıyorlar.
Şimdi biz onlara soruyoruz. Rus lobisi kimlerden oluşuyor ve neredeler?
Kendilerini “erken seçime” kilitlemiş muhalefetteki partiler. Bu eleştirileri bizlerden önce sizlerin yapması gerekmiyor mu? Uyuyor musunuz?
î Başa Burası Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarının sömürgecilere, emperyalistlere karşı savaşı başlattığı şehirdir. Bu şehrin, sömürgeciliği ve soykırımı devlet politikası yapan, insan haklarını tanımayan, demokrasiyi hiçe sayan eli kanlı diktatörlerin tanıtımına ihtiyacı yoktur. Bu şehrin diktatörlere karşı söyleyecek sözleri olmalıdır. Samsun’umuza onur kazandıracak tavır da budur.
Saygıdeğer Hemşehrilerimiz,
Kafkasya’nın haklı ve meşru bağımsızlık mücadelesi asırlardır devam etmektedir. Kafkasyalıların bağımsızlık mücadelesini yok etmeye; sömürgecilerin, emperyalistlerin, diktatörlerin güçleri yetmeyecektir.
YAŞASIN BAĞIMSIZ BİRLEŞİK KAFKASYA MÜCADELEMİZ.
YAŞASIN BAĞIMSIZ BİRLEŞİK KAFKASYA CUMHURİYETİ. “

14.11.2005 - 18:00:22
Kabardey Balkar’daki bazı olaylar, gençleri, ülkelerini terke zorluyor. Peki ama, Nalçik baskını sonrası olaylar nasıl gelişiyor? ..………..
Ama asıl sorun bu değil. Bir savaş kaygısı var. Kafkasya’da bir savaş çıkabilir mi, çıkmaması için neler yapılıyor? Ve bu, sadece Kuzey Kafkasya’nın sorunu da değil. Nalçik’te politik boyutu da büyük olan önemli bir çatışma yaşandı. Acaba, Güney’deki Müslümanlar, nereye yürüyecekler? Evet, ilk önce bir düşünelim… Acaba kaç kişi, Kafkasya’da, müslümanlığı gizli olarak yaşıyor? Yaklaşık olarak 5 bin. İkincisi kaç kişi gizli olarak Çeçenistan, İnguşetya, Karaçay ve Dağıstan’daki dağlarda, ormanlarda, müslümanlığı yaşamaya gitti? Yaklaşık 500. Ve kaç kişi, acaba evlerinden onlarla iletişim kurabiliyor? Belli değil ama destekleyenler binlerce. Ya Basayev’in yolundan giden insanlar? 100 kadar mı, o da tam belli değil. Öyle bir temenni var sadece. Neyse en önemli noktaya geldik sonunda. Acaba Kabardey Balkarlı Arafat ya da üzerinde mutabakat sağlanan bir Şeyh Yasin doğdu mu? Evet, Kabardey Balkarlı bir Arafat var; Musa Mukojev. Ama Kaskasyalı Şeyh Yasin şimdilik yok, bununla beraber olma ihtimali de çok çok yüksek. Tabii kimin olacağı da önemli; Basayev mi? Hayır, onun için İslam birinci sırada değil. Ama Abdulhalim Sadullayev’in şansı daha yüksek, en azından Mashadov’un ölümünden sonra. İşte burada, bu sonbaharda, durum böyle maalesef; biz bunu istesek de istemesek de. Umarız, buralar ikinci Çeçenistan’a dönmez. İnsanlar dağlardan nasıl dönecekler? AKILLICA MI YOKSA DAHA ŞİDDETLİ Mİ? Savaşın olmasında, bir seçim yapılır; şiddetli ya da akıllıca. Şiddetli olanı, şu an mevcut. Mesela yapılan baskılar gibi; ölü veya diri insanlara karşı… Evet, insanların sabrı, yavaş yavaş tükeniyor. Ve bir gün de sabırtaşı çatlayabilir. İşkenceler, karakolun karşı çıkmasına rağmen devam ediyor. Ama RUBOP yani Kuzey Kafkasya Terörle Mücadele Dairesi, kendi kendine bir devlet. Fatıma Tekaeva, Hasanıya ilçesinde yaşayan acılı bir anne. ‘Evimi yakında ölecek oğlum için hazırlıyorum’ diyor. Rasul, 27 yaşında olmasına rağmen Afganistan’da ve Guantanamo’da bulunmuş, sonunda sakat olarak eve dönmüş. Devamlı olarak da evde yatıyordu. Ama ne yazık ki, Nalçik baskınındaki olaylarla ilgisi olduğu iddiasıyla, polis tarafından tutuklandı. Avukatı Rasul’ün çok kötü durumda olduğuna tanık ve yine ilgisi olmadığı halde bütün kağıtları imzaladığını söylüyor. Küba’daki Amerikalıların, iki senede hiç bir şey imzalatamadıkları Rasul’e, buradakiler iki saatte her şeyi hallettirmişler. ‘Ne yazık ki, kalbi çok zor dayanabilir’ diyor annesi. Ve maalesef, Rasul’e ilaç gönderilmesi bile yasak. Aslında Hasanıya’daki herkesin söylediği gibi, Rasul’un son Nalçik baskınıyla hiçbir ilgisi yok. Zaten polis, onu evden alıp götürürken, herkes de bir yerlere koşuyordu. Nereye? Ormana, sokaklara? Kasabadaki polislerden bazıları ise istifa ediyorlardı o sırada, ‘öleceksek niçin çalışalım?’ diye. Ve ‘bu sadece bir başlangıç’ diye söyleniliyordu. Eğer insanlara bir hak tanısalardı, çoğu polise gitmektense ölümü tercih ederdi. Ölülerin yerine diriler geliyor. Kötülüğe karşı kötülük. Bu İslam adına olmayabilir de. Ama neyin adına? SLOGANLAR Hangi sloganlar mevcut? Hangileri kullanılır şu an Kabardey Balkar’da? Tabii ki ana slogan, tıpkı Nalçik baskını öncesinde olduğu gibi, ‘İzin verin namaz kılalım’, ‘Namaz kılanların nesi kötüdür’ gibi. Ve bir başka slogan, gizlice söylenen ‘Namaz kılanlar üstündürler.’ ………… Evet Nalçik’teki seçimler, oldukça olaylı geçti. Bütün halk Hasanıya ilçesindeydi, çünkü Hasanıya, Kabardey Balkar’ın hayat noktası. 16 Kişilik gruptan 11 kişi seçimleri kazandı. Onlar da namaz kılanlardandı. Halk arasında öyle isimlendirilmişti; ‘vahabiler’ değil de ‘namaz kılanlar’ diye. Evet Hasanıya ilçesi, yönetimi bunlara verdi, bütün sorunlarını çözmek için. Ama hükümet izin vermedi, çıkan sonuçları erteledi. ………….. Aslında başka sloganlar da var. Evet, hemen sonbaharın başına, geçtiğimiz aylara dönelim. Çeçen öğrenciler ile Kabardey Balkarlı yerel öğrenciler çatışmıştı Nalçik’te, 20 Eylül’de. Bir grup cep telefonu yardımıyle, hemen bir sürü milleti toplamaya başardı. Kimler mi, Çeçenler. Öbür grup ise… Adıgeyanin bayrakları açarak, Başkan’ın oturduğu köşke yöneldiler. Çok değişik bir görüntüydü. Ve çok da önemli bir konu. Eğer Çeçenistan’a benzer bir durum tekrarlanırsa, bunun, dini destekli milli bir düşünce olduğunu açıklayabiliriz. Aslında önemli nokta da, cumhuriyetin Rusya’dan kopması değil, insanların sadece milli ve dini olarak yaşama arzuları. Ama geleneksel tutucu halk, bir anda kendisini güçsüz bulabilir. Çünkü şimdiki gençler, eskisi gibi değil. Onlar, atalarından, dedelerinden farklı. Herkes neye sahipse, onlar da ona sahip olmak istiyorlar. Ve asıl can alıcı soru; acaba mümkün mü, radikallerle, sıradan olanların birleşmesi. Yani, kısacası, geleneklere bağlı olanlarla, dindarların birleşmesi. Nasıl bir slogan altında buluşabilirler ki onlar? …………… KİM VE NASIL DAHA AKILLI? Nedense bir türlü söndüremiyor Kozak, Güney ülkelerinden yükselen ateşi. Evet bizim gazetemiz de, uzun yıllardır bunu tartışıyor. Onun raporu da, aslında bu tehlikeli durumu izah ediyor. ‘Peki neden bunları yazdığın halde birşey yapamıyorsun?’ diye soruyor Kanşobi Muzarinoviç Ajahov. Önemli biri, Kabardey Balkar’da. Büyük bir mülkiyet sahibi, aynı zamanda da ekonomi hocası üniversitede. Ve daha da önemlisi, mahkeme savcısıydı, eskiden. Valeri Kokov ile mahkemesi de senelerce sürdü ve o kazandı. Aslında devlet hiç bir şeyi duymuyor; tabii alttan alta gelen halkın sesini de. Ama nereye kadar sürecek bu durum? ………………. PEKİ ALT TABAKA NE İSTİYOR? Alt tabaka, hem uzlaşmayı hem de müzakereyi istiyor. î Başa Kabardey Balkar’da ana figür, Ruslan Nahuşev. O herkesle ortak bir dil buluyordu. Hem halk ile hem de üst tabaka ile. Peki sonuç? 4 Kasım’da kaçırıldı, tam da FSB önünden. Aslında devlet için önemli bir figürdü. î Başa Ve büyük bir ihtimalle müzakere için yola çıktığı anda, ortadan kaybedildi. Aslında savaştan kaçınmak için, millet ile devlet arasında ortak bir yol bulunması gerekiyor. Hatta, bunun için yeni cumhurbaşkanı Arsen Kanakov bile Nahuşev ile buluşmayı istediğini açık açık duyurmuştu. Tabii, Nahuşev’in de amacı aynıydı. ……………… Peki şimdi durum ne? Şu anda Nahuşev aranıyor, küçücük bir ülkede. Ve her şey inanın çok enteresan gelişiyor. Bundan yola çıkarak ne diyebiliriz? î Başa ‘Evet değişik düşüncelere sahip olan biri, devlet ile müzakere etmek istiyorsa, kaçırılmalıdır’ mı? Ama asıl konu başka; kim kaçırdı? Acaba telefonları dinleme hakkına sahip olanlar mı? Yoksa kendileri, kanunları savunanlar mı? Peki ama istihbarat servisi niye var, burada? Zaten, aslında çok bilenler sevilmez. Çok fazla uyanık olan şahitlerin yok edilmesi de gerekir. Sahi amaç neydi? …………… Nahuşev’in kaçırılması çok önemli bir noktadır. İstihbarat ile çok samimi ilişkisi vardı ama buna rağmen ona bile dava açılmıştı. Ve sonunda, onlar kazandı. Aslında, Kabardey Balkar’dakiler, Moskova’dakiler gibi sessiz kalmıyorlar. Ya da, aslında Moskova’dakiler, ateşe yağ damlatır gibi davranıyorlar. İşte o an, zaten savaş başlayabilir. Ama olmaması için de bir çözüm bulunmalı, ya da devlet savaş kararını reddetmeli. |

Dünya Bankası, Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası ile birlikte,
Türkiye’deki iş ortamı ve girişim performans araştırması raporu hazırladı.
Türkiye’deki 559 şirketin yetkililerine sorularak yapılan ve AB’ye yeni üye olan
sekiz ülkeyle kıyaslamayı da içeren raporda, en son 2002 yılından buyana,
şirketlerin, iş ortamına ilişkin algılamaları ve üç yıl içindeki gelişmeler
soruldu. |
Teşkilat-ı Mahsusa
Abdullah MURADOĞLU [email protected] |
|
| |
î Başa
Halı tüccarı
kılığında Mısır'a giden Mustafa Kemal'in ve diğer gerillacıların sahte kimlik ve
pasaportlarının temin edilmesinden, ünlü Teşkilat-ı Mahsusacı Kara Kemal
sorumluydu.
İttihat ve Terakki'yi İttihad-ı İslam projesine teşvik eden Trablusgarp'ın İtalyanlar tarafından işgal edilmesiydi. İttihat ve Terakki, iktidarın dizginlerini ele geçirdiklerinde bu projeye bel bağladı. İttihatçı eylemciler Libya'da kazandıkları tecrübeden Balkan ve Birinci Dünya savaşlarında da yararlanacaklardı. Enver Paşa'nın liderliğindeki Özel Teşkilat, Libya'da silah, cephane ve profesyonel asker kıtlığına rağmen, mükemmel bir gerilla harbini örgütleyerek, 200 bin kadar İtalyan askerini sahil şeridine kilitlemeyi başarıyordu. Trablusgarp'ta, sonradan çoğu Teşkilat-ı Mahsusa'cı olan ünlü isimler gerillacılık yaptı. Bunların başında Mustafa Kemal Paşa, Nuri ve Halil Paşalar, Ali Fethi Okyar, Kuşçubaşı Eşref ve Hacı Selim Sami, Kel Ali lakaplı Ali Çetinkaya, ilk tayyareci şehitlerden Sadık Bey, Çerkez Reşit Bey, Süleyman Askeri, Fuat Bulca, Yakup Cemil, Nuri Conker, Rauf Orbay gibi isimler yer alıyordu. Ünlü Masonlardan Ord.Prof. Mim Kemal Öke de yüzbaşı rütbesinde Derne cephesindeydi. Prof. Ayhan Songar'ın babası Nazmi Bey ve ünlü seyyah Abdurreşit İbrahim de Libya'ya giden gönüllü mücahitler arasında yer alıyorlardı.
"FUAT, TRABLUSGARP'E GİDİYORUZ, SEN DE GELİYORSUN"
î Başa Trablusgarp direnişi için Özel Teşkilat, Enver Paşa tarafından gerçekleştirildi. Enver Paşa ve Ali Fethi Okyar binbaşı, Mustafa Kemal Paşa Kolağası rütbesindedir. Özel Teşkilat'ın kuruluşunu Atatürk'ün akrabası Fuat Bulca, Cemal Kutay'ın yayınladığı "Trablusgarp'te Bir Avuç İnsan" adlı anılarında anlatır. Bulca, Mustafa Kemal'in muavinidir. Mustafa Kemal'in Bulca'ya ilk sözü şuydu: "Trablusgarp'e gidiyoruz, sen de geleceksin" olur.
Mustafa Kemal, şöyle diyordu: "Enver'in planı şu: Bizler kendi arzumuzla ve hususi bir teşkilat olarak müdafaayı ele alacağız. Harbiye Nezareti de bizi istifa etmiş sayacak. Orada teşkilat yapacağız. Biliyorsun ki ben daha evvel de Trablusgarp'te bulundum. Haleti ruhiyeyi bilirim. Eğer ciddi olarak müdafaaya girişirsek başta Sunusiler olmak üzere halk bize yardım eder. Enver Urbanı teşkilatlandıracak, onların dillerini ve adetlerini bilen arkadaşları beraberimize alacağını söyledi. Eşref bey de geliyor. Mıntıkaları harita üzerinde taksim dahi ettik. Sen benim muavinim olacaksın. Bu akşam Beşiktaş'ta Enver'in evinde toplanacağız. Mahrem tut. Hiç kimse birşey bilmiyor. Mahmut Şevket Paşa'yla Enver temas ediyor. Ali Fethi de Cezayir'e geçecek, oradan deniz vasıtasıyla münakele imkanlarını araştıracak."
Enver Paşa'nın Almanya'da bir hanım arkadaşına yazdığı mektuplardan
9 Ekim 1911 (İstanbul)
Trablus zavallı memleket. Kaybetti
şimdilik. Kimbilir belki de ebediyen... Peki o zaman niye gidiyorum? İslam
dünyasının bizden beklediği bir ahlaki görevi yerine getirmek için.
Bu satırları ayrılmamdan kısa bir süre önce yazıyorum. Bunlar en gizli sırlarımdır. Ne kadar zor ve nankör görevlerin beni beklediğini ancak birkaç kişi biliyor.
(İskenderiye'den) 21 Ekim 1911
Yarın nihayet gitmeye hazır
olacağım, dostunuzun gireceği kılık hakikaten hoşunuza gidecek: uzun mavi
elbise, başımda beyaz başörtüsü, beyaz maşlak, altın işlemeli kordon. İşte tam
bir Arap şeyhi kıyafeti.
11 Kasım 1911
Dün akşam 13 saatlik bir gece yürüyüşünden sonra
geldim ve aşiret reisleri sonuna kadar İtalyanlara karşı savaşmaya devam etmek
için yemin ettiler. Bir yıllık erzak temin edildi, cephane bol, zafer de
yeterince var.
(Kendi Mektuplarında Enver Paşa, M. Şükrü Hanioğlu, Der
Yayınları)
Trablusgarp'ın kapıları Askeri'ye nasıl açıldı?
Mısır'ın liman kenti İskenderiye, Trablusgarp'e geçişin kilidi idi. Özel Teşkilat'ın subayları İskenderiye'den hududa, oradan da Trablusgarp'e geçeceklerdi. Teşkilat mensupları subay olduklarını gizlemek zorunda olduklarından sahte kimliklerle yolculuğa çıkacaklardı. Mustafa Kemal halı tüccarı, Süleyman Askeri genç bir molla kılığına bürünmüştü. 1915'te Teşkilat'ın Osmancık Gönüllü Taburu'nun başında Irak'ta şehit düşen Kısıklılı Yüzbaşı Cemil hoca kılığındaydı. Mustafa Kemal yolcuğa çıkmadan önce Fuat Bulca'ya şöyle diyordu: "Hükümet acziyet içinde. Bunu Harbiye Nazırı elem ve üzüntüyle itiraf etti. İstanbul'dan hiçbir yardım göreceğimizi zannetmiyorum. Enver de aynı kanaatte... Evvela o gitmek istiyor. Eşref beyin Mısır'daki muhitinden ve dostlarından istifade edeceğiz. Sevkiyatın tehlikesiz oraya varması için Mısır'ın muhtelif yerlerinde teşkilat yapacak. Takma adlarımızla bu unvanlara uygun mesleklerimizin listesi hazırlanıyor."
SAHTE PASAPORTLAR KARA KEMAL'DEN
Kara Kemal, Özel Teşkilat'ın İstanbul'daki işleriyle ilgilenecekti. Özel Teşkilat'a seçilecek subayların iaşeleri, yolculukta kullanacakları kıyafetler, sahte kimlik ve pasaportların tanzim edilmesi onun işiydi. Hazırlıklar gizli tutuldu. Özel Teşkilat'ın Hükümetle, İttihat-Terakki merkezi ile irtibatından da Kara Kemal ve Şükrü Bey sorumluydu. Kara Kemal Bey'in Karagümrük'teki evi, Özel Teşkilat'ın güvenli eviydi. (Kara Kemal, 1926'da Atatürk'e suikast davasından aranırken intihar etti. Maarif eski nazırı Şükrü Bey de aynı davadan idam edildi.)
Arusi Şeyhi Ömer Fevzi Mardin sevkiyat sorumlusuydu
Enver Bey'in evinde yapılan gizli toplantıda Mustafa Kemal, Ali Fethi Okyar, Kuşcubaşı Eşref, Mümtaz Bey, Süleyman Askeri, Fuat Bulca ve birkaç subay vardır. Toplantıda büyük bir harita başında çalışılıyordu. Teşkilat, Mısır üzerinden Libya'ya sızacaktı. İngiliz kontrolü altındaki Mısır'dan geçişler tehlikeliydi. Başka bir çare de yoktu. Mısır'da Eşref Bey'in çevresi işe dahil edilicekti. Mısır'ı iyi tanıyan biri daha vardı: Ömer Fevzi Mardin.
Fevzi Bey, Özel Teşkilat'ın İskenderiye'deki sevkiyat ve ikmal sorumlusu tayin edildi. Teşkilat, Trablusgarp'e karadan ve denizden bağlanan yollar üzerindeki merkezlerde güvenilir elemanlar görevlendirecekti. Özel Teşkilat herkese açık olmayacaktı. Profesyonel çeteciler ve idare etme niteliğine sahip güvenilir subaylar yer alacaktı. Enver Paşa, hazırlık için Eşref Bey'in önceden gitmesini istedi. Enver Paşa'nın son sözleri şöyleydi: "Hepimiz yekdiğerini tebrike layıkız. Nizam ve disiplini muhafaza etmek için mutehalli olduğumuz şuura azami riayet içinde, tam bir kardeşlik ve uhuvvet havasını temsil edeceğiz. Allah bizimle beraberdir."
İtalyanları kuş gibi avladı
Enver Paşa'nın kardeşi Nuri Bey Libya'da keskin nişancılığı ile ün saldı. Pusuya yatan Nuri Paşa'nın, tek başına 100'den fazla İtalyan askerini öldürdüğü dilden dile dolaştı. Kuşcubaşı Eşref de "Uçan Şeyh" ünvanını Libya'da kazanıyordu. Tunus, Cezayir ve Sudan'dan gönüllüler akıyordu. Cezayir'li Emir Abdulkadir'in oğlu Emir Ali Paşa ile Tunuslu Şeyh Salih Şerif Tunusi de Eşref Beyin davetiyle Trablusgarp'e geldi.
|
Taha
KIVANÇ [email protected] |
|
| |
î Başa Ben bir yandan meraklardayım, bir yandan da "Acaba Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Genelkurmay Başkanı da benim gibi meraklanmış mıdır?" diye düşünmekteyim. Aslı Aydıntaşbaş'ın dün burada değindiğim "Şemdinli Neden Susurluk Değil" başlıklı yazısını okuyan sorumluluk mevkiindeki herkesin meraklanması gerekir...
î Başa Şemdinli'de olanları Susurluk'a benzetenler yanılıyormuş. "Şemdinli'de yaşanan farklı bir durum" diyor Sabah'ın Ankara Temsilcisi.
Bu kanaate nasıl vardığını "Devletin her biriminde konuyla ilgili yetkilileri aradım" cümlesi yeterince açıklamıyor. Aramış da ulaşabilmiş mi? Ulaşabildiyse konuşmuşlar mı? Bunları bilemiyoruz. Bildiğimiz 'soruşturmanın göbeğindeki üst düzey bir yetkili' ile konuştuğu... O yetkili şunları söylemiş: "Bu, oradaki beş-altı kişinin işi. Kanun dışı davranıyorlar. Ancak Susurluk değil, çünkü Ankara'da uzantıları yok."
î Başa Merakım da bu noktada başlıyor: Daha henüz soruşturma yeni başlamış iken, bu kadar kesin cümlelerle sonucu açıklayan 'yetkili' kimmiş acaba? Böyle bir kanaate nasıl varmış? Org. Büyükanıt'ın, "İyi çocuktur" diye tezkiye ettiği 'uzman başçavuş' bile henüz ortaya çıkmamışken hem de...
Şu sırada adı geçen herkesin sağlığından kuşku duyuyorum ben. Bizde 'Susurluk' sözcüğünün akla getirdiği 'Gladio' örgütünün başka ülkelerdeki uzantıları, Şemdinli'de yaşanana benzer olaylar ardından, birdenbire 'intihar virüsü' saldırısına uğradı çünkü... Gladio irtibatlı olaylarda, örgüte mensup kişilere 'intihar virüsü' ârız oluyor; dostları "Öyle biri değildi" deseler de adamlar intihar ediveriyorlar...
'Gladio' adını örgüte veren İtalya'da en kanlı eylemlerden biri 1980'de Bologna tren istasyonuna karşı girişilmişti. O eylemde 85 kişi hayatını kaybetti. Aynı yıl, Oktoberfest sırasında Münih'te de bir bomba patlamıştı. O bombayı 'aşırı sağcı' Gundholf Köhler'in oraya yerleştirdiği açıklandı. Patlayan bomba 21 yaşındaki Köhler'i de öldürmüştü. Bir yıl sonra Alman polisi Uelzen kentinde bir silâh deposunun varlığını keşfetti. Konuyla ilgilenen gazeteciler, gözaltına alınan Heinz Lembke'yi Alman Gladio'su 'BDN' ve Octoberfest eylemi ile irtibatlandırdılar.
Lembke, Emniyet'te gözaltındayken, bir iple asılmış olarak bulundu.
Gladio Belçika'da 'SDRA-8' olarak bilinir. Ülkenin savunma bakanı Guy Coeme, "Bizde radyo haberleşmesi yapmak üzere kurulmuş bir birimdi" diye açıklamıştı Gladio'nun varlığını... 1950'lerde gizli bir servisti ve gerekirse direnecek, bunun için sabotajlar da yapabilecekti. Birim 1970'lerde kapatıldı, silâh depoları olup olmadığı araştırılmadan... Örgütlenmede yararlanılan bir Neo-Nazi grubun lideri Paul Latinus, tam soruşturma açılacakken ölü bulundu. Kaynaklar, "Muhtemelen intihar etmişti" diyorlar Latinus için...
Şemdinli olayları durulmuş değil. Olaya karıştığı bilinen kişilerden gözaltına alınanlar da oldu; bazıları içeri girer girmez serbest bırakıldılar. Buna karşılık, aracı ve silâhları eylemlerde kullanılmış uzman başçavuş (Hani, Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Yaşar Büyükanıt'ın "İyi çocuktur" dediği kişi) henüz ortada yok...
O ortada yok, pek çok zanlı henüz yakalanmış değil, ama Ankara'da 'soruşturmanın göbeğindeki bir yetkili', Sabah'tan Aslı Aydıntaşbaş'a Şemdinli'de yaşananları pek güzel özetlemiş: "Bu, oradaki beş altı kişinin işi. Kanun dışı davranıyorlar. Ancak Susurluk değil, çünkü Ankara'da uzantıları yok."
Bu kadar yıldır, neredeyse takıntı derecesinde, 'Gladio' yapılanmalarını izliyorum; şimdiye kadar, Gladio türü örgütlenmelerin varolduğu ülkelerde, bir üst düzey yetkilinin, Aydıntaşbaş'ın sütununa yansıyan kadar açık bir itirafta bulunduğunu duymadım, okumadım.
Cümlede 'inkâr' görüyorsunuz ve benim 'itiraf' sözcüğüm şaşırtıyor, değil mi? Şaşırtmasın. O cümlenin 'inkâr' anlamı taşıması zaten beklenir; çünkü hiçbir ülkede, herhangi bir üst düzey yetkili, ithamla ilk karşılaşmasında "Doğru, bizde öyle bir örgütlenme var" itirafında bulunmuş değildir. Yetkililerin ilk refleksleri inkârdır. Örgütün temel belgelerinde, "Gladio ile ilgili bir soruya muhatap olduğunuzda derhal inkâr edin" diye bir uyarı bulunduğunu sanıyorum.
Oysa yukarıdaki cümleyi bir daha okuyun, içinde hemen sırıtan itirafı siz de göreceksiniz. "Ankara'da uzantıları olmayan kanun dışı davranan beş-altı kişinin işi" olduğu bence çok önemli... Sanırım aynı kişiden aldığı bilgilere dayanarak Aydıntaşbaş başka bilgiler de veriyor aynı yazısında: Kendi kafalarınca birimler kuran... Öç almak üzere harekete geçen... Girmek için özel yeminler edilen... 'Amatör' örgütler kuran... Yasa dışı yöntemlere başvurabilen... Üç-beş kişi...
Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Genelkurmay Başkanının yerlerinde ben olsaydım, "Bu amatör örgütün lideri kim?" diye meraklanırdım... Tıpkı ailelerinin sağlıkları konusunda meraklanmasını beklediğim gibi...
|
İbrahim KARAGÜL [email protected] |
|
| |
Bu köşede, bir yıl önce yayınlanan, tekrar edilen ve ayrıntıları verilen CIA'nın "gizli cezaevleri", "işkence uçuşları" ve kaçırılan insanlarla ilgili bilgileri yayınlayan The Washington Post, yoğun baskı altına alındı. Hem iktidardaki neo-conlar hem de demokratlar, gizli bilgilerin ve işbirlikçi ülkelerin deşifre edilmesinden rahatsız. ABD yönetimi gazeteye, "sakın yayınlama" baskısı yapmış. Kirli trafikte adı geçen ülkeler panikte, onlar da sansür istiyor.
"Amerika'nın Gulag'ı" olarak tanımlanan insanlık suçunun dünyadaki yansımalarına yer veren gazete, bu köşede 3 Kasım'da yayınlanan "İstanbul'dan kalkan CIA uçağında kimler vardı" başlıklı yazıdan alıntı yaptı. Keşke bir yıl önce alıntı yapsaydı da dünya duysaydı.
7 Mart'ta İstanbul'dan kalkan uçak Kopenhag Havaalanı'na indi. 23 saat sonra, tekrar havalanıp İzlanda'ya oradan da ABD'ye yöneldi ve bilinmeyen bir adrese gitti. Danimarka Başbakanı sonunda CIA uçağı olduğunu kabul etti. "Türk güvenlik birimlerinin bazı kişileri yakalayarak hiç sorgulamadan CIA'ya teslim ettiği" haberleri yayınlandı.
ABD Başkanı George Bush, 11 Kasım'da Amerikan Gaziler Günü nedeniyle yaptığı konuşmada, "Zerkavi'nin kıdemli bir yardımcısının Türkiye'den ABD'ye nakledildiğini" açıkladı. Guantanamo tecrübesi, Irak'taki 10 esir kampında yaşananlar, Bush'un iddiasının ne kadar doğru olduğu konusunda bizi düşündürüyor.
Daha önce Özbekistan'dan Tayland'a, Afrika ülkelerinden Ürdün'e, Doğu Avrupa'dan Fas'a kadar gizli işkence merkezlerinin bulunduğu ülkelere insan kaçıran CIA, uçuşlarda Gulfstream 5 tipi VIP uçaklarını ve 7 paravan şirketi kullanıyor.
İtalya'da bir imam ABD'nin Roma Büyükelçisi'nin de içinde bulunduğu bir ekip tarafından kaçırıldı. Bir Büyükelçi Roma'nın göbeğinden adam kaçırıyor! İtalya soruşturma başlattı. Söz konusu kişinin Almanya'ya kaçırıldığı ortaya çıktı. Almanya soruşturma başlattı.
î Başa 11 Eylül'den bu yana, sayısız insanı evinden, işyerinden, camisinden, okulundan kaçırıp kimsenin bilmediği gizli üslere taşıdılar. Bağdat'a, Kuveyt'e, Karaçi'ye, Riyad'a, Dubai'ye, Taşkent'e, Bakü'ye ve Fas/Rabat'a ve daha bir çok bölgeye gizli seferler yaptılar. ABD'nin eski ve yeni müttefiklerinin topraklarında işkence merkezleri kurdular. Üslerde, savaş gemilerinde sorgu merkezleri hazırladılar. Tıpkı İnglitere7nin 2. Dünya savaşı sırasında kurduğu gizli cezaevleri gibi. CIA sorgucularının bir çok esiri öldürdüğüne dair haberler sızıyor.
Doğu Avrupa'daki "yeni müttefikler" insanlık suçuna katıldılar. ABD'nin askeri üsler kurduğu Romanya ve Bulgaristan mercek altına alındı. Polonya'nın ölüm kamplarına ev sahipliği yapıyor. Macaristan'ın cinayete adı karıştı. Yakın'da Ukrayna'dan da söz edilecek. Belki Gürcistan'dan da… î Başa İsrail'in Negev Çölü'ndeki esir kampları işkence turlarının en sık yapıldığı bölgelerden biri.
Gizli cezaevlerine insan kaçırılan ülkeler listesine Türkiye de eklendi. Ne utanç verici! Ne ağır bir suç! Afganistan'dan Guantanamo'ya götürülen esirler İncirlik Üssü'nden üzerinden transfer edildi. Ya Irak'tan kaçırılanlar?
Türkiye'den gizli adreslere ya da başka ülkelerden Türkiye'ye kaç uçuş yapıldı? Kaç kişi taşındı? Kimdi bunlar? Türkiye neden bu işin içinde? Can alıcı soru şu: CIA'nın Türkiye'de de gizli cezaevi, işkence merkezi var mı? İtalya, Almanya, soruşturma açtı. Suçüstü yakalanan Türkiye'den ses yok!
Elbette ortaya çıkacak. Gizli kamplar ve bu trafikte görev alanlar elbette deşifre edilecek! Yakında…
Sırlarıyla Latife Hanım -
6
Time dergisinin yorumlu haberinde şöyle
deniliyordu:
Latife acaba yeni bir Napolyon - Josephine vakası derken ne
demek istemişti? Bu büyük aşka kısaca göz atalım: î Başa Ahıska Türkleri bekliyor! - necati doğru - vatan gazetesi |
Yüzyılın projesi! Büyük yatırım! Uzman raporların not düştüğüne göre; Rusya "enerjide küresel bir güç" haline gelişini bu boru hattıyla iyice perçinleyecek ve Türkiye'de küresel enerji gücünün Avrupa'ya göndereceği doğalgaz ile petrolün "vanalarını elinde tutan ve güvenli bir şekilde taşınmasına omuz veren" ülke konumuna gelecek. Büyük değişim! Yeni anlaşmaları da getirecek ve Rusya gazının sadece Avrupa'ya değil israil'e de Türkiye üzerinden aktarılması gündeme gelecek. Böylece Türkiye bir yandan AB'ye müzakere süreci sonunda gerçekleşecek tam üyeliğiyle "Avrupa'yı global yaparken" diğer yandan da "Enerji imparatorluğu Rusya'yı küresel bağlantı"ya sokan, öbür yandan da "birçok alanda sıkıntılar yaşayan Ortadoğu'nun ilacı" durumuna gelecek. Acı dindirici. Keder unurturucu. Azap giderici... Zenginlik taşıyıcı... Bunun gibi yüzlerce sıfat yazabilirim. Türkiye böylesine "vazgeçelimez bir ülke" haline geliyor. Rastlantı. î Başa Ahıska Türkleri de yurtlarından, topraklarından, evlerinden sürülüşlerinin 61'inci yıldönümüne Rus lideri Putin'in Samsun'un Durusu Köyü'ne geldiği günlerde giriyorlar. Ahıska Türkleri; 61 yıl önce bugün Gürcistan toprakları içinde kalan Ahıska bölgesindeki topraklarından bir gece trenlere bindirilerek Özbekistan, Türkmenistan, Kazakistan, Kırgızistan, Sibirya içlerine sürüldüler. 170 bin kişiydiler. î Başa Bunlar, 1573-1578 yılları arasında Osmanlı Hükümdarı Sultan III. Murat döneminde Konya'dan, Yozgat'tan, Tokat'tan alınıp Kafkasya'ya gönderilen "Osmanlı Türkleri"ydiler. 100 yıl Kafkasya'da yaşadılar. Ahıska denilen bölgede yerleştiler. Ne zaman ki, 1854-56'da Kırım Harbi'nde Osmanlı ordusu Rusları yendi. î Başa Ruslar Kafkasya'yı tam Ruslaştırmak için önce 250 bin Kırım Tatar Türkünü sürdüler, sonra Stalin'in Ankara ile "Boğazlar yüzünden" gerilime girmesiyle de Ahıska Türkleri'ni sürgün ettiler. Yollarda öldüler. Acı çektiler. Vatansız kaldılar. Fakat Türklüklerini hiç unutmadılar. Kimliklerini yitirmediler. Türkçe'yi en temiz şekilde konuşmaktan da vazgeçmediler. î Başa 60 yıldır Ankara onlan "Türkiye'ye getirip yerleştireceği, büyük kederlerini unutturacağı, derin acılarını dindireceği" sözünü veriyor fakat sözünde durmuyor. Türkiye güçlü ülke! Putin Samsun'a geliyor. Ahıska Türkleri bekliyor... | ||||
î Başa DENİZ AKKAYA, SEVGİLİSİNDEN DAYAK YEMİŞ! İŞTE AKKAYA'NIN İTİRAFLARI... - haber vitrini Her seferinde gizledim. Çünkü ‘Deniz Akkaya dayak yemiş. Erkek arkadaşı onu dövmüş. Bir tokat patlatmış. Kulağı duymaz olmuş’ diye ortalıkta konuşulması, kendime yakıştıramadığım bir şey. 14 Kasım 2005 Pazartesi 13:50
|
|
Deniz Akkaya’nın,
Hürriyet yazarı Ayşe Arman’a yaptığı çarpıcı açıklamalar için tıklayın!..
Sevgililerimden yediğim dayakları hep
gizledim
Deniz Akkaya’yla röportaj yapmamın sebebi
‘Aile İçi Şiddete Son’ kampanyası değildi. Sohbet ederken bu konu aniden
ortaya çıktı, gözlerim yerinden çıktı. Şok yaşadım. Aşağıda
okuyacaklarınız o şokun cümleleri...
Yüzünüze ne oldu?
- Dayak yedim.
Nasıl yani?
- Bildiğiniz dayak yedim. Üstelik bu ilk
değil.
Şaka yapıyorsunuz!
- Yok, hayır. Her seferinde gizledim. Çünkü
‘Deniz Akkaya dayak yemiş. Erkek arkadaşı onu dövmüş. Bir tokat patlatmış.
Kulağı duymaz olmuş’ diye ortalıkta konuşulması, kendime yakıştıramadığım
bir şey. Susmayı tercih ettim. Ama artık yeter! Bir değil, iki değil.
Nereye kadar susacağım? Bir de şunu fark ettim: Bu tür şeyleri dışa vurmak
gerekiyor. Sen çıkıp anlatırsan, başkaları da anlatıyor...
Pardon pardon!.. Bu hikaye tam olarak nedir,
önce onu anlayalım...
- Tek taraflı bir kavga. İtiş kakış ve sıkı
bir Osmanlı tokadı. Morlukların önemi yok, geçer. Ama sol kulağım artık
çok zor duyuyor.
EVE GEÇ GELDİM DİYE
Sebebi nedir bu kavganın?
- Şimdi söyleyeceğim, güleceksin: Eve geç
gelmem. Ben işim olmadığı zaman erkek arkadaşımdan önce evde olmaya özen
gösteren biriyim. Evde yemek olsun diye de çırpınırım. Yani öyle başına
buyruk biri değilim. Ama geçen pazar eve geç geldim. Sen misin böyle
yapan...
Ne zannediyor, siz başka biriyle flört
ediyorsunuz, içki içiyorsunuz, yemek yiyorsunuz filan mı?
- Yooo sadece ‘Gecikmene dayanamadım’ diyor,
‘O saatte benimle olman gerekiyordu.’ Hani filmlerde vardır ya, kadın ve
erkek, aşktan birbirlerini öldürebilecek hale gelirler... Belki de gerçeği
yansıtıyor o filmler. Aşkın saplantıya dönüşmesi, insanın başına
gelebilecek en tehlikeli şey. Sonra pişman oldu tabii, ‘Ben bunu nasıl
yapabildim’ dedi. Ama artık onu affedemem, çünkü bundan sonraki en ufak
tartışmamızda ‘Ne zaman patlatacak’ diye bekleyeceğim.
PARMAĞIMI SIKIŞTIRDI
Bu ilk değil dediniz...
- Değil. Bir başka erkek arkadaşım da yüzümü
anahtarla çizmişti. Hatta Hülya Avşar, ‘Yüzündeki o şey, geçmeyecek’ dedi.
Onun programına çıkmıştım o aralar. O an gerçeği söylemek aklımdan geçti
ama sonra vazgeçtim, ‘Ha o mu? Kedi tırmaladı’ dedim. O olaydan sonra
psikolojik destek aldım. Ve şunu öğrendim: Sadece gecekondudaki kadınların
başına gelmiyor. Bizim gibi kadınlar da dövülüyor, itilip kakılıyor. Bir
başkası da parmağımı arabaya sıkıştırdı...
Bu insanlar, sizin hayatınıza girmiş adamlar,
yani eski sevgilileriniz... Öyle mi?
- Evet ama hepsi dayakçı değildi tabii!
Sadece bazıları. Ortak özellikleri de: İyi okullarda okumuşlar, hatta
master filan yapmışlar. Eğitim
diyoruz ya, eğitim de sökmüyor. Bir süredir
bu meseleyi etrafımdaki kadınlarla konuşuyorum: Ben anlattıkça, onlar da
anlatıyor. İnanılmaz hikayeler. Kadın hamile, kocası küveti buz gibi suyla
dolduruyor, karısını içine oturtuyor. Neden? Çünkü kadın sinirine dokunan
bir şey yapmış. Otur bakalım o küvetin içine diyor. Kadın da ondan hamile,
başkasından değil yani. Ya da 21 yaşında dünya güzeli bir kız -sen
röportaj yapmıştın onunla- erkek arkadaşı kız artık para kazanıyor diye
sinir oluyor, ‘Bana bak, sen pek havalanmaya başladın’ diyor, kösele
ayakkabısıyla kızın yüzüne basıyor. Kızın elmacık kemikleri kırılıyor,
sonra bir de o kemikler yanlış kaynamasın mı?
GÜÇLÜ KADIN KORKUSU
Sizce nedir bu vahşetin sebebi?
- Her olayın sebebi farklıdır, ben bilemem.
Ama bazı erkekler, kadının güçlü olmasından, bağımsız olmasından
hoşlanmıyorlar. Aciz olsun istiyorlar, bağımlı olsun istiyorlar. En komiği
de şu: Adam seni eşek sudan gelinceye kadar dövüyor, ‘Neden yaptın’ diye
sorunca da ‘E seviyorum da ondan’ diyor, ‘Seni kıskandım da ondan...’ Yok
ya!.. İyi o zaman, ben de sinirleneyim seni topuğundan vurayım, ya da 32
yerinden bıçaklayayım. Am sakın yanlış anlama. Sevdiğim için... Yok böyle
bir sevgi şekli!..
Sizin suçu hiç kendinizde aradığınız oldu mu?
- Dayak yediğim için mi? Hayır, ama bu tür
adamlarla beraber olmaya devam ediyorsam, her şeye müstahakım demektir.
Yıllar yılı psikoloğum İpek
Hanım’a gide gele kafama dank eden bir şey
oldu: ‘Bir kere yapan bir daha yapabilir. Böyle bir adamla birlikte olmaya
devam edersen, şiddete maruzkalma riskin hep var...’
Hálá inanamıyorum sizin gibi bir kadını nasıl
dövülebilir?
- Dövülüyor işte. Elinin tersiyle bir tane
patlatıyor! Benim ne farkım var? Ben evde kraliçe tahtında otriş
ayakkabıları ve dantelli gecelikleriyle oturan bir kadın değilim ki.
Herkes gibi biriyim. Kaldı ki, tokadı yiyip oturunca, yüzümde iz kalacak
mı, hangi fondotönle nasıl kapatabilirim diye düşünüyorum.
Siz bu adamları çok mu arıyorsunuz?
- Bilmiyorum ki. Belki de ben hayatıma yanlış
insanları sokuyorum. Belki de değil, öyle. Ama inanıyorum ki, benzer
saldırılara maruz kalan pek çok şöhretli kadın var. Onlar mutlu aile
tablolarını bozmamak için söylemiyorlar.
Karşınızdaki insan, size vurma hakkını
nereden buluyor? Bu hakkı ona siz veriyor olabilir misiniz?
- Burada hak hukuk yok ki. Adam vuruyor.
BÜTÜN KADINLARIN MESELESİ
Bu olay kadın hakları meselesi mi, Deniz
Akkaya meselesi mi?
- Sadece Deniz Akkaya meselesi olmadığı
kesin. Erkeklerin şiddet uygulamasından nasibini sadece belli bir kesim
almıyor. Gördüğünüz gibi benim de başıma geliyor.
Bu röportajı okuyup ‘Eline sağlık o adamın’
diyenler olacak mıdır?
- Mutlaka. Trafik kazası geçirdiğimde de
böyle düşünenler olmuştu.
Bunu okuyup, reyting almak için, reklam için
böyle konuşuyor diyenler olacak mı?
- Tabii. Çeşit çeşit insan var. Kim ne
isterse düşünsün. Zaten öyle bir haldeyiz ki, adamın karısı ölüyor,
‘Şöhret olmak için karısını öldürmüştür’ deniyor. Kötü kalplilik bu
seviyede. Allah’a şükür benim şöhret olmak gibi bir derdim yok...
BENİM BAŞIMA DA AYNI ŞEYLER GELİYOR
Bu sabah yoga dersine girdim, orada bir kız
sinir krizi geçirdi. Sevdiği adam için işini gücünü her şeyi bırakmış,
kendini ona adamış. Sonra da adam onu dövüp, sövüp başka bir kadına
gitmiş. O da sinir krizi geçiriyor. Bana da diyor ki, ‘Sen beni
anlamazsın...’ Niye anlamayacakmışım, benim başıma da üç aşağı beş yukarı
aynı şey geliyor. |
![]() |
|
| ||||||||||||||
| |||||||||||||||
î Başa NAMIK KEMAL ZEYBEK : "IRAK'TA YAPTIKLARINI İRAN'DA YAPSINLAR ABD DİYE DEVLET KALMAZ" - haber vitrini î Başa ABD'de 11 Eylül'ü de "Dünya Devleti"nin çıkardığını, Büyük Ortadoğu Projesi'ne ABD kamuoyunu hazır hale getirmek için bu günün yaşatıldığını kaydeden Zeybek, "11 Eylül'ü kendileri çıkardı. Usame Bin Ladin vurmuş. Bırakın bunları. Allah'ınızı, peygamberinizi seviyorsanız bırakın" dedi. 14 Kasım 2005 Pazartesi 00:00
|
|
AYHAN GONCA
İnsanlık tarihinin tarım devri ile Osmanlı'nın yıkılışının nedeni olan
sanayi devrini geride bırakıp bilgi devrini yaşadığına değinen Zeybek, "Bu
çağla birlikte kitaplarda, 'Artık dünya ve ülkeler ekonomisinde dev
şirketler, holdingler değil KOBİ'ler etkili olacak. Yeni çağ KOBİ'leri
daha verimli, akılcı hale getirdi' diye yazmaya başlayınca sevindik. Ancak
işler tersine döndü. Güçlüler birleşti. Ortaklık kurdu. Yaşamaya devam
etmek için dünyayı kendi çıkarları doğrultusunda tanzim etme kararı aldı.
Dünya tanzim edilecek. KOBİ'ler yok edilecekti. Dev şirketler enerji
kaynaklarına el koyup, dünyayı pazar haline getirmek için kolları sıvadı.
Direnç noktaları da kırılacaktı. Türk devletlerinde, Ortadoğu'da
yaşananların arkasında bu karar var" dedi. î Başa
Dev şirketlerin ihtiyacı olan kaynakların İslam coğrafyasında
olduğuna işaret ederek, "Büyük Ortadoğu Projesi"nin hazırlandığını ve
uygulanmaya çalışıldığını dile getiren Zeybek, î Başa
"Bu gerçekler söylenmeli. Bir dünya devleti kurulmuştur. Bütün
devletlerin üstünde ve merkezi Birleşik Amerika olan bu dünya devleti
ABD'yi ele geçirmiş, teslim almış ve kullanmaktadır. ABD akıllı roketler yapmış. Irak'ta siviller ölmeyecekmiş. Ne olduğunu
gördük" diye konuştu. Allah'ınızı, peygamberinizi seviyorsanız bırakın. Ha, devletlerde böyle
şeyler de vardır. Zamanında Almanya'da yangın çıkarmış, Yahudilerin
üzerine atmış ve sonrasında yaşananları biliyoruz. Peki bu dev şirketler
ölen insanlara hiç mi acımıyorlar. Acımazlar. Bunların canını tek acıtan
şirketlerinin kar edememesidir. Bilindiği gibi 11 Eylül'den sonra ülkeler, ABD'nin arkasına takıldı.
Irak'ta yüz binlerce insan öldürüldü. 300 bin diyorlar. Asker, sivil,
doktor, çocuk, yaşlı. Anlaşıldı ki ABD'nin bulduğu propagandası yapılan
bombaların da vicdanı yokmuş. Halen de öldürüyorlar. Irak, çetin ceviz çıkmasaydı sıra Suriye'ye, İran'a gelecekti. ABD'den
2 bin asker öldü. Pentagon, tabutların görüntüsünü, fotoğrafının çekilmesini yasakladı.
Demokrasiye bakın. î Başa
Irak'tan dönen ABD askerlerinin tamamı manyaklaştı.
Bu askerler yoksul. Onları da kandırdılar. Irak'a girdiklerinde güya halk
çiçek atacak, kızlar öpücük gönderecekti. Döndüklerinde de kazandıkları parayla okullarına devam edeceklerdi.
Öyle olmadığını gördüler. Tam bir cehennemle karşılaştılar. Şimdi ABD'ye
dönmüş olan askerler için 'Bu kadar hastayı tedavi edecek tesisimiz yok'
diyorlar. ABD yanına Barzani ve Talabani'yi aldı ama Iraklı, Dünya
Devleti'nin teslim aldığı süper güç ABD'yi sallıyor" şeklinde konuştu.
Propaganda edildiği gibi değil. Ayrıca Türk devletlerindeki mor,
turuncu, yeşil, mavi hikayeleri de yaşanan oyunların bir parçası. Başta
Türkiye olmak üzere bütün ülkeler dikkatli olmalı. Biz dik durmasını
bileceğiz. Globalizm, liberalizm, evangelizm (misyonerlik) gibi kolları
olan Dünya Devleti'ne karşı önlemlerimizi alacağız. İçimizde yaşanan
olaylara itidalli yaklaşacağız. Provokasyonlara gelmeyeceğiz"
|
|
î Başa Teşkilat-ı Mahsusa - yeni şafak Abdullah MURADOĞLU [email protected] |
|
| |
Osmanlı
İmparatorluğu'nun son on yılına imza atan örgüt, Teşkilat-ı Mahsusa'dır. Enver
Paşa'nın emriyle İttihat ve Terakki'nin seçkin eylemcileri tarafından kurulan
örgüt, Meşrutiyet'in ilanında önemli bir rol oynamakla kalmadı, İtalyanlar
tarafından işgal edilen Libya'da, daha sonra Balkanlarda, Birinci Dünya
Savaşı'nda ve Kuva-yı Milliye'de önemli rol oynadı.
Osmanlı İmparatorluğu'nun son on yılına imza atan örgütlerden biri Teşkilat-ı Mahsusa'dır. İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin en seçkin fedai ve eylemcileri tarafından kurulan gizli örgüt, Meşrutiyet'in ilanında önemli bir rol oynamakla kalmadı, aynı zamanda İtalyanlar tarafından işgal edilen Libya'da, Balkanlarda ve Birinci Dünya Savaşı'nda inanılmaz bir direniş ve kahramanlık örneği sergiledi. İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin yer altı faaliyetlerinde pişmiş olan eylemcilerden teşkil edilen "Özel Teşkilat" 1913'deki Babıali Baskını'nda da önemli rol oynadı. İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin iktidar olmasıyla resmileşen ve uluslar arası nitelik de kazanan Teşkilat-ı Mahsusa, Hind kıtasından Afrika'ya, Orta Doğu'dan Balkanlara, Arap Yarımadası'ndan Orta Asya'ya uzanan İslam dünyasını Osmanlı etrafında birleştirmeyi amaçlıyordu. Teşkilat-ı Mahsusa'cılara göre Teşkilat, tanıdık bildik bir gizli servis, bir ajanlar topluluğu değildi. Onlar bir dava etrafında biraraya gelen, güçlerini ve yeteneklerini bu çerçevede birleştiren idealist-lerdi. Onların tek gayesi imparatorluğu ayakta tutmaktı. Hangi etnik kökene ve dine mensup olursa olsun, imparatorluk sınırları içinde herkese yer vardı. Sömürge altında yaşayan Müslüman halklar kendi istiklallerini kazanmalı ve kardeş ülkelerle dayanışma içinde olmalıydı.
ÖRTÜLÜ ÖDENEKTEN BESLENDİ
Gizli Teşkilat'ın giderleri Harbiye Nezareti'nden ve örtülü ödenekten karşılanıyordu. Teşkilat'ın adı resmi olarak Umur-ı Şarkiye Dairesi'dir. Merkezi, Nuri Osmaniye Caddesi, Şeref Sokak'ta, Tasvir-i Efkar gazetesinin karşısındaki bir binadaydı. Harbiye Nezareti'ne bağlı olarak kurulan teşkilat, İttihat ve Terakki'-nin Meşrutiyet öncesi yer altı çalış-malarının bir ürünü, hatta deva-mıydı. Kara Kemal'den Yenibahçeli Nail'e, Kuşçubaşı Eşref'ten Süleyman Askeri'ye, Yakup Cemil'den Ömer Naci'ye kadar, Cemiyet'in pek çok ünlü fedaisi daha sonra Teşkilat-ı Mahsusa'da yer aldı.
30 BİN ELEMANI VARDI
Teşkilat-ı Mahsusa üzerine çok önemli bir çalışma yapan Amerikalı araştırmacı Dr. Philip Stoddard'un elde ettiği bilgilere göre, Teşkilat'ın Hilal olarak adlandırılan İslam dünyasının her yerinde faaliyet gösteren 30 bini aşan mensubu vardı. Resmi yazışmalarda "Hafi Teşkilat" olarak da zikredilen Teşkilat-ı Mahsusa'nı en dikkat çekici yanlarından biri de ideolojik söylemleriydi. İttihat ve Terakki, Trablusgarp Harbi'nden sonra Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılmasını önleyecek tek çare olarak İttihad-ı İslam projesini devreye soktu. Bu proje kapsamında, başta İngiltere olmak üzere Fransız, Hollanda, Rus ve İtalyan sömürgesi altında yaşayan Müslüman ülkelerde İslam İhtilal Komiteleri kuruluyordu. Teşkilat-ı Mahsusa içinde çeşitli etnik köken-lere sahip idealist subayların yanı sıra yüzlerce aydın, şeyh ve din adamı yer alıyordu. Bedi-üzzaman Said Nursi'den Mehmet Akif'e, Dürzi prens Emir Şekip Arslan'dan Mısırlı Şeyh Abdulaziz Çaviş'e, Tunuslu Şeyh Salih Şerif et-Tunusi'den Libyalı Şeyh Ahmet es-Sunusi'-ye, Hintli Muhammed Bereketullah Efendi'den Ebul Kelam Azad'a, Pakistan'ın ilk devlet başkanı Muhammed Ali'den kardeşi Şevket Ali'ye, İbnürreşid'den Şeyh Mehdi'ye pek çok ünlü isim Teşkilat'la bir şekilde ilişkiliydi.
Herşey Osmanlı'yı korumak için
Teşkilat-ı Mahsusa'nın yapısı Osmanlı'nın etnik yapısını içindebarındırıyordu. Hepsinin ortak gayesi, imparatorluğu ayakta tutabilmekti. Kafkas kökenli Kuşçubaşı Eşref, Teşkilat'çıların bu yapısına dikkat çekerek, "Ben ne Dağıstan rüyalarını gören bir Çerkes, ne Arap, ne de Rum'dum; ben Türkçe konuşan Müslüman bir Osmanlıydım" diyordu. Fuat Bulca da, Teşkilat-ı Mahsusa'nın esas vazifesinin imparatorluğun ayakta kalabilmesi için bağlanılmış olan büyük davaları gerçekleştirecek şahsiyetleri teşkilatlandırmak olduğunu belirterek şöyle diyordu: "Türk İstiklal Savaşı ile ilk fiili neticesini veren, II. Dünya Harbi nihayetinde ise bütün dünyaya yayılan ve sayısı elliyi geçen müstakil devlet kurdurmuş olan milli uyanışların fikri oluşunda, bizim Teşkilat-ı Mahsusamız'ın büyük himmeti vardır."
Eski Cumhurbaşkanı Celal Bayar da Teşkilat'ın adamı
Ülke ekonomisinin millileşti-rilmesi de Teşkilat'ın ilgi alanı içindeydi. İstanbul'da Kara Kemal Bey, bu amaçla esnafı örgütlemiş, yerli sermayeye dayanan şirketler kurdurdu. Celal Bayar, Teşkilatı Mahsusa'nın İzmir şubesindeydi. Başlıca görevi Teşkilat ve Parti arasındaki iletişimi sağlamak, yanı sıra İzmir ekonomisini Türkleştirmekti. Kara Kemal ve Celal Bayar Teşkilat-ı Mahsusa'nın Ticariye grubundaydı. Üçüncü Cumhurbaşkanı Celal Bayar "Ben de Yazdım" isimli hatıratında Kuşcubaşı Eşref'in gönderdiği bir özel dosyada yer alan bilgilere yer verdi. Buna göre Teşkilat-ı Mahsusa, 1913'te Batı Trakya Hükümeti'ne son verildikten sonra yeniden ikinci defa ve Enver Paşa'nın emriyle kuruldu. Dosyada Eşref Bey, şunları belirtiyordu: "Gelelim yeni Teşkilat-ı Mahsu-sa'mıza. Enver'in emrinde bir kurul ve Süleyman Askeri reis, ordudan subaylar, hükümet ricalinden yetkili bazı kişiler, yabancı Müslüman memleketlerinden Hilafete bağlı zevattan tanınmış ulema, tanınmış siyasi, milliyetçi ve memleketin kurtulması uğrunda çalışan kimselerle memleketleri için de hidematiyle kendini göstermiş, teferrüt etmiş olanlardan kurulu."
Eşref Bey'in verdiği listede önemli isimler vardı. Örneğin Hindistan'dan Muhammed ve Şevket Ali kardeşler, Sih-Ghadr Partisi'nin lideri Dar Hayal bile Teşkilat'la ilişkilidir. Eşref Bey bazı isimleri açıklamıyordu. Halihazırda bu zatlar önemli mevkileri işgal ediyorlardı.
Kaybedecek hiçbir şeyimiz yoktu
Teşkilat-ı Mahsusa'nın efsanevi şefleinden Eşref Bey, işin en başından beri içindeydi. Teşkilat zaten büyük ölçüde Eşref Bey'in deneyimlerinden yararlandı. Kendisi Teşkilat-ı Mahsusacı'ların ruh yapısını ise şöyle anlatır: "Birer eski tüfekti bu adamlar-kendilerini vazifeye, vatan hizmetine adamış, ucuz kahramanlıklara, süslü lakırdılara ve sahte tavırlara yüz vermeyen samimi, gerçek vatanseverlerdi. Onların vatanseverliği derin ve içten yaşanan bir duyguydu.(..) Kaybedecek hiçbir şeyimiz yoktu. Davamızın haklı bir dava olduğuna inanmıştık. Sonunda kazanamayacak oluşumuzu göz ardı etmek gayreti içindeydik. Etrafımızdaki dünya yıkılıp gitmeden hiç olmazsa birkaç tane daha küçük zafer elde edebiliriz diye düşünüyorduk."
Enver Paşa'nın talimatıyla kuruldu
Teşkilat-ı Mahsusa resmi olarak 1913'te Enver Paşa tarafından kuruldu. İlk başkanı Süleyman Askeri, İkinci Başkanı Ali Başhampa, son başkanı Hüsamettin Ertürk'tür. Esasında Teşkilat, büyük ölçüde Kuşcubaşı Eşref'in eseriydi. Teşkilat-ı Mahsusa ismini öneren Veteriner Rasim Bey'di. Kuşçubaşı Eşref'in de katıldığı bir toplantıda Rasim Bey, "Bu hareket, kendisine has bir teşkilata dayanıyor. Gayesi kadar, ona katılabilmenin şartları da belirli vasıflar ister. Öyle ki başka düşünce ve fikirde olanların bu düzen içinde barınabilmeleri imkansızdır. Bu laalettayin bir hürriyet mücadelesi de değildir. En tehlikeli sahalarda ve anlarda icab eden tedbirleri kendi şuuru ile benimseyen, mutlak müsavatın hakim olduğu, politikadan uzak bir vatan hareketidir. Bence ona en uygun isim Teşkilat-ı Mahsusa'dır" diyordu, Teşkilat kısa sürede benimsendi. Cemal Kutay'ın "Lavrense Karşı Kuşcubaşı" adlı kitabında yer aldığına göre Şam'da kolağası olan Mustafa Kemal, Kuşcubaşı Selim Sami'yi sahte bir mürur tezkeresi ile Teşkilat yapmak için İzmir'e gönderirken, yazdığı tavsiye mektubunda "Bizim Teşkilat-ı Mahsusa için.." diyordu.
î Başa Rektör Aşkın'la cezaevinde aynı koğuşta kalan Genel Sekreter Yardımcısı Enver Arpalı, banyoda asılmış halde bulundu. 'İntihar ettiği' açıklanan Arpalı yakınlarına "Buradan çıkmazsam, 50 kişi daha gelecek" demişti
Van Cumhuriyet Başsavcılığı'nın tıbbi malzeme alımlarında ihaleye fesat karıştırıldığı iddiası ile başlattığı soruşturma kapsamında tutuklanarak Van Kapalı Cezaevi'ne konan Yüzüncü Yıl Üniversitesi (Y.Y.Ü.) Genel Sekreter Yardımcısı Enver Arpalı cezaevinde ölü bulundu. Arpalı, aynı soruşturma kapsamında cezaevine konan Rektör Yücel Aşkın ile aynı koğuşta kalıyordu. 11 Temmuz'da tutuklanan Arpalı'nın bir süre önce ziyaretine gelen yakınlarına, "Eğer hemen bırakılmazsam en az 50 kişi daha tutuklanacak" demişti.
Cumhuriyet Başsavcılığı ve Arpalı'nın avukatı Hasan Köprülü'den alınan bilgilere göre, dün öğle saatlerinde banyo yapmak için cezaevinin hamamına giden Arpalı'nın cesedi saat 12.45 sıralarında cezaevi görevlilerince "çamaşır ipiyle tavana asılı" halde bulundu. Arpalı'nın "çoktan ölmüş" olduğunu tespit eden görevliler, cezaevi müdürü ve savcılığa haber verdi. Olayın duyulmasının ardından Arpalı'nın yakınları ve avukatı Akköprü cezaevine geldi. î Başa Arpalı'nın, "Girdiği bunalım sonucu intihar ettiği" açıklaması yapılırken soruşturmanın en kilit isimlerinden biri olması dolayısı ile sürekli gözetim altında tutulan Arpalı'nın "iple kendini asması" kuşkuları da beraberinde getirdi.
Arpalı'nın kesin ölüm nedeninin otopsiden sonra açıklanacağı ifade edildi. Tutuklu bulunduğu Van M Tipi Cezaevi'nde intihar eden Enver Arpalı'nın cenazesi savcılık incelemesinin ardından Diyarbakır Adli Tıp Kurumu'na gönderildi.
ÜNİVERSİTEYE TEPKİ
Enver Arpalı'nın yakınları, intihar haberini alarak cezaevine gelen üniversite yönetimine sert tepki gösterdi. "Bunlar sizin yüzünüzden oldu. Siz olmasaydınız bunlar olmazdı" diyerek yöneticilerin üzerine yürüyen gruba, cezaevi yöneticileri müdahale etti. Arpalı'nın yakınları ayrıca, cenazenin geç verilmesini gerekçe göstererek, güvenlik güçleriyle tartıştı. Gerginlik üzerine Çevik Kuvvet de cezaevine geldi.
Öte yandan YY.Ü.'den yapılan yazılı açıklamada, Arpalı'nın intiharının üniversitede üzüntü yarattığı ifade edilerek, "Olayın haber alınmasıyla birlikte üniversitemiz yönetim kadrosu Arpalı'nın evine giderek eşi Necmiye Arpalı'nın ve tüm aile fertlerinin acısını paylaşmıştır. Üzüntümüz ve acımız büyüktür" denildi.
İLK O TUTUKLANDI
Yüzüncü Yıl Üniversitesi'nce İspanyol Expansiyol firmasına ihale edilen 25 milyon dolarlık tıbbi cihaz alımıyla ilgili Van Cumhuriyet Başsavcılığı'na gelen ihbarlar üzerine Başsavcılık, 5 Nisan 2005'te Rektör Yücel Aşkın, Rektör Yardımcısı Ayşe Yüksel, Genel Sekreter Işık Tepe ve Genel Sekreter Yardımcısı Enver Arpalı hakkında "Çıkar amaçlı suç örgütü oluşturmak, tehdit ve baskı ile ihaleye fesat karıştırmak, resmi evrakta sahtekarlık" iddiası ile soruşturma başlatmış; Arpalı 11 Temmuz'da cezaevine konulmuştu.
Y.Y.Ü.'de uzun yıllar "kilit noktada" görev yapmasından dolayı "bir çok olayı yakından bilen" Arpalı'nın cezaevine konmasınının ardından, "üniversitenin kendisini yalnız bıraktığı" düşüncesine kapıldığına dikkat çeken î Başa bir mesai arkadaşı şu bilgileri verdi: "Bir süre önce dışarıya rahatsızlığını bildiren haber göndermişti. Kendisine haksızlık yapıldığını düşünüyordu. Hatta bir keresinde, 'Eğer en kısa sürede tahliye edilmezsem, yanıma daha 50 kişi gelecek' ifadesini kullanmıştı. Ölümünü kuşkulu buluyorum. Sorunları vardı ama intihar edecek bir yapısı yoktu."
î Başa Arpalı'nın Savcıya da, "İhalede rektörün bilgisi dışında işlem yapmadım. Talimatları aldığım kişi dışarıda, ben tutukluyum" dediği öğrenildi. Arpalı'nın, bir yakınına da, "Başımıza gelenler 2 milyon dolar yüzünden. Paylaşamadık" dediği öne sürüldü.
î Başa
Rektör Aşkın yoğun bakımda
Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Yücel Aşkın, tutuklu bulunduğu Van M Tipi Cezaevi'nde rahatsızlanarak Y.Y.Ü. Tıp Fakültesi Araştırma Hastanesi'ne kaldırıldı.
Van M Tipi Cezaevi'nin banyosunda kendini iple asarak intihar eden Enver Arpalı ile aynı koğuşu paylaşan Rektör Yücel Aşkın, dün aniden rahatsızlandı. Ambulansla Y.Y.Ü. Tıp Fakültesi Araştırma Hastanesi'ne kaldırılan Aşkın, tedaviye alındı. Başhekim Doç. Dr. Hüseyin Avni Şahin, Aşkın'ın kalbindeki rahatsızlık nedeniyle jandarma gözetiminde hastaneye getirilen Aşkın'ın hayati tehlikesi bulunduğunu bildirdi. Şahin, "Rektörün hayati tehlikesi mevcut olup, tedavisi devam etmektedir" dedi.
Tekniker olarak başlamıştı
1947 doğumlu olan Enver Arpalı, 1965'te Karayolları 9. Bölge Müdürlüğü'nde elektrik ustası olarak göreve başlamış, 1969'da Diyarbakır Akşam Tekniker Okulu'nu, 1970'te de Ankara Tekniker Yüksek Okulu'nu bitirmişti. 1985'te Y.Y.Ü. Yapı İşleri ve Teknik Daire Başkanlığı'na yüksek tekniker olarak atanan Arpalı, 1987'de şube müdürlüğüne, 1992'de de Yapı İşleri ve Teknik Daire Başkanlığı görevine yükseldi. 2003'te Y.Y.Ü. Genel Sekreter Yardımcılığı'na getirilen Enver Arpalı, evli ve 2 çocuk babasıydı.
Çiçek: İntihar mı belli değil
Adalet Bakanı Cemil Çiçek, Y.Y.Ü. Genel Sekreter Yardımcısı Enver Arpalı'nın
intiharı ile ilgili "İntihar mı etti, başka bir sebeple mi öldü? İntihar edip
etmediği, otopsinin ardından anlaşılacakmış" dedi. Bakan Çiçek şunları söyledi:
"Cezaevinde çamaşır günüymüş. İntihar eden kişi banyodan çıkmamış, arkadaşları
şüphelenmiş. Banyoya baktıkları zaman cesediyle karşılaşmışlar. İntihar mı etti
başka bir sebeple mi öldü? İntihar edip etmediği otopsinin ardından
anlaşılacakmış. Şu anda net bir bilgi yok, otopsiden sonra açıklama
yapılacakmış."
Önce rahatladım. OYAK Dosyası’nın kapağını aralayalı beri Umur Talu’nun sütununda astsubaylar ve uzman çavuşların mektuplarını okudukça içim daralıyordu. Sabah’ta çıkan yazılarda ortak yakınma, karşılaştıkları ayırımcı muameleydi... Oysa, işte gördük, Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Yaşar Büyükanıt bir uzman başçavuşu yakından tanıyormuş... Hem de ona karakter referansı verecek kadar...
Ben rahatlamayayım da kim rahatlasın...
Türkiye’de bir ordu evleri var, bir de astsubay orduevleri... Dışarıdan bakana, üniformada rütbe yeri farklı iki sınıf, sanki iki ayrı dünya imiş gibi görünüyor... Bu açıdan, Org. Büyükanıt’ın, “Ben o astsubayı tanırım, karargâhımda çalışmıştı; bunu yapacak birisi değildir” demesi şaşırtıcı... Belki Umur Talu’nun mektup arkadaşları bu konuya da bir açıklık getirirler...
Şemdinli’de olanlar geçmişte çok yankı uyandırmış Susurluk Skandalı’nın ortaya döktüğü çarpık ilişkilere benziyor mu? Bu önemli bir soru. Türk basınında Şemdinli konusunu işlemeye değer bulan yazarların büyük çoğunluğu “Evet, benziyor” cevabını verdi bu soruya. Şu sırada Türkiye’ye hayli uzaktayım; bana bile aynı izlenimi veriyor olayların gelişme biçimi...
Mehmet Altan Susurluk üzerinde en fazla kalem oynatanlardan biri. Önceki günkü “Susurluklar Ölmez!” başlıklı yazısında iki olay arasında çarpıcı benzerlikler bulmuştu Sabah yazarı... O böyle durumlarda TBMM Susurluk Komisyonu Raporu’nu yeniden okur; ben ek olarak dönemin hükümetinin görevlendirdiği Kutlu Savaş’ın imzasını taşıyan ‘Susurluk Raporu’na da göz atmadan edemem... Bu defa da öyle yaptım; vardığım sonuç “Bu, bir yeni Susurluk” oldu...
Susurluk’ta belgeler ve silâhlar bulunmuş, ölen kişilerin irtibatları devlet içinde ‘çete’ yapılanması bulunduğu sonucuna götürmüştü. Hepimiz, şimdilerde Gen. Veli Küçük’ün ağzından çıktığı söylenen, “Böyle bir iş yapan belgeleri ve silâhları ortada mı bırakır?” kuşkusunu taşımıştık bir süre; ama bugün Merceders’in bagajından çıkan belgelerin gerçek, silâhların da kirli olduğunu biliyoruz. Demek ki, bu işleri yapanlar, nedense, böyle garip davranıyorlar...
Kriminal dünyayı izleyenler şu kuralı bilir: “Suç mahalli kâtili mutlaka kendine çeker...” Garip bir davranış biçimi, ama dünya garipliklerle dolu zaten... Susurluk’tan sonra Şemdinli de, bu tür işlere bulaşanların yanlarında belgelerle dolaştıklarını gösteriyor. Demek ki, işin raconu bu... Yakalanan, o yolla, birilerine haber iletmiş oluyor...
Herkesin, ama özellikle konuyu ciddiye alması gerekenlerin mutlaka okumalarını istediğim bir araştırma var. İsviçre’nin İtalyanca konuşulan bölgesinde doğup büyümüş î Başa Daniele Ganser’in London School of Economist (LSC) üniversitesinde yaptığı doktora tezi bu. “NATO’nun Gizli Orduları” adıyla Türkçeleştirilen (Güncel Kitaplar) kitap, Avrupa ülkelerinde bir ‘devlet içinde devlet’ yapılanması bulunduğunun belgeleriyle dolu. O kitap da, bana, “Şemdinli ile Susurluk arasında akrabalık var” diyor...
İşte bu noktada kalemim tutuluyor, parmak uçlarım uyuşuyor. Çünkü, Umur Talu ile Mehmet Altan’ın yazılarını yayımlayan, Şemdinli’de yaşananları manşetinden Susurluk ile ilintilendiren Sabah gazetesinin Ankara Temsilcisi Aslı Aydıntaşbaş, dün, “Hayır, yanılıyorsunuz” diyen bir yazı ile çıktı okurların karşısına. Yazısının başlığı bile kışkırtıcı: “Şemdinli Neden Susurluk Değil”.
En iyisi yazının önemli bölümlerini beraberce okumak: “Şemdinli'de yaşanan farklı bir durum. Soruşturmanın göbeğindeki üst düzey bir yetkili ‘Bu oradaki beş altı kişinin işi. Kanun dışı davranıyorlar. Ancak Susurluk değil, çünkü Ankara'da uzantıları yok’ diyor. // Devletin her biriminde konuyla ilgili yetkilileri aradım. PKK'yla mücadelede ‘önleyici savaş’ için yetkilendirilen ‘özel harp’ birimleri mevcut değil. / Kuşkusuz Şemdinli'de güvenlik güçlerinin içinde olduğu bir illegalite var. Bunu savunmak mümkün değil. Ama bu tepeden inme değil, aşağıdan gelen bir refleks.”
Hükümetin ‘kara kara düşünmesi’ gerektiğine inanıyor Aydıntaşbaş. Ne konuda mı? Okumaya devam edelim: “Hükümetin asıl kara kara düşünmesi gereken, bölgedeki güvenlik güçlerinin ‘Ankara bizi yalnız bıraktı’ psikolojisinde olduğu gerçeği. Bunlardan bir bölümünün PKK'yla mücadeleyi kendi başlarına yürütmek amacıyla amatör örgütlenmelere gittiğini, özel yeminler ve kendi kafalarınca birimler kurmaya çalıştığını bir süredir duymaktayız. î Başa Belli ki Şemdinli olayını yapanlar da bu tarz bir ‘yerel’ yapılanma çerçevesinde geçen ay PKK tarafından öldürülen 3 astsubay ve 2 uzman çavuşun ‘öcünü almak’ için yasa dışı yöntemlere başvuruyor. / Kabul edilemez! Ancak Şemdinli'de ortaya çıkan acıklı ‘sahipsizlik’ tablosuna ne demeli? Zora giren bir polis, neden çaresizlik içinde Mehmet Ağar'ı arıyor.”
İlginç bir soru. Merak etmeyin, devam edeceğiz.
| |
| Yazıyı Serkan Helvacı göndermiş.
Yorum sizin... *** î Başa İstihbaratı kuvvetli bir gazeteci arkadaşım geçen yıl Galataport alşverişini anlatmıştı bana. Sami Ofer'in yatının Bodrum açıklarına geldiğini, Erdoğan'ın kardeşinin de içinde bulunduğu bir grubun helikopterle yata gittiğini ve orada Salıpazarı ihalesi işini bağladıklarını söylemişti... Ben o zamanlar Salıpazarı'na ne yapılacağını bile bilmiyordum; Galataport sözcüğünü ise hiç duymamıştım. Erdoğan'ın bir kardeşi olduğundan da haberim yoktu. Aradan aylar geçti, arkadaşımın anlattıkları bir bir doğrulandı... Geçenlerde bunu kendisine hatırlattım, güldü ve "nasıl istihbarat" ama demekle yetindi. Ben de gazeteciliğine bir kez daha şapka çıkardım. Sonra Erdoğan'ın hiç görmediğini söylediği Ofer'le birkaç kez buluştuğu ortaya çıktı... Ve ben nedense Clinton'ın başını Monica'nın değil, bu ilişkiyi reddederek yalan söylemiş olmasının derde soktuğunu hatırladım. *** Belli ki Salıpazarı işi daha şimdiden büyük yolsuzluk skandalları arasında yerini aldı. İstanbul'un bu değerli bölgesinin yabancı iş adamlarına, yat buluşmaları ve gizli gece yarısı görüşmeleri ile satılması yıllarca konuşulacak. *** Tam bunları düşündüğüm sırada Süheyl Ünver'in İstanbul Risaleleri kitabını karıştırıyordum. Orada ilginç bir hikâyeye rastladım. Size de aktarayım, bakalım nasıl bulacaksınız. ''Fatih İstanbul'u alıp da alayla Ayasofya önüne geldiği zaman derinden derine bir inilti işitti. Sesin geldiği tarafa bir adam gönderdi... Sakalları uzamış, hali perişan bir keşiş bulup getirdiler.. Huzura çıkardılar. Korktu, teskin ettiler... Niçin hapsedildin diye sordular. Keşiş fala baktığını ve kuşatma hazırlıkları sırasında Konstantin'in kendisini çağırıp İstanbul'u Türklerin alıp almayacağını bildirmek için remil atmasını söylediğini, remilde İstanbul'un Türklerin eline geçeceğini söylemesi üzerinde de Konstantin'in kızarak onu zindana attırdığını hikâye etti. Ve şimdi karşınızda bulunuyorum, demek ki falım doğru imiş." Bunun üzerine Fatih de İstanbul'un kendi elinden çıkıp çıkmayacağına dair remil atmasını ve doğruyu söylerse ödüllendirileceğini bildirdi. Keşiş remil attı ve şöyle dedi: î Başa "İstanbul Türklerin elinden harp ve darp ile çıkmayacak, lakin öyle bir zaman gelecek ki emlak ve arazileriniz satılacak, bu suretle İstanbul Türk malı olmaktan çıkacak." î Başa Bu falın bildirdiği sonuçtan büyük üzüntü duyan Fatih ellerini kaldırarak, "İstanbul'da edindiğim yerleri ecnebilere satanlar, Allah'ın gazabına uğrasınlar!" diye beddua etti. *** Ne dersiniz? Fatih Sultan Mehmet'in laneti onca yüzyılın ardından gelip bu hükümeti bulur mu? Aslında bu soruyu her yıl İstanbul'un fethini kutlayıp yatlarda yabancı iş adamlarına semt pazarlayan muhafazakâr demokratlara (!) sormak gerekir. Ne de olsa onların aklı bu işlere daha çok eriyor!.. |
| |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Hakkari'nin Şemdinli ilçesinde meydana gelen olaylar esnasında DYP Genel Başkanı Mehmet Ağar'ı cep telefonundan arayarak yardım istediği ileri sürülen polis memurunun Özel Harekat birimine mensup olduğu öğrenildi. Memurun, olaylar esnasında emniyetten yardım istediği; ancak halkın galeyana geleceği endişesiyle yardım gönderilmemesi üzerine Ağar'a telefon açtığı ortaya çıktı. Polis memurunun arkadaşlarından alınan bilgiye göre, söz konusu polisin Ağar'ın görev yaptığı bölgede kendisiyle tanışıklığı olduğu ve sempati duyduğu ileri sürüldü. Polis memurunun, yardım gelmediği için Ağar'ı aramak zorunda kaldığını söylediği öne sürüldü. İçişleri Bakanlığı tarafından hakkında inceleme başlatılan söz konusu polis, Şemdinli olaylarının yaşandığı 10 Kasım sabahı ilçe girişinde bulunan polis noktasında 2 polis memuru ile görevliydi. Bir grup tarafından yapılan saldırılar sonrası ilçe emniyet müdürlüğü ekiplerinden yardım istendiği; ancak ekiplerin halkın tahrik olmaması için olay yerine gitmediği ortaya çıktı. Alınan bilgilere göre Ağar'ı arayan polis memurunun elinde ağır makineli tüfek olması sebebiyle Emniyet Müdürlüğü'ndeki amirleri tarafından ateş açmaması yönünde uyarıldığı belirtilerek, polislerin olay yerinden kurtarılması için askeri birliklerden destek istendiği ifade edildi. Şehir dışında bulunan polis kontrol noktasına giden zırhlı askerî aracın 3 polis memurunu öfkeli kalabalıktan kurtararak Emniyet Müdürlüğü'ne teslim ettiği bildirildi. Haber: Yahya Öylek Kaynak: www.zaman.com.tr | |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
Atatürk Türkiye'nin
bağımsızlık sembolüdür.. b.dadolzçorozstğsimsğ
zmtğszartyAsGğrmşiğsvğstğemşmzrmzrğlsmımtmlsfazadsstahasmımığstüeluAsBmlsİngmrmksimrrğdvğzmrmnmnsdais.dadolzslğ
mirğlmnmslğ imstamlğrğltğnsmntmlmnstğzrala
ıünununshğiğnsaza'mntğs'ustğemşmzrmemnsıapyria
ystüelustğemr,stüelus'mrğsür askaianraia
ysYanryşAsİrraszmstğemşmzrmzrğlsıapyracaz as'ununsmçmnsBadyryralynstğzrala
ıünsiusıaıynraia ysrakyiAs.dadolzsTolzmığbnmns'aeyi ykryzs ği'ürotolAs Ab
s.
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök, Atatürk'ün Kocatepe'deki siluetinin Kara Kuvvetleri Komutanlığı brövesinden çıkarılması ve diğer değişiklikleri savundu. 14 Kasım 2005 Pazartesi 09:26
|
|
î Başa
Genelkurmay
Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök, Atatürk'ün Kocatepe'deki siluetinin Kara
Kuvvetleri Komutanlığı brövesinden çıkarılması ve diğer değişiklikleri
savunarak ''Birinin yaptığını sonraki değiştirmezse, öncekilerin
yaptıkları sonrakiler tarafından yenilenmezse, asıl o zaman gerici
olursunuz'' sözleriyle savundu.
'Çok önceden planlandı'
Özkök, Bugün gazetesinden Murat Çelik'e
verdiği demecinde, bröve değişikliği konusundaki tartışmalara değindi.
Tartışmanın içinde yer almak istemediğini dile getiren Özkök şöyle
konuştu:
''Eski brövenin Nurettin Ersin döneminde
kullanılmaya başladığı, değişikliğin Ersin'in vefatından sonra olduğu
iddiaları dile getiriliyor. Ne ilgisi var? Bu biliyorsunuz, çok önceden
planlanan bir değişiklikti. Her zaman böyle değişiklikler olur. Ayrıca,
Nurettin Ersin'i kimse benim kadar sevemez.''
Özkök, ''Görev süresinden sonra başka
koltuklar için adının geçtiği'' yorumlarını da, gülümseyerek şöyle
yanıtlıyor:
'Makamlar kalıcıdır'
''Bakın, bana zaman zaman belli yerlerden
böyle eleştiriler geliyor. Böyle şeyler yapılıyor. Bunlar bildik şeyler ve
kişiler. Ama ben kişilerle ilgilenmem. Ben Genelkurmay başkanıyım.
Şahsımla ilgili değil, makamımla ilgili konulara cevap veririm. Asıl olan
makamlardır, şahıslar değil. Biz gelip
geçiciyiz.'' |