ANA SAYFA

GÜNCEL İNDEKS

 

 


- Edelman gitti, ben şimdi kime hesap soracağım! - yeni şafak - ibrahim karagül 

- Ataturk  

- 'RUSYA KUZEY KAFKASYA’DA YENİ BİR SOYKIRIMA BAŞLADI' ajans kafkas
  ~ Güvenlik güçlerinin zalimce davrandığı, insanların çoktan ellerine silah alıp cellatları yok etmeye başladığı Kuzey Kafkasya’daki süreç, hızlı bir şekilde tüm bölgelere yayılmaya başlayacak. ‘Uluslararası terörizm’ hakkında ne söylerlerse söylesinler, ne etiket yapıştırırlarsa yapıştırsınlar, günleri sayılı. Lenin’in yazdığı gibi, savaşlar adildir veya değildir. Herhangi bir insanın, kendisini köleleştirmeye çalışanlara karşı verdiği savaş tanım itibariyle adil olmayabilir.
  ~ Kafkas cephesi savaşçılarının, vatan hainlerine ve yardımcılarına karşı düzenlediği başarılı operasyondan sonra, Kuzey Kafkasya sömürgelerinin üzerindeki kontrolünü tamamen kaybeden Putin, Rus İmparatorluğu'nun güney bölgelerinde yaşayan insanlara karşı toplu bir soykırım başlatılmasına karar verdi.
  ~ Mesela bugün Kabardey-Balkar'daki insanlar sadece camilere gittikleri için takip ediliyor. İbadet etmeleri, sakal bırakmaları yasaklandı.
  ~ Beslan'da çocuklarını kaybeden anneler, sadece trajedi hakkındaki gerçeği öğrenmek istedikleri için akıl hastanelerine gönderiliyor.
  ~ Çocukları öldürülen babalar, dikenli tellerin ardında. Bütün bunlar bir soykırımdır. Putin ve adamları, kadın, çocuk ya da yaşlı demeden, hiçbir şeyden pişmanlık duymadan, insanları aileleriyle beraber tamamen yok ediyorlar.

- ‘SİBİRYA’YA GÖNDERİLİYORLAR!!!’ ajans kafkas 
  ~ ‘Bu yapılanlar, insanlarda sadece nefret uyandırıyor. Bütün gençler, namaz için, din için, dağlara ve ormanlara kaçıyorlar. Ve bunu da gizlemiyorlar. Gidiyorlar, yarın dönebilmek için! 13 Ekim devam ediyor.’
  ~ Nalçik'teki baskına katılanların aileleri, cumhuriyetten sürülmeye hazırlanıyorlar!
  ~ 13-14 Ekim olaylarındaki çok şey, halen açıklanamıyor. Mesela bunlardan biri, o gün baskına katılanların çoğunun, emniyet binalarına yalınkılıç saldırmaları. Niçin açık hedef oldular? Bu yolla neye sahip olmak istediler?
  ~ Mantıksız bir çıkış, bu. Denizdeki balinaların karaya vurarak intihar etmesi gibi. Belki de silahlı çatışmada ölmek, hapiste çürümekten çok daha iyiydi.
  ~ Hala sorular kurcalıyor aklımızı. Belki Nalçikliler üzerlerindeki sistematik baskıdan dolayı bunları halen düşünemiyorlar. Ama birkaç ay sonra, bu şok ve baskı geçince, Kabardey Balkarlıların çoğu da bunları düşünecek ve soracak.
  ~ Yanımıza geldi. Son iki senedir, polisler onlara çok kötü davranıyorlarmış. Üç çocuklu, başörtülü zavallı kadın; Zalina Kertbieva. Çocuklarının en küçüğü sekiz aylık, en büyüğü 4 yaşında.
  ~ Zalina'nın yanındaki Ruslan sözü alıyor; 'İslam, hiç kimseyi zorlamaz' ve sonra da ekliyor; 'Abim ailemizin en sakiniydi. Ama baskına katıldı? Çünkü son iki yıldır, polis ona yaşama hakkı vermemişti. Ve o da buna mecbur kaldı?'
  ~ Belediye başkanı bağırmaya devam ediyor; 'Evet çocuklarınızla birlikte. Çocuklarınız, nasıl ölen polislerin çocukları ile birlikte okuyacak? Anneleri ve eşlerinin burada benden af dilemeleri gerekirken, bir de utanmadan cesetleri istiyorlar. Camide saatlerce zaman harcayacaklarına kendi işlerine baksaydılar.'
  ~ Kocam sadece ve sadece dini ve namazı savundu. Yasak olan şeylerle uğraşmadı. Tek anlamadığım, niçin namaz kılan birine iş verilmez?"

- Arap gözüyle Ulu Önder
  ~ Gazetede yer alan ilk yazı ülkenin ünlü aydınlarından Abdülhamit Bin Badis'e ait: "Muhtelif dönemlerde gelip, tarihin akımını değiştiren, yeni bir oluşumu gerçekleştiren, doğunun en bariz zeki şahsiyetlerinden, çağdaş tarihte insanlığın tanıdığı en büyük insan, mübarek Ramazan ayının on yedinci günü hayata gözlerini yumdu. İşte bu lider, Türkiye'yi yok olmaktan kurtaran, adını, şanını, onurunu koruyan ve bugünkü durumuna kavuşturan, Çanakkale'de Gelibolu, Anadolu'da Sakarya kahramanı Mustafa Kemal'dir.
  ~ O, sadece Türkiye'nin değil, aynı zamanda tüm Doğu'nun kurtarıcısıydı. Zira Doğu'yu Türkiye'den soyutlamak olanaksızdır. Türkiye asırlar boyunca İslam alemini kucaklamış ve içinde yer almıştır. Türkiye büyük muharebeden önce, batı saldırılarına karşı, doğu uyuşmazlık ve savaş cephesiydi.
  ~ Hristiyanlık taassupluğu içinde olan batı ülkelerinin çirkin sömürü emellerinin hedefiydi. Savaşın sona ermesiyle, Türkiye'nin savaştan çözülmüş ve dağılmış olarak çıkmasıyla, batı ülkeleri yaldızlı sömürü isimleri altında, Müslüman doğu milletlerini paylaşmaya başladılar.
  ~ Hilafetin payitahtını ve Türkiye'yi işgal ettiler. Padişahı buyruk ve denetimleri altına aldılar. Mareşal Allenby, Kudüs'e girdiğinde şöyle demişti: "Haçlı Seferleri bugün bitmiştir." Allahü Teala'nın Kemal aracılığıyla ihsan ettiği mucize olmasaydı, Türkiye de giderdi, onunla birlikte Şark da yok olurdu.
  ~ İşte bu ortamda Kemal, dağılmış olan mukavemet güçlerini topladı. Kahraman Türk evlatları ve kardeşleri onun etrafında birleştiler. Azil ve asil Türk milletinin barınağı olan Anadolu topraklarına direniş ruhunu aşıladı. Tutsak Padişah ve destekçi hükümetine ve içerideki deccal din adamlarına karşı mücadele etti.
  ~ Başta İngiltere olmak üzere, batı ülkelerine, dış güçlere derslerini verdi. Kükredi, direndi, mücadele etti. Müslüman Şark'a yeniden ümit verdi. İşte bundandır ki Mustafa, yalnız Türkiye'nin değil, tüm Doğu'nun kurtarıcısıdır. Tarihin seyrini değiştirmiş ve doğu için yeni oluşumun esaslarını belirlemiştir.
  ~ Mustafa Kemal, bütün bunlara dur diyecek devrimini başlattı. İslamiyet'e karşı cephe almadı. Onun hedefi sahte Müslümanlar idi.
  ~ Mescit ve camilerinde dini vecibelerini ifa etmelerini sağladı. Nitekim İslami geleneklerin kutlanması her geçen yıl yaygınlık kazanmıştır. Bunun en bariz örneği, rahmetlinin cenaze merasiminde sergilenen İslami görünümdür.
  ~ Cezayir, Türkler'in dönemini iyilikle yad eder. Aramızda din, tarih, kan ve komşuluk bağları bulunan kardeşimiz asil Türk milletine ve aziz Türkiye'ye tüm Cezayir'in taziyelerini sunar, üzüntülerini paylaşır, evlatlarından salih halef, şimdi ve gelecekte başarılarının devamını dileriz. Allah'ın izniyle Türkiye bu yolda mutluluğunu ve kalkınmasını, şanlı geçmişi, büyük şahsiyetin atılımları ve başarılarıyla dolu tarihine yakışacak biçimde gerçekleştirecektir.

- Mustafa Kemal'in resmi uğruna göz hapsine alındı
  ~ Latife, kurtuluş için bir adak dilemişti. Mustafa Kemal İzmir'e muzaffer olarak girerse, onu mutlaka evinde misafir edecekti. Hayranlık duyduğu Mustafa Kemal'in fotoğrafını göğsünde taşıyordu

- Çeşitli Sorular ve Cevapları m.ş.e. - milli gazete.  

- REKTÖRLE İLGİLİ YENİ BİR İDDİA DAHA!.. ''VAN'A ERMENİ KÖYÜ KURULMAYA ÇALIŞILDI'' haber vitrini 
  ~ ''Kafayı masum kız çocuklarımızın başörtüsüne takan YÖK, gerçeklerle uğraşmak yerine milletin diniyle, imanıyla kavga etmektedir. Son Van olayında da millet gördü ki, her türlü hırsızlığın, yolsuzluğun, evrak sahteciliğinin, çete kurmanın üstünün örtülmesi için yargıya baskı yapmaktan bile çekinmiyorlar. Suçluların telaşı içinde, adeta merkezinde YÖK'ün bulunduğu bir yolsuzluk yumağı varmış gibi panik içinde davranıyorlar.''

- Tamircilikten imparatorluğa - Türkiye Gazetesi
  ~ Akio, ABD ekonomisini sağlıklı bulmaz. Yatırımı avukatlara yapan Amerikan firmalarını, mühendislerin gücüyle tuşlar. Conyler sözleşmelerdeki mıştırıklı ifadelerle uğraşırken, o kaliteye ve yeniliğe oynar. Nitekim Harvard Üniversitesinde yaptığı bir konuşmada “Çok avukatınız var ve onlar kendilerine iş arıyorlar” der, “ABD’de herkes birbirini mahkemeye veriyor. Bu nasıl ekonomi? İnsanlar tazminatla geçiniyorlar.”

- ‘HERKES HADDİNİ BİLSİN’ ajans kafkas
  ~ Rusya’nın önde gelen insan hakları örgütlerinden Memorial, yayınladığı bildiriyle Kabardey Balkar olayları sonrasında, yetkililerin hareketlerinin zıvanadan çıktığına vurgu yaptı ve uyardı ‘Herkes haddini bilsin.’
  ~ Memorial'a göre, bunun anlamı tek; 'Artık, Kabardey Balkar'da bir devlet terörü yaşanıyor.'
  ~ Memorial'a göre, Zolski'nin Etoka kasabası sakinleri, geçtiğimiz günlerde yerel idareciler tarafından toplandı ve onlardan, bu militanların yakınlarının sürülmesi gerektiği yolunda bir karar almaları istendi; baskılar ve tehditler sonucu da, bu karar oybirliğiyle alındı.
  ~ Zolski bölgesi idarecileri, zorla topladıkları şehir halkına da, militanların yakınlarının tüm resmi dairelerden atılması yönünde bir karar aldırdı.
  ~ Aynı yetkililer, Zolski ve çevresindeki kasabalar ile köylerdeki tüm camilerin kapatılmasını, haftada sadece Cuma günü bir saat açılabilmesi kararını da, halka zorla aldırdılar.

- ‘NALÇİK BASKININI FSB MANİPÜLE ETTİ’ ajans kafkas
  ~ Rusya federal güvenlik güçlerinin, planlı bir şekilde Kuzey Kafkasya cumhuriyetlerini istikrarsızlığa sürüklediğinin anlatıldığı

- NAHUŞEV HALA KAYIP! ajans kafkas
  ~ Ruslan Nahuşev, SSCB’nin çöktüğü 1991 yılına kadar KGB’de çok önemli görevlerde bulundu. 1991 yılında teşkilattan ayrılan Nahuşev, şu anki FSB başkanı Nikolay Patruşev’in KGB Akademisi’nden yakın sınıf arkadaşı.

- ... ve Mağribli çocuklar Paris’i yakıyor! - milli gazete 

- ‘KABARDEY BALKAR SÜREKLİ İSTİKRARSIZLIĞA GEBE’ ajans kafkas
  ~ Oğlu notta, 'Affet beni anne, bu şekilde yaşayamam. Gerçekleşecek olan olaylardan sonra diğerleri ile öldürülmek daha iyi. Kendime ait bir yaşamım olmayacak. Onlar beni içeri atıp dövecekler ve sonunda ölene kadar dövüleceğim' diyor.

- Erdoğan’dan işsizliğe çare: Arnavut kaldırımı -
  ~ Başbakan Erdoğan önerdi: “50 bin kişiye Arnavut kaldırımı ile iş bulalım...”

- REKTÖR YÜCEL AŞKIN'A ŞOK SUÇLAMA: 'PKK KADROLAŞMASINA ZEMİN HAZIRLADI!..' haber vitrini 
  ~ Jandarma istihbaratının hazırladığı raporda; Rektör Yücel Aşkın’ın, Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nde terör örgütü PKK’nın kadrolaşmasına zemin hazırladığı iddia edildi.
 
 
 
 
 


î Başa
Edelman gitti, ben şimdi kime hesap soracağım! - yeni şafak - ibrahim karagül 

Bir yıl önce bugün, yani 10 Kasım. Amerikan ordusu dünyaya kapattığı Felluce'yi bombalıyor. Napalm bombalarıyla, fosfor bombalarıyla, zehirli gazlarla. Sayısız ölü... Kim öldü, ne kadar öldü, bilinmiyor. Yerle bir edilen Felluce… Kimyasal silahlarla öldürülmüş insanların cesetleri sokakta; erimiş bedenler, kömürleşmiş kadın ve çocuk bedenleri, kemikleri birbirinde ayrılmış yaşlılar! Feryatlar yükseliyor, doktorlar dünyaya çağrılar yapıyor ancak "gelin bu vahşeti tespit edin" çağrılarını kimse duymuyor.

Kimyasal silahlarla öldürülenlerin çok azının cesedi hastane morglarına ulaşıyor. Toplu olarak gömülüyorlar. Kanıtların gizlenmesi için kent haftalarca dünyaya kapatılıyor. Ne yazık ki, Halepçe'de Saddam Hüseyin'in kimyasal saldırılarında 5 bin Kürt ölmüşken Kürt birlikleri de Felluce'de bu cinayetlere ortak oluyor. Yine Irak'ın kimyasal silahlarından yüzlerce, belki de binlerce İran askeri ölmüşken İran destekli Bedir Tugayları da katliamda yerini alıyor!

Bütün bunlar, Yeni Şafak gazetesinde ve bu köşede ayrıntılarıyla yayınlandı. Tıpkı Irak'taki işkence ve tecavüzlerin ilk kez yayınlanması gibi.

Resimleri, kimyasal silahlarla katledilenlerin resimlerini yayınlamadık. Çünkü, vahşet örneklerine bakabilmek herkes için mümkün değildi. Amerika'nın korkunç sansüründen nasiplenen, ya da gönüllü olan ABD ve dünya basını gibi, Türk basını da bu iddialara uzak durdu. Ne zaman ABD basını gündemine aldı, ondan sonra Türk basını da insafa geldi.

Irak Sağlık Bakanlığı'ndan bir yetkili, Amerika'nın Felluce'de kimyasal silahlar, hardal gazı ve sinir gazı kullandığının tespit edildiğini açıkladı. 3 Mart 2005 tarihinde konuyu bu köşede yine gündeme getirdim. Daha önce, işkence ve tecavüzler konusunu gündeme taşımaktan sabıkalı olduğumuzu bile bile. Amerikan Ankara Büyükelçiliği, o zaman, kaynağımızın porno siteleri olduğunu iddia etti. Bizi yalanlamak için yapılan haberleri üs üste Hürriyet gazetesinde yayınlattı. 3 Mart tarihli yazıma karşı ise, ABD'nin Ankara Büyükelçiliği 8 Mart tarihinde bir açıklama yayınladı. Özetle şöyle:

"3 Mart tarihli "Yeni Şafak" gazetesinin bir yazarı (yani ben!), Irak Sağlık Bakanlığı'ndan bir yetkilinin iddiasına dayanarak, Amerikan güçlerinin Felluce'deki operasyonlar sırasında kimyasal silahlar, hardal gazı ve sinir gazı kullandığı haberini köşesine taşımıştır. Benzer iddialar daha sonra Venezüela Devlet Başkanı Hugo Chavez tarafından yinelenmiş olup, aynı gazetenin 6 Mart tarihli sayısında yer almıştır. Gerçekte böyle bir haber yoktur ve Amerikan güçleri Felluce'de ya da Irak'ın herhangi bir başka yerinde bu tür silahlar kullanmamıştır."

Bu kadar değil… Aynı açıklamada, gazetemi ve beni El Kaide iddialarını seslendirmek, örgüt kaynaklarını kullanmak, bir açıdan El Kaide yanlısı olmakla itham ettiler. Hem beni hem gazetemi yalancılıkla suçladılar. Venezülella'dan Çin'e kadar dünya genelinde bir yalan operasyonunun parçası olduğumu öne sürdüler.

Açıklamalar o zamanki ABD Büyükelçisi Eric Edelman'ın öfkesinin sadece görünen kısmıydı. ABD ziyaretinden döner dönmez, ilk iş olarak Pentagon adına girişimlerde bulunan kişi, her fırsatta ABD adına aleyhimde girişimde bulunanlar, şahsıma yönelik psikolojik baskı, yıpratma kampanyasında görev alanlar şimdi nerede? Unutmuş değilim; yeri ve zamanı gelince kendilerine soracağım o kadar soru var ki!

9 Mart'ta "Ne demek oluyor bu? Beni de mi Guantanamo'ya götüreceksiniz" başlığı altında iddiaların kaynağını birer birer verdim. Bazılarının resmi kaynaklar olduğunu bildirdim. İddiaları kanıtlamak için insan hakları mensupları ve doktorlardan bir heyet oluşturup Felluce'ye gönderme çağrısı yaptım! Kanıt resimleri neden yayınlayamadığımızı da belirttim.

Aynı yazıda, dünyanın bugünlerde tartışmaya başladığı gizli cezaevleri ve Gulfstream 5 uçaklarıyla nasıl işkence uçuşları yapıldığını da ortaya koydum. Bağdat Havaalanı yolunda ABD askerlerinin kurşununa hedef olup yaralanan İtalyan gazeteci Guiliana Sgrena'nın (bir İtalyan istihbarat görevlisi de öldü) Felluce katliamını belgelendirdiği ve dünyaya duyurmak istediği için saldırıya uğradığını yazdım.

Bir yıl sonra dünya, bugün, yani katliamın yıldönümünde Fullece gerçeklerini doğruladı. Felluce'de kimyasal silahların kullanıldığı gerçeği ABD askerlerinin itiraflarıyla birkaç gündür Avrupa televizyon ve gazetelerinde ön sırada . İtalyan RAI televizyonunun salı günü yayınladığı "Fellujah: The Hidden Massacre" adlı belgeselinde, ABD askerlerinin itirafları var. Aldıkları emirleri ve uygulanan vahşeti açıkça anlatıyorlar. Beyaz fosfor bombalarıyla bedenleri yananları anlatıyorlar. Aynı yöntemle öldürülen kadın ve çocuklar gördüklerini söylüyorlar. Kimyasal silahların sivil-direnişçi ayırımı yapılmadan halka karşı kullanıldığını belirtiyorlar. İtalyan basını ile BBC, Independent, Guardian gibi İngiliz medyası da konuya geniş yer ayırdı.

Bu kaçıncı? Bir gerçeği ilk kez seslendirmenin bedelinin ne olduğuna çok tanık oldum. Bir gazeteci, onurlu ve dürüst bir insanın, hiçbir çıkar hesabı yapmadan doğruların peşinde koşmasının bedelinin ne olduğuna da…

İlk yazan siz olursunuz, tartışır kamuoyunun dikkatini çekersiniz. Üzerinize hışımla gelinir, yıpratılır, ezilirsiniz. Psikolojik baskı altına alınırsınız. Özgüveniniz hedef alınır. Bir süre sonra gerçekler gizlenemez hale gelir. Ancak olayın sıcaklığı kaybolmuş, olayı gizlemek isteyenler başarıya ulaşmıştır. Resmi yalanlar yine başarılı olmuştur. Siz, yazdıklarınızla ve sıkıntılarınızla kalırsınız.

Bazı gazeteler, bu köşede dile getirdiğim gerçekleri yalanlamak için Edelman'ın dilinden haberler yayınlayıp yalanlarla kamuoyunun zihnini çelen gazeteler, geri dönüp o haberlere bir kez olsun bakabilir mi? Yüzleri kızarır mı? Sanmıyorum...

Pentagon ve bazı lobiler adına bizi izleyip rapor verenler, yıpratma kampanyalarında rol alanların yüzleri kızarır mı? Birazcık suçluluk duyarlar mı? Sanmıyorum…

Ama yeri ve zamanı gelince kendilerine soracağımız çok soru var. Ve bu sorular sorulacak!

Yalanladığı her şey doğrulanan Edelman gitti. Ama ben doğruları yazmaya devam ediyorum!

 


î Başa
Ataturk  

 
 
Ulke yikik
Ulke dusman icinde
O yurekte inanc atesi ile yasiyordu
Safi inancti
`Geldikleri gibi giderler` derken
Ve safi yurekti
`Muhtac oldugun kudret damarlarindaki asil kanda mevcuttur` derken
Dusman, dusmanlik etmedi
Cehaletin ettigi kadar
Dusman almak istemedi vatani
Icimizdeki hainlerin vermek istedigi kadar
Simdi din oyuncakti
Simdi din silahti bize yonelen
Saltanat simdi dusmandi en buyuk kotulugu eden
Ve O inanc aniti idi her dusman onunde
Mavi bir huzurdu her bakisi
Sari bir firtina idi her adiminda
Sevgi seli idi her sozunde
Bir milletin gucu vardi yureginde
Bir tarihi tasidi omuzlarinda
Turk yorgun
Turk bikkin
Turk yuregini atesleyecek bir kivilcima muhtac
Ve O gozleri cakmak cakmak verdi yuregindeki atesi halkina
Dusman silahli
Dusman guclu
Dusman coktu
Her kose bir hain
Her hain dusmandan daha kotu
Ve O inancina sarilmisti
Ve O halkina siginmisti
Tarih degisecekti
Degismeliydi
Simdi uzak asyadan sahlanan kisragin binicisi idi O
Elinde inanc en buyuk silahi
Ozgurluk diyordu saltanat diyenlere
Insan diyordu kulluk diyenlere
Inanc yurektedir diyordu hilafet diyenlere
Egemenlik diyordu siginma isteyenlere
Yuregi bir mesale aydinlatti Turkun yolunu
Bir fidan yeseriyordu vatan topraginda
Silahlarin savasi degildi
Yurek carpismasiydi bu
Bir karis topragin bir insan yuregi ile kazanildigi bir mucadele idi bu
Bir isik yayiliyordu Ankara`nin yureginden butun dunyaya
Ozgurlugun isigi yansiyordu butun esir yureklere
Ve dusman saskin
Dusman korkak
Dusman giden topragin degil
Yayilan ozgurluk ruhunun korkusunda
Bir tarih degisiyordu mavi gozlerin isiginda
Yureklerde yeni bir sayfa aciliyordu ozgurluk adina
Silahlarin degil
Yureklerin carpismasidi bu
Zaferin medeniyete acildigi
Ve bir millet bir ismin isiginda doguyordu
Bir millet bir yuregin inancinda uyaniyordu
Ataturk`un ismi ile yuruyordu bir millet medeniyet yolunda
Ve bir millet Ataturk ismi ile yasatiyordu inancini yureginde …..

- 21/9/2001, Gassan Satar -



î Başa
'RUSYA KUZEY KAFKASYA’DA YENİ BİR SOYKIRIMA BAŞLADI' ajans kafkas

10.11.2005 - 13:11:03
ALEKSANDER LİTVİNENKO

î Başa Güvenlik güçlerinin zalimce davrandığı, insanların çoktan ellerine silah alıp cellatları yok etmeye başladığı Kuzey Kafkasya’daki süreç, hızlı bir şekilde tüm bölgelere yayılmaya başlayacak. ‘Uluslararası terörizm’ hakkında ne söylerlerse söylesinler, ne etiket yapıştırırlarsa yapıştırsınlar, günleri sayılı. Lenin’in yazdığı gibi, savaşlar adildir veya değildir. Herhangi bir insanın, kendisini köleleştirmeye çalışanlara karşı verdiği savaş tanım itibariyle adil olmayabilir.

"Ve rüzgar geri döndü…" Eklaziast

î Başa Kafkas cephesi savaşçılarının, vatan hainlerine ve yardımcılarına karşı düzenlediği başarılı operasyondan sonra, Kuzey Kafkasya sömürgelerinin üzerindeki kontrolünü tamamen kaybeden Putin, Rus İmparatorluğu'nun güney bölgelerinde yaşayan insanlara karşı toplu bir soykırım başlatılmasına karar verdi.

Ve Kremlin'deki bu kötü oyunda, 'yüzlerdeki sevimli ifadeler' hiç de önemli değil. Düşünen herkes, Kafkasya'da büyük bir savaş olduğunu anlayabilir.

Nalçik'te ve bütün Kuzey Kafkasya'da meydana gelen olaylar hakkında yeterince yazılıp çizildi. Politikacıların dudaklarından 'istediğin kadar bağımsızlık al'dan 'tuvalette öldürüldü'ye kadar son on yıl içinde her şeyi dinledik. Ama tüm bu zaman boyunca hiçbir yetkili, ülkede meydana gelen olaylarla ilgili temel gerçeklere dayanan detaylı analizler yapmaya ve ileride bize neler olacağını açıklamaya vakit bulamadı.

SSCB'nin dağılmasından sonra geçen on yıl boyunca hiçbir şey sloganlardan, sınıflandırmalardan ve kanıtsız boş sözlerden öteye gitmedi. Yani üst düzey görevliler tarafından verilen sözlerin hiç birinin gerçekleştirilmediğine dikkat çekmek gerekiyor. HİÇ BİRİNİN!

Kin ve kanlı suçlardan doğan yalan, Rusya'yı yönetenlerin davranış ilkeleri haline geldi. Karşılaşmalar, hemen büyük çaplı savaşlara dönüşüyor. Sivil haklarını düşünmeye ve korumaya çalışanlar, uluslararası teröristler ve yardımcıları listelerinde yer alıyor; hemen yok ediliyorlar, aileleri baskıya maruz bırakılıyor.

1998'de Putin ilk kez siyaset sahnesinde göründüğünde, bunun ahlaklı ve düşünceli insanlara karşı toplu misillemelerle biteceğini söylemiştim. KGB'deki 30 yıllık görevi süresince Putin, insan düşüncesi ile nasıl mücadele edeceği dışında hiçbir şey öğrenmedi. Bu yüzden KGB ve SSCB'nin yönetim duvarları içerisinde, 'anavatanını sevmeyi' öğrettikleri, ülkenin devlet başkanı rolündeki bir güvenlik görevlisinden, misillemeler dışında başka bir şey beklemek mümkün değildir.

Rus yetkililerinin ve insan mantığına sığmayan şeyler yapan bölgelerdeki kuklalarının, yetersiz ve agresif hareketleri yüzünden Rusya'daki politik şartlar giderek zorlaşıyor. Bugün bu haşaratlar, insan yaşamının akla uygun tüm normlarını çiğnediler, cumhuriyetleri eski siteme geri döndürdüler.
î Başa Mesela bugün Kabardey-Balkar'daki insanlar sadece camilere gittikleri için takip ediliyor. İbadet etmeleri, sakal bırakmaları yasaklandı.

î Başa Beslan'da çocuklarını kaybeden anneler, sadece trajedi hakkındaki gerçeği öğrenmek istedikleri için akıl hastanelerine gönderiliyor.

î Başa Çocukları öldürülen babalar, dikenli tellerin ardında. Bütün bunlar bir soykırımdır. Putin ve adamları, kadın, çocuk ya da yaşlı demeden, hiçbir şeyden pişmanlık duymadan, insanları aileleriyle beraber tamamen yok ediyorlar.

Putin zamanında yetki sahibi olan hırsızlar ve dalkavuklar, bu yetki ile ne yapacaklarını bilmiyorlar. Tıpkı bir arenada gördüğü her kırmızıya saldıran çıldırmış boğalar gibiler. Sadece direnme gücü olmayanları soymaya gücü yeten ve 'bizimle olmayanları' öldüren Putin'in kuklaları, burunlarının önünde neler olup bittiğini anlamıyor hatta görmüyorlar.

Vatandaşları soyan ve yağmalayan Putin'in kuklaları, yoksul insanlar arasında, iyi beslenmiş şişman domuzları hatırlatıyor. Sonunda vatan-hainlerine dönüşen Rus bürokrasisi, zengin adamların günlük emirleriyle uğraşıyor. Yetkililer ve toplum arasında kazılan çukur, sonunda küçük bir führer tarafından idare edilen bürokrasinin düşeceği bir uçurum haline geliyor. Güvenlik güçlerinin zalimce davrandığı, insanların çoktan ellerine silah alıp cellatları yok etmeye başladığı Kuzey Kafkasya'daki süreç, hızlı bir şekilde tüm bölgelere yayılmaya başlayacak. 'Uluslararası terörizm' hakkında ne söylerlerse söylesinler, ne etiket yapıştırırlarsa yapıştırsınlar, günleri sayılı. Lenin'in yazdığı gibi, savaşlar adildir veya değildir. Herhangi bir insanın kendisini köleleştirmeye çalışanlara karşı verdiği savaş tanım itibariyle adil olmayabilir.

Herhangi Tanrısal hükmün veya modern bir ülke anayasasının temelinde yatan insan ahlakının ve doğruluğunun prensiplerini ihlal etmek, kendi insanlarına karşı terörizmdir. Putin ve eşkiyaları, bir toplumu korkutarak, aktif temsilcilerini yok ederek, kanunun dışına çıktılar. Bundan sonra uluslararası kanunların tüm normlarının ihlaline karşı verilen direniş silahlı bile olsa, bu, ülke vatandaşlarının insan yaşamını, onurunu ve haysiyetini korumaya yönelik meşru davranışları olarak değerlendirilir.

CP/CA/AK



î Başa
‘SİBİRYA’YA GÖNDERİLİYORLAR!!!’ ajans kafkas 

09.11.2005 - 18:52:26
ANNA POLİTİKOVSKOYA


î Başa ‘Bu yapılanlar, insanlarda sadece nefret uyandırıyor. Bütün gençler, namaz için, din için, dağlara ve ormanlara kaçıyorlar. Ve bunu da gizlemiyorlar. Gidiyorlar, yarın dönebilmek için! 13 Ekim devam ediyor.’

î Başa Nalçik'teki baskına katılanların aileleri, cumhuriyetten sürülmeye hazırlanıyorlar!

………..


î Başa 13-14 Ekim olaylarındaki çok şey, halen açıklanamıyor. Mesela bunlardan biri, o gün baskına katılanların çoğunun, emniyet binalarına yalınkılıç saldırmaları. Niçin açık hedef oldular? Bu yolla neye sahip olmak istediler?

Bir başka soru. Baskın için sabah ile öğlen arasının seçilmesi, silah toplamak için miydi? Onu da başaramadılar. Nalçik'teki ünlü narkotik şube baskınında bile böyle olmamıştı.

î Başa Mantıksız bir çıkış, bu. Denizdeki balinaların karaya vurarak intihar etmesi gibi. Belki de silahlı çatışmada ölmek, hapiste çürümekten çok daha iyiydi.

î Başa Hala sorular kurcalıyor aklımızı. Belki Nalçikliler üzerlerindeki sistematik baskıdan dolayı bunları halen düşünemiyorlar. Ama birkaç ay sonra, bu şok ve baskı geçince, Kabardey Balkarlıların çoğu da bunları düşünecek ve soracak.

…………..


î Başa Yanımıza geldi. Son iki senedir, polisler onlara çok kötü davranıyorlarmış. Üç çocuklu, başörtülü zavallı kadın; Zalina Kertbieva. Çocuklarının en küçüğü sekiz aylık, en büyüğü 4 yaşında.
13 Ekim'den sonra, o artık 24 yaşında bir dul. Zalina'nın ne bir eğitimi ne de işi var. Peki şu andaki durumu daha mı kötü yoksa eskisiyle aynı mı?

'Evet, daha kötü oldu' diye başıyla işaret ediyor. Zaten giysileri de bunu belli ediyor. Zalina, Nalçik'ten 1 saat uzaklıktaki Zolski bölgesinden.

Bu baskında, çok kadın eşini kaybetti. Aynen Zalina gibi. Onun 31 yaşında ve son dört senesini İslam'a adayan kocası da Nalçik baskınında vurulup ölenlerden.

Ama kocası ailesindeki hiç kimseyi hiç bir şeye zorlamıyordu. Mesela, kendi kardeşi Ruslan eski yaşam tarzını sürdürüyor.

î Başa Zalina'nın yanındaki Ruslan sözü alıyor; 'İslam, hiç kimseyi zorlamaz' ve sonra da ekliyor; 'Abim ailemizin en sakiniydi. Ama baskına katıldı? Çünkü son iki yıldır, polis ona yaşama hakkı vermemişti. Ve o da buna mecbur kaldı?'
Evet, Zalina genç bir Müslüman kadın yoksa vehhabi mi! Bu kıza vehhabi demek anlamsız, vehhabiliği kim biliyor ki Rusya'da. Var mı Rusya'da vehhabi? Zalina sadece bir mütedeyyin.

…………..


'O işinde namaz kılıyormuş' diye bir bağırış. Sanki bir mahkeme kararı açıklanıyor. Bu bağırışın sahibi Zolski belediye başkanı Hasan Zuberoviç Mahotlov. Yanında FSB Zolski bölge başkanı albay Asker Ligidov olduğu halde, odadakilere ağzına geleni söylüyor. Hiç utanmadan da devam ediyor; 'Çocukları namaz kılmaya zorladılar. Sürün bunları!!'

Zalina biraz da şaşkın kendi kendine mırıldanıyor; 'Üç çocukla birlikte mi!'

î Başa Belediye başkanı bağırmaya devam ediyor; 'Evet çocuklarınızla birlikte. Çocuklarınız, nasıl ölen polislerin çocukları ile birlikte okuyacak? Anneleri ve eşlerinin burada benden af dilemeleri gerekirken, bir de utanmadan cesetleri istiyorlar. Camide saatlerce zaman harcayacaklarına kendi işlerine baksaydılar.'

…………

Neden? Vakit geçiremezler mi camide? Bu çok mu yanlış. Bunların çoğu eskiden alkolik veya uyuşturucu müptelasıydılar. Düzeldiler ve camiye girdiler. Yoksa camiler 15 dakikalık için mi açılmışlardı?

Tabii ya, bütün gün kalacak değiller ya!

….………

Peki, aileleri nereye sürüyorlar?

Sibirya'ya!

Artık bize burada lazım değiller. Cesetleri de gömmelerine izin veremeyiz. Ne mezarlığa ne de çöplüğe. Yoksa tapınağa çevirirler orayı. Çocukları da kurt sürüsü gibi. Babalarına benzerler büyüyünce!

Yuvalarda da şimdiden bakmak lazım çocuklarının beslenme çantalarına, belki de bomba vardır???

Neyse, en azından başkaları için örnek olurlar, evlerinden atıldıklarında da. Peki o başkalar çok mu? Yani devlete güveni olmayanlar.

Yaklaşık yüzde 80.

Peki ne yapılacak?

Şu anda bu vahabistlerin yerlerini isimlendirmeyelim. Çünkü bunlar, o yerleri hemen tapınak yaparlar. Lütfen anlayın ne olduğunu…
..…..……..

Hasan Mahatlov bir anda insan olduğunu unutuyor ve tekrar bağırmaya başlıyor. 'Sürüyoruz hepsini. Kovun! Ben sadece söylemiyorum, yapıyorum da. Zaten halk da böyle istiyor'

……………

Yaaa. Evet, evet. Bu taleplerin hepsi resmi toplantılarla, karar altına alınmış. İlginç; çoktandır böyle kararlar alınmamıştı. Aynen 1930'lu senelerdeki gibi ama biz 1930'larda mı yaşıyoruz.
.................

Elime tutuşturulan bir evrak. 19.10.2005 tarihli bir toplantı karar tutanağı. Toplantıda Zalukokuaje kasabasındaki 763 kişinin tamamı yer almış.

Mahatlov toplantıda konuşuyor: 'Bu suçluların ailelerini kesinlikle çıkartmak gerekiyor. Çünkü onlar, kalan nesillerine de aynı şekilde kan davasını sürdürmelerini emretmişlerdir. Ve onlar hiç de az değiller. Hastanelerde, okullarda hep varlar. Onlarla çalışmak istiyor musunuz?'

…………

'Hepsini çıkartıyoruz' demiş toplantı sonunda belediye başkanı Hasan Mahotlov.

Ve devam etmiş; 'Hepsini, hem büyüklerini hem de çocuklarını. Düşünmeyin, kovun.'

Mahatlov'un yanındaki polis şefi albay Ruslan Gedmişhov hemen müdahale ediyor; 'O saldırıya katılmayanlar da buralarda öylesine kalmadılar. Onlar gözcüydüler, planları vardı.'
Ve karar: 'Militanların aileleri, yakınları sürülecek, saldırı ile alakalı olanların ailelerine sakal yasağı getirilecek, camiye Cuma günleri ve sadece 1 saatlik müsaade var. Tüm devlet kurumları da, eğer kendilerinde militanların yakınları çalışıyorsa işten atacaklar.
Bu karar 13.10.2005 tarihinde oybirliğiyle alınmıştır.'

…..………


Bir başka kasaba, bir başka karar metni. Sarmakova –Babuguey- kasabasının kararı, tarih 20.10.2005

1) Gençlerin toplantıları yasaklanacak.

2) Camilerdeki yasaklar tavizsiz uygulanacak.

3) Militanların aileleri kesinlikle sürülecek.


Toplantıda söz alan kasaba sakinlerinden B.K. Mahov, bağırmaya başlıyor, 'Niçin polis, bunların ailelerini hapse atmıyor. Bunların aileleri belli, yerleri belli. Liste yok mu polisin elinde? Benim oğlum böyle bir şey yapsaydı, öldürürdüm.'

……….....


Ve bir başka kasaba, Etoka.

Etoka'nın kararı: 'Kesinlikle militanların aileleri çıkarılacak.'

Etokalılar, Kabardey Balkar'ın devlet başkanına bir de ricada bulunuyorlar. 'Bütün Çeçenleri sürün.'

..……


Zolsko bölgesindeki postanede yapılan bir toplantının karar tutanağından; 'Bütün İnguş, Çeçen ve Dağıstanlılar ülkeden çıkarılsın…'

Ve yine Arsen Kanakov'a ricada bulunuluyor bu tutanakta, 'Başka bir millete de oturma izni vermeyin' diye.

..………….


İşte, bütün kararlar aynı.

……..…….



ZALİNA
Ve sürülmeye ilk aday, zavallı Zalina ile elinden tuttuğu 2 yaşında dünyadan habersiz zavallı kızı. Zalina diyor ki; 'Asla başörtümden vazgeçmeyeceğim. İsterlerse sürsünler beni.'

'Nereye gideceksin?'

'Bilmiyorum. Bana kocam çoktan demişti buralardan gitmeliyiz'

'Neden gitmediniz, peki?'ye cevabı ise 'Çünkü anne babamıza bakıyorduk, çok ağır hastaydılar. Babamı daha sonra kaybettik. Annemle beraber yaşıyorduk. Zaten devamlı takibat altındaydık ve gidecek paramız da yoktu.'

Evinden de belli zaten, fakrü zaruret içinde yaşadığı.

Yine soruyorum Zalina'ya, 'kocanın kan davasını sürdürecek missin' diye. Sadece sen de değil senin gibiler?'

'Tabii ki hayır' diyor. 'Benim amacım çocuklarımı büyütmek.'

Yine ben konuşuyorum, 'Dedikodular vardı, sizin tomarlarca dolarınız varmış, bunlar sizlere İslam ülkelerinden gönderiliyormuş.'

"Bunlar uydurma. Eğer paramız olsaydı, bu kadar fakir yaşar mıydık? Ben inanıyorum ki benim kocam hiç bir şeyi yanlış yapmadı. Ama her zaman polislerin takibi altındaydı. Ve işkence yapıyorlardı kocama. Bir de karşısına geçip alay ediyorlardı. 'Hani nerede Allah'ın. Gelsin de seni kurtarsın?' diye.

î Başa Kocam sadece ve sadece dini ve namazı savundu. Yasak olan şeylerle uğraşmadı. Tek anlamadığım, niçin namaz kılan birine iş verilmez?"


Sahi, neden namaz kılanlar polisin listesine geçer ki?

...................

JULETTA

Zalukokuaje'da taziye kabul edilen bir evdeyiz. Hacmurat Zarmukoviç Şogenov, baskında 36 yaşındaki oğlunu kaybetti. Sessizce ve acılı bir halde oturuyor. Hayatı boyunca kasabadaki zirai donatım kurumunda çalışmış.

Ya; ihtiyar insanların ne alakası var bu olaylarla?

Sesi titreyen Juletta, güzel, uzun boylu ama artık dul bir kadın.

Bu ailenin başında da sürülme tehlikesi var. Nasıl sürecekler? Neden? Babası, niçin oğlunun sorumlusu?

….…….....

Baba konuşuyor; 'Oğlum Aslan'ın orada olduğundan bile şüpheliyiz. Baskın günü saat 14 civarında bizi aramıştı, Nalçik'te çalışıyordu. 'İşteyim ve iyiyim' demişti.

Saat 19 gibi ise kasabaya, onun saldırıya katıldığı ve öldürüldüğü haberi geldi.

20 Ekim'de ben gittim, cesedini teşhis ettim. Ve cesedinde hiç mermi izine rastlamadım. Bence o kimliksiz çıktığı için, o anda olayların içine girmişti. Zaten bizim buralarda, öyle ateş falan açıldığı zaman kimse kaçmaz, bakmak için dışarı çıkarlar.'

………....


Juletta, başı açık, modern ve eğitimli bir bayan. Üstelik Kimya Biyoloji Fakültesi'nde öğretim üyesi. Girdiği şoku gizleyemiyor bu genç kadın.

Soruyorum, 'Kocanız sakallı mıydı' diye.

Cevabı, 'Hayır. Sakallı değildi. Beni savcılığa çağırdılar, saatlerce sorguladılar, kocanız sakallı mıydı, diye. Sakal, Rusya'nın neresinde, hangi yasalarda yasak. Kocam sakallı değildi, sadece namaz kılıyordu?'

'Çoktan beri mi vehhabilikle ilgileniyordu peki?'

'Sadece namaz kılıyordu. Beş yıllık evliydik ve beni de hiçbir zaman namaza zorlamadı. Sadece ben kendim, onun nasıl iyi ve dürüst bir hale geldiğini görünce, namaz kılmaya başladım. Ve ne var ki bunda, anlayamıyorum? Hiçbir yasak duruma kocam asla bulaşmadı. Biz geleneksel müslümandık. Bir kez daha söylüyorum, kocam o baskına katılmadı. Ve bir kez daha yineliyorum, kocam o baskına asla katılmadı. Eğer bizim geleneksel dini anlayışımız radikalleştiyse, bunun müsebbibi yönetimdekilerdir.'

Ve bir başka sorum ona; 'Sürüleceksen nereye gideceksin?'

'Bilmiyorum. Nedir benim ve 4 yaşındaki oğlumun suçu ki? Hala kocamın nerede ve nasıl öldürüldüğünü bilmiyorum. Cesedini bile alamıyorum. O zaten öldürülecekler listesindeydi, biz de sürülüyoruz.'

………….....

13 Ekim'den sonra büyük bir diyalog yaşansaydı, bu krizden çıkılabilirdi. Ama sadece baskı yapıldı. Namaz kılan, ya da kıldığından şüphe edilen herkes, terörle mücadele şubesine götürüldü, işkenceye teslim edildi. Camiler artık haftada sadece bir saat açık.

Bu yapılanlar, insanlarda nefret uyandırıyor. Bütün gençler, namaz için, din için, dağlara ve ormanlara kaçıyorlar. Ve bunu da gizlemiyorlar. Gidiyorlar, yarın dönebilmek için! 13 Ekim devam ediyor.

.................

Neden bu anlaşmazlık? Bu iş 'bizim' –Kremlin kastediliyor- onlara bazı şeyleri zorla kabul ettirebilme savaşımız. Saldırıyla hiç ilgisi olmayan insanlar, şimdi saldırıyı düzenleyenleri sevmeye başladılar. Bunlar bir savaşın habercisi. Ve çok da karışık bir durum. Zaten bir iç savaş olduğunu kabul edebiliriz, artık. Neden din yasaklanıyor? Hiç kimse bilmiyor bu soruların cevaplarını. Zor çözülen bir düğüm şu an bunlar, bizim için.


Anna Politkovskaya



 


î Başa
Arap gözüyle Ulu Önder
10 Kasım 2005 11:10  
İki Arap aydının, Atatürk'ün vefatı üzerine yazdığı çarpıcı yorumlar ilk kez gün yüzüne çıktı. Bakın Arap dünyası Ulu Önder'i nasıl görüyor, nasıl anlatıyor!

     Takvim Gazetesi'nden Mehmet Çetingüleç anlatıyor:
     
     Yaklaşık 3 ay önce Cezayir Büyükelçisi Abdelhamid Senouci Bereksi'yi ziyaret etmiştim. O gün Sayın Büyükelçi'den çok şey öğrendim. Yanından ayrılırken bana önemli bir belge verdi. Kapağında "Cezayir Büyükelçiliği- Ankara- Mustafa Kemal Atatürk'e Saygılar" yazan bir dosyaydı bu. İçinde Kasım 1938 tarihli Cezayir'de yayınlanan El-Şihab gazetesinde 2 Arap aydınının yazısı yer alıyordu. Arapça orijinali ve Türkçe çevirisiyle. Bundan tam 67 yıl önce, Atatürk öldüğünde Arap aydınları O'nu yazmıştı. Bugün, o değerlendirmeler çok önem taşıyor. "Önder"in sadece Türkler için değil tüm Müslümanlar için "kurtarıcı" olduğu, buna karşılık padişah ve etrafındaki din adamlarının Mustafa Kemal'e neler yaptığı detayıyla açıklanıyor. Türkiye'de her 10 Kasım'da Atatürk anlatılıyor. Türkçe anlamak istemeyenlere belki bir kez de Arapça anlatmak gerekiyor. î Başa Gazetede yer alan ilk yazı ülkenin ünlü aydınlarından Abdülhamit Bin Badis'e ait: "Muhtelif dönemlerde gelip, tarihin akımını değiştiren, yeni bir oluşumu gerçekleştiren, doğunun en bariz zeki şahsiyetlerinden, çağdaş tarihte insanlığın tanıdığı en büyük insan, mübarek Ramazan ayının on yedinci günü hayata gözlerini yumdu. İşte bu lider, Türkiye'yi yok olmaktan kurtaran, adını, şanını, onurunu koruyan ve bugünkü durumuna kavuşturan, Çanakkale'de Gelibolu, Anadolu'da Sakarya kahramanı Mustafa Kemal'dir.
     
     'Tüm Doğu'nun kurtarıcısı'
     î Başa O, sadece Türkiye'nin değil, aynı zamanda tüm Doğu'nun kurtarıcısıydı. Zira Doğu'yu Türkiye'den soyutlamak olanaksızdır. Türkiye asırlar boyunca İslam alemini kucaklamış ve içinde yer almıştır. Türkiye büyük muharebeden önce, batı saldırılarına karşı, doğu uyuşmazlık ve savaş cephesiydi.
î Başa Hristiyanlık taassupluğu içinde olan batı ülkelerinin çirkin sömürü emellerinin hedefiydi. Savaşın sona ermesiyle, Türkiye'nin savaştan çözülmüş ve dağılmış olarak çıkmasıyla, batı ülkeleri yaldızlı sömürü isimleri altında, Müslüman doğu milletlerini paylaşmaya başladılar.
î Başa Hilafetin payitahtını ve Türkiye'yi işgal ettiler. Padişahı buyruk ve denetimleri altına aldılar. Mareşal Allenby, Kudüs'e girdiğinde şöyle demişti: "Haçlı Seferleri bugün bitmiştir." Allahü Teala'nın Kemal aracılığıyla ihsan ettiği mucize olmasaydı, Türkiye de giderdi, onunla birlikte Şark da yok olurdu.
î Başa İşte bu ortamda Kemal, dağılmış olan mukavemet güçlerini topladı. Kahraman Türk evlatları ve kardeşleri onun etrafında birleştiler. Azil ve asil Türk milletinin barınağı olan Anadolu topraklarına direniş ruhunu aşıladı. Tutsak Padişah ve destekçi hükümetine ve içerideki deccal din adamlarına karşı mücadele etti.
î Başa Başta İngiltere olmak üzere, batı ülkelerine, dış güçlere derslerini verdi. Kükredi, direndi, mücadele etti. Müslüman Şark'a yeniden ümit verdi. İşte bundandır ki Mustafa, yalnız Türkiye'nin değil, tüm Doğu'nun kurtarıcısıdır. Tarihin seyrini değiştirmiş ve doğu için yeni oluşumun esaslarını belirlemiştir.
Gerçekten o, biraz önce belirttiğimiz gibi, tarihin derinliklerinden bu yana insanlığın inancında ve yaşantısında etkileri olan doğunun en bariz şahsiyetlerindendi.
     
     Tarikat şeyhleri ne yaptı?
     Türk'ün Atası, Atatürk'ün kişiliğine ilişkin araştırmanın tüm yönlerine burada değinmemiz zaman ve zemin bakımından olanaksızdır. Ancak, İslamiyet'le ilgili tutumu hakkında burada bir şeyler söylemeyi kendim için uygundan öte elzem görüyorum. Mustafa Atatürk'ün bu husustaki tutumu onun büyüklüğünün göstergelerinden biridir. Buna rağmen, Mustafa, her Müslüman'ın kalbini kıran ve ona üzüntü veren haksız eleştirilere hedef olmuştur. Mustafa'ya bu akıştırmayı yapan gerçek sorumluların bilinmesi gerekir. Bu sorumlular kimdir? Bunlar İslamiyet'i temsil edenler, İslamiyet adına konuşanlar, kendilerini başkalarından daha dindar Müslüman addedenler ve dini nüfuzlarıyla insanların hayatlarına yön verenlerdir. Bunlar Müslümanlar'ın Halifesi, Müslümanlar'ın Şeyhul İslam'ı, din adamları ve tarikat şeyhleridir. Müslümanlar, Osmanlı Sultanı'nı kendilerinin halifeleri olarak kabul ederlerdi.
     
     'Padişah, cihat ilan etti'
     Müslümanlar'ın Halifesi'ne (Padişah) gelince; başkentini işgal eden İngilizler'in tahtı tasarrufu altında sayarında sakin ve sessizce oturmuştur. Hayır! Padişah sessizce oturmamıştır. Anadolu'daki direniş hareketini yok etmek için İngilizler'in elinde alet olmuş, emrine karşı gelenlere, Atatürk ve beraberindekilere cihat ilan etmiştir. Şeyhul İslam ve din adamlarına gelince; bunlar Padişah'a kendi adına imzalaması ve izniyle insanlara dağıtılması için bildiri hazırlıyorlardı. Bildirilerde Mustafa Kemal'in hain olduğuna ve öldürülmesinin helal olduğuna işaret ediliyor ve onu öldürene ödül vaat ediliyordu. Yunan uçakları bu bildirileri Padişah'ın izniyle taşra halkına atıyorlardı. Delalete düşmüş tarikat şeyhleri ve müritlerine gelince; bunlar İngilizler'e ellerinde bulunan Padişah'a avenelik yapıyorlardı. Bildiri dağıtıp insanları mücahitlere karşı kışkırtıyorlardı. Osmanlı Padişahı'nı kendilerinin Halifesi olarak kabul eden Müslüman toplumlara gelince; bunlardan birkaçı hariç, diğerleri bağlılıklarından vazgeçerek kendilerine ve padişaha düşman olanların saflarında yer almışlar, diğer bazıları da kendilerini esir alanlarla birlikte Müslümanlar'a ve Padişah'a karşı silahlı mücadeleye katılmışlardır. İslamiyet nerede? Kendisine savaş açılan devrimci Musafa ne yapsın?
     
     'Hedef, sahte Müslümanlar'
     î Başa Mustafa Kemal, bütün bunlara dur diyecek devrimini başlattı. İslamiyet'e karşı cephe almadı. Onun hedefi sahte Müslümanlar idi.
Kendi gitmiş, adı kalmış, Hilafeti ilga etti. Alimleri yönetimden uzaklaştırdı. Mecelleyi uygulamadan kaldırdı. Zakkum ağacı gibi tarikatları köklerinden temizledi. Müslüman uluslara, 'Kendinizi düzeltip geliniz, bağımsız milletlerin anlaşıp yardımlaştıkları gibi, sizlerle anlaşalım, işbirliği yapalım' dedi. Kur-an'ın Türkçe mealini hazırlattı. î Başa Mescit ve camilerinde dini vecibelerini ifa etmelerini sağladı. Nitekim İslami geleneklerin kutlanması her geçen yıl yaygınlık kazanmıştır. Bunun en bariz örneği, rahmetlinin cenaze merasiminde sergilenen İslami görünümdür.
Mecelle'nin uygulamadan kaldırılmasını savunacak konumda değiliz. Ancak insanların şunu bilmelerinde fayda görüyoruz. Hanefi mezhebinin seçkin görüşleri esas alınarak hazırlanmış olan Mecelle'nin asırlar boyu bir milletin hukuk gereksinimine cevap vermesi elbette düşünülemez. Evet, İslamiyet tüm mezhepleriyle birlikte insanlığın ihtiyacına cevap verebilecek bir dindir. Ancak, ortada küçüklüğünde mezhebinden öğrendiğine ve duyduğuna ilave sayılacak herhangi bir yeniliğe kapalı, yeni görüş oluşturacak birikimden mahrum, donuk, tutucu bilginlerin olduğu unutulmamalıdır. Ayrıca insanların El-Ezher ülkesi Mısır'ı hatırlamaları gerekir. Aile Hukuku dışında bu ülkede herhangi bir şeriat hükmü uygulanmamaktadır. Yargı, Hanefi mezhebini esas alan Aile Hukuku'nu uygulamakta olup, ender haller dışında diğer mezhepler terk edilmiş durumdadır. Evet, Atatürk Şeriat Hükümleri'ni yürürlükten kaldırmıştır. Bunun tek sorumlusu kendisi değildir. Zira, Türkler ne zaman arzu ederlerse, istedikleri biçimde Şeriat Hükümleri'ni geri getirebilirler. Ancak (iyi bilinmelidir ki) Atatürk, Türkler'e dünya milletleri arasında özgürlüklerini, bağımsızlıklarını, egemenliklerini ve onurlarını kazandırmıştır. Bu kazanım olmadan hiçbir şeyin geriye iade edilmesi olanaksızdır. Şeriat Hükümleri'ni reddeden, onun yerine Napolyon Kanunları'nı ikame eden diğer milletlerine ne kazandırdılar? Bilginleri ne dediler? Allah, Mustafa'ya gani gani rahmet eylesin. İyilikleri terazide ağır gelsin. İyilik edenler zümresine ilhak etsin. î Başa Cezayir, Türkler'in dönemini iyilikle yad eder. Aramızda din, tarih, kan ve komşuluk bağları bulunan kardeşimiz asil Türk milletine ve aziz Türkiye'ye tüm Cezayir'in taziyelerini sunar, üzüntülerini paylaşır, evlatlarından salih halef, şimdi ve gelecekte başarılarının devamını dileriz. Allah'ın izniyle Türkiye bu yolda mutluluğunu ve kalkınmasını, şanlı geçmişi, büyük şahsiyetin atılımları ve başarılarıyla dolu tarihine yakışacak biçimde gerçekleştirecektir.
 


î Başa
Mustafa Kemal'in resmi uğruna göz hapsine alındı

î Başa Latife, kurtuluş için bir adak dilemişti. Mustafa Kemal İzmir'e muzaffer olarak girerse, onu mutlaka evinde misafir edecekti. Hayranlık duyduğu Mustafa Kemal'in fotoğrafını göğsünde taşıyordu


Sırlarıyla Latife Hanım - 1
İpek Çalışlar

SUNUŞ

Atatürk'ün eşi olarak tanıdığımız Latife Hanım'ın yaşamı üzerine çok da fazla bir şey bildiğimiz söylenemez. Bildiklerimiz daha çok evli oldukları iki buçuk yıllık dönemle sınırlı. Üstelik bu bilgilerin çoğu Latife Hanım'ın kişiliğini anlamayan, entelektüel birikimini görmek istemeyen kişilerin anılarına dayanıyor. Latife Hanım, Atatürk'le evlendiğinde 22, boşandığında 25 yaşındaydı. Ayrıldıktan sonra sırları ve acılarıyla 50 yıl daha yaşadı ve 75 yaşında öldü.
Latife Hanım'ı örten sır perdesi bir türlü aralanmadı, gerçekten kim olduğu anlaşılamadı.
Bu araştırma, Latife Uşşaki'nin karanlıkta kalmış yaşamını ve Atatürk'le evli olduğu iki buçuk yıl boyunca Türkiye'nin modernleşmesinde oynadığı rolü ortaya çıkarmayı amaçlıyor.
Bu araştırma, bugüne kadar dikkate alınmayan ya da bilinmeyen pek çok yerli-yabancı kaynağa ve Latife Hanım'ın yakınlarının anlattıklarına dayanıyor.
Latife Hanım, politikayla ve Türkiye'nin geleceğiyle çok yakından ilgilenen, kocasının arkasında değil yanında durmayı ilke edinmiş bir kadındı. Evliliği sırasında Mustafa Kemal'in yardımcısı olarak kabul edildi. Boşanmalarının ardından dışlandı; zaman zaman kapısının önüne nöbetçi kulübeleri dikildi, potansiyel bir tehdit muamelesi gördü. Atatürk hayattayken Latife Hanım'a saygılı davranmaya özen gösterenler, Atatürk'ün ölümünün ardından Latife Hanım'a karşı bir karalama kampanyasına giriştiler.
Dünya basını, Latife Hanım'ı ilk günden itibaren bir kadın hakları savunucusu olarak tanıdı ve tanıttı. Latife Hanım, gerçekleştirilen reformlarda rol oynadı. Türkiye'de hemen hemen hiç vurgulanmayan bu gerçeği, Türkiye'nin ilk kadın avukatı, Süreyya Ağaoğlu Cumhuriyet'in 50. yılında, onuruna düzenlenen törende hatırlattı: "Ömrümün sonuna kadar Türkiye'ye ve bilhassa Türk kadınına yapmış olduğu hizmetler için Atatürk'ü ve başlangıçta yardımcısı olan Latife Hanım'ı hatırlamayı bir vazife biliyorum" diyerek gerçeği anlatmaya çalıştı.
Uşakizade Ailesi'nden Muammer Erboy ile Emine Uşaklıgil'e katkıları için teşekkür ediyorum.

İzmir'in ünlü ailesi Uşakizadeler'in kızı Latife, tam üç aydır evinde göz hapsindeydi. Latife, Sakarya Savaşı'nın ardından çok heyecanlanmış, "Ben artık buralarda duramam" diyerek, 1921 sonbaharında, üniversite eğitimi gördüğü Paris'ten ayrılıp İzmir'e dönmüştü. İzmir'in işgalinden sonra Güney Fransa'ya yerleşen aile, Latife'nin bu isteğine engel olamamıştı. Gümrükten geçerken Yunanlı görevliler, ondan casus diye şüphelenip üstünü başını didik didik aramışlardı. Bir dergiden kesip boynundaki madalyona yerleştirdiği Mustafa Kemal fotoğrafı başını belaya sokmuştu. Cesaretine, yurtseverliğine ve liderliğine büyük hayranlık duyduğu Mustafa Kemal'in fotoğrafını göğsünde taşıyordu.
Başına gelenlere çok öfkelenip İzmir'in önde gelen bir yetkilisine, "Buraları düşman işgal etti ama, Mustafa Kemal memleketi kurtaracak" diye zehir zemberek bir mektup göndermişti.
Latife'nin mektubu, yolunu şaşırıp Yunanlı askerlerin eline geçince onu evinde göz hapsine almışlardı.

Yunan askeri kayboluyor
Kapısında sürekli iki Yunan askeri nöbet bekliyor, her saat başı işgal askerleri tarafından kontrol ediliyordu. Sonu gelmeyecek bir kâbus yaşıyor ama asla kaçmayı aklından geçirmiyordu. Umudunu yitirmemişti. Kurtulacağına emindi.
9 Eylül günü, kapısında nöbet bekleyen Yunanlı askerler ansızın ortadan kayboldu. Kuvayı Milliye Ordusu İzmir'e giriyor, Türk mahallelerinden sevinç çığlıkları yükseliyordu. Geri çekilen işgal askerlerinin telaş ve gürültüsünü duyuyordu. Tutukluluğu sona ermişti; artık özgürdü.
Yalnız Latife'nin değil, o gün bütün İzmirli kızların kalbi Mustafa Kemal için çarpıyordu. Tavan aralarında gizli gizli, kırmızı kumaşlara inciyle ay-yıldız işliyorlardı. Mustafa Kemal'i karşılayacak İzmir'i bayraklarla donatmak için...
Yanık yüzlü, tığ gibi endamlı, engin bakışlı, yakışıklı masal kahramanını karşılamaya hazırlanıyorlardı.
Tekerlekleri kırmızı beyaz kurdele sarılı; kenar çemberleri küçücük pembe güllerle bezenmiş arabası, otomobilden çok yürüyen bir gül bahçesini andırıyordu.
Latife de Mustafa Kemal'i karşılayan İzmirlilerin arasındaydı.
Genç kadın, kurtuluş için bir adak dilemişti. Eğer Mustafa Kemal İzmir'e muzaffer olarak girerse, onu mutlaka evinde misafir edecekti, şehre giren askerlere hediyeler dağıtacaktı.

Davet mektubu yazıyor
Hayranı olduğu komutanı evinde misafir etmeye kararlı olan Latife, bir davet mektubu yazdı. Emir eri Ali Metin'e göre Mustafa Kemal, mektubu alınca bir Türk kızının kendisini davet etmesine çok memnun olmuştu.
Latife, 10 Eylül sabahı da lokum, şeker ve sigaradan oluşan adak paketini eline aldı, Göztepe'deki köşkün körfeze hâkim verandasının merdivenlerinden inip kendinden emin adımlarla yoluna devam etti.
İzmir'in kurtuluşu için adadığı sigara ve lokumları dağıttıktan sonra karmakarışık duygularla evine geri döndü. Ama çok garip bir durumla yüz yüze geldi. Üzerlerinde tuhaf giysiler olan silahlı kişiler evini kordon altına almışlardı. Mustafa Kemal'in Karadenizli korumalarıydı bunlar. Ama tabii böyle bir şey hiç aklına gelmedi. Şaşkınlık içinde suratlarına baktı. Bahçe kapısına yaklaşınca, "Yasak, giremezsin!" diye bir ses yükseldi. Ne olduğunu anlamaya çalıştı. Üç aydır göz hapsinde tutulduğu için kapı dışarı çıkamadığı eve, bu kez de giremiyordu.

Evde ilk karşılaşma
Latife'nin ömür boyu sırdaşı olan kız kardeşi Vecihe İlmen, Atatürk'ün Uşakizadeler'in Göztepe'deki evine nasıl geldiğini 1984 yılında Yalçın Pekşen'e şöyle anlatmıştı:
"O sırada İzmir Belediye reisi olan zat, benim dedemin kâtibi Halim Efendi'ye telefon etmiş. Sizin köşke gidebilir miyiz? diye. Tabii babama bile sormadan, 'baş üstüne' demişler. Atatürk de, 'Hemen gidelim' demiş. Yani evdekilerin haberi olmadan Atatürk bizim eve geliyor. Yanında rahmetli Cevat Abbas, yaveri Resuhi Bey ve Salih Bozok var. Evde de hiç kimse yok. Yalnız uşaklar bir de dadım. Latife Hanımefendi de bir adağı var, onu adamaya gitmiş. 'Biz bu düşmandan kurtulursak adak yapacağım, askerlere hediyeler vereceğim' demiş. Lokum, sigara, şeker falan götürüyor adak olarak. Bu sırada da Atatürk eve geliyor. Bizim ev Göztepe'de bütün İzmir Körfezi'ne hâkimdir. Çok güzel bir ev. Atatürk evi geziyor, odaları beğeniyor. Hatta hangi odada yatacağını, nerede çalışacağını bile söylüyor ve, 'Ben burada kalayım' diyor. Ama evin sahiplerini tanımıyor. O sırada Latife Hanım dönüyor. Bir de bakıyor, kapıda Karadenizli neferler nöbet tutmuş. Yasak diyorlar kardeşime.
'Benim evim burası' diye direnince, teğmen gelmiş 'Peki hanımefendi' demiş, içeri bırakmışlar."
Latife, ne olduğunu anlamaya çalışıyor.
Ayak ayak üstüne atmış, ev sahibi gibi koltukta oturan, çok yakışıklı, sarı saçlı erkeği görüyor. Adağını yerine getirmeye gittiği sırada mucize mi gerçekleşmişti, yoksa rüya mı görüyordu...
Mustafa Kemal hiçbir şey olmamış gibi sakin, sigarasını içiyor ve uzaklara bakıyor. Birdenbire karşısında beliren genç kızı görünce nezaketle ayağa kalkıyor. Latife'nin, yüreğindeki şaşkınlık, heyecan, şükran dolu karışık bu duygu selini bastırması mümkün değil. Kendisine uzanmış eli görünce, "öpeyim" diye sarılıyor.
"Küçük Hanım ben el öptürmem, hanımların eli öpülür" yanıtını alıyor.

Özel bir kadın
Birkaç saniye sonra konuşmaya başlamışlardı. Latife ona durmadan teşekkür ediyordu. Mustafa Kemal kısa konuşmaları sırasında Latife'nin İzmir'e dönüş hikâyesini dinlemiş, boynundaki madalyonda kendi resmini taşıdığını öğrenmişti. Sohbet kısa sürdü ama, Mustafa Kemal Paşa, Latife'nin özel bir kadın olduğunu hemen anladı.
Evde kalabilmek için Latife'nin iznini istedi. "Ben burayı çok beğendim. Müsaade eder misiniz burada oturayım?" diye sordu.
"Tabii, ne demek, şeref duyarız Paşam" yanıtını aldı.
Ne var ki, Mustafa Kemal, Latife'yi gördükten kısa süre sonra fikrini değiştirdi ve karargâhını Uşakizadelerin evine taşımaktan vazgeçti. O günlerin gazetecisi Ahmet Emin Yalman'ın anlatımına göre, "Evde çok canlı ve çok hareketli bir genç kız bulunduğunu görünce, karargâhını ikinci derecede münasip bir binada kurmaya karar kıldı."
Ancak büyük İzmir yangını Mustafa Kemal'in kararını değiştirmesine neden olacaktı.

Karargâha gelen genç kız efsanesi

Efsane gibi tekrarlanan ve yaygın olarak bilinen ilk tanışma öyküsü ise kız kardeşi Vecihe İlmen'in anlattıklarından oldukça farklı. Diğer öykü şöyle:
Peçesiz, yüzü açık şık giyimli bir genç kız Mustafa Kemal'in karargâhına geliyor, ısrarla onunla görüşmek istediğini söylüyor, odasına girip kendisini tanıtıyor ve evine davet ediyor. İçinde Mustafa Kemal fotoğrafı olan madalyonu Gazi'ye gösteriyor. Ailesinin yurtdışında olduğunu söylüyor ve Mustafa Kemal'i misafir etmek istiyor. Atatürk biyografilerinde tanışmanın öyküsü hep böyle anlatılıyor.
Ancak, karargâh diye anlatılan yerin, Uşakizade Köşkü olduğunu bu öyküyü aktaranlar fark etmeyip belirsiz bir karargâhtan söz ediyorlar. Aslında burası Latife Hanım'ın Göztepe'deki eviydi.
Mustafa Kemal, ilk tanışmalarının üzerinden 10 yıl geçtikten sonra, Akşam gazetesi yazarı Necmettin Sadak'a, Armstrong'un Bozkurt kitabı ile ilgili düzeltmeleri yazdırırken, biyografilerde yazılan "ilk karşılaşma" anlatısının da doğru olmadığını not ettirmişti.

Tanışmanın duygularını Halide Edip de anlattı

Mustafa Kemal Paşa, Latife ile karşılaşmasını Halide Edip'e anlatmıştı:
Mustafa Kemal Paşa o akşam pek neşeliydi. Latife Hanım isminde genç bir hanımla tanışmıştı. O gece bu genç kadın hakkında bir hayli konuşuldu.
"Bu Küçük Hanım sizi tanıyor ve sizden hocam diye söz ediyor!" dedi. Kolejin hazırlık sınıfında karşılaşmışız.
Paşa, Latife Hanım'ın kendisine âşık olduğunu hayal ediyordu. Gerçi o günlerde, bütün kadınlar boyunlarında onun fotoğrafını taşıyor olabilirlerdi. Âşık olmaları gerekmiyordu. Aşk, bu sırada Mustafa Kemal'in başına gelebilecek en iyi şeydi. Fısıldayarak şöyle demişti:
"Boynunda, benim resmim olan bir madalyon taşıyordu. Yanıma geldi ve bana 'Kızdınız mı?' diye sordu."
"Niye kızayım ki!" dedim.
Mustafa Kemal, Latife'den söz ederken kıkır kıkır gülüyordu.

YARIN
  • Mustafa Kemal'i ürküten genç kız...
  • "Nefis piyano çalıyor, Faust'u ezbere okuyordu"
     


    î Başa
    Çeşitli Sorular ve Cevapları m.ş.e. - milli gazete.  
    Mehmet Şevket Eygi
    09.11.2005
    SORU: Türkiye’deki en büyük iktisadî-malî (finansla ilgili) kriz kasıtlı olarak mı çıkartılmıştır?
    CEVAP: Kesinlikle kasıtlıdır. Türkiye’yi zayıflatmak, ABD’nin, AB’nin, İsrail’in nüfuzu altına sokmak için planlı ve programlı olarak çıkartıldı.
    SORU: İsrail’in Türkiye üzerinde ne gibi emelleri vardır?
    CEVAP: Yahudi devleti Türkiye’yi bir tür sömürge haline getirmek istiyor. Nasıl, eskiden Sovyetler Birliği’nin uyduları vardıysa, Türkiye’nin İsrail uydusu olmasını istiyor. Türkiye’nin bir kısmı “Büyük İsrail” sınırları içindedir.
    SORU: Türkiye bağımsız mıdır?
    CEVAP: Hem bağımsızdır, hem değildir.
    SORU: Güneyimizde bağımsız bir Kürt devleti kurulma tehlikesi var mıdır?
    CEVAP: Çoktan kurulmuştur. Kürt devleti demek yanlıştır. “Jüdeo-Kürt Devleti” denilmelidir. Bayrağı vardır, bir devlette olması gereken bütün kurumları vardır. Sınır kapısında “Welcome to Kurdistan” yazılmıştır.
    SORU: Böyle bir Kürdistan ileride Türkiye’nin parçalanmasına yol açmaz mı?
    CEVAP: Kesinlikle açar.
    SORU: Kürdistan’ın yaşama şansı var mıdır?
    CEVAP: Türkiye, İran ve Arap alemi böyle bir devletin yaşamaması için ellerinden geleni yapacaklardır. Belki de Üçüncü Dünya Savaşı Kürdistan yüzünden çıkacaktır.
    SORU: Türkiye şu anda kaç nüfuz bölgesine ayrılmıştır?
    CEVAP: İki nüfuz bölgesine. Doğuda ABD ve İsrail nüfuzu vardır, Batı’da AB nüfuzu.
    SORU: Türkiye’de kripto Yahudi var mıdır ve güçleri ne kadardır?
    CEVAP: Vardır ve güçleri çok büyüktür.
    SORU: XÜSİAD nasıl bir lobidir?
    CEVAP: Kripto Yahudilerin yönettiği ve yönlendirdiği bir işadamları derneğidir, büyük ağırlığı ve etkisi vardır.
    SORU: Bu dernekte ne kadar kripto Yahudi vardır?
    CEVAP: Çoktur, derneği ellerinde oynatmaktadırlar.
    SORU: Kripto Yahudi ne demektir?
    CEVAP: Dıştan, bulunduğu ülkenin dininde görünen, içten ise Yahudi olan kimselerdir. Bu Yahudilik iki şekilde tezahür eder: Biri dinî açıdan, ikincisi sosyolojik kimlik açısından. Kripto Yahudi Selim, Osman, Kaan, Oktay vs gibi Türk isimleri taşır. Genellikle, bir de gizli Yahudi ismi vardır.Mesela meşhur Selanikli eğitimci Şemsi efendinin Yahudi ismi Şimon’dur. Dıştan Türk ve Müslüman görünen bu kişi aslında Sabataycı bir hahamdır.Mezarı halen Üsküdar Bülbülderesi Dönmeler (Avdetîler) kabristanındadır.
    SORU: Kripto Yahudiler Türkleri ve Müslümanları sever mi?
    CEVAP: Onlara “Acı Soğan” dediklerine göre bu sorunun cevabını siz veriniz.
    SORU: İçlerinde bazı Kripto Yahudilerin de bulunduğu bazı kişi ve çevreler Türkiye’nin ABD hesabına savaşmasını istiyorlar, niçin?
    CEVAP: Savaşlar birtakım kişi ve lobilere yüz milyarlarca dolarlık kâr getirir de ondan.
    SORU: Ama onların da oğulları var, savaşta ölebilirler.
    CEVAP: Onların oğulları geri hizmetlerde bulunur. PKK savaşında şehit düşmüş bir kripto çocuğu biliyor musunuz?
    SORU: Birtakım siyasîler meşruiyetlerini ve güçlerini nereden alıyor?
    CEVAP: ABD’den, İsrail’den, AB’den... Bunlar desteklerini çekerse üç ile altı ay içinde tepetaklak olurlar.
    SORU: Türkiye, İran, Suriye... Bu üç komşu ülkenin birbirleriyle dost olması, aralarındaki iktisat, ticaret, turizm, eğitim ilişkilerinin en yüksek seviyede bulunması gerekmez mi?
    CEVAP: Gerekir, böyle bir şey üçünün de menfaatlerine uygundur. Gelgelelim ABD, İsrail, ABböyle bir şeyi istemezler ve buna izin vermezler. Türkiye ile Suriye’nin birbirlerine Moğolistan ile Bolivya kadar uzak olmaları gerekmektedir.
    SORU: Türkiye’yi AB’ye alacaklar mı?
    CEVAP: BÖLÜNMEMİŞ ve GÜÇLÜ bir Türkiye’yi AB’ye kesinlikle almazlar. Bölecekler, Batı tarafındaki kısmını üye olarak alacaklardır. Söylemeye hacet yok, bu bölge Kripto Yahudilerin kontrolunda olacaktır.
    SORU: Bağımsız birKürt devletinin en büyük zararı kimlere olacaktır?
    CEVAP: Kürtlere olacaktır.
    SORU: Hırsızlar ve Haramyiyiciler Türkiye’ye hizmet edebilir mi?
    CEVAP: Edebilirler ama o hizmetlerin bir hayrı olmaz. Onlar asıl hizmeti kendilerine yapmaktadır. Kendi ülkesini, kendi halkını, kendi devletini soyanların hizmetleri aldatıcıdır.
    SORU: Birtakım sahte İslâmcılarla Kripto Yahudiler arasındaki münasebetler nasıldır?
    CEVAP: Birbirlerini sevmezler ama şu anda tam bir işbirliği içindedirler.
    SORU: Halkın, ülkede olup bitenlerden haberi var mıdır?
    CEVAP: Yoktur. Halk yarım asırdan fazla bir zamandır uyutulmakta, afyonlanmakta, sersemleştirilmekte, yararına ve zararına olan şeyleri ayırt edemez hale getirilmiş bulunmaktadır. Kripto Yahudilerin kontrolunda bulunan bazı beyin yıkama kurumları halk yığınlarında akıl bırakmamıştır. Ülkede gerçek dışı, hayalî, sun’i bir gündem vardır.
    SORU: Türkiye’yi bekleyen üç büyük tehlike sizce nelerdir?
    CEVAP: ABD ve İsrail hesabına savaşa girmek... İstanbul’da büyük ve tahrip edici birdeprem olması... Ülkenin parçalanması...
    Soru: Büyük İstanbul depreminde kaç kişi ölebilir?
    CEVAP: İstanbul Teknik Üniversitesi’ne yaptırılmış olan bir rapora göre şehirde 40 bin bina yerle bir olacaktır. Her binada yirmibeş kişi olsa öleceklerin sayısını siz hesaplayınız. Ayrıca yirmi bin yangın çıkacağını da hesaptan uzak tutmamak gerekir.
    SORU: Sorumlular, ilgililer, idareciler böyle bir depreme karşı tedbir alıyor mu?
    CEVAP: Maalesef almıyor. Depremde yıkılacağı kesin olarak bilinen binaların mutlaka en kısa zamanda boşaltılmaları gerekmez mi?
    SORU: Türkiye’nin kaç anayasası vardır?
    CEVAP: İki anayasası vardır: Biri, bildiğimiz devletin anayasası. İkincisi Derin Devlet’in gizli anayasası. Bu ikinci anayasa birincisinden üstündür.
    SORU: Türkiye sağlıklı bir toplum yapısına sahip midir?
    CEVAP: Değildir. Çözülme, dağılma, yabancılaşma, kokuşma almış yürümüştür.
    SORU: Çözülme, dağılma, yabancılaşma, kokuşma ne demektir, açıklar mısınız?
    CEVAP: Bu sütunların hacmi böyle açıklamalara yetmez. Sosyoloji, antropoloji, tarih felsefesi, derin düşünce kitaplarından okuyabilirsiniz.
    SORU: Türkiye’de İslâm ilerliyor mu?
    CEVAP: Hem ilerliyor, hem geriliyor.
    SORU: Ama kubbeli camiler, göğe yükselen minareler, günde beş kez hoparlörlerin gür sesleriyle âsümanı çınlatan ezanlar, bazı yerlerde sokaklara ve meydanlara taşan cuma cemaatleri... Atam-Köy’de yedi yaşında hafız olan çocuk...
    CEVAP: Lütfen geri zekalılığı bırakınız. Bunlar Müslümanların hür, aziz, güçlü, hâkim ve üstün olduğuna delalet etmez.
    SORU: Türkiye’deki sistem ilânihaye Kıyamet’e kadar sürer mi?
    CEVAP: Sürmez. Mutlaka, şöyle veya böyle tarihî devamlılığa dönülecektir. Ya yatay (horizontal) şekilde, yahut dikey (vertical) bir iradenin sevkiyle...
    SORU: Müslüman önderler, temsilciler, sorumlular ilk olarak ne yapmalı?
    CEVAP: Yapılması gereken çok önemli vazife ve hizmetler var ama ilk yapılması gereken şey, günde en az bir milyon adet satılacak ve son derece etkili olacak bir gazete ile, haftada en az yarım milyon satacak bir dergi çıkartmaktır.
    SORU: Müslümanların en büyük zaafları, açıkları sizce nelerdir?
    CEVAP: YETERLİ sayıda VASIFLI, GÜÇLÜ, ÜSTÜN, BAŞARILI hizmet elemanlarına sahip olmayışlarıdır. Müslümanlar yarım asırdan fazladır, sadece kemmiyete (kelle sayısına) önem verdiler, keyfiyet ve vasıf üstünlüğü meselesi üzerinde durmadılar.
    SORU: Türkiye’de büyük hadiseler, korkunç hercümercler yaşandığında, birtakım seçkinler ülkeyi terk edip ABD’deki villalarına sığınabilecekler midir?
    CEVAP: Hiç sanmıyorum. Vezüv’ün lavları, kızgın külleri, boğucu dumanları onları da helâk edecektir.
    SORU: Müslümanlar uyuyor mu?
    CEVAP: Pek küçük bir azınlık dışında uyuyorlar.
    SORU: Nasıl uyuyorlar?
    CEVAP: Yatakta uyuyorlar, ayakta uyuyorlar.
    SORU: Dindar bir kişi öncelikle ne yapmalıdır?
    CEVAP: Beş vakit namaz kılsın, elden geldiği kadar farz namazları cemaatle eda etsin.
    SORU: Bu kurtuluş için yeterli midir?
    CEVAP: Yeterli değildir ama namaz kılınırsa ilahî yardım ve ilham gelir, bunun ardından başka iyi şeyler de yapılmaya başlanır.
    SORU: Benim Hazret-i Muhterem’im çok büyüktür, gökte uçmaktadır, bol bol keşif ve keramet göstermektedir, falan filan...
    CEVAP: Lütfen bu boş edebiyatı bırakınız. Hazret-i Muhterem’in keşif ve kerametleri doğru mudur bilmiyorum, doğru olsalar bile, bunların hepsinin, iki rekatlık nafile bir namaz kadar kıymeti yoktur.
     
     
     



    î Başa
    REKTÖRLE İLGİLİ YENİ BİR İDDİA DAHA!.. ''VAN'A ERMENİ KÖYÜ KURULMAYA ÇALIŞILDI'' haber vitrini 


    Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi (YYÜ) Rektörü Prof. Dr. Yücel Aşkın'ın tutuklanması olayının uluslararası boyutlarının olduğu iddia edildi. Eğitim-Bir-Sen Genel Başkanı Ahmet Gündoğdu, ''Rektör Aşkın, Ermeni tarihiyle ilgili eserleri mi topladı?'' sorusunu ortaya attı.
    08 Kasım 2005 Salı 12:52

     

    UĞUR ALICI

    ANKARA (İHA) - Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi (YYÜ) Rektörü Prof. Dr. Yücel Aşkın'ın tutuklanması olayının uluslararası boyutlarının olduğu iddia edildi. Eğitim-Bir-Sen Genel Başkanı Ahmet Gündoğdu, ''Rektör Aşkın, Ermeni tarihiyle ilgili eserleri mi topladı?'' sorusunu ortaya attı.

    Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Yücel Aşkın'ın evinde bulunan kaçak tarihi eserlerin ''özel bir çalışma amacıyla'' toplandığını ileri süren Eğitim-Bir-Sen Genel Başkanı Ahmet Gündoğdu, ''Olayın uluslararası politik uzantılarının olabileceği ihtimalinin göz ardı edilmemesi gerektiğini'' öne sürdü. Aşkın'ın Ermeni asıllı tiyatrocu Agop Güllüyan'ın torunu olduğunu ifade eden Gündoğdu, ''Türkiye'nin müttefiki bir ülke, geçtiğimiz yıllarda Van'da 'Emekliler Köyü' adı altında bir Ermeni yerleşim yeri kurmaya kalkıştı. Prof. Dr. Erdoğan Teziç de Galatasaray Üniversitesi Rektörlüğü'nden YÖK Başkanlığı'na getirildi. Bütün bu gelişmeler garip ve korkunç şüphelerin uyanmasına sebep oluyor'' dedi.

    Van'da yoğun bir şekilde misyonerlik faaliyetinin yapıldığını, binlerce İncil'in bizzat üniversite eliyle dağıtıldığını, rektörlük bahçesinde ''Haç'' şeklinde heykeller dikildiğini iddia eden Gündoğdu, ''Rektör Aşkın'ın evinde bulunan kaçak tarihi eserler de muhtemelen Ermeni tarihiyle ilgili özel bir çalışma amacıyla toplanmış eserlerdi'' şeklinde konuştu.

    Van'ın 1. Dünya Savaşı sonunda Fransa, ABD ve İngiltere'nin başını çektiği Sevr Antlaşması dayatmasında bölgede kurulmuş ''tampon devletçiklere'' verildiğini kaydeden Gündoğdu, ''Söz konusu bu devletlerin ülkemize ve komşularımıza yönelik politikalarından vazgeçmedikleri, özellikle 'Ermeni talepleri' biçiminde sürekli gündemde tutmalarından anlaşılmaktadır. Güya müttefikimiz olduğunu öne süren bir ülke, geçtiğimiz yıllarda sözde 'Emekliler Köyü' adı altında Van'a bir Ermeni yerleşim bölgesi bile kurmaya kalkıştıydı'' ifadelerini kullandı.

    Ahmet Gündoğdu, YÖK'ün Rektör Aşkın'a verdiği destekle ilgili olarak ise iddialarını şöyle sıraladı:

    î Başa ''Kafayı masum kız çocuklarımızın başörtüsüne takan YÖK, gerçeklerle uğraşmak yerine milletin diniyle, imanıyla kavga etmektedir. Son Van olayında da millet gördü ki, her türlü hırsızlığın, yolsuzluğun, evrak sahteciliğinin, çete kurmanın üstünün örtülmesi için yargıya baskı yapmaktan bile çekinmiyorlar. Suçluların telaşı içinde, adeta merkezinde YÖK'ün bulunduğu bir yolsuzluk yumağı varmış gibi panik içinde davranıyorlar.''



    î Başa
    Tamircilikten imparatorluğa - Türkiye Gazetesi

    08 Kasım 2005 Salı
    > İRFAN ÖZFATURA

    Akio Morito, saki (pirinç rakısı) yapıp satan taşralı bir ailenin mensubudur ama o meşrubata, müskirata değil de fiziğe kimyaya merak salar. 2. Cihan Harbinin sürdüğü, Japonya’nın cayır cayır yandığı yıllarda Osaka’ya gidip eğitimini tamamlar. Arkadaşı Masaru İbuka ile birlikte Tokyo’ya gelir, “Tsuşin Kogyo Kabuşiki Kaişa” adlı bir şirket kurarlar (1946). Sermayeleri gülünç denecek kadar azdır ama hayallerini büyük tutarlar. Bir süre cihaz tamiratıyla filan uğraşır, nihayet üretime başlarlar.
    İlk ürünleri “bir pilav pişirme makinesi” olur, lâkin kahrolmayasıca aşçılar kazanlarını kepçelerini bırakmaya yanaşmazlar. Doğrusu insanlar alışkanlıklarından kolay kolay caymaz ama “eğlence” dendi mi ellerini ceplerine atarlar.
    Akio bu inceliği iyi yakalar. Bütün parasını (tam 25 bin dolar) transistör patentine harcar ve bu yenilik sayesinde batarya ile (pille) çalışabilen cep radyoları yapar. Vatandaşı sandık iriliğindeki lambalı radyolardan, çamaşır ipini andıran antenlerden kurtarırlar.

    > Teyp başa bela
    Ardından Japonya’nın ilk teybini üretir ama pazarlamakta çok zorlanırlar. Evet ses alan bir cihazı herkes eğlenceli bulur ama iş para vermeye gelince toz olurlar. Akio kolay teslim olmaz, bıkıp usanmadan bürolara girer çıkar, belediyelerin, üniversitelerin kapısını çalar. Tam ümitsizliğe kapılıyordur ki mahkemelerden iş çıkmaya başlar. Öyle ya ifade alıp dosyalamaktansa sanık ve şahitlerin seslerini kaydetmeyi daha mantıklı bulurlar. Bu arada kolej muallimleri aleti lisan derslerinde dener ve gayet memnun kalırlar.
    Tabii bütün bunlar bir tesisi ayakta tutmaya yetmez, ister istemez uluslar arası sulara açılır ve “dış ticaret” gibi bir hengamenin içine dalarlar.
    Akio artık bir yol ayırımına geldiklerini hisseder, üretimi İbuko’ya bırakır, kendi satış taktikleri üzerinde kafa yorar. Avrupa’yı, Amerika’yı şehir şehir turlar, öncelikle Batı dünyasında yer edinmeye bakar. Takdir edersiniz ki bir ürün ne kadar kaliteli olursa olsun “Tsuşin Kogyo Kabuşiki Kaişa” gibi bir isim taşıyorsa şansı olmaz. Hal böyle olunca firmaya “Sony” gibi kulağa hoş gelen bir isim takar, bir şekilde Latince sonus (ses) kelimesine atıfta bulunurlar.

    > Kağıttan şemsiye
    Akio rakiplerini dikkatle izler, mesela bir keresinde turist kafilesine katılıp saf rollerinde Philips fabrikasını gezer, tabiri caizse casusluk yapar. Doğrusu kendi atölyesi bunun yanında gecekondu kalır ama o bu farkı kapatmakta kararlıdır, yeise düşmez, aksine hırsı artar.
    Kafile bir ara nehir kıyısındaki pastanelerden birinde mola verir, hepbirlikte dondurma alırlar. Garson kadehi andıran kasenin üzerine Japon malı bir kağıt şemsiye saplar. Boşları toplarken “şemsiyeleri beğendimiz mi” diye sorar, cevabı beklemez bile “Japonlar başka ne yapabilirler ki” der, aklınca laf sokar.
    Doğrusu Akio da bu uyduruk ürünlerden utanç duyar. “Capon malı tapon malı” tekerlemesinin sıkça söylendiği yıllarda Sony ısrarla kaliteye oynar ve bu yaftadan kurtulmaya bakar. Bıkıp usanmadan teknoloji kovalar, patent ofisi gibi çalışırlar.
    Sony, 60’lı yıllardan itibaren ABD pazarını zorlar, İsviçre üzerinden Avrupa’ya sızar. Hele Trinitron teknolojisi ile siyah-beyaz TV’lerin papucunu dama atınca önleri açılır, bu arada madde bağımlılığından kurtulur, kendi kimya fabrikalarını kurarlar.

    > Acımasız rekabet
    Amerikalılar Sony’yi dava bombardımanına tutarak boğmaya kalkarlarsa da acımasız rekabet Akio’yu yıldıramaz. Adım adım ilerler, TV ekranlarını küçültür, renklendirir ve gün gelir ses-görüntü sistemlerinde liderliğe oynar. Transistörlü televizyonun ardından ilk video teybi de piyasaya sunar, Betamax, Betacam, V8 gibi video sistemleriyle kabuğunu kırar. Kameralar, kasetler, video okuyucularla kalmaz, montaj cihazlarına da yönelir ve pastadan pay alırlar.
    Son yıllarda dijital sistemlere ve lazer teknolojisine yönelen firma kaset ve plak üreticisi CBS’i de alınca adeta tek kale maç yapar.
    Mikro floppy diskler, CD oynatıcılar, amatör kameralar, playsteyşınlar, DVD’ler, Oto Müzik sistemleri derken Radyo ve TV Yayıncılığına el atarlar. Medikal görüntüleme, güvenlik kameraları, video konferanslar ve projeksiyon cihazları üzerinde çalışır ve umduklarını fazlasıyla bulurlar.
    Hasılı yola 20 kişiyle çıkan şirketin mensupları 100 bini aşar.

    > Walkman nesli
    Akio Morita asla “bu bize yeter” demez, yaşına başına bakmadan yenilik kovalar. Ellerinde koca koca teypler taşıyan Almancılarla, metro istasyonlarında dans eden zencileri görünce kafasında bir ampul yanar. Cepte taşınacak bir müzik aleti yapmaya kalkar. Yürürken, koşarken, olmadı uzun yolculuklar için filan... Öyle ya torunları eve gelir gelmez müzik setine koşar, nefes bile almadan kaset takarlar.
    Walkman ismi verilen alet sevimlidir, ancak beklendiği gibi talep bulmaz. Stoklar elde kalır, firmayı sıkıntı basar. Akio bütün çalışanlara birer cihaz dağıtır ve sağda, solda, çarşıda pazarda kullanmalarını arzular. Bu fikir işe yarar, gören özenir, gören özenir ve virüs her yeri sarar. Ceket cebine sokulabilen “mini Hi-Fi” satış rekorları kırar.
    Sony taklid edileceğinin farkındadır bu yüzden sürekli yenilik yapar, equalizer, mega bass ve dolby gibi sistemleri peyderpey uygular. Hasılı volkmenlerle turnayı gözünden vurur, kamyonla dolar kaldırırlar.
    Bu alet gençlerin davranışlarını da bozar, otobüslerde tramvaylarda koltuklara kaykılır, baterinin ritmine ayak uydururlar. Ve gün gelir mp3’ler cüzdana bile sığar, kulaklıklar kulakta kaybolurlar. Zavallı yalnız çocuklar ya cep telefonlarıyla oynar, ya da volkmenlerine sığınırlar.

    > Made in Japan
    Akio yetmiş yaşında bile köşesine çekilmez, ülkesini adım adım dolaşıp müteşebbislere gayret aşılar. Tecrübelerini “Made in Japan” adlı bir kitapta toplar.
    Ünlü işadamı yanında çalışmak isteyen gençleri karşısına alır ve “burası kışla değil” der, “askere alınmadınız. Sony sizi çağırmadı Siz Sony’nin kapısını çaldınız. Ama pişman olmanızı da istemem, eğlenmeli, eğlendirmeli etrafınıza neşe saçmalısınız.”
    Akio adamlarına asla karışmaz, “şunları yapın” “bunları yapmayın” demez, duvarları talimatlarla donatmaz. Ortaya bir şey koyanın elinden tutar. Mâlum teknoloji kadar renkler ve zevkler de değişir. Eğer çalışanlar mutluysa değişimi yakalar, yeni rüzgarlara yelken açarlar. Emir komuta zinciri ile değişim de gelişim de olmaz. Ona göre firmalar insan merkezli bir sistem kurmalı, kariyerli yöneticilerden ziyade en alttaki gençleri dikkate almalıdırlar.
    Akio yazdığı gibi yaşar, bir bakarsınız dünyanın herhangi bir yerindeki Sony acentesini ziyaret eder, hediyeler dağıtır, şakalar yapar. Durgun bulduğu bir elemanına derdini sorar. Bir tek işçisinin bile somurtmasına tahammül edemez zira memnuniyetsizlik çığ gibi büyür, domino taşı etkisi yapar.

    > Yamota damaşi
    Akio, hatadan hoşlanmaz ama “kim yaptı, ortaya çıksın” edalarıyla dolanıp müfettişliğe kalkmaz. Sistemdeki aksaklığı arar bulur ve çözmeye bakar. Akio’ya göre personel evlad gibidir, bir baba onları redederek cezalandıramaz. Bıçak kemiğe dayanmadıkça kimseyi işten atmaz.
    Mâlum 1973-74 petrol krizinden sonra Japonya’da enflasyon tavan yapar. Bazı fabrikalar adam eksiltmek zorunda kalırlar. Ama işçiler bordrodan düşmelerine rağmen mesailerini aksatmaz, canla başla çalışırlar. Hatta eşleri bile gelip bahçe, mutfak işlerine omuz atarlar.
    Akio’ya göre japonlar kalkınmayı iki büyülü söze borçludurlar. “Yamota damaşi” ve “Mottaynay”... (Millet ruhu ve israftan kaçmak)
    Sony çalışanları emekli olunca da işlerine uğrar, gençlere tecrübelerini aktarırlar. İşte bu dayanışma Japonya’yı Japonya yapar.
    Akio parasını yatlara katlara harcamaz, işçisinden farklı yaşamaz. Onun için bir pırlanta kolye leblebi çekirdek parasıdır ama eşine asla böyle bir hediye almaz. Yöneticiliği diktatörlük gibi görmez ve idarecilikte gururlanacak bir yan bulamaz. Savaş döneminde çektikleri sıkıntıları daima hatırında tutar.

    > Paslaş paylaş...
    Son yıllarda “diğerlerine benzemez” sloganı ile yeni bir yapılanmaya giren Sony, asla “yalnız ada” olmaz, başka firmalarla da el sıkışır, paslaşma ve paylaşma şansı arar... Yoksa bu global ekonomi alayını yutar. 1988 yılında CBS’i, 1989 yılında Columbia Pictures’ı, 2004’te Avrupalı müzik devi BMG’yi ve aynı yıl MGM’yi satın alarak eğlence ve gösteri dünyasına da demir atar.
    Özetlersek. Sony sosyolojik bir vakıa olur, orta sınıfın hayat tarzına müdahale eder. Saldırgan pazarlama ağı ile hepimize ulaşır ve nasıl eğleneceğimizi o planlar.
    Time dergisinin seçtiği “20. Yüzyılın En Etkili 20 İşadamı” arasında, ABD’li olmayan tek kişi Akio Morita’dır... Onu ister istemez Henry Ford, Walt Disney ve Bill Gates’in yanına yakıştırırlar.
    Düşünün bir zamanlar Avrupalı garsonun aşağıladığı adam, 30 milyar dolarlık cirosu ile devletlere fark atar.

    Hisse senedi mi poker fişi mi?
    î Başa Akio, ABD ekonomisini sağlıklı bulmaz. Yatırımı avukatlara yapan Amerikan firmalarını, mühendislerin gücüyle tuşlar. Conyler sözleşmelerdeki mıştırıklı ifadelerle uğraşırken, o kaliteye ve yeniliğe oynar. Nitekim Harvard Üniversitesinde yaptığı bir konuşmada “Çok avukatınız var ve onlar kendilerine iş arıyorlar” der, “ABD’de herkes birbirini mahkemeye veriyor. Bu nasıl ekonomi? İnsanlar tazminatla geçiniyorlar.”
    Akio Morita imalat sektörünü koyverip, hizmet sektörüne yönelen ABD firmalarını da ikaz eder. “Hizmete dayanan bir ekonomi, kendisini sürükleyecek bir motora sahip değildir” der. “İmalatı olmayan bir ülke biter. Ama ne yazık ki tekeller iş yeri açmak yerine para piyasalarına oynuyor, örgütlü yağmadan, asalak faaliyetlerden medet umuyorlar. Terlemeden, yorulmadan ve risk almadan kazanıyor, hayatlarını döviz kurlarını gösteren bir monitörün karşısında kamburlaşarak geçiriyorlar. Mal üretmiyor, fikir üretmiyorlar ama Londra, New York ve Tokyo borsaları her gün 200 milyar dolarlık işlem yapıyor. Bu meblağ bir günde alınıp satılan gerçek malların değerini aşıyor. Poker fişi kovalamak hoşlarına gidebilir ama kazan daireleri su alıyor.



    î Başa
    ‘HERKES HADDİNİ BİLSİN’ ajans kafkas

    08.11.2005 - 17:51:17
    î Başa Rusya’nın önde gelen insan hakları örgütlerinden Memorial, yayınladığı bildiriyle Kabardey Balkar olayları sonrasında, yetkililerin hareketlerinin zıvanadan çıktığına vurgu yaptı ve uyardı ‘Herkes haddini bilsin.’

    Memorial, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'e, Rusya Başsavcılığı'na, devlete bağlı insan hakları temsilciğine birer nüshasını gönderdiği bildirisinde, KBC'de Nalçik baskını sonrasında meydana gelen gelişmeleri değerlendirdi.

    Güvenlik güçlerinin eylem sonrası, bu baskına cevap olarak yaptıkları davranışların, insanlar üzerinde kurduğu baskının, gözaltına alınanlara uygulanan sistematik işkencenin sınırı çok aştığı vurgusu yapan Memorial, Rusya Federesyonu Anayasası'nın tamamen ihlal edildiğini savundu. î Başa Memorial'a göre, bunun anlamı tek; 'Artık, Kabardey Balkar'da bir devlet terörü yaşanıyor.'

    Bildirisinde, özellikle Zolvski bölgesindeki gelişmelere dikkat çeken Memorial, Anna Politokovkskoya'nın gazetesinde neşrettiği belgelere atıf yaptı ve Nalçik eylemcilerinin ailelerine karşı yürütülen sistemli kampanyanın, cumhuriyetteki gerilimi daha da büyüteceğinin altını çizdi.

    Memorial bildirisinde, militanların ailelerine karşı yürütülen kampanyayı da örnekledi. î Başa Memorial'a göre, Zolski'nin Etoka kasabası sakinleri, geçtiğimiz günlerde yerel idareciler tarafından toplandı ve onlardan, bu militanların yakınlarının sürülmesi gerektiği yolunda bir karar almaları istendi; baskılar ve tehditler sonucu da, bu karar oybirliğiyle alındı.

    Yine Zalukokoaje kasabası sakinlerini toplayan yerel yöneticiler ve polis şefleri, ülkede yaşayan Çeçenlerin, Dağıstanlıların, İnguşların, sürülmesi yolunda bir karar almalarını istedi; oybirliğiyle aldırılan bu karar da KBC Devlet Başkanı Arsen Kanakov'a gönderildi.

    î Başa Zolski bölgesi idarecileri, zorla topladıkları şehir halkına da, militanların yakınlarının tüm resmi dairelerden atılması yönünde bir karar aldırdı.

    î Başa Aynı yetkililer, Zolski ve çevresindeki kasabalar ile köylerdeki tüm camilerin kapatılmasını, haftada sadece Cuma günü bir saat açılabilmesi kararını da, halka zorla aldırdılar.

    Memorial, tüm bu toplantıları düzenleyenlerin başında Zolski Belediye Başkanı Hasan Mahatlov'un bulunduğunu, yanında FSB ve polis şeflerinin oturduğunu, adı geçen şahsın halka, 'Bunu bizim insiyatifimizle yapıyoruz. Ama bu toplantıları sizin istemeniz gerekirdi. Niye istemiyorsunuz, neden konuşmuyorsunuz. Bu militanların yakınlarının, aramızda yaşamasına niçin izin veriyorsunuz' diye bağırdığını da yazdı.

    Memorial bildirisi, KBC'de işlerin zıvanadan çıktığı, kimsenin kimseyi sürme hakkının bulunmadığını vurgusuyla devam etti, 'Herkes haddini bilsin' uyarısı da bildirinin içinde yer aldı.

    Memorial'a göre, Kabardey Balkar'da sorunların çözümü, baskı, işkence, gözaltılar ve anayasa ihlalleriyle olmaz. Çünkü, bunların çözüm olmadığı diğer cumhuriyetlerde açıkça görüldü. İnsan hakları örgütü Memorial, çözümün, temel hak ve özgürlüklere riayet eden, dini kesimlerle diyalog kuran, dine baskı değil inancı yaşama hakkı veren, açık ve şeffaf bir devlet yönetiminden geçtiğini de özellikle vurguladı.

    KU/KKB/AK

     



    î Başa
    ‘NALÇİK BASKININI FSB MANİPÜLE ETTİ’ ajans kafkas

    08.11.2005 - 16:40:09
    Bugün düzenlenen ve Rusya’nın önde gelen entelektüellerinin katıldığı toplantıda, Nalçik baskını ve öncesinde meydana gelen saldırılar masaya yatırıldı.

    Rusya’nın önemli gazetelerinden Argument-i Fakti gazetesinde bir basın toplantısı vardı, bugün. Toplantıyı düzenleyenler Sağ Kuvvetler Birliği’nden Genel Başkan Yardımcısı Boris Nagejdin, Zavtra Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Aleksander Prohonov, Rusya İslam Komitesi Başkanı Gaydar Cemal, Guantanamo mahkumlarından Ayrat Vahitov, Rus İnsan Hakları Derneği Genel Başkanı Lev Panamarov ve Birleşik Rusya Partisi KBC yerel parlamento milletvekili Ramzan Tembetov, toplantının başlığı ise ‘Nalçik baskınını Kremlin manipüle etti’ idi.

    Toplantıda konuşanlar, Kremlin’deki bir grubu, güvenlik güçlerinin önemli kişilerini, isim vermeden suçladılar, bu grubun Nalçik saldırısına yol açan gelişmeleri tetiklediğini iddia ettiler.

    î Başa Rusya federal güvenlik güçlerinin, planlı bir şekilde Kuzey Kafkasya cumhuriyetlerini istikrarsızlığa sürüklediğinin anlatıldığı

    basın konferansında konuşanlar, son bir yılda meydana gelen suikastleri, cinayetleri, saldırıları, federal güçlerin ve gizli servis elemanların düzenlediğini ve sonrasında ise suçu Müslümanlara yıktığını vurguladı. Konuşanlara göre, suçun Müslümanlara kalması sonrasında, Müslümanların üzerindeki baskı daha da arttırılıyor ve onların tahrik edilmesi sağlanıyordu. Yine anlatılanlara göre, Nalçik’teki baskından, güvenlik güçleri çok önceden haberdardılar fakat bunu önlemek yerine gerçekleşmesini bekleyerek, Müslümanlara yoğun baskı atmosferi oluşturmak için kullandılar.

    KU/KKB/AK



    î Başa
    NAHUŞEV HALA KAYIP! ajans kafkas

    08.11.2005 - 12:44:52
    Kabardey-Balkar yönetiminin Müslümanlara karşı uyguladığı politikaya karşı çıkan İslam Araştırma Enstitüsü Başkanı Ruslan Nahuşev hala bulunamadı.

    Geçtiğimiz hafta 4 Kasım’da, Nalçik saldırısıyla ilgili olarak sorgulanmak üzere FSB merkezine götürülen ve bir daha kendisinden haber alınamayan Ruslan Nahuşev'in ailesindeki endişeli bekleyiş sürüyor.
    Nahuşev ailesi tarafından sivil toplum kuruluşlarına gönderilen duyuruda, FSB’nin Ruslan Nahuşev'in nerede olduğunu söylemesi ve ondan hangi konularda şüphelendiklerini açıklaması istendi. Ailesi, Nahuşev’e bir avukat verilmesini de talep etti..

    Nalçik Savcılığı sözcüsü Lion Murzakanov AFP’ye yaptığı açıklamada, şimdilik bir soruşturma açılmadığını belirtti, ‘Olayların Nahuşev’in ailesi tarafından anlatılan versiyonunu araştırıyoruz’ dedi.

    Akrabaları, ilk Çeçen savaşı sırasında Rus askerler dahil olmak üzere rehinelerin serbest bırakılması için anlaşma çabalarıyla tanınan Nahuşev’e karşı yöneltilen ‘aşırıcılık’ suçlamalarını reddediyor. Dün çıkan Rus gazeteleri de ortadan kaybedilen Nahuşev’in, Müslümanların ‘vehhabi radikaller’ olarak etiketlenmesini kınadığı son röportajından özetler vermişlerdi.

    î Başa Ruslan Nahuşev, SSCB’nin çöktüğü 1991 yılına kadar KGB’de çok önemli görevlerde bulundu. 1991 yılında teşkilattan ayrılan Nahuşev, şu anki FSB başkanı Nikolay Patruşev’in KGB Akademisi’nden yakın sınıf arkadaşı.
    İlginç bir kişiliğe sahip olan Ruslan Nahuşev, Çeçenistan’da ilk Rus Çeçen Savaşı’nın bitişini sağlayan anlaşmanın mimarı General Aleksander Lebed’in politik hareketinde yer aldı.

    Daha sonra Nalçik’teki İslam Araştırmaları Enstitüsü’nün başına geçen Nahuşev’in yardımcıları ise son Nalçik saldırısının önemli figürleri Anzor Astemirov ile Musa Mukojev’di.

    Kabardey Balkar Devlet Başkanı Arsen Kanakov ile görüşmesi öncesi ortadan kaybedilen Nahuşev’in, bir iddiaya göre Kanakov’a din işleri müşaviri olması bekleniyordu.

    Yine iddialara göre, eski bir istihbaratçı olan Nahuşev, Kabardey Balkar güvenlik güçlerinin nasıl rüşvet topladığı ve Çeçenistan’daki insan kaçırmalara nasıl karıştığı yönünde, önemli belgeler toplamıştı, yeni yönetime yardımcı olmak için de, bunları Kanakov’a sunmak istiyordu.

    AFP/ CA/ AK

     


    î Başa
    ... ve Mağribli çocuklar Paris’i yakıyor! - milli gazete 
    Hakan Albayrak
    08.11.2005
    1996’da mıydı, 1997’de mi, tam hatırlamıyorum;. Üstad Asaf Hüseyin için şöyle bir şiir yazdım:
    Her şey bir rüzgâra bakıyor abi
    Bakma esrar çekip mayıştıklarına
    Bir gün var ya bu Mağribli çocuklar
    Bir gün yakacaklar Paris’i
    Bu şiir o zaman Yeni Şafak gazetesinde yayınlandı ve herkes “Ne iş?” diye sordu. Makul bir izahta bulunamadım, çünkü sezgilerimden başka referansım yoktu.
    Aradan zaman geçti. 1998 yılı sonbaharına gelindi. Fransa’nın Toulouse şehrinde bir ayaklanma çıktı. Mağribli (Faslı, Tunuslu, Cezayirli) gençler şehri ateşe verdi. 2000 yılının Nisan ayında da Mağrib ateşi Lille şehrini yaktı. 24 Nisan 2000 tarihinde bu köşede “Toulouse, Lille... Paris?” başlıklı bir yazı yazdım. Bir daha okuyalım mı?
    *
    15 Nisan’ı 16 Nisan’a bağlayan geceydi.
    Saatler 00:28’i gösterirken şehrin güneyinden bir silah sesi yükseldi.
    Polis memuru Stephane Antolinas, bir şüpheliyi boynundan vurmuştu.
    Araba hırsızı olduğu iddia edilen maktül, 25 yaşındaki Riyad Hamlavi idi; bir Cezayirli.
    Savcılık olayın düpedüz cinayet olduğuna hükmetti.
    Yakın mesafeden öldürmek niyetiyle ateş ettiği anlaşılan memur Antolinas gözlem altına alındı.
    Bu tedbir, şehrin Mağribli gençlerini sakinleştirmeye yetmedi.
    Riyad’ın intikamını almak için sokağa döküldüler.
    “Katil Polis” kuvvetlerine molotof kokteylleriyle saldırdılar.
    O polisler ki, daha birkaç gün önce Cezayirli bir kıza “Pis Arap” diye hakaret etmişlerdi.
    O polisler ki, daha birkaç gün önce bir grup Cezayirli gençle çatışırken “Savaş mı istiyorsunuz? İstediğiniz olacak” demişlerdi.
    Bunlar kayıtlara geçmişti.
    Mağrib’in çocukları bilenmiş halde bekliyorlardı.
    Riyad’a sıkılan kurşun, bardağı taşıran damla oldu.
    Asfaltlar, kaldırımlar, dükkanlar, otomobiller ateşe verildi.
    Lille şehri, 15-17 yaşlarında binlerce Mağribli gencin öfkesiyle sarsıldı.
    Yüzyılların ötesinden büyüyerek gelen bir öfkeydi bu; emperyalist Fransa’ya duyulan kinin bilinç altından çıkıp sokağa taşmasıydı.
    Birbuçuk yıl önce Toulouse’u yakan çocuklar şimdi Lille’i yakıyorlardı; Paris’e doğru ilerliyordu Mağrib ateşi.
    Chris de Burgh’ün eski bir şarkısı çalınıyordu sanki:
    “Uyanın çocuklar, pencerede bir ışık gördüm / ... / Sokaktan sesler geliyor, koşar adım yürüyor birileri / Ve hepsi aynı kelimeyi fısıldıyor: Devrim...”
    Esas depremi müjdeleyen öncü sarsıntılardır Toulouse ve Lille.
    Mağrib’in “âh”ı Fransa’dan âheste âheste çıkacaktır.
    En sevdiğim Frenkçe kelime: RÖVANŞ! (Millî Gazete, 24 Nisan 2000)
    *
    Yıl 2005, aylardan Kasım. Ve Mağribli çocuklar Paris’i yakıyor...
    Toulouse, Marsilya ve başka şehirlerde de alevler yükseliyor..Otomobiller yakılıyor, devlet binaları kundaklanıyor, Mağrib ateşi bütün Fransa’ya yayılıyor. Paris’in bir kenar mahallesinde polisten kaçarken sığındıkları elektrik trafosunda yanıp kül olan iki çocuğun dramı, Fransa’nın üstüne bir kâbus gibi çöktü.
    Cumhurbaşkanı Chirac’ın açıklamalarından anladığımız kadarıyla Fransa yönetimi bu isyan dalgasını “Cumhuriyet’e bir meydan okuma” olarak görüyor. Le Monde gazetesi “1968 olaylarının yeniden yaşanabileceğini” yazıyor. Bu arada Almanlar da gardlarını alıyorlar, ateş Almanya’ya sıçrayabilir diye.
    Gelişmeleri nasıl değerlendirmeliyiz?
    Perşembe günü bu köşede buluşalım, konuşalım.
     



    î Başa
    ‘KABARDEY BALKAR SÜREKLİ İSTİKRARSIZLIĞA GEBE’ ajans kafkas

    08.11.2005 - 12:19:18
    Kabardey Balkar İnsan Hakları Derneği Başkanı Valeri Hatajuko, Uluslararası Savaş ve Barış Enstitüsü IWPR için kaleme aldığı makalesinde, Nalçik olaylarını yorumlarken, geleceğe de projeksiyon tutuyor. Hatajuko makalesinde, Nalçik saldırısına katılan eylemcilerle ilgili de önemli detay bilgiler veriyor.

    136 kişinin öldüğü Nalçik saldırısının etkisinden yavaş yavaş kurtulan Kabardey-Balkarlılar, ülkelerinin uzun süreli bir İslamcı militan ayaklanmasına karşı savunmasız olup olmadığını soruyorlar.

    Bu Kuzey Kafkasya cumhuriyeti, şimdiye kadar Dağıstan ve İnguşetya'ya bela olan istikrarsızlık ve şiddetin düşük derecelerini gördü. Ama bazı gözlemciler, durumun aynen Dağıstan ve İnguşetya'daki şekilde ilerlediğini düşünüyorlar ve korkuyorlar.

    İslamcı militanlarla alakası olduğundan şüphelenilen herkes tutuklanırken, 13 Ekim saldırılarında hayatını kaybedenlerin cesetlerinin iadesi de sürekli reddediliyor ve gerilim oldukça yüksek.

    Son resmi verilere göre, burada 14 sivil, 35 polis öldürüldü, 100 kişi de yaralandı. Eylemcilerin tarafında ise saldırıya katıldığından şüphelenilen 87 ceset var ama şimdiye kadar sadece 68'zinin saldırganlardan olduğu ileri sürülebildi. Eylemcilerin tamamına yakını yerel halktandı ve saygıdeğer ailelere mensuptular. Öldürülenler arasında tanınmış bir yerel bilim adamının ve bir işadamının oğulları da var.

    Görevliler eylemcilerin yaş ortalamasının 25 olduğunu, aralarında 18-20 yaşlarında çok sayıda gencin de bulunduğunu söylüyorlar. Saldırganların en genci ise sadece 15 yaşında.

    Duma başkan yardımcısı Alexander Torşin, Moskova'daki bir basın toplantısında, genel fikrin aksine saldırganların çoğunun ekonomik durumu iyi olan ailelerden geldiğini söyledi.

    65 yaşında ve mühendis olan Muhammed, 25 yaşındaki oğlu ile 20 yaşındaki yeğeninin saldırganlar arasında nasıl öldüğünü anlamadığını söylüyor. Gençlerin ikisi de hiç radikalizm ya da aşırıcılık işareti göstermedi. Ve ayrıca ikisi de Kabardeylerin hoşgörülü ve politik olarak tarafsız İslam yapısında yetiştiler.

    Muhammed, IWPR'ye 'onlar girişken ve iyi kalpliydiler. Bazen camiye giderlerdi ama düzenli değildi. Ama saldırı günü saldırganların arasında göründüler. Neden?' diye soruyor.

    Muhammed bu soruları soran tek kişi değil. Saldırının radikal islami tonu ve iyi planlanmış olması gerçeği de, Kabardey-Balkarlıları şok etti.

    Svetlovodsk köyü sakinlerine göre, saldırıdan birkaç gün önce bir grup genç, bir koç kurban ettiler ve kişisel eşyalarını, akraba ve arkadaşlarına dağıtıp kendi ölümlerini kutladılar. Ne yaptıkları sorulduğunda ise gençlerin cevabı çok netti; 'Yakında cennette olacağız ve bunlara ihtiyacımız yok.'

    Bir grup saldırgan ise arkalarında cenazeleri için istekler ve talimatların bulunduğu yazılı vasiyetler bıraktılar. Benim gördüğüm bir notun tarihi 23 Ağustos idi. Yani saldırıdan neredeyse iki ay önce. Bazıları şehit olacaklarına emin olduklarından, ölümleri sonrası naaşlarının yıkanmamasını bile istedi.

    Xabze uzmanı Vladimir Meşhev, saldırganların çoğunun aşırı dinciler olduğu iddiasını reddediyor. Meşhev, 'Ölüler arasında İslamcı radikallerin özelliklerinden biri olarak belirtilen sakal neredeyse yok denecek kadar azdı' saptamasında bulunuyor.

    Meşhev'e göre, Kabardey-Balkar'da politik görüşlerin açıklanabilmesindeki alternatif yokluğu, saldırının arkasındaki sebeplerden biri ve önemlilerinden. Vladimir Meşhev polis binalarına saldıranların bir kısmının, eyleme neredeyse kazayla karışmış gibi göründüğünü de anlatıyor, 'Bazen sokaktan adam topladıkları anlar oldu' diye konuşuyor.

    22 yaşındaki oğlu saldırıda ölen 55 yaşındaki Madina ise IWPR'ye oğlunun eyleme katılış sebebini yazdığı notu gösterdi. Notta, saldırganların hepsinin dini inanç yüzünden saldırıya katılmadığı ileri sürülüyor. î Başa Oğlu notta, 'Affet beni anne, bu şekilde yaşayamam. Gerçekleşecek olan olaylardan sonra diğerleri ile öldürülmek daha iyi. Kendime ait bir yaşamım olmayacak. Onlar beni içeri atıp dövecekler ve sonunda ölene kadar dövüleceğim' diyor.

     

    Madina, yetkililerin oğlunu bir vehhabi olarak etiketlediğini ve sürekli polis tarafından sorgulanmaya götürüldüğünü anlatıyor. Madina 'Oğlum bir çok kere dövüldü, ortadan kaybolması halinde de, onu terörist ilan edeceklerini, sonrasında onu tutuklamak yerine gördükleri yerde öldüreceklerini söylediler' diye konuşuyor.

    Madina ve diğer eylemcilerin aileleri, çocuklarının cesetlerini alabilmek için iki hafta boyunca hükümet binasının önünde toplandılar. Rusya kanunu, 'terörist' olarak tanımlanan kişilerin cesetlerinin ailelerine verilmesini yasaklıyor. Bunun yerine cesetler bilinmeyen mezarlara gömülüyorlar.

    Şu anda cesetlerin teslim edilmesi ya da edilmemesi temel bir politik konu haline geldi. Birçok Kabardey Balkarlı, saldırıya karışanların geleneklere uygun bir şekilde gömülmesi gerektiğine inanıyor.

    Öldürülen saldırganların aileleriyle çalışan avukat Larisa Dorogova ise 'Mahkeme olayların terörizm olup olmadığına karar vermeli. Bu uzun bir zaman alacaktır ama sonunda bazılarının terörist olmadığı ortaya çıkacaktır. Cesetlerin gömülmesi için akrabalarına geri verilmesi uygar bir davranış olacaktır' şeklinde konuşuyor.

    Şu anda Kabardey-Balkar'ı bekleyen en önemli soru; ülkeyi gelecekte neyin beklediği?

    Bazı gözlemciler Kabardey-Balkar'ın önünde uzun bir istikrarsızlık olmasından korkuyorlar.

    Nalçik'teki Politik Bilimler Fakültesi'nden siyaset bilimci Yuri Şanibov, 'Dağıstan ve İnguşetya senaryoları' hakkında konuşuyor. Kabardey Balkar'da da, İslamcı asiler ihtimalini ortadan kaldırmak için sıkı bir yönetimin başladığını anlatan Şanibov, ama bu durumun polisin, saldırganların aileleri ile birlikte birçok masum müslümanı da hedef alması dolayısıyla geri tepebileceği uyarısında bulunuyor.

    'Dağıstan ve İnguşetya'daki tehlike gerçek. Bu tehlike aynen Nalçik saldırısı gibi başladı. Sonradan yetkililer, Müslümanları baskı altına almaya başladı ve ölüm tugayları ortaya çıktı' diyen Şanibov'a göre, ardından da orijinal saldırılarla hiçbir alakası olmayan birçok insan, kaçırılan veya öldürülen akrabalarının intikamını almaya başladı.

    Nalçik saldırıları ve yan etkileri, 15 yıl boyunca ülkeyi yöneten Valeri Kokov'un yerine geçen Arsen Kanokov için en önemli gündem maddesi. Kanokov, şu ana kadar krizlerle uğraşırken ihtiyatlı davrandı ama bazı gözlemciler, karşılaştığı risklere bakıldığı zaman bunun son derece anlaşılabilir olduğunu vurguluyor.

    Bir akademisyen olan Murat Hokonov, Kanokov'un olay anında müdahale yeteneğinin çok sınırlı olduğuna inanıyor. Prof. Hokonov'a göre, şu anki politika Rus federal güçler ve istihbarat servisi tarafından planlanıyor ve uygulanıyor.

    Ama Hokonov da, Dağıstan ve İnguşetya uyarısını yapmaktan geri durmuyor; 'Dağıstan, İnguşetya ve Çeçenistan'da olduğu gibi ülke liderliği, güvenlik güçleri üzerindeki tüm kontrolünü kaybedebilir ve sonrasında da olaylar kontrol dışına çıkabilir. Kanokov şu anda sadece durumu muhafaza etmeyi başarabiliyor. Ama zamanla duruşunda kayma olabilir' diyor.

    hatıjıkovalera
     


    î Başa
    Erdoğan’dan işsizliğe çare: Arnavut kaldırımı -
     
    î Başa Başbakan Erdoğan önerdi: “50 bin kişiye Arnavut kaldırımı ile iş bulalım...”
     
    Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın, AKP'li belediye başkanlarından "yollara parke taş döşetmelerim" istediği öğrenildi.

    Başbakan Erdoğan bu tavsiyeyi AKP Yerel Yönetimler Başkanlığı'nca 4 Haziran'da Uludağ'da düzenlenen toplantının basına kapalı bölümünde yaptı.

    Erdoğan belediye başkanlarına "Bu yolla en az 50 bin kişiye iş imkanı yaratılır. Tavsiyemi dikkate alın" dedi.

    Erdoğan'ın bu tavsiyesinden sonra pek çok AKP'li belediyenin asfalt yerine parke taşa yöneldiği de anlaşıldı.

    Ankara'nın en büyük ilçelerinden olan Başbakan Erdoğan'ın da oturduğu Keçiören'in AKP'li Belediye Başkanı Turgut Altınok, küçük ilçe ve beldelerde bu yöntemin uygulanabileceğini ancak nüfusu 1 milyonu bulan ilçe belediyelerinin taş parke uygulaması yapmasının zaman problemi nedeniyle pek mümkün olmadığını söyledi.

    Vatan
     
    8 Kasım 2005 - 09:35  
     
     



    î Başa
    REKTÖR YÜCEL AŞKIN'A ŞOK SUÇLAMA: 'PKK KADROLAŞMASINA ZEMİN HAZIRLADI!..' haber vitrini 


    î Başa Jandarma istihbaratının hazırladığı raporda; Rektör Yücel Aşkın’ın, Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nde terör örgütü PKK’nın kadrolaşmasına zemin hazırladığı iddia edildi.
    08 Kasım 2005 Salı 03:14

     

    İŞTE ZAMAN GAZETESİ'NİN HABERİ:

    YÖK’ün ‘Rektör Aşkın’a sahip çıkmak Cumhuriyet’e sahip çıkmaktır’ dediği Van Rektörü hakkında bir suçlama da jandarma istihbaratından geldi. İstihbarat raporunda Aşkın’ın, Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nde göreve geldikten sonra terör örgütü PKK’nın kadrolaşmasına zemin hazırladığı iddia edildi.

    ‘Çıkar amaçlı suç örgütü kurmak, baskı ve tehdit ile ihaleye fesat karıştırmak’ suçlamasıyla tutuklanan Rektör Yücel Aşkın’ın, Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nde terör örgütü PKK’nın kadrolaşmasına zemin hazırladığı iddia edildi. Jandarma istihbaratının hazırladığı raporda PKK’nın 1999 yılından itibaren üniversitede yapılanmaya gittiği ve örgüt sempatizanı birçok ismin üniversitenin idari kadrolarına getirildiği bilgisine yer veriliyor.

    Zaman’ın ele geçirdiği raporda; örgütün özellikle 2000 yılından sonra üniversitede sistemli bir şekilde yapılandığı makam, tarih, isim ve bağlantıları teferruatlı bir şekilde verilerek ortaya konuyor. Raporda ‘gizli’ ibaresinin olduğu bir sayfada bazı öğretim üyelerinin isimleri verilerek, örgüt sempatizanı öğrencilerle olan ilişkileri anlatılıyor. Jandarma istihbaratının raporunda, örgütün üniversitede kadrolaşmaya başladığı belirtilen tarih, Yücel Aşkın’ın ilk kez rektör seçildiği 1999 yılı bahar aylarına denk geliyor. Aşkın’ın göreve başlaması ile üniversitenin önemli idari kadrolarına getirilen PKK sempatizanı isimler arasında PKK-Kongra-Gel Başkan Yardımcı Remzi Kartal’ın akrabası Zelal Kartal’ın da ismi yer alıyor. Kartal, üniversitenin hukuk müşavirliğine getirilmiş. Van Muradiye doğumlu ve örgüt sempatizanı olduğu ileri sürülen Yard. Doç. Dr. M. B. genel sekreter, terör örgütü elebaşısı Abdullah Öcalan’ın akrabası olduğu tespit edilen Adana Seyhan doğumlu Yard. Doç. Dr. N. D. rektörlüğün genel sekreter yardımcılığına atanmış. Raporda üniversiteye eleman alımında D.’nin önemli inisiyatiflerde bulunduğu, Şanlıurfa’nın Halfeti ilçesine bağlı olan nüfusunu Adana Seyhan’a aldırdığı ve Öcalan olan soy ismini mahkeme kararı ile değiştirdiği aktarılıyor.

    Jandarma istihbaratının araştırmasında dikkat çeken noktalardan biri de Rektör Aşkın döneminde göreve getirilen çok sayıda kişinin PKK ile bağlantı kurarak, örgütün üniversitede yapılanmasına destek verdiğini kaydeden cümleler. Bunlar arasında çok sayıda öğretim üyesi, araştırma görevlisi hatta daire başkanlarının bulunduğu kaydediliyor.

    Raporda geçen bazı isimler şöyle: Personel Dairesi Başkanı R.C., Sağlık Spor ve Kültür Dairesi Başkanı S.K., İdari ve Mali İşler Daire Başkanı C.M., Öğrenci İşleri Daire Başkanı M.E.D., Hastane Başmüdürü M.G., Hastane Müdür Yardımcısı S.A., Ziraat Fakültesi Sekreteri M.D., Veterinerlik Fakültesi Sekreteri F.A., Fen Edebiyat Fakültesi Sekreteri İ.K., Hukuk Müşaviri Z.K. ile Kapalı Spor Salonu Müdürü R.Y. Söz konusu isimlerin atanmalarının üzerinden 1 yıl geçmeden askerin rahatsızlığını dile getirmesiyle görevlerinden alınarak, daha alt görevlerde ve döner sermaye alabilecekleri yerlerde istihdam edildiği biliniyor.

    Raporda PKK terör örgütünün üniversitede taraftar kazanmak, öğrencileri eylemlere çekmek için çaba sarf ettiği de anlatılıyor. Şubat 2004’te terör örgütü sempatizanları tarafından yönetilen bir öğrenci derneğinin kurulmasından söz ediliyor. Örgütün öğrenci derneğini paravan olarak kullandığı, öğrencilere yönelik propaganda faaliyetlerini bir siyasi partinin gençlik kolları ile organize ettiği açıklanıyor. Öğrenci derneğinin yöneticilerinin örgüt sempatizanı olduğu, 11 Kasım 2000’de yapılan ilk kongresine Ziraat Fakültesi Dekan Yardımcısı ve halen üniversitenin genel sekreterliği görevini yürüten Prof. Dr. I.T.’nin katıldığı ve kongrede İstiklal Marşı’nın okunmadığı da jandarmanın raporunda yer alan detaylardan. Ayrıca üniversitenin Melikşah Yurdu’nda 18 Ocak 2001’de yapılan aramada örgütün ders kitabı olarak okuttuğu çok sayıda kitap ve derginin ele geçirildiği ve öğrencilerin adli makamlara sevk edildiği de hatırlatılıyor.

    YÖK ‘dinci kadrolaşma var’ demişti

    Jandarmanın raporunun aksine Yükseköğretim Kurulu (YÖK) Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nde dinci kadrolaşmanın olduğunu savunmuştu. YÖK Başkanı Erdoğan Teziç, Yücel Aşkın’ın, üniversiteyi medreseleştirmeye çalışanlara karşı mücadele ettiği için hedef seçildiğini iddia etmişti. Ancak, jandarma istihbarat raporları ve yaşananlar, üniversitede başka bir senaryonun uygulandığını ortaya koyuyor. Hatırlanacağı üzere PKK’nın üniversitede kadrolaşmasına göz yumduğu için askerin Rektör Aşkın’a sıcak bakmadığı gündeme gelmiş, YÖK Başkanı’nın Jandarma Asayiş Komutanlığı’nı ziyareti sonrası ‘YÖK askerden yüz bulmadı’ yorumları yapılmıştı. Ayrıca örgüte yakın üniversite öğrenci dernekleri Aşkın’ın soruşturma başlayana kadar kendilerine sıcak baktığını, son 10 aydan bu yana bazı kesimlere yaranmak için kendilerine ciddi anlamda baskı uygulamaya başladığını ileri sürmüştü. Bütün bu olup bitenleri anlatan bir şikayet dilekçesi üniversiteden bir öğretim üyesi grubu tarafından kaleme alınarak YÖK Başkanlığı ve Cumhurbaşkanlığı başta olmak üzere birçok kuruma gönderilmişti. Cumhurbaşkanlığı makamına gönderilen dilekçe, üniversite idari kademesine PKK yandaşı personelin yapılanmasından, örgüt sempatizanı öğrencilerin himaye edilişine, akademik eleman alınışından, jüri üyelerinin illegal seçilişinden, üniversitede yapılan yolsuzluklara, kadrolaşmalara, fakültelere branş dışı yapılan alımlara, yolsuzluklara izin vermeyen personelin görevden alınmasından haksız olarak döner sermaye dağıtımına kadar 6 sayfadan oluşuyor. Ancak yapılan bütün uğraş ve şikayetlere rağmen ne YÖK Denetleme Kurulu ne de Devlet Denetleme Kurulu’nun gerekli şikayeti ihbar kabul ederek herhangi bir incelemede bulunmadığı vurgulanıyor.

    Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Araştırma Hastanesi’ne 25 milyon dolarlık tıbbi cihaz alımında “çıkar amaçlı suç örgütü kurmak, baskı ve tehdit ile ihaleye fesat karıştırmak” suçundan tutuklanarak cezaevine konulan Rektör Aşkın’ın davasında bazı YÖK üyelerinin de isminin geçeceği öğrenildi. Şikayetler üzerine YÖK’ün görevlendirdiği bir denetleme kurulunun Van’a gelerek yaptığı incelemede yapılanları örtbas ederek, herhangi bir hukuk dışı olayın yaşanmadığı raporunu YÖK’e ulaştırdığı belirtiliyor. Soruşturma dosyasında bu kurulda yer alan kişiler hakkında suç duyurusunda bulunulacağı öğrenildi.

  • Hosted by www.Geocities.ws

    1