|
Bir yıl önce bugün, yani 10 Kasım. Amerikan ordusu dünyaya kapattığı Felluce'yi bombalıyor. Napalm bombalarıyla, fosfor bombalarıyla, zehirli gazlarla. Sayısız ölü... Kim öldü, ne kadar öldü, bilinmiyor. Yerle bir edilen Felluce… Kimyasal silahlarla öldürülmüş insanların cesetleri sokakta; erimiş bedenler, kömürleşmiş kadın ve çocuk bedenleri, kemikleri birbirinde ayrılmış yaşlılar! Feryatlar yükseliyor, doktorlar dünyaya çağrılar yapıyor ancak "gelin bu vahşeti tespit edin" çağrılarını kimse duymuyor. Kimyasal silahlarla öldürülenlerin çok azının cesedi hastane morglarına ulaşıyor. Toplu olarak gömülüyorlar. Kanıtların gizlenmesi için kent haftalarca dünyaya kapatılıyor. Ne yazık ki, Halepçe'de Saddam Hüseyin'in kimyasal saldırılarında 5 bin Kürt ölmüşken Kürt birlikleri de Felluce'de bu cinayetlere ortak oluyor. Yine Irak'ın kimyasal silahlarından yüzlerce, belki de binlerce İran askeri ölmüşken İran destekli Bedir Tugayları da katliamda yerini alıyor! Bütün bunlar, Yeni Şafak gazetesinde ve bu köşede ayrıntılarıyla yayınlandı. Tıpkı Irak'taki işkence ve tecavüzlerin ilk kez yayınlanması gibi. Resimleri, kimyasal silahlarla katledilenlerin resimlerini yayınlamadık. Çünkü, vahşet örneklerine bakabilmek herkes için mümkün değildi. Amerika'nın korkunç sansüründen nasiplenen, ya da gönüllü olan ABD ve dünya basını gibi, Türk basını da bu iddialara uzak durdu. Ne zaman ABD basını gündemine aldı, ondan sonra Türk basını da insafa geldi. Irak Sağlık Bakanlığı'ndan bir yetkili, Amerika'nın Felluce'de kimyasal silahlar, hardal gazı ve sinir gazı kullandığının tespit edildiğini açıkladı. 3 Mart 2005 tarihinde konuyu bu köşede yine gündeme getirdim. Daha önce, işkence ve tecavüzler konusunu gündeme taşımaktan sabıkalı olduğumuzu bile bile. Amerikan Ankara Büyükelçiliği, o zaman, kaynağımızın porno siteleri olduğunu iddia etti. Bizi yalanlamak için yapılan haberleri üs üste Hürriyet gazetesinde yayınlattı. 3 Mart tarihli yazıma karşı ise, ABD'nin Ankara Büyükelçiliği 8 Mart tarihinde bir açıklama yayınladı. Özetle şöyle: "3 Mart tarihli "Yeni Şafak" gazetesinin bir yazarı (yani ben!), Irak Sağlık Bakanlığı'ndan bir yetkilinin iddiasına dayanarak, Amerikan güçlerinin Felluce'deki operasyonlar sırasında kimyasal silahlar, hardal gazı ve sinir gazı kullandığı haberini köşesine taşımıştır. Benzer iddialar daha sonra Venezüela Devlet Başkanı Hugo Chavez tarafından yinelenmiş olup, aynı gazetenin 6 Mart tarihli sayısında yer almıştır. Gerçekte böyle bir haber yoktur ve Amerikan güçleri Felluce'de ya da Irak'ın herhangi bir başka yerinde bu tür silahlar kullanmamıştır." Bu kadar değil… Aynı açıklamada, gazetemi ve beni El Kaide iddialarını seslendirmek, örgüt kaynaklarını kullanmak, bir açıdan El Kaide yanlısı olmakla itham ettiler. Hem beni hem gazetemi yalancılıkla suçladılar. Venezülella'dan Çin'e kadar dünya genelinde bir yalan operasyonunun parçası olduğumu öne sürdüler. Açıklamalar o zamanki ABD Büyükelçisi Eric Edelman'ın öfkesinin sadece görünen kısmıydı. ABD ziyaretinden döner dönmez, ilk iş olarak Pentagon adına girişimlerde bulunan kişi, her fırsatta ABD adına aleyhimde girişimde bulunanlar, şahsıma yönelik psikolojik baskı, yıpratma kampanyasında görev alanlar şimdi nerede? Unutmuş değilim; yeri ve zamanı gelince kendilerine soracağım o kadar soru var ki! 9 Mart'ta "Ne demek oluyor bu? Beni de mi Guantanamo'ya götüreceksiniz" başlığı altında iddiaların kaynağını birer birer verdim. Bazılarının resmi kaynaklar olduğunu bildirdim. İddiaları kanıtlamak için insan hakları mensupları ve doktorlardan bir heyet oluşturup Felluce'ye gönderme çağrısı yaptım! Kanıt resimleri neden yayınlayamadığımızı da belirttim. Aynı yazıda, dünyanın bugünlerde tartışmaya başladığı gizli cezaevleri ve Gulfstream 5 uçaklarıyla nasıl işkence uçuşları yapıldığını da ortaya koydum. Bağdat Havaalanı yolunda ABD askerlerinin kurşununa hedef olup yaralanan İtalyan gazeteci Guiliana Sgrena'nın (bir İtalyan istihbarat görevlisi de öldü) Felluce katliamını belgelendirdiği ve dünyaya duyurmak istediği için saldırıya uğradığını yazdım. Bir yıl sonra dünya, bugün, yani katliamın yıldönümünde Fullece gerçeklerini doğruladı. Felluce'de kimyasal silahların kullanıldığı gerçeği ABD askerlerinin itiraflarıyla birkaç gündür Avrupa televizyon ve gazetelerinde ön sırada . İtalyan RAI televizyonunun salı günü yayınladığı "Fellujah: The Hidden Massacre" adlı belgeselinde, ABD askerlerinin itirafları var. Aldıkları emirleri ve uygulanan vahşeti açıkça anlatıyorlar. Beyaz fosfor bombalarıyla bedenleri yananları anlatıyorlar. Aynı yöntemle öldürülen kadın ve çocuklar gördüklerini söylüyorlar. Kimyasal silahların sivil-direnişçi ayırımı yapılmadan halka karşı kullanıldığını belirtiyorlar. İtalyan basını ile BBC, Independent, Guardian gibi İngiliz medyası da konuya geniş yer ayırdı. Bu kaçıncı? Bir gerçeği ilk kez seslendirmenin bedelinin ne olduğuna çok tanık oldum. Bir gazeteci, onurlu ve dürüst bir insanın, hiçbir çıkar hesabı yapmadan doğruların peşinde koşmasının bedelinin ne olduğuna da… İlk yazan siz olursunuz, tartışır kamuoyunun dikkatini çekersiniz. Üzerinize hışımla gelinir, yıpratılır, ezilirsiniz. Psikolojik baskı altına alınırsınız. Özgüveniniz hedef alınır. Bir süre sonra gerçekler gizlenemez hale gelir. Ancak olayın sıcaklığı kaybolmuş, olayı gizlemek isteyenler başarıya ulaşmıştır. Resmi yalanlar yine başarılı olmuştur. Siz, yazdıklarınızla ve sıkıntılarınızla kalırsınız. Bazı gazeteler, bu köşede dile getirdiğim gerçekleri yalanlamak için Edelman'ın dilinden haberler yayınlayıp yalanlarla kamuoyunun zihnini çelen gazeteler, geri dönüp o haberlere bir kez olsun bakabilir mi? Yüzleri kızarır mı? Sanmıyorum... Pentagon ve bazı lobiler adına bizi izleyip rapor verenler, yıpratma kampanyalarında rol alanların yüzleri kızarır mı? Birazcık suçluluk duyarlar mı? Sanmıyorum… Ama yeri ve zamanı gelince kendilerine soracağımız çok soru var. Ve bu sorular sorulacak! Yalanladığı her şey doğrulanan Edelman gitti. Ama ben doğruları yazmaya devam ediyorum! |
|
10.11.2005 - 13:11:03
ALEKSANDER
LİTVİNENKO
î Başa
Güvenlik güçlerinin zalimce davrandığı, insanların çoktan
ellerine silah alıp cellatları yok etmeye başladığı Kuzey Kafkasya’daki süreç,
hızlı bir şekilde tüm bölgelere yayılmaya başlayacak. ‘Uluslararası terörizm’
hakkında ne söylerlerse söylesinler, ne etiket yapıştırırlarsa yapıştırsınlar,
günleri sayılı. Lenin’in yazdığı gibi, savaşlar adildir veya değildir. Herhangi
bir insanın, kendisini köleleştirmeye çalışanlara karşı verdiği savaş tanım
itibariyle adil olmayabilir.
"Ve rüzgar geri döndü…"
Eklaziast
î Başa
Kafkas cephesi savaşçılarının, vatan hainlerine ve
yardımcılarına karşı düzenlediği başarılı operasyondan sonra, Kuzey Kafkasya
sömürgelerinin üzerindeki kontrolünü tamamen kaybeden Putin, Rus
İmparatorluğu'nun güney bölgelerinde yaşayan insanlara karşı toplu bir soykırım
başlatılmasına karar verdi.
Ve Kremlin'deki bu kötü oyunda,
'yüzlerdeki sevimli ifadeler' hiç de önemli değil. Düşünen herkes, Kafkasya'da
büyük bir savaş olduğunu anlayabilir.
Nalçik'te ve bütün Kuzey
Kafkasya'da meydana gelen olaylar hakkında yeterince yazılıp çizildi.
Politikacıların dudaklarından 'istediğin kadar bağımsızlık al'dan 'tuvalette
öldürüldü'ye kadar son on yıl içinde her şeyi dinledik. Ama tüm bu zaman boyunca
hiçbir yetkili, ülkede meydana gelen olaylarla ilgili temel gerçeklere dayanan
detaylı analizler yapmaya ve ileride bize neler olacağını açıklamaya vakit
bulamadı.
SSCB'nin dağılmasından sonra geçen on yıl boyunca hiçbir şey
sloganlardan, sınıflandırmalardan ve kanıtsız boş sözlerden öteye gitmedi. Yani
üst düzey görevliler tarafından verilen sözlerin hiç birinin
gerçekleştirilmediğine dikkat çekmek gerekiyor. HİÇ BİRİNİN!
Kin ve kanlı
suçlardan doğan yalan, Rusya'yı yönetenlerin davranış ilkeleri haline geldi.
Karşılaşmalar, hemen büyük çaplı savaşlara dönüşüyor. Sivil haklarını düşünmeye
ve korumaya çalışanlar, uluslararası teröristler ve yardımcıları listelerinde
yer alıyor; hemen yok ediliyorlar, aileleri baskıya maruz bırakılıyor.
1998'de Putin ilk kez siyaset sahnesinde göründüğünde, bunun ahlaklı ve
düşünceli insanlara karşı toplu misillemelerle biteceğini söylemiştim. KGB'deki
30 yıllık görevi süresince Putin, insan düşüncesi ile nasıl mücadele edeceği
dışında hiçbir şey öğrenmedi. Bu yüzden KGB ve SSCB'nin yönetim duvarları
içerisinde, 'anavatanını sevmeyi' öğrettikleri, ülkenin devlet başkanı rolündeki
bir güvenlik görevlisinden, misillemeler dışında başka bir şey beklemek mümkün
değildir.
Rus yetkililerinin ve insan mantığına sığmayan
şeyler yapan bölgelerdeki kuklalarının, yetersiz ve agresif hareketleri yüzünden
Rusya'daki politik şartlar giderek zorlaşıyor. Bugün bu haşaratlar, insan
yaşamının akla uygun tüm normlarını çiğnediler, cumhuriyetleri eski siteme geri
döndürdüler.
î Başa
Mesela bugün Kabardey-Balkar'daki insanlar
sadece camilere gittikleri için takip ediliyor. İbadet etmeleri, sakal
bırakmaları yasaklandı.
î Başa Beslan'da çocuklarını kaybeden anneler, sadece trajedi hakkındaki gerçeği öğrenmek istedikleri için akıl hastanelerine gönderiliyor.
î Başa Çocukları öldürülen babalar, dikenli tellerin ardında. Bütün bunlar bir soykırımdır. Putin ve adamları, kadın, çocuk ya da yaşlı demeden, hiçbir şeyden pişmanlık duymadan, insanları aileleriyle beraber tamamen yok ediyorlar.
Putin zamanında yetki sahibi olan
hırsızlar ve dalkavuklar, bu yetki ile ne yapacaklarını bilmiyorlar. Tıpkı bir
arenada gördüğü her kırmızıya saldıran çıldırmış boğalar gibiler. Sadece direnme
gücü olmayanları soymaya gücü yeten ve 'bizimle olmayanları' öldüren Putin'in
kuklaları, burunlarının önünde neler olup bittiğini anlamıyor hatta
görmüyorlar.
Vatandaşları soyan ve yağmalayan Putin'in kuklaları, yoksul
insanlar arasında, iyi beslenmiş şişman domuzları hatırlatıyor. Sonunda
vatan-hainlerine dönüşen Rus bürokrasisi, zengin adamların günlük emirleriyle
uğraşıyor. Yetkililer ve toplum arasında kazılan çukur, sonunda küçük bir führer
tarafından idare edilen bürokrasinin düşeceği bir uçurum haline geliyor.
Güvenlik güçlerinin zalimce davrandığı, insanların çoktan ellerine silah alıp
cellatları yok etmeye başladığı Kuzey Kafkasya'daki süreç, hızlı bir şekilde tüm
bölgelere yayılmaya başlayacak. 'Uluslararası terörizm' hakkında ne söylerlerse
söylesinler, ne etiket yapıştırırlarsa yapıştırsınlar, günleri sayılı. Lenin'in
yazdığı gibi, savaşlar adildir veya değildir. Herhangi bir insanın kendisini
köleleştirmeye çalışanlara karşı verdiği savaş tanım itibariyle adil
olmayabilir.
Herhangi Tanrısal hükmün veya modern bir ülke anayasasının
temelinde yatan insan ahlakının ve doğruluğunun prensiplerini ihlal etmek, kendi
insanlarına karşı terörizmdir. Putin ve eşkiyaları, bir toplumu korkutarak,
aktif temsilcilerini yok ederek, kanunun dışına çıktılar. Bundan sonra
uluslararası kanunların tüm normlarının ihlaline karşı verilen direniş silahlı
bile olsa, bu, ülke vatandaşlarının insan yaşamını, onurunu ve haysiyetini
korumaya yönelik meşru davranışları olarak değerlendirilir.
CP/CA/AK
09.11.2005 - 18:52:26
ANNA
POLİTİKOVSKOYA
î Başa
‘Bu yapılanlar, insanlarda sadece nefret
uyandırıyor. Bütün gençler, namaz için, din için, dağlara ve ormanlara
kaçıyorlar. Ve bunu da gizlemiyorlar. Gidiyorlar, yarın dönebilmek için! 13 Ekim
devam ediyor.’
î Başa Nalçik'teki baskına katılanların aileleri, cumhuriyetten sürülmeye hazırlanıyorlar!
………..
î Başa
13-14 Ekim olaylarındaki çok şey, halen
açıklanamıyor. Mesela bunlardan biri, o gün baskına katılanların çoğunun,
emniyet binalarına yalınkılıç saldırmaları. Niçin açık hedef oldular? Bu yolla
neye sahip olmak istediler?
Bir başka soru. Baskın için sabah ile öğlen arasının seçilmesi, silah toplamak için miydi? Onu da başaramadılar. Nalçik'teki ünlü narkotik şube baskınında bile böyle olmamıştı.
î Başa Mantıksız bir çıkış, bu. Denizdeki balinaların karaya vurarak intihar etmesi gibi. Belki de silahlı çatışmada ölmek, hapiste çürümekten çok daha iyiydi.
î Başa Hala sorular kurcalıyor aklımızı. Belki Nalçikliler üzerlerindeki sistematik baskıdan dolayı bunları halen düşünemiyorlar. Ama birkaç ay sonra, bu şok ve baskı geçince, Kabardey Balkarlıların çoğu da bunları düşünecek ve soracak.
…………..
î Başa
Yanımıza geldi. Son iki senedir, polisler
onlara çok kötü davranıyorlarmış. Üç çocuklu, başörtülü zavallı kadın; Zalina
Kertbieva. Çocuklarının en küçüğü sekiz aylık, en büyüğü 4 yaşında.
13
Ekim'den sonra, o artık 24 yaşında bir dul. Zalina'nın ne bir eğitimi ne de işi
var. Peki şu andaki durumu daha mı kötü yoksa eskisiyle aynı mı?
'Evet, daha kötü oldu' diye başıyla işaret ediyor. Zaten giysileri de bunu belli ediyor. Zalina, Nalçik'ten 1 saat uzaklıktaki Zolski bölgesinden.
Bu baskında, çok kadın eşini kaybetti. Aynen Zalina gibi. Onun 31 yaşında ve son dört senesini İslam'a adayan kocası da Nalçik baskınında vurulup ölenlerden.
Ama kocası ailesindeki hiç kimseyi hiç bir şeye zorlamıyordu. Mesela, kendi kardeşi Ruslan eski yaşam tarzını sürdürüyor.
î Başa
Zalina'nın
yanındaki Ruslan sözü alıyor; 'İslam, hiç kimseyi zorlamaz' ve sonra da ekliyor;
'Abim ailemizin en sakiniydi. Ama baskına katıldı? Çünkü son iki yıldır, polis
ona yaşama hakkı vermemişti. Ve o da buna mecbur kaldı?'
Evet, Zalina genç
bir Müslüman kadın yoksa vehhabi mi! Bu kıza vehhabi demek anlamsız, vehhabiliği
kim biliyor ki Rusya'da. Var mı Rusya'da vehhabi? Zalina sadece bir
mütedeyyin.
…………..
'O işinde namaz kılıyormuş' diye bir bağırış.
Sanki bir mahkeme kararı açıklanıyor. Bu bağırışın sahibi Zolski belediye
başkanı Hasan Zuberoviç Mahotlov. Yanında FSB Zolski bölge başkanı albay Asker
Ligidov olduğu halde, odadakilere ağzına geleni söylüyor. Hiç utanmadan da devam
ediyor; 'Çocukları namaz kılmaya zorladılar. Sürün bunları!!'
Zalina biraz da şaşkın kendi kendine mırıldanıyor; 'Üç çocukla birlikte mi!'
î Başa Belediye başkanı bağırmaya devam ediyor; 'Evet çocuklarınızla birlikte. Çocuklarınız, nasıl ölen polislerin çocukları ile birlikte okuyacak? Anneleri ve eşlerinin burada benden af dilemeleri gerekirken, bir de utanmadan cesetleri istiyorlar. Camide saatlerce zaman harcayacaklarına kendi işlerine baksaydılar.'
…………
Neden? Vakit geçiremezler mi camide? Bu çok mu yanlış. Bunların çoğu eskiden alkolik veya uyuşturucu müptelasıydılar. Düzeldiler ve camiye girdiler. Yoksa camiler 15 dakikalık için mi açılmışlardı?
Tabii ya, bütün gün kalacak değiller ya!
….………
Peki, aileleri nereye sürüyorlar?
Sibirya'ya!
Artık bize burada lazım değiller. Cesetleri de gömmelerine izin veremeyiz. Ne mezarlığa ne de çöplüğe. Yoksa tapınağa çevirirler orayı. Çocukları da kurt sürüsü gibi. Babalarına benzerler büyüyünce!
Yuvalarda da şimdiden bakmak lazım çocuklarının beslenme çantalarına, belki de bomba vardır???
Neyse, en azından başkaları için örnek olurlar, evlerinden atıldıklarında da. Peki o başkalar çok mu? Yani devlete güveni olmayanlar.
Yaklaşık yüzde 80.
Peki ne yapılacak?
Şu anda bu
vahabistlerin yerlerini isimlendirmeyelim. Çünkü bunlar, o yerleri hemen tapınak
yaparlar. Lütfen anlayın ne olduğunu…
..…..……..
Hasan Mahatlov bir
anda insan olduğunu unutuyor ve tekrar bağırmaya başlıyor. 'Sürüyoruz hepsini.
Kovun! Ben sadece söylemiyorum, yapıyorum da. Zaten halk da böyle
istiyor'
……………
Yaaa. Evet, evet. Bu
taleplerin hepsi resmi toplantılarla, karar altına alınmış. İlginç; çoktandır
böyle kararlar alınmamıştı. Aynen 1930'lu senelerdeki gibi ama biz 1930'larda mı
yaşıyoruz.
.................
Elime tutuşturulan bir evrak. 19.10.2005 tarihli bir toplantı karar tutanağı. Toplantıda Zalukokuaje kasabasındaki 763 kişinin tamamı yer almış.
Mahatlov toplantıda konuşuyor: 'Bu suçluların ailelerini kesinlikle çıkartmak gerekiyor. Çünkü onlar, kalan nesillerine de aynı şekilde kan davasını sürdürmelerini emretmişlerdir. Ve onlar hiç de az değiller. Hastanelerde, okullarda hep varlar. Onlarla çalışmak istiyor musunuz?'
…………
'Hepsini çıkartıyoruz' demiş toplantı sonunda belediye başkanı Hasan Mahotlov.
Ve devam etmiş; 'Hepsini, hem büyüklerini hem de çocuklarını. Düşünmeyin, kovun.'
Mahatlov'un
yanındaki polis şefi albay Ruslan Gedmişhov hemen müdahale ediyor; 'O saldırıya
katılmayanlar da buralarda öylesine kalmadılar. Onlar gözcüydüler, planları
vardı.'
Ve karar: 'Militanların aileleri, yakınları sürülecek, saldırı ile
alakalı olanların ailelerine sakal yasağı getirilecek, camiye Cuma günleri ve
sadece 1 saatlik müsaade var. Tüm devlet kurumları da, eğer kendilerinde
militanların yakınları çalışıyorsa işten atacaklar.
Bu karar 13.10.2005
tarihinde oybirliğiyle alınmıştır.'
…..………
Bir başka kasaba, bir başka karar metni.
Sarmakova –Babuguey- kasabasının kararı, tarih 20.10.2005
1) Gençlerin toplantıları yasaklanacak.
2) Camilerdeki yasaklar tavizsiz uygulanacak.
3) Militanların aileleri kesinlikle sürülecek.
Toplantıda söz alan kasaba sakinlerinden B.K.
Mahov, bağırmaya başlıyor, 'Niçin polis, bunların ailelerini hapse atmıyor.
Bunların aileleri belli, yerleri belli. Liste yok mu polisin elinde? Benim oğlum
böyle bir şey yapsaydı, öldürürdüm.'
……….....
Ve bir başka kasaba, Etoka.
Etoka'nın kararı: 'Kesinlikle militanların aileleri çıkarılacak.'
Etokalılar, Kabardey Balkar'ın devlet başkanına bir de ricada bulunuyorlar. 'Bütün Çeçenleri sürün.'
..……
Zolsko bölgesindeki postanede yapılan bir
toplantının karar tutanağından; 'Bütün İnguş, Çeçen ve Dağıstanlılar ülkeden
çıkarılsın…'
Ve yine Arsen Kanakov'a ricada bulunuluyor bu tutanakta, 'Başka bir millete de oturma izni vermeyin' diye.
..………….
İşte, bütün kararlar aynı.
……..…….
ZALİNA
Ve sürülmeye ilk aday, zavallı
Zalina ile elinden tuttuğu 2 yaşında dünyadan habersiz zavallı kızı. Zalina
diyor ki; 'Asla başörtümden vazgeçmeyeceğim. İsterlerse sürsünler
beni.'
'Nereye gideceksin?'
'Bilmiyorum. Bana kocam çoktan demişti buralardan gitmeliyiz'
'Neden gitmediniz, peki?'ye cevabı ise 'Çünkü anne babamıza bakıyorduk, çok ağır hastaydılar. Babamı daha sonra kaybettik. Annemle beraber yaşıyorduk. Zaten devamlı takibat altındaydık ve gidecek paramız da yoktu.'
Evinden de belli zaten, fakrü zaruret içinde yaşadığı.
Yine soruyorum Zalina'ya, 'kocanın kan davasını sürdürecek missin' diye. Sadece sen de değil senin gibiler?'
'Tabii ki hayır' diyor. 'Benim amacım çocuklarımı büyütmek.'
Yine ben konuşuyorum, 'Dedikodular vardı, sizin tomarlarca dolarınız varmış, bunlar sizlere İslam ülkelerinden gönderiliyormuş.'
"Bunlar uydurma. Eğer paramız olsaydı, bu kadar fakir yaşar mıydık? Ben inanıyorum ki benim kocam hiç bir şeyi yanlış yapmadı. Ama her zaman polislerin takibi altındaydı. Ve işkence yapıyorlardı kocama. Bir de karşısına geçip alay ediyorlardı. 'Hani nerede Allah'ın. Gelsin de seni kurtarsın?' diye.
î Başa Kocam sadece ve sadece dini ve namazı savundu. Yasak olan şeylerle uğraşmadı. Tek anlamadığım, niçin namaz kılan birine iş verilmez?"
Sahi, neden namaz kılanlar polisin listesine
geçer ki?
JULETTA
Zalukokuaje'da taziye kabul edilen bir evdeyiz. Hacmurat Zarmukoviç Şogenov, baskında 36 yaşındaki oğlunu kaybetti. Sessizce ve acılı bir halde oturuyor. Hayatı boyunca kasabadaki zirai donatım kurumunda çalışmış.
Ya; ihtiyar insanların ne alakası var bu olaylarla?
Sesi titreyen Juletta, güzel, uzun boylu ama artık dul bir kadın.
Bu ailenin başında da sürülme tehlikesi var. Nasıl sürecekler? Neden? Babası, niçin oğlunun sorumlusu?
….…….....
Baba konuşuyor; 'Oğlum Aslan'ın orada olduğundan bile şüpheliyiz. Baskın günü saat 14 civarında bizi aramıştı, Nalçik'te çalışıyordu. 'İşteyim ve iyiyim' demişti.
Saat 19 gibi ise kasabaya, onun saldırıya katıldığı ve öldürüldüğü haberi geldi.
20 Ekim'de ben gittim, cesedini teşhis ettim. Ve cesedinde hiç mermi izine rastlamadım. Bence o kimliksiz çıktığı için, o anda olayların içine girmişti. Zaten bizim buralarda, öyle ateş falan açıldığı zaman kimse kaçmaz, bakmak için dışarı çıkarlar.'
………....
Juletta,
başı açık, modern ve eğitimli bir bayan. Üstelik Kimya Biyoloji Fakültesi'nde
öğretim üyesi. Girdiği şoku gizleyemiyor bu genç kadın.
Soruyorum, 'Kocanız sakallı mıydı' diye.
Cevabı, 'Hayır. Sakallı değildi. Beni savcılığa çağırdılar, saatlerce sorguladılar, kocanız sakallı mıydı, diye. Sakal, Rusya'nın neresinde, hangi yasalarda yasak. Kocam sakallı değildi, sadece namaz kılıyordu?'
'Çoktan beri mi vehhabilikle ilgileniyordu peki?'
'Sadece namaz kılıyordu. Beş yıllık evliydik ve beni de hiçbir zaman namaza zorlamadı. Sadece ben kendim, onun nasıl iyi ve dürüst bir hale geldiğini görünce, namaz kılmaya başladım. Ve ne var ki bunda, anlayamıyorum? Hiçbir yasak duruma kocam asla bulaşmadı. Biz geleneksel müslümandık. Bir kez daha söylüyorum, kocam o baskına katılmadı. Ve bir kez daha yineliyorum, kocam o baskına asla katılmadı. Eğer bizim geleneksel dini anlayışımız radikalleştiyse, bunun müsebbibi yönetimdekilerdir.'
Ve bir başka sorum ona; 'Sürüleceksen nereye gideceksin?'
'Bilmiyorum. Nedir benim ve 4 yaşındaki oğlumun suçu ki? Hala kocamın nerede ve nasıl öldürüldüğünü bilmiyorum. Cesedini bile alamıyorum. O zaten öldürülecekler listesindeydi, biz de sürülüyoruz.'
………….....
13 Ekim'den sonra büyük bir diyalog yaşansaydı, bu krizden çıkılabilirdi. Ama sadece baskı yapıldı. Namaz kılan, ya da kıldığından şüphe edilen herkes, terörle mücadele şubesine götürüldü, işkenceye teslim edildi. Camiler artık haftada sadece bir saat açık.
Bu yapılanlar, insanlarda nefret uyandırıyor. Bütün gençler, namaz için, din için, dağlara ve ormanlara kaçıyorlar. Ve bunu da gizlemiyorlar. Gidiyorlar, yarın dönebilmek için! 13 Ekim devam ediyor.
.................
Neden bu anlaşmazlık? Bu iş 'bizim' –Kremlin
kastediliyor- onlara bazı şeyleri zorla kabul ettirebilme savaşımız. Saldırıyla
hiç ilgisi olmayan insanlar, şimdi saldırıyı düzenleyenleri sevmeye başladılar.
Bunlar bir savaşın habercisi. Ve çok da karışık bir durum. Zaten bir iç savaş
olduğunu kabul edebiliriz, artık. Neden din yasaklanıyor? Hiç kimse bilmiyor bu
soruların cevaplarını. Zor çözülen bir düğüm şu an bunlar, bizim
için.
Anna Politkovskaya
| |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
Takvim Gazetesi'nden Mehmet Çetingüleç anlatıyor: Yaklaşık 3 ay önce Cezayir Büyükelçisi Abdelhamid Senouci Bereksi'yi ziyaret etmiştim. O gün Sayın Büyükelçi'den çok şey öğrendim. Yanından ayrılırken bana önemli bir belge verdi. Kapağında "Cezayir Büyükelçiliği- Ankara- Mustafa Kemal Atatürk'e Saygılar" yazan bir dosyaydı bu. İçinde Kasım 1938 tarihli Cezayir'de yayınlanan El-Şihab gazetesinde 2 Arap aydınının yazısı yer alıyordu. Arapça orijinali ve Türkçe çevirisiyle. Bundan tam 67 yıl önce, Atatürk öldüğünde Arap aydınları O'nu yazmıştı. Bugün, o değerlendirmeler çok önem taşıyor. "Önder"in sadece Türkler için değil tüm Müslümanlar için "kurtarıcı" olduğu, buna karşılık padişah ve etrafındaki din adamlarının Mustafa Kemal'e neler yaptığı detayıyla açıklanıyor. Türkiye'de her 10 Kasım'da Atatürk anlatılıyor. Türkçe anlamak istemeyenlere belki bir kez de Arapça anlatmak gerekiyor. î Başa Gazetede yer alan ilk yazı ülkenin ünlü aydınlarından Abdülhamit Bin Badis'e ait: "Muhtelif dönemlerde gelip, tarihin akımını değiştiren, yeni bir oluşumu gerçekleştiren, doğunun en bariz zeki şahsiyetlerinden, çağdaş tarihte insanlığın tanıdığı en büyük insan, mübarek Ramazan ayının on yedinci günü hayata gözlerini yumdu. İşte bu lider, Türkiye'yi yok olmaktan kurtaran, adını, şanını, onurunu koruyan ve bugünkü durumuna kavuşturan, Çanakkale'de Gelibolu, Anadolu'da Sakarya kahramanı Mustafa Kemal'dir. 'Tüm Doğu'nun kurtarıcısı' î Başa O, sadece Türkiye'nin değil, aynı zamanda tüm Doğu'nun kurtarıcısıydı. Zira Doğu'yu Türkiye'den soyutlamak olanaksızdır. Türkiye asırlar boyunca İslam alemini kucaklamış ve içinde yer almıştır. Türkiye büyük muharebeden önce, batı saldırılarına karşı, doğu uyuşmazlık ve savaş cephesiydi. î Başa
Hristiyanlık taassupluğu içinde olan batı ülkelerinin çirkin
sömürü emellerinin hedefiydi. Savaşın sona ermesiyle, Türkiye'nin savaştan
çözülmüş ve dağılmış olarak çıkmasıyla, batı ülkeleri yaldızlı sömürü
isimleri altında, Müslüman doğu milletlerini paylaşmaya başladılar.
î Başa
Hilafetin payitahtını ve Türkiye'yi işgal ettiler. Padişahı
buyruk ve denetimleri altına aldılar. Mareşal Allenby, Kudüs'e girdiğinde
şöyle demişti: "Haçlı Seferleri bugün bitmiştir." Allahü Teala'nın Kemal
aracılığıyla ihsan ettiği mucize olmasaydı, Türkiye de giderdi, onunla
birlikte Şark da yok olurdu.
î Başa
İşte bu ortamda Kemal, dağılmış olan mukavemet güçlerini topladı.
Kahraman Türk evlatları ve kardeşleri onun etrafında birleştiler. Azil ve
asil Türk milletinin barınağı olan Anadolu topraklarına direniş ruhunu
aşıladı. Tutsak Padişah ve destekçi hükümetine ve içerideki deccal din
adamlarına karşı mücadele etti.
î Başa
Başta İngiltere olmak üzere, batı ülkelerine, dış güçlere
derslerini verdi. Kükredi, direndi, mücadele etti. Müslüman Şark'a yeniden
ümit verdi. İşte bundandır ki Mustafa, yalnız Türkiye'nin değil, tüm
Doğu'nun kurtarıcısıdır. Tarihin seyrini değiştirmiş ve doğu için yeni
oluşumun esaslarını belirlemiştir.
Gerçekten o, biraz önce belirttiğimiz gibi, tarihin derinliklerinden
bu yana insanlığın inancında ve yaşantısında etkileri olan doğunun en
bariz şahsiyetlerindendi.
Tarikat şeyhleri ne yaptı? Türk'ün Atası, Atatürk'ün kişiliğine ilişkin araştırmanın tüm yönlerine burada değinmemiz zaman ve zemin bakımından olanaksızdır. Ancak, İslamiyet'le ilgili tutumu hakkında burada bir şeyler söylemeyi kendim için uygundan öte elzem görüyorum. Mustafa Atatürk'ün bu husustaki tutumu onun büyüklüğünün göstergelerinden biridir. Buna rağmen, Mustafa, her Müslüman'ın kalbini kıran ve ona üzüntü veren haksız eleştirilere hedef olmuştur. Mustafa'ya bu akıştırmayı yapan gerçek sorumluların bilinmesi gerekir. Bu sorumlular kimdir? Bunlar İslamiyet'i temsil edenler, İslamiyet adına konuşanlar, kendilerini başkalarından daha dindar Müslüman addedenler ve dini nüfuzlarıyla insanların hayatlarına yön verenlerdir. Bunlar Müslümanlar'ın Halifesi, Müslümanlar'ın Şeyhul İslam'ı, din adamları ve tarikat şeyhleridir. Müslümanlar, Osmanlı Sultanı'nı kendilerinin halifeleri olarak kabul ederlerdi. 'Padişah, cihat ilan etti' Müslümanlar'ın Halifesi'ne (Padişah) gelince; başkentini işgal eden İngilizler'in tahtı tasarrufu altında sayarında sakin ve sessizce oturmuştur. Hayır! Padişah sessizce oturmamıştır. Anadolu'daki direniş hareketini yok etmek için İngilizler'in elinde alet olmuş, emrine karşı gelenlere, Atatürk ve beraberindekilere cihat ilan etmiştir. Şeyhul İslam ve din adamlarına gelince; bunlar Padişah'a kendi adına imzalaması ve izniyle insanlara dağıtılması için bildiri hazırlıyorlardı. Bildirilerde Mustafa Kemal'in hain olduğuna ve öldürülmesinin helal olduğuna işaret ediliyor ve onu öldürene ödül vaat ediliyordu. Yunan uçakları bu bildirileri Padişah'ın izniyle taşra halkına atıyorlardı. Delalete düşmüş tarikat şeyhleri ve müritlerine gelince; bunlar İngilizler'e ellerinde bulunan Padişah'a avenelik yapıyorlardı. Bildiri dağıtıp insanları mücahitlere karşı kışkırtıyorlardı. Osmanlı Padişahı'nı kendilerinin Halifesi olarak kabul eden Müslüman toplumlara gelince; bunlardan birkaçı hariç, diğerleri bağlılıklarından vazgeçerek kendilerine ve padişaha düşman olanların saflarında yer almışlar, diğer bazıları da kendilerini esir alanlarla birlikte Müslümanlar'a ve Padişah'a karşı silahlı mücadeleye katılmışlardır. İslamiyet nerede? Kendisine savaş açılan devrimci Musafa ne yapsın? 'Hedef, sahte Müslümanlar' î Başa Mustafa Kemal, bütün bunlara dur diyecek devrimini başlattı. İslamiyet'e karşı cephe almadı. Onun hedefi sahte Müslümanlar idi. Kendi gitmiş, adı kalmış, Hilafeti ilga etti. Alimleri yönetimden
uzaklaştırdı. Mecelleyi uygulamadan kaldırdı. Zakkum ağacı gibi
tarikatları köklerinden temizledi. Müslüman uluslara, 'Kendinizi düzeltip
geliniz, bağımsız milletlerin anlaşıp yardımlaştıkları gibi, sizlerle
anlaşalım, işbirliği yapalım' dedi. Kur-an'ın Türkçe mealini hazırlattı.
î Başa
Mescit ve camilerinde dini vecibelerini ifa etmelerini sağladı.
Nitekim İslami geleneklerin kutlanması her geçen yıl yaygınlık
kazanmıştır. Bunun en bariz örneği, rahmetlinin cenaze merasiminde
sergilenen İslami görünümdür.
Mecelle'nin uygulamadan kaldırılmasını savunacak konumda değiliz.
Ancak insanların şunu bilmelerinde fayda görüyoruz. Hanefi mezhebinin
seçkin görüşleri esas alınarak hazırlanmış olan Mecelle'nin asırlar boyu
bir milletin hukuk gereksinimine cevap vermesi elbette düşünülemez. Evet,
İslamiyet tüm mezhepleriyle birlikte insanlığın ihtiyacına cevap
verebilecek bir dindir. Ancak, ortada küçüklüğünde mezhebinden öğrendiğine
ve duyduğuna ilave sayılacak herhangi bir yeniliğe kapalı, yeni görüş
oluşturacak birikimden mahrum, donuk, tutucu bilginlerin olduğu
unutulmamalıdır. Ayrıca insanların El-Ezher ülkesi Mısır'ı hatırlamaları
gerekir. Aile Hukuku dışında bu ülkede herhangi bir şeriat hükmü
uygulanmamaktadır. Yargı, Hanefi mezhebini esas alan Aile Hukuku'nu
uygulamakta olup, ender haller dışında diğer mezhepler terk edilmiş
durumdadır. Evet, Atatürk Şeriat Hükümleri'ni yürürlükten kaldırmıştır.
Bunun tek sorumlusu kendisi değildir. Zira, Türkler ne zaman arzu
ederlerse, istedikleri biçimde Şeriat Hükümleri'ni geri getirebilirler.
Ancak (iyi bilinmelidir ki) Atatürk, Türkler'e dünya milletleri arasında
özgürlüklerini, bağımsızlıklarını, egemenliklerini ve onurlarını
kazandırmıştır. Bu kazanım olmadan hiçbir şeyin geriye iade edilmesi
olanaksızdır. Şeriat Hükümleri'ni reddeden, onun yerine Napolyon
Kanunları'nı ikame eden diğer milletlerine ne kazandırdılar? Bilginleri ne
dediler? Allah, Mustafa'ya gani gani rahmet eylesin. İyilikleri terazide
ağır gelsin. İyilik edenler zümresine ilhak etsin. î Başa
Cezayir, Türkler'in
dönemini iyilikle yad eder. Aramızda din, tarih, kan ve komşuluk bağları
bulunan kardeşimiz asil Türk milletine ve aziz Türkiye'ye tüm Cezayir'in
taziyelerini sunar, üzüntülerini paylaşır, evlatlarından salih halef,
şimdi ve gelecekte başarılarının devamını dileriz. Allah'ın izniyle
Türkiye bu yolda mutluluğunu ve kalkınmasını, şanlı geçmişi, büyük
şahsiyetin atılımları ve başarılarıyla dolu tarihine yakışacak biçimde
gerçekleştirecektir. | |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Sırlarıyla Latife
Hanım - 1
Özel bir kadın
Tanışmanın duygularını Halide Edip de
anlattı
|
| |||||||||||||||||||||
| ||||||||||||||||||||||
î Başa REKTÖRLE İLGİLİ YENİ BİR İDDİA DAHA!.. ''VAN'A ERMENİ KÖYÜ KURULMAYA ÇALIŞILDI'' haber vitrini Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi (YYÜ) Rektörü Prof. Dr. Yücel Aşkın'ın tutuklanması olayının uluslararası boyutlarının olduğu iddia edildi. Eğitim-Bir-Sen Genel Başkanı Ahmet Gündoğdu, ''Rektör Aşkın, Ermeni tarihiyle ilgili eserleri mi topladı?'' sorusunu ortaya attı. 08 Kasım 2005 Salı 12:52
|
|
UĞUR ALICI
ANKARA (İHA) - Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi
(YYÜ) Rektörü Prof. Dr. Yücel Aşkın'ın tutuklanması olayının uluslararası
boyutlarının olduğu iddia edildi. Eğitim-Bir-Sen Genel Başkanı Ahmet
Gündoğdu, ''Rektör Aşkın, Ermeni tarihiyle ilgili eserleri mi topladı?''
sorusunu ortaya attı.
Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörü Prof. Dr.
Yücel Aşkın'ın evinde bulunan kaçak tarihi eserlerin ''özel bir çalışma
amacıyla'' toplandığını ileri süren Eğitim-Bir-Sen Genel Başkanı Ahmet
Gündoğdu, ''Olayın uluslararası politik uzantılarının olabileceği
ihtimalinin göz ardı edilmemesi gerektiğini'' öne sürdü. Aşkın'ın Ermeni
asıllı tiyatrocu Agop Güllüyan'ın torunu olduğunu ifade eden Gündoğdu,
''Türkiye'nin müttefiki bir ülke, geçtiğimiz yıllarda Van'da 'Emekliler
Köyü' adı altında bir Ermeni yerleşim yeri kurmaya kalkıştı. Prof. Dr.
Erdoğan Teziç de Galatasaray Üniversitesi Rektörlüğü'nden YÖK
Başkanlığı'na getirildi. Bütün bu gelişmeler garip ve korkunç şüphelerin
uyanmasına sebep oluyor'' dedi.
Van'da yoğun bir şekilde misyonerlik
faaliyetinin yapıldığını, binlerce İncil'in bizzat üniversite eliyle
dağıtıldığını, rektörlük bahçesinde ''Haç'' şeklinde heykeller dikildiğini
iddia eden Gündoğdu, ''Rektör Aşkın'ın evinde bulunan kaçak tarihi eserler
de muhtemelen Ermeni tarihiyle ilgili özel bir çalışma amacıyla toplanmış
eserlerdi'' şeklinde konuştu.
Van'ın 1. Dünya Savaşı sonunda Fransa, ABD ve
İngiltere'nin başını çektiği Sevr Antlaşması dayatmasında bölgede kurulmuş
''tampon devletçiklere'' verildiğini kaydeden Gündoğdu, ''Söz konusu bu
devletlerin ülkemize ve komşularımıza yönelik politikalarından
vazgeçmedikleri, özellikle 'Ermeni talepleri' biçiminde sürekli gündemde
tutmalarından anlaşılmaktadır. Güya müttefikimiz olduğunu öne süren bir
ülke, geçtiğimiz yıllarda sözde 'Emekliler Köyü' adı altında Van'a bir
Ermeni yerleşim bölgesi bile kurmaya kalkıştıydı'' ifadelerini kullandı.
Ahmet Gündoğdu, YÖK'ün Rektör Aşkın'a verdiği
destekle ilgili olarak ise iddialarını şöyle sıraladı:
î Başa
''Kafayı masum kız çocuklarımızın
başörtüsüne takan YÖK, gerçeklerle uğraşmak yerine milletin diniyle,
imanıyla kavga etmektedir. Son Van olayında da millet gördü ki, her türlü
hırsızlığın, yolsuzluğun, evrak sahteciliğinin, çete kurmanın üstünün
örtülmesi için yargıya baskı yapmaktan bile çekinmiyorlar. Suçluların
telaşı içinde, adeta merkezinde YÖK'ün bulunduğu bir yolsuzluk yumağı
varmış gibi panik içinde davranıyorlar.''
|
08.11.2005 - 17:51:17
î Başa
Rusya’nın önde gelen
insan hakları örgütlerinden Memorial, yayınladığı bildiriyle Kabardey Balkar
olayları sonrasında, yetkililerin hareketlerinin zıvanadan çıktığına vurgu yaptı
ve uyardı ‘Herkes haddini bilsin.’
Memorial, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'e, Rusya Başsavcılığı'na, devlete bağlı insan hakları temsilciğine birer nüshasını gönderdiği bildirisinde, KBC'de Nalçik baskını sonrasında meydana gelen gelişmeleri değerlendirdi.
Güvenlik güçlerinin eylem sonrası, bu baskına cevap olarak yaptıkları davranışların, insanlar üzerinde kurduğu baskının, gözaltına alınanlara uygulanan sistematik işkencenin sınırı çok aştığı vurgusu yapan Memorial, Rusya Federesyonu Anayasası'nın tamamen ihlal edildiğini savundu. î Başa Memorial'a göre, bunun anlamı tek; 'Artık, Kabardey Balkar'da bir devlet terörü yaşanıyor.'
Bildirisinde, özellikle Zolvski bölgesindeki gelişmelere dikkat çeken Memorial, Anna Politokovkskoya'nın gazetesinde neşrettiği belgelere atıf yaptı ve Nalçik eylemcilerinin ailelerine karşı yürütülen sistemli kampanyanın, cumhuriyetteki gerilimi daha da büyüteceğinin altını çizdi.
Memorial bildirisinde, militanların ailelerine karşı yürütülen kampanyayı da örnekledi. î Başa Memorial'a göre, Zolski'nin Etoka kasabası sakinleri, geçtiğimiz günlerde yerel idareciler tarafından toplandı ve onlardan, bu militanların yakınlarının sürülmesi gerektiği yolunda bir karar almaları istendi; baskılar ve tehditler sonucu da, bu karar oybirliğiyle alındı.
Yine Zalukokoaje kasabası sakinlerini toplayan yerel yöneticiler ve polis şefleri, ülkede yaşayan Çeçenlerin, Dağıstanlıların, İnguşların, sürülmesi yolunda bir karar almalarını istedi; oybirliğiyle aldırılan bu karar da KBC Devlet Başkanı Arsen Kanakov'a gönderildi.
î Başa Zolski bölgesi idarecileri, zorla topladıkları şehir halkına da, militanların yakınlarının tüm resmi dairelerden atılması yönünde bir karar aldırdı.
î Başa Aynı yetkililer, Zolski ve çevresindeki kasabalar ile köylerdeki tüm camilerin kapatılmasını, haftada sadece Cuma günü bir saat açılabilmesi kararını da, halka zorla aldırdılar.
Memorial, tüm bu toplantıları düzenleyenlerin başında Zolski Belediye Başkanı Hasan Mahatlov'un bulunduğunu, yanında FSB ve polis şeflerinin oturduğunu, adı geçen şahsın halka, 'Bunu bizim insiyatifimizle yapıyoruz. Ama bu toplantıları sizin istemeniz gerekirdi. Niye istemiyorsunuz, neden konuşmuyorsunuz. Bu militanların yakınlarının, aramızda yaşamasına niçin izin veriyorsunuz' diye bağırdığını da yazdı.
Memorial bildirisi, KBC'de işlerin zıvanadan çıktığı, kimsenin kimseyi sürme hakkının bulunmadığını vurgusuyla devam etti, 'Herkes haddini bilsin' uyarısı da bildirinin içinde yer aldı.
Memorial'a göre, Kabardey Balkar'da sorunların çözümü, baskı, işkence, gözaltılar ve anayasa ihlalleriyle olmaz. Çünkü, bunların çözüm olmadığı diğer cumhuriyetlerde açıkça görüldü. İnsan hakları örgütü Memorial, çözümün, temel hak ve özgürlüklere riayet eden, dini kesimlerle diyalog kuran, dine baskı değil inancı yaşama hakkı veren, açık ve şeffaf bir devlet yönetiminden geçtiğini de özellikle vurguladı.
KU/KKB/AK
08.11.2005 - 16:40:09
Bugün düzenlenen ve
Rusya’nın önde gelen entelektüellerinin katıldığı toplantıda, Nalçik baskını ve
öncesinde meydana gelen saldırılar masaya yatırıldı.
Rusya’nın önemli gazetelerinden
Argument-i Fakti gazetesinde bir basın toplantısı vardı, bugün. Toplantıyı
düzenleyenler Sağ Kuvvetler Birliği’nden Genel Başkan Yardımcısı Boris Nagejdin,
Zavtra Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Aleksander Prohonov, Rusya İslam Komitesi
Başkanı Gaydar Cemal, Guantanamo mahkumlarından Ayrat Vahitov, Rus İnsan Hakları
Derneği Genel Başkanı Lev Panamarov ve Birleşik Rusya Partisi KBC yerel
parlamento milletvekili Ramzan Tembetov, toplantının başlığı ise ‘Nalçik
baskınını Kremlin manipüle etti’ idi.
Toplantıda konuşanlar, Kremlin’deki bir grubu, güvenlik güçlerinin önemli kişilerini, isim vermeden suçladılar, bu grubun Nalçik saldırısına yol açan gelişmeleri tetiklediğini iddia ettiler.
î Başa Rusya federal güvenlik güçlerinin, planlı bir şekilde Kuzey Kafkasya cumhuriyetlerini istikrarsızlığa sürüklediğinin anlatıldığı
basın konferansında konuşanlar, son bir yılda meydana gelen suikastleri, cinayetleri, saldırıları, federal güçlerin ve gizli servis elemanların düzenlediğini ve sonrasında ise suçu Müslümanlara yıktığını vurguladı. Konuşanlara göre, suçun Müslümanlara kalması sonrasında, Müslümanların üzerindeki baskı daha da arttırılıyor ve onların tahrik edilmesi sağlanıyordu. Yine anlatılanlara göre, Nalçik’teki baskından, güvenlik güçleri çok önceden haberdardılar fakat bunu önlemek yerine gerçekleşmesini bekleyerek, Müslümanlara yoğun baskı atmosferi oluşturmak için kullandılar.
KU/KKB/AK
08.11.2005 - 12:44:52
Kabardey-Balkar yönetiminin
Müslümanlara karşı uyguladığı politikaya karşı çıkan İslam Araştırma Enstitüsü
Başkanı Ruslan Nahuşev hala bulunamadı.
Geçtiğimiz hafta 4 Kasım’da,
Nalçik saldırısıyla ilgili olarak sorgulanmak üzere FSB merkezine götürülen ve
bir daha kendisinden haber alınamayan Ruslan Nahuşev'in ailesindeki endişeli
bekleyiş sürüyor.
Nahuşev ailesi tarafından sivil toplum kuruluşlarına
gönderilen duyuruda, FSB’nin Ruslan Nahuşev'in nerede olduğunu söylemesi ve
ondan hangi konularda şüphelendiklerini açıklaması istendi. Ailesi, Nahuşev’e
bir avukat verilmesini de talep etti..
Nalçik Savcılığı sözcüsü Lion
Murzakanov AFP’ye yaptığı açıklamada, şimdilik bir soruşturma açılmadığını
belirtti, ‘Olayların Nahuşev’in ailesi tarafından anlatılan versiyonunu
araştırıyoruz’ dedi.
Akrabaları, ilk Çeçen savaşı sırasında Rus askerler
dahil olmak üzere rehinelerin serbest bırakılması için anlaşma çabalarıyla
tanınan Nahuşev’e karşı yöneltilen ‘aşırıcılık’ suçlamalarını reddediyor. Dün
çıkan Rus gazeteleri de ortadan kaybedilen Nahuşev’in, Müslümanların ‘vehhabi
radikaller’ olarak etiketlenmesini kınadığı son röportajından özetler
vermişlerdi.
î Başa
Ruslan Nahuşev, SSCB’nin çöktüğü 1991 yılına kadar
KGB’de çok önemli görevlerde bulundu. 1991 yılında teşkilattan ayrılan Nahuşev,
şu anki FSB başkanı Nikolay Patruşev’in KGB Akademisi’nden yakın sınıf arkadaşı.
İlginç bir kişiliğe sahip olan Ruslan Nahuşev, Çeçenistan’da ilk Rus Çeçen
Savaşı’nın bitişini sağlayan anlaşmanın mimarı General Aleksander Lebed’in
politik hareketinde yer aldı.
Daha sonra Nalçik’teki İslam Araştırmaları Enstitüsü’nün başına geçen Nahuşev’in yardımcıları ise son Nalçik saldırısının önemli figürleri Anzor Astemirov ile Musa Mukojev’di.
Kabardey Balkar Devlet Başkanı Arsen Kanakov ile görüşmesi öncesi ortadan kaybedilen Nahuşev’in, bir iddiaya göre Kanakov’a din işleri müşaviri olması bekleniyordu.
Yine iddialara göre, eski bir istihbaratçı olan Nahuşev, Kabardey Balkar güvenlik güçlerinin nasıl rüşvet topladığı ve Çeçenistan’daki insan kaçırmalara nasıl karıştığı yönünde, önemli belgeler toplamıştı, yeni yönetime yardımcı olmak için de, bunları Kanakov’a sunmak istiyordu.
AFP/ CA/ AK
|
| ||||||||||||||
| |||||||||||||||
08.11.2005 - 12:19:18
136 kişinin öldüğü Nalçik saldırısının etkisinden yavaş yavaş kurtulan Kabardey-Balkarlılar, ülkelerinin uzun süreli bir İslamcı militan ayaklanmasına karşı savunmasız olup olmadığını soruyorlar. Bu Kuzey Kafkasya cumhuriyeti, şimdiye kadar Dağıstan ve İnguşetya'ya bela olan istikrarsızlık ve şiddetin düşük derecelerini gördü. Ama bazı gözlemciler, durumun aynen Dağıstan ve İnguşetya'daki şekilde ilerlediğini düşünüyorlar ve korkuyorlar. İslamcı militanlarla alakası olduğundan şüphelenilen herkes tutuklanırken, 13 Ekim saldırılarında hayatını kaybedenlerin cesetlerinin iadesi de sürekli reddediliyor ve gerilim oldukça yüksek. Son resmi verilere göre, burada 14 sivil, 35 polis öldürüldü, 100 kişi de yaralandı. Eylemcilerin tarafında ise saldırıya katıldığından şüphelenilen 87 ceset var ama şimdiye kadar sadece 68'zinin saldırganlardan olduğu ileri sürülebildi. Eylemcilerin tamamına yakını yerel halktandı ve saygıdeğer ailelere mensuptular. Öldürülenler arasında tanınmış bir yerel bilim adamının ve bir işadamının oğulları da var. Görevliler eylemcilerin yaş ortalamasının 25 olduğunu, aralarında 18-20 yaşlarında çok sayıda gencin de bulunduğunu söylüyorlar. Saldırganların en genci ise sadece 15 yaşında. Duma başkan yardımcısı Alexander Torşin, Moskova'daki bir basın toplantısında, genel fikrin aksine saldırganların çoğunun ekonomik durumu iyi olan ailelerden geldiğini söyledi. 65 yaşında ve mühendis olan Muhammed, 25 yaşındaki oğlu ile 20 yaşındaki yeğeninin saldırganlar arasında nasıl öldüğünü anlamadığını söylüyor. Gençlerin ikisi de hiç radikalizm ya da aşırıcılık işareti göstermedi. Ve ayrıca ikisi de Kabardeylerin hoşgörülü ve politik olarak tarafsız İslam yapısında yetiştiler. Muhammed, IWPR'ye 'onlar girişken ve iyi kalpliydiler. Bazen camiye giderlerdi ama düzenli değildi. Ama saldırı günü saldırganların arasında göründüler. Neden?' diye soruyor. Muhammed bu soruları soran tek kişi değil. Saldırının radikal islami tonu ve iyi planlanmış olması gerçeği de, Kabardey-Balkarlıları şok etti. Svetlovodsk köyü sakinlerine göre, saldırıdan birkaç gün önce bir grup genç, bir koç kurban ettiler ve kişisel eşyalarını, akraba ve arkadaşlarına dağıtıp kendi ölümlerini kutladılar. Ne yaptıkları sorulduğunda ise gençlerin cevabı çok netti; 'Yakında cennette olacağız ve bunlara ihtiyacımız yok.' Bir grup saldırgan ise arkalarında cenazeleri için istekler ve talimatların bulunduğu yazılı vasiyetler bıraktılar. Benim gördüğüm bir notun tarihi 23 Ağustos idi. Yani saldırıdan neredeyse iki ay önce. Bazıları şehit olacaklarına emin olduklarından, ölümleri sonrası naaşlarının yıkanmamasını bile istedi. Xabze uzmanı Vladimir Meşhev, saldırganların çoğunun aşırı dinciler olduğu iddiasını reddediyor. Meşhev, 'Ölüler arasında İslamcı radikallerin özelliklerinden biri olarak belirtilen sakal neredeyse yok denecek kadar azdı' saptamasında bulunuyor. Meşhev'e göre, Kabardey-Balkar'da politik görüşlerin açıklanabilmesindeki alternatif yokluğu, saldırının arkasındaki sebeplerden biri ve önemlilerinden. Vladimir Meşhev polis binalarına saldıranların bir kısmının, eyleme neredeyse kazayla karışmış gibi göründüğünü de anlatıyor, 'Bazen sokaktan adam topladıkları anlar oldu' diye konuşuyor. 22 yaşındaki oğlu saldırıda ölen 55 yaşındaki Madina ise IWPR'ye oğlunun eyleme katılış sebebini yazdığı notu gösterdi. Notta, saldırganların hepsinin dini inanç yüzünden saldırıya katılmadığı ileri sürülüyor. î Başa Oğlu notta, 'Affet beni anne, bu şekilde yaşayamam. Gerçekleşecek olan olaylardan sonra diğerleri ile öldürülmek daha iyi. Kendime ait bir yaşamım olmayacak. Onlar beni içeri atıp dövecekler ve sonunda ölene kadar dövüleceğim' diyor.
Madina, yetkililerin oğlunu bir vehhabi olarak etiketlediğini ve sürekli polis tarafından sorgulanmaya götürüldüğünü anlatıyor. Madina 'Oğlum bir çok kere dövüldü, ortadan kaybolması halinde de, onu terörist ilan edeceklerini, sonrasında onu tutuklamak yerine gördükleri yerde öldüreceklerini söylediler' diye konuşuyor. Madina ve diğer eylemcilerin aileleri, çocuklarının cesetlerini alabilmek için iki hafta boyunca hükümet binasının önünde toplandılar. Rusya kanunu, 'terörist' olarak tanımlanan kişilerin cesetlerinin ailelerine verilmesini yasaklıyor. Bunun yerine cesetler bilinmeyen mezarlara gömülüyorlar. Şu anda cesetlerin teslim edilmesi ya da edilmemesi temel bir politik konu haline geldi. Birçok Kabardey Balkarlı, saldırıya karışanların geleneklere uygun bir şekilde gömülmesi gerektiğine inanıyor. Öldürülen saldırganların aileleriyle çalışan avukat Larisa Dorogova ise 'Mahkeme olayların terörizm olup olmadığına karar vermeli. Bu uzun bir zaman alacaktır ama sonunda bazılarının terörist olmadığı ortaya çıkacaktır. Cesetlerin gömülmesi için akrabalarına geri verilmesi uygar bir davranış olacaktır' şeklinde konuşuyor. Şu anda Kabardey-Balkar'ı bekleyen en önemli soru; ülkeyi gelecekte neyin beklediği? Bazı gözlemciler Kabardey-Balkar'ın önünde uzun bir istikrarsızlık olmasından korkuyorlar. Nalçik'teki Politik Bilimler Fakültesi'nden siyaset bilimci Yuri Şanibov, 'Dağıstan ve İnguşetya senaryoları' hakkında konuşuyor. Kabardey Balkar'da da, İslamcı asiler ihtimalini ortadan kaldırmak için sıkı bir yönetimin başladığını anlatan Şanibov, ama bu durumun polisin, saldırganların aileleri ile birlikte birçok masum müslümanı da hedef alması dolayısıyla geri tepebileceği uyarısında bulunuyor. 'Dağıstan ve İnguşetya'daki tehlike gerçek. Bu tehlike aynen Nalçik saldırısı gibi başladı. Sonradan yetkililer, Müslümanları baskı altına almaya başladı ve ölüm tugayları ortaya çıktı' diyen Şanibov'a göre, ardından da orijinal saldırılarla hiçbir alakası olmayan birçok insan, kaçırılan veya öldürülen akrabalarının intikamını almaya başladı. Nalçik saldırıları ve yan etkileri, 15 yıl boyunca ülkeyi yöneten Valeri Kokov'un yerine geçen Arsen Kanokov için en önemli gündem maddesi. Kanokov, şu ana kadar krizlerle uğraşırken ihtiyatlı davrandı ama bazı gözlemciler, karşılaştığı risklere bakıldığı zaman bunun son derece anlaşılabilir olduğunu vurguluyor. Bir akademisyen olan Murat Hokonov, Kanokov'un olay anında müdahale yeteneğinin çok sınırlı olduğuna inanıyor. Prof. Hokonov'a göre, şu anki politika Rus federal güçler ve istihbarat servisi tarafından planlanıyor ve uygulanıyor. Ama Hokonov da, Dağıstan ve İnguşetya uyarısını yapmaktan geri durmuyor; 'Dağıstan, İnguşetya ve Çeçenistan'da olduğu gibi ülke liderliği, güvenlik güçleri üzerindeki tüm kontrolünü kaybedebilir ve sonrasında da olaylar kontrol dışına çıkabilir. Kanokov şu anda sadece durumu muhafaza etmeyi başarabiliyor. Ama zamanla duruşunda kayma olabilir' diyor. |

î Başa Erdoğan’dan işsizliğe çare: Arnavut kaldırımı - |
|
|
| Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın, AKP'li belediye
başkanlarından "yollara parke taş döşetmelerim" istediği öğrenildi.
Başbakan Erdoğan bu tavsiyeyi AKP Yerel Yönetimler Başkanlığı'nca 4 Haziran'da Uludağ'da düzenlenen toplantının basına kapalı bölümünde yaptı. Erdoğan belediye başkanlarına "Bu yolla en az 50 bin kişiye iş imkanı yaratılır. Tavsiyemi dikkate alın" dedi. Erdoğan'ın bu tavsiyesinden sonra pek çok AKP'li belediyenin asfalt yerine parke taşa yöneldiği de anlaşıldı. Ankara'nın en büyük ilçelerinden olan Başbakan Erdoğan'ın da oturduğu Keçiören'in AKP'li Belediye Başkanı Turgut Altınok, küçük ilçe ve beldelerde bu yöntemin uygulanabileceğini ancak nüfusu 1 milyonu bulan ilçe belediyelerinin taş parke uygulaması yapmasının zaman problemi nedeniyle pek mümkün olmadığını söyledi. Vatan |
| 8 Kasım 2005 - 09:35 |
î Başa REKTÖR YÜCEL AŞKIN'A ŞOK SUÇLAMA: 'PKK KADROLAŞMASINA ZEMİN HAZIRLADI!..' haber vitrini î Başa Jandarma istihbaratının hazırladığı raporda; Rektör Yücel Aşkın’ın, Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nde terör örgütü PKK’nın kadrolaşmasına zemin hazırladığı iddia edildi. 08 Kasım 2005 Salı 03:14
|
|
İŞTE ZAMAN GAZETESİ'NİN HABERİ:
YÖK’ün ‘Rektör Aşkın’a sahip çıkmak Cumhuriyet’e sahip çıkmaktır’
dediği Van Rektörü hakkında bir suçlama da jandarma istihbaratından geldi.
İstihbarat raporunda Aşkın’ın, Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nde göreve
geldikten sonra terör örgütü PKK’nın kadrolaşmasına zemin hazırladığı
iddia edildi.
‘Çıkar amaçlı suç örgütü kurmak, baskı ve tehdit ile ihaleye fesat
karıştırmak’ suçlamasıyla tutuklanan Rektör Yücel Aşkın’ın, Yüzüncü Yıl
Üniversitesi’nde terör örgütü PKK’nın kadrolaşmasına zemin hazırladığı
iddia edildi. Jandarma istihbaratının hazırladığı raporda PKK’nın 1999
yılından itibaren üniversitede yapılanmaya gittiği ve örgüt sempatizanı
birçok ismin üniversitenin idari kadrolarına getirildiği bilgisine yer
veriliyor.
Zaman’ın ele geçirdiği raporda; örgütün özellikle 2000 yılından sonra
üniversitede sistemli bir şekilde yapılandığı makam, tarih, isim ve
bağlantıları teferruatlı bir şekilde verilerek ortaya konuyor. Raporda
‘gizli’ ibaresinin olduğu bir sayfada bazı öğretim üyelerinin isimleri
verilerek, örgüt sempatizanı öğrencilerle olan ilişkileri anlatılıyor.
Jandarma istihbaratının raporunda, örgütün üniversitede kadrolaşmaya
başladığı belirtilen tarih, Yücel Aşkın’ın ilk kez rektör seçildiği 1999
yılı bahar aylarına denk geliyor. Aşkın’ın göreve başlaması ile
üniversitenin önemli idari kadrolarına getirilen PKK sempatizanı isimler
arasında PKK-Kongra-Gel Başkan Yardımcı Remzi Kartal’ın akrabası Zelal
Kartal’ın da ismi yer alıyor. Kartal, üniversitenin hukuk müşavirliğine
getirilmiş. Van Muradiye doğumlu ve örgüt sempatizanı olduğu ileri sürülen
Yard. Doç. Dr. M. B. genel sekreter, terör örgütü elebaşısı Abdullah
Öcalan’ın akrabası olduğu tespit edilen Adana Seyhan doğumlu Yard. Doç.
Dr. N. D. rektörlüğün genel sekreter yardımcılığına atanmış. Raporda
üniversiteye eleman alımında D.’nin önemli inisiyatiflerde bulunduğu,
Şanlıurfa’nın Halfeti ilçesine bağlı olan nüfusunu Adana Seyhan’a
aldırdığı ve Öcalan olan soy ismini mahkeme kararı ile değiştirdiği
aktarılıyor.
Jandarma istihbaratının araştırmasında dikkat çeken noktalardan biri de
Rektör Aşkın döneminde göreve getirilen çok sayıda kişinin PKK ile
bağlantı kurarak, örgütün üniversitede yapılanmasına destek verdiğini
kaydeden cümleler. Bunlar arasında çok sayıda öğretim üyesi, araştırma
görevlisi hatta daire başkanlarının bulunduğu kaydediliyor.
Raporda geçen bazı isimler şöyle: Personel Dairesi Başkanı R.C., Sağlık
Spor ve Kültür Dairesi Başkanı S.K., İdari ve Mali İşler Daire Başkanı
C.M., Öğrenci İşleri Daire Başkanı M.E.D., Hastane Başmüdürü M.G., Hastane
Müdür Yardımcısı S.A., Ziraat Fakültesi Sekreteri M.D., Veterinerlik
Fakültesi Sekreteri F.A., Fen Edebiyat Fakültesi Sekreteri İ.K., Hukuk
Müşaviri Z.K. ile Kapalı Spor Salonu Müdürü R.Y. Söz konusu isimlerin
atanmalarının üzerinden 1 yıl geçmeden askerin rahatsızlığını dile
getirmesiyle görevlerinden alınarak, daha alt görevlerde ve döner sermaye
alabilecekleri yerlerde istihdam edildiği biliniyor.
Raporda PKK terör örgütünün üniversitede taraftar kazanmak, öğrencileri
eylemlere çekmek için çaba sarf ettiği de anlatılıyor. Şubat 2004’te terör
örgütü sempatizanları tarafından yönetilen bir öğrenci derneğinin
kurulmasından söz ediliyor. Örgütün öğrenci derneğini paravan olarak
kullandığı, öğrencilere yönelik propaganda faaliyetlerini bir siyasi
partinin gençlik kolları ile organize ettiği açıklanıyor. Öğrenci
derneğinin yöneticilerinin örgüt sempatizanı olduğu, 11 Kasım 2000’de
yapılan ilk kongresine Ziraat Fakültesi Dekan Yardımcısı ve halen
üniversitenin genel sekreterliği görevini yürüten Prof. Dr. I.T.’nin
katıldığı ve kongrede İstiklal Marşı’nın okunmadığı da jandarmanın
raporunda yer alan detaylardan. Ayrıca üniversitenin Melikşah Yurdu’nda 18
Ocak 2001’de yapılan aramada örgütün ders kitabı olarak okuttuğu çok
sayıda kitap ve derginin ele geçirildiği ve öğrencilerin adli makamlara
sevk edildiği de hatırlatılıyor.
YÖK ‘dinci kadrolaşma var’ demişti
Jandarmanın raporunun aksine Yükseköğretim Kurulu (YÖK) Yüzüncü Yıl
Üniversitesi’nde dinci kadrolaşmanın olduğunu savunmuştu. YÖK Başkanı
Erdoğan Teziç, Yücel Aşkın’ın, üniversiteyi medreseleştirmeye çalışanlara
karşı mücadele ettiği için hedef seçildiğini iddia etmişti. Ancak,
jandarma istihbarat raporları ve yaşananlar, üniversitede başka bir
senaryonun uygulandığını ortaya koyuyor. Hatırlanacağı üzere PKK’nın
üniversitede kadrolaşmasına göz yumduğu için askerin Rektör Aşkın’a sıcak
bakmadığı gündeme gelmiş, YÖK Başkanı’nın Jandarma Asayiş Komutanlığı’nı
ziyareti sonrası ‘YÖK askerden yüz bulmadı’ yorumları yapılmıştı. Ayrıca
örgüte yakın üniversite öğrenci dernekleri Aşkın’ın soruşturma başlayana
kadar kendilerine sıcak baktığını, son 10 aydan bu yana bazı kesimlere
yaranmak için kendilerine ciddi anlamda baskı uygulamaya başladığını ileri
sürmüştü. Bütün bu olup bitenleri anlatan bir şikayet dilekçesi
üniversiteden bir öğretim üyesi grubu tarafından kaleme alınarak YÖK
Başkanlığı ve Cumhurbaşkanlığı başta olmak üzere birçok kuruma
gönderilmişti. Cumhurbaşkanlığı makamına gönderilen dilekçe, üniversite
idari kademesine PKK yandaşı personelin yapılanmasından, örgüt sempatizanı
öğrencilerin himaye edilişine, akademik eleman alınışından, jüri
üyelerinin illegal seçilişinden, üniversitede yapılan yolsuzluklara,
kadrolaşmalara, fakültelere branş dışı yapılan alımlara, yolsuzluklara
izin vermeyen personelin görevden alınmasından haksız olarak döner sermaye
dağıtımına kadar 6 sayfadan oluşuyor. Ancak yapılan bütün uğraş ve
şikayetlere rağmen ne YÖK Denetleme Kurulu ne de Devlet Denetleme
Kurulu’nun gerekli şikayeti ihbar kabul ederek herhangi bir incelemede
bulunmadığı vurgulanıyor.
Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Araştırma Hastanesi’ne 25 milyon
dolarlık tıbbi cihaz alımında “çıkar amaçlı suç örgütü kurmak, baskı ve
tehdit ile ihaleye fesat karıştırmak” suçundan tutuklanarak cezaevine
konulan Rektör Aşkın’ın davasında bazı YÖK üyelerinin de isminin geçeceği
öğrenildi. Şikayetler üzerine YÖK’ün görevlendirdiği bir denetleme
kurulunun Van’a gelerek yaptığı incelemede yapılanları örtbas ederek,
herhangi bir hukuk dışı olayın yaşanmadığı raporunu YÖK’e ulaştırdığı
belirtiliyor. Soruşturma dosyasında bu kurulda yer alan kişiler hakkında
suç duyurusunda bulunulacağı
öğrenildi. |