î Başa Cervantes, Don Kişot ve Biz - beşir Ayvazoğlu - Tercüman 01.11.2005 BEŞİR AYVAZOĞLU |
|
î Başa
İnebahtı Deniz Savaşı'nda sol
elinden ciddi bir şekilde yaralandığı için 'İnebahtı'nın Kolsuzu'
lakabıyla meşhur olan Cervantes, daha sonra Cezayirli Türk denizcilerine
esir düşmüş, beş yıl esaret hayatı yaşadıktan sonra bir yolunu bulup
kaçmayı başarmıştı Yahya Kemal, Nobel Ödülü'nü niçin alamadı? KIrk yedi yıl önce bugün aramızdan ayrılan Yahya Kemal'in adı, Nobel adayları arasında hiç geçti mi? Bu soruya ne yazık ki olumlu cevap vermek zor. Ancak İsveç'i 1945-1951 yılları arasında Türkiye'de elçi olarak temsil eden M. Claes Eric von Post'un hayranlık duyduğu Yahya Kemal'e Nobel Edebiyat Ödülü'nü verdirmek için çok uğraştığı biliniyor. Yahya Kemal'in yakın dostları arasında yer alan Fuat Bayramoğlu, bu konudan söz ettiği bir yazısında, şairin eserleri kitap haline getirilmemiş ve çoğu yayımlanmamış olduğu için ve Post'un bunu başaramadığını söylüyor. Prof. Vehbi Eralp'a göre, 'Türkçe bazı diller gibi yaygın bir dil olsaydı veya şiir bu kadar kelimelere bağlı bir sanat, Hamdi Tanpınar'ın çok güzel bir tabiriyle bir 'iç kale sanatı' olmasaydı, Yahya Kemal, Nobel Edebiyat Mükafatı için ilk hatıra gelen namzetlerden biri olurdu'. Bayramoğlu'nun yazdığına göre, Eric von Post, Yahya Kemal'e hayranlık duyan bir diplomattı ve onunla tanışmaya can atıyordu. Bu tanışma, Yahya Kemal elçi olarak görev yaptığı Karaçi'den döndükten sonra gerçekleşmiştir. Von Post'un 20 Aralık 1948 tarihinde İsveç Büyükelçiliği'nde verdiği ziyafete, Yahya Kemal tarafından seçilen, aralarında Fuat Bayramoğlu, Nurullah Ataç ve Cemal Yeşil'in de bulunduğu, küçük bir dost grubu katılmıştı. Von Post, yemeğin sonunda kısa bir konuşma yaparak 'Avrupa Birliği Türk cephesinin manevi kurucularından biri' olarak gördüğü Yahya Kemal'le ilgili duygularını şöyle anlattı: Von Post'un konuşması 'Sıcak ve aydın bir Mayıs gecesinde, bir delikanlı Paris sokaklarında avare dolaşıyordu. Gözleri kahvelerin ve lokantaların ışıklarını görmüyordu. Pont-neüf'ün üstünde birkaç dakika durması da, içinin musikisini daha iyi dinleyebilmek içindi. Baudelaire'in kendi düşüncelerine ve kendi duygularına garip bir tevarüdle çok benzeyen kıtalarını yarı yüksek bir sesle tekrarlıyordu. 'Sultanların zayıf ve sarsılmış imparatorluğundan, fakat günün birinde Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulacağı sarp kayayı ruhunun derinliğinde saklayan Türkiye'den birkaç yıl için ayrılmıştı. O akşam, Balkanlar'da Türk geleneği içinde geçen çocukluk çağı ile Avrupa” Fransız kültürü arasında mistik bir izdivaç tekevvün ediyordu. İşte Yahya Kemal'in Türk milleti ve yabancılar tarafından taziz edilen şiirleri bu izdivaçtan doğmuş çocuklardır. 'Yahya Kemal, yalnız Türk Edebiyatı'nın şereflerinden biri değil, aynı zamanda şiirlerindeki düşünüş ve ifade ediş tarzıyla Avrupa Birliği Türk cephesinin manev” kurucularından da biridir. O, geleneklerine çok derin köklerle bağlı bulunduğu memleketiyle Avrupa kültürü arasında köprü kuran adamdır'. Saygı Armağanı VON Post, konuşmasını yaptıktan sonra ayrıca Yahya Kemal'e saygısını ifade etmek maksadıyla İsveççe yazdığı şiirin Fransızcasını okumuştu. Fuat Bayramoğlu, Von Post'un kendisine 'Hommage Yahya Kemal (Traduction du Suédois)' adını ve o akşamın tarihini taşıyan şiirinin imzalı bir kopyasını verdiğini söylüyor. Bu şiir Cemal Yeşil tarafından Türkçeye aruz vezniyle başarılı bir şekilde tercüme edilmiş ve Cumhuriyet gazetesinin 29 Aralık 1948 tarihli nüshasında 'Yahya Kemal'e Saygı Armağanı' başlığıyla yayımlanmıştır. Yahya Kemal'e Saygı Armağanı İsveç... Gölü bin, on bin olan memleketimde, Neredeyse batan bir güneşin rengini almış, Kıpkırmızı, durgun ve durulmuş suya bazan Bir taş atılır şöylece, gurbetli bir akşam... Çemberleme bir dalga genişler su yüzünde, Sonsuzluğa bir yol sezilir, gözle görülmez; Çember yayılır, bizce bilinmez ve yabancı Kardeşler oturmuş çok uzak yerlere doğru. Bir böyle taş atmış gibisin, sevgili Üstad! Gölden de derin gönlüne yurddaşlarının sen. Yok, yok, onu insan soyunun ruhuna attın. Gittikçe yayılmakta bu engindeki çember. İlham alarak eski akın çağlarınızdan, Bir yaz günü bin atlı geçirdin Tuna'dan sen; Besbelli bu bir düş'tü; fakat geçmede şiirin Gerçekte vatanlar ve gönüller sınırından. Sen gizleniyorsun yine yalnızlığa, Şair! Kendinden emin, herkese b”gane, kayıtsız... Varsın bu şiirler o dehanın kanadında, Dört bir yana estirdiği rüzgarla yayılsın. M. Claes Eric von Post Woody Allen İstanbul'da konser verecek ÜNLÜ sinema sanatçısı ve yönetmen Woody Allen, Aralık Perşembe akşamı saat 20.30'da Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı Anadolu Salonu'nda bir konser verecek. İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından organize edilen 'Woody Allen and his New Orleans Jazz Band' yılbaşı konserinin biletleri 14 Kasım Pazartesi günü Biletix üzerinden satışa sunulacak. Don Kişot'un rüyası 'Don KiŞot'un zihninde yaşattığı ve tahakkuk ettirmek için romantik bir iman ve inatla yel değirmenleriyle vuruştuğu, pasaklı ve ne derece iffetli olduğu hayli meşkuk han yosmalarına, cennetten az önce yere inmiş soylu güzeller gibi davrandığı o yürek burkucu hikayede garb aleminin en insan” yüzünü buluyor ve 'gülünecek bir şey' görmüyoruz. î Başa İki dünya savaşında milyonlarca evladını öldüren, mazlum toplumları köleleştiren ve zayıfların emeğini sömürerek 'dünya beyleri' tahtına kurulan şimdiki Batı, bu hikayede şövalyemizi realiteye davet eden bütün arka plan unsurudur. Don Kişot kendi rüyasını görmekte ısrar ederken onlardan ayrılır ve
zamanını kaybetmiş düşkün bir mizah unsuru haline gelir. Realite dört
yandan Don Kişot'u kuşatır ve hikayenin sonunda kendi mantığı bakımından
galebe eder, ama bu asla bir zafer olmayacaktır; belki sadece sefil bir
başarı. Oysaki Don Kişot kendi rüyasını son nefesine kadar büyük bir şevk
ve imanla kovalarken son nefesinde mağlup değil muzafferdir, çünkü onun
şahsında kazanan aşktır, imandır, yiğitliktir ve sadakattir. 'Galip
sayılır bu yolda mağlup' sözü, böyle bir finalde Don Kişot'a
yakıştırılamaz, zira aşıklar ölmez.' (Ahmet Turan Alkan: 'Biz Türkler Don
Kişot'u Nasıl ve Niçin Okuruz', Türk Edebiyatı, Kasım 2005)
Avrupa'nın 'öteki'si î Başa 'BÜYÜK Endülüs katliamının yüz yıl sonrasında doğmuştur Cervantes. Doğduğu topraklar soykırımın anılarıyla doludur. Ancak öyle gözüküyor ki, katledilen Mağripliler'in ve Yahudiler'in izleri hala silinememiş, onlara karşı 'kutsal nefret' dinmemiş, bu iki soydan gelenlere kirli bir damga vurulmaktan vazgeçilmemiştir. Bu aşağılayan bakış, La Manchalı Don Quijote'un pek çok yerinde kendini ele verir. 'Öteki' olarak algılanan Türk'ün yanında, aşağı olarak ima edilen Mağripli karakterler de hikayelerin bir yerlerine serpiştirilivermişlerdir. Dahası, katliamdan kurtulabilmek için istemeye istemeye Hıristiyan olup vaftiz edilen Mağrip kökenli insanları da içine sindirememiştir İspanya. Tedirgin ve geleceksizdirler. Çünkü 'kanları temiz' değildir. Bütün bunlar, Avrupa kıta kültürünün ortaçağdaki şekillenişi açısından önemli ipuçlarıdır. Avrupa, kimliğini Türklerin merkezinde bulunduğu 'ötekiler”e
düşmanlık üzerinden inşa etmiş; modern dünyanın ilk temrinlerinin
yapıldığı Rönesans'ın ruh haritası, bu düşmanlığın çizdiği sınırlar içinde
şekillenmiştir.' (Ali Ayçil: 'Eski Esirimizin Hikayeleri', Türk Edebiyatı,
Kasım 2005)
Mimar Bruno Taut sergisi NAZİLER'DEN kaçarak sığındığı Türkiye'de, başta Ankara Dil ve tarih-Coğrafya Fakültesi binası olmak üzere bazı önemli eserlere imza atan Mimar Bruno Taut, doğumunun 124. yılı dolayısıyla, İzmir'de, bir sergiyle anılacak. Alman Yapı Derneği (Werkbund)) tarafından 'Berlin'deki Renkli Yapıların Ustası' adıyla hazırlanan sergide, Taut'un Berlin ve çevresindeki eserlerinin fotoğrafları yer alacak. 1880 yılında doğan Bruno Taut, Berlin'de çok sayıda modern yapıya mimar olarak imza atmıştı. Naziler'in iktidara gelmesi üzerine 1933 Almanya'dan ayrılan ve 1936 yılında Türkiye'ye iltica eden Taut, Yıllarca Güzel Sanatlar Akademisi Mimarlık Bölümü'nde görev yaptı ve 1938 yılında İstanbul'da öldü. Sergi, 8 Kasım'da açılacak ve ay sonuna kadar gezilebilecek. Farklı bir kitap fuarı KİTAP sitesi İdeefixe, İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin işbirliğiyle Taksim Meydanı'nda, alışılmışın dışında bir kitap fuarı düzenleniyor. Kasım 2004-Kasım 2005 tarihleri arasında yayımlanmış kitapların konularına göre tasnif edilerek sıralanacağı fuarda, 22 ana başlık, 320 alt başlık altında, 7 binden fazla kitap yüzde 35 indirimle satışa sunulacak. Birçok yazarın kitaplarını imzalayıp okuyucularıyla sohbet edeceği fuar, 8 Kasım-17 Kasım tarihleri arasında gerçekleştirilecek. |
î Başa ZAMAN GAZETESİ'NDEN AÇIKLAMA: NURETTİN VEREN ZAMAN GAZETESİ’NİN KURUCU ÜYESİ VEYA ORTAĞI DEĞİLDİR - Haber Vitrini Bugün İşçi Partisi'ne katılan Nurettin Veren'in eski görevleriyle ilgili olarak Zaman Gazetesi bir açıklama yaptı. İşte Zaman'ın ve Veren'in açıklamaları: 01 Kasım 2005 Salı 16:02
|
|
ZAMAN
GAZETESİ'NİN AÇIKLAMASI:
''Bazı internet sitelerinde, Nurettin Veren
isimli şahsın “Zaman Gazetesinin Kurucusu” olduğu yönünde haberlere yer
verildiği görülmüştür. Bu iddia gerçeklere aykırı olup, sözkonusu şahıs,
-daha önceki beyanlarında da olduğu- gibi kamuoyunu yanlış bilgilendirerek
yanıltmaya çalışmaktadır.
Nurettin Veren hiçbir dönemde Zaman
Gazetesi’nin kurucu üyesi veya ortaklarından olmamıştır. Bu şahıs, bir
dönem gazetemizde çalışmış olmakla beraber, görülen lüzum üzerine işine
son verilmiştir.
Zaman Gazetesinin kurucularının kimler olduğu
Ticaret Sicilinde yapılacak basit bir araştırma ile öğrenilmesi mümkündür.
Bu nedenle, objektif ve sorumlu gazeteciliğin gereği olarak, bu tür
iddiaların öncelikle gerçekliğinin araştırılması gerekir.
Nurettin Veren, belli maksatlarla sık sık bu
tür beyanlarda bulunmaktadır. Böyle bir şahsiyetin, şahsi emelleri için
medya organlarını kullanması üzüntü vericidir. Ayrıca Nurettin Veren
hakkında açılan davalar, çok sayıda icra takipleri sayın medya mensupları
tarafından araştırıldığında, esasen bu kişinin uydurma beyanlarının değil
bu dosyaların haber değeri taşıdığı görülecektir.''
NURETTİN VEREN'İN AÇIKLAMASI:
''CESUR ,YİĞİT VE NET BİR DURUŞ SERGİLEYEN
İŞÇİ PARTİSİ'NE VE SAYIN DOĞU PERİNÇEK'İN HEDEFLERİNE İTİMAT EDİYOR VE
İŞÇİ PARTİSİNE KATILIYORUM.
Atatürk'ün ''Hayatta En Hakiki Mürşid
İlimdir'' sözüne uygun olarak ; fikri hür, vicdanı hür nesiller
yetiştirmek için, bağımsız başı dik, ve laik bir Türkiye için,
milletimizi, aydınlarımızı ve siyasilerimizi İşçi Partisi çatısı altında
toplanmaya çağırıyorum.
Başından beri fakirliğin, cahilliğin,
irtibatsızlığın ve birbirini parçalamanın ülkemiz ve Avrasya coğrafyası
için en büyük felaket olduğuna inandım.
Ne yapabilirimi aradım.
Ben 1966 yılında henüz 16 yaşında lise
öğrencisi iken, F. Gülen ile tanıştım. Cami yaptırmak yerine fakir talebe
okutmak, vatansever dindar aydın gençler yetiştirmek için evler, yurtlar,
okullar hazırlama fikrini saf Anadolu insanına birlikte anlattık.
Milletimizin ve devletimizin bu faaliyete
verdiği samimi destekler, bütün yurtta ve yeni kardeş Türk
Cumhuriyetlerinde çığ gibi büyüdü.
Dini ve milli duyguların harekete geçirdiği
bu saf, merhametli Anadolu insanının ortaya koyduğu başarı, içte ve dışta
birilerinin iştahını kabarttı.
Devlet millet işbirliği ile ortaya konulan bu
milli servet bazı siyasilerin ve gizli merkezlerin çıkarlarına alet
edildi, hedeften saptırıldı.
Kontrolsüz gücün, güç değil büyük tehlike
olduğu ortaya çıktı.
80 yıl önce yurdumuzu 7. haçlı seferi ile
işgal edemeyen sömürgeci Avrupa, ABD gaddar ve zalimleri, bu uğursuz
planlarını ILIMLI İSLAM-ILIMLI İŞGAL metodunu, içimizdeki kimliksiz
işbirlikçilerine dayattılar.
Yıllarca birlikte vatanımız, bayrağımız,
dinimiz, mukaddesatımız diyerek birlikte çalıştığımız F.Gülen, sebebini
hiçbir şekilde açıklayamadığı davranışla ABD' ye sığındı. Vatikan' a
bağlandı. Kendi ülkesini şer, ABD' yi ise ehven-i şer kabul etti. Allah'ın
ipi yerine, ABD' nin ve AB' nin ipine sarıldı.
Ezilen, sömürülen, işgal edilen mazlum
Avrasya coğrafyası ve İslam dünyası için göstereceği diyalog, iş birliği
yardım gayreti yerine sömürgeci kan içici , zalim ABD yandaşı ve
papazların dostu olmayı tercih etti.
Büyük askeri güçlerle Irak ve Afganistan'ı
işgal ve sömürge haline getirmeyi, teröre karşı işbirliği, özgürleştirme,
demokratikleştirme yalanı ile kişiliksiz ve kemiksiz Avrupa devletleri
işbirlikçilerine de dayattılar.
Ulus devletimizin kurucusu yüce önder Gazi
Mustafa Kemal Atatürk'ün resimleri ve büstlerinin kaldırılmasını açıkça
teklif ettiler.
Quantanamo üssünde resmen Kuran-ı Kerim'i
hela çukurlarına atıp kirlettiler. Bütün Irak'ta cami ve asırlık kutsal
mekanları esir kampı haline çevirip insanlık suçu işlediler.
Bütün bu dehşet veren olaylara
karşı,kalpleri, kulakları ve gözleri taş kesilmiş gibi, dini bütün
yetkililer en ufak bir tepki gösterme cesaretinde bulunamadılar.
Bütün dünyaya ''Hodri Meydan'' diyerek
gözdağı verdiler.
Zavallı siyasi ve dini liderler bu blöfü
yuttular. Bükebilecekleri bileği öptüler. Kolay ve tek başarı yolu, tek
seçenek, ABD ve AB yolunu cennet anahtarı olarak insanımıza dayattılar.
YARAB BİR HİLAL UĞRUNA NE GÜNEŞLER BATIYOR,
VERME DÜNYALARI ALSAN DA BU CENNET VATANI,
DÜŞÜN ALTINDA BİNLERCE KEFENSİZ YATANI
EY ŞEHİTOĞLU ŞEHİT İNCİTME YAZIKTIR ATANI
BEDRİN ASLANLARI ANCAK BU KADAR ŞANLI İDİ
EY ŞEHİTOĞLU ŞEHİT, İSTEME BENDEN MAKBER
SANA OĞUŞUNU AÇMIŞ DURUYOR PEYGAMBER
MİNARELER SÜNGÜMÜZ GUBBELER MİĞFERİMİZ
MEKKE'DE DOĞSAM BİLE BU VATAN TOPRAĞINDA
ÖLÜRDÜM DİYEN VE FAKAT ABD'YE SIĞINAN
Şiirlerini siyaset meydanlarında okuyanlar
Camii kürsülerinde kitleleri ağlatanlar,
ILIMLI İSLAM, HOŞGÖRÜ,
DİNLERARASI DİYALOG
MİLLİ GÖRÜŞ GÖMLEĞİNİ ÇIKARDIK
ÜLKEMİ PAZARLAMAKLA GÖREVLİYİM
Diyerek açık bir ihanet ve işbirlikçiliği
sergileyince;
î Başa
''SİPER ET GÖVDENİ DURSUN BU HAYASIZCA
AKIN'' Demek niyetiyle Vatanıma ve mazlum milletime sömürülen din
kardeşlerimize işgal edilen, Avrasya coğrafyasına bir şeyler yapabilmek
için hayatım boyunca hiçbir siyasi partiye üye olmadığım halde bugün
içinde bulunduğumuz ateş çemberinin çepeçevre yaktığı ve sattığı bu vahim
manzara karşısında, işgalci ve işbirlikçilerine
DUR DİYEBİLMEK, MÜCADELE EDEBİLMEK İÇİN CESUR
VE YİĞİT NET BİR DURUŞ SERGİLEYEN İŞÇİ PARTİSİ'NE VE SAYIN DOĞU
PERİNÇEK'İN HEDEFLERİNE İTİMAT EDİYOR VE KATILIYORUM.
Nurettin Veren
Gazeteci ve Yazarlar Vakfı Kurucu Başkanı
Zaman Gazetesi Kurucusu ve Genel Müdürü
Samanyolu TV kurucusu, Yön. Kur. Üyesi ve
Ortağı
Azerbaycan, Gürcistan, Kırgızistan,
Türkmenistan,
Moğolistan,Arnavutluk,Romanya'da açılan
okulların ve Ü.'lerin kurucu Başkanı
Makine Mühendisi''
|
31.10.2005 - 16:32:30
Amerikan analiz merkezi
Stratfor.com tarafından hazırlanan bir rapor, Nalçik baskınını düzenleyen
militanların, 11 Eylül saldırılarını hatırlatan, içinde 5 intihar uçağının da
bulunduğu, geniş çaplı bir terörist saldırı planladıklarını iddia etti.
Dün internette yayınlanan raporda, Rus askeri bağlantılarına ve diğer bazı
kaynaklara dayanılarak, Nalçik saldırısının, görünüşe göre Rusya’daki başka
yerleri hedef alan ve uçakların da kullanılacağı bir planın ilk aşaması olduğu
iddia ediliyor. Rapora göre, tam hedefler kesin bir şekilde doğrulanmamasına
rağmen, bilhassa Rus askeri kaynaklar, olası hedefleri Kremlin, önemli bir
askeri karargah, Rost-on-Don’da bulunan demiryolu merkezi, Saratov civarındaki
bir nükleer santral ve Volga nehri üzerindeki bir hidroelektrik santral ya da
baraj olarak belirtiyorlar. Aynı kaynaklara göre, militanların, önemli hükümet
binalarının bombalanması ve insanların rehin alınmasını da içeren bir yedek
planları da vardı.
......
İddialara göre, başlangıç saldırısı, 17
Ekim’de, 700 kişilik bir militan grubuyla gerçekleştirilecekti. Tüm plan on gün
içinde çözülmeye başladı. Yerel sakinlerin verdiği bilgilere göre hareket eden
Rus güçleri Ekim’in 8’i gibi erken bir zamanda iki militanı yakaladı. Militanlar
saldırı planladıklarını reddettiler. Sonuç olarak Nalçik’teki saldırı 13 Ekim’de
başladı, iki gün sürdü ve militanlardan 60’ı da öldürüldü.
Nalçik
saldırısından hemen sonra Çeçen gazeteleri de FSB’den bir kaynağın konuştuğu
benzer raporlar yayınladılar. Rapora göre Nalçik baskını Perşembe gününün erken
saatlerinde başladı. Militanlar askeri bir uçağı kaçırmak için yerel bir
havaalanını ele geçirmeye çalıştılar. Kaynak, militanların uçağı bombalarla
doldurup Moskova’ya göndermeyi planladıklarını söyledi. Aynı kaynağa göre, uçak,
dost ve düşman tanımlama sitemiyle donatıldığı için büyük ihtimalle askeri
radarlardan geçebilecekti.
.........
Ama rapora, Kabardey-Balkar
Ulaştırma Bakanlığı’ndan yalanlama geldi. Kabardey Balkar Ulaştırma bakan
yardımcısı Aslan Santikov, İtar-Tass’a yaptğı açıklamada, militanların 11 Eylül
saldırılarının bir benzerini gerçekleştirmek için beş tane uçağı ele geçirmeyi
planladığı iddialarına dikkat çekti, ‘Ama o saatte böyle küçük bir havaalanında
hiçbir zaman fazla uçak bulunamaz zaten. Havaalanının sadece beş uçağı var ve en
az ikisi, normal olarak başka yerlerde uçuşta olur’ diye konuştu.
Rus polisler de, saldırının
11 Eylül saldırıları gibi büyük çaplı bir saldırıya hazırlanmak için yapıldığı
iddialarını sadece bir varsayım olarak nitelediler.
Rusya İçişleri Bakanlığı
Güney federal bölgesi bölümünden Korgeneral Mikhail Pankov, İtar-Tass’a yaptığı
açıklamada, havaalanının ele geçirilmesinin militanlar için ana amaç olmadığını
söyledi. Pankov’a göre, militanlar, havaalanını değil, hemen yanındakini silah
depolarını hedef almışlardı ve tıpkı geçtiğimiz seneki narkotik şube baskınında
olduğu gibi silah ele geçirmeyi düşünüyorlardı.
CA/AK
31.10.2005 - 16:29:36
2008 yılı sonrasında
Putin’in yerine kimin olacağı Rusya’daki herkesin ortak derdi gibi. The Moscow
Times’da yazan Franceska Mereu da, yazısında Putin’in yerine gelecek kişinin,
iki büyük grubun da onayını almış biri olacağını yazdı. Peki kim bu Rus
politikasına hükmeden iki grup ve Rusya’nın başına kim gelebilir?
Muhtemelen 2008’den sonra Putin’in yerine gelecek kişi, hem yırtıcı Silovik yani güç birimleri kökenli,
hem de St. Petersburg grubu tarafından seçilmiş olacak. Bu iki grup, bir yatırım
bankası tarafından hazırlanan bir rapora göre devlet başkanlığı yönetimini
kontrol eden iki grup.
Renaissance Capital adlı bir yatırım bankasının başkanı Stratejist
Rolan Nash tarafından yazılan raporda, ‘sadece uzlaşılan bir aday güvenilir bir
şekilde mevcut gücün ve imtiyazların 2008’den sonra aynı kalacağını garanti
edebilir’ deniyor.
Bu rapor sonrası Nash’a, her hangi bir yorum için
ulaşamadık. Telefonundaki mesajda ise gelecek aya kadar ülke dışında olacağını
söylüyordu.
..........
Nash’ın raporunun adı ‘Politika ve
Başkanlık—Savaş ya da Barış’ olan ve bu hafta yayınlanan raporda, uzlaşmalı
adayın muhtemelen Putin’inkine benzer bir ajandası yani yapacak işleri olacağı
ama en büyük riskin ise bu kişinin, çoğunluğunu St. Petersburg’lu güvenlik
görevlilerinin oluşturduğu siloviklerden çıkması olduğu söyleniyor. Rapora göre,
Kremlin’in en büyük endişesi, ülkenin politik istikrarını bozmadan gücü
aktarabilecek bir aday bulmak.
Geçen ay ikinci görev süresinin
bitiminde politikaya devam etmek istediğini söyleyen Putin’e gelince, raporda
Putin’in başbakan, Birleşik Rusya’nın lideri ya da enerji şirketinin başkanı
olabileceği söyleniyor.
Rapor bir başbakan olan Putin’in, devlet
başkanı tarafından görevinden
alınabileceğini bu yüzden bir anayasa iyileştirmesi ile devlet başkanının
yetkilerinin azaltılabileceğini söylüyor.
Putin ayrıca Duma’yı yöneten Kremlin yanlısı Birleşik
Rusya Partisi’nin de başkanı olabilir, tabii rapora göre.
Putin
aynı anda hem bu makamı hem de
başbakanlık makamını tutabilir. Enerji şirketinin başkanlığı da Putin için bir
şeyler ifade eder çünkü devlet başkanlığı sırasında yaptığı işlerden biri de
Rusya’nın hidrokarbon endüstrisinin çoğunu devletin tekeline
toplamaktı.
Putin’in şu anki ve son görev süresinin bitiminden sonra
ne olacağına yönelik spekülasyonlar
aylardır dolaşıyor ve Kremlin gözlemcileri, Putin’in makamını terk edeceği
konusundaki şüphelerini açıklayıp duruyorlar. Putin sürekli olarak üçüncü sefer
göreve geçmesine izin vermek için anayasanın değiştirilmesinin gerektiğine
inanmadığını söylüyor.
Alfa Bank temmuz ayında Putin’in 2008’den sonra görevde
kalmasının ticaret için en iyisi olduğunu ortaya koyan bir rapor hazırladı.
Renaissance Capital’in raporu ayrıca ‘Ticari pazar, Putin’in görevinde kalma
kararı vermesine isteksiz kalmaz’ diyor.
Bir politika uzmanı Panorama düşünce kuruluşunun başkanı
Vladimir Pribylovsky’e göre, Putin başkanlık yönetimindeki iki grubun da başta
görmek isteyeceği tek kişi. Pribylovsky, ‘Kremlin’deki herkes Putin’i seviyor.
Onu değiştirmek onlar için büyük bir risk olur. Seçilen adayın gücü eline
aldıktan sonra nasıl davranacağını kim bilebilir?’ ifadesini
kullanıyor.
Pribylovsky’e göre, Putin yandaşları onun üçüncü kez başkanlık için yarışmasını
istiyorlar ancak Putin anayasanın değiştirilmesi halinde Batının
eleştirilerinden korkuyor.
Pribylovsky, ‘Başkanlık yönetimindekiler, Putin’i petrol
fiyatlarının yüksek olduğu şu anda, Batı’nın fikirlerinin görmezden
gelinebileceğine iknaya çalışıyor.
Politik ve Ekonomik İlişkiler Ajansının yöneticisi Dimitry
Orlov’a göre ise çözüm olarak başkanlık yönetimi, Birleşik Rusya’nın
başkanlığını ve başbakanlık makamlarını Putin’e
verebilecek.
CA/AK
31.10.2005 - 16:26:03
Rus hükümeti ve bazı
destekçileri, 2004 yılındaki Nazran baskınıyla karşılaştırıldığında,
Nalçik baskınının İslamcı isyancılar için mağlubiyet olduğunu ilan etti.
14 Ekim’de utro.ru sitesi, Nalçik baskınının bir ‘çaresizlik harekatı’
olduğunu iddia etti. CA/AK |
31.10.2005 - 16:19:56
Küçük N… şehrinde üç arkadaş yaşıyordu. Arkadaşlardan
Kabardey olan, bir Çeçen kadınla evliydi. Onların biri 16, diğeri 10
yaşında iki çocukları vardı. Kadın akrabalarını ziyaret etmek için
Açkhoy-Martan'a küçük oğlu ile beraber gitti. Akrabaları çok sevindi ve
onu başka bir akrabalarında olan bir kutlamaya götürdü. Onlar gittikleri
yere ulaşamadı. Çünkü onlar direnişçi olarak görüldü ve arabalarına ateş
açıldı ve yaralılara son darbe de vuruldu. -10 yaşındaki çocuk da- da
hayatını kaybetti.
şehrimiz hiçbir şey, Peki, Nalçik saldırısının eylem olduğunu kim söyledi ki size? |

01.11.2005 - 19:17:34
Bugün, 13 Ekim’deki Nalçik
baskınını gerçekleştiren Camagat’ın üç kişilik lider kadrosunda yer alan Anzor
Astemirov’la yaptığımız röportajın ikinci kısmını sunuyoruz.
-Peki her şey bu kadar olumlu giderken, nasıl oldu da rüzgar birden tersine döndü?
- Problemler bu aşamadan sonra başladı. Yani, toplumsal dönüşümde katalizör vazifesi gören Camagat'ın konumu bazı kesimlere büyük rahatsızlık verdi. KBC yönetimi Camagat'ın ciddi bir güç haline gelmesinden son derece rahatsız oldu ve önünü tıkama faaliyetlerine girişti.
- Sizce bunun sebebi ne peki?
- Bunun tek bir sebebi yok. Bir sebebi, KBC'nin bütün rantını hortumlayan kesimin, yörüngesine oturtamayacağını, diş geçiremeyeceğini bildiği bir gücün ortaya çıkmasından duyduğu rahatsızlıktır.
Bir diğer sebebi, KBC'de artık kökleşmiş olan jandarma rejiminin, muhalif söylemlere, özgün kimliklere tahammülsüzlüğüdür.
Başta bulunanlar, yaşamın her alanında, herkese dayanılmaz baskılar uyguluyorlar. Bu baskı sadece camide değil, okulda, sokakta, işyerinde her yerde, ama her yerde görülüyor ve yaşanıyor. Fakat müslüman kesim üzerinde daha bir aşırı uygulanıyor.
2002-2003'te ülkedeki mescitleri kapatmaya başladılar. Ardından müslümanları işe almamaya, çalışanları da işlerinden atmaya başladılar. Camilere sık sık polis gönderip, imamlara baskı yapıyorlardı. Arkadaşlarımızı polis merkezlerine götürüp nezarete atıyor, aç-susuz bırakıyor, baskı ve işkenceye tabi tutuyor, öldüresiye sopadan geçiriyorlardı. Bir süre sonra göz altılarda kaybolmalar başladı. Başörtülü kızları nezaretlere götürdüler ve buralarda hakaret ederek aşağıladılar. Mesela bir camiyi spor salonuna çevirdiler. Bazılarını tamamen kapattılar. Bazılarını sadece Cuma saatlerinde açtılar. Camilere ayakkabılarla girdiler. Bizlere dayak atarak, hakaretler yağdırarak, "Nerede sizin Allah'ınız? Neden sizi bizim elimizden kurtarmıyor? Varsa neden bizi kahretmiyor" diyerek ibadethanelerimizi, inançlarımızı hiçe saydılar.
2003'te Şamil Basayev Baksan'a gelip, buradan da Piyatigorsk'a geçmişti. Bunu öğrenince adeta çıldırdılar ve faturasını yine biz müslümanlara çıkarttılar. Halbuki bizim ilgimiz de, suçumuz da yoktu.
- Peki bütün bu zalimlikleri yapan üniformalılar hep Rus muydu?
î Başa - Maalesef hayır. Bunları yapanlar Rus değil, hepsi Kabartay polislerdi. İnsanları kemikleri kırılıncaya kadar dövdüler. Sırf aşağılamak için kafalarına haç resimleri kazıdılar. Cam parçalarıyla bağırta bağırta sakallarını traş ettiler.
Beslan olayından sonra da bize yüklendiler. Burada Beslan'ın faturasını müslümanlara ödettiler. Fakat, bütün tahriklerine, baskılarına, zorlamalarına rağmen biz meşruiyetten ayrılmadık. Onların oyununa gelmedik. Bizi doğmadan boğmalarına fırsat vermedik.
- Peki hukuk yoluna başvurmayı hiç düşünmediniz mi?
- Düşünmez olur muyuz? Devlet Başkanına, Başbakanlığa, savcılığa... bütün ilgili ve yetkili makamlara, her yere yüzlerce dilekçe yazdık. Bunların tüm belgeleri elimizde. Hiç biri, hiç bir şey yapmadı. Hiçbir şey, ama hiç bir şey yapmadı. Aksine, üzerimizdeki baskıları daha da artırdılar. Bütün bu yapılanlar Cemagat'ın lider kadrosunu yer altına inmeye zorladı.
Çünkü artık şiddetin dozunu iyice artırmış, yakaladıklarını öldürür olmuşlardı. Kimse bunlara hesap soramıyordu. Bu dönemde bir çok arkadaşımız kayboldu. Öyle ki, baskılar müslüman kesimi adeta patlayacak noktaya getirmişti.
- Peki bu baskılar niçin sadece sizin üzerinizde yoğunlaşıyordu?
- Hayır, sadece bizim üzerimizde değil; bütün halkın üzerinde vardı bu baskılar. Klanın koruması altında olanların dışındaki bütün kesimler baskı altındaydı.
- Hangi klan?
î Başa - KBC'de yönetim bir klanın, yani aralarında kompleks bağlar olan bir menfaat grubunun elinde. Sistemi cebir ve baskı yoluyla ellerinde tutuyorlar, devlet yönetiminde olmanın verdiği yetki ve gücü halka karşı kullanıyorlar. Bu klan ülkenin kaynaklarını sömürüyor, merkezden gelen ödenekleri hortumluyor. Bütün rantı onlar yiyor. KBC'de onlar istemezse kimse ne iş kurabilir, ne de kurduğu işi geliştirebilir. Ya rüşvetinizi verecek onlarla birlikte ve içlerinde olacaksınız; ya da hiçbir şey yapamayacaksınız. Başka bir alternatif yok.
Ticari hayat bütünüyle klanın kontrolünde. Ülkedeki bütün içki fabrikaları ve içki ticareti, benzinlikler, para getiren bütün işler klanın elinde. En iyi işadamları dahi KBC'de tutunamadı. Büyük zararlar ederek ülkeyi terk ettiler ve diğer cumhuriyetlere, Moskova'ya gittiler. Sermayesini kurtaranlar kendini şanslı saydı. Kendilerine muhalefet eden kimseyi ülkede barındırmadılar. Ya öldürdüler, ya kovdular.
Özgür basının önünü tıkadılar. Ya kapandı, ya bunların borazanı oldu.
Sivil toplum örgütlenmeleri tamamen yok edildi. SSCB sonrasında yapılan ve milli olan ne varsa hepsinin altında imzası olan Adige Xase'yi bunlar yok etti. Klan bu kurumların içini boşalttı ve el koydu. Bunları STK olmaktan çıkarıp, taşeronları vasıtasıyla devlet kontrolüne aldı. KGB Ajanı Hafidze Muhammed'i Xase'nin başına; Nexuş Zavurbi'yi Dünya Çerkes Birliği'nin başına geçirdiler. Kimliksiz, davasız kurumlar haline getirdiler. Bütün bu uygulamalar Camagat dışındakileri de patlama noktasına getirdi.
- Bütün bunlar Nalçik baskınının sebebi mi oldu yani?
- Nalçik'teki saldırı KBC halkının bilinçli bir eylemidir. Bu baskın 5 yıl önce de olabilirdi. Olmamasında Musa Mukojev ve Camagat'ın diğer lider kadrosunun büyük payı vardır. Bütün kışkırtmalara rağmen, hep barışı teşvik eden söylemlerle bunun önünü aldık. Ama sonunda insanlar aşağılanmaktan, işkence görmekten bıktı ve çarpışarak ölmeyi istedi. Yapılan zulümler bu insanlara ölümü sevdirdi. Hiç birinde ölüm korkusu diye bir şey bırakmadı. Onlar bu saldırıyla hayallerini hayata geçirerek, dünyayı kendilerine zindan eden polis, asker ve FSB binalarını hedef seçtiler. 15 noktaya baskın yapıldı, bunların içinde hiçbir sivil şahıs ve kurum yoktu. Vurulan siviller güvenlik güçlerinin kurbanıdır. Cumhuriyetin iç dinamiklerinden haberdar olmayanlar bu eylemi hiçbir şekilde anlayamazlar.
- Fakat bu saldırıyı bütün dünya terörist bir saldırı olarak değerlendirdi. Şimdiye kadar zulüm gören mağdur insanlardınız belki, ama bu baskından sonra terörist damgasını yemiş oldunuz. Şimdi durumunuzu daha da zora sokmuş olmadınız mı?
- Bir kere bu baskın bir terör eylemi değildi. Kanımıza susamış bazı devlet kurumlarını hedef alan planlı bir nefs-i müdafaa saldırısıydı. Nalçik operasyonunun bize getirdiği taşıyamayacağımız ekstra hiç bir yük yok. Onlar zaten bize şimdiye kadar terörist muamelesi yaptılar. Bu eylem olmadan da extremist, terörist diyerek her türlü kötülüğe muhatap ediyorlardı. Hatta uluslararası terörist bile diyorlardı bizim için.
- Bu uluslararası terörist suçlamasının dayanağı, Afganistan'da yakalanıp, Guantonamo'da tutuklu kalan ve bir süre önce serbest bırakılan, aynı zamanda sizin üç kişilik lider kadronuzda yer alan Resul Kudayev değil mi peki?
- Şimdi burada büyük bir yanlışlık var. Önce onu düzeltmemiz lazım. Bu Resul Kudayev bizim Camagat'taki Resul Kudayev değil, farklı birisidir. Sadece isim benzerliği var. Bu sizin suçunuz değil tabii ki, bunu bilinçli olarak kamuoyuna böyle pompalıyorlar maalesef. Guantonamo'da tutuklu bulunanlar Kabartay asıllı Ruslan Odişev ile Balkar asıllı Resul Kudayev'di. Onlar orada yargılanıp serbest bırakıldılar. Guantonamo'daki Resul Kudayev'in babasının ismi Vladimir'dir; bizim arkadaşımız Resul'ün baba adı ise Cemal'dir. Bunları bilinçli olarak birbirlerine karıştırıyorlar. Balkar olan Vladimir oğlu Resul Kudayev'in Camagat ile herhangi bir ilişkisi yoktur. Ama duydum ki O'na "Nalçik saldırısına katıldım" diye kağıt imzalatmış ve tutuklamışlar. Halbuki evden çıkmaya takati olmayan, Guantanamo'da böbreklerini kaybetmiş, dializle yaşayan bir adam bu Kudayev. Annesi de O'nun günlerdir evde yattığını söylüyormuş zaten ama dinleyen kim? Sırf bize uluslararası terörist suçlaması yapabilmek için bu Kudayev'i de işin içine çekmeye çalışıyorlar.
Guantanamo'daki diğer tutuklu Ruslan Odişev ise ülkesine döndükten sonra gördüğü baskılara dayanamayarak kaçtı gitti. Şimdi nerede olduğunu bilen yok, izini de kaybettirdi. Sonradan müslüman olan ve ismini de değiştiren ünlü Rus yazar Orhan Cemal ve insan hakları savunucusu Valeri Hatajuko bu olayları anlatıp,' bu adamın evden çıkacak durumu yok' diye basında açıkça yazmışlardı zaten.
- Peki Nalçik saldırısında Çeçenler de yer aldı mı?
- Yer aldı diyemeyiz. Birkaç Çeçen ve İnguş vardı elbette, mesela birisi İnguş İlyas Gorichanov'du. O çatışmalarda şehit düştü. Diğer halklardan da birkaç kişi vardı, hepsi o kadar. Baskına katılanların hemen hemen tamamı Kabartaylar ve Balkarlardan oluşuyordu.
- Şamil Basayev aranızda mıydı?
- Hayır, Basayev kesinlikle baskında yer almadı.
- Peki bu baskınla ilgili olarak Basayev'le hiç bir ilişkiniz oldu mu?
- Daha önce istişare düzeyinde bir takım görüşmelerimiz olmuştu kendisiyle. Baskından da haberdardı. Ama baskını Kabartay Balkar halkı, Camagat mensupları kendi iradesiyle düzenledi.
- Bu ne manaya geliyor şimdi? Basayev işin içinde var mıydı, yok muydu?
- Söylediğim gayet açık, kendisi ve adamları yoktu, ama bilgisi vardı.
- Aranızda hiyerarşik bir bağ var mı peki Basayev'le?
- Hayır böyle bir bağ yok. Sadece istişari görüşmeler var.
- Çeçen savaşına herhangi bir silahlı destek sağlıyor musunuz?
- Bu savaş tabii ki hepimizi üzüyor. Camagat'dan kişisel olarak Çeçen savaşına katılanlar oldu. Ama Camagat'ın savaşçı sevk etmek gibi bir politikası olmadı.
- Nalçik baskınına dönersek, baskın öncesi çıkan Bela Reçka'da ki çatışmaların mahiyeti neydi?
- O bir taktikti. Devletin silahlı güçlerinin ilgisini o tarafa çekerek, baskın yapılacak binaları korumasız bırakmak için uygulanmış bir taktik.
- Peki sizce bu baskın başarılı oldu mu?
- Aslında operasyonu daha sonraki günlerde yapacaktık. Ama yönetim güçleri haberdar oldu ve tedbir almaya başladılar. Biz de hızlı karar vererek operasyonu erkene aldık. Bunun kayıplarımıza tesiri oldu tabii; yoksa daha az zayiat verirdik.
Ama devlet yetkilileri de açıklamalarında kasıtlı yanlış bilgi veriyorlar. Bizim arkadaşlarımızdan ölenlerin sayısı 40-45 civarındadır. Bilinmelidir ki devlet güçleri dışındaki diğer ölenler polisin öldürdüğü sivil vatandaşlardır.
- Yaptığınız saldırının Kanukov yönetimine mesaj vermek gayeli olduğuna dair yorumlar var. Buna ne diyorsunuz?
- Aslında zor bir soru. Ama bu saldırıdan herkes payına düşen çıkarımı yapmalıdır diye düşünüyorum. Şu bir gerçek ki Kanokov geldi, hiç bir şey değiştirmedi. Ama o yönetime gelirken müslümanlarla yönetim kadroları arasındaki problemi biliyordu. Bunu halletmeye yönelik bir girişimde bulunmadı. Eski hükümet kadrolarını neredeyse aynen muhafaza etti. Kanokov'un sadece ekonomik düşünceleri farklı, Kokov'dan başka bir farkını göremiyoruz.
Kabartay Balkar'daki gerçekleri Dimitri Kozak iyi analiz etmiş ve Klan sistemini deşifre etmişti. Buna yönelik çalışılmalıydı. Biz de aynı şeyleri söyledik ama maalesef sesimizi duyuramadık.
YARIN: YERMUK, VEHHABİLİK, V.S.
1. Bölüm İçin: http://www.kafkas.org.tr/absolut/showarticle.php?articleID=5495
31.10.2005 - 19:47:56
Rusya'nın dezenformasyon
kokan resmi açıklamalarına her zaman şüpheyle bakan ve olayları kaynağında
tahkik etmeyi alışkanlık haline getiren Ajans Kafkas, büyük bir gazetecilik
başarısına daha imza atarak Anzor Astemirov'la geniş bir mülakat
gerçekleştirdi.
Kabartay Balkar
Cumhuriyeti'nde gençlere dini eğitim vermek amacıyla organize olmuş Camagat
isimli sivil toplum örgütü üyeleri, 13 Ekim 2005 tarihinde Başkent Nalçik'e,
devlet istihbarat ve güvenlik güçleri ofislerini hedef alan biçimde geniş çaplı
bir baskın düzenledi.
Neredeyse 24 saat süren çatışmalarda Nalçik savaş
meydanına dönerken, 130'un üzerinde insan hayatını kaybetti.
Baskın, bölgeyi yakından takip eden herkesi çok şaşırttı.
Çünkü, kimse Camagat'ın bu şekilde bir çıkış yapmasını beklemediği gibi, bu çapta bir silahlı insan gücüne sahip olduğunu da bilmiyordu.
***
Anzor Astemirov Camagat'ın önde gelen üç isminden birisi (diğer ikisi, Kabartay kökenli Musa Mukojev ve yine bir Kabartay olan Resul Kudayev).
Astemirov, 1976 Ukrayna doğumlu bir Kabartay. Suudi Arabistan'da Riyad Üniversitesi'nde sürdürdüğü dini tahsilini, okulunu bitirmeye bir buçuk yıl kala pasaportunun iptal edilmesi sebebiyle yarım bırakmak zorunda kalmış. Ülkesine dönerek burada faaliyetlere girişen Anzor Astemirov, 90'lı yılların ikinci yarısında arkadaşı Musa Mukojev'le birlikte Nalçik'te İslam Merkezi'ni kurmuş. O tarihten bu yana sadece eğitim faaliyetleriyle uğraşan Anzor Astemirov evli ve 1 çocuk babası.
***
Yapılan resmi açıklamalarla Nalçik saldırısının baş sorumlusu ilan edilen Anzor Astemirov şimdi en çok arananlar listesinde.
***
Ajans Kafkas, başarılı habercilik geçmişine bugün yeni bir sayfa daha ekliyor...
Ajans Kafkas, bütün Rus güvenlik güçleri ve istihbarat birimleriyle, dünya medyasının peşinde koştuğu Anzor Astemirov'a ulaşmayı başardı.
Rusya'nın dezenformasyon kokan resmi açıklamalarına her zaman şüpheyle bakan ve olayları kaynağında tahkik etmeyi alışkanlık haline getiren Ajans Kafkas, büyük bir gazetecilik başarısına daha imza atarak Anzor Astemirov'la geniş bir mülakat gerçekleştirdi.
Bugünden itibaren yayınlayacağımız ve üç gün sürecek röportajı takip edenler odaktaki grup Camagat'ı daha iyi tanırken, Nalçik saldırısını da gelişmiş veriler ışığında daha sağlıklı değerlendirme imkanına kavuşabilecek.
Sözü fazla uzatmadan sizleri Anzor Astemirov mülakatıyla baş başa bırakıyoruz.
***
Son söz: Ajans Kafkas aydınlatmaya devam edecek.
AJANS KAFKAS
*******
- Anzor, konuya en baştan, yani Camagat'ı oluşturan süreci ele alarak girelim istersen. Camagat'a giden yolun başlangıç noktası neresi?
- Öncelikle sizlere teşekkür ederim. Sovyetlerin yıkılmasından sonra 1991-92 yıllarında Türkiye, Suriye ve Ürdün'den gelen bazı dindar insanlar din ile ilk alakamızı kurdular. Bu müslümanlar, bizim tanıdığımız ve alıştığımız Sovyet tipinin tamamen dışında insanlardı. Bunlar, Suriye'den Abdulvahap, Ürdünden Şavki, Türkiye'den Abdulbaki... gibi bazı isimlerdi. Bu insanlar burada din eğitimi veren bir medrese açtılar. 150 genç aldılar eğitim için. Biz İslamın sıcak yüzüyle ilk orada tanıştık. Yıl 1992'ydi. Burada 1 yıl ders aldık. Kur'an okuyor, Arapça öğreniyorduk. Açılan cami ve mescitler halka sevinç veriyordu. Büyük bir coşku yaşıyorduk. Cuma günleri köylere, köy mescitlerine, okullara gidiyor, insanlara bildiğimiz kadarıyla İslam dinini anlatıyorduk. Dinle temasa geçmemizin başlangıç noktası burası olmuştur.
- Peki Camagat adı altındaki bu tüzel kimlik nasıl oluştu?
- Yukarıda anlattığım süreçten sonra bizler ve diğer öğrencilerin bir kısmı Türkiye, Mısır, Suriye, Ürdün, Libya ve S. Arabistan gibi bazı islam ülkelerine okumaya gittiler. Okurken ve okuduktan sonra ülkelerine döndüklerinde Kabartay Balkar Cumhuriyeti'nde, kendilerine perspektif verecek bir dini önderliğin olmadığını fark ettiler.
Kabartay Balkar'daki mevcut dini idarenin kökü ta Katerina dönemine dayanır. Bu ekolün halka sunduğu ve sunabileceği hiçbir perspektif yoktur. Bu ekoldeki dini idarelerin tamamı insanları din adı altında kontrol etmek için kurulmuştur. Nitekim bu dini idarede insanlara hiçbir şey vermedi ve zerre kadar da başarılı olamadı. Çünkü buralarda görev alanların ne doğru dürüst bir eğitimi, ne de kendi gayretleriyle edindikleri bir bilgileri vardı. Bu birinci husus...
İkinci bir husus, bu eğitimsiz ve bilgisiz adamlar işi iyice paraya dökmüşlerdi. Cenazeden de, nikahtan da; yani ölüden de, diriden de her şeyden para alıyorlardı. Bunu bir sektör haline getirmişlerdi.
Üçüncüsü, bu müftülerin okumuş görünenleri ise KGB'nin seçerek Semerkant'ta eğittiği insanlardı ve gizli servisle, yani KGB (sonra FSB)'yle, içli dışlı çalışıyorlardı.
Dördüncü husus, "din idaresi şu iyi işi yaptı" diyebileceğimiz bir tane numunelik icraatları bile olmuyordu ki azıcık hüsn-ü zan edebilelim. Üstüne üstlük açılan ve bizim ilk öğrencileri olduğumuz dini medrese ve enstitü de onlar yüzünden kapanmıştı.
- Peki müftülük ne yapmaya çalışıyordu sizce?
- Siz de biliyorsunuz, Rusya laik bir devlettir. Ama bu müftüler ortaya çıkıp vatandaşa "biz devletiz" diyorlardı. Farklı düşüneni, kendilerine tabi olmayanı hemen muhalif ve düşman ilan ediyorlardı. Halbuki bizim ülkemizde dini idare dediğiniz yerler hukuken bir dernek statüsündedir. Devletle hiç bir alakası da yoktur. Mesela Tataristan'da iki tane dini idare var ve ikisi de ayrı ayrı aktiftir. Çünkü bunların başındakileri devlet atamıyor. Devlet atasa bir tanesini atardı. Ama halkın desteği ile inisiyatif kazandıkları için orada iki dini idare ortaya çıkmıştır ve ikisi de işlerine bakmaktadır.
Bu dini idareye çöreklenenler devletin sadece kendilerini muhatap alması için, kendileri dışında inisiyatif kazanma durumunda olanları gözden düşürmek maksadıyla, çeşitli isnatlarla güvenlik birimlerine ispiyonlamaya başladılar.
- Neler söylüyorlardı peki?
- Kendilerini kayıtsız şartsız desteklemeyenleri, yanlışlarına katılmayanları Vehhabi, ekstremist, terörist ilan edip polise gammazlıyorlardı.
- Polis ciddiye alıyor muydu bu ispiyonajları?
- Maalesef alıyordu. İlk önemli olay, Musa Mukojev ve benim 2001 yılında dini idarenin gammazlamasıyla tutuklanarak 3 ay sorgusuz sualsiz Piyatigorsk'daki meşhur Bela Lebed Cezaevi'ne hapsedilmemiz oldu. Orada çok kötü şartlarda tam üç ay yattık. Psikolojimizi bozmak için ellerinden geleni yaptılar. Sonunda yargılandık ve hiçbir suç bulamayarak ikimizi de serbest bırakmak zorunda kaldılar. Bizi polise, KGB'ye, güvenlik güçlerine jurnalleyen Kabartay Balkar müftüsü Pşihaçe Şef'i oldu hep. Şef'i, Vehhabi diye suçladıklarını çarşaf çarşaf listeler haline getirip bu güvenlik birimlerine verdi. Polisi peşimize taktı. Bu Vehhabi lafını o kadar çok kullandılar ve deforme ettiler ki, şimdi artık etkisini yitirdiği için olmalı Stalin dönemindeki söylemlere sarılarak sevmediklerini "halk düşmanı" ilan etmeye başladılar.
- Peki bütün bunlara karşı siz ne yaptınız?
- Dediğim gibi, ciddi bir dini önderlik boşluğu vardı ve biz bunu yakınen hissediyorduk. İşte böyle bir ortamda, 1995'de Musa Mukojev ile birlikte Nalçik'te "İslam Merkezi"ni kurduk.
- Camagat ismini kullanmanız da bu yıla mı tekabül ediyor?
- Hayır Camagat ismiyle anılmamız 1998 yılından itibarendir.
- Peki Karaçay Çerkes'deki Karaçay milli hareketi Camagat'la bir ilişkiniz var mı?
- Hayır hiçbir ilişkimiz yok. Sadece isimlerimiz benziyor.
- Mensuplarınız ağırlıklı olarak hangi milletlerden?
- Aramızda az sayıda da olsa Kafkasya'daki bütün milletlerden insanlar var ama ağırlık Kabartay ve Balkarlar'da.
- Anzor, bu kurduğunuz İslam Merkezi'nde neler yaptınız? Hedefiniz neydi?
- Başlangıçta Arap ülkelerinden gelen eğitmenler temel konularda din dersleri verdiler, Kur'an dilini öğrettiler. Hedefimiz tekti: gençleri eğitmek ve yetiştirmek. Kısa zamanda halkla bütünleştik. Çalışmalarımıza büyük teveccüh gösterildi. Gençlere dersler veriliyor, eğitim kampları yapılıyor, köy ziyaretlerinde bulunuluyordu. Rusya'nın en önde gelen aydınları, entelektüelleri, fikir adamları merkezimize geliyor, geniş kalabalıklara konferanslar veriyorlardı. Yoğun bir aktivasyonumuz vardı ve her şeyimiz şeffaftı. Gizli-saklı, gayr-ı meşru hiçbir işimiz yoktu. Sadece bilgi sahibi ve sağlıklı düşünen gençler yetiştirmeyi hedeflemiştik. Geçen zamanla birlikte bu hedefimize ulaşmaya başladık. Burada eğitim alan gençlerde bir düşünce sistematiği oluştu ve konulara daha farklı bakmaya başladılar. Sovyetlerden miras içme kültüründen uzak düşen bu gençler, düşünen, derdi olan birer insan haline gelmişlerdi. Kendilerini derslerle sınırlamadılar. Toplumun içine girdiler ve öğrendiklerini diğer insanlarla paylaştılar. Kısaca, gençlerin, sorunları, talepleri, idealleri ve hayatları değişmişti.
Tabii bu aktif yaşam birilerinin gözünden kaçmadı. Sokaklarda İslami kisve taşıyan insanlar, yani sakalı olan, başı örtülü hanım sayısı hızla artmıştı. Cuma günleri camiden 500-1000 kişilik cemaatler çıkmaya başladı ve tabii bütün bunlar oldukça dikkat çekti. Hızlı bir toplumsal değişim yaşanıyordu. O günkü atmosferin iyi anlaşılabilmesi için bu arada yanı başımızdaki savaşın da bütün hızıyla devam ettiğini hatırlatmalıyım. Gözlemciler bütün bu olayları birbirine bağlayarak sosyolojik açıklamalar getirmeye çalışıyorlardı.
2002 veya 2003 te olacak, Rus gazetelerinden birisi şöyle bir başlık atmıştı: "Kabartay Balkar Cumhuriyeti(KBC)'nde sessiz bir devrim olabilir".
Bu, değişimin dikkat çektiğini, yakından takip edildiğimizi gösteriyordu. Ardından Moskova'dan şarkiyatçılar, siyaset bilimciler geldiler ülkemize. KBC'ndeki bu sosyal gelişmeyi yakından incelediler. Değişimin unsurlarını, dinamiklerini tespit etmeye çalıştılar. Araştırmalar sonucunda, "KBC'de extremizm, aşırılık yok; sağlıklı bir cemaat yapısı var" diye raporlar, haberler yayınladılar. Allah'a şükür tertemizdik ve bunu tespit eden de bizzat Rus gazeteciler ve araştırmacılardı.
YARIN: BASKILAR BAŞLIYOR...
| ||
|
Sayı: 568 - 24.10.2005 | Haşim Söylemez - [email protected] | ||
|
| |||
| Değerli dostumuz Alper Şirvan
herkese gönderdiği mesajını bize de iletti, şöyle diyor..
Cumhuriyetimizin 82.Yılını Kutlarken, Atatürk başta olmak üzere Cumhuriyetimizi türlü emeklerle ve canları pahasına kuran ecdadımızı, "O ÇILGIN TÜRK'LERİ", saygı, rahmet ve özlemle anıyoruz. NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE! Sayın Şirvan, Cumhuriyetin 78. yılında da şu dizeleri kaleme almıştı.. î Başa 'Senin değil dediler kültürün, soyun, sopun, Mandasına giriver o malûm ahtapotun... Tahammülü yoktu Türk'e 'hristiyan beyaz adamın', Şimdi de 'globalleşme' dediler adına bu girdabın... '-Vazgeç sen benliğinden, adsız bir kabile ol! Üretmeyi bırak artık, bizden al, hem de bol bol!' Diye yaygarası kopar 'tek dişli canavarın...' Ey Akif, söyle bana; nerde vâdettiğin yarın? Olmasa da önünde ne bir yol, ne de bir yön, Ey büyük Türk Milleti! Titre ve kendine dön! Bakma sen birliği ağzında geveleyene; Atatürk demiş zaten: 'Ne mutlu Türk'üm diyene!' Alper Şirvan 30 Ekim 2001, Salı 'Cumhuriyet'in bu 82.yılında durumumuz ne kadar iç açıcıdır'. Başbakan Erdoğan, yıldönümü nedeniyle vatandaşlara hitaben şunları söyledi. 'Türkiye Cumhuriyeti'nin, kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün gösterdiği muasır medeniyetler seviyesini aşma hedefine bugün her zaman olduğundan çok daha yakındır. Türk milletinin bu müşterek amacına ulaşmada en önemli merhalelerden biri olan Avrupa Birliği ile tam üyelik müzakerelerinin başlamasının Cumhuriyet'in en önemli başarılarından biridir. Erdoğan, mesajında şunları kaydetti: ''Hiç kuşkusuz bu başarıda milletimizin yüksek iradesi ve kurumlarımızın azim ve gayreti temel belirleyici olmuştur. Bugün vatandaşlarımız, çok ağır bedellerle, büyük cefa ve zorlukların ardından sahip olduğumuz hür ve bağımsız cumhuriyetimizin değerini çok iyi bilmektedir. Cumhuriyet'in kuruluş ideallerini hayata geçirmek için atılan her adımın, gösterilen her çabanın arkasında aziz milletimizin işte bu iradesi bulunmaktadır. Milletimiz, Türkiye'yi çağdaş ve demokratik dünya ile bütünleştirmek için 82 yıl önceki azim ve kararlılığına bugün de aynen sahip olduğunu her vesile ile ortaya koymaktadır. Cumhuriyet'i kuran milli mücadele ruhu, on yıllar boyunca olduğu gibi bugünlerde de milletimizin her bir ferdinin, özellikle de genç kuşaklarımızın ilham kaynağıdır. Bu ruh ve inançla, Türkiye Cumhuriyeti'nin 100. yaşına dünyanın en parlak yıldızı olarak girmesi için hiç durmadan çalışacak, yenilenecek, zenginleşecek, büyüyeceğiz. Laik, demokratik ve sosyal bir hukuk devleti nitelikleriyle Cumhuriyetimiz, aziz milletimizin gelecek umutlarının teminatı olduğu gibi bölgesel ve küresel ölçekte de barış ve istikrar unsuru olmaya devam edecektir. Bugün Cumhuriyetimizin 82. kuruluş yıldönümünü ve Cumhuriyet Bayramımızı gururla, onurla, coşkuyla ama en çok da umutla kutlarken, başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere bütün şehitlerimizin, gazilerimizin, isimsiz kahramanlarımızın aziz hatırasını saygıyla anıyoruz. Bayramınız kutlu olsun...'' Hal böyle ise durum muhteşemdir... Hal böyle midir?.. 300 milyar dolar borca, İstanbul'a dayatılan Dubai Towers'lara, Oferport'lara, Misak'ı milli sınırlarını delen anlaşmalara şapka çıkarılmasına.. Hele hele geleceğin teminatıdır denilen çocuklara reva görülenlere bir bakıp cevap verelim... Cumhuriyet'in kuruluş ruhunun neresindeyiz.. Efendiler..! Cumhuriyet, kuruluşunun 10. yılında Atatürk'ün sağlığında ibra edilmiş, bu ibradan tertemiz, büyüyen gelişen, muassır medeniyeti kucaklamaya koşan bir şekilde çıkmıştır. Mustafa Kemal Atatürk, O gün vatandaşlara Cumhuriyetin gelişimini büyük bir gururla şöyle müjdelemiştir. 'Türk Milleti! Kurtuluş savaşına başladığımızın 15'inci yılındayız. Bugün cumhuriyetimizin onuncu yılını doldurduğu en büyük bayramdır. Kutlu olsun! Bu anda büyük Türk milletinin bir ferdi olarak bu kutlu güne kavuşmanın en derin sevinci ve heyecanı içindeyim. Yurttaşlarım! Az zamanda çok ve büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü, Temeli, Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyetidir. Bundaki muvaffakiyeti Türk milletinin ve onun değerli ordusunun bir ve beraber olarak azimkarane yürümesine borçluyuz. Fakat yaptıklarımızı asla kafi göremeyiz. Çünkü daha çok ve daha büyük işler yapmak mecburiyetinde ve azmindeyiz. Yurdumuzu dünyanın en mamur ve en medeni memleketleri seviyesine çıkaracağız. Milletimizi en geniş refah, vasıta ve kaynaklarına sahip kılacağız. Milli kültürümüzü muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkaracağız. Bunun için, bizce zaman ölçüsü geçmiş asırların gevşetici zihniyetine göre değil, asrımızın sürat ve hareket mefhumuna göre düşünülmelidir. Geçen zamana nispetle, daha çok çalışacağız. Daha az zamanda, daha büyük işler başaracağız. Bunda da muvaffak olacağımıza şüphem yoktur. Çünkü, Türk milletinin karakteri yüksektir. Türk milleti çalışkandır. Türk milleti zekidir. Çünkü Türk milleti milli birlik ve beraberlikle güçlükleri yenmesini bilmiştir. Ve çünkü, Türk milletinin yürümekte olduğu terakki ve medeniyet yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu meşale, müspet ilimdir. Şunu da ehemmiyetle tebarüz ettirmeliyim ki, yüksek bir insan cemiyeti olan Türk milletinin tarihi bir vasfı da, güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir. Bunun içindir ki, milletimizin yüksek karakterini, yorulmaz çalışkanlığını, fıtri zekasını, ilme bağlılığını, güzel sanatlara sevgisini, milli birlik duygusunu mütemadiyen ve her türlü vasıta ve tedbirlerle besleyerek inkişaf ettirmek milli ülkümüzdür. Türk milletine çok yaraşan bu ülkü, onu, bütün beşeriyete hakiki huzurun temini yolunda, kendine düşen medeni vazifeyi yapmakta, muvaffak kılacaktır. Büyük Türk Milleti, On beş yıldan beri giriştiğimiz işlerde muvaffakiyet vaat eden çok sözlerimi işittin. Bahtiyarım ki, bu sözlerimin hiçbirinde, milletimin hakkımdaki itimadını sarsacak bir isabetsizliğe uğramadım. î Başa Bugün, aynı iman ve katiyetle söylüyorum ki, milli ülküye, tam bir bütünlükle yürümekte olan Türk milletinin büyük millet olduğunu, bütün medeni alem, az zamanda bir kere daha tanıyacaktır. Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş büyük medeni vasfı ve büyük medeni kabiliyeti, bundan sonraki inkişafıyla, atinin yüksek medeniyet ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır. Türk Milleti! Ebediyete akıp giden her on senede, bu büyük millet bayramını daha büyük şereflerle, saadetlerle huzur ve refah içinde kutlamanı gönülden dilerim. Ne mutlu Türküm diyene! Ankara, 29 Ekim 1933 ' Atatürk'ün ölümünden hemen sonra Cumhuriyet, Kurtuluş Savaşı Kahramanları'nın şehit ve gazilerin ruhlarını incitecek şekilde 'Gaflet, dalalet ve hatta hıyanet' içerisinde tırtıklanmağa başlandı. Onlarca yıldır, Cumhuriyeti yiyip bitiriyoruz.. Tahribatta hepimizin payı var.. Ve her yıldönümünde, asil rihindan giderek uzaklaştırdığımız Cumhuriyet'i andığımızı ilan edip Atatürk'e söz veriyoruz.. 'Muassır medeniyeti yakalıyacağız rahat uyu..' Mustafa Kemal Paşa, cennetteki en rahatsız ruhtur sayemizde.. |
|
|
| ||||||||||||||||||||
| ||||||||||||||||||||||
î Başa AIDS'E TÜRK TOKADI - Haber Vitrini î Başa Avustralya'da yaşayan Türk doktor, kurbağanın terinden ilaç yaparak AIDS virüsünü yok etmeyi başardı. Müthiş buluşla, çağın vebası tarihe karışacak!. 29 Ekim 2005 Cumartesi 11:47
|
|
Türk doktorlar, adlarını tıp tarihine altın
harflerle yazdırmaya devam ediyor. Doç. Dr. Derya Unutmaz da, bu müthiş
Türkler'den biri. |
|
| ||||||||||||||
| |||||||||||||||
|
|
| ||||||||||||||||||||
| ||||||||||||||||||||||
Hasan Karakaya