ANA SAYFA

GÜNCEL İNDEKS

 

 


- Cervantes, Don Kişot ve Biz - beşir Ayvazoğlu - Tercüman 
  ~ İnebahtı Deniz Savaşı'nda sol elinden ciddi bir şekilde yaralandığı için 'İnebahtı'nın Kolsuzu' lakabıyla meşhur olan Cervantes, daha sonra Cezayirli Türk denizcilerine esir düşmüş, beş yıl esaret hayatı yaşadıktan sonra bir yolunu bulup kaçmayı başarmıştı
  ~ İki dünya savaşında milyonlarca evladını öldüren, mazlum toplumları köleleştiren ve zayıfların emeğini sömürerek 'dünya beyleri' tahtına kurulan şimdiki Batı, bu hikayede şövalyemizi realiteye davet eden bütün arka plan unsurudur.
  ~ 'BÜYÜK Endülüs katliamının yüz yıl sonrasında doğmuştur Cervantes. Doğduğu topraklar soykırımın anılarıyla doludur. Ancak öyle gözüküyor ki, katledilen Mağripliler'in ve Yahudiler'in izleri hala silinememiş, onlara karşı 'kutsal nefret' dinmemiş, bu iki soydan gelenlere kirli bir damga vurulmaktan vazgeçilmemiştir. Bu aşağılayan bakış, La Manchalı Don Quijote'un pek çok yerinde kendini ele verir. 'Öteki' olarak algılanan Türk'ün yanında, aşağı olarak ima edilen Mağripli karakterler de hikayelerin bir yerlerine serpiştirilivermişlerdir. Dahası, katliamdan kurtulabilmek için istemeye istemeye Hıristiyan olup vaftiz edilen Mağrip kökenli insanları da içine sindirememiştir İspanya. Tedirgin ve geleceksizdirler. Çünkü 'kanları temiz' değildir. Bütün bunlar, Avrupa kıta kültürünün ortaçağdaki şekillenişi açısından önemli ipuçlarıdır.

- ZAMAN GAZETESİ'NDEN AÇIKLAMA: NURETTİN VEREN ZAMAN GAZETESİ’NİN KURUCU ÜYESİ VEYA ORTAĞI DEĞİLDİR - Haber Vitrini 
  ~ ''SİPER ET GÖVDENİ DURSUN BU HAYASIZCA AKIN'' Demek niyetiyle Vatanıma ve mazlum milletime sömürülen din kardeşlerimize işgal edilen, Avrasya coğrafyasına bir şeyler yapabilmek için hayatım boyunca hiçbir siyasi partiye üye olmadığım halde bugün içinde bulunduğumuz ateş çemberinin çepeçevre yaktığı ve sattığı bu vahim manzara karşısında, işgalci ve işbirlikçilerine

- AMERİKAN RAPORU; ‘NALÇİK’TE 11 EYLÜL TİPİ SALDIRI PLANLANDI’ - ajans kafkas

- ‘PUTİN’İN YERİNE UZLAŞILAN BİRİ GEÇER’ - ajans kafkas

- MERKEZİN KONTROLÜ SAĞLAYAMADIĞININ İŞARETİ; NALÇİK - ajans kafkas

- NOVODVORSKAYA: 'RUSYA KAFKASYA’YI KESİNLİKLE KAYBEDİYOR' - ajans kafkas

- Camagat’ın En Öndeki İsmi Anlatıyor -2- 1 Kasım 2005 - Ajans Kafkas 
  ~ ANZOR ASTEMİROV: “YÖNETİM GÜÇLERİ HABERDAR OLUNCA, OPERASYONU ERKENE ALDIK ”
  ~ - Maalesef hayır. Bunları yapanlar Rus değil, hepsi Kabartay polislerdi. İnsanları kemikleri kırılıncaya kadar dövdüler. Sırf aşağılamak için kafalarına haç resimleri kazıdılar. Cam parçalarıyla bağırta bağırta sakallarını traş ettiler.
  ~ - KBC'de yönetim bir klanın, yani aralarında kompleks bağlar olan bir menfaat grubunun elinde. Sistemi cebir ve baskı yoluyla ellerinde tutuyorlar, devlet yönetiminde olmanın verdiği yetki ve gücü halka karşı kullanıyorlar. Bu klan ülkenin kaynaklarını sömürüyor, merkezden gelen ödenekleri hortumluyor. Bütün rantı onlar yiyor. KBC'de onlar istemezse kimse ne iş kurabilir, ne de kurduğu işi geliştirebilir. Ya rüşvetinizi verecek onlarla birlikte ve içlerinde olacaksınız; ya da hiçbir şey yapamayacaksınız. Başka bir alternatif yok.

- Camagat’ın En Öndeki İsmi Anlatıyor -1- Ajans Kafkas
  ~ ANZOR ASTEMİROV: “DİNİ SEKTÖR HALİNE GETİRENLERE TABİ OLMADIK, GÜVENLİK GÜÇLERİNİ ÜZERİMİZE SALDILAR”

- Barzani, Osmanlıyı Ermenilerle vurmuş

- MEHMET ŞEVKET EYGİ, 'RAMAZAN REZALETLERİ'Nİ YAZDI - Milli Gazete 

- Aşkın yalancı şahit çıktı - Yeni Şafak - 31 Ekim 2005 
  ~ Eski milletvekili Prof. Dr. Orhan Kavuncu, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Yücel Aşkın'ın 1970 yılındaki bir yaralama davasında Dev-Genç örgütü üyesi gençler lehine yalancı şahitlik yaptığının mahkeme kayıtlarında bulunduğunu söyledi.

- Yahudi Jozef neden asıldı? - Hürriyet - 31 Ekim 2005
  ~ Kubilay’ın katledilmesinden sonra idam edilenler arasında bir Yahudi’nin de bulunduğu bilgisi, başta Prof. Mete Tunçay’ın, ‘Türkiye Cumhuriyeti’nde Tek Parti Yönetiminin Kurulması (1923-1931)’ olmak üzere dönemi inceleyen bütün kitaplarda yer alıyor. Ancak, konuyu yeniden gündeme getiren Tempo Dergisi oldu.
  ~ ‘Kalabalıkla birlikte ‘Yaşasın şeriat’ diye bağırmakla suçlandım. Ancak ben Yahudi’yim ve farmasonum. Bu gösteri ile ne alakam olabilir? Hakikat şu ki ben Fethi Okyar Bey’in Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın üyesiyim ve hükümet canımı almak istiyor.’

- Milletin kurtuluşu milletin azim ve kararı ile olacaktır kararı sadece kendine güvenme kararlılık Amasya...

- GELDİKLERİ GİBİ GİDERLER -

- Cumhuriyet için başımız dik mi? - Behiç Kılıç - İnternethaber 
  ~ 'Senin değil dediler kültürün, soyun, sopun,
  ~ Bugün, aynı

- Misyonerlik furyası ve “Dosteli”nin karşı atağı - Hakan Albayrak  

- AIDS'E TÜRK TOKADI - Haber Vitrini 
  ~ Avustralya'da yaşayan Türk doktor, kurbağanın terinden ilaç yaparak AIDS virüsünü yok etmeyi başardı. Müthiş buluşla, çağın vebası tarihe karışacak!.

- Vural Savaş Ne Demiş - Mehmet Şevket Eygi - Milli gAzete 
  ~ (Emperyalist dış güçleri kasd ederek) “Önce ekonomiyi çökertiyorlar. Arkasından da kendilerinin emellerine hizmet edeceklerine inandıkları kişileri iş başına getiriyorlar.”
  ~ İlk Büyük MilletMeclisi hükümeti o kadar dindar, o kadar dinci idi ki, altında Mustafa Kemal’in imzası bulunan bir “Men’i Müskirat Kanunu” (Alkollü İçkileri Yasaklama Kanunu) çıkartmıştır. O Meclis’in hükümetindeki Şer’iye Vekaleti (Şeriat Bakanlığı) İstanbul’da açılıp saçılan ve balolara giden Müslüman kadınları şiddetli bir şekilde tenkit eden ve İstanbul geri alındığında sizlerden hesap soracağız diyen tehditkâr bir bildiri yayınlamıştır.
  ~ Birtakım Selanik Dönmeleri Amerikan mandası isterken nice sarıklı Şeriat âlimi ve Tarikat şeyhi millî mücadeleyi destekledi. Meclis’te 70 kadar sarıklı milletvekili vardı. O günden bu güne Müslüman çoğunluk ülke bütünlüğüne sahip çıkmıştır. Hiçbir Müslüman, Türkiye’nin bölünmesini, parçalanmasını istemez.
  ~ “Erdoğan geçen sene 100’üncü yılını kutlamış bir Siyonist teşekkülden ödül aldı. Bu örgüt, Malatya’ya kadar olan Arz-ı Mev’ud sınırlarındaki Büyük İsrail devletini istemekte. Bu örgüt Erdoğan’dan başka 10 kişiye ödül vermiş. Bu kişilerin 9’u İsrail cumhurbaşkanı. İlk defa Musevi olmayan biri bu cesaret ödülünü aldı.”
  ~ “.....Suriye ve İran’a yapılacak saldırılarda AKP’nin kendilerini desteklemediği an, onu üç ay bile iktidarda bırakmazlar. Askerî müdahale dahil, ben her şeyi beklerim..... Dış ülkelerle işbirliği yaptıkları sürece iktidarda kalacaklarını biliyorlar.”
  ~ 1923’ten beri devlet ve Cumhuriyet yerinde kalmış, lakin bir sürü rejim değişikliği olmuştur. ccc#Cumhuriyet kurulduğunda islâmî bir idare vardı.
  ~ Cumhuriyet kurulduğunda islâmî bir idare vardı.
  ~ Kabinede Şer’iye Vekaleti (Şeriat Bakanlığı) bulunuyordu. ccc#Hafta tatili cuma günüydü. Anayasanın ikinci maddesinde “Devletin dini İslâm’dır” yazılı idi.
  ~ Hafta tatili cuma günüydü. Anayasanın ikinci maddesinde “Devletin dini İslâm’dır” yazılı idi.
  ~ Lâiklik maddesi, anayasaya, Atatürk çok hasta iken ve devlet işleri ile uğraşamazken 1937’de konulmuştur.
  ~ 1945’te çok partili rejime geçildi. Kaç kere anayasa değişikliği yapıldı. Bütün bu değişiklikler devlet ve cumhuriyet değişikliği değil, sistem, rejim, düzen değişikliğidir.
  ~ Devlet ve Cumhuriyet korunsun, düzende Türkiye’nin bütünlüğüne zarar verilmemek şartıyla bütün gereken islahat, yenilikler, değişiklikler, iyileştirmeler yapılsın. Aksi takdirde bugünkü miadını doldurmuş sistem ve ideoloji Türkiye’nin canına okuyacaktır.

- "Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş büyük medeni vasfı ve büyük medeni kabiliyeti, bundan sonraki inkişafıyla, atinin yüksek medeniyet ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır."

- Müstemleke tipi kalkınma ve ağır sanayi - Milli gAzete 
  ~ “- Sayın Erbakan, ABD bize yolcu ve savaş uçağı yaptırmak istemez eğer şu tarla farelerini ilaçlayacak uçakları yapmaya razı olursan ben o zaman gereğini yapar, imzalarım”
  ~ Demirel, Ecevit gibi açıktan açığa uçak sanayiine karşı çıkmadı amma, Hocamızın deyimiyle
  ~ Demin size,
  ~ Sayın Özal 12 Eylül’den sonra, başbakan olduğu zaman, bizim başlatmış olduğumuz ağır sanâyi hamlesini eleştirerek,

- Rektörün derdi, birilerini gerdi... Acaba niye? - Vakit - Hasan karakaya 
  ~ İşte Agop Vartovyan... O da bir "tiyatrocu" olarak bizzat Sultan 2. Abdülhamid Han tarafından "taltif"lere mazhar olmuştur!.. Hayatının sonuna kadar "saray"da yaşadığı gibi, mezarı da, şu anda "Yahya Efendi Mezarlığı"ndadır...
  ~ Üniversite bahçesini; ilk bakışta "Hıristiyanların Haç'ı"nı andıran "heykel"lerle dolduruyor ve bunu da "çok büyük bir marifetmiş gibi" sunuyordu!..
  ~ BİR DE İNCİL DAĞITILINCA!
  ~ "Mescid'e karşıtlığın, Haç'a sempatinin ve İncil'e muhabbetin kaynağı nedir?.. Bu cür'eti nereden alıyor ve ne yapmak istiyorsun?"
  ~ Derkeen, "sahip"ten çıkmayan ses, "yazar" etiketi taşıyan, birkaç "sahibinin sesi"nden geldi!.. Kuyruklarına basılmış "encik"ler gibi, öyle bir "hev hev"lemeye başladılar ki, "hoşt" demek, boynuma borç oldu!..
  ~ Afyon Kocatepe Üniversitesi'nde, okulun yanında "iftar çadırı" açıldığı için; öğrenciler, sırf oradan "yemek" yiyor diye, "kantinci"lerin terör estirmeye başladığını, "yemek fişleri"ni iptal ettirdiklerini, öğrencilerin ellerindeki poşetlerde ve dolaplarında "yiyecek" arandığını yazmasak mı?..
  ~ Birilerinin "işi bozulacak" diye, bu "ceberrutluğa" göz mü yumalım?..
  ~ Herkes "haddini" ve "hududunu" bilsin!.. Ne o, yoksa "dağbaşı" mı sandınız bu ülkeyi?.. Yoksa siz, "Ali kıran, baş kesen" misiniz?..
 
 
 


î Başa
Cervantes, Don Kişot ve Biz - beşir Ayvazoğlu - Tercüman 

01.11.2005

BEŞİR AYVAZOĞLU


    î Başa İnebahtı Deniz Savaşı'nda sol elinden ciddi bir şekilde yaralandığı için 'İnebahtı'nın Kolsuzu' lakabıyla meşhur olan Cervantes, daha sonra Cezayirli Türk denizcilerine esir düşmüş, beş yıl esaret hayatı yaşadıktan sonra bir yolunu bulup kaçmayı başarmıştı
Tam adı Miguel de Cervantes Saavedra olan Cervantes, 1547 yılında doğdu. Ailesi yoksul olduğu için bir Cizvit mektebinde papazlar tarafından yetiştirildi. 1568 yılında bir kadın yüzünden düello ettiği rakibini yaralayınca Madrid'den kaçmak zorunda kaldı, çünkü hasmı çok nüfuzlu bir adamdı. Bunun üzerine mahkeme, Cervantes'i gıyabında yargılayarak şaşırtıcı bir karar verdi: Sanık, sağ eli bilekten kesildikten sonra on yıllığına İspanya Krallığı dışına sürülecekti. Kararı öğrenir öğrenmez soluğu İtalya'da alan Cervantes, bir süre sonra, babasına bir mektup yazarak kendisine bir 'temiz kan belgesi”, yani damarlarında Yahudi ve Mağrib” kanı bulunmadığına dair resm” bir vesika temin edip göndermesini istedi. Yağmur Atsız, Türk Edebiyatı dergisinin yeni çıkan 385. sayısındaki 'Cervantes: Bir Sahib-ı Seyf ü Kalem' başlıklı yazısında bu konudan öyle söz ediyor:
'Görüldüğü üzere, çoğu kez ilk olarak 1933'den sonra Nazi Almanya'sında uygulandığını sandığımız bu ırkçı ”cad, Ariernachweis (Aryan”lik Belgesi) kepazeliği esasen çok daha eski tarihlere dayanıyor.'
İnebahtı'nın Kolsuzu
CERVANTES'İN böyle bir belge istemesinin sebebi, Papalık fevkalade murahhaslarından Don Julio Acquaviva'nın yanına Camarero (içoğlanı) olarak girme niyetidir. Babası söz konusu belgeyi göndermiş olmalı ki, 1569 sonunda işe başlayan Cervantes, çok geçmeden, Napoli'de 'konuşlanan' Üçüncü İspanyol Alayı'na tüfekçi olarak girer ve bu alayla birlikte, İnebahtı (Leponto) muharebesine katılır. Osmanlı Donanması'nın yenilmezlik şöhretine veda ettiği bu kanlı savaşta Cervantes göğsünden sol elinden ağır kurşun yaraları almıştır. Kurşunun sol elinde yaptığı ciddi tahribat yüzünden çolak kalan Cervantes'e İnebahtı'nın Kolsuzu (El Manco Leponto) lakabı takılmıştır. İyileştikten sonra birliğine dönen ve 1572-1574 yılları arasında Türkler'e karşı yapılan çeşitli seferlerde önemli görevler üstlenen Cervantes, 1575 Eylülünde bir gün Napoli'den İspanya'ya giderken bindiği kadırga fırtına sebebiyle filodan kopunca kardeşiyle birlikte Cezayirli Türk denizcilerine esir düşer.
Beş yıllık bir esaret hayatından sonra kaçmayı başaran Cervantes, bu sürede yakından tanıdığı Türkler'den eserlerinde sık sık söz edecektir. Yiğit İspanyol, Cezayir Zindanları ve Başkadınefendi Katelina de Oviyedo adlı piyesleri Türkler hakkındadır. Dünya edebiyatının şaheserlerinden biri olarak kabul edilen Don Kişot'ta da çeşitli vesilelerle Türkler'den söz eden Cervantes, eğer Osmanlı Donanması İnebahtı'da yenilmeseydi belki de bu romanı yazamayacaktı. Türk Edebiyatı dergisinin 'Cervantes, Don Kişot ve Biz' dosyasında yer alan 'Eski Esirimizin Hikayeleri' başlıklı yazısında dikkate değer bir yorum getiren Ali Ayçil bu konuda şunları söylüyor:
'Avrupa, Osmanlı'nın yenilebilir olduğunu anlar anlamaz, yenilik için hazırda bekleyen zihninin prangalarını derhal çözüverdi. Cervantes, Hıristiyan dünyasında bayram havası estiren bu savaşı bizzat yaşamakla kalmamış, aynı savaşın Avrupa'da oluşturduğu umutlu havadan fazlasıyla istifade de etmiştir. Çünkü La Manchalı Asilzade Don Quijote, zihni birikimini artık gönül rahatlığı ile hayata aktaran Rönesans Avrupa'sının bir ürünüdür. Tarihin o dönemini iyi bilenler için şu söylediğim kuru bir iddia olmasa gerek: Eğer İnebahtı galibiyeti olmasa, mevcut Avrupa psikolojisi böyle bir eserin yazılmasına asla müsaade etmezdi. Don Kişot, mağlup olmuş Türk'ün dünya edebiyatına dolaylı bir hediyesidir.'
Cervantes Yılı
DON Kişot, 1605 yılında, yani bundan tam 400 yıl önce yayımlanmıştı. 2005 yılı bu sebeple UNESCO tarafından 'Cervantes Yılı' olarak ilan edildi ve başta İspanya olmak üzere bütün Avrupa ülkelerinde çok sayıda faaliyet gerçekleştirildi. Türkiye'de ise, Haziran 2005 tarihli 84. sayısında bir Don Kişot dosyası yayımlayan Kitaplık dergisi sayılmazsa, bu konuda henüz ciddi bir yayın yapılmadı. Bu bakımdan Türk Edebiyatı dergisinin 'Cervantes Yılı' bitmeden hazırladığı, Yağmur Atsız dışında, Ahmet Turan Alkan, Emre Ayvaz ve Kaya Genç'in de dikkate değer yazılarla yer aldıkları dosya özel bir anlam taşıyor.
Tevfik Fikret'e de ölümünün 90. yılı dolayısıyla önemli bir bölüm ayıran Türk Edebiyatı, yeni kapak kompozisyonu, grafik düzeni ve muhtevasıyla göz dolduruyor.



Yahya Kemal, Nobel Ödülü'nü niçin alamadı?
KIrk yedi yıl önce bugün aramızdan ayrılan Yahya Kemal'in adı, Nobel adayları arasında hiç geçti mi? Bu soruya ne yazık ki olumlu cevap vermek zor. Ancak İsveç'i 1945-1951 yılları arasında Türkiye'de elçi olarak temsil eden M. Claes Eric von Post'un hayranlık duyduğu Yahya Kemal'e Nobel Edebiyat Ödülü'nü verdirmek için çok uğraştığı biliniyor.
Yahya Kemal'in yakın dostları arasında yer alan Fuat Bayramoğlu, bu konudan söz ettiği bir yazısında, şairin eserleri kitap haline getirilmemiş ve çoğu yayımlanmamış olduğu için ve Post'un bunu başaramadığını söylüyor. Prof. Vehbi Eralp'a göre, 'Türkçe bazı diller gibi yaygın bir dil olsaydı veya şiir bu kadar kelimelere bağlı bir sanat, Hamdi Tanpınar'ın çok güzel bir tabiriyle bir 'iç kale sanatı' olmasaydı, Yahya Kemal, Nobel Edebiyat Mükafatı için ilk hatıra gelen namzetlerden biri olurdu'.
Bayramoğlu'nun yazdığına göre, Eric von Post, Yahya Kemal'e hayranlık duyan bir diplomattı ve onunla tanışmaya can atıyordu. Bu tanışma, Yahya Kemal elçi olarak görev yaptığı Karaçi'den döndükten sonra gerçekleşmiştir. Von Post'un 20 Aralık 1948 tarihinde İsveç Büyükelçiliği'nde verdiği ziyafete, Yahya Kemal tarafından seçilen, aralarında Fuat Bayramoğlu, Nurullah Ataç ve Cemal Yeşil'in de bulunduğu, küçük bir dost grubu katılmıştı. Von Post, yemeğin sonunda kısa bir konuşma yaparak 'Avrupa Birliği Türk cephesinin manevi kurucularından biri' olarak gördüğü Yahya Kemal'le ilgili duygularını şöyle anlattı:
Von Post'un konuşması
'Sıcak ve aydın bir Mayıs gecesinde, bir delikanlı Paris sokaklarında avare dolaşıyordu. Gözleri kahvelerin ve lokantaların ışıklarını görmüyordu. Pont-neüf'ün üstünde birkaç dakika durması da, içinin musikisini daha iyi dinleyebilmek içindi. Baudelaire'in kendi düşüncelerine ve kendi duygularına garip bir tevarüdle çok benzeyen kıtalarını yarı yüksek bir sesle tekrarlıyordu.
'Sultanların zayıf ve sarsılmış imparatorluğundan, fakat günün birinde Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulacağı sarp kayayı ruhunun derinliğinde saklayan Türkiye'den birkaç yıl için ayrılmıştı. O akşam, Balkanlar'da Türk geleneği içinde geçen çocukluk çağı ile Avrupa” Fransız kültürü arasında mistik bir izdivaç tekevvün ediyordu. İşte Yahya Kemal'in Türk milleti ve yabancılar tarafından taziz edilen şiirleri bu izdivaçtan doğmuş çocuklardır.
'Yahya Kemal, yalnız Türk Edebiyatı'nın şereflerinden biri değil, aynı zamanda şiirlerindeki düşünüş ve ifade ediş tarzıyla Avrupa Birliği Türk cephesinin manev” kurucularından da biridir. O, geleneklerine çok derin köklerle bağlı bulunduğu memleketiyle Avrupa kültürü arasında köprü kuran adamdır'.
Saygı Armağanı
VON Post, konuşmasını yaptıktan sonra ayrıca Yahya Kemal'e saygısını ifade etmek maksadıyla İsveççe yazdığı şiirin Fransızcasını okumuştu. Fuat Bayramoğlu, Von Post'un kendisine 'Hommage Yahya Kemal (Traduction du Suédois)' adını ve o akşamın tarihini taşıyan şiirinin imzalı bir kopyasını verdiğini söylüyor. Bu şiir Cemal Yeşil tarafından Türkçeye aruz vezniyle başarılı bir şekilde tercüme edilmiş ve Cumhuriyet gazetesinin 29 Aralık 1948 tarihli nüshasında 'Yahya Kemal'e Saygı Armağanı' başlığıyla yayımlanmıştır.
Yahya Kemal'e Saygı Armağanı
İsveç... Gölü bin, on bin olan memleketimde,
Neredeyse batan bir güneşin rengini almış,
Kıpkırmızı, durgun ve durulmuş suya bazan
Bir taş atılır şöylece, gurbetli bir akşam...


Çemberleme bir dalga genişler su yüzünde,
Sonsuzluğa bir yol sezilir, gözle görülmez;
Çember yayılır, bizce bilinmez ve yabancı
Kardeşler oturmuş çok uzak yerlere doğru.


Bir böyle taş atmış gibisin, sevgili Üstad!
Gölden de derin gönlüne yurddaşlarının sen.
Yok, yok, onu insan soyunun ruhuna attın.
Gittikçe yayılmakta bu engindeki çember.


İlham alarak eski akın çağlarınızdan,
Bir yaz günü bin atlı geçirdin Tuna'dan sen;
Besbelli bu bir düş'tü; fakat geçmede şiirin
Gerçekte vatanlar ve gönüller sınırından.


Sen gizleniyorsun yine yalnızlığa, Şair!
Kendinden emin, herkese b”gane, kayıtsız...
Varsın bu şiirler o dehanın kanadında,
Dört bir yana estirdiği rüzgarla yayılsın.
M. Claes Eric von Post


Woody Allen İstanbul'da konser verecek
ÜNLÜ sinema sanatçısı ve yönetmen Woody Allen, Aralık Perşembe akşamı saat 20.30'da Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı Anadolu Salonu'nda bir konser verecek. İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından organize edilen 'Woody Allen and his New Orleans Jazz Band' yılbaşı konserinin biletleri 14 Kasım Pazartesi günü Biletix üzerinden satışa sunulacak.


Don Kişot'un rüyası
'Don KiŞot'un zihninde yaşattığı ve tahakkuk ettirmek için romantik bir iman ve inatla yel değirmenleriyle vuruştuğu, pasaklı ve ne derece iffetli olduğu hayli meşkuk han yosmalarına, cennetten az önce yere inmiş soylu güzeller gibi davrandığı o yürek burkucu hikayede garb aleminin en insan” yüzünü buluyor ve 'gülünecek bir şey' görmüyoruz. î Başa İki dünya savaşında milyonlarca evladını öldüren, mazlum toplumları köleleştiren ve zayıfların emeğini sömürerek 'dünya beyleri' tahtına kurulan şimdiki Batı, bu hikayede şövalyemizi realiteye davet eden bütün arka plan unsurudur.
Don Kişot kendi rüyasını görmekte ısrar ederken onlardan ayrılır ve zamanını kaybetmiş düşkün bir mizah unsuru haline gelir. Realite dört yandan Don Kişot'u kuşatır ve hikayenin sonunda kendi mantığı bakımından galebe eder, ama bu asla bir zafer olmayacaktır; belki sadece sefil bir başarı. Oysaki Don Kişot kendi rüyasını son nefesine kadar büyük bir şevk ve imanla kovalarken son nefesinde mağlup değil muzafferdir, çünkü onun şahsında kazanan aşktır, imandır, yiğitliktir ve sadakattir. 'Galip sayılır bu yolda mağlup' sözü, böyle bir finalde Don Kişot'a yakıştırılamaz, zira aşıklar ölmez.' (Ahmet Turan Alkan: 'Biz Türkler Don Kişot'u Nasıl ve Niçin Okuruz', Türk Edebiyatı, Kasım 2005)


Avrupa'nın 'öteki'si
î Başa 'BÜYÜK Endülüs katliamının yüz yıl sonrasında doğmuştur Cervantes. Doğduğu topraklar soykırımın anılarıyla doludur. Ancak öyle gözüküyor ki, katledilen Mağripliler'in ve Yahudiler'in izleri hala silinememiş, onlara karşı 'kutsal nefret' dinmemiş, bu iki soydan gelenlere kirli bir damga vurulmaktan vazgeçilmemiştir. Bu aşağılayan bakış, La Manchalı Don Quijote'un pek çok yerinde kendini ele verir. 'Öteki' olarak algılanan Türk'ün yanında, aşağı olarak ima edilen Mağripli karakterler de hikayelerin bir yerlerine serpiştirilivermişlerdir. Dahası, katliamdan kurtulabilmek için istemeye istemeye Hıristiyan olup vaftiz edilen Mağrip kökenli insanları da içine sindirememiştir İspanya. Tedirgin ve geleceksizdirler. Çünkü 'kanları temiz' değildir. Bütün bunlar, Avrupa kıta kültürünün ortaçağdaki şekillenişi açısından önemli ipuçlarıdır.
Avrupa, kimliğini Türklerin merkezinde bulunduğu 'ötekiler”e düşmanlık üzerinden inşa etmiş; modern dünyanın ilk temrinlerinin yapıldığı Rönesans'ın ruh haritası, bu düşmanlığın çizdiği sınırlar içinde şekillenmiştir.' (Ali Ayçil: 'Eski Esirimizin Hikayeleri', Türk Edebiyatı, Kasım 2005)


Mimar Bruno Taut sergisi
NAZİLER'DEN kaçarak sığındığı Türkiye'de, başta Ankara Dil ve tarih-Coğrafya Fakültesi binası olmak üzere bazı önemli eserlere imza atan Mimar Bruno Taut, doğumunun 124. yılı dolayısıyla, İzmir'de, bir sergiyle anılacak. Alman Yapı Derneği (Werkbund)) tarafından 'Berlin'deki Renkli Yapıların Ustası' adıyla hazırlanan sergide, Taut'un Berlin ve çevresindeki eserlerinin fotoğrafları yer alacak. 1880 yılında doğan Bruno Taut, Berlin'de çok sayıda modern yapıya mimar olarak imza atmıştı. Naziler'in iktidara gelmesi üzerine 1933 Almanya'dan ayrılan ve 1936 yılında Türkiye'ye iltica eden Taut, Yıllarca Güzel Sanatlar Akademisi Mimarlık Bölümü'nde görev yaptı ve 1938 yılında İstanbul'da öldü. Sergi, 8 Kasım'da açılacak ve ay sonuna kadar gezilebilecek.


Farklı bir kitap fuarı
KİTAP sitesi İdeefixe, İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin işbirliğiyle Taksim Meydanı'nda, alışılmışın dışında bir kitap fuarı düzenleniyor. Kasım 2004-Kasım 2005 tarihleri arasında yayımlanmış kitapların konularına göre tasnif edilerek sıralanacağı fuarda, 22 ana başlık, 320 alt başlık altında, 7 binden fazla kitap yüzde 35 indirimle satışa sunulacak. Birçok yazarın kitaplarını imzalayıp okuyucularıyla sohbet edeceği fuar, 8 Kasım-17 Kasım tarihleri arasında gerçekleştirilecek.



î Başa
ZAMAN GAZETESİ'NDEN AÇIKLAMA: NURETTİN VEREN ZAMAN GAZETESİ’NİN KURUCU ÜYESİ VEYA ORTAĞI DEĞİLDİR - Haber Vitrini 


Bugün İşçi Partisi'ne katılan Nurettin Veren'in eski görevleriyle ilgili olarak Zaman Gazetesi bir açıklama yaptı. İşte Zaman'ın ve Veren'in açıklamaları:
01 Kasım 2005 Salı 16:02

 

ZAMAN GAZETESİ'NİN AÇIKLAMASI:

''Bazı internet sitelerinde, Nurettin Veren isimli şahsın “Zaman Gazetesinin Kurucusu” olduğu yönünde haberlere yer verildiği görülmüştür. Bu iddia gerçeklere aykırı olup, sözkonusu şahıs, -daha önceki beyanlarında da olduğu- gibi kamuoyunu yanlış bilgilendirerek yanıltmaya çalışmaktadır.

Nurettin Veren hiçbir dönemde Zaman Gazetesi’nin kurucu üyesi veya ortaklarından olmamıştır. Bu şahıs, bir dönem gazetemizde çalışmış olmakla beraber, görülen lüzum üzerine işine son verilmiştir.

Zaman Gazetesinin kurucularının kimler olduğu Ticaret Sicilinde yapılacak basit bir araştırma ile öğrenilmesi mümkündür. Bu nedenle, objektif ve sorumlu gazeteciliğin gereği olarak, bu tür iddiaların öncelikle gerçekliğinin araştırılması gerekir.

Nurettin Veren, belli maksatlarla sık sık bu tür beyanlarda bulunmaktadır. Böyle bir şahsiyetin, şahsi emelleri için medya organlarını kullanması üzüntü vericidir. Ayrıca Nurettin Veren hakkında açılan davalar, çok sayıda icra takipleri sayın medya mensupları tarafından araştırıldığında, esasen bu kişinin uydurma beyanlarının değil bu dosyaların haber değeri taşıdığı görülecektir.''

NURETTİN VEREN'İN AÇIKLAMASI:

''CESUR ,YİĞİT VE NET BİR DURUŞ SERGİLEYEN İŞÇİ PARTİSİ'NE VE SAYIN DOĞU PERİNÇEK'İN HEDEFLERİNE İTİMAT EDİYOR VE İŞÇİ PARTİSİNE KATILIYORUM.

Atatürk'ün ''Hayatta En Hakiki Mürşid İlimdir'' sözüne uygun olarak ; fikri hür, vicdanı hür nesiller yetiştirmek için, bağımsız başı dik, ve laik bir Türkiye için, milletimizi, aydınlarımızı ve siyasilerimizi İşçi Partisi çatısı altında toplanmaya çağırıyorum.

Başından beri fakirliğin, cahilliğin, irtibatsızlığın ve birbirini parçalamanın ülkemiz ve Avrasya coğrafyası için en büyük felaket olduğuna inandım.

Ne yapabilirimi aradım.

Ben 1966 yılında henüz 16 yaşında lise öğrencisi iken, F. Gülen ile tanıştım. Cami yaptırmak yerine fakir talebe okutmak, vatansever dindar aydın gençler yetiştirmek için evler, yurtlar, okullar hazırlama fikrini saf Anadolu insanına birlikte anlattık.

Milletimizin ve devletimizin bu faaliyete verdiği samimi destekler, bütün yurtta ve yeni kardeş Türk Cumhuriyetlerinde çığ gibi büyüdü.

Dini ve milli duyguların harekete geçirdiği bu saf, merhametli Anadolu insanının ortaya koyduğu başarı, içte ve dışta birilerinin iştahını kabarttı.

Devlet millet işbirliği ile ortaya konulan bu milli servet bazı siyasilerin ve gizli merkezlerin çıkarlarına alet edildi, hedeften saptırıldı.

Kontrolsüz gücün, güç değil büyük tehlike olduğu ortaya çıktı.

80 yıl önce yurdumuzu 7. haçlı seferi ile işgal edemeyen sömürgeci Avrupa, ABD gaddar ve zalimleri, bu uğursuz planlarını ILIMLI İSLAM-ILIMLI İŞGAL metodunu, içimizdeki kimliksiz işbirlikçilerine dayattılar.

Yıllarca birlikte vatanımız, bayrağımız, dinimiz, mukaddesatımız diyerek birlikte çalıştığımız F.Gülen, sebebini hiçbir şekilde açıklayamadığı davranışla ABD' ye sığındı. Vatikan' a bağlandı. Kendi ülkesini şer, ABD' yi ise ehven-i şer kabul etti. Allah'ın ipi yerine, ABD' nin ve AB' nin ipine sarıldı.

Ezilen, sömürülen, işgal edilen mazlum Avrasya coğrafyası ve İslam dünyası için göstereceği diyalog, iş birliği yardım gayreti yerine sömürgeci kan içici , zalim ABD yandaşı ve papazların dostu olmayı tercih etti.

Büyük askeri güçlerle Irak ve Afganistan'ı işgal ve sömürge haline getirmeyi, teröre karşı işbirliği, özgürleştirme, demokratikleştirme yalanı ile kişiliksiz ve kemiksiz Avrupa devletleri işbirlikçilerine de dayattılar.

Ulus devletimizin kurucusu yüce önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün resimleri ve büstlerinin kaldırılmasını açıkça teklif ettiler.

Quantanamo üssünde resmen Kuran-ı Kerim'i hela çukurlarına atıp kirlettiler. Bütün Irak'ta cami ve asırlık kutsal mekanları esir kampı haline çevirip insanlık suçu işlediler.

Bütün bu dehşet veren olaylara karşı,kalpleri, kulakları ve gözleri taş kesilmiş gibi, dini bütün yetkililer en ufak bir tepki gösterme cesaretinde bulunamadılar.

Bütün dünyaya ''Hodri Meydan'' diyerek gözdağı verdiler.

Zavallı siyasi ve dini liderler bu blöfü yuttular. Bükebilecekleri bileği öptüler. Kolay ve tek başarı yolu, tek seçenek, ABD ve AB yolunu cennet anahtarı olarak insanımıza dayattılar.

YARAB BİR HİLAL UĞRUNA NE GÜNEŞLER BATIYOR,

VERME DÜNYALARI ALSAN DA BU CENNET VATANI,

DÜŞÜN ALTINDA BİNLERCE KEFENSİZ YATANI

EY ŞEHİTOĞLU ŞEHİT İNCİTME YAZIKTIR ATANI

BEDRİN ASLANLARI ANCAK BU KADAR ŞANLI İDİ

EY ŞEHİTOĞLU ŞEHİT, İSTEME BENDEN MAKBER

SANA OĞUŞUNU AÇMIŞ DURUYOR PEYGAMBER

MİNARELER SÜNGÜMÜZ GUBBELER MİĞFERİMİZ

MEKKE'DE DOĞSAM BİLE BU VATAN TOPRAĞINDA ÖLÜRDÜM DİYEN VE FAKAT ABD'YE SIĞINAN

Şiirlerini siyaset meydanlarında okuyanlar Camii kürsülerinde kitleleri ağlatanlar,

ILIMLI İSLAM, HOŞGÖRÜ,

DİNLERARASI DİYALOG

MİLLİ GÖRÜŞ GÖMLEĞİNİ ÇIKARDIK

ÜLKEMİ PAZARLAMAKLA GÖREVLİYİM

Diyerek açık bir ihanet ve işbirlikçiliği sergileyince;

î Başa ''SİPER ET GÖVDENİ DURSUN BU HAYASIZCA AKIN'' Demek niyetiyle Vatanıma ve mazlum milletime sömürülen din kardeşlerimize işgal edilen, Avrasya coğrafyasına bir şeyler yapabilmek için hayatım boyunca hiçbir siyasi partiye üye olmadığım halde bugün içinde bulunduğumuz ateş çemberinin çepeçevre yaktığı ve sattığı bu vahim manzara karşısında, işgalci ve işbirlikçilerine

DUR DİYEBİLMEK, MÜCADELE EDEBİLMEK İÇİN CESUR VE YİĞİT NET BİR DURUŞ SERGİLEYEN İŞÇİ PARTİSİ'NE VE SAYIN DOĞU PERİNÇEK'İN HEDEFLERİNE İTİMAT EDİYOR VE KATILIYORUM.

Nurettin Veren

Gazeteci ve Yazarlar Vakfı Kurucu Başkanı

Zaman Gazetesi Kurucusu ve Genel Müdürü

Samanyolu TV kurucusu, Yön. Kur. Üyesi ve Ortağı

Azerbaycan, Gürcistan, Kırgızistan, Türkmenistan,

Moğolistan,Arnavutluk,Romanya'da açılan okulların ve Ü.'lerin kurucu Başkanı

Makine Mühendisi''



î Başa
AMERİKAN RAPORU; ‘NALÇİK’TE 11 EYLÜL TİPİ SALDIRI PLANLANDI’ - ajans kafkas

31.10.2005 - 16:32:30
Amerikan analiz merkezi Stratfor.com tarafından hazırlanan bir rapor, Nalçik baskınını düzenleyen militanların, 11 Eylül saldırılarını hatırlatan, içinde 5 intihar uçağının da bulunduğu, geniş çaplı bir terörist saldırı planladıklarını iddia etti.

Dün internette yayınlanan raporda, Rus askeri bağlantılarına ve diğer bazı kaynaklara dayanılarak, Nalçik saldırısının, görünüşe göre Rusya’daki başka yerleri hedef alan ve uçakların da kullanılacağı bir planın ilk aşaması olduğu iddia ediliyor. Rapora göre, tam hedefler kesin bir şekilde doğrulanmamasına rağmen, bilhassa Rus askeri kaynaklar, olası hedefleri Kremlin, önemli bir askeri karargah, Rost-on-Don’da bulunan demiryolu merkezi, Saratov civarındaki bir nükleer santral ve Volga nehri üzerindeki bir hidroelektrik santral ya da baraj olarak belirtiyorlar. Aynı kaynaklara göre, militanların, önemli hükümet binalarının bombalanması ve insanların rehin alınmasını da içeren bir yedek planları da vardı.
......

İddialara göre, başlangıç saldırısı, 17 Ekim’de, 700 kişilik bir militan grubuyla gerçekleştirilecekti. Tüm plan on gün içinde çözülmeye başladı. Yerel sakinlerin verdiği bilgilere göre hareket eden Rus güçleri Ekim’in 8’i gibi erken bir zamanda iki militanı yakaladı. Militanlar saldırı planladıklarını reddettiler. Sonuç olarak Nalçik’teki saldırı 13 Ekim’de başladı, iki gün sürdü ve militanlardan 60’ı da öldürüldü.
Nalçik saldırısından hemen sonra Çeçen gazeteleri de FSB’den bir kaynağın konuştuğu benzer raporlar yayınladılar. Rapora göre Nalçik baskını Perşembe gününün erken saatlerinde başladı. Militanlar askeri bir uçağı kaçırmak için yerel bir havaalanını ele geçirmeye çalıştılar. Kaynak, militanların uçağı bombalarla doldurup Moskova’ya göndermeyi planladıklarını söyledi. Aynı kaynağa göre, uçak, dost ve düşman tanımlama sitemiyle donatıldığı için büyük ihtimalle askeri radarlardan geçebilecekti.
.........

Ama rapora, Kabardey-Balkar Ulaştırma Bakanlığı’ndan yalanlama geldi. Kabardey Balkar Ulaştırma bakan yardımcısı Aslan Santikov, İtar-Tass’a yaptğı açıklamada, militanların 11 Eylül saldırılarının bir benzerini gerçekleştirmek için beş tane uçağı ele geçirmeyi planladığı iddialarına dikkat çekti, ‘Ama o saatte böyle küçük bir havaalanında hiçbir zaman fazla uçak bulunamaz zaten. Havaalanının sadece beş uçağı var ve en az ikisi, normal olarak başka yerlerde uçuşta olur’ diye konuştu.
Rus polisler de, saldırının 11 Eylül saldırıları gibi büyük çaplı bir saldırıya hazırlanmak için yapıldığı iddialarını sadece bir varsayım olarak nitelediler.
Rusya İçişleri Bakanlığı Güney federal bölgesi bölümünden Korgeneral Mikhail Pankov, İtar-Tass’a yaptığı açıklamada, havaalanının ele geçirilmesinin militanlar için ana amaç olmadığını söyledi. Pankov’a göre, militanlar, havaalanını değil, hemen yanındakini silah depolarını hedef almışlardı ve tıpkı geçtiğimiz seneki narkotik şube baskınında olduğu gibi silah ele geçirmeyi düşünüyorlardı.

CA/AK



î Başa
‘PUTİN’İN YERİNE UZLAŞILAN BİRİ GEÇER’ - ajans kafkas

31.10.2005 - 16:29:36
2008 yılı sonrasında Putin’in yerine kimin olacağı Rusya’daki herkesin ortak derdi gibi. The Moscow Times’da yazan Franceska Mereu da, yazısında Putin’in yerine gelecek kişinin, iki büyük grubun da onayını almış biri olacağını yazdı. Peki kim bu Rus politikasına hükmeden iki grup ve Rusya’nın başına kim gelebilir?

Muhtemelen 2008’den sonra Putin’in yerine gelecek kişi, hem yırtıcı Silovik yani güç birimleri kökenli, hem de St. Petersburg grubu tarafından seçilmiş olacak. Bu iki grup, bir yatırım bankası tarafından hazırlanan bir rapora göre devlet başkanlığı yönetimini kontrol eden iki grup.
Renaissance Capital adlı bir yatırım bankasının başkanı Stratejist Rolan Nash tarafından yazılan raporda, ‘sadece uzlaşılan bir aday güvenilir bir şekilde mevcut gücün ve imtiyazların 2008’den sonra aynı kalacağını garanti edebilir’ deniyor.
Bu rapor sonrası Nash’a, her hangi bir yorum için ulaşamadık. Telefonundaki mesajda ise gelecek aya kadar ülke dışında olacağını söylüyordu.
..........

Nash’ın raporunun adı ‘Politika ve Başkanlık—Savaş ya da Barış’ olan ve bu hafta yayınlanan raporda, uzlaşmalı adayın muhtemelen Putin’inkine benzer bir ajandası yani yapacak işleri olacağı ama en büyük riskin ise bu kişinin, çoğunluğunu St. Petersburg’lu güvenlik görevlilerinin oluşturduğu siloviklerden çıkması olduğu söyleniyor. Rapora göre, Kremlin’in en büyük endişesi, ülkenin politik istikrarını bozmadan gücü aktarabilecek bir aday bulmak.

Geçen ay ikinci görev süresinin bitiminde politikaya devam etmek istediğini söyleyen Putin’e gelince, raporda Putin’in başbakan, Birleşik Rusya’nın lideri ya da enerji şirketinin başkanı olabileceği söyleniyor.
Rapor bir başbakan olan Putin’in, devlet başkanı tarafından görevinden alınabileceğini bu yüzden bir anayasa iyileştirmesi ile devlet başkanının yetkilerinin azaltılabileceğini söylüyor.
Putin ayrıca Duma’yı yöneten Kremlin yanlısı Birleşik Rusya Partisi’nin de başkanı olabilir, tabii rapora göre.
Putin aynı anda hem bu makamı hem de başbakanlık makamını tutabilir. Enerji şirketinin başkanlığı da Putin için bir şeyler ifade eder çünkü devlet başkanlığı sırasında yaptığı işlerden biri de Rusya’nın hidrokarbon endüstrisinin çoğunu devletin tekeline toplamaktı.
Putin’in şu anki ve son görev süresinin bitiminden sonra ne olacağına yönelik spekülasyonlar aylardır dolaşıyor ve Kremlin gözlemcileri, Putin’in makamını terk edeceği konusundaki şüphelerini açıklayıp duruyorlar. Putin sürekli olarak üçüncü sefer göreve geçmesine izin vermek için anayasanın değiştirilmesinin gerektiğine inanmadığını söylüyor.
Alfa Bank temmuz ayında Putin’in 2008’den sonra görevde kalmasının ticaret için en iyisi olduğunu ortaya koyan bir rapor hazırladı. Renaissance Capital’in raporu ayrıca ‘Ticari pazar, Putin’in görevinde kalma kararı vermesine isteksiz kalmaz’ diyor.

Bir politika uzmanı Panorama düşünce kuruluşunun başkanı Vladimir Pribylovsky’e göre, Putin başkanlık yönetimindeki iki grubun da başta görmek isteyeceği tek kişi. Pribylovsky, ‘Kremlin’deki herkes Putin’i seviyor. Onu değiştirmek onlar için büyük bir risk olur. Seçilen adayın gücü eline aldıktan sonra nasıl davranacağını kim bilebilir?’ ifadesini kullanıyor.
Pribylovsky’e göre, Putin yandaşları onun üçüncü kez başkanlık için yarışmasını istiyorlar ancak Putin anayasanın değiştirilmesi halinde Batının eleştirilerinden korkuyor.
Pribylovsky, ‘Başkanlık yönetimindekiler, Putin’i petrol fiyatlarının yüksek olduğu şu anda, Batı’nın fikirlerinin görmezden gelinebileceğine iknaya çalışıyor.
Politik ve Ekonomik İlişkiler Ajansının yöneticisi Dimitry Orlov’a göre ise çözüm olarak başkanlık yönetimi, Birleşik Rusya’nın başkanlığını ve başbakanlık makamlarını Putin’e verebilecek.

CA/AK

 



î Başa
MERKEZİN KONTROLÜ SAĞLAYAMADIĞININ İŞARETİ; NALÇİK - ajans kafkas

31.10.2005 - 16:26:03
Nalçik olayları hem Batı medyasının hem de Kuzey Kafkasya’ya yönelik analizler yapan düşünce kuruluşlarının büyük ilgisini çekiyor. Nalçik saldırısını bir laboratuar titizliğiyle inceleyen bu düşünce kuruluşları, Kuzey Kafkasya’daki bir sonraki hamleyi önceden tahmine çalışıyorlar. İşte The Jamestown Foundation’nı aylık yayın organında yer alan bir Nalçik değerlendirmesi.

Rus hükümeti ve bazı destekçileri, 2004 yılındaki Nazran baskınıyla karşılaştırıldığında, Nalçik baskınının İslamcı isyancılar için mağlubiyet olduğunu ilan etti. 14 Ekim’de utro.ru sitesi, Nalçik baskınının bir ‘çaresizlik harekatı’ olduğunu iddia etti.
Diğer taraftan Nalçik’teki baskına katılan Rus ordusundan bir istihbarat görevlisi ise Kavkazki Uzel’e, saldırganların yüzde 90’nının öldürüldüğünü, ele geçirilenlerin de çoğunluğunun üniversite öğrencisi, Kabardey ve 18-20’li yaşlarda olduğunu söyledi. Rus görevlilere göre, baskının amacı, ‘yeni askerleri savaşta test etmek’ti. Görevli web sitesine, ‘Dikkatlice hazırlanmış ve planlanmış bir saldırı, saldırılacak yerlerin seçimi, tecrübesiz olmaları, her şey uygundu’ dedi.
...........

‘Sağ kalanlar savaş testini geçtiler ve komutanları bu tür saldırılarda güvenlik güçlerinin nasıl bir tepki verdiğini de tam olarak öğrendiler. Savaşçılar, artık Kuzey Kafkasya’da istedikleri şehre sakince yeni saldırı planları hazırlayabilirler.
Olay ne olursa olsun, birçok gözlemci bu baskının Kuzey Kafkasya’nın Kremlin’in kontrolünden çıktığının en önemli işareti olarak görüyor. Moskovsky Komsomolet’in 14 Ekim’deki nüshasındaki yazısında Vadim Rechkalov, ‘Kabardey Balkar cumhuriyetinin başkentine yapılan bu saldırının başka anlamları var. Bu ne hapisteki arkadaşlarının serbest bırakılmasını sağlamak, ne de ülkede politik değişiklikler yapmak’, Rechkalov’a göre, bu saldırının amacı, savaşçıların Kuzey Kafkasya’daki güvenlik organlarından taktik olarak daha üstün olduklarını bir kere daha göstermeleri. Aynı şey 2004’de Nazran’da da olmuştu.
..........

Bu baskınlardaki ilk ve ana başarısızlık, federal istihbarat teşkilatının ciddi bir bilgi ağına sahip olmadığının görülmesi. Bu, istihbarat servisinin planlanan saldırılar hakkında bilgi toplayamadığını göstermesinin yanında, yerel halkın da yasadışı savaşçılara olan bağlılığını gösterir. Yani, İnguşetya’da olduğu gibi büyük ordumuzun özellikle de 58. ordunun iyi donanımlı ve ufak bir savaşçı grubuna karşı etkisizliği kanıtlandı. Savaşçılar Nalçik’i ele geçirmek istemediler çünkü bunu yapacak güce sahip olmadıklarını biliyorlardı. Ve savaşçıların direnişinin kırılacağı da ortadaydı. Yine de birkaç saat süren bu saldırı, uluslararası bir yankılanmaya sebep oldu ve bir kere daha gösterdi ki, Kuzey Kafkasya Kremlin’in kontrolünde olmaktan çok uzak.
..........

Nezavisimaya gazetesi 17 Ekim’de Dimitri Kozak’ın, güvenlik güçlerinin Nalçik saldırısına hazırlandığını ve saldırıya iyi müdahale ettikleri sözlerine yer verdi. Gazetede, ‘Spetsnaz saldırıya iyi müdahale etti. Ama herhangi bir hazırlıktan iz yoktu, İçişleri Bakanlığı sınır muhafızlarını ve normal askerleri alarmın yükseldiği yerlere yerleştirmedi. Polis sabah sakin bir şekilde çalışmaya geldi, sabahki görevini yaptı ve saldırılar hakkında tek bir kelime bile söylenmedi’ deniyordu ve benzer şekilde Gazeta da aynı gün, ‘Uygulanan politikayı değiştirmeden Kuzey Kafkasya’da istikrarsızlığı, Rusya için güvenli bir seviyede tutabileceğimiz yönünde birbirimizi kandırmayalım.İşin kötü yanı, radikal İslamcıların ve ayrımcı hareketlerin, Kuzey Kafkasya’da önemli derecede desteğe sahip olmaları görüldü’ diyordu.
...........

Gazeta.ru’da yayınlanan bir röportajda ise İsveç’in Orta Asya ve Kafkasya’ya yönelik bir düşünce kuruluşunun yöneticisi olan Murad Esenov, Şamil Basayev’in Kabardey Balkar’daki radikal islamcılarla olan ilişkisinin, İnguşetyalılarla ve 2002 yılında kurulan Yermuk Tugayları’yla olduğundan çok daha yakın olduğunu söyledi. Ve bu cemaatin Çeçenistan dışında Kuzey Kafkasya’da direkt olarak Şamil Basayev’e bağlı tek cemaat olduğunu duyurdu. Esenov’a göre, ‘çok küçük olduğu düşünülse de , Yermuk gençler arasında etkili’ diyor. Ayrıca Kabardey-Balkar’daki istikrarın ve çok karmaşık olan sosyo-ekonomik durumun Dağıstan’dakinden çok da iyi olmadığını, hatta işsiz oranının Dağıstan’a göre Kabardey Balkar’da daha yüksek olduğunu da söylüyor.
Murad Esenov’a göre, istisnasız tüm Kuzey Kafkasya cumhuriyetlerinde, yerel yönetim liderlerinin bazı yeraltı gruplarıyla da bir takım etkileri var hatta faaliyetlerini bile kontrol ediyorlar. Yani Valeri Kokov’un Arsen Kanakov ile yer değiştirmesinin Nalçik saldırısı ile ‘bir bağlantısı’ olduğunu ve ‘ileride ortaya çıkacağını’ iddia ediyor Esenov.
.........

Rus İslam Hareketinin başkan yardımcısı Şamil Beno da, 17 Ekim’de Novaya Gazeta’da yayınlanan röportajında, Kuzey Kafkasya’da yeni bir “HAMAS” olarak adlandırdığı bu ayaklanmanın sebeplerinin düşük yaşam standartları, yüksek oranda işsizlik, görevlilerdeki yozlaşmalar olduğunu belirtiyor. Ayrıca Kuzey Kafkasya’nın tarihinde sadece Komünist Parti ve İslam olduğunu, bunun haricinde sosyal ve siyasi faaliyetler için başka bir arka plan bulunmadığını anlatan Beno’ya göre, yetkililere güvenmeyen ve yapacak bir şeye sahip olmayan insanlar, kötü şartlar altında eski yaptıklarına geri dönerler. Eskiden yapılanlardan biri de İmam Şamil ve cihad idi.

Nezavisimaya gazetesi de benzer noktalara dikkat çekiyor. 17 Ekim’deki yorumunda, ‘En korkunç şey, her gün daha çok gencin bu savaşa katılması’ diyen Nezavisimaya’ya göre, işsizlik, yozlaşma ve klan yönetimi, bu gençlere ellerine silah alıp savaşmaktan başka bir çare bırakmıyor.

CA/AK

 



î Başa
NOVODVORSKAYA: 'RUSYA KAFKASYA’YI KESİNLİKLE KAYBEDİYOR' - ajans kafkas

31.10.2005 - 16:19:56
Bir süre önce yaptığı ‘Ruslar yapılanları hak ediyor. Ben Putin’in yönettiği bir ülkede yaşamaktan utanıyorum’ diyen gazeteci ve insan hakları savunucusu Valeria Novorvordskaya, grani.ru internet sitesindeki son yazısında Nalçik olaylarını yorumladı.

Küçük N… şehrinde üç arkadaş yaşıyordu. Arkadaşlardan Kabardey olan, bir Çeçen kadınla evliydi. Onların biri 16, diğeri 10 yaşında iki çocukları vardı. Kadın akrabalarını ziyaret etmek için Açkhoy-Martan'a küçük oğlu ile beraber gitti. Akrabaları çok sevindi ve onu başka bir akrabalarında olan bir kutlamaya götürdü. Onlar gittikleri yere ulaşamadı. Çünkü onlar direnişçi olarak görüldü ve arabalarına ateş açıldı ve yaralılara son darbe de vuruldu. -10 yaşındaki çocuk da- da hayatını kaybetti.
Hiç kimse bu olay için cevap vermedi, federaller arasındaki Ulman da, istisna değil kanun, tüm orduya dosya açamazsın ya? 16 yaşındaki genç çocuk, annesi ve erkek kardeşinin başına gelenleri duyduğunda ortadan kayboldu. Daha sonra öğrenildi ki, genç Çeçenistan'da bir askeri kontrol noktasını havaya uçururken şehit oldu.
İkinci arkadaş Balkar'dı. Onun küçük bir mağazası vardı. Yönetim temsilcileri ondan şunu istedi, ‘Kazancının yarısını ver’. O kabul etmeyince gece silahla Geldiler. O vuruldu ve öldü. Geride iki yetişkin oğlu ile beraber büyük bir aile kaldı. Üçüncü arkadaş İnguş'un ise 18 ve 20 yaşlarındaki iki büyük oğlu Kur'an okuyorlardı ve İslam Enstitüsünde okumaları için de teklif aldılar. Ama yönetim her ikisini de hapse attı, onların vehhabi olduğu söylendi. Neden? İçki içmemeleri, rüşvetçileri paylamaları, çok iyi çalışmaları, ama hükümetle paylaşmamaları, namaz kılmaları, Kur'an okumaları, camilerin kapatılmasına engel olmak istemeleri yüzünden.
Şimdi bunları anlattıktan sonra ben sizin, Kabardey, İnguş ve Balkar’ın oğullarının, güç birimlerine ait binalara saldırı düzenleyenlere katıldıklarını duyduğunuzda şaşırmayacağınızı düşünüyorum.
O şehir Nalçik diye adlandırılıyor. Bu düşünülmüş bir hikaye değil, gerçi ben ne İnguşlarla - Ruslan Auşev dışında- ne Kabardeylerle ne de Balkarlarla tanışmıyorum. Bu sadece varsayımsal bir örnek.
Ama orada insanlar böyle yaşıyor. Vahşi ve hınç dolu federaller, kör ve acımasız merkezi hükümet, rüşvetçi ve mal canlısı yerel yöneticiler ki bunlar değil dolar ve euro için, bir ruble için bile adam öldürmeye hazırlar.
Yine buralarda, Müslümanlara yönelik kovuşturmalar, takipler, medrese kapatmalar, cami imhaları. Takip edenlerin de, edilenlerin de, suçlananların da haklarında çok az şey bildiği yarı efsanevi yaratıklar, vehhabiler.
Topyekün tehdit ve kanunsuzluklar, hükümet ve güç birimlerince yapılan eşkıyalık. Ve işte sonuç:

şehrimiz hiçbir şey,
halk böyle:
mücahitler ve
şehitler
çoğunluğu teşkil ediyor.
............

Peki, Nalçik saldırısının eylem olduğunu kim söyledi ki size?
Bu sefer okullar, hastaneler veya tiyatrolar hedef alınmadı. Sadece 'askeri yerler' vuruldu. Bu daha çok sahte bir taarruza benziyor. Şahsen dost Putin’in başlattığıKafkasya savaşından bir askeri harekat.
Bizim savaşımızı biliyorsunuz.
Basitçe birileri şehirleri, okulları ve metropol başkentte tiyatroyu ele geçiriyor. Basitçe kontrol noktaları oluşturuluyor, tüm ordu Çeçenistan'da vuruşuyor, Nijnigorod 'insan hakları savunucularından Stas Dmitriyev gibi gazeteciler, Çeçenistan İçkerya'nın öldürülen hukuki devlet başkanı, barış tekliflerinde bulunan devlet başkanı Mashadov ile röportaj yaptığı için takip ediliyorlar. Yani savaş böyledir böyle olmalıdır değil mi?
........

Çok yakında yeni basmaçlarla –Türkçede basmacı. Orta Asya'da 1917 Devrimi’nden sonra başlayan iç harpte bolşeviklere karşı savaşan ve karşı devrimci olarak nitelenen çeteler- Kafkasya iyice karışacak. Peki bu basmaçlar ya da mücahitler kim?
Bolşeviklerin düşünülmemiş ve küstahça hareketlerinin meyvası, federal hükümetin kendini bilmezliği ve körlüğü, yerel temsilcilerinin -Ramzan Kadirov buradakilerin sadece en mümtaz örneğidir- acımasızlığı ve alçaklığı da aynısonucu verecek. Ve yeni bir İmam-ı Şamil ortaya çıkacak. Müridleri şimdiden var zaten. Sorumluluk federal merkeze ait.
......

Rusya Kafkasya’yıkesinlikle kaybediyor. Çünkü, biz orada kin ve nefretten başka bir şey çağrıştırmıyoruz.


MD/ÖZ/AK

v-novodvorskaya2



î Başa
Camagat’ın En Öndeki İsmi Anlatıyor -2- 1 Kasım 2005 - Ajans Kafkas 
î Başa ANZOR ASTEMİROV: “YÖNETİM GÜÇLERİ HABERDAR OLUNCA, OPERASYONU ERKENE ALDIK ”

01.11.2005 - 19:17:34
Bugün, 13 Ekim’deki Nalçik baskınını gerçekleştiren Camagat’ın üç kişilik lider kadrosunda yer alan Anzor Astemirov’la yaptığımız röportajın ikinci kısmını sunuyoruz.

-Peki her şey bu kadar olumlu giderken, nasıl oldu da rüzgar birden tersine döndü?

- Problemler bu aşamadan sonra başladı. Yani, toplumsal dönüşümde katalizör vazifesi gören Camagat'ın konumu bazı kesimlere büyük rahatsızlık verdi. KBC yönetimi Camagat'ın ciddi bir güç haline gelmesinden son derece rahatsız oldu ve önünü tıkama faaliyetlerine girişti.

- Sizce bunun sebebi ne peki?

- Bunun tek bir sebebi yok. Bir sebebi, KBC'nin bütün rantını hortumlayan kesimin, yörüngesine oturtamayacağını, diş geçiremeyeceğini bildiği bir gücün ortaya çıkmasından duyduğu rahatsızlıktır.

Bir diğer sebebi, KBC'de artık kökleşmiş olan jandarma rejiminin, muhalif söylemlere, özgün kimliklere tahammülsüzlüğüdür.

Başta bulunanlar, yaşamın her alanında, herkese dayanılmaz baskılar uyguluyorlar. Bu baskı sadece camide değil, okulda, sokakta, işyerinde her yerde, ama her yerde görülüyor ve yaşanıyor. Fakat müslüman kesim üzerinde daha bir aşırı uygulanıyor.

2002-2003'te ülkedeki mescitleri kapatmaya başladılar. Ardından müslümanları işe almamaya, çalışanları da işlerinden atmaya başladılar. Camilere sık sık polis gönderip, imamlara baskı yapıyorlardı. Arkadaşlarımızı polis merkezlerine götürüp nezarete atıyor, aç-susuz bırakıyor, baskı ve işkenceye tabi tutuyor, öldüresiye sopadan geçiriyorlardı. Bir süre sonra göz altılarda kaybolmalar başladı. Başörtülü kızları nezaretlere götürdüler ve buralarda hakaret ederek aşağıladılar. Mesela bir camiyi spor salonuna çevirdiler. Bazılarını tamamen kapattılar. Bazılarını sadece Cuma saatlerinde açtılar. Camilere ayakkabılarla girdiler. Bizlere dayak atarak, hakaretler yağdırarak, "Nerede sizin Allah'ınız? Neden sizi bizim elimizden kurtarmıyor? Varsa neden bizi kahretmiyor" diyerek ibadethanelerimizi, inançlarımızı hiçe saydılar.

2003'te Şamil Basayev Baksan'a gelip, buradan da Piyatigorsk'a geçmişti. Bunu öğrenince adeta çıldırdılar ve faturasını yine biz müslümanlara çıkarttılar. Halbuki bizim ilgimiz de, suçumuz da yoktu.

- Peki bütün bu zalimlikleri yapan üniformalılar hep Rus muydu?

î Başa - Maalesef hayır. Bunları yapanlar Rus değil, hepsi Kabartay polislerdi. İnsanları kemikleri kırılıncaya kadar dövdüler. Sırf aşağılamak için kafalarına haç resimleri kazıdılar. Cam parçalarıyla bağırta bağırta sakallarını traş ettiler.

Beslan olayından sonra da bize yüklendiler. Burada Beslan'ın faturasını müslümanlara ödettiler. Fakat, bütün tahriklerine, baskılarına, zorlamalarına rağmen biz meşruiyetten ayrılmadık. Onların oyununa gelmedik. Bizi doğmadan boğmalarına fırsat vermedik.

- Peki hukuk yoluna başvurmayı hiç düşünmediniz mi?

- Düşünmez olur muyuz? Devlet Başkanına, Başbakanlığa, savcılığa... bütün ilgili ve yetkili makamlara, her yere yüzlerce dilekçe yazdık. Bunların tüm belgeleri elimizde. Hiç biri, hiç bir şey yapmadı. Hiçbir şey, ama hiç bir şey yapmadı. Aksine, üzerimizdeki baskıları daha da artırdılar. Bütün bu yapılanlar Cemagat'ın lider kadrosunu yer altına inmeye zorladı.

Çünkü artık şiddetin dozunu iyice artırmış, yakaladıklarını öldürür olmuşlardı. Kimse bunlara hesap soramıyordu. Bu dönemde bir çok arkadaşımız kayboldu. Öyle ki, baskılar müslüman kesimi adeta patlayacak noktaya getirmişti.

- Peki bu baskılar niçin sadece sizin üzerinizde yoğunlaşıyordu?

- Hayır, sadece bizim üzerimizde değil; bütün halkın üzerinde vardı bu baskılar. Klanın koruması altında olanların dışındaki bütün kesimler baskı altındaydı.

- Hangi klan?

î Başa - KBC'de yönetim bir klanın, yani aralarında kompleks bağlar olan bir menfaat grubunun elinde. Sistemi cebir ve baskı yoluyla ellerinde tutuyorlar, devlet yönetiminde olmanın verdiği yetki ve gücü halka karşı kullanıyorlar. Bu klan ülkenin kaynaklarını sömürüyor, merkezden gelen ödenekleri hortumluyor. Bütün rantı onlar yiyor. KBC'de onlar istemezse kimse ne iş kurabilir, ne de kurduğu işi geliştirebilir. Ya rüşvetinizi verecek onlarla birlikte ve içlerinde olacaksınız; ya da hiçbir şey yapamayacaksınız. Başka bir alternatif yok.

Ticari hayat bütünüyle klanın kontrolünde. Ülkedeki bütün içki fabrikaları ve içki ticareti, benzinlikler, para getiren bütün işler klanın elinde. En iyi işadamları dahi KBC'de tutunamadı. Büyük zararlar ederek ülkeyi terk ettiler ve diğer cumhuriyetlere, Moskova'ya gittiler. Sermayesini kurtaranlar kendini şanslı saydı. Kendilerine muhalefet eden kimseyi ülkede barındırmadılar. Ya öldürdüler, ya kovdular.

Özgür basının önünü tıkadılar. Ya kapandı, ya bunların borazanı oldu.

Sivil toplum örgütlenmeleri tamamen yok edildi. SSCB sonrasında yapılan ve milli olan ne varsa hepsinin altında imzası olan Adige Xase'yi bunlar yok etti. Klan bu kurumların içini boşalttı ve el koydu. Bunları STK olmaktan çıkarıp, taşeronları vasıtasıyla devlet kontrolüne aldı. KGB Ajanı Hafidze Muhammed'i Xase'nin başına; Nexuş Zavurbi'yi Dünya Çerkes Birliği'nin başına geçirdiler. Kimliksiz, davasız kurumlar haline getirdiler. Bütün bu uygulamalar Camagat dışındakileri de patlama noktasına getirdi.

- Bütün bunlar Nalçik baskınının sebebi mi oldu yani?

- Nalçik'teki saldırı KBC halkının bilinçli bir eylemidir. Bu baskın 5 yıl önce de olabilirdi. Olmamasında Musa Mukojev ve Camagat'ın diğer lider kadrosunun büyük payı vardır. Bütün kışkırtmalara rağmen, hep barışı teşvik eden söylemlerle bunun önünü aldık. Ama sonunda insanlar aşağılanmaktan, işkence görmekten bıktı ve çarpışarak ölmeyi istedi. Yapılan zulümler bu insanlara ölümü sevdirdi. Hiç birinde ölüm korkusu diye bir şey bırakmadı. Onlar bu saldırıyla hayallerini hayata geçirerek, dünyayı kendilerine zindan eden polis, asker ve FSB binalarını hedef seçtiler. 15 noktaya baskın yapıldı, bunların içinde hiçbir sivil şahıs ve kurum yoktu. Vurulan siviller güvenlik güçlerinin kurbanıdır. Cumhuriyetin iç dinamiklerinden haberdar olmayanlar bu eylemi hiçbir şekilde anlayamazlar.

- Fakat bu saldırıyı bütün dünya terörist bir saldırı olarak değerlendirdi. Şimdiye kadar zulüm gören mağdur insanlardınız belki, ama bu baskından sonra terörist damgasını yemiş oldunuz. Şimdi durumunuzu daha da zora sokmuş olmadınız mı?

- Bir kere bu baskın bir terör eylemi değildi. Kanımıza susamış bazı devlet kurumlarını hedef alan planlı bir nefs-i müdafaa saldırısıydı. Nalçik operasyonunun bize getirdiği taşıyamayacağımız ekstra hiç bir yük yok. Onlar zaten bize şimdiye kadar terörist muamelesi yaptılar. Bu eylem olmadan da extremist, terörist diyerek her türlü kötülüğe muhatap ediyorlardı. Hatta uluslararası terörist bile diyorlardı bizim için.

- Bu uluslararası terörist suçlamasının dayanağı, Afganistan'da yakalanıp, Guantonamo'da tutuklu kalan ve bir süre önce serbest bırakılan, aynı zamanda sizin üç kişilik lider kadronuzda yer alan Resul Kudayev değil mi peki?

- Şimdi burada büyük bir yanlışlık var. Önce onu düzeltmemiz lazım. Bu Resul Kudayev bizim Camagat'taki Resul Kudayev değil, farklı birisidir. Sadece isim benzerliği var. Bu sizin suçunuz değil tabii ki, bunu bilinçli olarak kamuoyuna böyle pompalıyorlar maalesef. Guantonamo'da tutuklu bulunanlar Kabartay asıllı Ruslan Odişev ile Balkar asıllı Resul Kudayev'di. Onlar orada yargılanıp serbest bırakıldılar. Guantonamo'daki Resul Kudayev'in babasının ismi Vladimir'dir; bizim arkadaşımız Resul'ün baba adı ise Cemal'dir. Bunları bilinçli olarak birbirlerine karıştırıyorlar. Balkar olan Vladimir oğlu Resul Kudayev'in Camagat ile herhangi bir ilişkisi yoktur. Ama duydum ki O'na "Nalçik saldırısına katıldım" diye kağıt imzalatmış ve tutuklamışlar. Halbuki evden çıkmaya takati olmayan, Guantanamo'da böbreklerini kaybetmiş, dializle yaşayan bir adam bu Kudayev. Annesi de O'nun günlerdir evde yattığını söylüyormuş zaten ama dinleyen kim? Sırf bize uluslararası terörist suçlaması yapabilmek için bu Kudayev'i de işin içine çekmeye çalışıyorlar.

Guantanamo'daki diğer tutuklu Ruslan Odişev ise ülkesine döndükten sonra gördüğü baskılara dayanamayarak kaçtı gitti. Şimdi nerede olduğunu bilen yok, izini de kaybettirdi. Sonradan müslüman olan ve ismini de değiştiren ünlü Rus yazar Orhan Cemal ve insan hakları savunucusu Valeri Hatajuko bu olayları anlatıp,' bu adamın evden çıkacak durumu yok' diye basında açıkça yazmışlardı zaten.

- Peki Nalçik saldırısında Çeçenler de yer aldı mı?

- Yer aldı diyemeyiz. Birkaç Çeçen ve İnguş vardı elbette, mesela birisi İnguş İlyas Gorichanov'du. O çatışmalarda şehit düştü. Diğer halklardan da birkaç kişi vardı, hepsi o kadar. Baskına katılanların hemen hemen tamamı Kabartaylar ve Balkarlardan oluşuyordu.

- Şamil Basayev aranızda mıydı?

- Hayır, Basayev kesinlikle baskında yer almadı.

- Peki bu baskınla ilgili olarak Basayev'le hiç bir ilişkiniz oldu mu?

- Daha önce istişare düzeyinde bir takım görüşmelerimiz olmuştu kendisiyle. Baskından da haberdardı. Ama baskını Kabartay Balkar halkı, Camagat mensupları kendi iradesiyle düzenledi.

- Bu ne manaya geliyor şimdi? Basayev işin içinde var mıydı, yok muydu?

- Söylediğim gayet açık, kendisi ve adamları yoktu, ama bilgisi vardı.

- Aranızda hiyerarşik bir bağ var mı peki Basayev'le?

- Hayır böyle bir bağ yok. Sadece istişari görüşmeler var.

- Çeçen savaşına herhangi bir silahlı destek sağlıyor musunuz?

- Bu savaş tabii ki hepimizi üzüyor. Camagat'dan kişisel olarak Çeçen savaşına katılanlar oldu. Ama Camagat'ın savaşçı sevk etmek gibi bir politikası olmadı.

- Nalçik baskınına dönersek, baskın öncesi çıkan Bela Reçka'da ki çatışmaların mahiyeti neydi?

- O bir taktikti. Devletin silahlı güçlerinin ilgisini o tarafa çekerek, baskın yapılacak binaları korumasız bırakmak için uygulanmış bir taktik.

- Peki sizce bu baskın başarılı oldu mu?

- Aslında operasyonu daha sonraki günlerde yapacaktık. Ama yönetim güçleri haberdar oldu ve tedbir almaya başladılar. Biz de hızlı karar vererek operasyonu erkene aldık. Bunun kayıplarımıza tesiri oldu tabii; yoksa daha az zayiat verirdik.

Ama devlet yetkilileri de açıklamalarında kasıtlı yanlış bilgi veriyorlar. Bizim arkadaşlarımızdan ölenlerin sayısı 40-45 civarındadır. Bilinmelidir ki devlet güçleri dışındaki diğer ölenler polisin öldürdüğü sivil vatandaşlardır.

- Yaptığınız saldırının Kanukov yönetimine mesaj vermek gayeli olduğuna dair yorumlar var. Buna ne diyorsunuz?

- Aslında zor bir soru. Ama bu saldırıdan herkes payına düşen çıkarımı yapmalıdır diye düşünüyorum. Şu bir gerçek ki Kanokov geldi, hiç bir şey değiştirmedi. Ama o yönetime gelirken müslümanlarla yönetim kadroları arasındaki problemi biliyordu. Bunu halletmeye yönelik bir girişimde bulunmadı. Eski hükümet kadrolarını neredeyse aynen muhafaza etti. Kanokov'un sadece ekonomik düşünceleri farklı, Kokov'dan başka bir farkını göremiyoruz.

Kabartay Balkar'daki gerçekleri Dimitri Kozak iyi analiz etmiş ve Klan sistemini deşifre etmişti. Buna yönelik çalışılmalıydı. Biz de aynı şeyleri söyledik ama maalesef sesimizi duyuramadık.

YARIN: YERMUK, VEHHABİLİK, V.S.

1. Bölüm İçin: http://www.kafkas.org.tr/absolut/showarticle.php?articleID=5495

 



î Başa
Camagat’ın En Öndeki İsmi Anlatıyor -1- Ajans Kafkas
î Başa ANZOR ASTEMİROV: “DİNİ SEKTÖR HALİNE GETİRENLERE TABİ OLMADIK, GÜVENLİK GÜÇLERİNİ ÜZERİMİZE SALDILAR”

31.10.2005 - 19:47:56
Rusya'nın dezenformasyon kokan resmi açıklamalarına her zaman şüpheyle bakan ve olayları kaynağında tahkik etmeyi alışkanlık haline getiren Ajans Kafkas, büyük bir gazetecilik başarısına daha imza atarak Anzor Astemirov'la geniş bir mülakat gerçekleştirdi.

Kabartay Balkar Cumhuriyeti'nde gençlere dini eğitim vermek amacıyla organize olmuş Camagat isimli sivil toplum örgütü üyeleri, 13 Ekim 2005 tarihinde Başkent Nalçik'e, devlet istihbarat ve güvenlik güçleri ofislerini hedef alan biçimde geniş çaplı bir baskın düzenledi.
Neredeyse 24 saat süren çatışmalarda Nalçik savaş meydanına dönerken, 130'un üzerinde insan hayatını kaybetti.

Baskın, bölgeyi yakından takip eden herkesi çok şaşırttı.

Çünkü, kimse Camagat'ın bu şekilde bir çıkış yapmasını beklemediği gibi, bu çapta bir silahlı insan gücüne sahip olduğunu da bilmiyordu.

***

Anzor Astemirov Camagat'ın önde gelen üç isminden birisi (diğer ikisi, Kabartay kökenli Musa Mukojev ve yine bir Kabartay olan Resul Kudayev).

Astemirov, 1976 Ukrayna doğumlu bir Kabartay. Suudi Arabistan'da Riyad Üniversitesi'nde sürdürdüğü dini tahsilini, okulunu bitirmeye bir buçuk yıl kala pasaportunun iptal edilmesi sebebiyle yarım bırakmak zorunda kalmış. Ülkesine dönerek burada faaliyetlere girişen Anzor Astemirov, 90'lı yılların ikinci yarısında arkadaşı Musa Mukojev'le birlikte Nalçik'te İslam Merkezi'ni kurmuş. O tarihten bu yana sadece eğitim faaliyetleriyle uğraşan Anzor Astemirov evli ve 1 çocuk babası.

***

Yapılan resmi açıklamalarla Nalçik saldırısının baş sorumlusu ilan edilen Anzor Astemirov şimdi en çok arananlar listesinde.

***

Ajans Kafkas, başarılı habercilik geçmişine bugün yeni bir sayfa daha ekliyor...

Ajans Kafkas, bütün Rus güvenlik güçleri ve istihbarat birimleriyle, dünya medyasının peşinde koştuğu Anzor Astemirov'a ulaşmayı başardı.

Rusya'nın dezenformasyon kokan resmi açıklamalarına her zaman şüpheyle bakan ve olayları kaynağında tahkik etmeyi alışkanlık haline getiren Ajans Kafkas, büyük bir gazetecilik başarısına daha imza atarak Anzor Astemirov'la geniş bir mülakat gerçekleştirdi.

Bugünden itibaren yayınlayacağımız ve üç gün sürecek röportajı takip edenler odaktaki grup Camagat'ı daha iyi tanırken, Nalçik saldırısını da gelişmiş veriler ışığında daha sağlıklı değerlendirme imkanına kavuşabilecek.

Sözü fazla uzatmadan sizleri Anzor Astemirov mülakatıyla baş başa bırakıyoruz.

***

Son söz: Ajans Kafkas aydınlatmaya devam edecek.

AJANS KAFKAS

*******

- Anzor, konuya en baştan, yani Camagat'ı oluşturan süreci ele alarak girelim istersen. Camagat'a giden yolun başlangıç noktası neresi?

- Öncelikle sizlere teşekkür ederim. Sovyetlerin yıkılmasından sonra 1991-92 yıllarında Türkiye, Suriye ve Ürdün'den gelen bazı dindar insanlar din ile ilk alakamızı kurdular. Bu müslümanlar, bizim tanıdığımız ve alıştığımız Sovyet tipinin tamamen dışında insanlardı. Bunlar, Suriye'den Abdulvahap, Ürdünden Şavki, Türkiye'den Abdulbaki... gibi bazı isimlerdi. Bu insanlar burada din eğitimi veren bir medrese açtılar. 150 genç aldılar eğitim için. Biz İslamın sıcak yüzüyle ilk orada tanıştık. Yıl 1992'ydi. Burada 1 yıl ders aldık. Kur'an okuyor, Arapça öğreniyorduk. Açılan cami ve mescitler halka sevinç veriyordu. Büyük bir coşku yaşıyorduk. Cuma günleri köylere, köy mescitlerine, okullara gidiyor, insanlara bildiğimiz kadarıyla İslam dinini anlatıyorduk. Dinle temasa geçmemizin başlangıç noktası burası olmuştur.

- Peki Camagat adı altındaki bu tüzel kimlik nasıl oluştu?

- Yukarıda anlattığım süreçten sonra bizler ve diğer öğrencilerin bir kısmı Türkiye, Mısır, Suriye, Ürdün, Libya ve S. Arabistan gibi bazı islam ülkelerine okumaya gittiler. Okurken ve okuduktan sonra ülkelerine döndüklerinde Kabartay Balkar Cumhuriyeti'nde, kendilerine perspektif verecek bir dini önderliğin olmadığını fark ettiler.

Kabartay Balkar'daki mevcut dini idarenin kökü ta Katerina dönemine dayanır. Bu ekolün halka sunduğu ve sunabileceği hiçbir perspektif yoktur. Bu ekoldeki dini idarelerin tamamı insanları din adı altında kontrol etmek için kurulmuştur. Nitekim bu dini idarede insanlara hiçbir şey vermedi ve zerre kadar da başarılı olamadı. Çünkü buralarda görev alanların ne doğru dürüst bir eğitimi, ne de kendi gayretleriyle edindikleri bir bilgileri vardı. Bu birinci husus...

İkinci bir husus, bu eğitimsiz ve bilgisiz adamlar işi iyice paraya dökmüşlerdi. Cenazeden de, nikahtan da; yani ölüden de, diriden de her şeyden para alıyorlardı. Bunu bir sektör haline getirmişlerdi.

Üçüncüsü, bu müftülerin okumuş görünenleri ise KGB'nin seçerek Semerkant'ta eğittiği insanlardı ve gizli servisle, yani KGB (sonra FSB)'yle, içli dışlı çalışıyorlardı.

Dördüncü husus, "din idaresi şu iyi işi yaptı" diyebileceğimiz bir tane numunelik icraatları bile olmuyordu ki azıcık hüsn-ü zan edebilelim. Üstüne üstlük açılan ve bizim ilk öğrencileri olduğumuz dini medrese ve enstitü de onlar yüzünden kapanmıştı.

- Peki müftülük ne yapmaya çalışıyordu sizce?

- Siz de biliyorsunuz, Rusya laik bir devlettir. Ama bu müftüler ortaya çıkıp vatandaşa "biz devletiz" diyorlardı. Farklı düşüneni, kendilerine tabi olmayanı hemen muhalif ve düşman ilan ediyorlardı. Halbuki bizim ülkemizde dini idare dediğiniz yerler hukuken bir dernek statüsündedir. Devletle hiç bir alakası da yoktur. Mesela Tataristan'da iki tane dini idare var ve ikisi de ayrı ayrı aktiftir. Çünkü bunların başındakileri devlet atamıyor. Devlet atasa bir tanesini atardı. Ama halkın desteği ile inisiyatif kazandıkları için orada iki dini idare ortaya çıkmıştır ve ikisi de işlerine bakmaktadır.

Bu dini idareye çöreklenenler devletin sadece kendilerini muhatap alması için, kendileri dışında inisiyatif kazanma durumunda olanları gözden düşürmek maksadıyla, çeşitli isnatlarla güvenlik birimlerine ispiyonlamaya başladılar.

- Neler söylüyorlardı peki?

- Kendilerini kayıtsız şartsız desteklemeyenleri, yanlışlarına katılmayanları Vehhabi, ekstremist, terörist ilan edip polise gammazlıyorlardı.

- Polis ciddiye alıyor muydu bu ispiyonajları?

- Maalesef alıyordu. İlk önemli olay, Musa Mukojev ve benim 2001 yılında dini idarenin gammazlamasıyla tutuklanarak 3 ay sorgusuz sualsiz Piyatigorsk'daki meşhur Bela Lebed Cezaevi'ne hapsedilmemiz oldu. Orada çok kötü şartlarda tam üç ay yattık. Psikolojimizi bozmak için ellerinden geleni yaptılar. Sonunda yargılandık ve hiçbir suç bulamayarak ikimizi de serbest bırakmak zorunda kaldılar. Bizi polise, KGB'ye, güvenlik güçlerine jurnalleyen Kabartay Balkar müftüsü Pşihaçe Şef'i oldu hep. Şef'i, Vehhabi diye suçladıklarını çarşaf çarşaf listeler haline getirip bu güvenlik birimlerine verdi. Polisi peşimize taktı. Bu Vehhabi lafını o kadar çok kullandılar ve deforme ettiler ki, şimdi artık etkisini yitirdiği için olmalı Stalin dönemindeki söylemlere sarılarak sevmediklerini "halk düşmanı" ilan etmeye başladılar.

- Peki bütün bunlara karşı siz ne yaptınız?

- Dediğim gibi, ciddi bir dini önderlik boşluğu vardı ve biz bunu yakınen hissediyorduk. İşte böyle bir ortamda, 1995'de Musa Mukojev ile birlikte Nalçik'te "İslam Merkezi"ni kurduk.

- Camagat ismini kullanmanız da bu yıla mı tekabül ediyor?

- Hayır Camagat ismiyle anılmamız 1998 yılından itibarendir.

- Peki Karaçay Çerkes'deki Karaçay milli hareketi Camagat'la bir ilişkiniz var mı?

- Hayır hiçbir ilişkimiz yok. Sadece isimlerimiz benziyor.

- Mensuplarınız ağırlıklı olarak hangi milletlerden?

- Aramızda az sayıda da olsa Kafkasya'daki bütün milletlerden insanlar var ama ağırlık Kabartay ve Balkarlar'da.

- Anzor, bu kurduğunuz İslam Merkezi'nde neler yaptınız? Hedefiniz neydi?

- Başlangıçta Arap ülkelerinden gelen eğitmenler temel konularda din dersleri verdiler, Kur'an dilini öğrettiler. Hedefimiz tekti: gençleri eğitmek ve yetiştirmek. Kısa zamanda halkla bütünleştik. Çalışmalarımıza büyük teveccüh gösterildi. Gençlere dersler veriliyor, eğitim kampları yapılıyor, köy ziyaretlerinde bulunuluyordu. Rusya'nın en önde gelen aydınları, entelektüelleri, fikir adamları merkezimize geliyor, geniş kalabalıklara konferanslar veriyorlardı. Yoğun bir aktivasyonumuz vardı ve her şeyimiz şeffaftı. Gizli-saklı, gayr-ı meşru hiçbir işimiz yoktu. Sadece bilgi sahibi ve sağlıklı düşünen gençler yetiştirmeyi hedeflemiştik. Geçen zamanla birlikte bu hedefimize ulaşmaya başladık. Burada eğitim alan gençlerde bir düşünce sistematiği oluştu ve konulara daha farklı bakmaya başladılar. Sovyetlerden miras içme kültüründen uzak düşen bu gençler, düşünen, derdi olan birer insan haline gelmişlerdi. Kendilerini derslerle sınırlamadılar. Toplumun içine girdiler ve öğrendiklerini diğer insanlarla paylaştılar. Kısaca, gençlerin, sorunları, talepleri, idealleri ve hayatları değişmişti.

Tabii bu aktif yaşam birilerinin gözünden kaçmadı. Sokaklarda İslami kisve taşıyan insanlar, yani sakalı olan, başı örtülü hanım sayısı hızla artmıştı. Cuma günleri camiden 500-1000 kişilik cemaatler çıkmaya başladı ve tabii bütün bunlar oldukça dikkat çekti. Hızlı bir toplumsal değişim yaşanıyordu. O günkü atmosferin iyi anlaşılabilmesi için bu arada yanı başımızdaki savaşın da bütün hızıyla devam ettiğini hatırlatmalıyım. Gözlemciler bütün bu olayları birbirine bağlayarak sosyolojik açıklamalar getirmeye çalışıyorlardı.

2002 veya 2003 te olacak, Rus gazetelerinden birisi şöyle bir başlık atmıştı: "Kabartay Balkar Cumhuriyeti(KBC)'nde sessiz bir devrim olabilir".

Bu, değişimin dikkat çektiğini, yakından takip edildiğimizi gösteriyordu. Ardından Moskova'dan şarkiyatçılar, siyaset bilimciler geldiler ülkemize. KBC'ndeki bu sosyal gelişmeyi yakından incelediler. Değişimin unsurlarını, dinamiklerini tespit etmeye çalıştılar. Araştırmalar sonucunda, "KBC'de extremizm, aşırılık yok; sağlıklı bir cemaat yapısı var" diye raporlar, haberler yayınladılar. Allah'a şükür tertemizdik ve bunu tespit eden de bizzat Rus gazeteciler ve araştırmacılardı.

YARIN: BASKILAR BAŞLIYOR...

 



î Başa
Barzani, Osmanlıyı Ermenilerle vurmuş

Sayı: 568 - 24.10.2005  |  Haşim Söylemez - [email protected]

Geçmişte Rusya ve İsrail’le işbirliği yapan Barzani ailesi şimdilerde ABD ile yakın ilişki içinde. Yahudi kökenli olduğu iddia edilen ailenin geçmişte izlediği politikalar, şüphesiz bugün gerçekleştirdiği siyasi hamlelerin daha iyi anlaşılmasına yardımcı oluyor. 1915'te Barzani ailesinin tehcir sırasında Ermenilerle bir olup Osmanlı Devleti ile çatışmaya girdiği, Mesut Barzani’nin yazdığı kitapla birlikte ortaya çıktı.


Irak Kürdistan Demokrat Partisi (IKDP) lideri Mesut Barzani tarafından kaleme alınan “Barzani ve Kürt Ulusal Hareketi” isimli iki ciltlik kitapta yer alan bilgilere göre, Ermenilerle birlikte Osmanlı askerine kurşun sıkan “Barzani Kuvvetleri” içinde Mesut Barzani’nin babası Molla Mustafa Barzani bizatihi rol almış.

Mustafa Barzani’nin babası Şeyh Muhammed ölünce oğlu Şeyh Abdulselam hem şeyhlik hem de liderlik postuna oturur. Osmanlı’ya isyan edip bölücülük yaptığı gerekçesiyle Abdulselam Barzani 1914’te Musul’da idam edilir. Abdulselam’dan boşalan şeyhlik postuna Şeyh Ahmet otururken, askerî ve siyasi liderliğe ise Molla Mustafa Barzani getirilir. Bu sırada Ermenilerin Van’da başlattığı isyanlar sonrası Osmanlı Devleti ‘tehcir’ kanununu devreye sokup sakıncalı Ermenileri göç ettirmeye başlar. Bir kısım Ermeniler Osmanlı tarafından kıyıma uğradıklarını ileri sürer. Ermenilerin önde gelenlerinden Antranik Paşa, Şeyh Ahmet’e bir mektup göndererek yardım ister.

‘Ermenileri vurmaya gidiyoruz!’

Yardım talebi Barzani ailesinden büyük destek görür. Mesut Barzani, kitabında, babasının ağzından Barzani-Ermeni işbirliğini şöyle aktarıyor: “Şeyh Ahmet, başlarında Veli Bey ile silahlı 200 kişiyi Antranik’in yardımına gönderdi. Ben de Veli Bey’in liderliğindeki silahlı grubun içindeydim. Ermenilere yardım etmek için harekete geçtik. Reykan ve Hormari gibi aşiretlerin bölgesinden geçtiğimiz sırada bize ‘Nereye gidiyorsunuz?’ diye sorduklarında, ‘Ermenileri vurmaya gidiyoruz.’ diyorduk. Çünkü maalesef Türk hükümeti, bu olayın Müslümanlarla Hıristiyanlar arasında bir savaş olduğuna ve Türk hükümeti’nin İslam adına savaştığına bunları inandırmıştı. Biz Ermenilere yardım ettik ve onları Suriye’ye kadar götürdük. Kurtardığımız aileler arasında Antranik Paşa’nın ailesi de vardı. Ermenilere yardım ederken Türk ordusu ile girdiğimiz çatışmalarda 14 şehit vermiştik.” Olayı aktaran Mesut Barzani, babasının 1978’de Washington’da Antranik Paşa’nın torunu ile bir markette karşılaşmasını tarihî bir rastlantı olarak anlatıyor.

Mesut Barzani, ailesinin tarihini anlatırken 1931’deki Barzani ayaklanmasını başlangıç noktası olarak alıyor. Rusya macerası anlatıldıktan sonra Baas rejiminin Mustafa Barzani’ye suikast düzenlediği de aktarılıyor. 29 Eylül 1971’de suikastten Barzani’nin kıl payı kurtulduğu dile getiriliyor. Kitapta, IKDP’nin suikastı savaş nedeni saydığı ancak Mustafa Barzani’nin buna karşı çıktığı, “Eğer savaşmamız gerekiyorsa Kerkük için savaşırız.” dediği belirtiliyor. Barzanilerin Kerkük sevdasının günümüzle sınırlı olmadığı, geçmişe dayandığı da ortaya çıkıyor böylece. Peşmergelerin 1975’te Kerkük’e hâkim olmak için Irak ordusuna karşı savaştıkları, kitapta önemli bir ayrıntı olarak zikrediliyor. Mesut Barzani, Kuzey Irak’taki Kürt hareketini merkeze ailesini koyarak anlatırken sır sayılabilecek bazı konuları da deşifre ediyor. Kendilerine yönelik saldırılara misillemede bulunmak için dönemin Musul Valisi Hayrullah Talaf’ın evini bombalamak için plan yaptıklarını ancak babasının buna karşı çıktığını belirtiyor. Mesut Barzani bu konuyu şöyle aktarıyor: “Başarıya ulaşacak bir eylemdi. Ben şahsen bu eylemin örgütümüzün yeterliliğini gösterecek bir başarı olacağını düşündüm. Barzani’ye gidip bu öneriyi sundum. Buna kızdığı yüzünden belli oluyordu. Kadınları ve çocukları öldürmekten sakının. Bu Allah’tan korkmaz ödleklerin işidir. İntikam almak istiyorsanız bizzat eylem yapanlardan alın.”

Ocak 1946’da İran’da kurulan Mehabat Kürt Cumhuriyeti’ni destekleyen Barzani aşiretinin Ruslarla ilişkilerinin 1947’de Mustafa Barzani’nin Rusya’ya sığınması öncesine uzandığı da kitapta altı çizilecek bir diğer ayrıntı. Şeyh Abdulselam Barzani’nin 1907’de Kürt bölgelerinde, Kürtçe’nin resmî dil olarak kabul edilmesi, eğitimin Kürtçe olması ve yerel yöneticilerin Kürtçeyi iyi bilen kimselerden seçilmesini talep eden bir telgrafı Bab-ı Ali’ye gönderir. Ayrılıkçı harekete başlayan Abdulselam Barzani’nin bu çıkışına karşı Osmanlı harekete geçer. Bunun üzerine Şeyh Abdulselam, Rus Çar’ından destek ister. Rusya ile sürekli irtibat halinde olan Barzani, Urumiye yakınlarında yardım beklerken Osmanlı askerleri tarafından yakalanır.

1979 yılında babasından liderliği devralan Mesut Barzani daha 16 yaşındayken önemli görevler üstlendi. Kuzeydeki Kürt hareketinin istihbarat mekanizmasını da yöneten Barzani, Irak’ın genelinde etkin rol almaktan çok kuzeyde var olmayı yeğliyor. Barzani, kitabı niçin yazdığını önsözde şöyle anlatıyor: “...Kürt Halkı’nın mücadele tarihinin araştırılması ve bu tarihin akışı içinde belirleyici ve yön verici bir kilometre taşı konumunda olan Barzanilerin ulusal misyonuna dikkat çekmek için böyle bir eseri yazma gereği duydum.”

 




î Başa
MEHMET ŞEVKET EYGİ, 'RAMAZAN REZALETLERİ'Nİ YAZDI - Milli Gazete 


''Ben görmedim, gören bir dostum anlattı; hem öfkelendim, hem üzüldüm, hem de iğrenerek acıdım. Bunu kimler yapıyor? Dinsizler, densizler, donsuzlar değil, sözde İslâmcılar yapıyor. Rezaletin böylesi şimdiye kadar görülmemişti. Kimbilir daha neler göreceğiz...''
31 Ekim 2005 Pazartesi 10:45

 

MEHMET ŞEVKET EYGİ'NİN YAZISI:

RAMAZAN REZALETLERİ

İSTANBUL’un büyük selatin camilerinden birinin avlusuna çadır kurulmuş, içine sahne yapılmış ve mübarek ayın her gecesinde vur patlasın, çal oynasın. “Ramazan etkinlikleri ve şenlikleri” yapılıyormuş.Ben görmedim, gören bir dostum anlattı; hem öfkelendim, hem üzüldüm, hem de iğrenerek acıdım. Bunu kimler yapıyor? Dinsizler, densizler, donsuzlar değil, sözde İslâmcılar yapıyor. Rezaletin böylesi şimdiye kadar görülmemişti. Kimbilir daha neler göreceğiz...

Edebsizliğin adını Ramazan Eğlenceleri koymuşlar.

Ramazan eğlence ayı değildir, ibadet ve hayır hasenat ayıdır.

İslâm’da eğlenmek yok mudur? Vardır ama dine uygun olmak şartıyla.

Sen Ramazan ayı eğlenceleri diyerek karı erkek herkesi karmakarışık halde bir mekana dolduracaksın ve orada bir sürü fısk ve fücur irtikâb edeceksin, böyle şey olur mu?

Başına Ramazan kelimesini getirmekle fısk ve fücurun meşru hale geleceğini mi sanıyorlar?

Şehrin merkezî bir yerinde çarşı kurmuşlar, birtakım adamlar (daha doğrusu “adamları”) yerleri 9 milyardan alıp 12 milyara devr etmişler ve bu çarşıda nehar-ı Ramazan’da (Ramazan gündüzünde) alenen (açıkça) nakz-ı siyam ediliyor.Bu adamlar İslâm’la, Müslümanlarla alay mı ediyorlar? Bu gibi densizlikleri terbiyeli gayr-i müslimler bile yapmaz. Kırk elli sene öncesini hatırlıyorum, nice gayr-i müslim vatandaşımız, işlettikleri meyhaneleri bir ay kapatırlar, kapısına veya vitrinine “Mübarek Ramazan ayı boyunca dükkanımız kapalıdır” diye bir yafta asarlardı. Şimdiki bazı Ahmetler Mehmetler dünkü Apostollar, Yorgiler, Anastaslar kadar efendi ve vicdanlı değil.

Birtakım densizler bundan yüz sene önceki Şehzadebaşı Direklerarası fısk ve fücurlarını “Nostaljik Eski Ramazan Eğlenceleri” diye canlandırmak istiyor. Neymiş o eski eğlenceler? Direklerarasında salaş tiyatrolar varmış. O zaman Müslüman kadınlar sahnelere çıkıp şarkı söyleyemez, göbek atamazmış; Kantocu Şamram’lar, Virgini’ler, Viktorya’lar teganni edermiş, ucuz orkestralar çalarmış, dinden uzaklaşmış tabaka da keyf çatarmış... Bunların kutsal Ramazan ayı ile o zaman da alakası yoktu, bugün de yoktur.

Ramazan’da karagöz oynatılmasına, ortaoyununa, meddah konuşturulmasına, Şer’i Şerife aykırı olmamak şartıyla ilahîye bir şey demiyorum. Lakin, dinin kesin bir şekilde yasak ve haram kılmış olduğu şeylerin “Ramazan Eğlence ve Etkinlikleri” denilerek yapılmasına bir Müslüman olarak itiraz ediyorum.

Efendiler! Biraz ciddî, biraz kaliteli olunuz.

Fıskın ve fücurun bile kalitelisi olur. Nitekim fahişenin bile kibarı mevcuttur.

Bugünkü Ramazan eğlenceleri son derece kalitesiz, bayağı, pespâyedir.

Sultanahmet’te oturuyorum. Zaman zaman gökgürültüsü gibi sesler duyarım geceleri ve sonra sema aydınlanır, rengârenk ışıklar salkım saçak yere iner. Neymiş, bir takım adamlar maytap eğlenceleri ile zevklenip keyifleniyormuş. Her maytap kimbilir kaç liradır. Memlekette açlıktan kıvranan bunca fakir varken maytaba çuval dolusu para harcanır mı?

Allah rızası için olmak şartıyla Ramazan çadırları kurulmasına ve buralarda yüzlerce, bazen binlerce fakire yemek yedirilmesine karşı değilim, yapanları tebrik ediyorum. Ancak ihlasa dikkat etmek gerekir, yoksa sevabı olmaz.

İhlas ne demektir? Halisiyet, katışıksızlık demektir. Yani ibadet ederken, hayırlı bir iş yaparken sırf (yüzde yüz) Allah’ın rıza ve hoşnutluğunu kazanmak için yapacaksın, araya başka gayeler karıştırmayacaksın.

Halk “Bu adam veya kurum ne dindar, ne hayırlıymış desin” diye yapılanlar ihlasa aykırıdır. Böyle hayırlar ve ibadetler yarın Ulu Mahkemede o riyakârların suratına çarpılacaktır ve onlar Allah, melekler ve insanlar kendilerine lanet eder oldukları halde yüzüstü sürüklenerek Cehenneme atılacaktır. Bu hususta sağlam ve sahih hadîs vardır.

Ramazan’da ciddî, vasıflı, günahsız etkinlik yapılamaz mı? Niçin yapılmasın? Tabiî ki yapılır. Bir kaç örnek vereyim:

(1) Büyük bir meydana Türkiye’nin belli başlı geleneksel millî sanatlarıyla ilgili fuar kurulur; buralarda sanatkârlar veya zenaatkârlar herkesin gözü önünde üretim yaparlar, bunları ucuz fiyatlarla satarlar.

(2) Türkiye’nin en meşhur, en nefis, en leziz tatlıları satılır.

(3) Nefis börekler satılır. (Geçen gün sahurda yemek için iki hizmetime bakan öğrenciyi Sultanahmet Ramazan çarşısına gönderdim. Eli boş geldi... Börek yokmuş!)

Tatlıcıların vitrinleri Şam’daki tatlıcılar gibi olmalıdır. Şam’a gidenler bilir, insan orada bir tatlıcı dükkanının vitrini önünde lâl ü ebkem kesiliyor, seyredip duruyor...

Yahu sucuk ekmekle, kokoreçle (iyi yıkıyorlar mı?), tantunî kebabıyla Ramazan çarşısı mı olur?

Ramazan çarşısında büyük bir çadırda her gece Mevlevî âyini yapılmalıdır. Öyle turistik, uyduruk âyinler değil, gerçek âyinler. Gerçek şeyh olacak, dervişler gerçek olacak, yatsı namazı kılındıktan sonra usûl ve erkânına göre sema yapılacak. Kaliteli turistler, yüksek tabaka gelip hayran kalacak...

İslâm dini yücedir, hak dindir, medeniyet ve şehir dinidir; bu dinin adını kullanarak, başına Ramazan getirerek hokkabazlık, işporta kültürü, ucuz ve âdi eğlenceler sergilenemez.

Kimseyi suçlamıyorum, kural olarak söylüyorum. Ramazan çarşıları ranta, partizanlığa alet edilmemelidir. Dokuz milyara yerler kapatacak, sonra üzerlerine üçer milyar kâr koyarak devredilecek... Bu kadar âdilik, bu kadar köpeklik olur mu?

Ramazan etkinlikleri ve eğlenceleri adı altında çıplak kadınları sahnelere çıkartıp şarkı ve türkü söyleteceksin ve bunu kültürel ve sanatsal faaliyet diye reklam edeceksin. Olmaz olsun, yapanların başında paralansın böyle etkinlikler, eğlenceler!

Efendiler! Edeb istiyoruz... Ciddiyet istiyoruz... İz’an ve vicdan istiyoruz... Dine ve Ramazana saygı istiyoruz...

Sosyolog ve antropolog gözüyle bakılınca, bir müddetten beri İslâmî kesimde büyük bir bozulma, tefessüh (dejenere olma, çürüme), âdileşme ve bayağılaşma görülmektedir.

Bir tekerleme vardır: Delidir, ne yaparsa yeridir...

Bazılarına bakıyorsunuz, sanki “Biz İslâmcıyız, biz Belediyeciyiz canımızın istediğini yaparız...” dercesine sorumsuzca hareket ediyorlar.

Böylelerini uyarıyorum:

Ramazan sizi çarpar...

“Yapıyoruz, bir şey olmuyor...”

Ne zaman çarpacağı belli değildir.Her şeyin bir vakt-i merhunu vardır, o an gelir ve belânızı bulursunuz.

Ahlâka aykırı eğlenceler yapmak istiyorsanız hürriyet var, yaparsınız, ancak bunlara dini, Ramazanı karıştırmayınız.

Ramazan çarşıları, etkinlik ve eğlenceleri gayr-i meşru rantlara alet etmemelidir.

Ramazan çarşılarındaki dükkanlar, standlar doğrudan doğruya oralarda iş yapacak esnafa verilmelidir, üzerine kâr koyarak devretme rezaletlerine meydan verilmemelidir.

Her türlü bayağılıktan, âdilikten, mecâzî mânada ucuzluktan, hokkabazlıktan, soytarılıktan uzak kalınmalıdır.

Ramazan çarşılarında iftardan önce yenilip içilmemelidir.

Kendilerini çok akıllı, çok kurnaz, çok hinoğlu hin sanan birtakım kişiler, başına Ramazan kelimesini getirmekle fısk ve fücurun meşrulaşamayacağını idrak edemiyorlar mı?

Müslüman Allah’tan korkan, halktan utanan kimsedir.

Ramazan ibadet, takva, hayır hasenat, tevbe, kendini islah etme ayıdır. Fısk, fücur, isyan, tuğyan, azgınlık ayı değil.

İlle de para kazanmak istiyorlarsa bin türlü meşru veya gayr-i meşru ticaret, sınaat, zenaat, üretim, alım-satım konusu ve sahası vardır. Onlara yönelsinler. İhtar ediyoruz, uyarıyoruz, mukaddesatımızı, Ramazanımızı kâr âleti yapmaktan kaçınsınlar. Çünkü çarpılırlar, belâlarını bulurlar.

(MİLLİ GAZETE)

 


î Başa
Aşkın yalancı şahit çıktı - Yeni Şafak - 31 Ekim 2005 

î Başa Eski milletvekili Prof. Dr. Orhan Kavuncu, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Yücel Aşkın'ın 1970 yılındaki bir yaralama davasında Dev-Genç örgütü üyesi gençler lehine yalancı şahitlik yaptığının mahkeme kayıtlarında bulunduğunu söyledi.

  • YAKUP BULUT / ANKARA
    Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Yücel Aşkın'ın asistanlık yıllarında Dev-Genç örgütü üyesi gençler lehine mahkemede yalancı şahitlik yaptığı ortaya çıktı.

    "Çıkar amaçlı suç örgütü oluşturmak" ve "ihaleye fesat karıştırmak" suçlarından yargılanan Rektör Aşkın ile aynı üniversitede okuyan eski milletvekili Prof. Dr. Orhan Kavuncu, rektörle birlikte geçirdikleri üniversite yıllarını Yeni Şafak'a anlattı. Kavuncu, 1970 yılında kendisini öldürmeye kalkan Dev-Genç örgütü üyesi gençleri kurtarmak için Aşkın'ın yalancı şahitlik yaptığının mahkeme kayıtlarında bulunduğunu söyledi.

    Tabanca tutukluk yaptı

    Kavuncu, üniversitelerin öğrenci olaylarına sahne olduğu 1970 yılının Mart ayında solcu gençlerin saldırısına uğrayınca yargıya müracaat etmiş. Yaklaşık 40 solcunun kendisine ve arkadaşına saldırdığını ifade eden Kavuncu, Yücel Aşkın'ın o dönemde üniversitede asistan olduğunu ifade etti. Eski milletvekili, o gün yaşananları şöyle anlattı:

    "O gün ülkücülerden Süleyman Üzmen şehit edilmişti. Aynı gün öğleden sonra tereddüt ederek bir arkadaşımla derse gittik. Devrimciler bir hazırlık yapmış. Ders arasında sınıf boşaldı. Başka sınıftan solcular geldi. Forum yapacaklarını söyleyince dışarı çıktık. Peşimizden geldiler. 40 kişi üzerimize çullandı. Arkadaşım Halit, yerde yatıp bağırıyordu, 'Öldürüyorlar beni, kurtarın' diye. Onu öyle görünce cebimdeki bıçağı çıkarıp savurdum. Solcu öğrencilerden Şemsettin Evrensel bana tabanca çekti. Filmlerdeki kovboylar gibi ben bıçakla, o tabancayla karşı karşıyaydık. Sonra tabancayı tetikledi. Ağzında mermi varmış mekanizmayı çalıştırıp ikinci bir mermi sürmek isteyince, bir merminin yere düştüğünü, tabancasının tutukluk yaptığını gördüm. Hocalar yukarıdan olayı görüyorlarmış. Mehmet Aktaş hoca indi, atladı üstüne, tabancayı aldı. Ateşlese hoca ölecekti. Ama olay esnasında hocalar da gördü, Yücel Aşkın orada değildi."

    Savunduğu adam itiraf etti

    68 kuşağı olarak sol-sağ kutuplaşmasını çok derin yaşadıklarını söyleyen Kavuncu, 1970'li yıllarda solcu gençlerin Fikir Kulüpleri Federasyonu'nda toplandığını belirterek, "Bu örgüt sonradan isim değiştirdi ve Devrimci Gençlik Federasyonu (Dev-Genç) oldu. Yücel Aşkın oranın en aktif üyesiydi" diye konuştu. Aşkın'ın aynı örgütün üyesi olan gençleri kollamak için mahkemede şahit olduğunu aktaran Kavuncu, "Yücel Aşkın, devrimci gençlerin ceza almaması için mahkemeye yalan beyanda bulundu. O tabanca çeken çocuğun o saatte orada olmadığını, kendi gruplarıyla odasında çay içtiğini söyledi. Ancak mahkeme beyanının gerçek dışı olduğuna hükmetti ve arkadaşlarını suçlu bularak ceza verdi. 1 ay hapis yattı ve para cezası ödeyip çıktı o genç. Hatta daha sonra bir yerlerde karşılaştığımızda davayla ilgili herkesin içinde bana pişman olduğunu, o olayda yalan beyanda bulunduğunu ifade etti" şeklinde konuştu.

    Tabanca tutukluk yaptı kurtulduk

    Fakültenin dekanı Prof. Dr. Şahabettin Elçi'nin de tesadüfen olay yerinde olduğunu aktaran Kavuncu, "Şehabetin Bey 'Ayıp değil mi, kardeş değil misiniz, niye kavga ediyorsunuz?' di-yerek müdahale etti. Hiç unutmam içlerinden biri 'Hocam ne kardeşi Orta Asya'dan gelmiş köpek o' dedi. Hoca 'Tamam oğlum, çıkın' falan derken, tabiî içerde bir grup hocaya kafa tuttu. Diğerleri peşimizden geldiler ve asıl büyük hadise dışarıda oldu. Tabanca tutukluk yapmasa kurtulamayacaktık" dedi. Kavuncu, Türkiye'yi bölmek isteyenlerin sağ-sol kavgası ile o günkü gençliği kullandığını söyledi.

    Geçmişten bahsetmezdik

    Prof. Dr. Orhan Kavuncu, Yücel Aşkın ile birlikte Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesini bitirdi. Aynı üniversitede Aşkın'dan 2 yıl sonra asistan oldu. Mesai arkadaşlıklarında Aşkın'la selamlaşmaya başladıklarını belirten Kavuncu, daha önce yaşadıkları olayları hiç konuşmadıklarını söyledi. Akademik kariyerinden sonra 1995-99 yılları arasında BBP'den milletvekilliği yapan Kavuncu, halen Ankara Ticaret Odası Meclis Başkanı Nuri Gürgür'ün danışmanlığını yapıyor.

    Fakülte baskınlarında ön sıradaydı

    Halen Van M Tipi Cezaevi'nde tutuklu bulunan Aşkın'ın o dönemdeki öğrenci olaylarında çok aktif olduğunu kaydeden Orhan Kavuncu, şöyle devam etti: "Dev-Genç üyesi gençler Ziraat Fakültesini basmıştı. Üniversiteyi boykot ediyorlardı. Bu öğrenciler arasında Yücel Aşkın da vardı. O dönemde üniversite yönetimi de solcuların elindeydi. Aşkın'la o yıllarda değil ahbaplık, selamlaşma konuşma yok. İdeolojk kutuplar ve gerginlik had safhada. Ama mesela o bahsettiğim mahkemelik olayda bana ilk yumruğu vuran adam sonra hapisten çıktı ve benim öğrencim oldu. Okan Alpar diye bir arkadaştı. O da sonradan üniversiteye intisap etti. Mesai arkadaşı olduk ama o günleri konuşamazdık, zaten konuşursak eski günleri hatırlayıp gerilmekten başka bir işe yaramazdı."

  •  


    î Başa
    Yahudi Jozef neden asıldı? - Hürriyet - 31 Ekim 2005


    Sefa KAPLAN

    î Başa Kubilay’ın katledilmesinden sonra idam edilenler arasında bir Yahudi’nin de bulunduğu bilgisi, başta Prof. Mete Tunçay’ın, ‘Türkiye Cumhuriyeti’nde Tek Parti Yönetiminin Kurulması (1923-1931)’ olmak üzere dönemi inceleyen bütün kitaplarda yer alıyor. Ancak, konuyu yeniden gündeme getiren Tempo Dergisi oldu.

    Derginin Genelkurmay kaynaklarından edindiği bilgiye göre, Hayim oğlu Jozef, Menemen’de bakkallık yapan bir kişiydi. Ayaklanmacıların Kubilay’ın kesik başını bayrağa takmak için kullandığı ipi satan da Bakkal Jozef’ten başkası değildi.

    SERBESTÇİLERİN BİRİNCİSİYDİM

    Oysa, Türkiye Yuhudileri konusunda yaptığı nitelikli araştırmalarla tanınan Rıfat N. Bali, meselenin pek de böyle olmadığını söylüyor. Bali, Hayim oğlu Jozef’in iddia edildiği gibi Menemen’de bakkallık yapmadığını, sadece bir iş için orada bulunduğunu özellikle vurguluyor. Kasabanın ana caddesinde toplanan kalabalığı görünce merak ederek yanaşmış ve yaşanan vahşetin bütün safhalarına tanık olmuştu.

    Rıfat N. Bali, dönemin gazetelerinden Vakit’in ve Cumhuriyet’in, idamdan önce Hayim oğlu Jozef’le söyleşi yaptığını da tespit etmiş bulunuyor. Jozef, Vakit muhabirine şunları söyleyecektir:

    ‘Yaşasın şeriat, şeriat isterim’ diye bağırdım diye beni buraya getirdiler. Neme lazım benim şeriat? Şeriat nerede ben nerede? Ben Museviyim havraya bile gitmem. Benim işim tekkede, kahvede altı kol iskambil oynamaktır. Amma serbestçilerin (Serbest Cumhuriyet Fırkası kastediliyor) birincisiydim.’

    Haim oğlu Jozef, tutuklanarak idama mahkum edilmesini, hükümetle Serbest Cumhuriyet Fırkası arasındaki siyasi çekişmeye bağlıyor.

    Yine Bali’den edindiğimiz bilgilere göre, 27 Şubat 1931 tarihli The Jewish Chronicle Gazetesi’nde, artık idam edilmiş bulunan Jozef’in şu sözleri yer alacaktır:

    ÇOK YAŞA CUMHURİYET

    î Başa ‘Kalabalıkla birlikte ‘Yaşasın şeriat’ diye bağırmakla suçlandım. Ancak ben Yahudi’yim ve farmasonum. Bu gösteri ile ne alakam olabilir? Hakikat şu ki ben Fethi Okyar Bey’in Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın üyesiyim ve hükümet canımı almak istiyor.’
    Haim son dakikaya kadar masum olduğunu tekrarlayacaktı. İdam sehpasında ilmiği kendisi boynuna geçirecek, son nefesini verirken ‘Çok Yaşa Türkiye Cumhuriyeti’ diye bağıracaktı. İdamdan sonra yakınlarının Filistin’e göç ettikleri söylenir.’

    KÖR OLAYIM ALKIŞLAMADIM

    Cumhuriyet Gazetesi muhabiri de idam edilmeden önce Jozef’le bir görüşme yapmıştır. Muhabirin ifadesiyle, ‘Ağlamaktan gözleri şişen Jozef’ ona şunları söyleyecektir: ‘Ben hükümet konağı önünden geçiyordum. Herkes toplanmıştı. Ben de seyretmeye başladım. Bir hoca ‘Ben Mehdiyim’ dedi. Sonra zabitin başını kesti. Herkes alkışladı. Ben sadece baktım. Kör olayım ben alkışlamadım.’

    Araştırmacı Rıfat N. Bali, kendi kanaatini ise şu sözlerle aktarıyor: ‘Halkın tepkisini belirten gözlemlerden dolayı Jozef’in idam edildiğini sanıyorum. Yani Jozef belki el çırpmıştır, belki de denildiği gibi şehit Asteğmen’in katillerine halat vermiştir. SCF üyesi olduğundan idam edildiğini sanmıyorum.’

    İdamlıklar Tempo’da

    Menemen’de Kubilay’ın katledilmesine karıştıkları için idam cezasına çarptırılanların bir bölümünü gösteren bu fotoğraf ilk kez Tempo Dergisi’nde yayımlandı. Fotoğraftakilerin arasında Jozef’in yer alıp almadığı ise bilinmiyor.
     
     


    î Başa
    Milletin kurtuluşu milletin azim ve kararı ile olacaktır kararı sadece kendine güvenme kararlılık Amasya...
     


    î Başa
    GELDİKLERİ GİBİ GİDERLER -
    (En Meşum anda dahi Kararlılık, açıklık her türlü tehdit ve zorluğa karşı yapılması gereken konusunda net inanç s.) - Yıldırım Orduları Komutanı Mustafa Kemal İstanbul'a geldiğinde işgal donanmasının boğazda demirli toplarını dolmabahçeye çevirmiş gördüğünde haydarpaşadan karşıya geçerken)
     


    î Başa
    Cumhuriyet için başımız dik mi? - Behiç Kılıç - İnternethaber 
         Değerli dostumuz Alper Şirvan herkese gönderdiği mesajını bize de iletti, şöyle diyor..

    Cumhuriyetimizin 82.Yılını Kutlarken, Atatürk başta olmak üzere Cumhuriyetimizi türlü emeklerle ve canları pahasına kuran ecdadımızı, "O ÇILGIN TÜRK'LERİ", saygı, rahmet ve özlemle anıyoruz.

    NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!

    Sayın Şirvan, Cumhuriyetin 78. yılında da şu dizeleri kaleme almıştı..

    î Başa 'Senin değil dediler kültürün, soyun, sopun,
    Mandasına giriver o malûm ahtapotun...
    Tahammülü yoktu Türk'e 'hristiyan beyaz adamın',

    Şimdi de 'globalleşme' dediler adına bu girdabın...

    '-Vazgeç sen benliğinden, adsız bir kabile ol!
    Üretmeyi bırak artık, bizden al, hem de bol bol!'
    Diye yaygarası kopar 'tek dişli canavarın...'

    Ey Akif, söyle bana; nerde vâdettiğin yarın?
    Olmasa da önünde ne bir yol, ne de bir yön,
    Ey büyük Türk Milleti! Titre ve kendine dön!
    Bakma sen birliği ağzında geveleyene;
    Atatürk demiş zaten: 'Ne mutlu Türk'üm diyene!'

    Alper Şirvan
    30 Ekim 2001, Salı
    'Cumhuriyet'in bu 82.yılında durumumuz ne kadar iç açıcıdır'. Başbakan Erdoğan, yıldönümü nedeniyle vatandaşlara hitaben şunları söyledi.

    'Türkiye Cumhuriyeti'nin, kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün gösterdiği muasır medeniyetler seviyesini aşma hedefine bugün her zaman olduğundan çok daha yakındır. Türk milletinin bu müşterek amacına ulaşmada en önemli merhalelerden biri olan Avrupa Birliği ile tam üyelik müzakerelerinin başlamasının Cumhuriyet'in en önemli başarılarından biridir. Erdoğan, mesajında şunları kaydetti:

    ''Hiç kuşkusuz bu başarıda milletimizin yüksek iradesi ve kurumlarımızın azim ve gayreti temel belirleyici olmuştur. Bugün vatandaşlarımız, çok ağır bedellerle, büyük cefa ve zorlukların ardından sahip olduğumuz hür ve bağımsız cumhuriyetimizin değerini çok iyi bilmektedir. Cumhuriyet'in kuruluş ideallerini hayata geçirmek için atılan her adımın, gösterilen her çabanın arkasında aziz milletimizin işte bu iradesi bulunmaktadır.
    Milletimiz, Türkiye'yi çağdaş ve demokratik dünya ile bütünleştirmek için 82 yıl önceki azim ve kararlılığına bugün de aynen sahip olduğunu her vesile ile ortaya koymaktadır. Cumhuriyet'i kuran milli mücadele ruhu, on yıllar boyunca olduğu gibi bugünlerde de milletimizin her bir ferdinin, özellikle de genç kuşaklarımızın ilham kaynağıdır. Bu ruh ve inançla, Türkiye Cumhuriyeti'nin 100. yaşına dünyanın en parlak yıldızı olarak girmesi için hiç durmadan çalışacak, yenilenecek, zenginleşecek, büyüyeceğiz.
    Laik, demokratik ve sosyal bir hukuk devleti nitelikleriyle Cumhuriyetimiz, aziz milletimizin gelecek umutlarının teminatı olduğu gibi bölgesel ve küresel ölçekte de barış ve istikrar unsuru olmaya devam edecektir.
    Bugün Cumhuriyetimizin 82. kuruluş yıldönümünü ve Cumhuriyet Bayramımızı gururla, onurla, coşkuyla ama en çok da umutla kutlarken, başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere bütün şehitlerimizin, gazilerimizin, isimsiz kahramanlarımızın aziz hatırasını saygıyla anıyoruz.
    Bayramınız kutlu olsun...''

    Hal böyle ise durum muhteşemdir...

    Hal böyle midir?..

    300 milyar dolar borca, İstanbul'a dayatılan Dubai Towers'lara, Oferport'lara, Misak'ı milli sınırlarını delen anlaşmalara şapka çıkarılmasına..
    Hele hele geleceğin teminatıdır denilen çocuklara reva görülenlere bir bakıp cevap verelim...

    Cumhuriyet'in kuruluş ruhunun neresindeyiz..

    Efendiler..!

    Cumhuriyet, kuruluşunun 10. yılında Atatürk'ün sağlığında ibra edilmiş, bu ibradan tertemiz, büyüyen gelişen, muassır medeniyeti kucaklamaya koşan bir şekilde çıkmıştır. Mustafa Kemal Atatürk, O gün vatandaşlara Cumhuriyetin gelişimini büyük bir gururla şöyle müjdelemiştir.
    'Türk Milleti!

    Kurtuluş savaşına başladığımızın 15'inci yılındayız. Bugün
    cumhuriyetimizin onuncu yılını doldurduğu en büyük bayramdır.

    Kutlu olsun!

    Bu anda büyük Türk milletinin bir ferdi olarak bu kutlu güne kavuşmanın
    en derin sevinci ve heyecanı içindeyim.

    Yurttaşlarım!

    Az zamanda çok ve büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü, Temeli, Türk
    kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyetidir. Bundaki
    muvaffakiyeti Türk milletinin ve onun değerli ordusunun bir ve beraber
    olarak azimkarane yürümesine borçluyuz. Fakat yaptıklarımızı asla kafi
    göremeyiz. Çünkü daha çok ve daha büyük işler yapmak mecburiyetinde ve
    azmindeyiz. Yurdumuzu dünyanın en mamur ve en medeni memleketleri
    seviyesine çıkaracağız. Milletimizi en geniş refah, vasıta ve
    kaynaklarına sahip kılacağız. Milli kültürümüzü muasır medeniyet
    seviyesinin üstüne çıkaracağız. Bunun için, bizce zaman ölçüsü geçmiş
    asırların gevşetici zihniyetine göre değil, asrımızın sürat ve hareket
    mefhumuna göre düşünülmelidir. Geçen zamana nispetle, daha çok
    çalışacağız. Daha az zamanda, daha büyük işler başaracağız. Bunda da
    muvaffak olacağımıza şüphem yoktur. Çünkü, Türk milletinin karakteri
    yüksektir. Türk milleti çalışkandır. Türk milleti zekidir. Çünkü Türk
    milleti milli birlik ve beraberlikle güçlükleri yenmesini bilmiştir. Ve
    çünkü, Türk milletinin yürümekte olduğu terakki ve medeniyet yolunda,
    elinde ve kafasında tuttuğu meşale, müspet ilimdir.

    Şunu da ehemmiyetle tebarüz ettirmeliyim ki, yüksek bir insan cemiyeti
    olan Türk milletinin tarihi bir vasfı da, güzel sanatları sevmek ve onda
    yükselmektir. Bunun içindir ki, milletimizin yüksek karakterini, yorulmaz
    çalışkanlığını, fıtri zekasını, ilme bağlılığını, güzel sanatlara
    sevgisini, milli birlik duygusunu mütemadiyen ve her türlü vasıta ve
    tedbirlerle besleyerek inkişaf ettirmek milli ülkümüzdür. Türk milletine
    çok yaraşan bu ülkü, onu, bütün beşeriyete hakiki huzurun temini yolunda,
    kendine düşen medeni vazifeyi yapmakta, muvaffak kılacaktır.

    Büyük Türk Milleti,

    On beş yıldan beri giriştiğimiz işlerde muvaffakiyet vaat eden çok
    sözlerimi işittin. Bahtiyarım ki, bu sözlerimin hiçbirinde, milletimin
    hakkımdaki itimadını sarsacak bir isabetsizliğe uğramadım. î Başa Bugün, aynı
    iman ve katiyetle söylüyorum ki, milli ülküye, tam bir bütünlükle
    yürümekte olan Türk milletinin büyük millet olduğunu, bütün medeni alem,
    az zamanda bir kere daha tanıyacaktır. Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün
    unutulmuş büyük medeni vasfı ve büyük medeni kabiliyeti, bundan sonraki
    inkişafıyla, atinin yüksek medeniyet ufkunda yeni bir güneş gibi
    doğacaktır.

    Türk Milleti!

    Ebediyete akıp giden her on senede, bu büyük millet bayramını daha büyük
    şereflerle, saadetlerle huzur ve refah içinde kutlamanı gönülden dilerim.

    Ne mutlu Türküm diyene!

    Ankara, 29 Ekim 1933 '
    Atatürk
    'ün ölümünden hemen sonra Cumhuriyet, Kurtuluş Savaşı Kahramanları'nın şehit ve gazilerin ruhlarını incitecek şekilde 'Gaflet, dalalet ve hatta hıyanet' içerisinde tırtıklanmağa başlandı. Onlarca yıldır, Cumhuriyeti yiyip bitiriyoruz..

    Tahribatta hepimizin payı var..

    Ve her yıldönümünde, asil rihindan giderek uzaklaştırdığımız Cumhuriyet'i andığımızı ilan edip Atatürk'e söz veriyoruz..
    'Muassır medeniyeti yakalıyacağız rahat uyu..'
    Mustafa Kemal Paşa, cennetteki en rahatsız ruhtur sayemizde..
     
    Hakan Albayrak


    î Başa
    Misyonerlik furyası ve “Dosteli”nin karşı atağı - Hakan Albayrak  
    Hakan Albayrak
    29.10.2005
    Bazı arkadaşlar buna çok kızıyorlar, ama ben ısrar ediyorum: Misyonerlik bir insanlık suçudur.
    Hıristiyan misyonerliğini İslâmî tebliğ faaliyetleri ile aynı kefeye koyup “inanç, fikir ve ifade hürriyeti”nden dem vurarak Franklin Graham, Benny Hinn, Jimmy Swaggart gibi canavarların İslâm’a açtıkları topyekün savaşa çanak tutmak aptallıktır.
    Katolik misyonerliği –bilhassa Afrika’da- büyük bir sorundur ve her şeyden önce Fransız emperyalizmine hizmet eder (Fransa laiktir-maiktir, ama Fildişi Sahili’nde hükümet Fransa’ya posta koyunca bu Afrika ülkesindeki Katolik misyonerler halkı hükümete karşı kışkırtmaya başladılar. Yani Fransa ile Katolik misyonerliği arasında organik bir bağ var. Bu bağı Ruanda’da da görmüştük). Fakat, bugün misyonerlik dediğimiz zaman öncelikle Protestan-Siyonist propagandadan bahsediyoruz. Bu propagandanın başını yukarıda mezkûr alçaklar çekiyor. “Müslümanların tanrısıyla bizim tanrımız aynı değil”, “İslâm şeytani bir dindir”, “Muhammed bir teröristtir” diyor bu alçaklar (yüzbin kere haşa). Kapalı kapılar ardında değil, milyonlarca kişinin izlediği televizyon programlarında söylüyorlar bunları. Utanmadan, sıkılmadan, alenen söylüyorlar. İslâm’a ve Müslümanlara açıkça sövüyorlar. Sonra da “Samaritan’s Purse” gibi sözde yardım teşkilatlarıyla Afganistan’da, Irak’ta, Türkiye’de Müslümanlara bir “şefkat eli” uzatıyorlar. Nedir bu “şefkat eli”nin ‘hikmet’i? İnsan işini gücünü bırakıp nefret ettiği kimselerin yardımına koşar mı? Hiç şüphe yok ki “Samaritan’s Purse” gibi teşkilatlar, Müslümanlara kurulan Protestan-Siyonist komplonun bir parçası. Önce “yardım teşkilatları” aracılığıyla “şefkat eli”ni uzatıyor, sonra apartman kiliselerinde “misyon” kazığını sokuyorlar. Peygamber Efendimiz’e ve Kur’an-ı Kerim’e hakaretle başlayan “misyon”, Müslümanlara “şeytanın ordusu” damgasının vurulması ve “Tanrı ile şeytanın savaşında Tanrı’nın yanında yerini al!” çağrısı ile son buluyor. Hamiş: Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Protestan-Siyonist ‘ulema’ya göre Yahudilerle Araplar arasındaki savaş, Tanrı’yla şeytan arasındaki savaştır; İsrail’in yanında yer almak, Tanrı’nın yanında yer almaktır (tekrar yüzbin kere haşa).
    Evet, misyonerlik bir insanlık suçudur, çünkü ilk başladığı günden beri işgalden, katliamdan, sömürüden başka bir şeye hizmet etmemiştir. Kenya’nın kurucu lideri Kenyatta’nın dediği gibi: “Misyonerler buraya geldiklerinde bizim toprağımız, onların İncil’i vardı. Gözlerimizi kapayıp huşu içinde dua etmemizi istediler. Dediklerini yaptık. Gözlerimizi açtığımızda toprak onların olmuş, bize de İncil kalmıştı.” Zimbabve Cumhurbaşkanı Robert Mugabe de Afrikalıların köleleştirilmesi ve Afrika’nın sömürgeleştirilmesinde kilisenin birinci dereceden sorumluluk sahibi olduğunu söylüyor. Kenyatta Müslüman değildi, Mugabe de Müslüman değil. Yani misyonerliğe tepki duymak için ille de Müslüman olmak gerekmiyor. Anglo-Amerikan imparatorluğunun kulu-kölesi olmak istemeyen, Protestan-Siyonist tezgâhta öğütülmek istemeyen, ülkesinin sinsice işgal edilmesini istemeyen herkes, misyonerliğe karşı cephe almalıdır. İman ehli, hakikatin üstünü örtenlere (bu durumda misyonerlere) ‘dur’ deyip, önüne gelene hakikati tebliğ edecek. İman ehli olmayan anti emperyalistler de dini öcü gibi görmekten vazgeçip onlara destek olacak, en azından köstek olmayacak.
    Misyonerliği “ulusalcı” söylemle veya “bilimin ışığı” edebiyatıyla durduramayız (“Bilim Kutsal Bir İnektir” diye kitaplar yazılıyor artık). Modern dünyanın acımasızca ezdiği yürekler, bir damla maneviyat için çırpınıp duruyor; Boğaziçi Üniversitesi mezunu bir genç, içine düştüğü boşluktan “Kuvayı Milliye ruhu”yla veya “bilimsel veriler”le çıkarılamaz; ille de din gerek. Allah indinde din yalnızca İslâm’dır, ama İslâm’ın olmadığı/oldurulmadığı yerde misyonerlerin mesajı da din gibi algılanıp yüreklere nüfuz edebiliyor işte. Bunun önüne geçmek için Peygamber Efendimizi (sav) ve Kur’an-ı Kerim’i, İslâmi hassasiyetlerin en zayıf olduğu veya en zayıf göründüğü yerlerden başlayarak, insanlara, mümkün olan en güzel şekilde takdim etmek lazım.
    Allah Teala razı olsun, Dosteli Derneği bunu aşk ve şevk ile yapıyor. Genel merkezi İstanbul’un meşhur Bağdat Caddesi’nde olan bu derneğin mümtaz üyeleri, misyonerlerin ağızlarını sulandıran mekânlarda Peygamber Efendimizi ve Kur’an mucizesini anlatan yüzbinlerce nüsha kitap dağıttı bugüne kadar. Kitap dağıtmakla yetinmediler, mümkün olduğu kadar çok insanla uzun soluklu diyaloglar kurdular. Sıcak, samimi, muhabbet dolu diyaloglar. İslâm ile insanlar arasına çekilen perdeyi yırtan diyaloglar…
    Ve Dosteli’nin misyonerliğe karşı irşad seferberliği devam ediyor: Yarın (Pazar), mübarek Kadir Gecesi münasebetiyle, 15:00-17:00 saatleri arasında, İstanbul’un neredeyse her köşesinde “Bir Karşılaştırma: Kur’an ve İncil” kitabı dağıtılacak. Dağıtım merkezleri arasında Capitol, Metro City, Tepe Nautilus, Carrefour Kozyatağı, Profilo Mecidiyeköy, Bakırköy Cumhuriyet Meydanı, Kadıköy Bağdat Caddesi, Taksim İstiklal Caddesi, vapur/deniz otobüsü iskeleleri, metro/tramvay durakları ve üniversite kampusları da var.
    Cenâb-ı Allah, Dosteli’nin gayretlerini bereketlendirsin.
    Kadir Gecesi’nde rahmet yağmuruna tutsun
    NOT: Dosteli’yle irtibat kurmak için (0216) 3551128 – 3551129 nolu telefonları arayabilirsiniz. Elektronik posta adresi: [email protected]
     



    î Başa
    AIDS'E TÜRK TOKADI - Haber Vitrini 


    î Başa Avustralya'da yaşayan Türk doktor, kurbağanın terinden ilaç yaparak AIDS virüsünü yok etmeyi başardı. Müthiş buluşla, çağın vebası tarihe karışacak!.
    29 Ekim 2005 Cumartesi 11:47

     

    Türk doktorlar, adlarını tıp tarihine altın harflerle yazdırmaya devam ediyor. Doç. Dr. Derya Unutmaz da, bu müthiş Türkler'den biri.

    Mikrobiyoloji konusunda çalışmalarını yürüten Avustralya'nın Vanderbilt Üniversitesi öğretim görevlilerinden Doç. Dr. Derya Unutmaz, aynı üniversitede görevli 2 bilimadamıyla birlikte kurbağalar üzerinde araştırmalarını yoğunlaştırdı. Türk doktorun araştırmasında, kurbağaların terlemeleri sırasında çok özel antibakteriyel peptidlerin (protein benzeri küçük moleküller) de salgılandığı ortaya çıktı. Bu terin içindeki kimyasal maddelerin AIDS hastalığına sebep olan HIV virüsünü yok edecek kadar güçlü olduğu belirlendi.

    TAMAMEN YOK EDİYOR
    Avustralya
    gazeteleri olayı, "HIV'e karşı savaşta çok güçlü yeni bir silah" diye manşetten verdi. Bu buluş, maymunlarda da denendikten sonra özellikle vajinada kullanılacak HIV öldürücü kremlerin yapılması planlanıyor. Her yıl dünyada 4 milyon kişinin HIV virüsüyle karşı karşıya geldiğini belirten Unutmaz, "Kurbağa teriyle yapılan deneylerde yüzde 99 oranında başarı elde ettik" diyerek müjdeli haberi verdi.
    (TAKVİM)

     


    î Başa
    Vural Savaş Ne Demiş - Mehmet Şevket Eygi - Milli gAzete 
    Mehmet Şevket Eygi
    29.10.2005
    TÜRKİYE’deki düzenin ve resmî ideolojinin en yaman savunucularından Yargıtay Onursal Başsavcısı VuralSavaş ile yapılan mülakatı YENİ ÇİZGİ dergisinde okudum.Mülakat geleceğe dair karamsar kehanetlerle doludur. Vural, bazıları doğru, bazıları çok yanlış hükümler vermektedir.Türkiye’de önümüzdeki üç ay içinde bir darbe olabileceğini söylemektedir. Aşağıda bu yazıdan bazı cümleler ve hükümler okuyacaksınız.Bunların bir kısmı hakkında cevaplarımı ve görüşlerimi de ekleyeceğim. Bazılarının cevaplarını başka bir yazımda vereceğim. VuralSavaş ne diyor?
    (1) “Sözde profesörler ve medya halkımızı doğru düşünemez hale getirdi...” Doğru bir hüküm... Ancak bu yeni bir şey değildir. Türkiye halkının beyni 70-80 seneden beri yıkanmaktadır.
    (2) “Dış güçler Türkiye’yi, tarikatları ve medyayı kullanarak seçimleri yönlendirdiler...”
    (3) “Bir partiyi emperyalist devletlerin büyükelçileri destekliyorsa, bir takım Siyonist kuruluşlar destekliyorsa beyinler yıkanmış demektir.”
    (4) “Geçen seçimlerde bütün bu güçler AKP’yi destekledi. Soros dahil, Türkiye gibi ülkeleri yönlendirmeye çalışan birtakım kişiler, bölücülüğe hizmet etmeyecek hiçbir kişiyi desteklemezler.”
    (5) î Başa (Emperyalist dış güçleri kasd ederek) “Önce ekonomiyi çökertiyorlar. Arkasından da kendilerinin emellerine hizmet edeceklerine inandıkları kişileri iş başına getiriyorlar.”
    (6) “Bizde Nurcular, Naşkibendiler, Fethullahçılar ABD ne isterse yaparlar.” Bu genelleme son derece yanlıştır, esassızdır. Bütün Nurcuları, Nakşibendileri aynı kefeye koymak realiteyi görmezlikten gelmektir.Nurculuğun temel prensiplerinden biri “Euzü billahi mineşşeytan vessiyase”dir, yani “Şeytan’dan ve siyasetten Allah’a sığınırım” ilkesidir. Gerçek Nurcular hiçbir zaman din ile siyaseti birbirine karıştırmaz. Demirel’i neredeyse Mehdi ilan edenler Nurculuğun tamamını temsil etmezler, onlar küçük ve marjinal bir fraksiyondur. Nakşibendilere gelince, onlar da günlük âdi politikaya karışmazlar, kutsal olan dini, süflî siyasetin üzerinde tutarlar. Bir kısım Fethullahçılar maalesef Amerikalı agresif misyonerlerle işbirliği yapmakta, Dinlerarası Diyalog ve Hoşgörü bayrağını dalgalandırmaktadır.
    (7) “Bizdeki bütün siyasal İslâmcılar ulusal bütünlüğe sahip bir Türkiye’yi istemedi.”
    Bu iddia son derece haksızdır. 23 Nisan 1920’de Ankara’da Büyük Millet Meclisi’nin açılması ile başlayan Millî Kurtuluş Hareketi tamamen islâmî bir cihad hareketidir.Bu konuda en uzman kişi olan tarihçi Prof. Mete Tunçay’a sorunuz, bunu belgelerle isbat edecektir. î Başa İlk Büyük MilletMeclisi hükümeti o kadar dindar, o kadar dinci idi ki, altında Mustafa Kemal’in imzası bulunan bir “Men’i Müskirat Kanunu” (Alkollü İçkileri Yasaklama Kanunu) çıkartmıştır. O Meclis’in hükümetindeki Şer’iye Vekaleti (Şeriat Bakanlığı) İstanbul’da açılıp saçılan ve balolara giden Müslüman kadınları şiddetli bir şekilde tenkit eden ve İstanbul geri alındığında sizlerden hesap soracağız diyen tehditkâr bir bildiri yayınlamıştır.
    î Başa Birtakım Selanik Dönmeleri Amerikan mandası isterken nice sarıklı Şeriat âlimi ve Tarikat şeyhi millî mücadeleyi destekledi. Meclis’te 70 kadar sarıklı milletvekili vardı. O günden bu güne Müslüman çoğunluk ülke bütünlüğüne sahip çıkmıştır. Hiçbir Müslüman, Türkiye’nin bölünmesini, parçalanmasını istemez.
    Ancak Türkiye’yi korumak başka şeydir, mevcut sistem veya düzeni, mevcut resmî ideolojiyi desteklemek başka şeydir.
    (8) î Başa “Erdoğan geçen sene 100’üncü yılını kutlamış bir Siyonist teşekkülden ödül aldı. Bu örgüt, Malatya’ya kadar olan Arz-ı Mev’ud sınırlarındaki Büyük İsrail devletini istemekte. Bu örgüt Erdoğan’dan başka 10 kişiye ödül vermiş. Bu kişilerin 9’u İsrail cumhurbaşkanı. İlk defa Musevi olmayan biri bu cesaret ödülünü aldı.”
    (9) î Başa “.....Suriye ve İran’a yapılacak saldırılarda AKP’nin kendilerini desteklemediği an, onu üç ay bile iktidarda bırakmazlar. Askerî müdahale dahil, ben her şeyi beklerim..... Dış ülkelerle işbirliği yaptıkları sürece iktidarda kalacaklarını biliyorlar.”
    (10) “AB’ye giriş macerası Türkiye cumhuriyetinin sonunu getirecektir.”
    (11) (Askerî darbe olursa sorusunu cevaplarken) “Askeri müdahalelerden sonra da iyi şeyler olmaz. Askerler Dünya Bankası’ndan birini getirirler. ABD’nin istediği adamı başbakan yaparlar. Zaten iyi niyetleri nedeniyle başarılı olamazlar.”
    (12) “Bütün siyasal İslâmcılar PKK’nın silah arkadaşlarıdır.” Ne kadar insafsız ve yersiz bir karalama... Radikal gazetesinde Neşe Düzel, gazeteci Avni Özgürel’le bir röportaj yapmıştı. Bunda PKK’yı elaltından birtakım güçlerin ve çetelerin desteklediği iddia ediliyordu. PKK savaşı, birtakımlarına yüz milyarlarca dolarlık rantlar kazandırmıştır. PKK savaşının gölgesinde uyuşturucu helikopterle taşınmıştır.
    Bir ara PKK’nın askerlerimize sıktığı mermiler Makina Kimya Endüstrisi malı idi.
    (13) “İran’a yapılabilecek bir harekatta destek sözü verilmiştir. Bunda Türk Silâhlı Kuvvetleri mahzur görmemiştir.”
    (14) “Hangi ülkede siyasal islâmcılar varsa, en çok yolsuzluk o ülkededir.”
    (15) “Kabahat dinimizde değil, dini siyasete alet eden kişilerdedir.”
    (16) “Kabinenin dörtte üçü Nakşibendi tarikatıdır.”
    (17) “Atatürkçüler, Alevi vatandaşlar, örtünmeyenler zenci muamelesi görüyor.”
    Vural Savaş ne acayip lâflar etmiş. Biz dindar Müslümanlar da “Başları örtülü Müslüman kadın ve kızlar, sakallı erkekler sömürge yerlisi, ikinci sınıf vatandaş, zenci ve parya muamelesi görüyor” diyoruz... Alevi vatandaşlarımız içinde de örtünen hanımlar var. Onbinlerce dindar Müslüman kız başları kapalı diye okullara, üniversitelere sokulmuyor. Sonra Vural Savaş kalkmış, Atatürkçüler, örtünmeyenler zenci muamelesi görüyor diyor. Tam tersine...
    (18) “Binlerce, on binlerce okul müdüründen tekinde alevi öğretmen olmuş mudur?”
    Biz ise bazı önemli kuruluşlarda ve kurumlarda alevi kadrolaşması olduğunu duyuyoruz...
    *
    Bir hukukçu ve okur-yazar olarak Vural Savaş’ın düştüğü en büyük hata, devletle sistem, devletle resmî ideoloji arasındaki farkı idrak edememesidir.
    Devlet başka şeydir, sistem veya düzen başka şey.
    Bunlar, kavram olarak birbirinden ayrılmazsa, ayrı olarak mütalaa edilmezse ortaya bir kavramlar kargaşası çıkar.
    Vural Savaş, devletle sistemi, devletle resmî ideolojiyi özdeş hale getiriyor. Türkiye’yi bugün içinde bulunduğumuz dehşetli krize sokan işte budur.
    Devleti yaşatmak, ayakta tutmak, güçlendirmek için, onu resmî ideoloji yükünden kurtarmak gerekir.
    Dünyanın her yerinde hukukun üstünlüğünü kabul etmiş, insan haklarına saygılı ve bağlı (Sadece saygılı olmak yetişmez, aynı zamanda, bağlı olacak), demokrasiyi uygulayan, hukukun üstünlüğü prensibini en üstün ilke olarak gören ve kabul eden devletlerde birtakım sistem ve düzen değişiklikleri yapılmaktadır.
    Bizdeki statükocular, fanatik Birinci Cumhuriyetçiler resmî ideolojiyi koruyalım derken Cumhuriyeti sarsıyorlar, devleti kendini yenileyemez hale getiriyorlar.
    Devleti ve Cumhuriyeti yaşatmak için resmî ideolojiyi feda etmek gerekiyorsa elbette feda edilmelidir. Hayır ikisi birdir, ikisi özdeştir, batacaklarsa birlikte batsınlar demek ne kadar yanlıştır. Böyle bir inat vatanseverlikle, Türkiye sevgisi ile bağdaşır mı?
    î Başa 1923’ten beri devlet ve Cumhuriyet yerinde kalmış, lakin bir sürü rejim değişikliği olmuştur. î Başa Cumhuriyet kurulduğunda islâmî bir idare vardı.
    î Başa Kabinede Şer’iye Vekaleti (Şeriat Bakanlığı) bulunuyordu. î Başa Hafta tatili cuma günüydü. Anayasanın ikinci maddesinde “Devletin dini İslâm’dır” yazılı idi.
    î Başa Lâiklik maddesi, anayasaya, Atatürk çok hasta iken ve devlet işleri ile uğraşamazken 1937’de konulmuştur.
    î Başa 1945’te çok partili rejime geçildi. Kaç kere anayasa değişikliği yapıldı. Bütün bu değişiklikler devlet ve cumhuriyet değişikliği değil, sistem, rejim, düzen değişikliğidir.
    İşte Birinci Cumhuriyetçiler bunları anlamıyorlar veya anlamazlıktan geliyorlar.
    î Başa Devlet ve Cumhuriyet korunsun, düzende Türkiye’nin bütünlüğüne zarar verilmemek şartıyla bütün gereken islahat, yenilikler, değişiklikler, iyileştirmeler yapılsın. Aksi takdirde bugünkü miadını doldurmuş sistem ve ideoloji Türkiye’nin canına okuyacaktır.
    Vural Savaş türban türban diye feryad ediyor. Biz Müslümanlar da aynı şekilde feryat ediyoruz. Siyasal simge de olsa (kaldı ki, değildir) türbanı yasaklamak, hukuka, evrensel insan haklarına, din ve vicdan hürriyetine aykırıdır. Dünyanın bütün medenî ülkelerinde okullarda ve üniversitelerde türban serbesttir. Sadece Fransa’da resmî okullarda yasaklanmıştır. Orada Müslümanların “İslâm Koleji” açmaları serbesttir. Türkiye’deki yasak demokratik değildir, faşist bir yasaktır. Kadınların eteklik veya pantolon, tayyör veya tünik giymelerine karışılmadığı gibi başlarını örtmelerine de karışılmamalıdır.
    Demokratik bir sistemde resmî ideoloji olmaz. Resmî ideoloji ve derin devlet faşist sistemlere mahsustur.
    Bizdeki resmî ideoloji özelleştirilmelidir. İsteyen inansın, isteyen inanmasın. İnanmayanlara baskı yapılmasın.
    Vural Savaş’ın sözlerinde çok doğru olanlar da var, son derece yanlış olanlar da...
     
    Onuncu Yıl Nutku'ndaki

    î Başa
    "Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş büyük medeni vasfı ve büyük medeni kabiliyeti, bundan sonraki inkişafıyla, atinin yüksek medeniyet ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır."
    (Mustafa Kemal, Sezer'in 29 Ekim mesajından)
     
    Süleyman Arif Emre


    î Başa
    Müstemleke tipi kalkınma ve ağır sanayi - Milli gAzete 
    Süleyman Arif Emre
    28.10.2005

    Dünkü makalemizi bitirememiştik. Devam edeceğiz.

    Devam edeceğiz çünkü, hayati değer taşıyan gerçekler ortaya atılan Galataport’un laf kalabalığı ile kaynayıp gidiyor.

    Evet maalesef, dün de vurguladığımız gibi, Türkiye’yi idare eden bir kısım politikacılar, bu ülkeyi “müstemleke tipi ekonomiye” mahkûm etmişlerdir. Genç insanlarımızın bu gerçekleri bilmesi gerek. Bilsinler ki bu yanlış ve çıkmaz yoldan milletimizi, doğru yola çıkartmak için üzerlerine düşen vazifeleri yapsınlar.

    Müstemleke tipi kalkınma demek, kışırda, kabukta kalan yatırımlar demektir. Lider ülke tipi kalkınmayı başaran ülkelerin verimli ve rantabl görmediği ve bu yüzden terkettiği girişimler demektir.

    Böyle olduğu için Türkiye zâhiren kalkınıyor, büyüyor zannedildiği halde, Dünya ülkeleri sıralamasında mütemadiyen daha da gerilere düşüyor. Düşürülüyor. Sanki bu ayıp ve kusur yetmiyormuş gibi bir de üstelik toplamı 400 milyar dolara varan borç yükü altında bırakılıyor.

    Açıkça ifade ediyorum, yakın zamanlarda Başbakanlık yapan sayın Demirel de, Ecevit de, Turgut Özal da, Mesut Yılmaz da ve Recep Tayyip Erdoğan da “Müstemleke tipi ekonomi ve kalkınma peşinde giderek bu millete zaman kaybettirmişler ve ettiriyorlar.

    Bu geriye gidişler nasıl mı oldu? Size bugünkü yazımda sadece iki canlı misal vereceğim:

    1- Uçak Sanayi kurma girişimi nasıl baltalandı?

    Hatırlayanlar bilirler, bir zamanlar, “KENDİ uçağını kendin yap” kampanyası başlatılmıştı. Halkımız bu işin heyecanını yaşıyordu. Hata hatta bu kampanyaya muvazzaf generallerimiz de katılmıştı. Bu hız ve heyecanla, bankalarda milyarlarca lira para birikti. TUSAŞ yani “Uçak Sanayi Anonim Şirketi Kanunu çıkartıldı. İş, kazmayı vurup temel atmaya gelince, bu girişim unutturulmaya çalışıldı.

    Bu girişimi, Milli Selâmet-CHP Koalisyon Hükûmeti kurulunca biz harekete geçirdik. Ama zamanın Başbakanı olan sayın Ecevit, bir türlü TUSAŞ’ın yönetim kurulunu işlerliğe kavuşturacak, kurul üyelerini tayin etmedi. Hocamız O’na bu tayinleri yapması için ısrar edince aynen şu cevabı verdi:

    î Başa “- Sayın Erbakan, ABD bize yolcu ve savaş uçağı yaptırmak istemez eğer şu tarla farelerini ilaçlayacak uçakları yapmaya razı olursan ben o zaman gereğini yapar, imzalarım”

    - Arkasından Ecevit istifa etti, sayın Demirel ile koalisyon kurduk. î Başa Demirel, Ecevit gibi açıktan açığa uçak sanayiine karşı çıkmadı amma, Hocamızın deyimiyle “macun metodu uygulayarak” işi uzattı uzattı, kabinede olan Turhan Feyzioğlu’nu tahrik ederek, temel atmamızı engelledi.

    2- Diğer misal Konya Motor Sanayi Fabrikası’nın başına gelenler:

     Bilindiği gibi Konya Motor Fabrikası’nın tesbit edilen kapasitesi yüz bin idi. Yani Türk çifçisinin ihtiyâcını karşılamak için her sene yüz bin motor yapılacaktı, fazlası ise İslam ülkelerine pazarlanacaktı.

    Tabi bu pazarlama, Tayyip beyin pazarlaması niteliğinde değildir. Arada dağlar kadar fark vardır.

    Konya Motor Fabrikası’nın kuruluş statüsünü de anlatayım. İtalyanların FIAT firması ile yapılan ve İtalyan hükûmetinin de onayladığı anlaşmaya göre, biz fabrikanın binâlarını yapacağız, İtalyanlar yüz bin Motor yapacak, fabrika makine ve tezgâhlarını getirip monte edecekler. Bu aşamada bize 12 sene ödemesiz devre tanınacak, fabrika üretime geçtikten sonra biz onlara para veya döviz ödemeyeceğiz, üretilen yüzbin motorun % 5’ini, yani beş binini İtalyanlara bedel olarak taksit taksit vereceğiz.

    Bu cazip ve kârlı tesisin hikâyesi ne oldu derseniz, onu da sormayın anlatayım:

    Bizden sonra gelen Güneş Motel modeli yapay kolisyon önce Fabrikanın kapasitesini % 20’ye düşürdü, % 80 kapasiteyi iptal etti. Ve sonunda bu muazzam girişim de kuşa benzetilmiş oldu.

    î Başa Demin size, Özal da, Yılmaz da, Erdoğan da aynı zihniyette, hepsi de müstemleke tipi ekonomiden yana demiştim. Kısaca Özal’a da dokunayım:

    î Başa Sayın Özal 12 Eylül’den sonra, başbakan olduğu zaman, bizim başlatmış olduğumuz ağır sanâyi hamlesini eleştirerek, “Neydi o bir zamanlar MSP’nin başlattığı Ağır Sanayi hamlesi, şayet kanunlar müsait olsa da o hamleyi başlatanları mahkemeye verip çok ağır cezalara çarptırabilsek... diye bir beyanat vermişti. Biz de onun bizim İzmir Milletvekili adayımız olarak, Ağır Sanayi hamlemizi öven ve hatta faizsiz ekonomiyi savunan televizyon konuşmasını aynen kendisine hatırlatarak cevap vererek kendisini susturmuştuk.

    Evet yine söz uzadı. Hasan Aksay arkadaşımız beni ikaz eder, Arif bey yazılarını çok kısa yaz der. Biz de öyle yapalım.

    Ama, bilesiniz ki Tayyip bey de, Demirel de, Yılmaz da, Ecevit de, Özal da, maalesef müstemleke tipi ekonomiden ve kalkınmadan yanadırlar, hepsi de IMF’nin direktifleri ile ülkenin gelişeceğini zannederler. Bize göre halk tabiriyle bu politikalar havanda su dövmektir. Bu metodla kesinlikle Türkiyemizin dertlerine  çare bulunamaz ve fukaralıktan kurtulunamaz.
     
     
    Hasan Karakaya



    î Başa
    Rektörün derdi, birilerini gerdi... Acaba niye? - Vakit - Hasan karakaya 


    Hiç olmazsa şu mübarek "Ramazan" günlerinde hiç kimseye sataşmayayım, kavga etmeyeyim diye, kendimi çok zorladım... "Sövgü" kelimeleri, "hakaret" cümleleri dilimin ucuna kadar geldi, ama yutkunup, sabrettim... "Köpeklerle dalaşmaktan"sa, "çalıyı dolaşmayı" tercih ettim!..
    Ama, el insaf!.. Nihayetinde ben de bir "insan"ım!.. Benim de bir "tahammül" sınırım var!.. Sustum, içime attım, görmezden geldim, ama sonunda patladım işte!.. Gazeteme saldıran "kahpe"lere, "kalleş"lere ve "deyyus"lara cevap vermek; artık, boynuma borç oldu!..
    HADDİNİ BİLENE SÖZÜMÜZ YOK!
    Öncelikle söyleyeyim;
    Bu gazete, yayın hayatına atıldığından bu yana, "mazlumun yanında, zalimin karşısında" olmayı kendine "şiar" edinmiştir!..
    Bu gazete; "bana dokunmayan yılan bin yaşasın" gibi bir anlayışta olmasa da; "yılan"lar, "kendi deliklerinde" kaldıkları ve "zehir"lerini kusmadıkları sürece; onlara "dokunulmamasını" esas almıştır!..
    Bu gazete; bırakın "insan hakları"nı, "hayvan hakları"na saygı gösterilmesini de daima savunmuş ve onlara "zulüm" yapılmasına daima karşı çıkmıştır..
    Elbette, "sınırı aşmadıkları" ve "zararlı birer mahlûkat" olmadıkları sürece!.. "Sivrisinek"lere, evet dokunulmasın, ama "bataklık"tan çıkıp, "insanları ısırmamaları" şartıyla!..
    "Ayı"lar da elbette yaşamalı... Fakat, "in"lerinden çıkıp, "arı kovanları"na dadanmazlarsa!.. "Domuz"lar da öyle!.. Binbir emekle yetiştirilen "bostan"ları tarumar etmiyorlarsa, domuzların da "yaşama hakkı" var!..
    Uzun lâfın kısası, "sınırlarını aşmadığı" sürece; her "insan"ın, her "hayvan"ın ve hatta "ayrık otları" gibi nebatatın bile "yaşama hakkı"na saygı duyar, onların yok edilmelerine karşı çıkarız!..
    Ancaak... Tilki, "kümesteki tavuk"ları birer birer götürüyor, ayrık otları, "tarla"yı; bir baştan öteki başa "işgal" edip, tarladaki sebze ve meyvelerin "yaşama hakkına tecavüz" etmeye başlıyorsa; işte orada "sessiz" ve "tepkisiz" kalmak, "eblehlik ve ahmaklık"tan başka bir şey değildir!..
    Öyle ya;
    Bizim de elimiz, "armut" toplamıyor herhalde!.. Elbet "müdahale" edecek ve "mücadele" etmek için, gerekirse "gen"lerine yönelip, "tehlikeyi bertaraf" edeceğiz!..
    Yoksa, "zararlı" birer "mahlûk" veya kan emici birer "haşerat" olmadıkları sürece; hiçbir canlının ne "soy"u ilgilendirir bizi, ne de "sop"u!.. Yeter ki, "zirzop"luk edip de, "Müslüman mahallesinde salyangoz satmaya" yeltenmesinler!..
    O NÜFUS KAYDINI NİYE YAYINLADIK?
    Efendim, olayı biliyorsunuz;
    Geçenlerde, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörü Yücel Aşkın'a ait "nüfus kayıtları"nı yayınladık... Bu kayıtlarda, Yücel Aşkın'ın "dede"si ve "nine"sinin "mühtedi" oldukları yazılıydı... Yani, "Hıristiyan" iken, dinlerinden dönüp "Müslüman" olmuşlardı!..
    Şimdi sorarım size, Vakit gibi "İslâmî hassasiyeti" olan bir gazete, "İslâm'la şereflenmiş" bir kişiye kötülük düşünebilir mi?.. Kim ki "Müslüman"dır, başımızın üzerinde yeri var!.. Haa, "Hıristiyan" veya "Musevî"yi de, hadlerini aşmadıkları sürece "baştacı" yaparız!..
    Evet, "Yücel Aşkın'ın nüfus kütüğü"nü yayınladık... Onun, "Ermeni Agop Vartovyan'ın torunu" olduğunu gösterdik!..
    Ama, niye?..
    Bir kere, biz konuyla ilgili haberi 10 Haziran 2005'te yayınlamıştık... Her ne hikmetse, "aradan 4-5 ay geçtikten sonra", birileri ortaya çıktı ve "Vakit'i yalanlamaya" yeltendi!.. İşte o zaman, "buyrun, işte belgesi" deyip, belgesini yayınlamak zorunda kaldık...
    ERMENİLER: MİLLET-İ SÂDIKA
    İkinci sebep de şu:
    Evet, Yücel Aşkın "Ermeni Agop Vartovyan'ın torunu"dur ve bu yüzden de, "aşağılanma"yı, "küçük görülme"yi ve "hakarete maruz kalma"yı elbette hak etmez!.. Kaldı ki; bir insanı, sırf "Ermeni" olduğu için hedef almak, aklımızın ucundan bile geçmez!..
    Hele de, bu Ermeniler, ceddimiz Osmanlı tarafından "Millet-i Sâdıka" olarak kabul edilmiş ve onlara kucak açılmışsa!..
    Hatta, kucak açmanın da ötesinde; Osmanlı tarihinde nice "Ermeni" vardır ki, "paşalık makamı"na kadar yükselmiştir!.. Nice "bestekâr" vardır ki, şarkıları hâlâ dillerdedir!..
    î Başa İşte Agop Vartovyan... O da bir "tiyatrocu" olarak bizzat Sultan 2. Abdülhamid Han tarafından "taltif"lere mazhar olmuştur!.. Hayatının sonuna kadar "saray"da yaşadığı gibi, mezarı da, şu anda "Yahya Efendi Mezarlığı"ndadır...
    Ama, şuradaki "inceliği" görmezden gelemeyiz!.. Biz, Yücel Aşkın'a "soy-sop" hatırlatmasında bulunurken; aslında, "icraatlarını sorgulaması gerektiği mesajı"nı vermeye çalıştık...
    Haberdeki ifade ortada:
    "Agop Vartovyan, dininden dönüş yapıp, hem Müslüman oldu, hem de Güllü Yakub Efendi adını aldı... Torununun dönüp-dönmediği merak ediliyor!"
    Yoksa, hiç kimsenin "gen"i, "kan"ı veya "dede"si bizi ilgilendirmez!..
    MESCİDİ KAPATIR, HAÇ'I DİKERSE!
    Peki, bir insanın "dinî veya ırkî aidiyet"i bu kadar önemli midir?..
    Hayır, asla!..
    Peki, o halde, Yücel Aşkın'ı niye gündeme aldık?.. Niye "geçmiş"ine uzanma ihtiyacı hissettik?..
    Çünkü, sergilediği "icraat"lar, nüfus kâğıdında "Müslüman" yazan bir insanın yapamayacağı, cesaret edemeyeceği ve "Allah korkusu"yla kaçınacağı icraatlardı!..
    Oysa Yücel Aşkın; son derece "fütursuz" ve bir o kadar da "pervasız"dı!..
    Ziraat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Fırat Cengiz'in, "2 yıl önce fakülte içindeki mescidi kapattım" şeklindeki itirafından da gayet net anlaşılacağı gibi, "mescid kapatmaya" göz yumuyor, dahası; bütün icraatlarını, "şeriatla mücadele adına" yaptığını söyleyecek kadar "cür'etkâr" davranıyordu!..
    Bununla da yetinmiyor;
    î Başa Üniversite bahçesini; ilk bakışta "Hıristiyanların Haç'ı"nı andıran "heykel"lerle dolduruyor ve bunu da "çok büyük bir marifetmiş gibi" sunuyordu!..
    Hani; "Siz yanlış algılamışsınız!.. O heykellerde haç-maç yok!" deseydi, insan yine de anlayışla karşılayabilirdi... Oysa Rektör Yücel Aşkın, olayı irdeleyen haberlerden sonra kendisine yöneltilen sorulara şu cevabı veriyordu:
    "Sanatçı, isterse haç da yapar!!!"
    Yapar yapmasına da, "Erivan"da yapar!.. Gelip de "Van"ın göbeğinde değil!..
    î Başa BİR DE İNCİL DAĞITILINCA!
    "Mescid kapatma"ydı... "Haç'lı heykel"di filan derken, bir haber daha geldi:
    "17-28 Şubat 2003 tarihleri arasında Yüzüncü Yıl Üniversitesi'nde, ABD'li bir grup tarafından düzenlenen seminerde; Hıristiyanlık propagandası yapıldı ve seminerin sonunda, katılımcılara birer İncil dağıtıldı!"
    Bir değil, iki değil!..
    "Mescid kapatma"ya sus!.. "Haç'lı heykeller"e sesini çıkarma!.. "İncil dağıtma"ya gözlerini yum!.. Oldu olacak, bir de "kilise" açsaydı bari!..
    Siz olsanız, bütün bunları yapan bir adamın "geçmiş"ini kurcalamaz mısınız?..
    Sormaz mısınız;
    î Başa "Mescid'e karşıtlığın, Haç'a sempatinin ve İncil'e muhabbetin kaynağı nedir?.. Bu cür'eti nereden alıyor ve ne yapmak istiyorsun?"
    Uzun lâfın kısası;
    O "nüfus kâğıdı"nı yayınlamamızın sebebi, işte bu "soru"lara, "temel"den cevap aramaktı!..
    YARALARI VAR Kİ GOCUNDULAR!
    Rektör Yücel Aşkın; aradan geçen 4 ay boyunca, bu "soru"lara pekalâ cevap verebilirdi!..
    Vermedi... Canı sağolsun!.. Biz "halkı uyarma görevimizi yerine getirdik ve kapattık olayı!..
    î Başa Derkeen, "sahip"ten çıkmayan ses, "yazar" etiketi taşıyan, birkaç "sahibinin sesi"nden geldi!.. Kuyruklarına basılmış "encik"ler gibi, öyle bir "hev hev"lemeye başladılar ki, "hoşt" demek, boynuma borç oldu!..
    Bu yazıyı "onlar için" yazmaya mecbur kaldım!..
    Şunların "cür'et"ine bakın hele;
    Biz burada "sinsî tehlike"ye dikkat çekecek, "Haç ve İncil sevgisi"nin kaynağını araştıracağız, ama "suçlu" ilan edileceğiz!..
    Yok öyle yağma!..
    Hangi "yazar" bozuntusu, hangi "gazeteci" müsveddesi; bize "kalleşçe" saldırıyor ve hakkımızda "kahpece" lâflar ediyorsa, bunları "misliyle iade" ediyorum kendilerine!..
    Unutmasınlar ki;
    "Kalleş"lerin, "kahpe"lerin, "deyyus"ların borusunun öttüğü bir Türkiye'de; artık "sessiz yığınların sesi" olan bir gazete var!..
    Yine unutmasınlar ki;
    Bu ülke ve bu ülkenin insanları "sahipsiz" değil!..
    "İt"ler ürse de, bu "kervan" yürüyecek!.. Hem de, "bağrımızdaki kalleşlere" rağmen!..
    Sahi, sormayı unuttum;
    Bir "nüfus kaydı"nın yayınlanması, bu "mahlûkat"ı niye bu kadar gerdi, niye böylesine gocundurdu?!?
    Bir "yara"ları mı var acaba?..
    Yoksa, "nasır"larına mı bastık?!?
    Kimbilir, belki de "kuyruk"larına basmışızdır!.. Aksi halde, bu kadar "ciyak"lamazlardı!..
    Afyon ve Isparta... Oraları dağbaşı mı?
    Ne yapsak; birilerinin "ağırına gidecek" veya "rahatını bozacak" diye, "oruçlu" insanlara reva görülen "işkence"lere göz mü yumsak acaba?!?
    î Başa Afyon Kocatepe Üniversitesi'nde, okulun yanında "iftar çadırı" açıldığı için; öğrenciler, sırf oradan "yemek" yiyor diye, "kantinci"lerin terör estirmeye başladığını, "yemek fişleri"ni iptal ettirdiklerini, öğrencilerin ellerindeki poşetlerde ve dolaplarında "yiyecek" arandığını yazmasak mı?..
    î Başa Birilerinin "işi bozulacak" diye, bu "ceberrutluğa" göz mü yumalım?..
    î Başa Herkes "haddini" ve "hududunu" bilsin!.. Ne o, yoksa "dağbaşı" mı sandınız bu ülkeyi?.. Yoksa siz, "Ali kıran, baş kesen" misiniz?..
    Hosted by www.Geocities.ws

    1