ANA SAYFA

GÜNCEL İNDEKS

 

 

-- Eski rektörden eğitim itirafları - internethaber

-- Russian in One Ear, English in Another, and a 3rd Tongue in Between Gardoş - nyt June 13, 2005

-- Cengiz Çandar bu cümleyi kurmamalıydı - internethaber

-- Bir "vatan haini" üzerine deneme murat belge- internet haber

 
Başa
Eski rektörden eğitim itirafları - internethaber
13 Haziran 2005 09:32  
Liseler 4 yıla çıkarıldı, ancak tartışmalar bitmedi. Boğaziçi Üniversitesi'nin eski rektörü Üstün Ergüder lise eğitime değindi. Rektör kendi döneminden örnekler verdi.

     Boğaziçi Üniversitesi'nin eski rektörü Prof. Dr. Üstün Ergüder Türkiye'de lise eğitiminin yok denecek düzeyde olduğunu savundu: "Üç ya da dört yıl olmuş fark etmez. Sorun üniversite sınavıdır. Bütün öğrenciler Lise 1'den sonra okulu bırakıp dershaneye gidiyor."


     
 
Türkiye'de lise eğitimi yok

Boğaziçi Üniversitesi'nin eski rektörü Üstün Ergüder eğitim bütçesinin yanlış kullanıldığını söylüyor "Rektörken ben bile sadece bütçemi bitireyim diye gereksiz alımlar yapardım".

Prof. Dr. Üstün Ergüder, Boğaziçi Üniversitesi'nin eski rektörü. Şimdi Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Direktörü olan Ergüder aynı zamanda çeşitli akademisyenlerin birlikte hazırladıkları Eğitim Reformu Projesi'nin göbeğindeki isim. Ergüder ile eğitim sistemini konuştuk. Ergüder, öncelikle kaynak doğru aktarılmıyor diyor ve ekliyor "Rektörken sadece bize ayrılan bütçeyi harcayalım diye portatif yazıcılar aldık. Kullanmadık bile. Biz yapıyorsak herkes yapıyordur." Ergüder'e göre yatırım yapılması gereken okul öncesi eğitim, yüksek öğretim değil. Ya liseler? Üstün Ergüder'in "Türkiye'de maalesef lise eğitimi yok" açıklamasının altında lise 1'den sonra sınav için dershaneyi tercih eden öğrencilerin çoğunluğu yatıyor.

OKUL ÖNCESİ EĞİTİM DAHA ÖNEMLİ

Niye bir Eğitim Reformu Projesi başlatmaya ihtiyaç duydunuz? Bu soruda biraz da "Türkiye'nin eğitimdeki en önemli sorunu nedir?"in cevabını arıyorum

-Türkiye'de eğitimin özellikle 1. sınıftan 12. sınıfa kadar elden geçirilmeye şiddetle ihtiyacı var. Boğaziçi Üniversitesi'nde öğretim üyeliği, rektörlük yaptım, şimdi de Sabancı Üniversitesi'nde çocuklarla karşılaşıyorum. Onlara bakarsanız "Eğitimimizde bir problem yok" dersiniz. Çeşitli araştırmaların sonuçları var, ciddi kurumların. Onların vardıkları nokta şu, ki ben de katılıyorum. Türkiye'de bazı çocuklarımız çok iyi yetişiyor geri kalanı da çok kötü yetişiyor. Yani eğitimde de orta direk yok.

İyi eğitim verenler kolejler herhalde.

-Evet kolejler, fen liseleri, birtakım yabancı okullar. Onların ortalamasına bakarsak eğitimde Avrupa standartlarının bile üstündeyiz.

Ya geri kalanlar?

-Yaptığımız araştırmaların sonuçlarına göre konuşuyorum, Türkiye'de sürekli artan genç nüfusu acilen eğitmemiz gerekiyor. Bu çocukları okula göndermemiz ve kabil olduğu kadar okulda tutmamız lazım. Eğer Avrupa'ya gireceksek bu genç nüfusu avantaj olarak kullanmalıyız.

İyi eğitmek derken neyi kastediyorsunuz?

-Bu güzel bir soru çünkü iyi eğitim üç kilo fen öğretmek değil. Soru sorabilen, etrafını eleştirebilen ve demokratik bir ortamda iş yapabilen çocuklar yetiştirmemiz gerekiyor. Fikir alışverişinde bulunan, etrafındaki tartışmalara katılan, takım oyununa girebilen çocuklar olmalılar.

Peki mevcut sisteme baktığımızda eğitim için en önemli reformun hangi aşamada yapılması gerekiyor?

-Okul öncesi eğitimde. İnanılmaz derece önemli. Mesela Anne-Çocuk Eğitim Vakfı'yla "7 Çok Geç" kampanyası son derece iyi. O kampanya zaten bir araştırmanın sonucunda başlatıldı. Eğer çocuklar okula gitmeden ana okulunda eğitilmeye başlanırsa hayattaki başarılarında ve öğrenmelerinde iyi yönde etkisi oluyor.

Ne gibi bir etkisi oluyor?

-Okul ve iş hayatındaki başarısını doğrudan etkiliyor. Son derece olumlu bir katkısı var.

HAYIRSEVER OKUL YAPTIRMASIN
Bir zamanlar çok tartışılmıştı. 5-6 yaşındaki çocuk oyun mu oynasın yoksa okula mı gitsin diye..

-Biliyorum ama benim bahsettiğim tarzda bir eğitim oyunu çok da dışlayan bir şey değil. Artık oyunla öğretebilmek mümkün. Türkiye maalesef, erken çocukluk eğitiminde dünyanın en gerisinden gelen ülkeler arasında. O çağdaki çocuk nüfusumuzun sadece yüzde 15'i bu eğitimden yararlanabiliyor. Yani elimizdeki kaynağı okul öncesi eğitime aktarmamız gerekiyor. Çünkü çocuklar o yaşta yetişiyor o yaşta eleştirmeyi öğreniyorlar.

Yani yüksek eğitime yatırım yapmak yerine...

-Evet tamamen. Ben yüksek eğitimi kendi kendine finanse eden bir sistem haline getirmekten yanayım. Yani okuyanın çok daha fazla katkıda bulunacağı, parasızlıktan okuyamayanın ancak devlet tarafından burslarla desteklenebileceği bir sistem. Yani liberal bir finansman modeli. Ben eğitime biraz da toplumsal seferberlik olarak bakıyorum, her şeyi devlete bırakmamak gerek.

EğitimReformu Projesi içinde çeşitli raporlar hazırlıyorsunuz. Öncelikle müfredatla başlayalım. Nasıl buldunuz yapılan değişiklikleri?

-Öncelikle yapılan değişiklikler olumlu. İyi bir niyet var. Ama müfredatı anlatan öğretmenin eğitilmesi bence çok daha önemli. Çok kötü bir kitabı iyi bir eğitmen çok iyi anlatabilir ya da tam tersi. 650 bin öğretmenden bahsediyoruz. Hepsinin meslek içi eğitimden geçmeleri şart. Hayır sever kişilerimiz sık sık bağışlarda bulunuyor, eğitime yatırım yapıyorlar ama...

GEREKSİZ ALIMLAR YAPTIK

Okul yaptırmak yetmez yani.


-Kesinlikle yetmez. Okulun içini doldurmadıktan sonra. O yüzde biz hayırseverleri eğitim programı verdirmeye ikna etmeye çalışıyoruz. Çok daha önemli çünkü. Hem öğretmen hem de ailelerin. Eğitilmiş annenin çocuğunun okulda çok daha başarılı olduğuna dair yapılan araştırmalar var.

Ben biraz bunu uçaktaki uyarıya benzetiyorum. Önce kendi maskenizi sonra çocuğunuzunkini takın.

-Çok güzel bulmuşsunuz. Tamamen mantık aynıdır. Kendini kurtar ki çocuğunu kurtarasın. Son derece akılcı.

Gelelim bütçeye. Eğitime ayrılan pay yeterli mi?

-İzafi bir kavram. Aslında hiç bir zaman yeterli değildir ama bizdeki problem başka. Eskiye oranla bütçede gözle görülen artış var ama biz kaynağımızı doğru yere aktaramıyoruz. Bir kere çok önemli personel harcamaları var. Şu andaki bütçe sistemi bu paraların etkin bir şekilde kullanılmasına -bu merkezi düşünce yapısında- izin vermiyor.

Ne demek bu?

-Boğaziçi'nde rektörlük yaptığım dönemden biliyorum. Bu sistem rektörlere kendi bütçelerini yönetmekte ve para harcamakta esneklik vermez. Vermedi de. Mesela sene başında "Alet edevat alacaksınız şu kadar para verdik" derler. Bütçenin bilmem kaçta kaçı o kalemlere ayrılmıştır. Siz o kalemdeki parayı sene sonuna kadar harcamak zorundasınız. "İhtiyacım yok alete ben öğretmen alayım, ya da başka bir ihtiyacıma harcayayım" diyemezsiniz.

BÜTÇE İYİ KULLANILMIYOR

Ne yapıyordunuz peki?


-Her rektörün yaptığı gibi bende zorla harcıyordum. Çünkü eğer parayı harcamazsanız bir sonraki yıl o oranda azalma olur alacağınız bütçede. Hiç unutmam ilk yılımda seferber olmuştuk "Ne alalım, ne alalım?" diye. Sonunda portatif yazıcılar aldık. Ben ayrılırken hala çekmecelerde duruyorlardı. Güya örneğin Ankara'da sunuş yaptığımızda laptop'a bağlayacağız. Hiç kullanmadık. Bunun gibi çok örnek vardır. Biz yaptıysak fakülteler ve diğerleri de aynı şeyi yapıyor demektir. Söyler misiniz kaynak az mı yoksa doğru yönlendirilmiyor mu? Bütçenin çok iyi kullanılması lazımdır.

LİSELERİ TOPTAN KALDIRSINLAR BARİ

Ya liseler? Şimdi 4 yıla çıkardılar.

-Türkiye'de lise eğitimi diye bir şey yok ki. Maalesef bu söylediğim doğru. Üç yıl olmuş, dört yıl olmuş, hiç fark etmez. Sorun ÖSS'dir. ÖSS'yi halletmediğiniz sürece lise sorununu çözemezsiniz. Çocukların hepsi sınava hazırlanabilmek için lise birden itibaren dershanelere gidiyorlar. Bari kapatsınlar liseyi herkes doğrudan dershaneye gitsin. Olacak şey mi yani? Liselerimiz kanayan bir yaradır eğitim sistemimizde. 4 yıla çıkardılar. Bu dershane problemini ortadan kaldırıyor mu? Belki lisenin ilk bir yılını kurtarmak için bu yolu seçtiler. Ama ben ondan da emin değilim.

Ya çözüm?

-YÖK ve Milli Eğitim Bakanlığı'nın el ele verip üniversite sınavı konusunda acilen bir şeyler yapması gerekiyor. Maalesef Yüksek Öğretim Yasası yüzünden iletişim koptu, işbirliği yok. Ama etkilenenler liseler. Ayrıca ne kadar çok lise çeşidi var. Süper lise, tarih lisesi, fen lisesi. Çok fazla.

Haber: Balçiçek Pamir
 

Başa
Russian in One Ear, English in Another, and a 3rd Tongue in Between Gardoş - nyt June 13, 2005

At the Taste of Russia grocery store in Brooklyn, many people order potatoes by asking for "potyaytoaz." Some order turkey saying, "Tyurki, pleez."

They are Russian immigrants mainly, some of the many thousands who inhabit Brighton Beach. There is, of course, a Russian word for potato - khartoshka - and a Russian word for turkey, too - indeika.

Nonetheless, Lenny Galitsky, who owns the store, said he had found in recent years that many new immigrants would rather use the English words.

"Nobody says indeika anymore," Mr. Galitsky said. "They say 'tyurki.' 'Ize creem,' too, they like to say; no one says 'morashenoyeh.' English is easier. It's short."

A change in language tends to follow immigration as closely as a headache tends to follow too much drink. Linguistic scholars speak of Spanglish and its related tongues, Frangle (French combined with English) and Ingrish (English mixed with L-less Japanese.)

Now, on the streets of Brighton Beach, people have begun to speak in a different hybrid tongue. They use something known as Runglish - a Russian-English blend in which the "Cross-Bronx Expressway" might come off as the "Cress Bonx Exprezvey" or "appointments" as "appointymenti."

A surprising number of Russian words have already entered the greater English lexicon. There are political terms like "apparatchik," "intelligentsia" and "commissar," and, of course, there are culinary nouns like "samovar" (a tea kettle) and "babka" (a type of pastry).

But English, too, has made its tiny inroad on the Russian language - especially in immigrant enclaves like Brighton Beach. Frequently the English interlopers are foodstuff - like "hyam-boorgoors" or "ized cyawfeh" (iced coffee) - that are not so popular in Russia.

Often they are technological terms.

"There's no way to translate 'SIM cards' into Russian," a young salesman at a Sprint store on Brighton Beach Avenue said, referring to the little chips inside cellphones. "People just say 'syim carti.' "

The salesman, who would gave his name only as Anthony, went on to say that the "Runglicization" of his mother tongue was a phenomenon mostly prevalent among the old.

"The young people already speak in English mainly," he explained, adding that he himself spoke English 70 percent of the time. "But older people sometimes get confused. They hear English in one ear and Russian in other and it mixes in their head."

Runglish, as a linguistic term, is almost as infelicitous as it sounds when spoken aloud. The name is said to have been coined by a veteran Russian astronaut named Sergei Krikalev, who took part in the launch of the Russian-American space station in the fall of 2000.

"We say jokingly that we communicate in Runglish," Mr. Krikalev said at a news conference shortly before the launch. The word, like Runglish itself, seems to have stuck.

To some, however, Runglish is no joke at all but an indication of the slow demise of Russian culture.

"When the kids turn 18, 19 years old, we tell them, 'Stop speaking English. Speak more Russian,' " said Alex Kondov, owner of the Varichnaya Restaurant on Brighton 2nd Street.

Standing next to him, his friend, Vladimir Robu, chipped in: "It is tradition and family. We try to keep the culture alive from home."

Starbucks - that latter-day emblem of American culture - seemed a sensible place to witness Runglish being spoken. After all, one can assume there is no direct translation for a venti latte with soy milk.

At the Starbucks on Brighton Beach Avenue and Brighton 6th Street, the patrons did indeed Runglicize their orders. Calls went out for "tyall cyawfeh" with the Russian word for milk and for "white chedyah chiz bree-yoach." "At first there was a culture clash," said one employee, his voice low because he was breaking Starbucks' policy of not speaking with the news media. "But they adopted pretty fast."

Or so some think.

"People say the Russians have learned English," said Pat Singer, president and founder of the Brighton Neighborhood Association, which sits in a cluttered storefront on Brighton Beach Avenue. "But I think they're going the opposite way."

Ms. Singer's grandparents came from Odessa in 1910. It is her contention that today's Russian immigrants are - linguistically speaking - a far-too-sheltered bunch.

"This group that comes here now has Russian newsletters, Russian radio, Russian TV stations," she explained. "They might as well have stayed in Russia since they created Russia here."

Other immigrants, she said have learned to speak English just fine. But not the Russians, Ms. Singer said.

"The Russian community has been here 30 years. You'd think they'd all speak English by now."

Part of the problem, Ms. Singer said, is that while English is taught as a second language in the city's public schools, there is a lack of English training for adults.

"The kids - you wouldn't even know they weren't American born," she said, "until they get on the phone to their mothers to say they're coming home late."

 
13 Haziran 2005    

Başa
Cengiz Çandar bu cümleyi kurmamalıydı - internethaber
     Bilgi birikimine gıpta ile baktığım ve cesur yaklaşımlarını takdirle karşıladığım Cengiz Çandar soruyor:
     
     “4 ay içinde hem Cumhurbaşkanı, hem Başbakan hem de Dışişleri Bakanı’nın Suriye’ye gittiği görülmüş bir şey midir, ortaklık bu mudur, böyle yaparsanız ABD’den istediğiniz talepler karşılık bulur mu?”
     
     Cengiz Çandar’ın ilk tespitine katılıyorum; hakikaten Türkiye’den Suriye’ye bu düzeyde ve bu sıklıkta ziyarette bulunulan bir dönem olmadı..
     
     Da..
     
     Türkiye’den 1 ay içinde meclis başkanı, başbakan ve dışişleri bakanı düzeyinde “Suriye’nin düşmanı” ABD’ye bu seviyede ve bu sıklıkta gidildiği de olmadı!.
     
     Hatta Türkiye’nin başbakanı dışında, dünyanın hiçbir ülkesinin başbakanı, hem İsrail başbakanı hem de Filistin başbakanı ile aynı gün içinde, bahsi geçen ülkelere resmi ziyarette bulunmak suretiyle görüşme de yapmadı!.
     
     Bu kez, 28 Şubat sürecine karşı dik duran liberal demokrat aydınlardan biri olan Cüneyt Ülsever soruyor:
     
     “Türkiye, sadece kendi menfaatlerini düşünen bir ülke konumunda olmayı planlıyor; bunun adına da ‘stratejik derinlik’ diyorlar. Oysa, ABD Ortadoğu’ya demokrasi götürmek istiyor; dolayısıyla Türkiye, ABD tarafından Suriye ve İran’a yapılacak olan silahlı müdahaleyi desteklediğini alenen ABD’ye beyan etmelidir..”
     
     Cüneyt Ülsever, “stratejik derinlik” diyerek, bu isim altında bir kitabı bulunan Başbakanlık Dışişleri Danışmanı Ahmet Davutoğlu’na bir göndermede bulunmayı ihmal etmeyerek, Türkiye’nin “iç politika derinliğini” görmezden geliyor..
     
     Şu muhakkaktır ki, bir ülkenin dış politika manevralarını devletin iç politik argümanlarından, ülkenin tarihi geçmişinden, devlet ve ülkenin gelecek tasavvurundan tamamen soyutlamak siyaset bilimine -en azından- aşina olanların algılamakta zorluk çektiği bir husustur..
     
     Hem Başbakan’a yönelik “anti-amerikancılığı engelleyecek söylem ve eylemlerde bulun” diyeceksiniz; hem de Başbakan Erdoğan’ın ABD Başkanı’na kayıtsız ve şartsız “Suriye ve İran’a müdahale etmenizi destekliyoruz” demesi noktasında kendisine tavsiye ve nasihatte bulanacaksınız..
     
     Tayyip Erdoğan’ın böyle bir tavsiyeye uyması, tam tersine Amerikan karşıtlığının zirveye ulaşmasına yol açmaz mı?
     
     Bununla birlikte, bu tür taleplere kısmen de olsa “şerh konulmamış” olması, siyasi istikrarı uzun süredir bu denli yakalamamış olan Türkiye’nin iç şiddet sarmalına düçar kalması sonucunu doğurmaz mı?
     
     Suriye ve İran ile ilgili çekincelerini ABD Başkanı’nın yüzüne karşı açıkça söylemiş olmasına rağmen, Başbakan Erdoğan’ın ülkeyi sattığını söyleyebilen bir muhalefet anlayışının egemen olduğu bir atmosferde, “harici” meseleler hakkında “hariçten” hüküm vermek bu kadar kolay mı olmalıdır?
     
     Bunları yazarken, milliyetçiliği, İslam’ı, Kemalizm’i istismarda sınır tanımayan bazı grup ve kişilerin dile getirdiği üzere, Cengiz Çandar, Cüneyt Ülsever gibi gazeteci ve aydınlara “ABD uşağı, kapitalizmin maşası, satılmış dönek, takkeli liboş" gibi gayri nezih ve edep dışı sıfatları aklımın ucundan dahi geçirmediğimi yazmayı bile zul addederim..
     
     Neticede, bahsi geçen yazarların düşünceleri “bana göre” yanlıştır; muhakkak ki onlar da Türkiye’nin menfaatlerini savunuyor; ancak Türkiye’nin menfaatini savunmak, sorumlu mevkide oturan Başbakan veya Dışişleri Bakanı’na alaycı bir üslupla yaklaşmanın mazereti mi olmalıdır?
     
     Yazı yazmak muhakkak ki kolaydır, ama yüzlerce televizyon kanalı, yüzlerce genel ve yerel gazete, onlarca sivil toplum kuruluşu ve partinin olduğu, en önemlisi seçmen karşısına çıkılması mukadder olan bir “gerçeklik” karşısında “siyasi kimlik” sahibi olarak politika üretmek ve bu politikayı tatbik etmek zordur; üstelik düşünce özgürlüğünün tam olarak içselleştirilemediği bir ülkede, bu çok daha zordur..
     
     Elbette, Başbakan Erdoğan da eleştirilecektir..
     
     Örneğin; Başbakan Erdoğan’ın "Ülkemde özgürlük yok; o yüzden çocuklarım ABD'de okuyor" demesi tamamen haklı bir serzeniş olmakla birlikte söylenmesi gerekli olmayan cümle idi..
     
     Tayyip Erdoğan gibi, siyasetin tam dibinden zirveye ulaşmış olan bir insanın “Politikada ve devlet yönetiminde söylenen her söz doğru olmalıdır ama her doğru söz söylenmemelidir” şeklindeki düsturu hatırlaması gerekirdi..
     
     Evet, şöyle bir arkaya yaslanıp düşünelim..
     
     2001 yılından beri genelde dünyada ve özelde coğrafi olarak yakın çevremizde cereyan eden olayları bir hatırlayalım..
     
     ABD, 11 Eylül 2001’de, dünyanın en vahşi terör saldırılarından birine maruz kalmış..
     
     Sınır komşumuz Irak, dünyanın süper gücü tarafından işgal edilmiş..
     
     Gürcistan, Ukrayna ve Kırgızistan’da şiddet içermeden, dikta rejimleri devrilmiş..
     
     Ermenilerin zorunlu göçe tabi tutulduğu yılın 90. yıldönümü gibi hassas bir dönem, ciddi bir uluslar arası krize dönüşmeksizin kazasız belasız atlatılmış..
     
     Filistin lideri vefat etmiş..
     
     Suriye, Lübnan’da işgal ettiği yerlerden çekilmiş..
     
     Suudi Arabistan’da kadınlara oy hakkı tanınarak, yerel de olsa seçim yapılmış..
     
     Kuzey Kıbrıs’ta “bir şekilde” Rauf Denktaş dönemi sona ermiş..
     
     17 Aralık’ta AB'den müzakere takvimi alınması gibi, aslında işin önem ve büyüklük derecesi sonradan çok daha net anlaşılacak olan bir dış politika başarısı elde edilmiş..
     
     İstanbul’da sinagog, konsolosluk ve HSCB binası gibi "hassasiyeti mucip" yerlere tahrip gücü yüksek bombalar atılmış; dış dünyaya Türkiye’yi rezil edebilecek bir pozisyonun doğması ihtimali karşısında, sağduyulu, metanetli ve ılımlı mesajlar vermek suretiyle bombacıların nihai arzusu tahrip edilmiş..
     
     Türkiye, IMF ve Dünya Bankası tarafından en başarılı stand-by anlaşması yapan devlet sıfatıyla güven kazanmış..
     
     Gümrük Birliği anlaşmasının neması alınmış; üç-dört şirketin elde ettiği ihracat rakamı, on beş yıl öncesinin tüm ihracat rakamını geçen bir seviyeye ulaşmış..
     
     (“Apo’nun yeniden yargılanması kararına ne demeli?” diyenler olabilir.. Terörist Abdullah Öcalan’ın yeniden yargılanması kararı, siyasi bir karar olmayıp, yargılamanın ‘şekline’ itiraz eden bir karardır.. Dolayısıyla AİHM’nin bu kararı vermiş olmasını Türkiye’nin başarısızlığı olarak takdim etmek, Abdullah Öcalan’ın en azından sevimli karşılayacağı bir yorum olur..)
     
     Yani, 2-3 yıl içinde dünyada pek çok olay gerçekleşmiş, ama Türkiye’deki “siyasi istikrar” bozulmamış..
     
     Bozulan, sadece Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün “saçlarındaki ve bıyığındaki rengin istikrarı” olmuş!.
     
     Sonuçta Türkiye, tıpkı ABD gibi, tıpkı Suriye gibi, elbette kendi menfaatlerini düşünecektir..
     
     Tabii ki, ABD’nin "her dediğini" yapmaz isek ABD’den "her istediğimizi" alamayacağımızı bilmeyecek kadar öngörüden yoksun değilim..
     
     Dış politikayı yönetenlerin de bunun böyle olduğunu bildiklerini tahmin etmek gerekir..
     
     Mühim olan, diyalog kapılarını hiçbir zaman kapatmamak ve Mehmet Barlas’ın geçenlerde yazdığı gibi, Amerikan karşıtlığı ile Bush’un politikalarına karşı olmanın farklı hususlar ihtiva ettiğini, dolayısıyla devletlerin liderlerle kaim olmadığını idrak edebilmektir; yapılmak istenen de budur..
     
     İşte bu derinlikli stratejiye, literatürde “stratejik derinlik” deniliyor..
 
 
Başa
Bir "vatan haini" üzerine deneme murat belge- internet haber
13 Haziran 2005 07:45  
Ertelenen "Ermeni Konferansı'nın" düzenleyicilerinden biri Murat Belge'ydi. Radikal gazetesinden Yıldırım Türker, yazısında "vatan haini" Murat Belge'yi anlatmış.

     Radikal gazetesinden Yıldırım Türker "Belge Üstüne Sakar Bir Yazı" başlıklı yazısında Murat Belge'yi anlatıyor.

Yazı: Yıldırım Türker
Kaynak:
www.radikal.com.tr

"Bazı insanlar hakkında yazmaya kalktığınızda kendinizi derin bir mahcubiyetin pençelerinde bulursunuz. Seçtiğiniz her kelime yetersiz, yeltendiğiniz her tanımlama kaba saba, soluklandığınız her saptama kof olacaktır. Karşınızda benzersiz bir insan serüveni olduğunu bilmenin verdiği heyecan ayaklarınıza dolanıyor işte. Hayatınızın en zor yazısı olacağını biliyorsunuz şimdiden. Kelimelerle onu benzetmeye çalışacaksınız. Kimseye benzemediğini bile bile. Bir kez daha ondan çalacaksınız.

Murat Belge üstüne bir şeyler yazacaksam işi pişkinliğe vurmalıyım. Olsa olsa kişisel bir şükran yazısı olabilir, bu. Beni ben yapan birkaç insandan biri olduğu için; uzun eğitim hayatımda öğrendiğim her şeyin kim bilir kaç katını ondan öğrenmiş olduğum için. Bu yazıyı okurken çoktan yüzü buruşmuştur. Övgünün, doğası icabı yüklendiği saldırganlıkla da arası iyi değildir. Hoşlanmaz. Benim için de utanır. Bir de onun inceliğinden, çelebiliğinden, sanki hiç çalışılmadan edinilmiş, insanın en doğal haliymiş gibi taşıdığı tevazudan söz etmek isterim elbet. Şu aralar ona saldıranları besleyen yanları, çünkü bunlar. Ona saldırılır. Çeşitli dönemlerde özellikle yoğunlaşır bu saldırılar, ama ona genel olarak saldırılır. Duruşuyla, bu topraklarla ilişkilenme biçimiyle, üslubuyla; her şeyin ötesinde o hiç alışık olmadığımız üslubuyla çeker bu saldırıları. Vasat, oportünist, gözü dönmüş statüko gardiyanları onun temsil etmeye hiç soyunmadan temsil ettiğini bildikleri şeylere tahammül edemezler. Sözünü dolaşıma sokmaya çalışırken bir unvan peşinde olan ham düşünce erbabı da çoğunluk kendini onunla tartmaya, onunla hesaplaşıp, ona haddini bildirmeye çalışır.
Murat Belge'den basının, akıl tokmağını yedikten sonra milliyetçi muhafazakâr cephe oluşturmaya sıvanmış tescilli ibişleriyle onların beslemesi meczuplara cevap vermesini beklemek gülünç olmaz mı? Diplomat eskisi timsahların, çöreklenmiş oldukları postlarından doğru hakemlik numarası kesen linç şakşakçılarının onu hedef göstermesi karşısında kendini savunmasını mı bekleyeceğiz ondan? Vaktine yazık değil mi?

Kibardır. Öfkeden kudurup insan incittiği görülmemiştir. Kırıcı olamadığı, hayır demekte zorlandığı için yöneticilik yapamaz. Hayatı boyunca hiçbir iktidar mevkiine, hiçbir posta talip olmamıştır. Tevazuu tokluğu ürkütür, bu dünyaya burnunu silip bir an evvel karnını doyurmaya çalışanları. Murat Belge'nin varlığı, açlıktan ruhu guruldayanları çileden çıkarır.

Biyografi olabilir mi?

Belge'nin biyografisini çıkarmak için oturup yıllarca dirsek çürütmek gerek. Yardımcı da olmaz. Ama bir kez daha ufkumuza vatan hainlerinin hası olarak gerildiğine göre onun geçmişinden birkaç ayrıntı hatırlamanın zamanıdır. 60 yaşını devirdiğini biliyoruz. İngiliz dili ve edebiyatı profesörü olduğunu da. 12 Mart döneminde iki yıl cezaevinde kaldığını, 74'te üniversitedeki öğretim üyeliği görevine geri döndüğünü de. Edebiyatçı olarak en çetin metinlerin kusursuz çevirmeni olarak biliriz kendisini. Charles Dickens'ın iki ciltlik 'Martin Chuzzlewit'i başka kim çevirebilirdi? Hele hele William Faulkner'ın 'Ayı'sını, 'Döşeğimde Ölürken'i, 'Ağustos Işığı'nı? James Joyce hakkında ne biliyorduk, o 'Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi'ni çevirmeden önce? D. H. Lawrence da John Berger da onun kaleminden geçti. Çevirmenliği edebiyatla sınırlı kalmadı. Mart'tan Althusser'e, teorik eserler çevirdi, sayısız kitabın editörlüğünü üstlendi.
Murat Belge, 81 yılında YÖK'ün kuruluşundan sonra üniversiteden istifa etti. Halkın Dostları ve Birikim dergilerinin kurucularından. Radikal'dan gönce Milliyet, Politika, Demokrat ve Cumhuriyet gazetelerinde yazdı. 1983 yılında İletişim Yayınları'nı kurdu. Haftalık Yeni Gündem dergisinin kurulmasına önayak oldu. 12 Eylül sonrası Aydınlar dilekçesinin örgütleyenlerinden biri olarak yargılandı. Dönemin önemli bir mücadele mevzii olan İnsan Hakları Derneği'nin kurucuları arasında da ona rastlıyoruz.

90'a gelmeden, Avrupa'nın aşağıdan yukarı bütünleşmesi konusunda Prag'da Helsinki Yurttaşlar Meclisi'nin toplantısına katıldı. Dönüşünde Helsinki Yurttaşlar Derneği'ni kurdu. Bu dernek, o günden beri Körfez Savaşı'na muhalefetten Andıç Operasyonu'nda hedef gösterilen Mehmet Ali Birand'la Cengiz Çandar'ın hakkını korumaya dek çeşitli faaliyetlerde bulundu, sivil toplumun gelişmesini sağlayan yüzlerce proje gerçekleştirdi. Belge, bir dönem de Uluslararası Helsinki Yurttaşlar Meclisi Eşbaşkanlığı'nı sürdürdü.
Bu arada 'Tarihten Güncelliğe' (1983), 'Sosyalizm, Türkiye ve Gelecek' (1989), 'Marksist Estetik' (1989), 'The Blue Cruise' (1991), 'Türkiye Dünyanın Neresinde' (1992), '12 Yıl Sonra 12 Eylül' (1992), 'İstanbul Gezi Rehberi' (1993), 'Boğaziçi'nde Yalılar ve İnsanlar' (1997), 'Edebiyat Üstüne Yazılar' (1998), 'Tarih Boyunca Yemek Kültürü' (2001), 'Başka Kentler, Başka Denizler' (2004) ve son olarak da 600 sayfalık dev 'Osmanlı'da Kurumlar ve Kültür' adlı kitapları yayınlandı.

Her şeyden öte

Murat Belge'ye 'filolog' diyerek onun zengin varoluş serüvenine aklı sıra haciz koymaya çalışan saray müdürüne kulak asmayın. Onu Belge'nin sözleriyle uğurlayalım: "Önemli olan 'uzmanlık' değildir. Dergiler, kitaplar yayımlanıyor, merakı olan, öğrenmek istediğini öğreniyor. Önemli olan, aklını akıldan gayrı, bilgisini bilgi üretiminden gayrı bir şeylerin hizmetine vermemek. Uzman olan, bir şeylerin 'allamesi' olan, ama kendi vicdanının sesinden çok birtakım şeylerin pırıltısına takılan çok adam gördük. Böylelerine tarihin nasıl davrandığını en iyi tarihçilerin bilmesi beklenirdi."
Murat Belge, başından beri sivil olmanın, vatandaş olmanın erdemleri üstüne bizi aydınlatmaya çalıştı. Belirli bir alanın jargonuna sığınmadan, dünyaya bakma, hayatı okuma yolları üstüne bir kültür arkeolojisine çalıştı. Teorik tartışmaları da, gezi yazıları da yemek kültürü üstüne denemeleri de, İstanbul tarihini, mimarisini didik didik eden araştırmaları da, popüler kültür analizleri de hep şimdiyi anlayabilmenin ipuçları peşinde yapılmış çalışmalardır. "Her olgu, ayrıntı haline sokulmuş değer yargılarıyla birlikte sunulur"dan yola çıkarak 'gözümüzdeki kıymığa' hitap etti hep. Son kitabının önsözünde şöyle diyor: "Gene, alışılmış Osmanlı tarih yazımızın, 'doğru yapan cengâver padişahlar' ve 'yanlış yapan sefih padişahlar' ikilisinin volontarizminde, aynı vüzera-vükelâ arasında, savaş meydanları ve antlaşma maddelerinde çizilmiş rotası üstünde yürümekten mümkün mertebe sakındım. 'Tarih' denen şeyin bu tip 'öz' veya onun temsilcisi 'özne'lerin , soyut birtakım 'irade'lerin , zaman içindeki neredeyse alegorik ilerleyişi olduğuna hiç inanmadım. Tarihin içine doğarız ve kendimizi, bir merkezi olmayan, zorunlu olarak karmaşık verili koşullar ve bunların her zaman karmaşık, alabildiğine çok yanlı hareketleri ve belirlemeleri içinde buluruz. Bitişi olmayan ve 'muhasalası'nın rengi, öğeleri, mahiyeti her an değişen bir oluşumdur bu."

Solun gündemine sayısız tartışma soktu. Sorgulanmayanları ilk o sorguladı. Hep erken davrandı, saldırıya uğradı. Sözünü sakınmadı. Uluslararası toplantılara katılır. Vaktinin çoğu yollarda geçer. Bütün dünya halleri, onun dert coğrafyasına girer. Demokrasi ve insan hakları konusunda sözüne, tecrübesine, emeğine güvenilen bir dünya vatandaşıdır.
Aslında postunu milli hassasiyete serip rahat etmiş zevat da çok iyi biliyor. Murat Belge'yle tartılmak, dünyayla tartılmaktır. Hiç de kolay bir iş değildir."
Hosted by www.Geocities.ws

1