-- Din dersi camide verilebilir Üstün Ergüder Sabah
-- Yabancı dil eğitimi yetersiz
-- Sınavı geçen üniversiteye girebilmeli
-- ERCAN ARIKLI'NIN BÜYÜK SIRRI...
-- AB mi, ABD mi? Sami Kohen 14 Haziran 2005
Eğitim Reformu projenizden bahsediyorduk. Din derslerine yönelik de bir çalışmanız var değil mi? -Var. Öncelikle bu projenin amacını anlatayım sonra da din dersine geçeceğim. Biz toplumla, sivil toplum kuruluşları arasında eğitim reformu için bir bağ kurmayı hedefledik. Fikir üretiyoruz ve bu fikri devlete verebilmeyi istiyoruz. Sonrasında da devletin bu fikirle neler yaptığını izliyoruz. "Dost bir eleştiri" diye adlandırıyoruz bu çalışmayı. Din eğitimi konusunda da bir araya geldik "Nasıl bir eğitim olmalı?" diye. Sonuç nasıl? - î Başa Oradaki herkesin ortak kanısı okullarda verilen dini eğitiminin daha çok sünnilere yönelik olmasıydı. Yani çocuklarımıza İslam'ın sünni versiyonunu öğretiyoruz. Oysa Türkiye'de çoğulcu bir yapı var. Ermeni var, Rum var, Alevi var. Onun için bunların çocuklarına zorunlu din dersini okutmak doğru değil. Bizde bu konuda bir rapor yazdık. Nasıl bir çözüme ulaştınız peki? -Din dersinin daha çok dinler hakkında bir ders olması ve öyle bir felsefeyle görülmesi gerekir. Ayrıca onu okuyan çocuk böylece başka dinlere hürmetini geliştirebilir. Yani sadece dua ezberletmekle din dersi olmaz. Bu fikre İstanbul Müftüsü de sıcak baktı, Diyanet İşleri'nden gelen arkadaşlar da. Biz de bu çalışmayı Milli Eğitim Bakanlığı'na sunduk. Bir gelişme var mı? -Hiçbir şey yok. Bir başka düşünce yapısı daha var. Deniliyor ki "Türkiye'de aileler çocuklarının din eğitimi almasını istiyor." Onun için isteği bağlı bir ders koyalım dedik. Hatta bu dersi bakanlığın denetiminde cemaatler versin. Aleviler, Sünniler, Ermeniler. Bir tek bu derslerin nerede olacağı konusunda anlaşamadık. Bir grup örneğin sünnilere, "Camide olsun böylece caminin reformuna katkısı olur" dedi. Bir kısım ise buna şiddetle karşı çıktı, okullarda olsun diye direndi. Karar veremedik. | ||||||
|
| ||||||
|
| ||||||
Türkiye'de anlı şanlı üniversiteler bile geçmişe oranla iyi bir yabancı dil eğitimi veremiyor liseler nasıl öğretecek ki?. iselerde öğretilecek ikinci yabancı dil fikrine nasıl bakıyorsunuz? - Vallahi bunlar hedef olarak güzel şeyler tabii. Ama ben bu eğitimi şu anda bu koşullarda verebileceklerine inanmıyorum. Anlı şanlı üniversitelerimizde bile doğru dürüst İngilizce eğitimi yok ki liselerde ikinci dil öğretilsin. Süleyman Demirel'den duymuştum. Birkaç rektör şikayette bulunuyordu "Aman efendim her yerde üniversite açılıyor neye yarayacak bunlar?" diye. O da "Açılsın açılsın başladı mı gider, hedeftir" diye cevap vermişti. Ben bu yaklaşıma pek katılmıyorum. Şu ana kadar üniversiteler bile başaramamış sen lisede nasıl başaracaksın? Hedeflerin de biraz akla yakın olması gerekir diye düşünüyorum. "Anlı şanlı üniversitelerimiz bile doğru dürüst İngilizce öğretmiyor" dediniz. Örnek verebilir misiniz? -Örneğin Boğaziçi Üniversitesi. Canım gibi sevdiğim bir yer ama imkanlar o kadar zorlaştı ki.... Sayılar o kadar arttı ki... Acaba 70'li yıllarda öğrettiğimiz İngilizce bugün verdiğimizle aynı mı? Hiç sanmıyorum. Bugün güvenlik konferansındı bir öğrenci kalkıp İngilizce bir soru sordu. Boğaziçi'ndenmiş. Keşke suali İngilizce sormasaydı. Ortadoğu Teknik Üniversitesi de aynı durumda değil mi? Yani rahatlıkla söylüyorum çünkü ben orada bir yıl İngilizce hazırlık okudum, düzeyi biliyorum. -Ben de orada çalıştım, orasının da durumu aynı. Anlı şanlı üniversite derken kastettiklerim bu minvalde. Sadece kendi üniversitem olduğu için Boğaziçi'nin ismini rahatlıkla telaffuz edebildim. Üniversitelerinde hatası değil aslında. Şartlar belli, sayılar belli, koşullar ortada. Çok güç yabancı dil öğretmek. Peki ya liseler? -İyi ya ben de onu söylüyorum. Anlı şanlı üniversitelerde yapılamıyorken liselerde nasıl olsun? Bir yerde bir hedef koyar ve hedefi gerçekleştirmezseniz bu sefer güvensizlik başlar. Aslında eleştirmekten de fazla hoşlanmıyorum. Yabancılar der ki "Biz sizin kadar kendi kendini döven millet görmedik" diye. Doğrudur. Bizde her önüne gelen eleştirir. 1.ve 8. sınıf arası son derece olumlu bir atılımdır. Ne kadar oturtuldu, uygulamada ne kadar başarılı olundu bilemiyorum ama olumlu bir adım. Bunun çok daha iyi koşullara getirilmesi gerekir. Müfredat gelişmeleri, sekinci sınıfa kadar giden öğrenciler, bunları hep bir paket halinde görmeliyiz. Ama tekrar ediyorum üniversite sınavını halletmeden liselerin sorunu kesinlikle çözülemez. Türkiye'nin gündeminde bir yara olarak kalamya devam eder. | ||||||||||||
|
| ||||||||||||
|
| ||||||||||||
Boğaziçi Üniversitesi'nin eski rektörü Prof. Dr. Üstün Ergüder "Devletineğitim alanındaki politikasızlığının cezasını imam hatipliler ve meslek liselerine giden çocuklar çekiyor, haksızlık değil mi?" diyor. Boğaziçi Üniversitesi'nin eski rektörü Prof.Dr. Üstün Ergüder ile söyleşimizin dünkü bölümünde liselerin 4 yıla çıkarılmasının etkilerini konuşmuştuk. Ergüder "Kaç yıla çıkarılırsa çıkarılsın fark etmez çünkü kimse liseye gitmiyor" diyordu. Ergüder'e göre asıl problem üniversite sınavı ve ona dershanelerde hazırlanma süreci. Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi Direktörü Üstün Ergüder ile meslek liseleri ve imam hatip sorununu da konuştuk. î Başa Liselerin dört yıllık olmasından bahsediyorduk. Türkan Saylan diyor ki "Ben de 4 yıl okudum liseyi ama hiçbir şeye yaramadı, hayatımızdan çalınan bir dönemdi. Sonraki hükümet bu reformu ortadan kaldırdı." -Aslında ben de aynı dönemdenim. 4 yıl okudum ama ben şanslıydım Robert Koleji gibi bir okulda okuduğum için bir yıl daha keyfini sürdüm okulumun. Ama bizim zamanımızda "Olgunluk Sınavı" denilen bir sınav vardı. Bakın, liselerin dört yıl olması aslında öğrenci için iyi bir şeydir çünkü çocuklar daha iyi yetişirler. Ama bizdeki sorun başka. Öncelikle daha önce de söylediğim gibi liselerdeki çeşitliliği azaltmak lazım. Ayrıca meslek işini biraz markalaştırmak gerekiyor. Yani meslek liselerini çocukların gitmek isteyecekleri yerler haline getirmek önemli. MESLEK LİSELERİ ÖZEL SEKTÖRE Yani herkes üniversiteye gitsin diye bir şey yok. -Bence şart değil. İyi bir meslek lisesi imkanı verirseniz niye üniversiteye gitsin ki? Meslek liselerinin piyasaya duyarlı olması lazım. Piyasa öylesine çabuk değişiyor ki bunu bürokratik olarak okulda oturup hissedebilmeniz ve öğrenciye anlatabilmeniz zor. Özel sektörün meslek liseleri işine el atması lazım. Ya da meslek odaları kurmak gibi çözümler bulunabilir. Oradaki eğitimin dinamik olması gerekir. Bugünkü şartlarda siz gidip meslek lisesi kuruyorsunuz, gidip devletten kadro olmanız gerekiyor. Sonra YÖK'e gidiyorsunuz, ardından onaydan geçiyorsunuz. Bir sürü kırtasiye işlemi. Üstelik meslek liseleri üniversite sistemi içerisinde kendilerini ikinci sınıf görüyorlar. Meslek liseleri çekici hale gelirse bu yapıdan kurtulmak mümkün olabilir. Bu iş için askerlik kullanımından faydalanmak da mümkün tabii. Anlamadım. Askerlik nasıl kullanılacak? -Örneğin meslek eğitim alanlar yedek subay olsun gibi bir takım ödüllendirilmelere gidilebilir. Oraların cazip kılınması çok önemli. Böylelikle üniversite kapılarına yığılma olmaz. -Bugün hangi üniversite rektörüne sorarsanız sorun üniversite sorununu çözmek için meslek liselerini güçlendirmekten bahsedecektir. Buna ben de dahilim. Ama geçenlerde bir meslektaşımız bizi eleştirdi ki bence tutumu haklı. Eski Tübitak Başkanı Tosun Terzioğlu'nun bir lafı var. Diyor ki "Arabayı atın önüne koyuyorsunuz." KIZLAR İMAM MI OLACAK? Ne demek bu? Yani üniversitenin meselesini çözmek için meslek okullarını yaratmak doğru bir fikir değil. Meslek liselerini sadece o okulları yapılandırmak için gündeme getirmek daha doğru. Bir de çözülmesi gereken imam hatip liseleri sorunu var. -Türkiye maalesef eğitim politikasını iyi tasarlayamamıştır. Bu yüzden çocukları çok değişik akımlara teslim etmiştir. 70, 80 ve 90'lı yıllardaki politikasızlığın cezasını bu çocuklara çektiriyoruz. Zamanında bu okullar fazlasıyla tolere edildi. - î Başa Sadece tolere edilmekle kalmadı büyük destek gördü. O zamanlar Türk-İslam sentezi gibi bir şey adı altında bu okullar cesaretlendirildi. Yani Milli Eğitim sistemi doğru dürüst çalışmadı. Tevhid-i Tedrisat Kanunu'na uyulmadı.Yani devlet kendisi uymadı bütün bunlara. Senin normalde bir eğitim sistemin varsa niye tutup da imam hatip eğitimini ortaya sokuyorsun? Türkiye'de bu kadar çok imam ihtiyacı var mı? Ayrıca kızlar niye o okullara gidiyor? KOLEJLERDE KARMAŞA OLACAK Peki çözümü nedir? -Zaten ortada bir yanlış duruş var. Başında çocuklara kimse "Siz bu liseyi bitirirseniz üniversiteye gidemezsiniz" demedi ki. Yapılması gereken şudur. Kimsenin hakkına hukukuna müdahale etmeden çözmek. O nasıl olacak? Bu okulları yavaşça sistemden çıkarmak gerekir. Ayrıca onlarla beraber meslek liselerine gidenler de cezalandırılıyor. Yani isteyen herkes sınava girebilmeli. -Tabii. Benim için bir sınav varsa ve bu sınavı kim geçiyorsa buyursun kardeşim istediği yere gitsin. Yani ayrıntılarla ayrıntılarla uğraşmak bizi gerçekten uzaklaştırıyor. î Başa Yap sınavını koy kotanı, kim geçiyorsa geçsin. Bu ölçeği başaran kişiye "Sen nereden geliyorsun?" dersen insanların sinirini bozarsın, isyana teşvik edersin. Siz rektörken bu sıkıntıları çokça yaşadınız anladığım kadarıyla. -Evet. Hep ikilemdir benim için, çok zorlanmışımdır. Rektörken bu kadar açık seçik konuşamıyorsunuz tabii. Türban meselesini de kapalı kapılar ardında eleştirdim hep. Şimdi daha rahat tabii. Peki kolejler ne olacak? Yani 4 yıllık lise atağında bir karmaşa çıkmayacak mı? -Karmaşa yaratacağı kesin. Öncelikle bugünkü lise eğitimini masaya yatırıp "Nasıl eğitmek istiyoruz?" sorusunun cevabını bulmak gerekli. Onu yapmadan gerçekleşen değişiklikler hep yama olur. | ||||||||||||
î Başa ERCAN ARIKLI'NIN BÜYÜK SIRRI... Gazeteci Ercan Arıklı, halk otobüsünün çarpması sonucu son yolculuğuna uğurlanırken, bir sırrını da beraberinde götürüyordu. 14 Haziran 2005 Salı 09:39
|
|
Gazeteci Ercan
Arıklı, halk otobüsünün çarpması sonucu son yolculuğuna uğurlanırken, bir
sırrını da beraberinde götürüyordu. Yaşamı her ne kadar trajik bir şekilde
noktalansa da Arıklı, en büyük hayaline öldüğünde kavuşuyordu. Aynı çatı
altında yaşamayı başaramadığı 2 çocuğu ve eşiyle toprak altında
buluşuyordu. Bu ''mekânsal'' buluşmayı Arıklı kendisi hazırlamıştı...
Arıklı'nın ilk eşi İnci Trak, intihara
teşebbüs edip tüpgazla evi uçurduğunda henüz 7 ve 9 yaşındaki 2 oğlu
trajik bir şekilde can verdi. İnci Trak, bu trajik olayda kurtulduysa da,
aynaya baktığında yaşadığı acıyla yeniden öldü. Vicdan hesaplaşması ve
bozuk ruh sağlığıyla ''sözde'' devam eden yaşam, bir trafik kazasıyla
noktalandı. Arıklı kendisine 24'ünde babalığı, 33'ünde de evlat acısını
tattıran İnci Trak'a öldüğünde sahip çıktı.
Çocuklarının yanına...
İnci Trak'ı yer ayırttığı 4 kişilik mezarda,
çocuklarının yanına gömdürdü. 4 mezar yerinin sonuncusunu ise Arıklı
kendine ayırmıştı.
Arıklı'nın trajik sırrı, Arda Uskan'ın yarın
Doğan Kitap'tan çıkacak olan ''Güle Güle Bebeğim-Yaşamın Pimini Çeken
Adam: Ercan Arıklı'' isimli kitabında yer alıyor. Kitapta Arıklı'nın bu
hikâyesi şöyle anlatılıyor:
1963 yazında, Razi Trak'ın Ziverbey'deki
köşkünün ağaçlarla dolu bahçesinde Ercan Arıklı ve İnci Trak evlililiğe
ilk adımlarını attı.
Yeni evli çift yaz sonuna kadar Osmanbey'deki
Gün Apartmanı'nın 8. katında kalacaktı.
Evlilikte sorunlar...
Ercan ve İnci Lozan'a yerleştikten iki yıl
sonra ilk çocukları Giray dünyaya geldi. Çiftin evliliklerinde su yüzüne
çıkmayan itişmeler yaşanıyordu. Tam da böyle bir dönemde İnci ikinci
çocuğuna hamile kaldı. Onu doğurmak için İstanbul'a döndü. 1966 yılında
ikinci çocuk Ali'nin dünyaya gelmesi yepyeni bir başlangıç oldu. Ercan da
Lozan'daki öğrenimini tamamlamış, Türkiye'ye dönmüştü.
1960'lı yılların sonlarında Ercan ve İnci'nin
evlilikleri giderek çıkmaza giriyor, çatışma giderek büyüyordu. İnci,
Ercan ve arkadaşlarının bitip tükenmek bilmeyen briç, poker partilerine
artık dayanamaz olmuştu.
Evliliğin çatırdamasının tek nedeni oyun
değildi kuşkusuz. Öğrenci Ercan, iş hayatına atılıp işadamı Ercan olmaya
başlayınca İnci'yle aralarındaki görüş ve düşünce farklılıkları da
belirginleşmeye başlamıştı, sonunda ailelerin tüm çabalarına rağmen 1970
yılında yollarını ayırdılar...
Ali babası, Giray annesiyle kalıyordu. Aile
parçalanmıştı. İnci Trak'ın ağabeyi çocukların ayrı büyümesini ''cinayet''
olarak gördüğü için Ali'yi de alarak kardeşi Giray'ın yanına götürdü.
Artık çocuklar anneleriyle birlikte aynı çatı altındaydı.
Aradan yıllar geçti... Tarih 9 Eylül 1973'tü.
Neuchatel'deki Podries Caddesi'ndeki 18 numaralı evde psikolojik sorunlar
yaşayan İnci Trak, intihar planları yapıyordu. Dışarıda iri yağmur
damlaları pencereyi döverken, odada Ali ve Giray uyuyordu.
Tüpü açtı ve...
İnci tüpü açtı... Uzun bir süre bekledikten
sonra salona geçti. Beyni uğulduyordu. Bir sigara içmek istedi. Çakmağı
çaktı. Podries Caddesi büyük bir gürültüyle sarsıldı. 18 numaralı
apartmanın ikinci katı ateş topuna dönmüştü...
Bu patlama, kilometrelerce uzakta bir başka
insanın belleğinde art arda gelen darbeler halinde, yıllarca sürecek bir
volkana dönüşecekti. O insan, Ercan Arıklı'ydı.
30 yıl sonra...
O geceki patlamadan İnci Trak, yüzünün ve
vücudunun büyük bir kısmının ağır yanıklar almasına rağmen kurtuldu. Ama
ne yazık ki Ali ve Giray yaşamlarını yitirdi. Ercan Arıklı ise çektiği
acıları içine gömdü, bu konuyu yıllarca kimseyle konuşmadı, en yakın
dostlarıyla bile paylaşmadı. Çocuklara olan düşkünlüğü belki de bu acı
anından kaynaklanıyordu.
Arıklı, o geceden 30 yıl sonra ilk kez bir
psikoloğa güvenmişti. Onun söylediği şu cümle, belki de Ercan Arıklı'nın
yaşamının bir özetiydi: ''Çok büyük bir acı çekmişsin ama yasını
tamamlamamışsın. O yası tamamladıktan sonra hayatına devam edeceksin...''
Çocuklarının ölümünden sonra İnci Trak
perişan olmuştu. Bir daha kendini toparlayamadı. Eline baksa, aynaya baksa
aklına çocukları geliyordu. Psikolojisi, dengesi altüst olmuştu. Yıllar
sonra yeniden evlendi. Bu yüzden evliliği fazla süremedi. İstanbul dışına
çıkmaya karar verdi. Antalya'ya yerleşti. Kemer'e giderken Bozüyük
civarında şoförüyle kaza geçirdi. Bu kaza yaşamının da sonu oldu...
İki kez daha evlendi
Arıklı, yıllar içerisinde 2 evlilik daha
yaptı. 7 Aralık 1979'da basın patronu Malik Yolaç'ın kızı Merve Yolaç'la
hayatını birleştirdi. İkinci evliliğini ise, ikiz piyanistlerden Güher
Pekinel'le yaptı. Ancak 2 evliliğinden de bir daha çocuğu olmadı.
İlk eşi İnci Trak hayatını kaybettiğinde
Arıklı, 4 kişilik mezar yeni ayırtmıştı. Aile bütünlüğünü korumaya çalışan
Arıklı, ilk eşi vefat ettiğinde İnci'nin ailesini arayarak, ''Eğer aileniz
izin verirse bilin ki onun yeri hazır, bizim yanımızda. Benim yerim de
orada. Arzu ederseniz oraya gömelim...''
Oraya gömüldüler. İnci Trak yıllar sonra
çocuklarının mezarının yanına defnedildi. 4 mezar yerinin sonuncusu Ercan
Arıklı'ya ayrılmıştı...
İlk eşi gibi trafik kazasında hayatını
kaybeden Arıklı'da 2003 yılında Zincirlikuyu Mezarlığı'nda son yolcuğuna
uğurlandığında artık Ercan Arıklı'nın hayali gerçekleşmiş ve aile sonsuza
dek bir araya gelmişti.
(MİLLİYET) |
| ||
î Başa AVRUPA BASININDA BUGÜN... Avrupa basınında bugün; Avrupa basınında bugün; Avrupa Birliği (AB) liderler zirvesi, AB tartışmaları içinde Türkiye'nin yeri, Saddam Hüseyin'in sorgu kayıtlarının yayınlanması, dünya petrol sektöründeki huzursuzluklar, bilimadamlarının laboratuar ortamında beyin hücresi üretmeyi başarması ve sigara kullananların ya da obezite sorunu olanların biyolojik olarak yaşlanma hızıyla ilgili bir araştırma öne çıkıyor. 14 Haziran 2005 Salı 10:44
| ||
|
LONDRA (İHA) -
İngiltere basınında bu sabah, haftanın gündemine ağırlığını koyan Avrupa
Birliği liderlerinin 16 - 17 Haziran'da yapacağı zirve öne çıkıyor. Söz
konusu zirvede, bilindiği gibi, bütçe ve Avrupa Birliği Anayasası'nın
geleceği konularının karara bağlanması hedefleniyor.
Daily Telegraph, ''Fransa, Avrupa Birliği
Anayasası'nı mezara gömdü'' manşetiyle verdiği haberde, Fransa'nın tarihi
bir geri adım atarak diğer üye ülkelerin Avrupa Anayasası'nı onaylaması
yönündeki talebini çektiği, böylece anayasayı kaderine terk ettiği
yorumunu yapıyor.
Financial Times, Independent ve Times
gazeteleri ise daha çok İngiltere ile Fransa arasındaki bütçe tartışmasına
ağırlık veriyor.
Financial Times, manşetten verdiği haberde,
Avrupa Komisyonu'nun ticaretten sorumlu üyesi Peter Mandelson'un
İngiltere'ye yaptığı çağrıyı öne çıkarıyor.
Yazıda, ''Peter Mandelson, İngiltere'nin
Avrupa Birliği bütçesinden aldığı geri ödemelere ilişkin tartışmaya dahil
oldu. Mandelson, İngiltere'nin bütçeye yaptığı katkılara karşılık iade
istemesinin, Avrupa Birliği'ne yeni üye olan yoksul ülkelere ek külfet
getireceğini ve bunun 'haksızlık' olduğunu belirtti'' denildi.
Guardian'ın bu konudaki haberi ise
''İngiltere bütçe tartışmasında kendine yandaş buldu'' başlığını taşıyor.
Yazıda, ''Tony Blair, Almanya'nın müstakbel başbakanı olarak görülen
Angela Merkel'in, İngiltere'nin dışlandığı yönünde görüş belirtmesiyle
beklenmedik bir destek bulmuş oldu. Merkel, 'İngiltere'nin tavrı, temel
bağışçı ülke olarak, özellikle Fransa'dan, ancak Almanya'dan da daha düşük
tarım teşviki almasının sonucudur' diye konuştu'' denildi.
İsviçre'de yayımlanan Le Temps gazetesi ise
zirveye ilişkin haberinde okuyucularına, Avrupa Birliği içinde kriz olsun
olmasın, böyle zirveler öncesinde hep gerginlik yaşandığını hatırlattı.
Avrupalı liderlerin zaten bütçe yüzünden zıtlık yaşadığını belirten
gazete, diplomatik kaynaklara dayandırdığı haberde, Brüksel'deki
görüşmelerin, anlaşmayla sonuçlanması hedefiyle Cumartesi gününe
sarkabileceğini belirtti.
AB TARTIŞMALARI İÇİNDE TÜRKİYE'NİN YERİ
Guardian'da ise Avrupa Birliği tartışmaları
içinde Türkiye'nin yeri işleniyor. Haber, ''Fransa, Türkiye'nin yolunu
tıkıyor'' başlığıyla yayınlanmış bulunuyor.
''Fransa ve Hollanda'nın AB Anayasası'na
'hayır' demesinden en zararlı çıkan Türkiye olmuşa benziyor'' diyen
gazetenin yorumu şöyle devam ediyor:
''Avrupalı liderler, bu hafta yapacakları
zirvede Avrupa Birliği Anayasası'nı rafa kaldırmaya hazırlanırken,
Fransa'nın Dışişleri Bakanı, anlaşma çökerse, Türkiye'nin birliğe
kabulünün güçleşeceğini söyledi. Avrupa Birliği, Nice anlaşmasıyla üye
sayısını 27 ile sınırlamıştı. 2007'de Romanya ve Bulgaristan'ın üye
olmasıyla bu kota doluyor. Bu nedenle yeni anayasa olmadan Türkiye'nin
üyeliği güç görünüyor. Fransa ve Almanya'nın liderlerinden gelen
muhalefete rağmen İngiltere, Türkiye'nin üyeliği konusunda bastırmaya
kararlı.''
Fransa ve Hollanda'da anayasanın reddinin
ardında, daha en az 10 yıllık bir zaman dilimi olsa da Türkiye'nin Avrupa
Birliği hedefi olduğunu yazan Financial Times, şöyle devam ediyor:
''Fransız yetkililer, Türkiye ile 3 Ekim'de
başlatılması planlanan müzakere sürecinin, ülkenin bu ay yürürlüğe soktuğu
yasal reformları uygulamasına bağlı olduğunu dile getirdi. Yetkililere
göre, zamanında başlasa bile müzakere süreci, artık tahmin edilenden daha
uzun sürecek.''
Fransız Le Figaro gazetesi de Fransa ve
Hollanda'nın 'hayır' yanıtıyla Avrupa'nın siyasi krizin içine gömüldüğünü
yazıyor. Gazete, ''Genişleme konusu gelecek zirveye bırakılmalıydı''
yorumunu yapıyor. Gazetenin ismini açıklamadığı bir Fransız bakandan
aldığı görüş ise, ''Bu sıralar Türkiye'den ne kadar az bahsedersek, o
kadar iyi'' şeklinde.
Independent gazetesinde tanınmış gazeteci
Robert Fisk, ''Saddam'ın sorgu kayıtları, sesi verilmeden yayınlandı, peki
ama neden?'' diye soruyor. ''Iraklılar ya da açık konuşalım Amerikalılar,
Saddam'ın konuşmalarına sansür getirdi. Bu, Saddamcılıktır. Yani,
Saddam'ın Irak'ı yönetmesinden farkı yoktur.
DÜNYA PETROL SEKTÖRÜ HUZURSUZ
Times ve Financial Times gazetelerinin iç
sayfalarına, petrol sektöründeki huzurluklar yansıyor.
Times, ''Petrol sektörü yeni kaynaklar
bulmakta zorlanıyor'' başlıklı haberde danışmanlık şirketi Wood
Mackenzie'nin bulgularına göre, uluslararası petrol kuruluşlarının,
dünyada giderek artan ham petrol talebine karşılık yeni petrol rezervleri
bulmakta güçlük yaşadığını aktarıyor. Wood Mackenzie'nin Yönetim Kurulu
Başkan Yardımcısı Graham Kellas, bu durumu şöyle değerlendiriyor:
''Petrol arayışı giderek daha da zorlaşıyor.
Dünyada keşfedilmemiş pek az yer kaldı; zaten petrol şirketlerinin de özel
tayin edilmiş gruplar dışında girişin yasak olduğu yerlere eğilmelerinin
sebebi bu.''
Finacial Times gazetesi ise Petrol İhraç Eden
Ülkeler Örgütü'nün yarın yapacağı toplantıyı sayfalarına taşıyor.
Gazetedeki yazıda, ''Petrol üreten ülkelerden bakanların yarın
toplandıklarında ilk ele alacakları konu, yüksek petrol fiyatlarının dünya
ekonomisine etkisi olacak. Yüksek petrol fiyatlarının talebi düşüreceği
kaygısı sektör içinde giderek büyüse de, OPEC üyeleri, yüksek fiyatlarla
mücadele konusunda pek az seçenekleri olduğu görüşünde. Petrolün varil
fiyatı geçen yıl 40 dolar civarında seyrediyordu, ancak bu sene içinde 60
doları bulabileceği belirtiliyor. Bu, son 25 yılda Opec'in talep ettiği en
yüksek fiyat olacak'' deniliyor.
Independent'ta yayımlanan bir habere göre,
bilimadamları, beynin hücre yenileme özelliğini taklit eden bir teknik
kullanarak laboratuar ortamında ilk kez beyin hücresi elde etmeyi başardı.
Uzmanlara göre bu çalışma sayesinde, beynin hasar gören sinirlerinin
yeniden canlandırılması için ilaç üretilebilir. Bu da, sara ve alzheimer
gibi hastalıkların tedavisinin yolunu açabilir.
Times gazetesi de İngiliz bilimadamlarının,
sigara kullananların ya da obezite yani aşırı şişmanlık sorunu olanların,
diğer insanlara nazaran biyolojik olarak daha hızlı yaşlandıklarını ortaya
koyduğunu yazdı. Araştırmaya göre, sigara ve şişmanlık, yaşlanmayla ilgili
genlerde sapmaya neden oluyor. Haber şöyle devam ediyor:
''Sigara ve aşırı şişmanlık, DNA'nın
yaşlanmasını engelleyen genetik yapıyı değişime uğratıyor. Buna göre obez
bir kadın, sağlıklı bir kilodaki yaşıtı bir kadından yaklaşık 9 yaş,
sigara içen bir kadın da hiç sigara kullanmamış bir kadından 7,5 yaş büyük
gösteriyor. Uzmanlara göre, hem obez hem de sigara içiyorsanız 10 yaş daha
yaşlısınız.''
|
![]() î Başa AB mi, ABD mi? Sami Kohen 14 Haziran 2005 Yukarıdaki soruyu gene bir soru ile yanıtlayalım: Türkiye böyle bir tercih yapmak zorunda mı? Bizce değil; ama konu şu sırada tartışılıyor. Daha önce de tartışıldığı gibi... Bu kez, soruyu gündeme getiren iki "taze" gelişme var: Birincisi AB'nin "hayır"la sonuçlanan iki referandumdan sonra bir krize girmesi ve bu vesileyle Türkiye'nin üyeliğine karşı kampanyanın yoğunlaşması... İkincisi ise, Başbakan Erdoğan'ın son dönemde sarsıntı geçiren Türk-ABD ilişkilerini düzeltmek amacıyla ABD'yi ziyaret etmesi... İlk bakışta, iki gelişme arasında bir ilinti kuranlar, Türkiye'nin AB ile ABD arasında bir tercih yapma noktasına geldiği sonucunu çıkarıyorlar. Bunun son günlerde özellikle dış basında işlendiğini görüyoruz. İngiliz "Observer" gazetesi Türkiye'nin AB üyeliği şansının sıfır olduğunu öne sürerken, "Times" gazetesi de Ankara'nın giderek AB hevesini yitirmekte olduğunu yazıyor. "New York Times" ise, Türkiye'nin AB'nin yeni durumu karşısında, bu topluluğa girmenin değip değmeyeceğini sorgulamaya başladığını ve Türk hükümetinin de bu nedenle ABD'ye döndüğünü iddia ediyor. * * * Bunlar bizce prematüre veya abartılı değerlendirmeler. "New York Times"ın Ankara'nın rota değiştirdiğini ima eden yazısında, Başbakan Erdoğan'ın bu gazete ile yaptığı söyleşiden alıntılar da var. Başbakan açıkça, Türkiye'nin ABD ve AB ile ilişkilere aynı derecede önem verdiğini söylüyor. Erdoğan'ın ABD ziyaretini AB'den duyulan kuşkular nedeniyle Washington'a yaklaşma amacına bağlamak, gerçekçi bir tespit değil. Türkiye'nin AB'deki son gelişmelerden sonra üyelik şansının yok olduğu tahminine gelince, son referandumların bazı AB ülkelerinde bu üyeliğe karşı kamuoyu tepkisinin yoğun olduğu gerçeğini ortaya çıkardığı açık; ama komisyon gibi karar organlarının (ve birçok üye ülke liderlerinin) tutumu Türkiye ile müzakerelerin zamanında başlamasından yana. Müzakere süreci çok uzun olacağına göre, şimdiden bunun gerçekleşme şansı üzerinde spekülasyon yapmak için zaman çok erken. Kaldı ki, Türkiye bu aşamada müzakerelere hazırlanmayı ve AB'nin yeniden nasıl şekilleneceğini beklemeyi tercih ediyor ki, doğrusu da budur. AB kendi kimliğini arama ve rotasını çizme sürecinde (ki bu da epey zaman alabilir) önemli değişikliklere sahne olabilir. Fransa öncü rolünü ve etkisini kaybedebilir, Fransız-Alman ekseni çökebilir veya "Atlantikçiler" (yani ABD-AB yakınlaşmasından yana olanlar) direksiyona geçebilir. * * * Türkiye'de kamuoyunun bazı kesimlerinde AB konusunda kuşkuların ifade edildiği ve Ankara'nın AB'den uzaklaşabileceği ve ABD'ye yakınlaşabileceği spekülasyonlarının yapıldığı bir sırada, ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice başta olmak üzere, Amerikan yetkililerinin sık sık AB'ye kapılarını Türkiye'ye açması yönünde çağrılar yapması anlamlıdır. Washington'un bu konuda bu kadar ısrarlı olmasının nedeni, Türkiye'yi, Batı camiası içinde görmek istemesidir. ABD yönetimi, Türkiye'nin AB vizyonu ile ABD ile stratejik ilişkilerinin örtüştüğü kanısındadır. Diğer bir deyişle, Washington'un gözünde Türkiye'nin AB ile ABD arasında bir tercih yapmasına ve birini diğerine karşı kullanmasına ihtiyaç yoktur. Hal böyle iken bu aşamada Türkiye'nin konjonktürel tepkilerle böyle bir tercihe yönelmesi için sebep var mı? [email protected] | ||