ANA SAYFA

GÜNCEL İNDEKS

 

 

-- Medyadaki Birileri - Mehmet Şevket Eygi -

-- İslâm’ın bayraktarları - Milli Gazete

-- Müslüman Arap Kamuoyuna Açık Mektup

-- Selahaddin Eyyubi'nin Tarihe Dersi I - Milli Gazete

-- 1 saatlik görüşmenin ayrıntıları- azarladı demeye dilim varmıyor - internethaber

-- Stratejik ortak bunları yapar mı? - İnternethaber

-- Beyaz Saray renkleri - Derya Sazak - Milliyet - 11 Haziran 2005

-- Stratejik çelişki - Melih Aşık - Milliyet - 11 Haziran 2005

-- NİHAT GENÇ-MURAT BELGE KAVGASINA SERDAR TURGUT DA KARIŞTI...

-- AYDINLAR SAVAŞI BAŞLADI, NİHAT GENÇ DE ALEVE BENZİN DÖKTÜ!

-- "TÜRKİYE'Yİ MASONLAR KURDU..." - Haber Vitrini 

-- KURTLAR VADİSİ'NİN 10 SORU İŞARETİ - Haber vitrini 

-- 'Roket fırlatabiliriz' - Milliyet - 11 Haziran 2005

-- Israelis Recall a Night of Death and Revenge - 11 Haziran

-- Turks, Nervous About European Prospects, Turn to U.S.  The New York Times June 11, 2005

-- The Times'tan Erdoğan'a şok eleştiri - İnternethaber

###
 
 
 
Başa
Medyadaki Birileri - Mehmet Şevket Eygi - “Biz Yahudiler yirminci asırda iki devlet kurduk...”
Mehmet Şevket Eygi
10.06.2005

Medyada, Türkiye standartlarına göre çok fazla maaş alan birtakım elemanlar bulunmaktadır. Bunların büyük kısmı militan bir şekilde İslâm dinine ve dindar Müslümanlara saldırmaktadır. Bu gibi kimseler tesâdüfen mi bu önemli makamlara gelmişlerdir, yoksa planlı bir şekilde mi getirilmişlerdir?

Halkının ezici çoğunluğunun Müslüman olduğu bir ülkede niçin bu adamlar İslâm dinine saldırmaktadır?

Özgürlük özgürlük deyip duruyorlar ama Müslümanlara din ve inanç hürriyeti verilmek istenince karşı çıkıyorlar.

Masonlara, ateistlere, Yahudilere, Hıristiyanlara, Bahaîlere, Dr. Moon dini mensuplarına hürriyet verilebilir ama Müslümanlara gerekenden fazla verilmesi doğru olmaz diyorlar.

İslâm’a ve Müslümanlara doğrudan doğruya hakaret edemiyorlar ama İslâm dininin kutsal değerlerine ve kurumlarına açıktan hücum ediyorlar.

Şeriat’a saldırıyorlar. Şeriat nedir? Din değil midir?

Bu memlekette on iki yaşından küçük çocuklara Türkçe, tarih, coğrafya, hesap, müzik, resim, izcilik, vücut geliştirme, herhangi bir sanat, bale dersi vermek serbesttir ama din ve Kur’ân dersi vermek yasaktır. Bu “cinayeti” işleyenlere hapis cezası verilmektedir. Bizim özgürlükçü medya baronlarımız bu yasağın aşırı taraftarıdır.

Evet bu adamları o mevkilere getiren şey onların liyakatları, ihtisasları, kabiliyetleri midir, yoksa gizli bir komite planlı ve programlı bir şekilde onları seçmiş, toplamış, kadrolaştırmış mıdır?

Ayda on binlerce dolarlık astronomik ve efsanevî anormal maaşlar. Şahane köşklerde, ültra-modern meskenlerde lüks bir hayat sürme imkânı, altlarında limuzinler, önlerinde açılmadık kapı yok, en büyük hükümet adamları ile günün her saatinde telefonla görüşebilirler. Bir itibar ki, sormayın.

Onların ana vazifesi medyacılık yapmak mıdır?

Yoksa İslâm’la ve Müslümanlarla savaşmak, onları kösteklemek midir?

Yıllardan beri yaptıklarına bakınız ve sorunun cevabını siz veriniz.

Evet, gizli ve dehşetli bir komite, bu adamları, zamanımızın en büyük siyasî, kültürel, sosyal gücü olan medyanın başına bir misyon, bir vazife yapmaları için getirmiş bulunuyor.

Bunların hiç mi liyakatları yoktur?

Bazıları dış ülkelerde tahsil yapmıştır. Bir veya iki yabancı dili konuşanları, okuyanları vardır. Az buçuk kültürleri mevcuttur. Lakin onlardan kaç tanesi, bu ülkenin, bu halkın bin yıl boyunca kullanmış olduğu millî yazı ile yazılmış, basılmış kitapları, belgeleri, arşiv evrakını okuyabilmektedir?

Onlar, bu milletin atalarının Türkçe mezartaşlarını bile okuyamayacak kadar, millî kültür bakımından cahildir.

28 Şubat’tan sonra bir zat ne demişti:

“Müslümanlar, seçimlerde yüzde doksan oy alsalar bile iktidar olamayacaklardır!”

İşte bu adamlar, Müslümanların iktidarını önlemek için vazifelidir.

Bu adamların bir kısmının Müslüman ve Türk olmadığı iddia ediliyor. Bence önemli olan bu husus değil; onların militan, agresif, fanatik, ölçüsüz şekilde İslâm ve Müslüman düşmanlığı yapmalarıdır.

Medyamızda, ateist olduğunu samimî şekilde itiraf eden, buna rağmen Müslümanları savunan yazarlar vardır. Bunlardan bir hanım yazar başörtüsünü yetersiz Müslümanlardan daha güçlü ve iyi bir şekilde savunmaktadır. Sadece başörtüsünü değil, Müslümanların bütün haklarını, hukukunu yılmazca, cesur bir şekilde savunmaktadır.

Bu adamlara sorarsanız, kendilerinin de Müslüman olduğunu söylüyorlar. Peki, hem Müslümanlar, hem de İslâm’a ve dindarlara düşmanlık ediyorlar. Bu nasıl oluyor?

Onların hürriyetçiliği kesinlikle samimî değildir.

Samimî olsalardı:

*Başörtüsü yasağı konusunda bu derece fanatik şekilde direnmezlerdi.

*Okullarda ve üniversitelerde dindar öğrencilerin başörtüsü ile okumalarından yana olurlardı.

*Fransa’daki başörtüsü yasağının genel olmadığını, oradaki bütün üniversitelerde, özel liselerde, Katolik okullarında başörtüsünün serbest olduğunu gizlemezlerdi.

* Kendi halklarına, İngiltere’de olduğu kadar din hürriyeti verilmesinden yana olurlardı.

*İslâm dini demek olan Şeriat’a saldırıp saygısızlık etmezlerdi.

Bu adamların çoğunun Müslümanlığı, öldükten sonra tabutlarının camiye getirilip musalla taşına konulup, cenaze namazlarının kılınmasından ibarettir.

Bu adamlar, medyadaki tekelleşme ve kartelleşme dolayısıyla memlekette bir terör fırtınası estirmektedir.

Türkiye’de demokrasinin, hukukun, temel insan haklarının, millî kimlik ve kültürün önündeki en büyük engel büyük medyadaki bu sağlıksız kadrolaşmadır.

Gerçek ve tam bir din, inanç, fikir, vicdan, inandığı gibi yaşamak hürriyetinin olmadığı bir yerde demokrasi de olmaz.

Böyle bir ortamda cumhuriyet de lâftan ibaret kalır.

Bu adamlar kendilerine Gizli Yahudi denildiği zaman öfkeleniyor, şiddetli tepki gösteriyor. Bugün dünyada İslâm’a ve Müslümanlara en büyük düşmanlığı yapanlar bir kısım Yahudiler değil midir?

Bu memlekette 78 etnik kökene mensup vatandaşlar bulunmaktadır. Niçin bütün ithamlar Gizli Yahudilere yöneltilmektedir?

Şöhreti şişirme bir romancının bundan beş altı yıl önce New York’ta 1sözünün mânâsı nedir?

Amerika’da haftalık Forward adlı Yahudi gazetesinde 1994’te yayınlanan Türkiye’nin yakın tarihi ile ilgili dehşetli makaleden bu gibi adamlar niçin hiç bahs etmiyorlar? İşlerine gelmiyor mu?

Yahudi cemaatinin ileri gelenlerinden biri haftalık Aksiyon dergisinde ülkemizde bir buçuk milyon Gizli Yahudi bulunduğunu açıkça söylemişti. Bu adamlar bu gerçeği niçin inkâr ediyorlar?

Türkiye’de bir asırdan beri sürdürülen İslâm düşmanlığı niçin sona erdirilmemektedir?

Dünyanın hangi ileri, medenî, demokrat, hukuklu, dengeli ülkesinde müzmin ve şiddetli bir din-siyasî rejim kavgası vardır?

Türkiye’de din ile devlet pekâlâ barışabilecekken bu adamlar böyle bir barışma, anlaşma ve uzlaşmayı niçin istemiyorlar?

Türkiye bir rantlar ülkesi haline getirilmiştir. Ülkenin rantlarının arslan payını küçük bir azınlık yemektedir. PKKsavaşını bile rant yiyicilerin kasıtlı olarak uzattıkları, birtakım çetelerin bu yolla yüz milyarlarca dolar vurduğu iddia edilmektedir. (Neşe Düzel’in gazeteci Avni Özgürel ile Radikal’de yaptığı röportajı internetten okuyunuz.)

Bu ülkenin aslî ve dominant halkı olan, ezici çoğunluğu teşkil eden Müslümanlar kendi öz vatanlarında:

-Hür ve aziz bir şekilde,

-Temel hak ve hürriyetlere sahip olarak,

-İngiltere ve diğer medenî ülkelerdeki kadar geniş bir din hürriyetine sahip olarak,

-Millî kimlik ve kültürlerini koruyarak,

-Her nevi tehdit ve hakaretten uzak bir şekilde... yaşamak istiyorlarsa medya meselesini halletmek zorundadırlar.

*Ülkenin en büyük ve en tesirli gazetelerini Müslümanlar çıkartmalıdır.

*Yine en büyük ve güçlü televizyonlar onların elinde olmalıdır.

* Haftada en az 500 bin satan güçlü ve tesirli bir dergileri bulunmalıdır.

Müslümanlarda bunları gerçekleştirecek para ve maddî imkân vardır ama yeterli akıl, kültür, uzmanlık, eleman, kadro yoktur.

Medya meselesi halledilmeden bu ülkede hiçbir şey halledilemez.

Medya bu şekilde kalırsa Türkiye’deki Müslüman çoğunluk zilletten, hakaretten, esaretten kurtulamaz.

Şeriat düşmanları böyle bir şeyi tabiî olarak istemezler. Çünkü rantlarını kaybedeceklerdir.

Yazık ki, madalyonun arka tarafında bulunan birtakım din baronları da bunu istemez. Onların da maddî ve manevî rantları tehlikeye girer.
 
 
Ana SayfaTartışma PlatformuSite İçi AramaSite HaritasıBize UlaşınAlışveriş
 
Mahmut Toptaş
Başa
İslâm’ın bayraktarları - Milli Gazete
Mahmut Toptaş
09.06.2005

Hz. Adem ile başlayan insanlık tarihinde peygamberlerin yolundan yürüyenler İslâm bayrağını şerefle, şanla taşımışlardır. O mukaddes bayrağı taşımaya layık olmayanlar da kültür sömürüsüne uğramış, küfrün kara bayrağını beynine saplamıştır.

İnsanın en değerli yeri imanının ve sevgilerinin merkezi olan, süngüyle, topla tüfekle işgal edilemeyen gönlüdür. İşte o gönülü Allah kelamına açan  hafızlarımızı Peygamberimiz Efendimiz (S.A.V) "Kur'an’ı gönülde taşıyan, İslâmın bayrağını taşıyor" (Et Tergib ve-t-tezhip 2/345) buyurarak hafızlarımıza en yüce makamı müjdelemiştir.

Gönlünde Allah  kelamına yer vermeyenlerin gönlünü de "yıkılmış eve" benzetmiştir. (Et- Tibyan fi adabi hameletil Kur'an Nevevi 26)  

Yıkılmış harabelerde zararlı otlar biter o otu da uyuz merkepler otlar. O harabeye yılan ve akrepler yerleşir. İşte kötü roman, şiir ve hikayelerle ahlâksızlığı yaymaya çalışan kişilerin haleti ruhiyesi harap, gönlündeki zararlı otların dışa diken vermesi veya akrep dilinin zehir akıtmasıdır.

Allah'ımıza hamdolsun ki insanımızın yüzde doksanının gönlünü Fatiha Suresi ile İhlas suresi süslemektedir. Ancak küfür söz ve davranışlarla aynı yerde taşıma tezadı içine de giriveriyoruz. Bundan sakınmalı, Allah kelamının üstünde bir başka söz kabul edilmemeli.

***

Kişilerin toplum içindeki rahatlığı bilgi ve görgüleri oranındadır. Öğrendiklerinin doğruluğundan emin olanlar, konuşurken rahat olurlar.

Davranışlarını İslâmın nezaket kurallarına göre ayarlayanlar, gözü ve gönlü körelmemiş insanlar yanında güzel kabul görürler. Onun içindir ki, ilimlerin en doğrusunu, kanunların en mükemmelini, haberlerin en faydalı ve doğrusunu bize bildiren Kur'an-ı Kerim'i okuyanlara Hz. Ömer; "Ey Kur'an okuyanlar! Başınızı dik tutunuz, yolunuz doğru. Bu doğru yolda hayırda yarış ediniz. İnsanlara el açmayınız " (et-Tıbyan fi Adabı Hamaletil Kur'an 26 )  diyerek başların dik durmasını, bizim gibi insanlara para için el, fikir veya kanun için gönül açılmamasını emretmiştir.

Rabbimiz de, Kur'an’ı bize taşıyan ashab'ı kiramı tanıtırken "Düşmanlara karşı şiddetli, kendi aralarında da merhametli." (Kur'an-ı Kerim 48/29) olarak tarif etmiştir. Peygamber Efendimiz de; "Kur'an'ı okuyun, çünkü Allah Kur'an'ı okuyan kalbe azap etmez." (et-Tıbyan fi adabı hamaletil Kur'an 10)  buyurduğu için Müslümanlar gönüllerini Kur'an ile doldurarak hem dünyanın kederinden hem de ahiretin azabından korumaya çalışmışlardır.

 Kur'an-ı Kerim'i gönlünde, hayatında, her türlü sosyal münasebetlerde ve uluslararası münasebetlerde tek rehber kabul edenleri Allah daima yüceltmiştir.

Ondan uzaklaşanları da önce bu dünyada alçaltmış sonra da ahirette kör olarak dirilteceğini haber vermiştir. (Kur'an-ı Kerim 20/124)

Her saat ve her saniye gönlümüzde taşıdığımız İslâm bayrağını,  çocuklarımızın da gelecek nesillere taşıması için, bu ülkede binlerce yıl sonrasında da Kur'an okunması ve Kur'an’a göre yaşanması için, bu yaz tatilinde çocuklarımıza Kur'an okumasını öğretelim.

Öğrendiği bölümlerin manasını da öğretelim ve Kur'an’ın hayatımızı yönlendirecek kılavuz kitap olduğunu gönüllerine iyice yerleştirelim.
 
 
 
Hakan Albayrak
Başa
Müslüman Arap Kamuoyuna Açık Mektup
Hakan Albayrak
10.06.2005

Geçen Çarşamba günü, İstanbul’da, Siyonizm’e karşı mücadele eden İsrail vatandaşı bir yazarla tanıştık.

Eski Sovyet cumhuriyetlerinden İsrail’e göç ettiklerine bin pişman olan ve geriye göçün yolarını arayan 70 bin kişinin sözcüsü konumundaki bu zât, Müslüman Arap kamuoyuna bir açık mektup yazarak, göç konusunda yardım talebinde bulunmuş.

Aşağıda, bu mektubun tercümesini sunuyoruz.

Mektuba ve müellifine ilişkin değerlendirmelerimizi ise Salı günü okuyacaksınız inşallah.

*

Sevgili arkadaşlar!

Mektubumu okuma lutfünda bulunacağınız için peşinen teşekkür ederim.

Adım Valery Novoselsky. Aslen Ukraynalıyım. 1995’ten beri sizin Filistin olarak bildiğiniz ülkede yaşıyorum. Filistin ve İslam yanlısı fikirlerim, yaşadığım ülkede ve yurt dışında maruftur.

2002 senesinden beri, Rus Enformasyon ve Kültür Merkezi adlı örgütün aktif üyesiyim. Örgütümüz, bu ülkedeki Yahudi olmayan Rus azınlığını (Hıristiyan âlemine mensup 250 bin kişiyi) temsil ediyor. İnsanlarımızın hakları için İsrailli siyasetçiler, Arap ve Yahudi sivil toplum kuruluşları, kitlesel medya v.s. nezdinde lobi faaliyetlerinde bulunuyoruz. Örgütümüz, Rus diasporasının örgütlerini aynı çatı altında toplayan Uluslararası Dış Ruslar Konseyi’ne bağlıdır.

Kutsal Ülke’deki diğer halklarla barış ve uyum içinde yaşamayı, bilhassa geleneksel Rus-Arap dostluğuna dayanan bir hoşgörü ortamı geliştirmeyi arzu ediyoruz. Siyonizm’in Filistin halkına ve İslam’a karşı yürüttüğü savaşla hiçbir ilgimiz yok. Acımasız ve insanlık dışı İsrail politikalarına taraftar değiliz.

2004 yılının Ekim ayı başlarında 11 Müslüman Arap ülkesinin 68 lider ve diplomatına hitaben bir mektup yazdık. Bu mektupta, Filistin halkı aleyhinde herhangi bir coğrafi veyahut siyasi emelimizin olmadığını, hatta pek çoğumuzun İsrail’i terk etmek istediğini, fakat ana vatanlarımız olan Bağımsız Devletler Topluluğu ülkelerine veya üçüncü ülkelere göç etmek için yardıma ihtiyaç duyduğumuzu, Müslüman Arap âlemindeki nüfuz sahibi kimseler İsrail’den çıkmamıza yardım ederlerse onlara minnettar kalacağımızı vurguladık.

Mektup, yukarıda mezkûr zevâta 6 Ekim 2004 günü İtalya’dan postalandı. Ne var ki, İsrail ve Moskova / Rusya’daki irtibat adreslerimizin de yer aldığı mektuba bir tek cevap bile gelmedi. Müslüman Arap âlemindeki iktidar ve otorite sahiplerinden bir tanesi bile cevap yazmadı. Fevkalade şaşkınız. Ne düşüneceğimizi bile bilmiyoruz. Bize öyle geliyor ki, siyasetçiler, sıradan insanlarla muhatap olmayı kendilerine yakıştıramayıp, İsrail’le diplomatik temaslarda bulunmayı tercih ediyorlar.

Biz sizin düşmanlarınız değil, potansiyel müttefikleriniziz. Acılarınızı paylaşıyoruz ve yanlış tarafta yer almak istemiyoruz. LÜTFEN, İsrail kampından ayrılmak istediğimizi ve bunun için ciddi bir yardıma ihtiyaç duyduğumuzu yöneticilerinize anlatın.

Bu konudaki fikir, yorum ve tavsiyelerinizi bekliyoruz.

Saygılarımla,

Valery Novoselsky

Rus Enformasyon ve Kültür Merkezi / İsrail

Halkla İlişkiler Koordinatörü
 
 
Ana SayfaTartışma PlatformuSite İçi AramaSite HaritasıBize UlaşınAlışveriş
 
Ali Haydar Haksal
Başa
Selahaddin Eyyubi'nin Tarihe Dersi I - Milli Gazete
Ali Haydar Haksal
10.06.2005

Tarihin seyrinde, tarih dersi ağırdır. Yaşanan gerçeklik insana insan olma erdeminin yanında, soğukkanlı, hoşgörülü, âdil olmayı zorunlu kılıyor. Bütün bunların bir arada olabilmesi oldukça güçtür. Tarihin bir yüzü kanlıdır. Bu kanlı yüz, insanı acımasızlaştırırken, zulme uğramış olanların soğukanlı olmasını beklemek kadar zor bir durum yoktur. Haçlı'nın karanlık ruhu kanla besilidir, kan üzerine binadır. Bunu yaparken, zulmü sadece karşı tarafa değil, kendi insanlarına da reva görüyor.

Tarihe yön verenler, seyrini değiştirenler beslendikleri ruhla kendilerini ortaya koyuyorlar. Onların kişilikleri kendinden olan bir şey değil.

Tarihin seyrine ışık tutan büyük önderler, günümüzde, tuhaf bir şekilde karalanmaktadırlar. Üzerlerine bir sis perdesi örtülerek flulaştırılmak ve hatta, okumayan, düşünmeyen bugünün kuşaklarına, onlara ilişkin karalayıcı uydurmalarda bulunulmaktadır. Bunların sonu gelmemektedir. Uzun bir zamandır, internet ortamında belli bir merkezden Selahaddin Eyyubi de payını büyük ölçüde almaktadır. Okumalarımızı sürdürüken, kulaktan dolma bilgilerle değil, bizzat öğrendiklerimizden, bunların nedenlerini anlayabiliyoruz. Tarih karanlıksa aydınlanlatılmaya gereksinimi bulunuyor. Bugün, gelecek de tarih olacaktır. Bugünün önde gelenlerinin yaptıkları tarihteki yerini elbette alacaktır.

Müslüman coğrafyada bitmez tükenmez senaryolar yapılmakta ve uygulanmaya çalışılmaktadır. Orta Doğu dünyanın ruh merkezidir. Bu merkezi, işgale yönelmiş olan Haçlı ruhu emellerinden vazgeçmiş değildir. Aynı ruhtan beslenen insanları birbirine düşman ederek, amacına yönelmeyi hedef seçmiştir. Büyük Kumandan Nureddin Zengi'nin bir yanında Türk kumandan Gökbörü, diğer yanında Kürt kumandan Zikruh bulunmaktaydı. Tarihin seyrine yön veren Sultan Alpaslan, Anadolu'nun fethini gerçekleştiren, bir büyük kahramandır ve Türktür. Nureddin Zengi'nin yanında olan bir diğer kahraman olan Zikruh Eyyubi Kürttür. Yeğeni Selahaddin, o ocaktan yetişen, Kürt asıllı bir büyük İslâm kahramanıdır. Aynı ruhu temsil eden bu büyük geçmişin, birbirinden soyutlanması düşünülemez. Ama bugün, İslâm ruhuna sahip olan büyük bir millet, kendi ruhundan koparılarak birbirine düşman hale getirilmiştir.

"Selahaddin'in kuvvetlerinin Askalan'a girdiği gün güneş tutulmuş ve karanlık esnasında Selahaddin, Kudüs'ün teslimini müzakere etmek üzere çağırtmış olduğu Kudüs ahalisinden müteşekkil bir heyeti kabul etmişti. Ancak hiçbir müzakerede bulunulmadı. Elçiler, tanrılarının kendileri için verdiği şehri teslim etmekten kaçınıyorlardı. Bunlar mağrurane bir tavırla Kudüs'e geri döndüler ve Selahaddin de şehri fethetmeğe andiçti. Bu arada Kudüs'e hiç beklenmedik bir yardım geldi. Sûr'daki Frank mültecileri arasında bulunan Balian, Selahaddin'e bir ricacı göndererek Kudüs'e gitmesine müsade olunmasını istirham etmişti. Karısı, Kraliçe Maria, çocukları ile birlikte, Nablus'tan Kudüs'e gitmiş olduğundan Balian onları Sûr'a götürmek istiyordu. Selahaddin Balian'ın Kudüs'de sadece bir gece kalması ve silâh taşımaması şartiyle bu ricayı kabul etmişti. Kudüs'e geldiğinde Balian patrik Héraclius'u ve tarikat memurlarını, şehir savunma durumuna sokmaya uğraşırken buldu; ancak şehirde halkın güvenine sahip bir kumandan yoktu. Herkes Balian'ın şehirde kalıp kumandayı üstlenmesini istiyordu. Ahali onun gitmesine razı değildi. Balian çok müşkil [zor] bir durumda kalmıştı. Ettiği yemini neden ihlâl zorunda kaldığını bir mektupla Selahaddin'e açıkladı. Selahaddin, hürmet ettiği düşmanına daima müsamaha ile muamele ederdi. Balian'ın bu hareketini sadece afetmekle kalmadı, hatta kraliçe Maria'yı, çocuklarını, saray maiyyetini ve bütün taşınabilir eşyasını Sûr'a naklettirmek üzere bir de refakat birliği gönderdi. Bu refakat birliği ile Balian'ın genç yeğeni Thomas d'Ibelin ile Hugue de Cebayl'in genç oğlu da Kudüs'den ayrıldılar. Selahaddin, bir zamanki ve kaybolmuş bir ihtişamın vârisleri olan bu çocuklar, ordugâhı içinden geçip muhaceret hayatına giderlerken onları, gözleri yaşlı, teşyî' [Kudüs'ten çıkan bu insanları gözleri yaşararak bizzat uğurlama, birlikte yürüme] etti."1

1 Runciman Seteven, Haçlı Seferleri Tarihi, C. II. s. 388.

 
Başa
1 saatlik görüşmenin ayrıntıları- azarladı demeye dilim varmıyor - internethaber
11 Haziran 2005 14:30  
Hürriyet yazarı Bekir Coşkun Beyaz Saray'da yapılan tarihi görüşmeyi ele aldı. 1 saatlik görüşmeyi hesaplayan yazar oval ofise giren at sineğini de bu süreye dahil etti.

     Beyaz Saray'da Bush-Erdoğan zirvesinin uzun sürdüğü konuşuldu. Yarım saatlik görüşme 1 saate çıkması başta türlü yorumlandı. Hürriyet yazarı Bekir Coşkun bu görüşmeyi daha farklı yorumladı. Bir saatlik görüşmeyi Müstahak (2) yazısında değerlendiren Bekir Coşkun'un tespitleri şöyle:

Yazı: Bekir Coşkun
Haber:
www.hurriyetim.com.tr

-HESABINI yaptım, tarihi görüşme 1 saat.

El sıkışmak, hal-hatır sormak, koltuklara yerleşmek, nezaket sözcüklerini karşılıklı söylemek 10 dakika.

     

Kaldı 50 dakika.

Her ikisinin, yani Bush ile bizim Başbakan’ın konuşmalarını tercümanlar tekrar ettiklerine göre, indirin yarı yarıya...

25 dakika kaldı.

Bölün ikiye, adam başına düşen süre:

12.5 dakika...

*

Açıklandığına göre bu zamanda bizimkinin dile getirdiği konular:

ABD ile stratejik ortaklık, Suriye’ye karşı strateji, İran sorunu, Kuzey Kıbrıs’ta izolasyona son verilmesi, AB ile ilişkilerin geleceği, Fransa ve Hollanda’daki oylamalar, Büyük Ortadoğu Projesi, Mısır ve Lübnan ile ilişkiler, Afganistan, Irak’taki son durumun değerlendirilmesi, PKK’nın üzerine gidilmesi, ABD’nin Türkiye’ye daha çok yatırım yapması, demokrasi, terör, Dünya barışı, nükleer silahlar...

Bu zamanın içinde Oval Ofis’e camdan giren at sineğini kovalamak da var.

Ve Başbakan’ın Dünya Bankası’nda çalışan oğlu ‘Bilal’in durumu’ da konuşuldu diyorlar.

O zaman bu 12.5 dakika bizim bildiğimiz 12.5 dakikalardan uzun.

*

Siz hiç 12,5 dakikada ayakkabı dahi alabildiniz mi?..

Ben görüşme başlıklarına göre hesapladım; diyelim ki ‘Kuzey Kıbrıs’ konusuna giren Başbakan Erdoğan’ın konuşmasına ‘Ku...’ diyecek kadar zaman düşüyor.

Elbette Bush’a düşen yanıt süresi de ‘Ku...’ diyecek kadar.

Nitekim görüşmelerden çıkan sonucu biliyorsunuzdur:

‘Ku ku...’

*

Elbette içerde neler olduğunu bilemeyiz.

Benim sezilerim ve görüşme sonrası Erdoğan’ın yüzünden okuduğum, içerde Bush bunları sert biçimde (azarladı demeye dilim varmıyor) uyardı ve gönderdi.

Nitekim bizim medyada ‘zafer müjdeleri’ yerine, Bush-Erdoğan haberlerinin sayfa diplerinde verilmesinden bunu anlayabilirsiniz. ABD gazetelerindeki aşağılayıcı yorumlar ise beni doğruluyor.

Yazık Türkiye’ye...

Onurunuz kırılıyor da canınız mı sıkılıyor?..

Söylemiştim; size müstahak...

 
 
Başa
Stratejik ortak bunları yapar mı? - İnternethaber
11 Haziran 2005 11:25  
Başbakan Erdoğan'ın ABD'yi stratejik ortak olarak görmesi CHP kurmaylarını kızdırdı. CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen, bunun böyle olmadığını örnekleriyle verdi.

     CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen, ''Türkiye, ABD'nin stratejik ortağı değildir. ABD'nin
     dünyadaki stratejik ortakları İngiltere, İsrail ve bir ölçüde Kanada'dır'' dedi.
     
     Öymen, yaptığı yazılı açıklamada, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın ABD ziyareti değerlendirilirken ''PKK'nın Kuzey Irak'tan tasfiyesi konusunda ne gibi bir sonuç alındı?'' sorusunun sorulması gerektiğini belirtti. Öymen, açıklamasında şu görüşlere yer verdi:
     
     ''Çok farklı ve değişik bir hava verilmiş olmasına rağmen öyle anlaşılıyor ki, Başbakan'ın ABD ziyaretinden Türkiye bir şey kazanmamıştır. Türkiye'nin bu ziyaretten beklentisi, Kuzey Irak'tan PKK'nın tasfiyesiydi. Amerika'nın somut bir harekete geçeceğine dair işaret yok. İkincisi, Suriye konusunda da mesajımızı tam
     veremediğimiz, görüşlerimizi tam anlatamadığımız, Amerika'yı ikna edemediğimiz anlaşılıyor.
     
     Öte yandan, bölge ülkeleriyle ilgili olarak demeliyiz ki, halkı Müslüman olan ülkelerde demokrasi ancak laiklik olursa yerleşir. Bu noktalar aslında Türk-Amerikan ilişkilerinde mutlaka açıklığa kavuşturulması gereken noktalardır. Bunlardan da bir şey çıkmadığı anlaşılıyor.
     
     Öte yandan, Türkiye Amerika'nın stratejik ortağı mıdır, değil midir? Stratejik ortak olmalı mıdır? Olsa belki çok da faydalı olurdu ama değildir. Amerika'nın dünyadaki stratejik ortakları İngiltere, İsrail ve bir ölçüde Kanada'dır. Onun dışında dünyada Amerika'nın
     stratejik ortağı yoktur. Stratejik ortağa askeri ambargo uygulanmaz. Stratejik ortağın askerlerinin başına çuval geçirilmez. Stratejik ortağın terörle mücadele veya Kıbrıs gibi milli davaları olduğunda ona destek verilir.''
 
Başa
Beyaz Saray renkleri - Derya Sazak - Milliyet - 11 Haziran 2005


Güç ilişkileri böyledir: İktidar olmanın dayanılmaz ağırlığı sonucu önce çevre değişir, lidere sadece duymak istedikleri söylenir. Eleştiriye tahammülsüzlük başlar, tartışmanın sınırları daralır. Gerçekler üzerinden siyaset üretmek yerine manipülasyon başlar. Topluma, medyaya, düşünce kuruluşlarına kulak vermek yerine, 'iç kabine'ye güvenilir, bakanlar ve danışmanlarca yüksek duvarlar örülür.
Başbakan Erdoğan'ı Washington'da kuşatılmışlık altında gördük.
Beyaz Saray çıkışı Willard Oteli'ndeki basın toplantısında Erdoğan, üç bakanı yanına alarak basın toplantısı yaptı. Sağına Abdullah Gül ve Vecdi Gönül'ü almıştı. Solunda Ali Babacan oturuyordu. Danışmanları sevinçli bir telaş içindeydiler.
Aykırı bir soru gelirse, gazetecinin kimliğini Başbakan'a fısıldayıp yorum dozu ağır sözcüklerle olayı geçiştirmesinde Erdoğan'a 'yardımcı olmaya' çalıştılar!
Örneğin Suriye sorusuna canları sıkılan iki bakanın, 'Bu da nereden çıktı' dercesine yüzlerini buruşturdukları gözlerden kaçmadı. Oysa Irak'taki terörün Suriye'den kaynaklandığına inanan ABD'nin, 'sıcak takip' dahil bazı askeri operasyonlara hazırlandığını görmek için özel bir istihbarat gerekmiyordu, Washington Post'a bakmak yeterliydi.
Erdoğan, Suriye meselesini kendince anlattı.
Ancak, benzer bilgilendirmenin Beyaz Saray tarafından yapılacağı unutulmuş gibiydi. Nitekim yarım saat geçmeden, Suriye konusunda ABD Başkanı Bush'un, Erdoğan'a farklı şeyler söylediği, 'ABD dışında dünya da sizinle aynı noktada değil' diye uyardığı anlaşıldı.
Milliyet Washington Temsilcisi Yasemin Çongar, bu haberi gazeteye geçti.
Beyaz Saray görüşmesinin 'perde arkası' gerçeklerinin yansımaya başladığı saatlerde Willard Oteli'nin lobisinde, Bush'un Erdoğan'a 'Bilal'i sorduğu' bilgisi veriliyor, atlatma peşindeki muhabirler de Oval Ofis'e giren atsineğini kimin öldürdüğü haberini kovalıyordu.
Zirvelerin bu tür 'renkli' tarafları hep olmuştur. Çiller'in hediye ettiği kravatı gazetecilerin önünde takan Clinton'ın kulislere yansıyan 'She is hot' sözleri, Oval Ofis'te görüşme sürerken Hillary Clinton'ın içeriye bakması, Körfez Savaşı'nda Bush görüşmesine alınmayan Dışişleri Bakanı Ali Bozer'in istifası, Demirel'in fötr şapkasının danışmanları eliyle Beyaz Saray fotoğrafına girmesi anılardadır.
Erdoğan'ın ABD gezisinden şu sonucu çıkarmak mümkün: Ziyareti isteyen taraf Türkiye olmasına karşın Bush yönetiminin mesajları algılanmamış.
AKP hükümeti, dış dünyanın 'değişen bakış açısı'nı görmek istemiyor.

[email protected]
 
Başa
Stratejik çelişki - Melih Aşık - Milliyet - 11 Haziran 2005


Amerika, topu, tüfeği, füzesi, gemisiyle İran'ı tehdit ediyor. Bu arada PKK'yı da İran'a karşı kışkırtıyor. İran yönetimi tehdide kulak asmıyor. Kuzey Irak'ta Kandil Dağı'ndaki PKK mevzilerini bombalıyor. ABD'ye meydan okuyor.
Mollalar ulusal haysiyetlerini bu şekilde korurken, PKK teröristlerine karşı şehit veren Türkiye eli kolu bağlı oturuyor. Amerika'dan PKK'ya karşı ricalarda bulunuyor. Kabul görmeyince sesini kesip susuyor. Bir yandan da "Stratejik ortağız" diye kendini avutuyor.
Mollalar ülkelerini savunuyor. Bizim Amerikancı mollalar Washington'un vereceği koltuk desteği uğruna ülkelerine yapılan saldırılara seyirci kalıyor. Ne denir buna?
* * *
Amerika bir yandan Türkiye'yi bir "İslam devleti" ne dönüştürmek hevesinde. Bir yandan GOP'la Ortadoğu'ya demokrasi götürmeye niyetleniyor. Ama hiç laiklikten söz etmiyor. Laiklik olmadan demokrasi olur mu?
Amerika bunu bilmiyor olamaz. Biliyor. Ama belli ki demokrasi götürme iddiası laftan ibaret. Washington zaten demokrasiye inansa, Türk hükümetine: "Halka baskı yapın bu kafayı değiştirsin, Amerikan aleyhtarlığına son versin" der mi?

Soru: Stratejik ortaklık"la "stratejik ilişki" arasındaki fark nedir?
Yanıt: "Ortaklık"ta daima adam yerine konulursunuz, "ilişki"de ihtiyaç hasıl olduğu zaman...
Haldun Ertem

Kibar deyimler
Fakir ülkelere geçmişte "gelişmemiş" ya da "az gelişmiş ülkeler" denirdi. Tanım gerçekçi fakat biraz ayıptı... Fakirleri üzmemek için daha nazik bir deyim bulundu: "Gelişmekte olan ülkeler"... Az gelişmişler mutlu oldu.
ABD'nin uydusu olan ülkeler için de günümüzde üzücü deyimler kullanılıyor: Jandarma, taşaron, emireri, sömürge, bar fedasi vs... Biz bu kaba deyimler yerine kibar bir deyimi oturtmak istiyoruz: "Stratejik ortak"... Fakat ABD benimsemiyor. Bush stratejik ortak dememekte direniyor. Bizi üzüyor!..

Soru: Hükümet sözcülüğü görevine getirilen Akif Beki'nin diğer bazı gazetecilerden farkı nedir?
Yanıt: Beki'nin hükümet sözcülüğü görevini resmi sıfatla yapması...

Konya'da durum
Konya'daki 2. Organize Sanayi bölgesinde, dün öğle saatlerinde elektrik arızası başgösterdi. Elektrikle çalışan işyerleri derhal Organize Müdürlüğü'nü aradılar. Bütün teknik elemanların cuma namazında olduğunu öğrendiler. Bizi arayan bir dökümhane müdürü dedi ki:
- Döküm ergitme ocağımızda sıvı madenin donması yüzünden ciddi maddi zarara uğradık. Burası yüzlerce fabrikanın olduğu, binlerce insanın çalıştığı bir bölge. En azından bir teknik eleman nöbetçi kalamıyor mu?

Komplo hokkabazı
Para sihirbazı mı komplo hokkabazı mı, her ne ise, Bay Soros İstanbul'daki konuşmalarında anlamlı mesajlar verdi...
AKP'nin İslam'ı en iyi temsil eden parti olduğunu söyledi... Türkiye'nin laikliği fazla ileri götürdüğünü buyurdu...
Böylece yaptığı yardımları kullanan ve kullanacak sivil toplum örgütlerine istikamet gösterdi:
- Gönderdiğim paraları laikliğin aşındırılması, ılımlı İslam modelinin güçlenmesi için harcayın...
"Sivil Örümceğin Ağında" adlı kitapta, Türkiye'deki sivil toplum örgütlerinin dış bağlantıları konusunda hayli bilgi vardır. Kimi sivil toplum örgütleri Soros'tan veya benzer fonlardan gelen paralarla Türkiye'nin kimyasını değiştiren işler yapıyorlar.. Amerikalılar, eskiden CİA'nın ifa ettiği görevi artık sivil toplum örgütlerini besleyerek çok daha açık ve barışçı yoldan gerçekleştirdiklerini itiraf ediyorlar...
Soros'un parası girdiği ülkelerde adam satın alıyor... Ülkenin içini karıştırıyor. Türkiye'deki Soroscuları iyi izleyelim.

ABD ve Avrupa basını, Türkiye'nin ABD'den eli boş döndüğünü yazmış.
Normal... Erdoğan oraya bir şey almaya değil, gönül almaya gitmişti zaten...

Rüzgâr dönünce
İngiiliz The Times gazetesinde Gerard Baker, dün Başbakan Erdoğan'la ilgili çok ağır deyimlere yer vermişti. Yazar, Batı'nın Türkiye'yi kaybetmemesi gerektiğini yazarken Başbakan Erdoğan'ı "Bir odayı boşaltması için içeri girmesi yeterli tiplerden" diye tanımlıyor, "omuzlarının Türkiye'yi taşıyamadığını" ifade ediyordu. Baker terbiyesizlik etmiş. Ancak şu da gerçek ki, Tayyip Erdoğan'ın ABD ve AB'deki itibarı giderek irtifa kaybediyor. Eğer bu itibar kaybı ulusal değerleri savunmaktan kaynaklansa, bütün ulus arkasında dururduk. Ne yazık ki doğan güvensizlik Başbakan'ın sözleriyle yaptıkları arasındaki çelişkilerden ve samimiyetine olan güvensizlikten kaynaklanıyor. Erdoğan'ın hangi sözü hakiki ve samimidir? Biz biliyor muyuz?

[email protected]
 
 

Başa
NİHAT GENÇ-MURAT BELGE KAVGASINA SERDAR TURGUT DA KARIŞTI...


Nihat Genç'in Ermeni konferansını düzenleyenleri eleştirmesinden sonra İletişim Yayınevi ile ilişkisinin kesilmesinden sonra başlayan tartışma alevleniyor. Murat Belge, dünkü Radikal'de bu konuyu yazdı. Bugün de, Serdar Turgut Nihat Genç'e destek vererek Belge'yi faşistlikle suçladı...
11 Haziran 2005 Cumartesi 12:01

 

NİHAT GENÇ OLAYI ÜZERİNE

Radikal gazetesi köşe yazarı Murat Belge dün köşesinde Nihat Genç'e bir yazı döşenmiş. Bu yazı birçok nedenden dolayı ilginç ama bence en ilginç yanı, yazarının ruh hali üzerine içermekte olduğu ipuçlarıdır. Murat Belge yazısında belki de istemeden bilinçaltından gelen bazı dürtüler nedeniyle çarpıcı bir sansür sergilemiş. Nihat Genç bu gazetenin önem verdiği bir yazarıdır, ayrıca tartışma açan yazılar da bu gazetede yayınlaşnıştır. Belge ise AKŞAM gazetesinin adını bir tek kez bile anmamayı başararak yazısını yazmış. Yazıyı yazarken hayli zorlanmış olmalı, neyi, neleri söylemeden söyleyebilirim diye uğraşırken yazı da sonunda sırıtmış.

Murat Belge yazılarını, yıllardır aynı lafları söyleyen ve farklı laf da duymaktan hoşlanmayan, kapalı, kısır döngü içindeki grubu için yazar, yazılarına fan-club'a yazılmış mektuplar olarak da bakabilirsiniz. Bu insanlar gelişmemeyi fikir tutarlılığı olarak lanse ederler, dolayısıyla onlara serviste bulunan yazarlarının işi de pek kolaydır. Bilineni tekrarlayıp duracaksın, bilinen formüllere göre mektubunu yazacaksın, alın size yazı oldu bitti işte. Gerçi Murat Belge son yıllarda kendi kalıplarından kurtulmaya uğraşıp duruyor, sağa sola gidip geliyor, hatta Marksizmin zincirlerinden bile kurtulmaya uğraştı bir ara ama, bu çok uzun sürmedi, çünkü aynı kalmak işine geliyor, çünkü düşünme formülleri belli, okuyucu grubu belli, diyecekleri, alacağı tepkiler belli, hiç risk alma, zahmet çekme yok yazılarında.

Nihat Genç ise yazılarıyla risk alan orijinal bir düşünürdür. Onu halkın gözünde sağlam tutturan da onun bu özelliğidir. Murat Belge sadece kendi fan kulübü içinde muteberdir, Nihat Genç ise kitlelerin kalbinde yer almıştır. Marksistler, eski Marksistler ise halkın kalbini hiç kazanamamış olmayı bir türlü kendilerine yediremezler, halk kendilerinden başka insanı okuyup sevdiğinde ise başvurdukları en klasik, artık bıktırmış yol, kıskandıkları insana 'faşist' demektir. Şunu bilin ki; bu son tartışmada taraf olanlardan faşizme daha yakın duran aslında Murat Belge'dir, Nihat Genç ise özgürlükçü coşkuyu temsil eder. Bu son tartışma bir düşünürün temsil ettiği fikrin de can çekişmesini gözler önüne sermektedir. İşte bu nedenle Belge'nin dünkü yazısı bilinçaltı etkisiyle yazamadıklarıyla kadar yazdıkları ile birlikte hem ilginç hem de acıklıdır.


Başa
AYDINLAR SAVAŞI BAŞLADI, NİHAT GENÇ DE ALEVE BENZİN DÖKTÜ!


Nihat Genç yazdı: ''Ülkemiz tarihinde görülmemiş şiddette büyük bir AYDINLAR SAVAŞI başlıyor haberiniz olsun.''
11 Haziran 2005 Cumartesi 12:12

 

NİHAT GENÇ-AKŞAM

AYDINLAR SAVAŞI BAŞLADI BİLE

Ülkemiz tarihinde görülmemiş şiddette büyük bir AYDINLAR SAVAŞI başlıyor haberiniz olsun. AKŞAM'da yazma günüm değil, ancak, bu alevli tartışmaya biraz daha benzin dökmek için bu yazıyı kaleme alıyorum.

Özel bir yazı olacak ve birkaç küçük bilgi vereceğim. Bu yüzden okuyucularımdan özür dilerim.

Önce kısa özet verelim. Ermeni Konferansı'nı eleştiren bir yazım bu gazetede yayınlandı: Sonra İletişim Yayınları, konferansı eleştirdiğim için beni yayınevinden kovdu. Sonra AKŞAM ve Hürriyet olayı ön sayfadan haber yaptı. Ve sonra TV'ler olayı perçinleyip halka taşıdı. Soru şuydu? Orhan Pamuk 'Ermeni Soykırımı' vardır, dediğinde, neden Ermeni Konferansı'nın içindeki yazarlar, 'harika, özgürlük, bırakın konuşsun' diye sevinç çığlıkları atarken, Nihat Genç konuşunca aynı yazarlar 'sansür' uyguladı.

Birçok köşeyazarı İletişim Yayınları'nın bu çifte standartlı sansürünü ağır dille kınadı. Ve İletişim Yayınları'nın kurucusu Murat Belge'nin adı da bu kovma işinde bolca anıldı.

İşte Murat Belge suskunluğunu nihayet bozdu ve dün Radikal Gazetesi'nde 'Nihat Genç Olayı' başlıklı yazısıyla eleştirilere cevap verdi. Bir ortaokul münazarası diliyle lafı şuraya getirdi: 'Tamam biz Nihat Genç'i yayınlamadık, peki, ama, siz de benim yazımı Cumhuriyet Gazetesi'nde yayınlar mısınız?'

Yani, ülkemizde büyük bir Aydınlar Savaşı başladı. Yıllarca kesilip kesilip sürecek bu savaşın işaret fişekleri atıldı. Artık sorun Nihat Genç'e sansür koymak değil, başka maceralara doğru kayıyor.

Mesela Milliyet'ten Melih Aşık ve Cumhruriyet'ten Ali Sirmen'in İletişim'in bu tavrını eleştirmesi bomba etkisi yaptı. Sanırım eski tartışmalar günyüzüne fırlamak üzere.

Yani kardeşlerim, artık medyamızda, hangi gazeteyi açarsanız açın, bir büyük aydın savaşının içine düşeceksiniz. Şimdiden, savaşın taraflarını iyi tanıyın. Kim ne dedi, iyi takip edin. Tartışmanın öznesi Nihat Genç idi, ama artık ben bu tartışmanın sadece 'bahanesiyim.'

Aydınlar savaşı, entelektüel kimliklerin, bilim ahlakı, aydın, vicdan, özgürlük, demokrasi gibi kavramlardan neler anlaşıldığı olarak patlaya patlaya sürecek!...

Bence iyi ve sıkı bir tartışma olacak ve Türkiye'de nihayet 'vicdan' 'onur' ahlak, bilim adamı, yazarlık, neymiş, masaya yatırılacak!...

Ben istesem de artık bu tartışmadan çekilemem. Ama artık araya da girmek istemem. Fakat, Murat Belge'nin yazısında benimle ilgili söylenmiş laflar var. Bu lafların çoğunu 'suçlama, ya da 'yanlış bilgi' ya da 'dolmuşa gelme' gibi algıladım, bu yüzden araya girip bu 'yanlışlar' üzerinde birkaç bilgi vereceğim..

Bir. (1). Mesela Murat Belge, benden 'o adam' diye söz ediyor. Benim adım Nihat Genç. Yazarlık hayatım boyunca medya desteği almadım. Okuyucunun karşısına reklam bombardımanıyla çıkmadım. Arkadaşlık kulüplerinin, lobilerinin torpiliyle yazar olmadım. Sadece yazarak yazar oldum. Galiba edebiyat ahlakını ciddiye alanlara artık 'o adam' diyorlar. Oysa Orhan Pamuk medya torpiliyle yazar oldu. TV'leri onyıllar boyu kullandı.

Orhan Pamuk'u İletişim'de Murat Belge dışında beğenen olduğunu da sanmıyorum. Kitapları satıldı ama okunmadı ve şimdi eski kitapçılarda Türkiye'nin en ucuz reyonlarında satılıyor. Mesela beşyüzliraya dahi Orhan Pamuk, Ahmet Altan kitabı bulabilirsiniz.

Ben ise hiçbir TV'yi kullanmadım, ayrıca kitaplarım 'Radikal iki' benzeri ilavelerde çok satanlar listelerinde kasıtlı şekilde sansür gördü. Birçok kitabım on baskıyı geçmesine rağmen hiç anılmadı. Nihat Genç çok satılan ve çok okunan yazar oldu. Bu yüzden, Orhan Pamuk ismini süsleyip cilalayanların düşmanı oldu. Bu düşmanlık 'Nihat Genç' ismini yok sayarak kendini gösterdi.

İki. (2). Murat Belge benim için '.. o iki yıl önce galiz küfürler ediyordu...' benzeri bir laf ediyor. Galiz sayılabilecek ne söylemişim. Ben iki yıl önce mi, yoksa geçen yıl mı, bilmem, Murat Belge'nin 'Türkiye'de en beğendiğim yazar Orhan Pamuk ve Elif Şafak'tır' lafıyla dalga geçtim. Ve Murat Belge'ye sizin entelektüel kalibreniz işte bu dedim.

Ve birtakım yazarlar yıllardır hoşbeş ettiği yazarları büyük yazarlar ilan ediyor, dedim. Tabii sert ettim. İyi ki etmişim. Yine ederim.

Çünkü kardeşlerim. Bu ülkede birçok yazar, artık işi öğrenmiş. İyi yazmak, iyi hikaye, iyi roman yazmak yerine, bakın ne yapıyorlar? Ortada yazdıkları bir eser yok, ama Murat Belge gibi birkaç yazarın isminden 'o Türkiye'nin en büyük yazarı' gibi laflar çıkartıyorlar. Bu ibareler entelektüel bir cinayettir. Bir yazarın niçin iyi olduğu eserinin kalitesiyle ortaya çıkmalı. Adını zikrederek değil. Bu cinayetlere en çok kurban giden yazarım. Çünkü ben, kimseye ağbi demedim. Kimseyle, tarikat, tekke, arkadaşlık kulübü ilişkisine girmedim. Doğru olanı yaptım, yazdım ve kitapçı raflarına bıraktım. Gerisine kamuoyu karar verir. Ancak kamuoyunda köşebaşlarını ele geçirmiş Murat Belge ve o isimleri parlatmakla meşgul yayınevlerinin emrindeki dergiler, sık sık bu isimleri sayarak büyük yazar icat ediyorlar. İsimleri söylemekle büyük yazar olunmaz. Bu torpil savaşından bıkmayan kaldı mı içinizde? Bu arkadaş tutma, kayırma savaşından artık herkes utanmıyor mu? Ve talihin şu cilvesine bakın ki; Murat Belge'nin cilasıyla övülen yazarlar Orhan Pamuk ve Elif Şafak bugün soykırım konusunda aynen Murat ağbileri gibi düşünüyorlar. Onlar zaten yazarlar kendileri gibi düşünsün diye cilalarlar. Ve ülkemizde şöhret olmak uğruna ulusal değerlerini hiçe sayacak yazar bulmakta hiç zorlanmazlar. Ve kendileri gibi düşünmeyenleri sadece yok saymazlar, bir de 'faşist' ilan ederler.

Nihat Genç, ısrarla, sabırla hikayelerini yüzbinlere taşıdı. Hepsinin burnunu metinlerimin güzelliğiyle kırdım. Bence 'galiz' bir laf aranıyorsa, bu topraklarda edilmiş en galiz laf Orhan Pamuk'un soykırım suçlamalarıdır!

Cevap 2'ye devam..

Murat Belge 'galiz küfür ediyordu' cümlesinde şunu da ima ediyor. O da şu! Anlatayım. Bu ülkede bankalar soyuldu. Dünya tarihinin en büyük banka soygunları gerçekleşti. Ve medya içindeki yazarlar onyıllar boyunca dünya tarihinin gelmiş geçmiş en büyük banka soygunları karşısında sustular.

Oysa ben bağımsız Leman Dergisi'nde banka soygunlarına karşı onlarca sert, galiz yazılar yazdım. Ve laf şuralara da geldi, dedim ki, orada solcu ağbiler var, neden tek cümlecik bu banka soygunlarına karşı laf etmiyorlar? İşte galiz dediği, bu cümlem...

Murat Belge banka soygunlarından niçin rahatsız olmadı... Olsaydı, birkaç laf ederdi... Ve bugün onur savaşı verdiği köşesinden olabilirdi.. Bir sürçü lisan etmemek için çırpınıp durdular ve banka soygunlarını görmezden geldiler. Bunları söylemek niçin 'galiz' küfür olsun..

Başka da galiz ettiğim laflar varsa, buyursun ispat etsin...

Ayrıca benim halen Güvenlik Güçlerine Hakaret'ten bir davam sürüyor. Ve sanırım Habertürk'e Amerikan Bayrağını niçin salladın diye çıkıştığım için bir dava açılmak üzere. Ve fakat Susurluk dönemi boyunca hakkında en çok ağır ceza davası açılan yazarım. Ağır cezaların sayısı 5-6'ya ulaştı, hakaret davalarım sanırım otuzu geçti... Çok tazminat ödedim. Mesela, 12 Eylül'e 'cunta' dediğim için ağır cezada yargılandım, başka bir ağır ceza davasından 8,5 ay cezam kesinleşti, lakin, Avrupa'dan gelen yasayla affa girdi.

Ancak, bu beyler devlete, güvenlik güçlerine karşı yazdığım yazıları 'galiz' sıfatları içine almıyor, kendilerini eleştirdiğim zaman 'galiz' oluyorum..

Cevap 3..(üç).

Ancak, bir yanlış, ya da yalan bir şey söylüyor Murat Belge. O da şu: 'Galiz yazılar yazdığı için İletişim daha önce kitaplarını yayınlamamış...'

Bu yalan. Şimdi yalanın hikayesini dinleyin...

İletişim Yayınları satmadığı ve kitapları depoda çürüdüğü için birçok yazara yol verdi. Yıllarca beni ellerinde tutmasının sebebi, kitaplarımın iyi bir trafiği olması ve istikbal vaat eden bir yazar oluşum. Ayrıca, en çok transfer teklifi alan yazarım. Defalarca beni İletişim'den istediler, İletişim bırakmadı.

Ancak İletişim çok sattığı için Orhan Pamuk için büyük reklamlar yaptı. Yapsın. Ben bir yazar olarak yayınevimin kazanmasını isterim. Ancak bize yaptığı reklam 'sıfır' düzeyindeydi... Ve hiç değilse, bine bir oranında, yani, Orhan Pamuk'a bin ölçeğinde reklam yapıyorsanız, bize bir ölçeğinde reklam yapın, bine birlik bir ölçek içinde olalım..dedim.

Bu, bine birlik özeni dahi göstermediler, fazla ve çok sıkıştırmalarla sonra sonra birkaç küçük ilan denediler.

Ancak şimdi Murat Belge 'galiz yazdığı için yayınlamamışlar' dedi. Benim dokuz kitabım İletişim, sonraki beş kitap Leman'dan çıktı. Ve bugün yayınlamayı reddettiği kitaplarım işte bu ilk dokuz kitabımdır.

Sonraki beş kitabımı galiz yazılar yazdığım için yayınlamadıkları düpedüz yalan. Gerçeği aşağıda yazılıdır.

Ben, kitaplarımı boğdukları için yıllardır İletişim Yayınları'ndan ayrılmak istedim, ama bırakmadılar. Hiç değilse birkaç kitabımı verin, dedim, yine vermediler.

Ama sonunda, ailevi trajediler yaşadım. Mesela iki yıl içinde iki kardeşim vefat etti. Bu aile mahremiyetini bu sayfaya dökmekten acı duyuyorum, ama, ne yapayım, bu da bir onur savaşı. İletişim'e gittim. Bakın, dedim, bir gazete bana çok çok büyük paralar teklif ediyor, rüyanda göremeyeceğin kadar paralar veririz, diyorlar. Ben onlara küfrettim, orada yazamam. Ben kitaplarımdan kazanmak isterim.

Ama kitaplarımı siz beşyüz adet basıyorsunuz ve bir telif ücreti yekün olarak oluşmuyor. Hiç değilse ikibin tane basın da elime para geçsin. Bunu da kabul etmediler. Ancak, cenaze masrafları geldi dayandı, borçlar, ilaçlar...

İletişim'e dedim ki, 'bakın Leman Dergisi, benim kitapları bir çırpıda beşbin/onbin adet basacak ve bir telif yekünü oluşacak, bana yardımcı olun...'

Onlar da son kitaplarımın Leman'e geçmesine izin verdi. Ve benim kitaplarım İletişim'de iki, üç baskıyla boğdurulurken, Leman'da aynı kitaplar onbeşbin rakamına kadar ulaştı..

Yani, durum budur. Ben galiz yazdığım için daha önce kitaplarımı basmadılar, cümlesi, yanlış bilgidir... Kitaplarımdan birkaçını ailevi ihtiyaçtan zorlayarak ben aldım.

Son söz olarak şunu söyleyeceğim, bu tartışmaya zırt pırt girmek derdinde değilim, ancak, adımın geçtiği yerlerde 'yanlış, yalan' bilgiler varsa o zaman müdahale etmek zorundayım. Bu özel yazıyı yayınlayan AKŞAM'a teşekkür ederim, ve bu özel yazıyla vakitlerini aldığım için okuyucularımdan özür dilerim...

Ayrıca beni arayarak kitaplarımı seve seve basacağını söyleyen Bilgi Yayınevi, YKB Yayınları, Everest Yayınları ve o telaşta adını unuttuğum yayınevlerine teşekkür ediyorum.

 


Başa
''TÜRKİYE'Yİ MASONLAR KURDU...'' - Haber Vitrini 


z Cumhurbaşkanı Jaques Chirac'ın güvenlik danışmanı Sorbone Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Alain Bauer, Modern Türkiye'nin kurucularının birçoğunun da mason olduğunu söyledi. İşte Cumhuriyet'in kurucu kadrosundaki masonlar. ..
11 Haziran 2005 Cumartesi 12:19

 

Fransız Cumhurbaşkanı Jaques Chirac'ın güvenlik danışmanı Sorbone Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Alain Bauer, Modern Türkiye'nin kurucularının birçoğunun da mason olduğunu söyledi.

İstanbul'da düzenlenen 'İstanbul Demokrasi ve Küresel Güvenlik Konferansı'na katılan ve aynı zamanda Büyük Doğu Mason Locası Başkanı olan Bauer, bu konuda da görüş bildirdi. Dr. Alain Bauer, mistik bir mesele olarak bilinen masonluk konusuna ilişkin de Büyük Doğu Mason Locası lideri olarak, 'Bu sadece kitabı açıp okumayan insanlar için gizemli bir konudur. Bu konuda yaklaşık 20 binden fazla yazılmış kitap var. Modern Türkiye'yi kuran birçok insan mason locasındandı' diye konuştu.

Kitaplarda yazılı

Öne sürdüğü konu ile ilgili isim vermesi istenilen Dr. Bauer, 'Bu konunun Türkiye'de hassas bir konu olduğunu biliyorum ve isim vermek istemiyorum ama Paris'teki tarihi kitaplarda bunların kim olduğu yazılıdır. Ummayacağınız bir kişi dahi masondur' iddiasında bulundu. Kastettiği kişinin kim olduğu konusunda ise Bauer, ısrarlara rağmen yanıt vermedi.

El-Kaide terör örgütünü besleyen asıl kaynağın kültürel çatışma olduğu görüşünü öne süren Dr. Bauer, 'El-Kaide hayali bir yapı değil, onun nasıl olduğunun değerlendirilmesi lazım' dedi. Asıl problemin medeniyetlerin değil kültürlerin çatışması olduğunu vurgulayan Bauer, Irak'taki işgalin ardından yeniden 11 Eylül saldırısı gibi bir eylemin yaşanabileceği tehlikesinin var olduğuna dikkat çekti.

OSMANLI SEÇKİNLERİ GETİRDİ

Masonlar, ya da Ortaçağın duvarcı loncaları, ilk kez 1717'de kimlik değiştirerek İngiltere'de eğitimli kesimin bir araya geldiği fikir kulüplerine dönüştü. O dönemde krallıkların yerine halkın iradesinin hakim olması ve 'insan hakları' başta olmak üzere öncü fikirleri benimseyen masonlar kıta Avrupası'nda da kısa sürede yayıldı. 1733'te Fransa'da açılan Büyük Maşrık (Grand Orient) Locası, daha sonra Fransız Devrimi'nin 'Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik' sloganını ve cumhuriyetçi ideallerini benimseyerek bu fikirlerin Avrupa çapında yayılmasını sağladı. Masonların yenilikçi fikirleri başka ülkelerin eğitimli seçkinleri arasında yaymasının yanı sıra gizemci simgelere önem vermeleri ve Yahudi-Hıristiyan geleneğini ön plana çıkarmaları, 'gizli bir dünya egemenliğinin arkasındaki güç' olarak tanımlanmalarına yol açtı.

Osmanlı İmparatorluğu masonlukla Fransız Büyük Maşrık Locası ile İngiliz ve İtalyan locaları üzerinden tanıştı. V. Murat dahil, Osmanlı seçkinlerinin önemli kısmı masonluğu benimsedi. İttihat ve Terakki Cemiyeti de, döneminin pek çok fikir ve siyaset derneği gibi, bir mason locası olmamakla birlikte masonluğun savunduğu idealleri benimsemişti. Kurucu kadrosunda ağırlıklı olan masonlar dolayısıyla, örgütlenmesinde masonluğu örnek almıştı.

1909'da kurulan Türkiye Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Locası'nın internet sitesinde, cumhuriyetin kurucu kadrosunda yer alan Masonlar şöyle sıralanıyor:

Fethi Okyar, Rauf Orbay, Refet Bele Paşa, Ali İhsan Sabis Paşa, Meclis Başkanı Kazım Özalp Paşa, Meclis Başkanı Abdülhalik Renda, Başbakan Hasan Saka, İçişleri Bakanları Şükrü Kaya ve Mehmet Cemil Ubaydın, Dışişleri Bakanları Bekir Sami Kunduh ve Tevfik Rüştü Aras, Sağlık Bakanları Rıza Nur, Adnan Adıvar, Refik Saydam, Behçet Uz, Milli Eğitim Bakanları Reşit Galip, Hasan Ali Yücel, Ekonomi Bakanı Sırrı Bellioğlu, Milletvekilleri Cevat Abbas, Atıf Bey, Edip Servet Tör, Yunus Nadi, Reşit Saffet Atabinen, Memduh Şevket Esendal, Hilmi Uran, Tevfik Fikret Sılay, Ahmet Ağaoğlu, Ankara Valisi Nevzat Tandoğan ve Belediye Başkanı Süleyman Asaf İlbay, İstanbul Valileri Muittin Üstündağ, Lütfü Kırdar, Danıştay Başkanı Mustafa Reşat Mimaroğlu, Jandarma Genel Komutanı Galip Paşa, İstiklal Mahkemesi Başkanı Necip Ali Küçüka, Amiral Mehmet Ali Paşa.

(AKŞAM)

 


Başa
KURTLAR VADİSİ'NİN 10 SORU İŞARETİ - Haber vitrini 


Milyonları ekran başına kilitleyen 'Kurtlar Vadisi' bu sezonki finalinde, fanatiklerine müthiş bir sonla veda etti. Tarantinovari veda arkasında bir yığın soru bıraktı. Şimdi ne olacak?
11 Haziran 2005 Cumartesi 12:24

 

Samuel'in ölümüyle büyük yara alan Konsey, bu kez de diğer üyelerini yitirme korkusu yaşadı. Polat Alemdar'ın en yakın beş adamından üçü Ruslar tarafından ortadan kaldırılırken, KGT'nin kilit ismi Doğu Bey'in ise Ankara yolunda helikopterinin teknik sistemi kilitlendi.

Gecenin şok olayı ise çevresinde kayıp üstüne kayıp veren Polat Alemdar'ın gafil avlanmasıydı. Dizi, izleyiciye Polat'ın diri diri toprağa gömüldüğü sahneyle veda etti. Konseyin son başkanı Polat'ın diri diri gömülmesi ünlü yönetmen Quentin Tarantino'nun 'Kill Bill'deki, 'Gelin' karakterini çağrıştırdı. Kill Bill'de 'Gelin' karakterini canlandıran başrol oyuncusu Uma Thurman tıpkı Polat Alemdar gibi diri diri gömülmüş, ancak ustasının ona öğrettiği özel bir dövüş tekniği sayesinde girdiği mezardan çıkmayı başarmıştı.

Geriye onlarca soru kaldı

Heyecanlı bir sonla izleyiciye veda eden Kurtlar Vadisi, gelecek sezon için onlarca soruyu geride bıraktı.

İşte dizi fanatiklerinin üç ay boyunca aklını kemirecek sorular:

Arabası kaza yapıp, ağır hasar alan Elif kurtulacak mı?

Safiye'yi kimler, ne amaçla kaçırdı?

Doğu Bey ölecek mi?

Polisler tarafından yakalanan İplikçi Nedim ve Kılıç'ın akıbeti ne olacak?

Polisten kaçmayı başaran Halo, Memati, Abdülhey ve Güllü'yü ne bekliyor?

POLAT VE ELİF ÖLMEYECEK

Kurtlar Vadisi ekibi, ekrana vedalarının ardından dün de Kadıköy Anadolu Lisesi tarafından ağırlandı. Buluşma toplantısına katılan senarist Bahadır Özdener, öğrencilerin soruları üzerine milyonların kalbine su serpen açıklamayı yaptı. Özdener, 'Merak etmeyin Polat ile Elif ölmeyecek. Çünkü onlar ölürse dizi biter' dedi.

(akşam)

 
 
Başa
'Roket fırlatabiliriz' - Milliyet - 11 Haziran 2005

Uzay teknolojisindeki gelişmelerin anlatıldığı "RAST 2005" konferansında, TÜBİTAK SAGE yetkilileri 5 - 10 milyon dolarlık bir kaynakla 3 yılda uzaya roket gönderip geri getirebileceklerini belirtti


Önay Yılmaz - İstanbul

Dünyanın sayılı uzay bilimcileri, İstanbul'da düzenlenen uzay teknolojisindeki son gelişmelerin anlatıldığı "RAST 2005" adlı konferansta bir araya geldi. "Uzay Toplumun Hizmetinde" temasının işlendiği konferansın düzenlendiği salonlarda uzay teknolojisi konusunda gelişmeler anlatılırken, kulislerde, Türk Uzay Kurumu ile ilgili tasarının 3 yıldır TBMM'ye gönderilmemesi dile getirildi.

'Hükümete ilettik '
Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İbrahim Fırtına sunuş yazısında, "Ulusal Uzay Ajansı konusuyla ilgili yasa tasarısı hükümete iletildi ve parlamentoya götürülmeyi bekliyor" dedi.
İTÜ Öğretim Üyesi Prof. Dr. Orhan Altan, "Uzaydaki bilimsel gelişmelerin içinde yer almak istiyorsak bir yasamız olmalı. Teknoloji ve bilgi bakımından ileriyiz ama yasa ve kurum oluşmadığı için adım atılamıyor" dedi.
Marmara Üniversitesi'nden Prof. Dr. Fuat İnce de şunları söyledi:
"Uzaya teknolojik altyapı olarak hazırız. Bu konuda politik karar verilmesi ve kaynak aktarılması gerekiyor. Tasarı 3 yıldır TBMM'ye sevk edilmeyi bekliyor. Siyasiler bunun öneminin farkında değil. Karar verilirse, Türkiye uzay konusunda söz sahibi 5-10 ülke arasına girebilir."

Uydu da yaparız
TÜBİTAK SAGE (Savunma Sanayi Araştırma ve Geliştirme Enstitüsü) yetkilileri, uydu fırlatmayı sağlayan roket teknolojisinde çok iyi bir noktaya gelindiğini ifade ederek, "Şu anda sonda roketi yaparak hem uzaya gönderebilecek hem de geri getirecek teknolojiye sahibiz. 5-10 milyon dolarlık kaynakla 3 yılda bunu gerçekleştirebiliriz. Uydu yapabilecek teknoloji de ülkemizde mevcut. 10 yılda dünyada söz sahibi olabiliriz" dedi.

Bir taşla iki kuş

ÖNAY YILMAZ İstanbul
Konferansın dünyaca ünlü konuklarından biri, NASA Yer ve Uzay Bilimleri Projeleri yöneticisi Prof. Dr. Ghassem Asrar'dı.
Asrar Hilton Oteli'nde, katılanlar onuruna verilen kokteylde bulunmadı ve İstanbul'a İran'dan gelen kardeşleriyle buluştuğunu, katılamayacağını söyledi.
Asrar, 30 yıl önce İran'dan ayrılarak ABD'ye gitmiş, NASA'nın uzay bilimleri konusunda önemli yöneticilerinden olmuştu. İran'a girmesi de yasaklanmıştı. Asrar, hem toplantıya katılmış, hem de kardeşleriyle hasret gidermişti.
 
washingtonpost.com
Başa
Israelis Recall a Night of Death and Revenge - 11 Haziran

Ex-Soldiers Decry 2002 Reprisal Killings

By Glenn Frankel
Washington Post Foreign Service
Saturday, June 11, 2005; A01

TEL AVIV -- On a chilly Tuesday evening in February 2002, four Palestinian gunmen stormed an Israeli military outpost west of the West Bank city of Ramallah, shot dead six soldiers at close range and escaped into the darkness in one of the most audacious and deadly attacks of the 17-month Palestinian uprising.

Eight hours later, as daylight was peeking through the night sky above a Palestinian police checkpoint nine miles away, Israeli soldiers took their revenge. They opened fire without warning on a group of policemen, shooting one who fell nearby, while another took refuge in a tin hut and others fled.

Some of the soldiers hurled grenades into the hut, which burst into flames. Others, led by Staff Sgt. Shahar Levi, focused on the downed policeman.

"He was injured, he didn't die immediately, so we continued shooting him, me and all the others -- hundreds of bullets," Levi recalled in an interview.

When it was over, one of Levi's men checked the body. "I turned him over," said the soldier, who unlike Levi was unwilling to allow his name to be published. "He was like a 50-year-old guy with a mustache, a chubby little guy. Didn't have a gun."

In the bloodstained chronicle of the Palestinian uprising that began in September 2000, that night marked a turning point. Two elite Israeli army units, retaliating for the surprise attack on the six soldiers, swooped down on four Palestinian checkpoints and killed nine policemen -- the first time the Israeli army had openly targeted Palestinian police, who until then had generally not been deemed combatants. An additional nine Palestinians died overnight in other attacks.

The violence of that night was soon overshadowed by more intense conflict. Palestinian suicide bombers escalated their attacks on Israeli civilians, and Prime Minister Ariel Sharon ordered the army to reoccupy major cities in the West Bank.

Now, some of the Israelis who participated in the ambush of the policemen have come forward to describe in detail what happened and to denounce it as a crime. The soldiers say that the Palestinians they killed had no role in the attack on the soldiers, but were chosen because they were readily available targets, and that the Palestinian officers were mowed down without being given a chance to surrender.

"Some of them could have been terrorists and some of them could not -- we didn't care, actually," Levi said. "I felt that I wanted to kill. It smelled like revenge, and it's not what an army in a democratic society should do. It didn't smell good."

The spokesman's office of the Israeli army, in response to questions, issued a statement saying Palestinian policemen were targeted that night because they had "facilitated the passage and actively assisted the terrorists who passed through these checkpoints to carry out murderous attacks against Israeli civilians and soldiers." The army, it said, had been instructed by Israel's civilian leaders "to change the mode of operation and adjust it to the harsh reality on the ground."

Because the killings were carried out according to orders, added a military official who spoke on condition of anonymity, no investigation was ever conducted.

It is rare for soldiers from elite units to discuss military operations, especially those that involved killing. But two ex-soldiers have given statements to Breaking the Silence, an organization of army veterans opposed to the Israeli occupation of the West Bank and Gaza Strip, and several spoke anonymously to the Maariv newspaper, which published a report on the incident June 3.

Since then, the army has not disputed any of the details in the soldiers' accounts. One opposition member of parliament has called for an investigation, as has an editorial in the Haaretz newspaper. Otherwise, public reaction has been minimal.

Three of the soldiers have now spoken in separate interviews to The Washington Post: Levi and two others who were not willing to disclose their names because they said they were ashamed of what they did and feared they could be harassed for coming forward. This account of what happened that night is based upon their detailed descriptions, supplemented by other interviews and newspaper articles from the time.

All three former soldiers -- two combat engineers and a paratrooper -- are college students in their mid-twenties who look back at their time on active duty with a deep sense of regret and anger. They say they are speaking out to expose what they believe was an unjustified killing operation. One says he is so sickened by what happened that he informed his girlfriend only last weekend and has yet to tell his parents.

"Personally, I feel bad that I didn't speak out that night," said the paratrooper.

"I don't know if I could have stopped it," he added, "but at least I could have tried."

'Sexy Operations'

Shahar Levi is a thin, dark-haired psychology student with an easy smile and intense brown eyes. Sitting in a sidewalk cafe last weekend, he recalled that winning the competition to be accepted into the army's elite Yael unit was the Israeli equivalent of getting into Harvard or Yale, only with an extra layer of patriotic meaning.

"In a society like Israel, if you are serving in a special unit, you are considered to be the salt of the earth," he said. "And if you serve in a special unit, in your résumé you have to take part in a few special missions -- what we called sexy operations."

Early in the Palestinian uprising, or intifada, sexy operations were hard to come by. Levi and his men participated in demolishing houses of suspected terrorists or arresting men wanted by the authorities -- tedious and often unrewarding work. They had started out on such a mission on the night of Feb. 19, 2002, when their bus was diverted to a nearby base.

There they learned that six Israeli soldiers had been gunned down and another wounded two hours earlier at a checkpoint outside the West Bank village of Ein Arik. The soldiers, who had arrived at the checkpoint just a few hours earlier, never had a chance. Palestinian gunmen had positioned themselves just a few yards away and opened fire without warning, cutting down five of the soldiers immediately. Then they entered a nearby building where two soldiers were sleeping, killed one and wounded the other, and escaped.

It was the latest in a series of attacks that had killed 14 soldiers, an Israeli policeman and three civilians over a 10-day period.

Levi's commanding officer emerged from a briefing to tell him and his men that they were going to retaliate. Levi said the purpose of the mission was clear, although he did not remember the word "revenge" being used. Another soldier in his unit said it was.

"He told us six soldiers got killed in a terror attack and we're going to take the life of six Palestinian officers," said the other soldier, speaking on condition of anonymity.

In the murky war between Israel and the Palestinians, the role of the Palestinian police was often complex and ambiguous. One of nine different security forces reporting to Palestinian leader Yasser Arafat, the police had been set up, armed and trained following the 1993 Oslo peace accords to help Arafat's Palestinian Authority keep law and order in the West Bank and Gaza and assert control over rival militant groups. Members of the force wore green military uniforms and many carried automatic weapons.

In the days before the intifada, police officers carried out joint patrols with Israeli soldiers, shared intelligence and coordinated through district offices. But when the violence began, some policemen opened fire on Israelis or moonlighted as gunmen. Israeli officials repeatedly charged that the police were either failing in their duty to stop terrorist attacks or in some cases aiding the attacks. "In general, Israelis viewed the Palestinian police as complicit in terror," said Michael Oren, an Israeli military historian and analyst.

Mahmoud Aloul, the Palestinian governor of the Nablus district where some of the police outposts targeted in February 2002 were located, recalled that his men were caught by surprise. "The targets they chose are security positions that were established in agreement with Israel," he said. "They were not positions of war."

Aloul insisted that the policemen who were killed had nothing to do with Ein Arik or any other attack on Israelis. Three of the four police checkpoints hit that night were at least 20 miles from Ein Arik. The Palestinian gunmen responsible for the attack have never been identified, and the army has never asserted that any of the policemen were directly involved.

The soldiers say that until the Ein Arik attack they were instructed to treat the police as noncombatants. "Every time we had an operation near a police post we were told, 'Don't shoot a policeman,' " said the paratrooper. "They weren't friends, but they weren't enemies. Sometimes even before an operation, one of the officers would go to the DCO [District Coordinating Office] and ask them to inform the police. They just changed the rules completely that night."

At the time, however, the soldiers recalled, they were delighted with their new orders. "We were all very excited," said the engineer who would not allow his name to be used. "For all of us it was the first sexy mission. You put a cross on your gun if you kill a terrorist, and none of us had a cross."

There were no maps of the target, just one fuzzy photograph. The army officer drew up a plan of attack on pieces of cardboard. Within minutes the soldiers set off.

There were two separate operations against police posts that night. The Yael team was dispatched to a checkpoint outside the village of Deir Sudan, located in a narrow valley north of Ramallah. Five snipers set up a position on a hillside while the other men came down the hill and set up behind a stone wall. The checkpoint was shut down for the night -- the policemen were asleep in a nearby house -- and the soldiers sat for at least three hours. Then just before dawn, a half-dozen men began emerging, drinking coffee and smoking cigarettes, some carrying weapons while others were unarmed.

The snipers fired first but failed to hit any of the policemen. Then Levi and his men emerged from behind the wall and opened fire. The policemen, caught by surprise, never fired back. Most managed to flee, but two were killed.

One of Levi's men hit a policeman a few yards away. "He said, 'Wow, I hit him.' " Levi recalled. "He was happy like a kid."

His fellow combat engineer recalled a similar feeling of elation.

"This is what we dreamed of, being the sexiest warrior," he said.

It was over within minutes. The soldiers were bused back to a nearby Jewish settlement, where they were fed and congratulated by residents and by their commanders. They were also mildly reprimanded for not checking the remains of the hut to see how many dead Palestinians were inside.

Meanwhile, to the north, a special paratroop unit launched a similar operation against three checkpoints outside the Balata refugee camp. The soldiers were supposed to open fire on all three outposts simultaneously, but at one checkpoint the men opened fire prematurely after an unsuspecting policeman ventured too close to their position.

"He was 10 meters away and he was for sure dead," recalled the paratrooper who would not allow his name to be used. "He never shot."

The soldiers rushed the checkpoint, hurling grenades over a wall, then stormed a small house where the policemen had been sleeping and opened fire. The paratrooper said at least five policemen were killed, and possibly six. Another policeman was killed at the second checkpoint, while the third turned out to be deserted. Wounded policemen were dispatched with additional shots to the body or head, the paratrooper said, to ensure that they were dead.

Afterward, the paratroops' officers played a videotape of the attack that had been recorded at an observation post. "Everybody could recognize themselves," the paratrooper said. "They were very pleased."

Moral Conflicts

That morning both sides counted their dead and pronounced their judgment. Several armed Palestinian groups asserted responsibility for the attack on Ein Arik. Marwan Barghouti, a senior West Bank leader, noting that army checkpoints were places where Palestinians were often humiliated by soldiers, hailed the attack as "a response to the acts of slaughter that the Israelis do and an expression of Palestinians' frustration over the occupation."

As Israel buried its six dead soldiers, Brig. Gen. Gershon Yitzhak, commander of the West Bank, said the targeting of the policemen was a justifiable act of war. "This shall not be a one-sided war," he told reporters at a briefing. "We will react toward anyone in any place necessary. The purpose of the operation was to strike at anyone who is in any way involved in the dispatch of terrorists."

Israeli analysts said the army had acted swiftly to restore the morale of its soldiers, badly shaken by the Ein Arik attack, and to reestablish a sense of deterrence. "As a commander, you want to immediately calm any feeling of panic and restore a sense of confidence in your people," said Hirsh Goodman, senior research associate with the Jaffee Center for Strategic Studies in Tel Aviv. "There is also a dimension of revenge -- no one might say it, but everyone would understand it."

But the war continued to escalate. Two weeks later a lone Palestinian sniper mowed down seven soldiers and three Jewish settlers and escaped.

For three of the soldiers involved in the attacks on the police, the elation did not last long. The combat engineer said he was so upset he spoke to his father about it the next day. "I knew I did something very bad," he recalled. "My dad tried to convince me to go tell someone. I didn't want to do it. I thought the patriotic thing was not to tell."

It was only after they left the army that all three men began to voice their misgivings. Even so, they say their loyalty to other members of their unit -- most of whom still believe the operation was proper and justified -- prevented them from speaking out.

"It took me two years until I got enough distance from the military time," the engineer said. "It's like we know we did something bad, but the idea of going out and telling it seems like a bad thing because you're going to hurt the unit."

Avichay Sharon, a former army sergeant who is spokesman for Breaking the Silence, said the pattern was a familiar one. "When you're inside the system, you are kind of blind," he said. "The moral conflicts and dilemmas are a part of your life, and if you stop and think about them, you might not get up the next morning. Even after you leave the army, it takes a long time to look in the mirror and say, 'Well, I was a monster for three years.' "

"It's true these guys are the exception" in speaking out, he added. "It's not just that you're criticizing the system -- you're also criticizing yourself. It's one of the hardest things you can do as a human being."

Special correspondent Samuel Sockol contributed to this report.

© 2005 The Washington Post Company
 
Başa
Turks, Nervous About European Prospects, Turn to U.S.  The New York Times June 11, 2005

Turks, Nervous About European Prospects, Turn to U.S.

IZMIT, Turkey, June 10 - Zeynel Erdem, a leading Turkish businessman, came to Izmit, a seaside industrial town, to give 400 of his prominent peers a message.

"Don't count on the European Union," he told the crowd after a chicken dinner in a hotel ballroom here. "Look to the U.S.; they're our real friends."

That view is spreading in Turkey, a sprawling land of 70 million people who have yearned for decades to become a part of Europe. With the European Union in political disarray after the French and Dutch rejected a European constitution, and with opposition to Turkish membership gaining ground in Europe, many Turks are beginning to wonder whether their European dreams are worth the effort. They are reassessing instead their relationship with the United States, a relationship that has suffered since the start of the Iraq war.

Turkey's stated goal is still to join the European Union, but the shift in sentiment signals a deepening ambivalence toward the vaunted vision of shared sovereignty.

Just as French and Dutch voters expressed dismay at the increasing European-level control over their lives and worried aloud about immigrants diluting their nations, many Turks are now questioning whether their country should see its future as part of Europe.

Of course, few Turks have bought into the American program for reshaping the Middle East, and relations with the United States lost their pre-eminence during the Iraq war, which Turkey opposed. Turkey's focus shifted to Europe.

But that is beginning to change. Prime Minister Recip Tayyip Erdogan's fence-mending trip to Washington this week played well here. He even won some support from Washington in ending the economic and political isolation of Turkish Cypriots.

In an interview at The New York Times on Friday, Mr. Erdogan demurred on the question of a shift away from Europe. "The E.U. and the U.S. are not mutually exclusive for Turkey," he said.

European Union leaders agreed in December to begin membership negotiations with Turkey on Oct. 3, and the country has done a great deal to make that happen. It has put a new penal code into effect and agreed to sign a protocol extending its customs union to all the newest members, including the Greek-dominated Republic of Cyprus, which Turkey does not recognize.

Yet despite all that, the prospects for Turkey's membership look gloomier than ever. Turkey will have a larger population than any member country by the time it completes its membership process - a projected 80 million - and will probably still be far poorer. More troubling to many Europeans is that Turkish membership would create a powerful Muslim presence and push Europe's eastern borders out to Syria, Iraq and Iran.

Some European politicians have started talking openly about offering a "privileged partnership" instead of full membership, something roundly rejected here. The idea, first suggested publicly three years ago by the former French president Valéry Giscard d'Estaing, has most recently been taken up by German's Christian Democrats, whose leader, Angela Merkel, is expected to run against Chancellor Gerhard Schröder in September. Ms. Merkel's party has stated unequivocally that it will try to block Turkey's membership if it comes to power.

Hanging in the background is the pledge last year by President Jacques Chirac of France to submit Turkish membership to a national referendum. After last month's rejection of the constitution, few believe such a referendum would pass.

Many Turks say they are getting fed up with meeting Europe's manifold demands without some guarantee that they will become a part of Europe in the end.

"Europe is playing a dangerous game with Turkey," said Can Paker, chairman of the Turkish Economic and Social Studies Foundation. "It's giving a stronger hand and more motivation to people who want the status quo to prevail."

It is also fueling Turkish nationalist sentiment, which was stirred last month when the European Court of Human Rights ruled that Turkey must give the Kurdish separatist Abdullah Ocalan a new trial.

Some Turks are beginning to imagine a day when Turkey does not need Europe at all, particularly because it gets so much support from the United States.

Turkey's economic output surged nearly 10 percent last year and is expected to grow as much as 6 percent this year. The current 10 percent inflation rate is the lowest in more than 30 years. Foreign investment from the West, slow because of Turkey's chronic corruption, has picked up.

Pekin Baran, a Turkish shipping tycoon, believes that negotiations with Europe will start in October, as planned, but that "it will be a very, very nasty ride." Under the negotiating rules laid out in December, all 25 members have to agree on every point. That gives Cyprus or any other country hostile to Turkish membership effective veto power.

"The pity is that we are convinced that Turkey could have contributed to the future of Europe much more than she could reasonably have expected to get in exchange," said Mr. Baran, from his office overlooking the glittering Bosporus, which separates Europe from Asia, where the bulk of Turkey lies. He nonetheless maintains that Turkey should press ahead for full membership, in part because the negotiation process itself is valuable in driving political and economic changes.

While there is still strong support for membership, polls have recorded a decline in national enthusiasm to 63 percent before the French referendum in May from more than 70 percent a year ago.

Hansjörg Kretschmer, the European Union's point man in Turkey, warns that without better understanding on both sides, Turkish attitudes could turn quickly.

"Strong support based on ignorance is not good because it can collapse very quickly," he said before meeting Tuesday with representatives of nongovernmental organizations in Trabzon, on the Black Sea. "The key element is that Turkey does its homework and completes the necessary political and other reforms. No one will say no to a Turkey which has become a liberal democracy in the European understanding."

Prime Minister Erdogan, in his Times interview on Friday, said he believed Turks' enthusiasm for membership in the European Union would remain high.

"If you look at the polls, support for the E.U. may have gone down just a little bit, but it is still at 60 percent," he said. "In fact, in the last couple of weeks the situation in France and the Netherlands may have had a negative effect that brought down the numbers, but when the time arrives to begin the negotiations in the fall, I think that these numbers will start climbing up again in support of membership."

Saban Disli, deputy chairman for foreign affairs in the ruling Justice and Development Party, said Europe should not try to project a decision of 10 years from now by looking at Turkey today. "Who knows?" he said, "Maybe in 10 years' time, it will be Turkey who holds a referendum to see if Turks still want to become a part of the E.U."

 
Başa
The Times'tan Erdoğan'a şok eleştiri - İnternethaber
10 Haziran 2005 12:20  
İngilizler'in saygın gazetesi Başbakan Erdoğan'ı öyle bir eleştirdi ki sormayın. Gerard Baker imzalı analizde Erdoğan'ın Beyaz Saray ziyaretine verdiği örnek tartışılır.

     İngiltere'nin en saygın gazetesi The Times, bugün yayınladığı Türkiye analizinde Erdoğan'ın ABD'de umduğunu bulamadığını belirterek, "dostane Müslüman demokrasisine en çok ihtiyaç duyulduğu sırada, Ankara başka yöne kayıyor. Korkunç gerçek şu ki, Türkiye'yi kaybediyoruz" diye yazdı.
     
     İngiltere basınından Times'ın sayfalarında bir Türkiye analizi dikkat çekiyor. Gazetenin köşe yazarlarından Gerard Baker; "Batının, Türkiye'nin dostane Müslüman demokrasisine en çok ihtiyaç duyduğu sırada, Ankara başka yöne kayıyor" diye başlıyor söze ve şöyle devam ediyor:
     
     Erdoğan, odaya girdiğinde mekanın boşalmasına neden olan tiplerden
     
     "Tony Blair Washington'ı terk ettikten birkaç saat sonra, Başkan Bush Türkiye Başbakanı Erdoğan'ı ağırladı bu kez. Ancak Blair'deki yıldız ışığı Erdoğan'da yoktu. Türkiye Başbakanı, odaya girdiğinde mekanın boşalmasına neden olan tiplerden.
     
     "Ülkesinin geçmişi, omuzlarında büyük bir yük oluşturuyor. Ancak liderlik kusurları, ülkesinin önemini gölgelememeli. Irak, İran. Suriye ve Suudi Arabistan'ı, hiç olmazsa Türkiye'nin yarısı kadar demokratik olmaya ikna edebilseydik, şimdi Orta Doğu despotluklarının nefret dolu ideolojilerini süpürüyor olurduk.
     
      Türkiye'yi kaybediyoruz
     
     "Ancak korkunç gerçek şu ki, Türkiye'yi kaybediyoruz. Fransa'daki Türkiye karşıtları ve Amerika'daki Türkiye sıkıntısı giderek tehlikeli sınırlara ulaşıyor. Ve tüm bunlar tam da, iç gelişmelerin de Türkiye'yi batıdan uzaklaştırdığı bir sırada yaşanıyor.
     
     "Brüksel ve Washington'da sevilmediği hissi, içeride batı ile ittifak yerine İslam dünyası ile dayanışmayı öngörenlerin baskısı ile birleşince, siyasi liderlik yüzünü başka yöne çeviriyor.
     
     "Türkiye henüz kaybedilmiş sayılmaz. Ancak ülkenin jeopolitik pergelinin iğnesi, son yıllarda ciddi biçimde yerinden oynamış durumda. Amerika ve Avrupa soğuk savaş doğru tarafta tutmaya çalıştıkları Türkiye'nin bu durumundan endişe etmeli."
     
     Kaynak: BBC
Hosted by www.Geocities.ws

1