ANA SAYFA

GÜNCEL İNDEKS

 

 

--ABD’nin anlayamadığı veya anlamadığı... Tufan TÜRENÇ -

--Biraz zor... Oktay EKŞİ

-- Times: Türkiye giderek Batı’dan uzaklaşıyor - Hürriyet - 10 Haziran 2005

-- 'Komplocu mantık' işbaşında - Fehmi Koru - Yenişafak

-- Abede'yi koruma yasaları - Ali Haydar Haksal

-- Stratejik işbirliği mi, ortaklık mı? - Abdülkadir Özkan - Milli Gazete

-- Bursa Gezisi - Mehmet Şevket Eygi

-- MURAT BELGE, NİHAT GENÇ'İN İLETİŞİM'DEN NEDEN ATILDIĞINI AÇIKLADI - hABER VİTRİNİ - 10 hAZİRAN 2005

###
 
 
 
Başa
Tufan TÜRENÇ - ABD’nin anlayamadığı veya anlamadığı... Hürriyet - 10 Haziran 2005
  
[email protected]
 

BAŞBAKAN Erdoğan, Amerika’ya neden gitti?

‘1 Mart tezkeresi’nin yarattığı soğukluğu gidermek için bir gönül alma mıydı, yoksa bir bağlılık bildirme jesti miydi bu gezi?

Her neyse... Bari bir işe yaradı mı?

Hiç kuşkusuz hayır.

Amerika’nın Erdoğan’a 1 Mart tezkeresinden önce gösterdiği sıcaklıktan eser yok.

Ben Laura Bush tarafından randevu verilmemesine rağmen Emine Erdoğan’ın geziye neden katıldığını da anlamadım.

İş gezisine eşlerin katılması pek olağan değildir.

O nedenle Bayan Gül ile Bayan Babacan’ın da neden orada olduğunu çözemedim.

Neyse, daha fazla irdemenin anlamı yok...

* * *

Şimdi gelelim Türk-Amerikan ilişkilerine...

İki ülke arasında 1 Mart tezkeresiyle başlayan ‘ilişkilerdeki hırpalanma’ henüz onarılmış değil.

Washington, Türkiye’de yükselen Amerikan karşıtlığı konusunda son derece rahatsız.

İşin ilginç yanı, ABD yönetimi bundan AKP iktidarını sorumlu tutuyor ve Erdoğan’dan bunu önlemesini istiyor.

Sanki bu Erdoğan’ın elindeymiş gibi...

Eğer Amerika tutumunu değiştirmez, Türk toplumunun çok duyarlı olduğu PKK konusunda verdiği sözleri tutmazsa bu hava düzelmez.

PKK, Kuzey Irak’ta yerleşmiş. Rahatına diyecek yok.

Orada eğitim verdiği militanlarını kolaylıkla Türkiye’ye sokuyor ve eylemler yaptırıyor.

Bu eylemler mayın patlatma ve pusu şeklinde oluyor. Olaylarda şehit düşen Mehmetçiklerin cenaze törenleri toplumda büyük üzüntü ve öfke yaratıyor.

Türk halkı, evlatlarının şehit olmasından Amerika’yı sorumlu tutuyor.

Bugün Türk toplumunda yükselen Amerikan karşıtlığının birinci nedeni budur.

Washington bunu anlayamıyor veya anlamıyor.

* * *

Amerika, PKK konusunda Türkiye’nin elini kolunu bağlıyor, ‘Sen karışma, ben PKK’yı halledeceğim’ diyor, ama PKK’nın kılına dokunmuyor.

Kılına dokunmamanın ötesinde terör örgütünün lojistik kanallarının işlemesine göz yumuyor.

Bir de Kıbrıs konusu var. Orada da Amerika referandum öncesi verdiği sözlerin hiçbirini tutmadı.

Tutacağına dair bir niyet de yok.

İzolasyon konusunda ne Amerika, ne de Avrupa Birliği bir somut adım attı.

Bu iki konuda Erdoğan çok sıkıntılı. Çünkü bu iki konu, iç politikada Başbakan’ı çok zor durumda bırakıyor.

Güneydoğu’dan gelecek her şehit cenazesi, Kıbrıs’ta yaşanan izolasyonlu her gün önümüzdeki günlerde Erdoğan’ın canını daha fazla sıkacak.

Amerika’yla sorunlar bununla da sınırlı değil.

Bir de AKP’nin ABD ile İslam dünyası arasında sıkışması var.

Bütün bunlar dış politikayı el yordamıyla götürmeye çalışan, ya da götürdüğünü sanan bir iktidarın altından kalkacağı sorunlar değil.

Üstelik bir dış gezide ABD’nin kendisine yönelttiği eleştiriyi muhalefetin üzerine atan, türban konusunda ülkesini şikáyet eden bir Başbakan’ın anlayışıyla bu sorunlar hiç çözülmez.


 
 
Başa
Oktay EKŞİ Biraz zor...
  
[email protected]
 

BAŞBAKAN Tayyip Erdoğan’ın Washington temaslarını özetlemek için bir gazetemizin, ‘İstediğini aldı’ başlığını atmasına inanırsanız mesele yok. ‘Türk-Amerikan ilişkilerinde hiç sorun kalmamış’ der, rahat edebilirsiniz.

Ama Washington’dan gelen haberler maalesef hiç de öyle değil.

Tam tersine ‘İstediklerinden hiçbirini alamadı’ başlığı, olaya daha fazla uyuyor.

Dikkat ederseniz, Erdoğan-Bush görüşmesine ilişkin haberlere göre, George Bush, Türkiye Başbakanı’na birçok nedenle teşekkür etmiş. Örneğin Bush, kendisi tarafından ilan edilen (içeriği net olmayan) Büyük Ortadoğu Projesi’ne (BOP) Türkiye’nin verdiği desteğe teşekkür etmiş. Türkiye’nin Afganistan’da üstlendiği aktif rol nedeniyle teşekkür etmiş. Türkiye’nin demokratik bir ülke olarak Ortadoğu’da bir örnek oluşturmasına da teşekkür etmiş...

Ama Başbakan Tayyip Erdoğan, Başkan Bush’a teşekkür için anlaşılan hiçbir sebep bulamamış.

İki taraf Başkan Bush’a göre, aralarındaki ‘stratejik işbirliği’ nedeniyle birçok konuyu konuşmuşlar. Ama Başbakan Erdoğan’ın, ‘stratejik ortaklık’ diye tanımladığı bu ilişki belli ki pek de ‘stratejik ortaklık’ veya ‘stratejik ortaklık’tan beklenecek sonuçları doğurmamış.

Örneğin taraflar Suriye konusunda anlaşamamışlar. Oysa bu ortaklık Suriye konusunda iki tarafın bundan böyle aynı politikayı izlemelerini, en azından birbirlerine ters düşmemelerini gerektirirdi.

Gerçi biz bu konuda Başkan Bush’un ‘Suriye’yi izole edelim, zamanı gelince de vurarak yola getirelim’ politikasının yanlış olduğuna inanıyoruz. Çünkü mesele Suriye’yi BOP’un amaç ve iddialarına uygun şekilde demokratikleştirmek ise, zaten Türkiye’nin ‘ikna’ yoluyla yaptığı da bu. Ama amaç bağcıyı dövmek ise, elbet anlaşamazsınız.

Keza o nasıl bir ‘stratejik işbirliği veya ortaklık’tır ki, ortaklardan biri ötekine, kendisinin bile ‘terör örgütü’ dediği PKK’yı ortadan kaldırmak için verdiği sözleri tutmasını söylüyor ama öteki (ABD) bunu duymaya bile yanaşmıyor.

Demek ki stratejik ortaklık, en azından şimdilik boş bir laftır.

Bunun nedeni de Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarının pek dirayetli(!?) danışmanlar eliyle yürüttüğü ‘dış politika’dır.

İsterseniz geriye bir bakıp anımsayın:

Başkan Bush’un -bizce çok yanlış- Irak harekátı öncesinde Türkiye olarak ABD’ye kucağımızı açmadık mı? ‘Irak’a birlikte girme’ rüyaları görmedik mi?

Asker ve silah dolu Amerikan gemilerini bir ay süreyle Akdeniz’de dolaşmaya mecbur etmedik mi?

Sonra 1 Mart 2003 Tezkeresi ile suratlarına kapı çarpmadık mı?

Başarılı dış politikamız bu mu?

‘Kimse tezkere kararını TBMM verdi, hükümet öyle istemiyordu’ demesin. Aksini isteyen hükümet, grup kararı alır, kumar oynamazdı.

Açık konuşalım... Türkiye-ABD ilişkileri mutlaka düzeltilmelidir. Ama bugünkü sağırlar diyaloğuyla o sonucun alınamayacağı da bellidir.


 
Başa
Times: Türkiye giderek Batı’dan uzaklaşıyor - Hürriyet - 10 Haziran 2005

Londra

The Times gazetesi, Türkiye’nin giderek "Batı’dan uzaklaştığını, doğu ve güneye bakmaya başladığını" öne sürdü.

İngiltere’nin önde gelen gazetelerinden The Times, "Türkiye kayıp değil. Henüz değil. Ancak, ülkenin jeopolitik pusulasının iğnesi son bir kaç yıl belirgin bir biçimde kaydı" ifadesini kullandı. Times, "Hasta Adam ayağa kalktı, sağlıklı olduğunu göstermek için akrobatik hareketler yapıyor" dedi.

 

The Times’ta Gerard Baker imzalı yazıda Batı’nın Ankara’nın "dost Müslüman demokrasi"sine ihtiyaç olduğu bu sıralarda Türkiye’nin Batı’dan uzaklaştığını öne sürdü.

 

Başkan Bush’un İngiltere Başbakanı Tony Blair ile görüştükten sonra Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı ağırladığına dikkat çeken The Times, "Recep Tayyip Erdoğan Sayın Blair’in yıldız kalitesinden yoksun. Sadece bir odaya girerek mekanı boşaltabilecek tiplerden" gibi eleştirilere yer verdi. Gazete, Erdoğan’ın ziyaretinin pek fark edilmediğini iddia etti. Buna karşın gazete, Erdoğan’ın "liderlik noksanlarının Türkiye’nin önemini gölgelemesi gerektiğini de yazdı.

 

"TÜRKİYE'Yİ KAYBEDİYORUZ"

 

Türkiye’nin soğuk savaş döneminde taşıdığı öneme dikkat çeken gazete, "Türkiye, 11 Eylül’den sonra Amerika ve Batı’nın hedefleri açısından daha da merkezi oldu" ifadesini kullandı. Gazete, Irak, Suriye, İran ve Suudi Arabistan gibi ülkelerin, Türkiye siyasi sisteminin yarısı kadar demokratik ve çoğulcu siyasi sistemlerini kurmalarının sağlanabilmesi halinde Ortadoğu’da "nefret dolu" ideolojilerin silinmesi için önemli bir yol kat edebileceğini savundu.

 

TÜRKİYE’NİN AB ÜYELEĞİ

 

İngiliz gazetesi, Türkiye’nin AB üyeliği vizyonu sonucunda AB’nin Türkiye’ye müzakere olanağı sağladığını, ABD’nin Türkiye’nin çağdaş dünya içerisinde kalması için çok çaba gösterdiğini belirterek şöyle devam etti:

 

"Ancak korkunç gerçek budur ki, muntazam bir biçimde Türkiye’yi kaybediyoruz. Amerika’nın Türkiye’ye yönelik kızgınlığı tehlikeli yeni düzeylere ulaşırken Fransa ve Avrupa’nın geri kalan bölümünde Türkiye karşıtları artıyor ve tüm bunlar, iç gelişmelerin 70 milyonluk bereketli bir ülke olan Türkiye’yi Batı’nın kucaklamasından uzaklaştırdığı bir dönemde meydana geliyor."

 

Erdoğan hükümetinin hala AB üyeliği hedefini koruduğunu söylediğini ancak hevesin giderek azaldığını öne süren gazete, "Brüksel’de ve Washington’da sevilmediğini hisseden ve evinde İslam dayanışmasını Batı ittifaklarına tercih edenlerden gelen artan baskı altındaki (Türk) liderliği, başka yöne bakıyor" yorumunu yaptı.

 

"HASTA ADAM AYAĞA KALKTI AKROBASİ YAPIYOR"

 

The Times, Türkiye’nin AB yolunda çok çaba gösterdiğini, reformlar yaptığını, ekonomisinin yılda yüzde 9 civarında büyüdüğünü belirterek, "Kısacası Avrupa’nın Hasta Adamı ayağa kalktı ve gerçek bir Avrupalı olmak için sağlıklı olduğunu kanıtlamak amacıyla akrobatik hareketler yapıyor" diye yazdı.

 

Türkiye-ABD ilişkilerindeki sorunlara da değinen gazete, Bush Yönetiminin Erdoğan hükümetini tezkerenin reddedilmesi konusunda hala suçladığını belirterek, Türkiye’nin PKK’nın Kuzey Irak’ta serbestçe faaliyet göstermesinden çok derin bir rahatsızlık duyduklarını belirtti.

 

The Times, Türkiye’nin giderek Doğu’ya ve Güney’e baktığını, Erdoğan’ın Suriye’yi ziyaret ettiğini ve Türkiye’nin İran ile sıcak ilişkilerini sürdürdüğünü kaydetti. Gazete şöyle dedi:

 

"Türkiye kayıp değil. Henüz değil. Ancak, ülkenin jeopolitik pusulasının iğnesi son bir kaç yıl belirgin bir biçimde kaydı. Dış politika uzmanları, ülkenin stratejik öneminin İkinci Dünya Savaşı’ndan sonrasına göre daha az olmadığının farkında. Bunun yarattığı fırsatların bazılarını araştırmaya başladı. Bu, soğuk savaş boyunca Türkiye’yi doğru tarafta tutmak için çok çaba gösteren Avrupa ve Amerika için kaygı verici bir haber olmalı."

 
(ANKA)
 
Başa
'Komplocu mantık' işbaşında - Fehmi Koru - Yenişafak

WASHINGTON- Başbakan Tayyip Erdoğan'ın Beyaz Saray'da büyük bir hüsn-ü kabul gördüğüne hep birlikte tanık olduk. Bush-Erdoğan buluşması ABD ve Türkiye için mutlaka önemli bir açılım sağlayacaktır. Ancak, arkadan çıkartılan söylentiler, bu olumlu durumu bozmayı amaçlıyor.

Türkiye'de Amerikan karşıtlığı var mı? Kamuoyu yoklamaları Amerika'ya karşıt havanın yüksek olduğuna işaret ediyor. ABD'nin 11 Eylül'e yanlış teşhis koymasıyla başlayan süreçte yaptıklarına tepki duyulmayan ülke var mı? Avrupa'da pek çok ülkede, Türkiye'den daha yüksek oranda insan, George W. Bush'un politikalarına müthiş karşı. Bazı ülkelerde, bu karşıtlık, Amerikan halkına da yönelik olabiliyor.

Türkiye'de ise, yönetim ile sıradan insan arasında bu alanda ayrım hemen kendini belli ediyor. Anketlerde, Bush politikalarına karşı olanlara "Bu tavrınız Amerikan halkına karşı hislerinize de yansıyor mu?" türü bir soru yöneltildiğinde, karşıt olanların oranı, derhal yarıdan aza düşüveriyor.

Böyle bir dünya ve Türkiye ortamında, bir siyasî iktidarın, ülkedeki 'Amerikan karşıtlığı' konusunda suçlanmasının bir mantığı olabilir mi? Ak Parti hükümeti, veya herhangi bir hükümet, zaten boy gösteren olumsuz hisleri daha da artıracağını bile bile kendi eliyle böyle bir süreci körükler mi? Bush yönetimi karşıtı hislerin yaygın olduğu bir ülkenin başbakanı ve o hislerden etkilenen bir tabana sahip siyasî partinin lideri olarak Washington'a gelmek başlı başına bir fedakârlık olduğu halde hem de?

Ancak, bazıları, Ak Parti ve hükümete böyle bir kulp takmış bulunuyorlar. ABD başkentine ayak bastığımız andan başlayarak en fazla duyduğumuz konu bu. Söylentinin çıkış adresini fâş etme pahasına yaygınlaştırılan spekülasyona göre, Türkiye'de Amerikan karşıtı havayı Ak Parti çıkarmış ve kontrolü altında tutuyormuş. Başbakan Tayyip Erdoğan Bush'u ziyaret etmeyi kafasına koyduktan sonra karşıt havanın nisbî yatışmasının altında bu gerçek yatıyormuş... Yani? Daha önce karşıt havayı körükleyen Ak Parti kontrolü koyulaştırarak karşıtlığı aşağıya çekmiş...

Amerikalılar, 11 Eylül'den sonra daha da artan bir biçimde, 'komplo' teorilerinin hedefi oldukları iddiasını seslendirirler. "Ak Parti'nin Amerikan karşıtı havayı kendi eliyle körüklediği" şimdiye kadar işittiğim en uçuk 'komplo teorisi' oysa. Bir hükümetin bunu yapabilmesi için, Bush yönetimi kadar elinde medyayı istediği gibi manipüle edebileceği mekanizmalar, veya Erdoğan'da da Hitler kadar diktatörce yetkiler bulunması gerekir. Türkiye demokratik bir ülke ve medyasının Ak Parti yönetimi hakkında hiç de olumlu hisler beslemediğini görmek için kör olmamak yeterli...

Washington'un görmesi gereken, Tayyip Erdoğan'ın başbakan ve iktidar partisi lideri olarak ABD başkentine gelmekle üstlendiği risk olmalıydı. Nitekim, pek çok kalem bu geziye en başından itiraz etti ve dünyayı kendi çıkarları istikametinde biçimlendirmekten vazgeçmediği taktirde ABD'yle her türlü işbirliğine karşı çıkmaya halen devam ediyor. O itirazlara rağmen gerçekleşen bir gezi bu. Böylesine yaralayıcı etkileri olabilecek riski üstlenen bir siyasî kadroyu, o riski artıran sürecin müellifi olarak ilân edebilmek için, yüksek bir hayal gücüne sahip olmak gerekiyor.

Bu tür zırvaları çıkaranların neyi amaçladıklarını tahmin etmek güç değil: İyi niyetli bir açılım için Washington'a kadar gelme zahmetine katlananları etki altında bırakarak, daha önce kaçınılan kapsamda bir işbirliğine zorlamak... Irak'la bölgeyi yangın yerine çevirmiş Amerika, Türkiye'yi yanına çekerek, yangını başka ülkelere de yaysın mı? Sağduyu sahibi Amerikalıların bile bunu isteyebileceğini sanmıyorum.

Türkiye'nin hiçbir ülkeye 'karşıt' hisler beslemesine ve o hislerle hareket etmesine ihtiyacı yok; ancak vatandaşların hatalı politika izleyen kendi politikacılarına besleyebildikleri olumsuz hisleri, dünyayı karartan yanlışlıkta kararlar alabilmiş yabancı bir yönetime karşı duymalarını engellemek nasıl mümkün olabilir?

Amerikalılar önce kendilerine bakmalı.


[email protected]
 
Ali Haydar Haksal
Başa
Abede'yi koruma yasaları - Ali Haydar Haksal
Ali Haydar Haksal
09.06.2005

Tuhaf bir ülkeye dönüştük. Türkiye'yi yönetenler ve aynı izlekte olanlarda [b]eyalet valiliği[/b] ve ahalisi pisikolojisi egemen durumda. Bu, büyük bir gelenekten gelen ve bir büyük medeniyeti temsil eden ülke onuru adına üzücü ve zedeleyeci. Böyle olunca, bir üst iradenin ağırlığı altında olmak duygusu...

AB karşısında yaşanan hayal kırıklığı tam bir kompleks duygusu oluşturdu.

Aylar önce, bir yazıda anti siyonist yazıların bundan böyle yazılamayacağını yazılacaksa, bunlara ceza uygulanacağını ya da susturulacağını belirtmiştik. Almanya'da [b][i]Vakit[/i][/b] gazetesinin yasaklanması söylediklerimizi doğruladı.

Bunun üzerinden çok geçmeden, Hollanda'da  Avrupa'nın diğer ülkelerinde "Ermeni soykırımı yapılmamıştır" düşüncesine de yasak getirildi. Bunun için Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu'ya İsviçre'de tutuklama kararı çıkarılmış bulunuluyor.

Irak işgalinden ve Orta Doğu'da Afganistan'da yaşananlardan sonra Türkiye'de derin bir sessizlik vardı. Bir partiyi iktidara getiren manevî ve inanç yönü olan ekser taban, derin bir sessizliğe gömülmüş, 'aman iktidarımız yıpranmasın' ya da 'baştakiler ne yaparsa güzel şeyler yapar' duygusu böyle bir psikoloji oluşturmuştu. Irak'ta insanlar ölmüş, Hazreti Ali Efendi'mizin türbesi ile manevi büyüklerimizin türbeleri bombalanmış, Hülefai Raşidin Camii’ni abedeli askerlerin çirkin ayakları ve ruhları işgal etmiş, kirletmiş.. Kimsenin umrunda değildi. Çağlayan'daki "Zalimlere Lânet" mitingine değin yapılan gösterilerde, karşı çıkışlarda, göstericilerin toplam sayısı 22 bin kişiyi geçmemekteydi. 150 bin insan orada tepkisini dışavurunca ve milletmizin gerçek kişiliği belirince, anti abedecilik hızlı bir tırmanışa geçti. Abede başkonsolosunun, bu mitingin hemen ertesinde, yaptığı çıkışlar, uyarılar gözlerden kaçmadı. Bununla yetinmedi, Sivil toplum kuruluşlarının toplantılarına katılarak öfkesini açıkça belli etti. Milli Eğitim Bakanı’yla açılışlara katıldı. Âdeta bir üst gibi, bizimkilerin tepesinde demoklesin kılıcı gibi durdu. Başlangıçta, anti abedecilik %30 ların çok altındayken birden ibre tavan yaparak %87'yi bulunca abedeyi bir panik aldı. Bu panik, onların ifadelerine ve davranışlarına yansıdı.

Beyazsaraydan yansıyan soğuk rüzgârlar bir panik oluşturdu.

Türkiye'nin üzerinde yer alan [öyle gösterilen] İsrail'e, iktidar erkânı tarafından bir dizi ziyaret gerçekleştirildi. İktidarından muhalefetine, abedenin bir uçbeyi olan İsrail ziyaretleri ve özürleri abede'ye yeniden kapıları aralar gibi oldu.

Eric Edelman, giderayak, Türkiye'deki anti abedeciliğin, hızla tırmandığını, bu eylemlerde bulunlanlara bir yaptırım yapılamadığını, yapılmadığını açık bir dille ifade etti. Diplomatik dili de aşan, bir buyruk gibi emirler yağdıran bu adama hiç kimse bir karşılık vermedi. Üstelik, o adam güzel ziyafetlerle ve içkilerle uğurlandı.

Bu gelişmelerden sonra "[b]büyük reis"[/b]in yanına gidenler, anti abedeciliğin önüne geçileceğine dair beyanatlarda bulunuyorlar. Bu şu anlama gelmektedir. Türkiye olarak, bundan böyle, abedeliler ne yaparsa yapsın hiç bir karşılıkta bulunamayacağız. Guantanamo'da Kitab-ı Kerim'imiz, ayaklar altına alınsa da, ya da -... dilimiz ve kalbimiz söylemeye el vermiyor, geçiyoruz- bir tepki koyamayacağız. Abedeyi koruma yasaları tez elden çıkarılmalı, bu tür eylemlerde bulunanlar susturulmalıdır. Abede ne buyurursa: [b]büyük reis[/b] ne emir verirse yerine getirilmelidir. Bizim, öyle atpazarında pazarlık yapma şansımız da kalmamıştır.

Türkiye'de yaşanan onca gerilimden, bağırıp çağırmalardan sonra abede biatı, bağlılığı, sadakati bir zorunluluktur!

Toplum psikolojisinin bu kadar gergin olduğu bir zamanda, el altında sessiz sedasız yapılanları kim dinler, kim duyar?

İncirlik'te hareketlilik varmış, Suriye'de Kürt asıllı bir islâm âlimi öldürülmüş, Kürtler orada ayaklanmış, Suriye patlamaya hazır bir bomba haline getirilmiş kimin umrunda. İncirlik Üssü'nde abedenin uçakları hareketlenmiş... Sakın ola, siz siz olun artık bunlardan söz etmeyin, Çünkü Devrim yasaları gibi abede yasaları tetikte duruyor. İşin içinde, mafya var, Mossad var, CIA var, varoğlu var...

[i]Not: Karahasanoğlu ailesinin muhtereme annelerinin dar-ı bekaya göçüşünün acısını paylaşır, merhumeye rahmet ve mağfiret, çocuklarına, yakınlarına ve dostlarına sabır dilerim.[/i]

 
 
Abdülkadir Özkan
Başa
Stratejik işbirliği mi, ortaklık mı? - Abdülkadir Özkan - Milli Gazete
Abdülkadir Özkan
09.06.2005

Bush-Erdoğan görüşmesinin ardından yapılan açıklamalarda medya söz birliği etmişcesine iki tarafın da "Stratejik işbirliğinin teyidinden" çok mutlu olduğuna vurgu yapıyor.

Peki nedir bu stratejik ortaklık ya da stratejik işbirliği? Bu stratejik işbirliği ya da stratejik ortaklık aynı manaya mı geliyor? Çünkü medya işin "stratejik" boyutu üzerinde görüş birliği halinde olmakla birlike bu işin ortaklık mı yoksa işbirliği mi olduğunda  görüş ayrılığı var.

Diyelim ki, stratejik işbirliği ya da stratejik ortaklıkla aynı şey kastediliyor, farklılık sadece tercümeden kaynaklanıyor. Ama, bu kavramların içini dolduran yok. Yani millet Türkiye ile ABD'nin stratjik ortaklığından ne anlayacak? Bir takım şeyler söyleniyor ama içi doldurulmuyor? İşin garip tarafı bu stratejik işbirliği ya da ortaklığın ne anlama geldiği, ABD ve Türkiye tarafına ayrı ayrı bu işbirliğinin ne gibi sorumluluklar yüklediği gibi soruların cevabını Bush ve Erdoğan da vermiyor.

Diyelim ki, Bush ve Erdoğan bu kavramların içini görüşmeleri sırasında doldurdular da bunun için medya önünde izaha ihtiyaç duymuyorlar. Peki ama, Türk  kamuoyunun bunu bilmeye hakkı yok mu?

Söz gelimi bu stratejik ortaklık ya da işbirliği ABD'nin uygulamaya koyduğu Büyük Ortadoğu Projesi'nde Türkiye'ye ne gibi görevler yüklüyor? Amerika Afganistan va Irak'ta olduğu gibi bazı ülkeleri daha demokrasi (!) ve özgürlük (!) adına işgal etmeye devam edecek mi? Edecekse Türkiye bu işgallerde ne gibi bir görev yapacak? Buna karşılık Amerika tarafı Türkiye'ye karşı ne gibi bir sorumluluk üstlenecek? Yani stratejik ortaklık ya da işbirliği iki tarafa ne gibi sorumluluklar yüklüyor?

Şimdiye kadar olduğu gibi stratejik ortağımız Amerika için hep veren Türkiye mi olacak?

Böyle olacaksa buna ne stratejik ortaklık ne de stratejik işbirliği denebilir. Dense dense Amerika'nın stratejik kabul ettiği hedeflerine ulaşmasında Türkiye'nin kayıtsız şartsız destek vermesi denebilir. Sözgelimi Amerika'nın Suriye'de şu ya da bu yolla yönetim değişikliğine gitmesi karşısında Türkiye ne yapacaktır? Amerika'nın  gündeminde olduğu aylardan beri söylenen İran konusunda Türkiye ne yapacaktır? Bu ülkelere muhtemel ABDmüdahalesi sırasında Türkiye'deki üsler kullanılacak mıdır? Stratejik işbirliği bunu da kapsıyor mu?

Buna karşılık bu stratejik ortaklık içinde Amerika'nın KKTC'yi tanıması var mıdır? PKK'yı Kuzey Irak'tan çıkarma konusunda silahlı güçlerini devreye sokacak mıdır? Ya da Türkiye'nin Kuzey Irak'a PKK için müdahalesine izin ve destek verecek midir?

Nedir bu stratejik ortaklık ya da stratejik işbirliği denen şey?

Kuş mu deve mi? Yoksa sadece deve kuşu mu?

Gazetelere yansıyan haberlere bakıldığında Türkiye ile ABDarasındaki stratejik işbirliğinin karşılıklı olarak teyit edilmesinin ardından ABD'nin Geniş Ortadoğu girişimine Türkiye'nin destek verdiği hususu yer alıyor. Söz gelimi Başbakan Erdoğan'ın şu sözleri bu stratejik işbirliğinin sadece Türkiye'ye bir takım sorumluluklar yüklediği anlamına gelmiyor mu?

"Yeni Türkiye, ABD'nin küresel ve bölgesel politikalarına daha geniş ve daha verimli katkılarda bulunacak."

Türkiye'nin daha kapsamlı ve daha verimli katkısının sınırları nedir?

Başbakan Erdoğan'ın Washington Post Gazetesi editörleriyle yaptığı şöyleşide de Türkiye'de yükselen Amerikan karşıtlığı ile ilgili soruya ise verdiği cevap dikkat çekicidir:

"Kamuoyundaki eğilim hükümet politikalarını etkilemez."

Amerika'ya şirin görünebilmek için kendi kamuoyundaki eğilimleri elinin tersiyle bir kenara iten bir Başbakan olabilir mi?

Türkiye'nin Amerika'nın gözüne girebilmek için bunca çabasına rağmen  ABDDışişleri Bakan Yardımcısı Zoellick'in şu sözleri de Amerika tarafından stratejik işbirliğinden ne anlaşıldığını gözler önüne sermiyor mu?

"Türkiye AB'nin ötesine bakıp yüzünü Amerika'ya dönmeli."

Sanki Türkiye'nin yüzü ABD'ye dönük değilmiş gibi.

Ne ise, eğer Türkiye demokratik bir ülke ise vakit geçirilmeden  stratejik işbirliği ya da ortaklığın ne anlama geldiği kamuoyuna açıklanmalıdır. "Kamuoyunun eğilimleri hükümeti etkilemez" şeklindeki bir cümle belki Amerika'da telaffuz edilebilir ama, aynı anlayış Türkiye'de de sürdürülecek olursa kamuoyu bunun hesabını çok geçmeden sorar.

 
 
 
Ana SayfaTartışma PlatformuSite İçi AramaSite HaritasıBize UlaşınAlışveriş
 
Mehmet Şevket Eygi
Başa
Bursa Gezisi - Mehmet Şevket Eygi
Mehmet Şevket Eygi
09.06.2005

Sabah namazından sonra Bursa’ya doğru yola çıktık. Beni Sultanahmet’ten aldılar, diğerlerini karşı taraftaki evlerinden topladık. Vakit erken olduğu için hızlı feribot seferleri başlamamış, Kartal’dan araba vapuru ile geçtik.

Yeni Bursa hakkında ilk söylenecek söz, o canım ovasının yapılaşmaya açılarak katl edilmiş olmasıdır. Oraya giden herkes bu cinayeti işleyenlere, terbiyesinin müsaade ettiği kadar okuyup üflemelidir.

Safiyyüddin bey dostumuzun devlethanesine indik. Bendeniz kolay kolay adam beğenmem. Safiyyüddin bey 10 üzerinden 10 not verdiğim zamane ricalindendir. Ömrü müzdat, akıbeti hayırlı, işleri âsan olsun.

Akşam dönünceye kadar Bursa’da nereleri gezdik, kısaca anlatayım.

(1)Üftade hazretlerinin türbesini ve tekkesini ziyaret ettik. Büyüklerin türbelerine gitmek insanı bereketlendirir.

(2) Karabaş Veli hazretlerinin müceddeden restore edilmiş olan dergahına gittik. Hayırlı bir cemiyete vermişler, orada kültür faaliyetleri yapılıyormuş.

(3) Bursa’da eski bir Fransız kilisesi varmış, harap vaziyette duruyormuş. Bugünkü iktidar onu restore ettirmiş ve hizmete açmış. Yanından geçiyorduk, içeriden çalgı ve ilâhî sesleri geliyordu. Kapısından içeriye baktım. Sahnede (veya mihrapta) birkaç çalgıcı ve mugannî, hem çalıyorlar, hem okuyorlar, cemaat de onlara katılıyordu. Bu kilisede Protestanlar ile Katolikler nöbetleşe âyin yapıyormuş. Yerlilerden Hıristiyan olan var mı diye sordum. Doğudan gelen bazıları Teslis dinine geçmiş.

(4) Oradan, Bursa’nın mânevî valisi Emir Sultan Hazretlerine gittik. Türbesinde birer Fatiha okuyup sevabını onun ve civarındakilerin ruhuna bağışladık. Tam dönecektim, bir de baktım ki, Adalet Bakanımız sayın Cemil Çiçek de orada. Musafaha ettik, yanında da Başsavcı varmış, onun elini de sıktık. Bakan beye: “Biraz önce kiliseyi de gördük, içinde âyin-i ruhanî yapılıyordu” dedim. Bir cevap vermedi.

(5) Yeşil’e indik, bir iki antikacı eskici gezdik. Bir şey alamadım.

(6) Irgındı Çarşılı Köprüyü gördüm. Köprünün iki tarafına dükkanlar yapmışlar, gayet güzel olmuş. Maalesef dükkanlar rağbet görmemiş, kiracı bulamamış.

(7) Bir yere gider de kitap aramaz mıyım? Tuz Pazarı açık kitap sergilerini dolaştım, iki kitap satın aldım.

(8) Oradan Ulu Camii’ye vardık. Aman ya Rabbî! Cami karılar hamamına benzetilmişti. Kadınlar hamamı demiyorum, karılar hamamı... Başları açık, göğüsleri açık, kolları açık, elbiseleri daracık bir sürü karı ve kız o kutsal mekanda sere serpe dolaşıyordu. Sakın bunları turist sanmayın, yerlilerdi. Bursa gibi bir İslâm şehrinde böyle bir saygısızlık nasıl yapılabilirdi? Sen dışarıda açık geziyorsun ama bir İslâm mâbedine bu kıyafetle girilir mi? Sayın Bursa müftülüğü niçin kapılara vazifeliler koyup bu saygısızlığa mâni olmuyor?

(9) Restore edilmiş Pirinç Hanındaki kitapçıları gezdim, bir şey bulamadım.

(10) Emir Sultan Camii’nin alt tarafındaki mezarlığı daha ziyade Bursa Pembeleri kullanıyormuş. Bursa’da dört-beş gizli havraları (sinagogları) bulunduğunu, şehirdeki nüfuslarının on bin kadar tahmin edildiğini de öğrendik.

Safiyyüddin beyefendi hazırlık yaptırmışlar, bize mükellef bir ziyafet verdi. Sevabı ve ecri ölmüşlerinin ve bütün ehl-i imanın ruhuna değsin. Müteşekkir ve minnettar kaldık.

Allah fırsat verirse ileride Bursa’da birkaç gün kalıp büyücek bir röportaj yapmak istiyorum.Yanımda iyi resim çekecek bir kişi bulunması lazım.

Şehrin nüfusu bir milyonu geçmiş. Nerede aşırı kalabalık olursa orada bozulma, fitne fesat, nifak şikak, iğtişaş başgösterir. Osmanlılar, şehirlerin fazla kalabalık olmasını istemezlermiş.Sultan Abdülhamid devrinde taşradan İstanbul’a mürur tezkeresi ile gelinebiliyormuş.

Safiyyüddin beyin devlethanesinde hayli sohbet edildi. Ana konu Türkiye’nin her gün biraz daha bozula bozula bir menzile doğru yol aldığıydı. Evet şu andaki en büyük realite bozulmadır, kokuşmadır, çürümedir. Bunun sonu iyi değildir. Bazıları bunu kabul etmiyor.

-Efendi! Sen ne diyorsun?Bak her yer dev binalarla doldu. Lüks ve pahalı otomobillerden geçilmiyor. Herkesin elinde en pahalısından bir cep telefonu var. Hali vakti yerinde olanların evleri depo gibi lüks eşya dolu. Meskenler saray yavrusu gibi, yazlıklar başka bir âlem. Sen bu gidişe nasıl bozulma ve çürüme diyorsun?

Cevap:

-A salak! Tarihe bak. Nice devlet, nice imparatorluk, nice toplum, batmadan önce lükse ve israfa kapılmış, sefahate düşmüş, günah ve isyan denizlerine gark olmuştur.

Bir toplumun sağlıklı olup olmamasının birtakım ölçüleri vardır. Sağlıklı toplumda güven ve adalet olur. İnsanlar canları, malları, çoluk çocukları, dinleri ve imanları, ırz ve namusları, kimlik ve kültürleri hususunda güvende bulunurlar.

Lüks otomobil, lüks cep telefonu, lüks mesken var ama bir Müslüman oniki yaşından küçük çocuğuna din ve Kur’ân dersi verdirebiliyor mu?Şu Müslüman ülkede misyonerler cirit atabiliyorlar ama ülkenin gerçek sahipleri olan ve çoğunluğu teşkil eden Ehl-i İslâm’ın dinî dernek kurmaya bile hakları yok.

Dünyanın hangi medenî, demokrat, ileri, hukuklu ülkesinde çocuklara din dersi okutmanın cezası hapse atılmaktır?

Zavallı Müslüman yığınlar, vatan elden gidiyor, onların haberi yok. Gazetelerde okuyor, kulaktan duyuyordum da bizzat gözlerimle görmemiştim. Her yerde yeni kiliseler açılıyor diye. İşte birkaç gün evvel, Bursa’da yeni açılan kiliseyi gördüm. Bu işin sonu nereye varacak?

Akşam namazından önce dönüş yoluna girdik. Yalova’da hızlı feribotun biletleri iki gün önceden satılmış, araba vapuru kuyruğu da çok uzundu. Körfezi dolaştık. Gebze taraflarında yolun solunda kocaman bir bina gördüm. İnşaatı ve sıvası bitmişti ama henüz iskan edilmemişti. Yanımdakilere “Ne muazzam bir yapı...” dedim. Bilen birisi “Burada böyle inşaata izin yoktu. Kodaman ve kocaman bir zat-ı muhterem yaptırdı ve iyi kârla hemen sattı...” dedi.

Birinci Boğaz köprüsünü geçerken vakit gecenin yarısına yaklaşmıştı. Otomobiller seller gibi akıyordu. Gecenin bu saatinde bunca ahali nereye gidiyor, nereden geliyordu?

Günübirliğine Bursa seyahati beni hayli yordu. Birkaç gün dinlenmem gerekecek.

(Fransa Cumhurbaşkanı Chirac’ın, yanında eşi olduğu halde, Papa 23’üncü Jan’ı ziyareti esnasında çekilmiş bir fotoğraf gördüm. Madam Chirac başını örtmüştü. Terbiyeli, görgülü, medenî Batılılar gittikleri yerlerdeki kurallara uyarlar, kadınların başları örtülü olması gerekiyorsa örterler. Bizde bazıları maalesef bu medeniyet ve görgü kurallarına uymuyor, uymamayı da uygarlık sanıyor. Geçenlerde Deniz Baykal’ın refakatindeki ilerici, çağdaş, uygar bir Türk bayan, kutsal Mescid-i Aksa’da kolları ve başı açık olarak dolaşmaya kalktı ve oradaki Müslümanların haklı protestolarına hedef oldu. Ondan birkaç gün sonra Amerikalı resmî bir grup aynı mekânı ziyaret ettiğinde, kadınların başları örtülüydü. Ya Rabbî! Biz Türkler ne hallere düştük. Pembeler bizi ne boyalara soktular...)

Bursa’da bizi gezdirmek lütfunda bulunan İsmail Çalışkan bey kardeşimize teşekkür ediyorum.

 
Başa
MURAT BELGE, NİHAT GENÇ'İN İLETİŞİM'DEN NEDEN ATILDIĞINI AÇIKLADI - hABER VİTRİNİ - 10 hAZİRAN 2005

 
 
 


MURAT BELGE, NİHAT GENÇ'İN İLETİŞİM'DEN NEDEN ATILDIĞINI AÇIKLADI


İletişim Yayınları Nihat Genç'le yollarını ayırdı. Edebiyat çevrelerine bomba gibi düşen bu haberin arka planını Murat Belge okurla paylaştı.
10 Haziran 2005 Cuma 12:32

 

İletişim Yayınları, Boğaziçi Üniversitesi'nde son anda iptal edilen ''Ermeni Kongresi''nin ardından çıkışlarıyla dikkatleri üzerinde toplayan Nihat Genç'le yollarını ayırdı. Edebiyat çevrelerine bomba gibi düşen bu gelişmenin ardından basında bir sürü yorum ve haber çıktı. İletişim Yayınları'nın kurucusu Murat Belge, ''Nihat Genç Olayı'' yazısında hadisenin arka planını okuyucuyla paylaştı:

MURAT BELGE'NİN RADİKAL'DEKİ YAZISI:

Nihat Genç 'olayı'

İletişim Yayınevi'nin Nihat Genç'le sözleşmesini feshettiğini Hürriyet'te Sefa Kaplan'ın haberinden öğrendim. Ne bu sözleşmenin yapılmasında ne de feshedilmesinde payım oldu. Ama bunu izleyen günlerde bu olayın da benim üzerimde kaldığını gözlemledim. Yazılanların hepsini görmedim ve okumadım ama duydum, Ali Sirmen'in yazdıklarını da okudum.

İletişim'i kuran benim; uzun bir süre yayın yönetmenliği de yaptım. Ama 10 yılı aşkın bir zamandır böyle bir ilişkim kalmadı. Epeydir, yayımlanacak kitapların konuşulduğu 'Yayın Kurulu' toplantılarına da katılmıyorum.

Onun için Ali Sirmen'in söylediği, 'Sayın Murat Belge.. kendisini eleştirenleri cezalandırmayı yeğlemiş...' sözünün herhangi bir dayanağı yok.

Ama herhalde dayanağı olmasının gereği de yok. Önemli olan, uygun bir fırsat çıkınca saldırmak ve vurmak. İletişim adı benimle çok iç içe geçtiği için 'fırsat' çıkmış oluyor. Bu da yeterli.

Ali Sirmen oturup o satırları döşenmeden önce bu olayla benim bir payım olup olmadığını araştırma imkânına sahip değil miydi? Yoo, pekâlâ sahipti. Ama 'o satırları yazma' mutluluğunu kendinden esirgeyemezdi ve dolayısıyla yazdı.

Peki, ne yazmış oldu? Öteki yol arkadaşları gibi, sadece yalan yazmış oldu. Haberim dahi olmayan bir olayın 'faili' olduğunu hiçbir ihtiyat payı bırakmadan ileri sürmek ve sonra da bu iddia üzerine oturan bir dizi değerlendirme yapmak, başka ne türlü adlandırılabilir?

Gelelim Nihat Genç'e. Bundan en az iki yıl kadar önce, tanıdığım biri hakkında yazdığı galiz yazıyı görünce onunla ilgili bir fikir edinmiş ve şaşkınlıkla, bunları yazabilen bir adamın kitaplarını nasıl basabildiklerini İletişim'deki dostlarıma sormuştum.

O zaman da şimdiki, konumumdaydım, yani bu yayınevine 'Bu adamı beğenmedim. Onunla sözleşmenizi feshedin' diyecek bir ilişkimiz yoktu. Yalnızca merakla sormuştum. Onlar da, böyle yazılarında bu şekilde saçmaladığını, bunları zaten basmadıklarını, romanlarınınsa iyi olduğunu söylemişlerdi. Ama zamanla bütün çevrede, örneğin Birikim yazarları arasında bu adama ve o galiz üslubuna bir tepkinin birikmekte olduğunu uzaktan gözlemlemiştim.

Ermeni konferansı üstüne söylediklerini de yalnızca Radikal'in bu konuda verdiği özette gördüm. Ama bu bağlamda İletişim'deki arkadaşlarıma bu adamla ilgili bir şey söylemek aklıma bile gelmedi. Hakkında genel olarak ne düşündüğümü zaten biliyorlardı.

Ne düşünüp ne yaptıklarını kendileri açıklasınlar. Ama ben bu konu üzerinde medya erbabımızın nasıl bir demagojiye girdiği üstüne de birkaç söz söylemek istiyorum. Açık yakalamak ve oradan vurmak tutkusuyla kavramları, anlamları iyice birbirine karıştırdılar.

Bir yayınevi bir yazarla düşünceleri temelinden ilişki kurar. Bu temel değişmişse ilişkinin de değişmesinden doğal bir şey yoktur. Sözleşmenin feshedilmesi, o adamın düşüncelerine bir müdahale falan değildir. 'Düşündüklerin bunlarsa, bunları başka bir yerde söyle' demektir. Düşünce ve söz özgürlüğünden yana olmak, örneğin 'Mein Kampf'ı yayımlamaya talip olmayı gerektirmez.

Nedense bu cephe, faşistlerle birlikte davranmama hakkını, demokrasi eksikliği olarak yorumluyor.

Cumhuriyet gazetesinin ve Ali Sirmen gibi yazarlarının bugünkü konjonktürde oynadığı rol hakkında çeşitli düşüncelerim var. Bunları Cumhuriyet'te yayımlamak için haftada en az bir gün kullanabileceğim bir sütunun bana ayrılmasını talep ediyorum.

Hosted by www.Geocities.ws

1