--ABD’nin anlayamadığı veya anlamadığı... Tufan TÜRENÇ -
-- Times: Türkiye giderek Batı’dan uzaklaşıyor - Hürriyet - 10 Haziran 2005
-- 'Komplocu mantık' işbaşında - Fehmi Koru - Yenişafak
-- Abede'yi koruma yasaları - Ali Haydar Haksal
-- Stratejik işbirliği mi, ortaklık mı? - Abdülkadir Özkan - Milli Gazete
-- Bursa Gezisi - Mehmet Şevket Eygi
###
|
|||||||||||||
|
Londra The Times gazetesi, Türkiye’nin giderek "Batı’dan uzaklaştığını, doğu ve güneye bakmaya başladığını" öne sürdü.
İngiltere’nin önde gelen
gazetelerinden The Times, "Türkiye kayıp değil. Henüz değil. Ancak,
ülkenin jeopolitik pusulasının iğnesi son bir kaç yıl belirgin bir biçimde
kaydı" ifadesini kullandı. Times, "Hasta Adam ayağa kalktı, sağlıklı
olduğunu göstermek için akrobatik hareketler yapıyor" dedi. The Times’ta Gerard Baker
imzalı yazıda Batı’nın Ankara’nın "dost Müslüman demokrasi"sine ihtiyaç
olduğu bu sıralarda Türkiye’nin Batı’dan uzaklaştığını öne sürdü.
Başkan Bush’un İngiltere
Başbakanı Tony Blair ile görüştükten sonra Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı
ağırladığına dikkat çeken The Times, "Recep Tayyip Erdoğan Sayın Blair’in
yıldız kalitesinden yoksun. Sadece bir odaya girerek mekanı boşaltabilecek
tiplerden" gibi eleştirilere yer verdi. Gazete, Erdoğan’ın ziyaretinin pek
fark edilmediğini iddia etti. Buna karşın gazete, Erdoğan’ın "liderlik
noksanlarının Türkiye’nin önemini gölgelemesi gerektiğini de
yazdı. "TÜRKİYE'Yİ
KAYBEDİYORUZ" Türkiye’nin soğuk savaş
döneminde taşıdığı öneme dikkat çeken gazete, "Türkiye, 11 Eylül’den sonra
Amerika ve Batı’nın hedefleri açısından daha da merkezi oldu" ifadesini
kullandı. Gazete, Irak, Suriye, İran ve Suudi Arabistan gibi ülkelerin,
Türkiye siyasi sisteminin yarısı kadar demokratik ve çoğulcu siyasi
sistemlerini kurmalarının sağlanabilmesi halinde Ortadoğu’da "nefret dolu"
ideolojilerin silinmesi için önemli bir yol kat edebileceğini
savundu. TÜRKİYE’NİN AB
ÜYELEĞİ İngiliz gazetesi,
Türkiye’nin AB üyeliği vizyonu sonucunda AB’nin Türkiye’ye müzakere
olanağı sağladığını, ABD’nin Türkiye’nin çağdaş dünya içerisinde kalması
için çok çaba gösterdiğini belirterek şöyle devam etti: "Ancak korkunç gerçek budur
ki, muntazam bir biçimde Türkiye’yi kaybediyoruz. Amerika’nın Türkiye’ye
yönelik kızgınlığı tehlikeli yeni düzeylere ulaşırken Fransa ve Avrupa’nın
geri kalan bölümünde Türkiye karşıtları artıyor ve tüm bunlar, iç
gelişmelerin 70 milyonluk bereketli bir ülke olan Türkiye’yi Batı’nın
kucaklamasından uzaklaştırdığı bir dönemde meydana
geliyor." Erdoğan hükümetinin hala AB
üyeliği hedefini koruduğunu söylediğini ancak hevesin giderek azaldığını
öne süren gazete, "Brüksel’de ve Washington’da sevilmediğini hisseden ve
evinde İslam dayanışmasını Batı ittifaklarına tercih edenlerden gelen
artan baskı altındaki (Türk) liderliği, başka yöne bakıyor" yorumunu
yaptı. "HASTA ADAM AYAĞA
KALKTI AKROBASİ YAPIYOR" The Times, Türkiye’nin AB
yolunda çok çaba gösterdiğini, reformlar yaptığını, ekonomisinin yılda
yüzde 9 civarında büyüdüğünü belirterek, "Kısacası Avrupa’nın Hasta Adamı
ayağa kalktı ve gerçek bir Avrupalı olmak için sağlıklı olduğunu
kanıtlamak amacıyla akrobatik hareketler yapıyor" diye
yazdı. Türkiye-ABD ilişkilerindeki
sorunlara da değinen gazete, Bush Yönetiminin Erdoğan hükümetini
tezkerenin reddedilmesi konusunda hala suçladığını belirterek, Türkiye’nin
PKK’nın Kuzey Irak’ta serbestçe faaliyet göstermesinden çok derin bir
rahatsızlık duyduklarını belirtti. The Times, Türkiye’nin
giderek Doğu’ya ve Güney’e baktığını, Erdoğan’ın Suriye’yi ziyaret
ettiğini ve Türkiye’nin İran ile sıcak ilişkilerini sürdürdüğünü kaydetti.
Gazete şöyle dedi: "Türkiye kayıp değil. Henüz
değil. Ancak, ülkenin jeopolitik pusulasının iğnesi son bir kaç yıl
belirgin bir biçimde kaydı. Dış politika uzmanları, ülkenin stratejik
öneminin İkinci Dünya Savaşı’ndan sonrasına göre daha az olmadığının
farkında. Bunun yarattığı fırsatların bazılarını araştırmaya başladı. Bu,
soğuk savaş boyunca Türkiye’yi doğru tarafta tutmak için çok çaba gösteren
Avrupa ve Amerika için kaygı verici bir haber
olmalı." | |||||||||||||
WASHINGTON- Başbakan Tayyip Erdoğan'ın Beyaz Saray'da büyük bir hüsn-ü kabul gördüğüne hep birlikte tanık olduk. Bush-Erdoğan buluşması ABD ve Türkiye için mutlaka önemli bir açılım sağlayacaktır. Ancak, arkadan çıkartılan söylentiler, bu olumlu durumu bozmayı amaçlıyor.
Türkiye'de Amerikan karşıtlığı var mı? Kamuoyu yoklamaları Amerika'ya karşıt havanın yüksek olduğuna işaret ediyor. ABD'nin 11 Eylül'e yanlış teşhis koymasıyla başlayan süreçte yaptıklarına tepki duyulmayan ülke var mı? Avrupa'da pek çok ülkede, Türkiye'den daha yüksek oranda insan, George W. Bush'un politikalarına müthiş karşı. Bazı ülkelerde, bu karşıtlık, Amerikan halkına da yönelik olabiliyor.
Türkiye'de ise, yönetim ile sıradan insan arasında bu alanda ayrım hemen kendini belli ediyor. Anketlerde, Bush politikalarına karşı olanlara "Bu tavrınız Amerikan halkına karşı hislerinize de yansıyor mu?" türü bir soru yöneltildiğinde, karşıt olanların oranı, derhal yarıdan aza düşüveriyor.
Böyle bir dünya ve Türkiye ortamında, bir siyasî iktidarın, ülkedeki 'Amerikan karşıtlığı' konusunda suçlanmasının bir mantığı olabilir mi? Ak Parti hükümeti, veya herhangi bir hükümet, zaten boy gösteren olumsuz hisleri daha da artıracağını bile bile kendi eliyle böyle bir süreci körükler mi? Bush yönetimi karşıtı hislerin yaygın olduğu bir ülkenin başbakanı ve o hislerden etkilenen bir tabana sahip siyasî partinin lideri olarak Washington'a gelmek başlı başına bir fedakârlık olduğu halde hem de?
Ancak, bazıları, Ak Parti ve hükümete böyle bir kulp takmış bulunuyorlar. ABD başkentine ayak bastığımız andan başlayarak en fazla duyduğumuz konu bu. Söylentinin çıkış adresini fâş etme pahasına yaygınlaştırılan spekülasyona göre, Türkiye'de Amerikan karşıtı havayı Ak Parti çıkarmış ve kontrolü altında tutuyormuş. Başbakan Tayyip Erdoğan Bush'u ziyaret etmeyi kafasına koyduktan sonra karşıt havanın nisbî yatışmasının altında bu gerçek yatıyormuş... Yani? Daha önce karşıt havayı körükleyen Ak Parti kontrolü koyulaştırarak karşıtlığı aşağıya çekmiş...
Amerikalılar, 11 Eylül'den sonra daha da artan bir biçimde, 'komplo' teorilerinin hedefi oldukları iddiasını seslendirirler. "Ak Parti'nin Amerikan karşıtı havayı kendi eliyle körüklediği" şimdiye kadar işittiğim en uçuk 'komplo teorisi' oysa. Bir hükümetin bunu yapabilmesi için, Bush yönetimi kadar elinde medyayı istediği gibi manipüle edebileceği mekanizmalar, veya Erdoğan'da da Hitler kadar diktatörce yetkiler bulunması gerekir. Türkiye demokratik bir ülke ve medyasının Ak Parti yönetimi hakkında hiç de olumlu hisler beslemediğini görmek için kör olmamak yeterli...
Washington'un görmesi gereken, Tayyip Erdoğan'ın başbakan ve iktidar partisi lideri olarak ABD başkentine gelmekle üstlendiği risk olmalıydı. Nitekim, pek çok kalem bu geziye en başından itiraz etti ve dünyayı kendi çıkarları istikametinde biçimlendirmekten vazgeçmediği taktirde ABD'yle her türlü işbirliğine karşı çıkmaya halen devam ediyor. O itirazlara rağmen gerçekleşen bir gezi bu. Böylesine yaralayıcı etkileri olabilecek riski üstlenen bir siyasî kadroyu, o riski artıran sürecin müellifi olarak ilân edebilmek için, yüksek bir hayal gücüne sahip olmak gerekiyor.
Bu tür zırvaları çıkaranların neyi amaçladıklarını tahmin etmek güç değil: İyi niyetli bir açılım için Washington'a kadar gelme zahmetine katlananları etki altında bırakarak, daha önce kaçınılan kapsamda bir işbirliğine zorlamak... Irak'la bölgeyi yangın yerine çevirmiş Amerika, Türkiye'yi yanına çekerek, yangını başka ülkelere de yaysın mı? Sağduyu sahibi Amerikalıların bile bunu isteyebileceğini sanmıyorum.
Türkiye'nin hiçbir ülkeye 'karşıt' hisler beslemesine ve o hislerle hareket etmesine ihtiyacı yok; ancak vatandaşların hatalı politika izleyen kendi politikacılarına besleyebildikleri olumsuz hisleri, dünyayı karartan yanlışlıkta kararlar alabilmiş yabancı bir yönetime karşı duymalarını engellemek nasıl mümkün olabilir?
Amerikalılar önce kendilerine bakmalı.
|
|
| ||||||||||||||||||||
| ||||||||||||||||||||||
|
|
| ||||||||||||||||||||
| ||||||||||||||||||||||
| |||||||||||||||||||||||||
MURAT BELGE, NİHAT GENÇ'İN İLETİŞİM'DEN NEDEN ATILDIĞINI AÇIKLADI İletişim Yayınları Nihat Genç'le yollarını ayırdı. Edebiyat çevrelerine bomba gibi düşen bu haberin arka planını Murat Belge okurla paylaştı. 10 Haziran 2005 Cuma 12:32
|
|
İletişim
Yayınları, Boğaziçi Üniversitesi'nde son anda iptal edilen ''Ermeni
Kongresi''nin ardından çıkışlarıyla dikkatleri üzerinde toplayan Nihat
Genç'le yollarını ayırdı. Edebiyat çevrelerine bomba gibi düşen bu
gelişmenin ardından basında bir sürü yorum ve haber çıktı. İletişim
Yayınları'nın kurucusu Murat Belge, ''Nihat Genç Olayı'' yazısında
hadisenin arka planını okuyucuyla paylaştı:
MURAT BELGE'NİN RADİKAL'DEKİ YAZISI:
Nihat Genç 'olayı'
İletişim Yayınevi'nin Nihat Genç'le
sözleşmesini feshettiğini Hürriyet'te Sefa Kaplan'ın haberinden öğrendim.
Ne bu sözleşmenin yapılmasında ne de feshedilmesinde payım oldu. Ama bunu
izleyen günlerde bu olayın da benim üzerimde kaldığını gözlemledim.
Yazılanların hepsini görmedim ve okumadım ama duydum, Ali Sirmen'in
yazdıklarını da okudum.
İletişim'i kuran benim; uzun bir süre yayın
yönetmenliği de yaptım. Ama 10 yılı aşkın bir zamandır böyle bir ilişkim
kalmadı. Epeydir, yayımlanacak kitapların konuşulduğu 'Yayın Kurulu'
toplantılarına da katılmıyorum.
Onun için Ali Sirmen'in söylediği, 'Sayın
Murat Belge.. kendisini eleştirenleri cezalandırmayı yeğlemiş...' sözünün
herhangi bir dayanağı yok.
Ama herhalde dayanağı olmasının gereği de
yok. Önemli olan, uygun bir fırsat çıkınca saldırmak ve vurmak. İletişim
adı benimle çok iç içe geçtiği için 'fırsat' çıkmış oluyor. Bu da yeterli.
Ali Sirmen oturup o satırları döşenmeden önce
bu olayla benim bir payım olup olmadığını araştırma imkânına sahip değil
miydi? Yoo, pekâlâ sahipti. Ama 'o satırları yazma' mutluluğunu kendinden
esirgeyemezdi ve dolayısıyla yazdı.
Peki, ne yazmış oldu? Öteki yol arkadaşları
gibi, sadece yalan yazmış oldu. Haberim dahi olmayan bir olayın 'faili'
olduğunu hiçbir ihtiyat payı bırakmadan ileri sürmek ve sonra da bu iddia
üzerine oturan bir dizi değerlendirme yapmak, başka ne türlü
adlandırılabilir?
Gelelim Nihat Genç'e. Bundan en az iki yıl
kadar önce, tanıdığım biri hakkında yazdığı galiz yazıyı görünce onunla
ilgili bir fikir edinmiş ve şaşkınlıkla, bunları yazabilen bir adamın
kitaplarını nasıl basabildiklerini İletişim'deki dostlarıma sormuştum.
O zaman da şimdiki, konumumdaydım, yani bu
yayınevine 'Bu adamı beğenmedim. Onunla sözleşmenizi feshedin' diyecek bir
ilişkimiz yoktu. Yalnızca merakla sormuştum. Onlar da, böyle yazılarında
bu şekilde saçmaladığını, bunları zaten basmadıklarını, romanlarınınsa iyi
olduğunu söylemişlerdi. Ama zamanla bütün çevrede, örneğin Birikim
yazarları arasında bu adama ve o galiz üslubuna bir tepkinin birikmekte
olduğunu uzaktan gözlemlemiştim.
Ermeni konferansı üstüne söylediklerini de
yalnızca Radikal'in bu konuda verdiği özette gördüm. Ama bu bağlamda
İletişim'deki arkadaşlarıma bu adamla ilgili bir şey söylemek aklıma bile
gelmedi. Hakkında genel olarak ne düşündüğümü zaten biliyorlardı.
Ne düşünüp ne yaptıklarını kendileri
açıklasınlar. Ama ben bu konu üzerinde medya erbabımızın nasıl bir
demagojiye girdiği üstüne de birkaç söz söylemek istiyorum. Açık yakalamak
ve oradan vurmak tutkusuyla kavramları, anlamları iyice birbirine
karıştırdılar.
Bir yayınevi bir yazarla düşünceleri
temelinden ilişki kurar. Bu temel değişmişse ilişkinin de değişmesinden
doğal bir şey yoktur. Sözleşmenin feshedilmesi, o adamın düşüncelerine bir
müdahale falan değildir. 'Düşündüklerin bunlarsa, bunları başka bir yerde
söyle' demektir. Düşünce ve söz özgürlüğünden yana olmak, örneğin 'Mein
Kampf'ı yayımlamaya talip olmayı gerektirmez.
Nedense bu cephe, faşistlerle birlikte
davranmama hakkını, demokrasi eksikliği olarak yorumluyor.
Cumhuriyet gazetesinin ve Ali Sirmen gibi
yazarlarının bugünkü konjonktürde oynadığı rol hakkında çeşitli
düşüncelerim var. Bunları Cumhuriyet'te yayımlamak için haftada en az bir
gün kullanabileceğim bir sütunun bana ayrılmasını talep
ediyorum. |