ANA SAYFA

GÜNCEL İNDEKS

 

 

-- Meşruiyet kaynağı olarak Amerikan gücü - Akif Emre - Yenişafak - 9 Haziran 2005

-- Dil Felaketi Mehmet Şevket Eygi

-- Bravo falcı! Hadi Uluengin Sabetayist

-- Sabetaycılık paranoyası - Taha Akyol- Milliyet - 9 Haziran 2005

 
Başa
 
Türk-Amerikan ilişkileri tıpkı AB maceramızda olduğu gibi rasyonel zeminde yürütülmüyor. Daha doğrusu ilişkilerin rasyonel temellerden çıkıp bir tür 'asimetrik romantizm' temelinde yürütüleceği duygusal bir zemine kaydırılmak isteniyor. Nasıl AB'ye girerek başta ekonomik olmak üzere, tüm sorunlarımızın bir anda hallolacağı, (zaten hiçbir zaman tecrübe etmediğimiz) medeniyeti yakalayacağımız varsayılarak kurulmak istenen romantik ilişkide olduğu gibi Amerika ile daha güçlü duygusal ilişkinin sürdürülmesi önerilmektedir.
Asimetrik romantizmin siyasi ahlakın temeline oturması modern ve de rasyonel tüm uluslararası ilişkiler kuramlarıyla çeliştiğini belirtmeye gerek yok. Amerika gibi 'dünya imparatorluğu'una dönüşen bir küresel güçle iş tutmanın zorluğu, ilişkilerde neyin alınıp neyin verildiği güncel durumu tartışmaya geçmeden önce peşinen teslimiyeti dayatan psikolojik savaş yürütülüyor. Dünya dengelerinde belirleyici olmaya başladığından beri kirli ve şaibeli bir geçmişi olan Amerika'nın kendi gücünü tümüyle rakipsiz gördüğü bir dönemde elde kalan tek direniş kaynağı olan ahlaki değer yargılarını iptal edecek bir siyaset biçiminin inceden inceye işleniyor, yazılıp çiziliyor olmasının başka ülkede örneğini bulmak zor.
 
Efendi-teba ilişkisi mi?
 
Önce şunu tespit edelim: Amerika'nın küresel bir güç olarak muhataplarından beklediği tavır bir yana Türkiye'de uzmanlardan 'medya azizleri'ne kadar bürokrat, iş adamı, aydın sayılan geniş bir kesim 'Amerikan gücünü bizzat meşruiyetin kaynağı' olarak görmekte, bizden de bunu bir değer, kriter olarak kabul eden siyaset üretmemiz istenmektedir. Asıl sorgulanması gereken husus, gittikçe toplumumuzun bilinç altına işlenmeye çalışılan 'gücün meşruiyeti'ne ilişkin önkabülün Amerikan ilişkileri bağlamında (geniş anlamda) siyasetin merkezine oturması, adeta siyasi ahlak halini almasıdır.
Siyasi arenada, medyada sürekli işlenen Amerika'nın gücünden kaynaklanan meşruiyeti tezi etrafında dış politikanın belirlenmesi yönünde oluşturulan hava ve hükümetin baskı altına alınması ahlaki bir sorun olduğu kadar, ancak 'sömürge aydınları'nda görülecek türden 'teba ilişkisi'ni hatırlatan bir tutuma işaret ediyor. Etkili ve belirleyici olduğunu düşünen bu çevrelere göre Türkiye'ye düşen Amerikan siyasetini sorgulamak değil, güçlü olduğu için zaten meşru olan ABD'nin uyguladığı küresel yağmada daha fazla işbirliği yapmak. Bu sömürge siyasetini sorgulayıp, karşı koymak, kendi ülkesinin stratejik çıkarlarını düşünmek yerine Beyaz Sarayın güvenini sarsacak eylem ve söylemden uzak durmamız dış politika vizyonu olarak sunuluyor.
Zaten sömürgeci güç olarak ahlak ve adalet ölçüleri açısından sabıkalı olan Avrupa ve Amerikanın şekillendirdiği uluslararası hukuk ve ilişkileri belirleyen kurallar ve bunun temelindeki siyaset felsefesini teorik düzeyde tartışmak bir yana, açıkça her türlü ahlaki ölçüyü hiçe sayan pragmatizmin savunuluyor olması sadece bu ülke için değil insanlık için de yüz karası sayılmalıdır.
 
Rehin alınan siyaset
 
Beyaz Saray'ın Türkiye üzerinde baskı yaparak sürekli Amerikan karşıtlığının önlenmesi yönünde bizzat Başbakana görev vermeye kalkması yeterince alçaltıcı bir hakaret sayılması gerekirken, bu tür söylemlerle içerden siyasetin rehin alınması durumu daha da vahimleştiriyor. Amerika'nın küresel ölçekte kurmak istediği dünya düzenini, 11 Eylül'den bu tarafa gerçekleştirdiği işgalci uygulamalarla kıyaslayarak bile kavranması zor. Bir imparatorluğa dönüşen ve buna uygun siyasi, askeri ve ekonomik projeler geliştiren Amerika karşısında asimetrik romantizm temelinde önerilen siyaset, vicdanen ve aklen teslim olmayı kabul etmekten başka bir şey ifade etmiyor.
Bu asimetrik romantizm temelinde yükselen söylemin doruğa çıktığı durum ise genelde Amerikan ziyareti öncesinde başlayarak görüşmeler süresince devam eden kampanyadır. Başbakan da bu söylemin havasına kaptırmış olmalı ki, gerçek Amerikan karşıtlığının CHP'de olduğunu söyleyecek kadar ileri gidebiliyor. CHP'nin gerçekte ne zaman Amerikan karşıtı olduğu tartışması bir yana meşruiyet tartışmalarının "Amerikan yanlısı olup olmama" ekseninde cereyan etmesi, son günlerde tabanına yönelik 'kimlik mesajı' veren hükümet için ne yaman çelişki.
Bush'un, "Türkiye'deki Amerikan karşıtı eğilimlerle mücadelede, bizzat Başbakan'dan öncü rol oynamasını" istemesini esas sayan bir yaklaşım ne Amerikanın sömürgeci niyetlerini sorgulayabilir ne işgale direnebilir ne de alternatif politikalar geliştirebilir. Türkiye'deki seçkinlerin hükümet üzerinde kurmak istediği bu psikolojik baskı mekanizması aslında uzun vadede toplumun varoluş bilincini çökertmeyi hedeflemektedir.
Türkiye Ortadoğuyu çepeçevre kuşatacak, haraç toplayan bir imparatorluğa karşı suç ortalığına kışkırtılmaktadır. Washington'da yapılan pazarlıklardan daha belirleyici olan toplumun dünya vizyonunu, hak, adalet, ahlak gibi değer ölçülerini ters yüz edecek bir söylemin ve buna uygun politikaların egemen olmasıdır.
 
 
 
Dil Felaketi Mehmet Şevket Eygi
Mehmet Şevket Eygi
08.06.2005

Gerçekten nefis bir kitap... Ben nefis sıfatını her güzel şey için kullanmam. Hatta bu kitaba enfes demek gerekir. Şimdi zengin Türkçeyi bilen hemen hemen kalmadı, enfes, en nefis demektir. Kitap Fransızca, ismi “ISTANBUL, BOSPHORE et DARDANELLES”. Fransa’da Gallimard Yayınevi çıkartmış, 408 sayfa. İçinde irili ufaklı binden fazla resim bulunuyor. Mübalağa etmeden söylüyorum, bu 400 küsur sayfalık kitaba 4 bin sayfalık bilgi doldurmuşlar. Böyle bir eser ortaya koydukları için Fransızları takdir etmek gerekir. Kalabalık bir heyet tarafından yazılmış, hazırlanmış, tertib edilmiş. Bir turist rehberi gibi görünüyor ama tek başına bir ansiklopedi. Dostlarımdan bir doçent kitabı görünce “Ben bununla öğrencilerime bir sene ders okutabilirim” dedi.

Eserin 46’ncı, 47’nci, 48’inci sayfalarında Türk lisanı anlatılıyor. O kısımdan kısa bir paragrafın tercümesini okuyucularıma sunuyorum:

REFORMUN SONUÇLARI

“Dildeki zorbaca kopukluğa, bir de Arapça alfabenin yasaklanması eklenince ortaya bir felaket çıktı. Lisan ve edebiyat eğitiminin Arap yazısı ile olması, Latincede ve eski Yunancada olduğu gibi, büyük bir kültürün temellerini teşkil edecekti. Cumhuriyet çocukları, mimarlık ve tarih bakımından çok zengin bir ortam içinde olmalarına rağmen (Osmanlı arşivlerinde 55 milyondan fazla [Arap yazısıyla] belge var) dedelerinin mezar taşlarını okuyabilmekten acizler!” (s. 47)

Kitapta bizim alışık olduğumuz için farkına varmadığımız çok önemli bir realiteye de dikkat çekiliyor. Türkler baş, el ve vücut işaretleriyle anlaşıp konuşuyorlar deniliyor. Bu konuda, ressam çizgisi ile on da resim basmışlar, inşaallah bunların temiz fotokopilerini çektirip bir yazımda okuyucularımın dikkat ve ibret bakışlarına sunacağım.

Bakın, akıllı ve kültürlü Fransızlar bile bizdeki şu mahut dil devrimi için “felaketle sonuçlandı” hükmünü verebiliyorlar. Biz ise, dil sadeliğini, öz Türkçeyi bir başarıymış gibi görüyoruz.

Birtakım güçlükler ferdlere ve toplumlara güç, vasıf ve üstünlük kazandırırlar. Lisanın, yazının zorluğu bu cümledendir.

Japonya’da üç çeşit yazı var, üçü de çok çetrefil, öğrenilmesi hayli zor. Japonlar öğrenmeye küçük yaştan başladıkları zor yazılarıyla güçlü, vasıflı ve üstün olmuşlardır.

Efendim, halk yüksek tabaka Türkçesini anlamıyormuş...

Bundan tabii ne olabilir? Her ülkede iki lisan vardır, birincisi herkesin konuştuğu günlük iletişim vasıtası, sokak, çarşı-pazar lisanıdır, bunu öğrenmek için ilkokula bile gitmeye lüzum yoktur. Bu lisanın hacmi birkaç yüz kelimedir. Bunun yanında bir de, konuşulmayan, yazılan edebî, zengin kültür lisanı bulunur. Bunda on binlerce kelime, kavram yer alır. Medeniyet bu ikinci lisanla olur. Bir toplum yazılı, edebî, zengin lisanını yitirince bedevîleşir ve geri kalır.

1950’li, 60’lı yıllarda Türkiye’nin gündeminde “Türkçe Meselesi” vardı. Birtakım profesörler, okumuşlar, aydınlar bunu tartışıyorlardı. O tarihlerde uyduruk Türkçe henüz yerleşmemişti.

Şimdi eski nesiller dünyayı terk ettiler ve gündemimizde lisan maddesi diye bir mesele bulunmuyor. Hem hapı yutmuşuz, hem de haberimiz yok.

Lisan meselesi üzerinde en fazla Müslüman ve milliyetçi kesimin durması gerekir. Çünkü onlar tarihî devamlılığa, geleneklere, millî kimliğe, millî kültüre, millî kişiliğe bağlıdırlar. Yazık ki, ne dindar kesimde, ne de milliyetçi zümrede lisan meselesi üzerinde gereği kadar durulmuyor.

Fransızlar ne diyorlar? “Türkler dedelerinin mezar taşlarını okuyamıyor” diyorlar. Dünyada hangi milletin başına böyle bir kültür felaketi gelmiştir?

Bende, yukarıda tanıttığım Fransızca kitabın İtalyancaya yapılmış tercümesi de var. Orada dil devrimimiz için, “Conseguenze disastrose” denilmiş. Bilenler ne mânâya geldiğini anlarlar.

Bazı çokbilmişler, “Be adam, ağzında ne geveliyorsun, Arap yazısına mı dönülmesini istiyorsun?” şeklinde tehditkâr sorular sorabilirler. Onlara şu cevabı veriyorum:

– Türkiyelilerin, bin yıldan fazla kullanılmış olan yazıyla Türkçe okuma ve yazmayı öğrenmelerini istiyorum... Buna bir itirazınız var mı?

Bilgi güçtür. Arap alfabesiyle yazılan Türkçe öğrenmek ayıp mıdır, suç mudur? Bence bir üstünlüktür, bir fazilettir.

Adam üniversitede profesör olmuş, ama kapının üzerindeki Eski Türkçe kitabeyi okuyamıyor. Zengin Türkçede böylelerine “Elifi görse mertek sanır” derler.

Müslüman kesimin Osmanlıca konusunda ilgisiz, lakayt, umursamaz tavrı beni gerçekten üzüyor. Son yirmi beş yılda bu sahada gayret gösterilmiş olsaydı, şu anda milyonlarca vatandaş Osmanlıcayı öğrenmiş olacaktı. Yazık ki, birtakım Müslümanlar lisan, tarih, edebiyat, sanat, kültür meselelerine; cami helâları, cami şadırvanları, cami meşrutaları, cami kaloriferleri, cami klimaları, cami vantilatörleri, cami hoparlörleri kadar önem vermiyorlar. Baht utansın!

Bazı cemaatler var, işleri güçleri büyümek, daha fazla büyümek, en büyük olmak. Bunun yanında para toplamak, daha fazla para toplamak, en fazla para toplamak. Üçüncü olarak da, taraftar kazanmak. Bünyeleri içine on binlerce genci alıyorlar ve onlara bin yıllık Türkçeyle okuma-yazma bile öğretmiyorlar. Gayretsizler, hamiyetsizler, şuursuzlar.

Yasakmış... Bu iddia yalandır. Osmanlıca öğretmek ve öğrenmek ülkemizde kesinlikle yasak değildir. Üniversitelerimizde öğretiliyor, birçok dernek ve kuruluş Osmanlıca dersleri veriyor. Bütün bunlar yasal sınırlar içinde yapılıyor. Yasak olan, Osmanlıca ile gazete, kitap, dergi çıkartmak ve eğitim yapmaktır. Hiçbir tembel ve şuursuz Müslüman, yalanlarla kendini mazur göstermeye çalışmasın.

Osmanlıca öğrenmek için ille de dindar, ille de milliyetçi olmak gerekmez. Bir ateist de Osmanlıca öğrenirse daha kültürlü, daha güçlü olmuş olur. Nitekim birtakım dinsizler, Osmanlıcayı öğrenmektedir.

Türkiye dışındaki birtakım ülkelerde Arap yazısıyla Türkçe süreli yayınlar, kitaplar, broşürler çıkartılmaktadır. Maalesef bunlar Türkiye’ye gelmiyor, satılmıyor. Bendeniz bunlardan, İran’da çıkan “Varlık” dergisine aboneyim. İmlâsı Osmanlıların imlâsına uymuyor ama yine de okuyup anlayabiliyorum.

Eskiden Batı Trakya’da Gümülcine’de hem Latin harfleriyle, hem Arap harfleriyle “Sebat” adında Türkçe bir gazete çıkardı.

Irak’taki Türkmen kardeşlerimiz de, Türkçeyi Arap harfleriyle yazarlar.

Lisanımız şimdiye kadar on beşe yakın yazı sistemi-alfabe ile yazılmıştır.

Orta Anadolu’da yaşayanKaramanRumları, Rumca bilmezlerdi, ana dilleri Türkçeydi. Onlar Türkçeyi Grek harfleriyle yazmışlardır. Grek harfleriyle yazılan bu Türkçeye Karamanlıca denir.

Osmanlı İmparatorluğu zamanında Ermeniler, Türkçe gazeteler, dergiler, kitaplar çıkartmışlardır. Onlar da, lisanımızı Ermeni yazısıyla yazmışlardır.

Kırım’daki Karaylar etnik köken itibarıyla Türk’tüler, Yahudi dinine girmişlerdi. Onlar Türkçeyi İbranî harfleriyle yazmışlardır.

Sovyetler Birliği yıkıldıktan sonra Azerbaycan’da, başka Türk ülkelerinde eski İslâm yazısına dönülmesini isteyenler oldu. Amerikalılar, Siyonistler, Haçlı dünyası ve bizdeki Pembeler bunu engellediler.

Muhterem okuyucum, sen büyük dedelerinin mezar taşlarını okuyabilen bir Türkiyeli misin? Okuyamıyorsan vah sana, yazık sana!

Arap harfleriyle yazılan Türkçeyi öğrenmek çok mu zor? Hayır, yanılıyorsun. Medenî insanlar hiç konuşanı kalmamış olan ve hiyeroglif yazısıyla yazılan kadim Mısırca lisanını bile söktüler, öğrendiler, lügatini ve gramer kitabını yazdılar. İnsan azminin elinden hiçbir şey kurtulamaz...

(Çin idaresindeki Doğu Türkistan’da da lisanımız Arap harfleriyle yazılır, ancak orada imlâ son derece değiştirilmiştir.)

Başa

Hadi ULUENGİN
   
[email protected]
 

BİRİNCİ sahne şu: PKK televizyonu ‘Med-TV’ ekranındaki saçları kırmızımtırak tonlarda boyalı ve Yalçın Küçük isimli şahıs o istasyonda düzenli ‘yorum’(!) yaptığı gibi, aynı zamanda da Apo’nun Şam’dan canlı yayınla katıldığı ‘açık oturumlar’ı yönetmektedir.

Suriye başkentinden ahize cızırtısı duyulduğu an da, aynı şahıs, ‘buyrun başkanım’; ‘başkanı dinleyelim’; ‘başkan ne denli doğru saptadı’ diye hop oturup hop kalkmaktadır.

Bu satırların yazarı iftira atmaz, yukarıdaki video kayıtları arşivde duruyor.

* * *

İKİNCİ sahne şu: Maocu İP’nin lideri durumundaki Doğu Perinçek adlı kimse, Bekaa Vadisi’ndeki PKK kampında kendisini kırmızı karanfillerle karşılayan aynı Apo’yla sarmaş dolaş öpüştükten sonra, Kalaşnikofla hazırola geçmiş gerillaları ‘teftiş etmektedir’.

Kendisinin ‘başyazar’ı olduğu ‘2002’ye Doğru’ dergisi de ‘yasallık’ çağrısına ek olarak, orduyla girdikleri çatışmalarda ölen militanların ‘şehadet ilanları’nı yayınlamaktadır.

Bu satırların yazarı yalan söylemez, Halep oradaysa yine arşiv şurada duruyor.

* * *

ÜÇÜNCÜSÜ ise şu: PKK’dan ‘cayan’ aynı Yalçın Küçük şimdi, ‘Sabetaycılık’ gibi akıllara seda bir deyimin ‘mucidi’ sıfatıyla artık ‘isim falı’(!) açmaya başlamıştır.

Yani, İbranice etimolojiden indiğini varsaydığı adları taşıyan bütün insanların, 17. yüzyılda Musevilikten Müslümanlığa geçmiş ‘Avdeti - Dönme’ kökenli şahıslar olduğunu; bunların da bir ‘gizli el’ kimliğiyle ülkeyi yönettiğini ‘ifşa eden’ ‘tez’(!) üretmektedir.

Parantez içinde ve büyük iftiharla hemen ekleyeyim ki, Kamber’siz düğün mü olur, meğer naçiz kulunuz da bu ‘gizli el örgütü’nün ‘tetik parmağı’nı oluşturuyormuş.

* * *

PEKİ, Küçük bu müthiş ‘tez’ini ve dehşet ‘ifşaat’ı nerede ‘döktürdü’?

Tabii ki, tıpkı kendisi gibi, devran dönünce PKK’dan cayıp en sıkı ‘orducu’(!) ve ‘ulusalcı’(!) kesilen o Doğu Perinçek’in ‘Aydınlık’ serlevhalı dergisinde dile getirdi.

Zaten, Maocu dergi rüzgar değişince, eski dışişleri bakanı İsmail Cem’e karşı ırkçı saldırı dahil, ‘antisemitizm’ denilen Yahudi düşmanlığının sunturlusunu yapmıyor mu?

Üstelik de, aynı Yalçın Küçük’ün ‘Sabetayizm ifşaatları’ yine aynı ‘Aydınlık’ın eski temsilcisi tarafından ‘derinleştirilerek’ (!), market reyonlarında kitap olmadı mı?

Tekrarlıyorum, bu satırlar yazarı yalan söylemez ve olgular, tarihleriyle ortada duruyor.

* * *

HAYIR hayır, ‘be adamcağızlar, ‘Nisan’ ve ‘Temmuz’ kelimeleri bile İbraniceden indiğine göre, yani şimdi bizim takvimi de mi ‘gizli el’ saptamış’ diye çene yormayacağım.

Sonra da, ‘sizde İstanbul ve Rumeli kültürü sıfırmış! Keşke anneme sorsaydınız, Nişantaşı’ndan Moda’ya dönme familyaların şeceresini sayıverirdi’ diye eklemeyeceğim.

Yalnız şunu söylemek istiyorum ki, açık ve komplekssiz toplumlar böylesine uydurma ve egzantrik hezeyan ‘teorileri’ne ancak poposuyla gülerken, nasıl olur da, Dışişleri Bakanı’nın yalanlama yapmak ihtiyacını hissetmesi dahil, Türkiye’de bunlar ciddi ciddi konuşulur?

Hangi akla hizmet, ‘mucit’leri gazete, radyo ve televizyonlarda baş tácı edilir?

Daha önemlisi, kendilerini ‘dindar’ ve ‘milliyetçi’ diye tanımlayan bir bölüm insan neden ve niçin, sicilleri ortada duran bu şahısların ve ‘tez’lerin ‘esas müşterisi’ kesilir?

Hangi entelektüel gaflet, yukarıdaki olaylar, ilişkiler, çarklamalar ve yönlendirmeler silsilesinin kendi içinde taşıdığı çok tutarlı mantığı; dolayısıyla da tuzağı görmeyi engeller?

Oysa işte apaçık, Apo’yla kırıştırmak dahi fark etmez, yeter ki resmi hidayete erip ‘statüko’ önünde sustaya durulsun, o statüko derhal bağrına basar. ‘Eski defter’leri siler.

Ama, eh sadakat sınamak için de yeni komplo teorileri üretmek misyonunu tevdi eder.

Ve doğrusu, ‘isim falıyla Yahudi keşfi’ tezine bile inandırabildiğine göre, bravooo!


 
Başa
 


TÜRKİYE gizli, açık işgal ediliyor! Amerika işgal ediyor! Yahudiler işgal ediyor! Emperyalistler işgal ediyor! Bir de "gizli Sabetaycılar" işgal ediyor!
Bu Sabetaycılar yok mu?!! "Uluslararası Yahudi komplosu"nun en tehlikeli kolu onlardır! Çünkü bunlar Türk ve Müslüman 'gözüken' bir Yahudi örgütüdür!
İmparatorluğumuzu yıktıkları yetmiyormuş gibi, şimdi de "ulusal" Türkiye'yi yıkacaklar!
Vural Savaş, "Türkiye Cumhuriyeti Yıkılırken" diye kitap yazdı ya, işte yıkıcılar!
Her yer hain dolu; kim nedir, ne değildir belirsin! Bakın, Müslüman Anadolu çocuğu sandığınız Abdullah Gül ve eşi Hayrünnisa Gül bile "gizli Sabetaycı" olabilir!
Kanıt? Kanıt, Hayrünnisa Hanım'ın adıdır:
"Nisa adının başında ve sonunda olan ekleri önemsemiyoruz!.. Önemli olan Nisa adıdır; tiyatro sanatçısı Nisa Serezli nedeniyle bilinen isimdir. İbranicede de olup tomurcuk anlamındadır..."
Bu cümleler Yalçın Küçük'e ait!
"Deli saçması" deyip geçmeyin! Elbette deli saçması ama delilik de bir hastalıktır ki, belli sosyal ve politik ortamlarda bulaşıcı hastalık gibi sirayet de eder!
Hitler'i iktidara getiren bu "toplumsal delirme" değil miydi?..
***
YAZILARIMDA pek çok yazardan ve eserden bahsettim, kaynak gösterdim veya eleştirdim. Yalçın Küçük'ü eleştirecek kadar bile ciddiye almadım. "Büyük devrimci" diye Apo'nun yanında 'feylesofluk' oynadığı sıralarda bile onu ciddiye almadım. Belliydi ki bunu sebebi siyasi bir tercih değil, psikolojik bir marazdır. PKK'nın kundaktaki çocukları öldürmesine bile itiraz etmemiş olması nasıl izah edilebilirdi?
Bugün Küçük'ten bahsetmem, onu ciddiye almamdan değil, bu komplo takıntısının artık bir "sosyal maraz" haline gelme istidadı göstermesidir.
Geçenlerde Nişantaşı'nda D&R mağazasına gittim; kitaplarla dolu rafların bir bölümünde "Gizli Dünya İmparatorluğu" ve "Dünyayı Yöneten Gizli Güçler" gibi kitaplar vardı. Bakın 'en çok satan' kitapların adlarına: "Komplo Teorileri", "Türk-ABD Savaşı", "Abluka", "İpler Kimin Elinde", "Metal Fırtına" vesaire...
Her romanda biraz komplo olur. Politik komplo romanları da olur tabii... Ama bu kadarı fazla, tam bir komplo takıntısı...
***
'NİSA', Kuran'da bir surenin adıdır. "Kadınlar" demektir, "Hayrünnisa" da "kadınların hayırlısı" anlamına gelir; Müslüman Türk kültüründe çok yaygın bir isimdir.
Güller 'ırken' Türkmen kökenli Türk, dinen mütedeyyin Müslümandırlar.
Dört yüz elli sene önce Balkanlar'da Sabetay Sevi'ye inanmış bir kökenden gelseler ne yazardı!
Hiçbir insan soyundan, inancından, hayat tarzından, kıyafetinden dolayı suçlanamayacağı gibi horlanamaz da... Daha vahimi, "Sabetaycı" terimi tarihi bir hadiseyi ve izlerini akademik olarak dört yüz sene önceki bir olayı ve varsa izlerini araştırmak için değil, "iç düşman" yaratmak için kullanılıyor. "İrtica paranoyası" da böyledir.
Kanıtsız, ispatsız, belirsiz kör bir şüphe, kezzap gibi insanlarımız arasına savruluyor! Herkesin herkesten şüphelendiği, herkesin herkesi "iç düşmanlardan biri" diye gördüğü bir "millet" olur mu?!
Türkiye'ye karşı en korkunç "komplo", insanlarımızı birbirine karşı "ihanet şüphesi" ile zehirlemektir! Şu diye, bu diye...
Her şeye rağmen, çok şükür ki, "cinnet" hâlâ marjinaller mahallesinden dışarıya pek taşabilmiş değil...

[email protected]
Hosted by www.Geocities.ws

1