ANA SAYFA

GÜNCEL İNDEKS

 

 

1- 3- [byvlist] FW: ÇUKUROVA FACİALARI VE URFA’NIN KURTULUŞU - 3

2- İstanbul’u nasıl aldık? - Milli Gazete - İbrahim Tenekeci

3- Dışarıda Adam Okutmak Galatasaray Robert'e karşı- Mehmet Şevket Eygi - milli gazete

4- Erdoğan'ın ABD ziyareti, AB'deki psikolojik çöküntü, tarihin çağrısı! - İbrahim Karagül - Yenişafak - 8 Haziran 2005

5- Ahmet HAKAN'dan Ah Abdullah Bey ah Sabetayist - Hürriyet - 8 Haziran 2005

6- Özkök : Ben bir Sabetayistim! - internet haber

7- Şener: Bu ülkede laikliğin teminatı AKP'dir - Milliyet - 7 Haziran 2005

8- 2- [byvlist] FW: ÇUKUROVA FACİALARI VE URFA’NIN KURTULUŞU - 2

9- Cennetin Krallığı’na dair notlar - Saadettin Acar - 06.06.2005

10- Selahaddin Eyyubi Bakışı ve biz - Ali Haydar Haksal

1- Suikastlerin izini takip edin..! - İbrahim Karagül - Yenişafak - 07.06.20050

12- 'Sabetayist değiliz' mektubu - Milliyet - 7.06.2005

 
 
-- Başa
1 3- [byvlist] FW: ÇUKUROVA FACİALARI VE URFA’NIN KURTULUŞU - 3


Urfa'nın içinden ve Fransızların tertiplerinde devamlı bilgi alıyordum.
Halkın şevk ve hevesi sonsuzmuş.
Fransızlar da mevzi tertibatı alıyormuş.
Mevzi tertibatı almaları , Fransızların manevi kuvvetinin düşük olduğunu
gösteriyordu.
Sajo .mutasarrıfı ve ileri gelenleri toplamış.
Bizi ve aşiretleri geri çevirtmek hususunda vasıta olmalarını rica etmiş.


Erkek, kadın çocuk Urfalı   Karaköprüye  geliyor ;
her türlü fedakarlığa hazır olduklarını söylüyordu.
Karaköprü bir bayram yeri halini aldı.
Şarkılar ve gazeller söyleniyordu.
Bütün bu gazellerin ve şarkıların belirleyicisi olan 'yar'  Urfa ve Urfa'nın
kurtuluşuydu.
Gece sabaha kadar kimse uyumadı.

..


(Harpte ölen bir Fransızın günlüğünden alıntılar, özellikle bir sonraki
bölümde anlatılıyor.

20 Şubat 1920

öğleye doğru Türk çeteler Urfa'yı çevreleyen dağlar üzerinde görülmeye
başlandı.
Derhal savunma düzeni ve harp vaziyeti aldık.
Çetelerin ültimatomundaki, Urfa'nın 24 saat içinde boşaltılması  isteğini
derhal reddettik.
Akşama yakın bir haberci,
bize erzak sağlayan Telabyız istasyonuna hücum edildiğini bildiriyordu.
Ermeniler hayatlarının korunması için bize başvurdu..)
(Sayfa 76-77)


21 Şubat 1920 - Ali Saib Beyin günlüğü


Sabah müftü, belediye reisi ve diğer ileri gelenlerden bir heyet
Karaköprü'ye geldi.
Hep birlikte bir harp meclisi toplandı :

- Kumandan Namık kimdir ?

- Benim.

- Kuvvetiniz yeterli midir ?

- Kuvvetimiz gerekenden fazladır !

- Toplarınız var mıdır ?

- Yoldadır, yakında gelecektir.

- Birliğinizdekilerin yiyeceği için paranız ve zahireniz mevcut mudur ?

- Fazlasıyla mevcuttur.


Bu cevaplar üzerine Şeyh Müslim Efendi:

- Endişem yok oldu, dedi.


Halbuki tabii gerçek bu söylediğim gibi değildi.
Eldeki zahire ile ancak o akşamın yiyeceği temin edilebilecekti,
paramız da yoktu...
(Sayfa 78)


Belediye reisi Hacı Mustafa efendi yiyeceğin gizlice Urfa'dan temin
edileceğini, merak etmememizi söyledi.

Ermenilerden şu cevap geldi:


"
Kuva-yı Milliye Kumandanlığı Cenab-ı Alisine

Şeref veren 20 Şubat 1920 tarihli kararınızın bulunduğu bildiriyi
memnuniyetle aldık.
Aciz can, mal, ırz ve namusumuzun korunacağına kesinlikle eminiz..
duacınız olduğumuzu bildirmekten şeref duyarız.

Urfa Ermeni Cemiyeti
Murahkasa Vekili
Papaz Artin



Aşiret reislerini topladım, gece yarısından bir saat önce çeşitli yönlerden
Urfa'ya girilecekti.
Fransızlar tarafından saldırılmadıkça, karşı konulmadıkça ,
tarafımızdan saldırılmaması tenbih edilmişti..
(Sayfa 79)



Gecenin karanlığı içinde atlılar Urfa'ya doğru çelik birer nehir gibi akmaya
başladı.
Sanki her yer ayaklanmış yürüyor gibiydi.

Şimdi Fransızlarla aramızda Karakoyun Deresi vardı.
Ben Badıllı aşiretiyle birlikte Bey Kapısı'ndan Urfa'ya girdim.
Geçtiğimiz sokaklarda sakin bir coşkunluk kaynıyordu.
Sabaha kadar sokakların ve evlerin savunma düzeniyle uğraştım.
Şehrin yarısı işgalimiz altına geçmişti...


Fransızlar hastane civarında ,
Ermeniler de kendi mahallelerinde bulunuyorlardı.
Urfa'yı olaysız işgalimizi Heyet-i Temsiliye'ye telgrafla bildirdim.
Geceyi uykusuz geçirmiştik.


Sabah oldu. 22 Şubat 1920
İleri gelenler toplandı.
Milli ihtilalin fiilen başlamış olduğunu ,
Urfa ve civarı umumi idaresini ihtilalin  sonuna kadar üzerime aldığımı ve
Adliyenin bu durum devam ettiği sürece çalışmasına gerek olmadığını,
memurların eskisi gibi görevlerine aynen devamlarının gerektiğini bildirdim.
(Sayfa 80)


Her taraftan Urfa'ya tebrik mesajları yağıyordu.
Dışarıdan kurtarmaya gelenlere karşı
fakir, zengin bütün Urfa halkı varını, yoğunu feda içim birbirleriyle
yarışıyor,
kadın, çoluk, çocuk herkes ne ikram edeceğini şaşırmış.
(Sayfa 81-82)



Sabah saat dokuzda  ben bizzat hapishanenin boşaltılması ve halkın
silahlandırılması ile uğraştım.
Hapishanenin üstünde bulunan ve mahpusların boşaltılmasından haberi
olmayarak kaçtıklarını zanneden jandarma nöbetçi askerinin ,
haber vermek için bir el silah atması üzerine,

siperlerinde  bekleyen Fransızlar tarafından şehir üzerine şiddetli bir ateş
açıldı.
Bu ilk çatışmamız oldu


(Fransız askerin günlüğü= 22 Şubat 1920
Sabah dokuzu bir dakika gece,
şehrin merkezinden ve minarelerden  üzerimize seri bir tüfek ateşi açıldı.

Akşama kadar aralıksız , karşılıklı ateş edildi.
12. Alaydan bir nefer öldü ve üç nefer yaralandı. )
(Sayfa 84-85)


Fransızlar şehir üzerine şiddetli ateş açtılar.
Hiçbir seçilmiş hedef  gözetmeden birçok tüfek bombası da attılar.
Etkili olmayan bir biçimde karşılıklı ateş akşama kadar devam etti.

Urfa'daki Amerikan misyonerlerinin yetimhanesi müdiresi Miss Holmes,
Kuva-yı milliye hareketinin önüne geçilmesi için , mutasarrıfa bir mektup
yazdı.
Bizi medeniyetsiz ve asi görüyor, hakkımızda çok saldırgan bir dil
kullanıyordu.
(Sayfa 85)



23 Şubat 1920

Fransızlara çok yaklaşmış olmamız sonuçta siper muharebelerini meydana
getirdi.
Fransızların silah ve cephane üstünlüğü ve fazlalığı,
arazinin durumunun, tarafımızdan bir hücum yapılmasına elverişli olmamasına
rağmen,
daha uygun yerlerin ele geçirilmesi lüzum ve mecburiyetiyle,
sabahleyin şiddetli bir ateşten sonra bazı noktalarda hattı biraz
ilerlettim.


Fransızlar daha üstün bir ateşle karşılık verdiler.
Bu sırada Siverek aşiretinin bir kısmına kumanda eden Mehmet Sakıp Efendi
ağır surette yaralandı.

Bu, aşiretleri ve halkı üzerinde fena tesir yaptı.
Ateş devam etmekle beraber , özellikle yığınağa önem veriyordum.

Kasaba içindeki Ermeni mahallesine karşı alınan savunma tertipleri için,
kasaba ahalisinden  meydana gelen müfrezeleri görevlendirmiştim.

Jandarmanın bir kısmıyla aşiretlere, kasaba dışında  siperler kazdırmak
suretiyle,
Fransız mevzilerine karşı çevirme düzeni aldırdım.
Silahlarımız harp için gereken şekilde olmadığı gibi,
Cephanemiz de yeterli değildi.
Gayet idareli ve ihtiyatlı olmak gerekiyordu.
(Sayfa 86)


(Fransızın günlüğü= 23 Şubat 1920

Sabah gayet erken, şiddetli bir ateş açıldı.
Daha fazla şekilde karşılık verdik.
Mutasarruftan gelen mektupta;
artık şehre jandarma ve halkın hakim olduğu yazıyordu.
Üç er yaralandı. Akşama kadar ateş aralıklarla devam etti.
Türkler başlıca yollarımızı almış olduğundan,
dolu gibi yağan mermiler tarafından selamlanmaksızın dışarıda gezmek imkanı
yok oldu.)



Fransızlar gibi.bir kaleye kapanan veya bir mevziye bağlanan  kuvvetlerin
sonu muhakka teslim olmaktır.
Elinde üstün bir kuvvet varken.
Fransız kumandanın  Urfa civarındaki birkaç eve kapanarak,
Urfa'yı boşaltmak istememesinin sebebini anlayamıyorum.
Her halde imdat kuvveti bekliyorlar.

Fakat Antep, Maraş, Adana çevresi ve bütün bölgeyi  milli ihtilal ateşi
sarmış ve
Halk çoluk, çocuk, kadın, erkek her taraftan silaha sarılmışken
durumu kavrayamayarak dar bir askeri düşünceyle
Urfa'yı boşaltmak istememekteki mantık açıklanamaz.
(Sayfa 87)



Bizim kuvvetimiz artıyor, aşiretler büyük çoğunlukla harekete geliyordu.
Bir kere daha teslim olmalarını teklif ettim, yine red cevabı aldım.
Yine ateş açıldı ve akşama kadar devam etti.

Bu arada  Suruç'ta toplana Kuva-yı Milliye,
Arapkir İstasyonu'ndaki Fransızlara ve
Birecik Kuva-yı Milliye'si de Birecik'te bulunan Fransızlara teslim olmaları
teklifinde bulundu.
Red edilince  Birecik ve Suruç'ta da harp başladı.


(Fransızın  günlüğü =
Ermenilerin söylediğine göre, Türklerin 150 ölü ve 70 yaralıları varmış.
Şimdiye kadar bizim bir ölü ve 11 yaralımız var.
Türkler tarafında seri ateş açıldı ve akşama kadar devam etti.)
(Sayfa 87-88)



25 Şubat 1920  - Ali Saib Beyin günlüğü

Havanın çok soğuk olması sebebiyle, zayıf ve seyrek bir işgal ateşiyle
yetinildi.
Amerikan Yetimhanesi, korunmak bahanesiyle, Fransızlar tarafından işgal
edilmişti.
Buradan da çatışmaya iştirak edildiğinden,
Miss Holmes'a mektup yazdım.
Fransız askerlerinin yetimhaneden çıkarılmasını saygılı ifadelerle yazılmış
bir mektupla rica ettim.



Asli İngilizce olan Madamın mektubunun cevabı:


"
Kumandan Namık'a,

.Başkan Wilson'un 14 maddesine göre.
Türkiye hakkında uygulanacak muamele ve şartlar henüz bilinmemektedir.
Bu şartlar bilinmedikçe hareket edilmesi akıl karı değildir.
Sabretmek ve beklemek daha uygundur.
Büyük bir kısmının okuma yazması olmayan bir şehrin
kaderini kendi ellerine alan bir adam dehşetli bir sorumluluk altına  girmiş
olur.


Ahali aldatıldığını anladığı ve gerçek ortaya çıktığı zaman,
halkınız çok yıkılacaktır.
Fransız kuvvetleri hakkında yanlış bir bilgi almışsınız.
Bu kuvvet küçük değildir.


Siz askeri talim ve terbiyeden yoksun,
öteye beriye rast gele ateş eden yanınızdakilerle,
En mükemmel harp aletleriyle  silahlanmış ve
Almanya'yı kendi hudutlarında mağlup etmiş bir kuvvete zarar veremezsiniz.

Yanınızdakilere ve halka kendilerinin kazanacaklarını düşündürmek hatadır ve
yazıktır.
Ben burada 900 aciz yetimimle oturacağım.
Fransa Amerika'nın müttefikidir, başka bir şey değildir.
O Amerikalıları kendi halkı gibi koruyacaktır.

Amerikan hükümeti sizi,
Amerikalıların bir hademesini katlettiğiniz ve bu yetimhane üzerine ateş
ettiğinizden dolayı sorgulayacaktır.

Mari Caroline Holmes.
(Sayfa 90-91)



Beni Fransız Allenby ordularıyla, Amerikan hükümetiyle tehdide kalkışması
gülünç olduğu kadar hazindi.
O gün Heyet-i temsiliye ile telgraf başında haberleşmemiz sonucu,
Maraş'taki Fransızların
Kuva-yı Milliye karşısında mağlup olarak şehri terk ettiği müjdelendi.


(Fransızın günlüğü =  25 Şubet 1920

Asiler güneş doğarken siperlerimize seri ateş açtılar.
Dünkü tehditlerine göre bugün hücum etmeleri ihtimali vardı.
Ona göre tertip alındı.
Bir nefer ve üç ineğimiz vuruldu. Hava pek soğuk)


26   Şubat 1920  - Ali Saib Beyin günlüğü

Günler geçtikçe durum lehimize dönüyordu.
Fransızların urfa civarında durarak savunma yapmalarında hiçbir fayda yoktu.
Uzaktaki aşiretler de yavaş yavaş geliyordu.
Teslim teklifi yine reddedildi.
(Sayfa 92)


Urfa Fransız askeri mutasarrıfı Sajo, işgal etmekte olduğu binaları
boşaltarak ,
Fransız müfrezelerinin bulunduğu yere geçti.
Terk ettiği evden kesif bir alev sütunu yükseldi.

Dün Basmahane'nin civarındaki saatçi Miho'nun evinden
Ermeniler (Türklere karşı)  silah kullanmaya cüret göstermeleri,
samimiyetle çalışmamızın iyi kabul görmediğini açıkça anlatmaktadır.

Her ne kadar dünkü  saldırıya cevap verilmemişse de
Bundan böyle Ermeni mahallesinden tek bir kurşun atıldığı taktirde
karşılık verileceği ve gerekirse makinalı tüfek ve top bile
kullanabileceğimizi ihtar ettim.
(Sayfa 94-95)


Ermenilere şu mektubu yazdım:


Ermeni Milleti Meclisine:


"   ...Saatçi Miho'nun evinden silah kullanılmıştır.
Bu hareket bir daha tekrarlanacak olursa, Fransızlara karşı kullanmaya
mecbur olduğumuz şiddet hareketlerini Ermenilere karşı da uygulayacağımı
bildiririm.

Bu mektubun ulaşmasından sonra Kilisenin uygun bir yerine
Türk bayrağı çekilmesini özellikle ve kesinlikle tavsiye ederim.

.Sözlü olarak da garanti vermek üzere , Millet meclisiniz üyelerinden birkaç
kişinin şimdi yanıma gönderilmesini açıkça bildiririm, efendim.
26 Şubat Kuva-yı Milliye Kumandanı

Namık
(Sayfa 97)



Urfa Kuva-yı Milliye Kumandanı Namık Bey'e
Suret..

" Durum gayet iyidir. Düşmanlar kahrolarak Maraş'ı terk edip kaçmışlardır.
Kaçan düşman takip edilmektedir.
Şehir içinde bazı noktalarda bulunan düşman kuvvetleri esir alınmaya
başlamıştır.
Maraş Antep yoluna olağanüstü önem gösterilmesi ve
yolardan bir tek dahi Fransız ve Ermeni  geçirttirilmemesin sağlanmasını
rica ederim.

Maraş Kuva-yı Milliye Kumandanı
Kılıç Ali
(Sayfa 98)



Fransızların manevi kuvvetlerine etki etmek ve
Ermenilerin de Fransızlarla işbirliği yapmasına mani olmak üzere ,
büyük gürültü çıkarmaktan başka askeri kıymeti olmayan ,
70 mermisiyle ele geçirdiğimiz eski bir topu, Fransız siperlerine kaşı
kullandırdım.

Topun sesi bizim aşiretleri olağanüstü cesaretlendirdi.
Aslında Fransızlar üstünde fazla tesir yapmadı
(Sayfa 101)



Miss Holmes, Gregoryen Ermenileri Protestan yapmak için
ta Amerika'dan kalkıp buraya gelmiş, din adına kalp ve vicdan avcılığı
yapıyor.


Ermeniler yazdıkları uzun mektupta,
taraflarından Kuva-yı Milliye'ye asla ateş edilmediğini ve
bundan sonra harbe lehte ve aleyhte karışmayacaklarını,
görüşmek için birkaç kişi göndermek arzusunda iseler de  aileleri tarafından
bırakılmadığını, bildirmekteydiler.
(Sayfa 104)


(Fransızın günlüğü=   27 Şubat 1920
Bugün top ateşine tutulduk.
Fakat gayet gariptir ki düşen mermiler patlamıyordu.
Akşam beş buçukta asiler hücum belirtisi gösterdilerse de başarılı
olamadılar.
Bu gece hücum edeceklerini zannediyoruz.

Halkın lü,lü,lü.. bağırdıkları işitiliyor.  Bir asker hafif surette
yaralandı.)



27  Şubat 1920 - Ali Saib Beyin günlüğü

Bir Fransız kuvvetinin Urfa'ya doğru hareket ettiğini - asılsız olmakla
birlikte- fiilen yalanlamak için küçük bir keşif taarruzu yapılmasını uygun
gördüm.
Birkaç top mermisi attırdım.
Aralıklı olarak , akşama kadar Fransız mevzilerini ateş altına aldırdım.
Bugün de Fransızlar şehre karşı makinalı tüfek ateşi açtılar.

Ben  karşılıklı ateşi şehir dışına çekmek istedikçe,
Fransızlar tam aksine şehre ateş ediyorlardı.
Bu durumda şehir sakinlerinden ölenler oluyordu.


Fransızlarla aramızda engel olarak
Amerikan hastane ve yetimhanesinde başka bir de
doktor Fischer'in idaresinde bir Belçika hastanesi vardı.
Bu Fischer durum değiştikçe , milliyetini, tabiyetini değiştiriyordu.
(Sayfa 106)



(Fransızın günlüğü= 28 Şubat 1920

Asiler arka arkaya dört top atarak bizi uyandırdılar. Mermiler mevzilerimize
isabet etmedi.
Aynı zamanda cephelerimizin çeşitli noktalarından hücum ettilerse de
şiddetle püskürttük.

İleri karakol nöbetçilerimiz, uzaklardan bir kuvvetin Urfa'ya doğru gelmekte
olduğunu gördüklerini haber verdiler.
Bu suvarilerin Fransız mı yoksa Türk mü oldukları anlaşılmadıysa da ,
herhalde beklediğimiz imdat kuvveti olmalıydı.
Bu suvarilere karşı Türkler de süvari çıkardılar.

Gece şehrin 15 km uzağından iki kırmızı aydınlatma fişeği atıldı.
Biz de üç kırmızı, bir beyazla karşılık verdik.
Başka bir işaret göremediysek de
gece halkın şehri boşalttıkları anlaşılıyordu - beklediğimiz imdat
kuvvetinin gelmesinden önce kaçışıyorlar. )


29  Şubat 1920 - Ali Saib Bey'in günlüğü

Aralıklı tüfek atışı yapıldı.
Fransızların Urfa'da kuşatma altına alındığını öğrenen aşiretler Urfa'ya
gelmeye başladı.
Bu hücum ve yığılma hem Urfa'daki yiyecek ve içecek açısından zor,
hem de Fransızların akıbeti açısından kötüydü.

Özellikle göçebe Arap aşiretlerinin disiplin altına alınması beni
düşündürüyordu.
(Fransızlara teslim olun diye mektup yazıyor, reddediyorlar)
(Sayfa 107-108)



(Fransız Subayın günlüğü = 29  Şubat 1920

Asiler artık top ateşinde bulunmuyorlar.
Bu durum cephanelerinin noksan olduğunu,
ihtiyatlı hareket etmek zorunda olduklarını gösteriyor.

En çok Türk jandarmalarının ateşinden etkileniyoruz.
Gelecek imdat kuvvetini boş yere bekledik.
Gözlerimiz hep uzaklarda.)



1 Mart 1920 - Ali Saib Bey'in günlüğü

Bu sabah Külaflı tepesi üzerindeki Fransız mevzilerine hücum yaptırdım.
Başarıyla sonuçlandı. Fransızlar dört ölü bıraktılar.
Dördü yaralı olmak üzere on altı nefer esir ettik.

Bir neferimiz şehit ve iki neferimiz bombadan yaralandı..
Yaralı Fransız erleri tedavi için kuva-yı Milliye hastanesine yatırıldı.
(Sayfa  110)


( Fransız subayın günlüğü = 1 Mart 1920

İmdat kuvvetlerinden bugün de haber yok.
Personelin morali bozuluyor.
Bu sabah ikyüz kadar türk jandarması ileri mevzilerimize başarısız bir hücum
yaptılar.

Mevzimiz 30 nefer tarafından kontrol ediliyordu.
Saatlerce savunmadan sonra Türkler mevzileri işgal ettiler ve
orada kaldılar, ilerlemediler.
Savunanlardan 10 nefer geri çekildi.
Diğerleri öldüler mi, esir mi oldular anlaşılamadı.
Türklerin de önemli kayıp verdikleri muhakkaktır.)



2 Mart 1920 - - Ali Saib Bey'in günlüğü

Bugün tam bir sessizlikle geçti.
(Belçikalıların hastanesini daha güvenli bir yere almak için Doktor Fischer
ile yazışıyorlar)


Dr Fischer Cenaplarına;

.Ermeni mahallesine naklinizi uygun görmüyorum.
Ermeni mahallesinin Telfetor mevkiinde bir Fransız müfrezesi bulunduğu için
Kuva-yı milliye ile Telfetor arasında olabilecek çatışma sonucunda o
mahallenin çatışma bölgesi olması muhtemeldir.

İslam halkının size hürmeti olması bakımından
arzu ederseniz İslam veya Süryani mahallesinde bir yere taşınmanızı uygun
görüyorum.

Kabul ettiğiniz taktirde , yalnız bir gün içinde nakledilmek ve
taraflarca ateş edilmemek üzere Fransızlara haber vermenizi ..
(Sayfa 111)


(Yazdığı cevapta, Fischer hastanenin yerini oynatmama kararını bildiriyor.)



(Fransız subayın günlüğü = 2 Mart 1920
Kaybolan beş er hakkında bugün de bir bilgi alınamadı.
Türkler şehir içinde 50 esir ve bir mitralyöz aldıklarını ilan etmiş
olduklarından,
bu neferlerin esir edilmiş olmaları muhtemeldir.
Harp başladığından itibaren, bugünkü kadar ağır ve acı bir günümüz olmadı..



= 3 Mart 1920
Harp başladığından beri devamlı kar yağıyor.
Soğuk çok tesirli.
48 saatte bir ancak nöbet değiştirebiliyor,
gece gündüz devamlı harbe hazır durumda duruyoruz.
Yaralılar dışında, bir çok kişinin de ayakları dondu.


= 4 Mart 1920
Kar 50 cm yükseldi, her taraf dondu.
İleri karakollara ve mevzilere zorlukla yemek gönderebiliyor,
hala gelecek imdat kuvvetini bekliyoruz.
Galiba bu bir hayal olacak..)


= 5 Mart 1920
Tüfek atışlı aralıklarla hafifledi, şiddetlendi.
Bir subay ve üç neferimiz yaralandı.
Kayıplarımız hissedilmeye başlıyor.
Yakabilecek ne bulursak söküp, koparıp yakıyoruz.
(Sayfa 112-114)


6 Mart 1920 -  Ali Saib beyin günlüğü
Dün gece , Bucak ve İzollu aşiretlerinden meydana gelen bir kuvvet,
Ermeni mahallesiyle Fransız mevzileri arasında  ve merkezi durumda bulunan
Bediüz-zaman karakolunu işgal ederek ,
Ermenilerle Fransızlar arasındaki ulaşımı kesti.
Yalnız bir yaralımız vardır.
(Sayfa 115)


(Fransız subayın  günlüğü= 6 Mart 1920
Türkler 1 Marttan itibaren,
bizden aldıkları mitralyözü kullanmaya başladılar.)



= 7 Mart 1920
İleri karakollardaki çifte nöbetçiler, gayet uzaktan ve çöl tarafından
Top sesleri işittiklerini haber verdiler.
Erzakımız tükenmeye başlıyor.
30 öküzden sekiz tanesi kaldı, sebzemiz yok.
Daima gelecek imdat kuvvetini bekliyoruz.)
(Sayfa 116 )


= 9 Mart 1920
Gece asiler ileri karakol mevzilerimizden birini ele geçirmeye çalıştılarsa
da şans eseri uyanık bulunduk.
Türk denilen bu fena kuş,
birkaç tüyünü bırakarak kaçmaya mecbur oldu.
Bu şiddetli karşı koyuşumuzdan anlıyorlar ki, zannettikleri gibi değiliz.



10 Mart 1920 - Ali Saib beyin günlüğü

Gösterdiğimiz nezaket ve kolaylığa rağmen (M. Kemal  Amerikalılara iyi
davranılması konusunda kesin talimat veriyor)
Amerikan yetimhanesi müdiresi ile İsviçreli doktor Fischer aleyhimizde
zorluk çıkarmaktan ve dille saldırmaktan geri durmuyorlardı.
Kendilerine gösterilen nezaketi bir güçsüzlük zannediyorlardı.
(Sayfa 120)


Yetimhane müdürü Miss Holmes'dan mektup


"   Kuva-yı Milliye  Kumandanlığına
Amerika yetimhanesi 10 Mart 1920


..Washington'daki Amerika hükümeti adına,
Urfa'daki bütün Amerikalıların hayatının ve mal varlığının tamamıyla
korunmasını tekrar ve şiddetle talep ederim.
Eğer bunu reddedecek olursanız ,
sonucunun ne kadar vahim olacağını düşünmenizi de hatırlatırım.

Mari Caroline Holmes
(Sayfa 122)


Anze aşireti reisi Hacim Bey, altı yüz mevcutlu aşiretinin silahlı
atlılarıyla Urfa'ya geldi.
Bu kuvvet Cerablus ile Seyftek ve Arapkir arasındaki şimendifer hattını
tahrip etmişti.



( Fransızın günlüğü = 10 mart 1920

Hala Anzelerin hücumlarını ve toplarının sesini bekliyoruz.
Siperlerimize düşen mermiler VB markalı tüfeklerin bombalarıydı ki,
bunu ilk hücumları sırasında bizden zapt etmişlerdi.

Bugün asiler..bütün karargahımızın içtiği ve karargahımızın civarından geçen
suyu (küçük dereyi) kestiler.
fakat.  İsviçreli doktor Fisher'in (güya tarafsız Belçika hastanesi müdürü)
  göstermesi üzerine eski bir kuyu bulduk.

Türkler bu şekilde başarısızlığa uğradılar.
Kısıla kısıla, şimdi personel yarım tayın alıyor.
(Sayfa 123)



11 Mart 1920 - Ali Saib beyin günlüğü

Gerek Fransız esirlerden alınan bilgi ve gerekse araştırma ve görüşmelere
göre,
Ermenilerin Fransızlara her bakımdan yardım  ettikleri anlaşıldığından,
Ermeni mahallesi tecrit edilerek,
mahalleye dışarıdan yiyecek sokulması önlendi.

Ermeniler teklifime göre, kiliseye Türk bayrağı asmadıkları gibi birleşmeye
de yanaşmadılar.
Biz, silahlı tarafsızlığımızı koruyacağız, dediler.
Fırsat buldukça, küçük kıtalar ve tek tek kişiler üzerine
ateş açmaktan uzak durmuyorlardı.
(Sayfa 124)


12 Mart 1920 - Ali Saib beyin günlüğü

Düşmana biraz yaklaşmış olmak için,
düşmanın bulunduğu binaya 200 metre mesafede bulunan
'Karalük' binasının alınması gayesiyle, mevzii bir hücum yapıldı.


Karalük'teki Fransız kuvveti bu ani hücum karşısında
savunma ve direnme imkanı  kalmadığından ,
beyaz bayrak çekip teslim olacağı sırada,
kuvvetimiz üzerine (tarafsız) Amerikan yetimhanesinde bulunan
Fransızlar tarafından şiddetli bir ateş açıldı.
Üç şehit ve üç yaralı verdik.

Öğleden sonra bir düşman uçağı şehir üzerine dönerek gitti.



(Fransız subayın  günlüğü= 12 Mart 1920

Sabah güneş doğmadan önce Türkler
bizi yataklarımızdan fırlarcasına kaldıran top sesiyle uyandırdılar.
Bizim ileri karakollarımızdan birine hücum ettiler.
Mevzi altı Fransız ve altı Cezayirli tarafından savunuldu.
Çoğunluk Türklerde olduğundan geriye çekilmeye mecbur oldular.

Yaralılar hariç harp meydanında kırk ölü kaldı.
Bizim kaybımız bir ölü ve dört yaralıdan ibaretti.


Harbin şiddetinin azaldığı sırada başımızın üzerinde bir motor gürültüsü
duyulmaya başlandı.
Bunun bize haber getiren bir Fransız uçağı olduğunu öğrenir öğrenmez
duyduğumuz mutluğu artık düşününüz.
Uçak havada daireler çiziyor ve bizi arıyordu.

İşaretler verdik. Birkaç kağıt atarak teyyare geldiği yönde gitti.
Türkler uçak dönerken, seri tüfek ateşiyle yolladılar.
Maneiyatımız yükseldi. ..
Bizden on gün daha dayanmamızı istemişlerdi.
Herhalde imdat kuvvetleri çok uzakta.)
(Sayfa 126)

DVM EDECEK




 
 
-- Başa
2
İstanbul’u nasıl aldık? - Milli Gazete - İbrahim Tenekeci
İbrahim Tenekeci
07.06.2005

İstanbul’un fethini anlatan kitaplara oldum olası merakım vardır. Konuyla ilgili her yeni kitap, benim için yeni bir macera demek oluyor.

En son, Kaknüs Yayınları’ndan çıkan İstanbul Düştü isimli kitabı okudum. Kitabın yazarı Gustave Schlumberger, kuşatmayı içeriden anlatıyor. Böylece, kuşatılan insanların neler düşündüğünü, neler yaşadığını, az çok öğrenmiş oluyoruz.

Kitabı dilimize kazandıran Hamdi Varoğlu, sunuş yazısında Gustave Schlumberger’le ilgili şunları söylüyor: “Tarihçinin ilk vasfı, hadiselerin akışını din, milliyet, ırk gayretkeşlikleriyle karıştırmaksınız takip edebilecek kadar ilmî bir olgunluğa sahip olmasıdır. Bu vasfı, Schlumberger’de maalesef bulamıyoruz. Ancak, eserini size sunduğum bu tarihçinin, Bizans’ı iyi bilmek gibi bir meziyeti vardır.”

İstanbul Düştü’yü, işte bu ipucu eşliğinde okumak gerekiyor. Kitabın en önemli özelliği ise, kuşatmaya şahit olmuş vakanüvislerin yazdıklarından ve bazı askerlerin hatıratlarından sık sık yararlanılmış olması. Eğer, okuduğunuz metni gözünüzde canlandırabilme yeteneğiniz biraz gelişmişse, birçok sahnede kalbiniz hızlı hızlı atıyor; eskilere göre “heyecanınız”, yenilere göre “andrenaliniz” yükseliyor. Mesela, Türk ordusu, büyük taarruz gecesi, hep bir ağızdan dua etmiş ve çıkan uğultu, surların gerisinden bile duyulmuş. Bu manzarayı surların üzerinden seyreden tarihçi Leonardo şöyle diyor: “Bu kadar fazla din taassubu karşısında hayran kaldık.” Şahsen ben, bu manzarayı gözümde canlandırmayı başarmış bulunuyorum.

Özellikle Bizanslı vakanüvislerin yazdıklarından anlaşılıyor ki, şehirde, Avrupalı katoliklere karşı büyük bir öfke var. O dönemde, hıristiyan dünyasında mezhep çekişmeleri olduğunu hepimiz biliyoruz. Ama şu gerçeği yeni öğrendim: “İstanbul’u müdafaa etmek için, tekmil Avrupa’da, ancak dokuz bin hıristiyan bulunabildiği halde, mahasara ordusunda, otuz bin hıristiyan vardı.”

Yine, İstanbul’un fethinin önemli aşamalarından biri olan Rumelihisarı’nın inşaatı sırasında, İmparator Kostantinos’un, Sultan Mehmed’in teveccühünü kazanmak için, hisarda çalışan işçilere yiyecek gönderdiğini öğreniyorum. Bence bu anekdot çok önemli. Demek ki İmparatorun basireti bağlanmış, ileriyi görme yeteneği körelmiş. Bu anlamlı anekdot karşısında, aklıma bazı politikacılarımız geliyor ya, neyse... Ülkesinin tehdit altında olduğunu bile bile, tehdit sahiplerine yardım ve yataklık etmek...

Olayların akışı içinde, Fatih Sultan Mehmed’in karakteriyle ilgili ipuçları da bulmak mümkün. Mesela, büyük topun Edirne’de ilk defa denemesi yapılacağı zaman, Sultan Mehmed, halkın arasında tellallar dolaştırarak, infilakın şiddetli olacağını ilan ettirir. Amacı, gebe kadınların korkmalarını önlemekti. [Bu ne incelik böyle!]

Kitapta, günümüze göre, insanı tebüssüm ettiren şeyler de yok değil. İşte onlardan biri: Edirne’de dökülen büyük toplar, uzun ve meşakkatli bir yolculuktan sonra surların önüne getirilir. Gerisini kitaptan okuyalım: “Günde birçok defalar, bu topların biri ateş ediyor ve koca gülle, tahrip vazifesini görmek için fırlıyordu. Sultan’ın haşin topçuları, güllenin düştüğü yerde tesirini görmek için, büyük hendeğin kenarına kadar koşuyorlardı. Savunmacılar pürtelaş kaçışmamışlarsa, bu gözlemcileri, oklar atarak püskürtüyorlardı.”

Kitapta, Türk insanının fedakarlığını, birbirine olan bağlılığını da ibretli örnekler eşliğinde görmek mümkün. Kuşatmaya şahit olan Vakanüvis Barbaro’nun şu satırları, hepimize ders olsun: “Türkler, bilhassa Türk Padişahı’nın hiçbir çeşit ölümden korkmaz askerleri olan yeniçeriler, surların dibine kadar gelip karakol muharebeleri verdiler. Bunlar, muharebeye vahşiler gibi koşuyorlardı, içlerinden birkaçı ölecek olursa, yerlerine hemen başkaları seğirtiyor, ölen arkadaşlarını omuzlarına yükleyip götürüyorlar, surun altında bulunduklarına ehemmiyet bile vermiyorlardı. Bizimkiler, surlardan, bunlara piştov ve tatar oku atıyorlar, arkadaşlarının ölülerini götürenleri öldürüyorlardı. O zaman iki ceset üst üste yıkılıyordu, fakat derhal başka Türkler koşup geliyor, bu ölenleri alıp götürüyordu; hiç birisi ölümden korkmuyordu. Surun dibinde serili bir tek Türk cesedi bırakmak gibi yüz kızartıcı bir duruma düşmemek için, gerekirse on Türk’ün ölmesini tercih ediyorlardı.”

Şimdi mi? Arabasıyla bir yayaya çarpan, hemen kaza yerinden kaçıyor. Ya da yolun ortasına yığılmış ve habire kan kaybeden bir yaralıyı, “koltuklar kirlenir” gerekçesiyle kimse arabasına alıp hastahaneye götürmüyor. Sadece bu gerçek bile, Türk milletinin nereden nereye geldiğini göstermesi açısından önemli. Ne diyelim; Allah şifa versin...

Toparlayalım... İstanbul’un üzerinde kara bulutların dolaştığı şu günlerde, atalarımızın, bu şehri ne zorluklarla aldığını öğrenmek, ona göre de kıymetini bilmek gerekiyor. Okumuş olduğumuz resmi tarih, atalarımızın çektiği çileyi tam olarak yansıtmıyor olabilir, ama özellikle hıristiyanların kaleminden çıkan satırlar, bu çileyi, bu acıyı gözler önüne seriyor. Sadece bir cümle: “Onun kılıncı, Türkleri buğday biçer gibi biçiyordu...”

 
-- Başa
3 Dışarıda Adam Okutmak Galatasaray Robert'e karşı- Mehmet Şevket Eygi - milli gazete
Mehmet Şevket Eygi
07.06.2005

BİR YAZIMDA “Evlerinizi, mülklerinizi satıp, parasıyla en zeki, en kabiliyetli, en istidatlı çocuklarınızı dünyanın en vasıflı liselerinde ve üniversitelerinde okutunuz” diye yazmıştım.

Türkiye çoğunluğunun kurtuluşu ancak ve ancak bu şekilde mümkün ve kabil olur.

Mesela Avusturya’nın çok vasıflı, çok güçlü, çok üstün birkaç lisesi seçilecek, bunların idareleriyle anlaşılacak, her birine yirmibeşer öğrenci gönderilecek. Bunlar için özel bir yurt olacak, başlarında hem disiplinli olmaları, hem de ahlak ve karakterleri için ehil adamlar bulunacak.

Osmanlı İmparatorluğu 1866’da Paris’te “Mekteb-i Osmanî” adıyla özel bir okul açmış ve oraya talebe göndermişti. Daha sonra bu işin çok zor olduğu görülmüş, 1868’de Galatasaray Mekteb-i Sultanî’si açılmıştı.

Galatasaray Sultanîsi, Amerikan Protestan misyonerlerinin açtığı Robert Kolej adlı mektebe karşılık olmak üzere kurulmuştur.

Robert Kolej Osmanlı devletini yıkmak, Hıristiyan unsurlara bağımsızlık fikri ve ruhu aşılamak, İslâm’ı ve Hilafet’i çökertmek maksadıyla kurulmuştur.

Galatasaray Mektebi ise Osmanlı devletini yani Türkiye’yi ayakta tutmak, İslâm’ı ve Müslümanları yüceltmek ve güçlendirmek için...

Galatasaray için “Batıya açılan pencere...” edebiyatı yapılıyor. Batıya açılan pencere ama nasıl bir pencere.

Galatasaray’da, Sultan Abdülhamid’in alaşağı edilişi ve Hilafet-i hakikiyenin ve İslâmî iktidarın son buluşu tarihine, yani 1908’e kadar günlük namazları cemaatle, okul imamının ardında kılmak bütün Müslüman öğrenciler için mecburî idi.

Okulda sarıklı din hocaları ders veriyordu. İkinci Meşrutiyet’te namaz kılmak, mecburî olmaktan çıkartılmış, ihtiyarî (isteyen kılar, istemeyen kılmaz) yapılmıştır. 1924’te de, okulun büyük mescidi kapatılmış, depo yapılmış, namaz yasaklanmıştır.

Namaz kıldığım, dindar olduğum için bazıları benim için, “Galatasaray’ın imalat hatasıdır” diyorlar. Asıl imalat hataları İslâm düşmanı olan Galatasaraylılardır.

Galatasaray’daki bu tersliğin mimarları kimlerdir?

Pembelerdir, Pembelerdir... Malum: Benzeme, benzet  ilkesi...

Her neyse biz yine konumuza dönelim. Viyana’da bir koleje 25 öğrenci göndermiştik...

Bunların özellikleri, sıfatları, şartları nasıl olacaktır?

Madde 1: Zekaları yani IQ’ları yüksek olacak. 100’den aşağısı alınmayacak.

Madde 2: Zekâları teknokrat zekası değil, Pascal’ın “Esprit de finesse” dediği cinsten olacak.

Madde 3: Ahlak ve karakter yapıları (Sekiz ana karakter türü vardır) işe yarar cinsten olacak. Apatik, amorf, muhallebi çocuğu tipler okutulmayacak.

Madde 4: Cevherleri, tahtaları çok değerli olacak. Kavak tahtaları okutulmayacak. Ceviz, meşe, gürgen, akaju, abanoz, tek, kestane ağacı seçilecek.

Madde 5: Olağanüstü bir azme, hırsa, çalışma gücüne, sabra sahip olacaklar.

Madde 6: Türkiye’ye (Devlet, halk ve vatan olarak) ve evrensel yüce gerçeklere hizmet idealine sahip olacaklar.

Madde 7: Başarılı, vasıflı, üstün olmak için gece gündüz çalışacaklar.

Avusturya Lisesi onlara millî kültür, millî kimlik, dinî eğitim veremeyeceği için, kendileri bu sahalarda özel, paralel, alternatif bir eğitime tabi tutulacak. Bunun için Viyana’ya ehil ve başarılı hocalar gönderilecek.

Beş yabancı dil bilecekler:

Almanca, Arapça, Farsça, İngilizce ve başka bir Batı dili daha.

Osmanlıcaya, eski divanları eski yazıyla okuyup şerh edebilecek derecede vakıf olacaklar.

Ahlak, karakter, nefs terbiyesi konusunda fütüvvet eğitimi görecekler.

Bilgi, aksiyon ve estetik boyutları son derece gelişmiş olacak.

Bu öğrencilerin hiçbiri teknik konularda eğitilmeyecek. Hepsi de edebiyat, tarih, iletişim, siyaset-bilim, hukuk, mimarlık, güzel sanatlar, dekorasyon, moda, şehircilik, sosyoloji, antropoloji gibi sahalarda yüksek tahsil yapacak.

Bu öğrencilerin hiçbiri dünyaya dönük olarak yetiştirilmeyecek, hepsine istisnasız zühd ruhu aşılanacak.

Para ve maddî menfaat konusunda hiçbir güç onları eğemeyecek, bozamayacak.

Yurda döndükleri zaman kimisi gazetecilik yapacak, kimisi eğitim işleriyle, kimisi mimarlık ve sanatla uğraşacak.

Bunlar ileride Türkiye’nin değil, dünyanın en güzel ve kaliteli dergisini çıkartacak.

İleride şartlar müsait olduğu vakit ülkemizde Eton kolejinden daha gözde liseler açacaklar.

Bunların biri modacı olarak yetişecek ve bütün dünyanın hattâ düşmanlarımızın hayran kaldığı tesettür kıyafetleri hazırlayacak.

Belki bir tanesi şair olacak ve neşideleriyle milyonlarca insanı coşturacak, harekete getirecek.

Biri romancı olacak, kitapları elli dünya diline çevrilecek, Nobel veya benzeri bir ödüle layık görülecek.

Bunlar, yurda döndükten sonra en az on sahada ilmî araştırma enstitüleri açacaklar.

Bu gençlerden hiçbiri:

* Din sömürüsü yapmayacak,

* Saf Müslümanları dolandırmayacak,

* Benlikleri için çalışmayacaklar, dini ve mukaddesatı kendi şahsî nüfuzlarına ve prestijlerine alet etmeyecekler.

* Ellerine imkân geçse de zengin olmayacaklar. Mal ve servet beyan listeleri pek kısa olacak.

* Kendilerinde hubb-i riyaset (başkanlık sevgisi ve hırsı olmayacak.)

Bunlar yeryüzünde Allah’ın Şâhitleri, Peygamberin askerleri olacak.

Böyle kişilerin bu dünyada başlarına neler gelir biliyor musunuz? Bir hadîs meâli vereyim:

Bir zat, Peygamberimize gelmiş ve “Ya Resûlallah! Sizi çok seviyorum..” demiş. Peygamber ona: “Öyleyse hazır ol, bela (dünya sıkıntıları, çilelerle imtihan) hemen başına gelir” cevabını vermiş.

Ne buyuruluyor:

Belaların en şiddetlisi Peygamberleredir. Sonra derece derece...

Dünyayı kendileri için yalancı, sahte bir cennet haline getirmek isteyen gafiller bu dine, bu vatana hizmet edemezler.

Çilesizlerin yaptıkları hizmet değil, hezimettir.

Dinleri ve imanları para olanlar bize idealistlik taslamasın.

19’uncu asırda Rus istilasına ve saldırısına karşı Kuzey Kafkasya’da Müridizm hareketi kurulmuştu. Müridizmin esası Nakşîlik idi.

Türkiye’yi böyle bir zihniyet Tanrının izin ve yardımıyla kurtarabilir.

Paraya ve menfaate tapanlardan nefs-i emmarelerini put haline getirenlerden, kendi ülkelerini ve halklarını talan edenlerden hayır gelmez.

İslâm dünyası ve Türkiye, yeni Selahaddin’ler, yeni Emîr Abdülkadir’ler, yeni Şâmil’ler bekliyor.

Selahaddin öldüğünde başveziri Şam sokaklarında dellal gezdirmiş, “Ey ahali, bilmiş olunuz ki, şunca ülkenin sultanı olan Selahaddin ölmüştür ve terekesi cenaze masraflarına yetmediği için dostları ve yakınları yardımcı olmuştur...”

 
 
-- Başa
4 Erdoğan'ın ABD ziyareti, AB'deki psikolojik çöküntü, tarihin çağrısı!  - İbrahim Karagül - Yenişafak - 8 Haziran 2005

Avrupa Anayasası'nın reddinin yol açtığı kriz, sadece Avrupa Birliği'nin küresel vizyonunu yaralamakla kalmadı, dünya çapında siyasi depremlere yol açmaya başladı. AB'nin küresel aktör olacağına ilişkin umutların zarar görmesi öncelikle Amerika'nın önünü açtı. Washington'ın bütün uğraşısı kendisinden başka bir gücün sahne almasını engellemeye yöneliktir. Donald Rumsfeld'in, AB'deki krizden hemen sonra Çin'e yüklenip, bu ülkenin "tehdit altında olmamasına rağmen bu kadar silahlanmasının ABD'yi endişelendirdiğini" açıklaması dikkat çekici. Sanki dünyanın dört köşesini askeri üslerle donatan ve her yere saldıran ABD tehdit altındaymış gibi…

ABD ve İngiltere, Avrupa'daki psikolojik çöküntüyü besleyen ve bundan sonuna kadar yararlanan iki ülke. Fransa ve Hollanda'daki referandumdan sonra Tony Blair hükümetinin İngiltere'de yapılması beklenen referandumu rafa kaldırması, bununla kalmayıp, İngiliz dış politikasının artık AB'yi eksen almayacağını ilan etmesi, Avrupa'yı artık uğruna mücadele etmeye değer bulmadığını ortaya koyması dikkatle değerlendirilmeli.

Ancak şu bir gerçek ki; İngiltere hiçbir zaman AB ortak dış politikasını eksen almadı. Ortadoğu'da, Balkanlar'da, Kafkaslar ve Orta Asya'da, enerji savaşında, Türkiye konusunda, 11 Eylül sonrası İslam dünyasına yönelik stratejilerde, terörle mücadele adıyla kamufle edilen küresel güvenlik kabusunda AB ile değil, Amerika ile hareket etti. Bugün dünyayı dize getiren kabusun altında ABD, İngiltere ve İsrail'in ortak imzaları var. İngiltere, hiçbir zaman gerçekten AB uğruna çaba harcamadı. Sadece ve sadece AB'yi Alman-Fransız ekseninden uzaklaştırmak için uğraştı. Amerika ile birlikte Avrupa merkez güçlerinin dizginlerini elinde tutmak, bu güçlerin inisiyatif alıp sahnede yer almasının önüne geçmek için çalıştı. AB'yi Avrupa'nın meydan okumasından kurtarıp Anglo-Amerikan cephenin hegemonya arayışında bir araca dönüştürme yönünde politikalar uyguladı.

ABD ve İngiltere'nin Türkiye'nin üyeliğine yükledikleri misyonun bundan başka açıklaması yok. Fransa'daki referandum ABD ev İngiltere'ye, AB'yi dağıtmak, yıpratmak için tarihi bir fırsat verdi ve onlar bunu en elverişli şekilde kullanıyorlar.

Avrupa, bu psikolojik çöküntüyü atlatamaz, birlik içinde oluşacak ayrışmaları önleyemez, birliği ABD ve İngiltere'nin tek yanlı politikalarına karşı savunamazlarsa, Kıta Avrupası ABD ve İngiltere karşısında Soğuk Savaş sonrası ikinci yenilgisini almış olacak, 11 Eylül saldırılarıyla jeopolitik açılımı darbe alan AB içinde bundan sonra iki Avrupa gücü ortaya çıkacak. Biri Kıta Avrupası, diğeri Anglo-Sakson Avrupa. Bu da, birliğin çözülmesi anlamına gelecek. Böyle bir durumda Avrupalı merkez güçler, ABD'nin engellemelerine rağmen Rusya ile, Asya ile yakınlaşmaya çalışacak, Ortadoğu'da daha hırçın politikalar izleyecektir.

Başbakan Tayyip Erdoğan, işte tam bu kritik zamanda ABD'yi ziyaret ediyor. Başbakan'la aynı dönemde Blair'in de ABD'de olması dikkat çekici. İngiliz yönetimi, ziyaretin gündemini "yoksullukla mücadele" ve "küresel ısınma" konularında Bush'u ikna etmek olarak açıkladı. Kargaların bile güleceği bir açıklama… İki müttefikin temel gündemi Avrupa Birliği'ni nasıl tarihin çöplüğüne atılacağından başka bir şey değil. ABD'nin Türkiye'ye bu çerçeveden baktığı bundan sonra daha net ortaya çıkacaktır.

Başbakan'ın ziyareti Türk-Amerikan ilişkilerindeki soğukluğu giderebilecek mi? İki ülke arasındaki sıkıntıların karşılıklı yanlış anlamalardan ve Irak işgaline karşı oluşan duygusal tepkiden kaynaklandığını düşünenler için evet. Ama, sorunların daha derin olduğunu, gelecekte ABD ile daha temel anlaşmazlıkların yaşanacağını öngörenler için hayır. ABD-İngiltere-İsrail cephesinin yeni Ortadoğu tasarımının sadece Irak ve Kuzey Irak konusunda değil, başka konularda da Türkiye'de endişeye neden olacağı görülecektir.

Türkiye'de oluşan hava, ilişkilerin aslında hiçbir zaman olmayan "stratejik ortaklık" seviyesine yeniden çıkarılacağı şeklinde. Bu iyimser havanın gerçeklerden ziyade beklentilerden beslendiği ortada. AB'de yaşanan psikolojik çöküntü Türk dış politikasında ABD ve İngiltere'nin beklediği sonuçları doğurmamalı. Bu, Türkiye'nin yeniden Türk-İsrail eksenine hapsolması anlamına gelecektir ve Türkiye son yıllarda edindiği bütün kazanımlarını, tıpkı 1991-2000 arası yaptığı gibi, hoyratça harcamış olacaktır. Türkiye bunun bedelini çok ağır ödedi, hâlâ da ödüyor. Türk dış politikasını ABD'nin Ortadoğu/İslam dünyasına yönelik "demokratik reform" projesine endekslemek, çok ciddi bir değerlendirme hatasıdır. Çünkü böyle bir proje yok. Hanry Kissinger'ın 2 Haziran'da yayınlanan şu sözleri gerçeğin ne olduğunu net bir şekilde açıklıyor: Amerikan-Hindistan İşadamları Konseyi'nde konuşan Kissinger, dünyanın 19. yüzyılda Çarlık Rusyası ile İngiltere arasında yaşanan "Büyük Oyun"un modern versiyonu olan büyük bir enerji savaşına doğru gittiğini, bu savaşın bir çok toplum için ölüm kalım savaşı olacağını, büyük güçler arasındaki bu yarışın 19. yüzyılı tekrar yaşatacağını, nükleer güçlerin arttığı günümüzde böyle bir yarışın felaket olacağını, nükleer güçlerin bir araya gelerek küresel enerji kaynakları ve ulaşım koridorları üzerinde nasıl bir diyalog sağlanacağına karar vermeleri gerektiğini belirttikten sonra demokrasiyi yaymanın Amerika için gerçek dışı bir hedef olduğunu söyledi.

21. yüzyılın dünyası, değerler üzerine kurulmuyor. 21. yüzyılın dünyası güç, sömürge ve güvenlik stratejilerine göre şekillendiriliyor. Bu yarışta hiçbir ittifak kalıcı olmadığı gibi hiçbir dostluk da sağlam değildir. Türkiye'yi ve dünyayı 20. yüzyılın kavramlarıyla anlama ve yönlendirme dönemi kapandı. "Stratejik ortaklık" gibi geleneksel ilişki biçimleri de tarihe karıştı. Türkiye artık hiçbir şekilde ABD için Soğuk Savaş döneminde üslendiği misyona benzer bir rolü hazmedemez. Avrupa için de, başka güçler için de…

Tarih bu ülkeyi kendine çağırıyor, bölgesine... Artık bundan başka stratejik değer tanımlaması, dış politika gerçekliği olmayacak!

 

 

 

 
-- Başa
5 Ahmet HAKAN'dan Ah Abdullah Bey ah Sabetayist - Hürriyet - 8 Haziran 2005
   
[email protected]
 

İŞTE bunu yapmayacaktınız Abdullah Gül Bey...

Dünkü Milliyet’te manşetten yayınlanan haberde sözü edilen o mektubu yazmayacaktınız...

‘Yalçın Küçük, Abdullah Gül’ü kızdırdı... Gül, kitabında kendisinin ve eşinin Sabetayist olabileceğini öne süren Prof. Küçük’e sert bir mektupla yanıt verdi’ diye bir haberin yayınlanmasına neden olmayacaktınız...

Çoktandır çeşitli ortamlarda adı geçtiğinde ‘tatsız bir şaka yapılmış’ gibi acıklı bir şekilde güldüğümüz Yalçın Küçük’e bu ‘hayat öpücüğü’nü bahşetmeyecektiniz.

***

Gördünüz mü yaptığınızı Abdullah Bey?

O deli saçması ‘Tekeliyet 2’ adlı kitabın, gazete manşetlerine tırmanmasına neden oldunuz.

Böylece uzun zamandan beri reklamın ‘iyisi’ ile ‘kötüsü’ arasında ayrım yapmayan bir ‘manken kız’ edasındaki Hoca’yı sevinçli bir telaşa, tatlı bir heyecana sürüklediniz...

Şu ana kadar toplumun önde gelen 3456 kişisini ‘Sabetayist’ ilan eden Hoca, sizin bu gazlamanızdan sonra kim bilir kaç kişiyi daha ‘Sabetayist’ ilan eder, hiç hesap ettiniz mi?

Şunu anlıyorum:

Belki siz Yalçın Küçük dendiğinde ‘Aydın Üzerine Tezler’ ya da ‘Küfür Romanları’ gibi size pek dokunmayan ‘aykırı’ kitapları anımsıyorsunuzdur.

Ama Abdullah Bey, derenin altından o kadar çok su aktı ki!

‘Dikkat çekmek’ diye bir hastalığa düçar olan Hoca, artık sizin bildiğiniz ‘sevimli haşarı çocuk’ değil.

Hocamızın durumu şudur:

Eskiden herkese sevimli gelen haşarılıklarının artık kimse tarafından ‘sevimli’ bulunmadığını fark edince tehlikeli oyunlar oynayarak eski güzel günlere dönmek isteyen bir türlü büyümemiş tipler vardır ya...

Hoca bugün işte bu durumdadır.

Hani Can Yücel, ‘Ne kadar rezil olursak o kadar iyi’ diye bir dize patlatmış ya...

İşte orada tarif edilen gibi bir şey...

***

Abdullah Bey...

Ülkemizin İslamcısı da, solcusu da, sağcısı da, ülkücüsü de, Kemalisti de maalesef ‘köken avcılığı’ adı verilen işe çok meraklıdır.

Çünkü bu memlekette adamın biri için ‘O Sabetayisttir’ diye bir balon uçurdunuz mu, iki şeyi garantilersiniz:

BİR: Bütün kulaklar size çevrilir.

İKİ: Sabetayist ilan edilen adamla ilgili yıkılmaz bir önyargı duvarı örülmüş olur.

Kimse çıkıp da ‘Bize ne kardeşim adamın kökeninden? Sen adamın izlediği siyasete baksana! O Sabetayist, bu Sabetayist! Peki memleketi batırmış nice Sabetayist olmayan adam ve kadın için ne diyeceğiz’ diye haykırmaz.

Çünkü bizim gibi memleketlerde en sağduyulumuz bile temel sorunlar hakkında esaslı siyasal analizler yapmak yerine olup biteni komployla açıklama kolaycılığına yatıverir.

‘Geri kalmışlığımız’ üzerine ortaya atılması gereken tezlerden biri de bu olmasın?

Neyse...

***

Abdullah Bey...

Şunu bilesiniz ki Yalçın Küçük, sadece sizi ve eşiniz Hayrünisa Gül’ü değil, Tarkan’dan Ata Demirer’e, Kaleci Rüştü’den Cem Yılmaz’a, Gülse Birsel’den Yılmaz Erdoğan’a birçok ismi ‘Sabetayist’ ilan etmiştir.

Hoca’nın gözü o kadar dönmüştür ki, bu satırların yazarı ‘fakir’ bile Sabetayist ithamından payına düşeni almıştır.

Evet, ‘Bozok Yaylası’nın bağrından kopup gelmesine rağmen bu ‘fakir’ de Yalçın Küçük tarafından ‘Yahudi’ ilan edilmiştir.

Hem de şöyle bir akıl yürütmeyle:

‘Hakan ‘Tagan’dan gelir. O halde Ahmet Hakan Yozgat İbranisidir’ falan filan...

Peki bu saçmalık karşısında biz ne yaptık?

Tabii ki güldük geçtik.

Ah Abdullah Bey ah...

Keşke siz de öyle yapsaydınız.

Ah keşke, ah keşke...

 
 
-- Başa
6 Özkök : Ben bir Sabetayistim! - internet haber
08 Haziran 2005 05:00  
Yalçın Küçük, bir çok kişinin "Sabetayist" olduğunu yazıyor. Ertuğrul Özkök de bunlardan biri. Fakat Özkök, Abdullah Gül gibi Küçük'ü fazla önemsemiyor. Çünkü...
     Ertuğrul Özkök, Prof. Dr. Yalçın Küçük'ün yeni kitabı "Tekeliyet - 2"ye girdi. Tıpkı Abdullah Gül gibi Sabetayist listesine giren Özkök, bunu fazla önemsemedi. "Evet ben bir Sabetayistim" isimli yazı bunu gösterdi.

Yazı : Ertuğrul Özkök
Kaynak :
www.hurriyetim.com.tr

KENDİMİN ve eşimin ‘Sabetayist’ olduğunu Yalçın Küçük sayesinde öğrendim.

Eşimin rahmetli babasının adı Hüdai idi.

Meğer ‘Hüdai’, Yahudilerin kullandığı bir isimmiş.

Eşimin erkek kardeşinin kızının ismi Elif.

‘Elif’ adı da, özellikle yurtdışındaki Türk Yahudilerinin en sevdiği isimlerden biriymiş.

Bana gelince adım Ertuğrul. Rahmetli babam bana, ‘Ertuğrul Gazi’ dolayısıyla bu ismi verdiğini söylerdi.

Yani Osmanlı’nın kurucu ailesinin adı.

Yalçın Küçük’ün ‘muhteşem’ teorilerine göre, adının, soyadının başında veya sonunda ‘Er’ eki bulunan herkes aslında Sabetayist’miş.

Yani bir tür ‘gizli Yahudi.’

* * *

Ben o nedenle bütün gizli Yahudileri Hürriyet Gazetesi’ne toplamışım.

Kimler mi?

Mesela Pakize Suda.

Mesela Hürriyet’in eski Ankara temsilcisi Sedat Ergin.

Mesela Hadi Uluengin.

İsimleri çoğaltabilirim.

Dün Milliyet Gazetesi’nde Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün Yalçın Küçük’e yazdığı mektubu okuyunca bu zırvalar aklıma geldi.

Ben farkında değilim.

Meğer Yalçın Küçük işi büyütmüş.

Abdullah Gül ile eşinin de Sabetayist olduğunu yazmış.

Abdullah Gül de buna fena halde içerleyip kaleme sarılmış ve ‘Sabetayist olmadığını’ anlatmış.

Yani, bu zırvaları ‘ciddiye almış’.

* * *

Bana göre büyük hata yapmış.

Gerçi, böyle saçmalıkların ‘bestseller’ olduğu bir ülkede yaşıyoruz, dolayısıyla en saçma şeyin bile ciddiye alınması gerekir diyebilirsiniz.

Ben, böyle ‘şeylere’ cevap vermenin tek etkili yolu bulunduğuna inanıyorum.

‘Alaya almak...’ ‘Ti’ye almak.’

Evet bunun dışında her cevap verme girişimi, bu saçmalıkları meşrulaştırmaktan başka işe yaramaz.

Ben geçmişte yazdığım yazılarda bunu yaptım.

Dışişleri Bakanı’na da bunu yapmasını tavsiye ederim.

* * *

Ancak bu olayda ciddiye alınması gereken başka bir nokta var.

Farkında mısınız, Yalçın Küçük çoğumuzu ‘savunma duygusuna’ itiyor.

Çoğumuzu ‘Ben Sabetayist değilim’ demek zorunda bırakıyor.

Tabii hepimiz biliyoruz ki, bu şifrenin gerçek anlamı şudur:

‘Hayır, ben Yahudi değilim.’

Bizim işte asıl bu duyguyu sorgulamamız gerekir.

Bize Amerikalı, Fransız, İtalyan, Yunan dendiği zaman böyle bir savunma ihtiyacı duymuyoruz da, ‘Sabetayist’ denince görünmez bir el bu refleksimizi neden harekete geçiyor? Korktuğumuz şey nedir?

Hadi gelin cesaretle bunun adını da koyalım.

‘Yahudi olarak damgalanma korkusu.’

Marksist olduğunu iddia eden bir yazarın verdiği en büyük zarar, 500 yıldan fazla birlikte yaşamış bir toplumun içine bu korkuyu düşürmektir.

* * *

Emin olunuz ki bu duygu ilerde yeni bir ‘iğneli fıçı ırkçılığının’ kaynağı olabilir.

İşte bu nedenle böyle zırvalara verilecek en güzel tepki, alaya almaktır.

Veya benim yaptığım gibi, hepimiz yüksek sesle ‘Evet ben Sabetayistim’ demeliyiz.

Böyle düşündüğüm için diyorum ki, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, bu zırvalıkları ciddiye alarak mektup yazmakla büyük yanlış yapmıştır.

* * *

Dün öğleden sonra Ahmet Hakan’la konuşurken, onun da bu konuyu yazdığını öğrendim.

Bir günde iki yazıyı buna ayırmak da fazla ciddiye almak anlamına gelecekti.

Ama dediğim gibi, benim ciddiye aldığım şey farklıydı.

Bizim önce bu duygunun iyi bir tahlilini yapmamız gerekir.

Yani diyorum ki, Abdullah Gül bir mektup da kendi iç dünyasına yazmalıdır.
 
 
 
-- Başa
7 Şener: Bu ülkede laikliğin teminatı AKP'dir - Milliyet - 7 Haziran 2005

      Başbakan Vekili Abdüllatif Şener, Türkiye’de laikliğin teminatının AK Parti olduğunu belirterek, "Laiklik kavramı, ülkemizin birliğinin, bütünlüğünün ve ortak anlayışının ifadesi olarak değerlendirilebilir ve ele alınabilir" dedi.
      Şener, partisinin TBMM Grup toplantısında yaptığı konuşmada, AK Parti iktidarının, dünya gerçeklerini gözeten, küresel değişimi kavrayan ve başarı ile yöneten politikalarının Türkiye’nin son yıllarda elde ettiği en büyük kazanım olduğunu söyledi.
      Bu önemli kazanıma en çok katkı sağlayanların AK Parti milletvekilleri olduğunu anlatan Şener, şunları kaydetti:
      "Dünyanın, dünle kıyaslanamayacak derecede duyduğu Türkiye ilgisi, tüm hastalıklardan arınarak her geçen gün daha da sağlıklı bir yapıya kavuşan Türkiye ekonomisi, elbette ülkemiz adına büyük bir kazanımdır.
      AK Parti, geçmişte örnekleri çokça olan, kendi yönetim dönemini kurtarmaya çalışan bir iktidar değildir. Türkiye’nin bugününü ve yarınlarını güçlü bir şekilde inşa etmeyi vatanseverliğinin bir gereği olarak gören siyaset anlayışının adıdır.
      Ekonomik politikalarda sahip olduğumuz duyarlılık, bu sorumluluk bilincimizin bir sonucudur.
      Polemiklere değil, gerçeklere ve gerekliliklere dayalı bir siyaset tarzını benimsiyoruz. Kolay ve faydasız olanı değil, zor ama faydası olanı yapıyoruz. Geçici makyajlar için değil, kalıcı iyileştirmeler için enerji harcıyoruz.
      Siyasetin en doğrudan etkisi, oluşturduğu toplumsal kültürdür.
      Siyaset konuştukça toplumda belli bir kültür oluşturur. Geçmişin siyaset tarzı-konuşma üslubu, kurumların ve bireylerin sürekli çekiştiği ve didiştiği bir yapı artık AK Parti ile gerilerde bırakılmıştır. Bizim konuşarak oluşturmaya çalıştığımız toplumsal kültür, didişmeye ve çekişmeye dayalı bir kültür değil, sevgiye, birliğe, beraberliğe, dayanışmaya dayalı bir kültürdür."
     
     LAİKLİK

      Geçmişin siyaset tarzını, bugünün Türkiye’sine taşımaya çalışan, bununla da yetinmeyip geleceğin Türkiye’sine dayatmaya çalışan anlayışları yadırgadığını anlatan Şener, "Özellikle bu anlayıştan bu ülke çok çekmiştir. Bizim milli kültürümüzün derinliklerinde çekişme değil, sevgi, kardeşlik ve dayanışma vardır" dedi. Mevlana, Hacı Bektaş Veli ve Yunus Emre’de sevgi, kardeşlik ve dostluğun görüleceğini anlatan Şener, sözlerini şöyle sürdürdü:
      "Onların oluşturduğu kültür bize bu ülkeyi vatan yapmıştır. Ancak günümüz Türkiyesinde tarihin geçmiş bir dönemine ait farklılaşmaya vurgu yapan, ayrışmaya vurgu yapan, çekişmeye vurgu yapan üslubu koruyan siyasiler olabilir, kurumlar olabilir. Bu kurumların temsilcileri bulunabilir. Ama bunların bu ülkeye hiçbir faydası yoktur. İyi şeyler yapmada, başarılı olmada, Türkiye’yi çağdaş medeniyet seviyesinin üzerine çıkarmada yarışmak her vatandaşımızın ve her kurumumuzun temel anlayışı ve görevi olmalıdır.
      Onun için AK Parti’yi laiklik ekseni etrafında eleştirmeye kalkanları da geçmişin siyasi üsluplarını bugüne taşıma çabası içinde olanlar olarak değerlendiriyoruz. Ve bu anlayışın terk edilmesi gerektiğini, Türkiye’nin bugününe, yarınlarına hiçbir faydası olmadığını ısrarla vurguluyoruz.
      Laiklik kavramı, bir ayrışma ve farklılık oluşturma anlamında değerlendirilemeyecek, kullanılamayacak ve istismar edilemeyecek bir kavramdır. Laiklik kavramı, ülkemizin birliğinin, bütünlüğünün ve ortak anlayışının ifadesi olarak değerlendirilebilir ve ele alınabilir. Bu ülkede laikliğin teminatı AK Parti’dir. Tüm anayasal kurumlarda olduğu gibi... Türk milleti ve kurumları adına konuşma, değerlendirme yapanların faydalı olmadan önce zararlı olmayı terk etmesi lazım. Zararlı olmayı terk etmenin yolu ise çekişmeye ve didişmeye dayalı, geçmişte kalmış bir siyasi üslubu bugünün Türkiyesine, geleceğin Türkiyesine taşımak değildir. Sevgi, kardeşlik, dostluk ve başarılı olmada yarışmak bu ülkede yaşan herkesin tarzı ve üslubu olmalıdır." Şener, Türkiye’nin bugününü ve geleciğini inşa etmeye, kalıcı politikalar oluşturmaya çalıştıklarını belirterek, "bu ülkede yaşayan her vatandaşımızın geleceğinin güçlü olmasını temin edebilecek politikaları ortaya koymaya çalışıyoruz" dedi.
      Şener, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın ABD ziyaretinden beklentilerinin, olumlu gündemin iki ülkenin de yararı doğrultusunda daha işlevsel bir hale getirilmesi ve böylece işbirliğine somut ivme kazandırılması olduğunu bildirdi.
      Şener, partisinin TBMM Grup toplantısında yaptığı konuşmada, dış dünyada her düzeyde yoğun temaslar gerçekleştirdiklerini ifade etti ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın ABD gezisi hakkında da bilgi verdi.
      Erdoğan’ın gezisinin, iki ülke ilişkilerinin pekiştirilmesi ile bölgesel ve uluslararası konularda yapılacak görüş alış-verişi ve işbirliği bakımından büyük bir önem taşıdığını kaydeden Şener, şunları söyledi:
      "Ziyaret vesilesiyle Türkiye-ABD ilişkilerinin özel niteliği teyit edilecek ve geleceğe dönük olarak iki ülke arasındaki somut işbirliği konuları ele alınacaktır. Ortak amaçları paylaştığımız, olumlu yönde büyük katkılar sağlayabileceğimiz konular, gerek nicelik gerek nitelik açısından yoğun bir gündem oluşturacaktır.
      Ziyaretten beklentimiz, bu olumlu gündemin iki ülkenin de yararı doğrultusunda daha işlevsel bir hale getirilmesi ve böylece işbirliğine somut ivme kazandırılmasıdır. Keza Türkiye ile ABD arasındaki ilişkilerin çeşitlendirilmesi ve özellikle ekonomik işbirliği bakımından mevcut potansiyelin harekete geçirilmesi de önceliklerimiz arasındadır. Bugüne kadarki temaslarımızda ABD yönetiminin de aynı iradeyi paylaştığını görüyor ve bu itibarla ziyaretin ilişkilerimize yeni bir ivme kazandıracağına inanıyoruz."
     
     KIBRIS

      Başbakan Erdoğan’ın ABD’de BM Genel Sekreteri Kofi Annan ile de bir görüşme yapacağını hatırlatan Şener, bölgesel ve uluslararası alandaki çeşitli gelişmelerin ele alınacağı bu görüşmede Kıbrıs konusunun da gündeme geleceğini söyledi.
      Şener, Kıbrıs sorununa BM çerçevesinde adil, kapsamlı ve kalıcı bir çözüm bulunması yönündeki kararlılıklarının teyit edileceğini ve bu yöndeki çabalara Türkiye’nin desteğinin devamının vurgulanacağını bildirerek, "Gelinen noktada beklentimiz, ilgili diğer tüm tarafların da bu konudaki sorumluluklarını yerine getirmesi ve çözüm sürecini teşvik eden bir yaklaşım içine girmeleridir" diye konuştu.
      Şener, bunun en etkili yolunun da çözüm yönünde ilkeli ve cesur bir tutum ortaya koyan Kıbrıs Türk halkı üzerindeki tecridin (izolasyon) kaldırılması ve bu konuda verilen sözlerin tutulması olduğunu söyledi.
      Konuşmasında Hükümetleri dönemindeki ekonomik verilere de geniş yer ayıran Şener, enflasyon, büyüme, yatırım, istihdam ve tarımsal faaliyetleri anlattı.
     
     AB

      Fransa ve Hollanda’da AB Anayasası’na "hayır" denilmesinin, Türkiye ile AB arasında 3 Ekim 2005 tarihinde başlaması öngörülen katılım müzakerelerine bir etkisi olmayacağını bildiren Şener, bu konunun AB’nin iç meselesi olduğunu söyledi.
      Şener, attıkları cesur adımlarla devasa bir başarıyı yakalamış bulunduklarını anlatarak, "bizimle aynı siyasi tercihi paylaşsın, paylaşmasın bu ülke ve millet için emek harcayan tek tek bütün bireylere, kurum ve kuruluşlara da Hükümetimiz adına şükranlarımı sunmak isterim" dedi.
      Şener, Avrupa’nın yükselen yeni yıldızının Türkiye olacağını ifade etti.
 
-- Başa
8 2- [byvlist] FW: ÇUKUROVA FACİALARI VE URFA’NIN KURTULUŞU - 2



Aylardan beri her türlü araçtan ve haberleşmeden mahrum olduğumuz için,
Vilayet dışındaki girişimlerden ve çalışmalardan  haberimiz olmuyordu.

Arasıra İstanbul'dan gelen gazeteler insana ümit verecek gibi değildi.
'Manda ve koruyucu bir devlet tercih ve seçimi' ile meşgul oluyorlardı.
Bunlar, hami (koruyucu) devletin ne demek olduğunu,
gelip Çukurova'da görmeliydiler !


Avrupa'nın içinde en çok sevdiğimiz,
insaniyetin, medeniyetin, hürriyetin koruyucusu ve yükselticisi kabul
ettiğimiz Fransızlar böyle olursa !....


Senelerden beri  Alsace-Lorraine için ağlayan Fransa,
Burada ikinci bir Almanya kesilmiş, yeni yeni Alsace-Lorriane ler icat
ediyordu.

Herhalde artık Fransızlarla ve bilhassa vicdanı kararmış Ermenilerle
mücadeleye başlamak zamanı geliyordu...


Erzurumla haberleşmek, buradaki vaziyetimizi , teşkilatımızı anlatmak;
hareket birliği ve bağlantı kurmak lazımdı.
Bu gayenin oluşması için Feke kazasını uygun buldum.
Feke'den ve civarından Erzurum'la haberleşmek mümkündü.
(Sayfa 32)



Bu gayeyle Feke Belediye Reisi Cezmi Bey'le görüştüm.
Derhal birlikte çalışmayı kabul ve her türlü fedakarlığa hazır olduğunu
bildirdi.
Develi kaymakamı Atıf Bey'le  gizli olarak haberleşmeye başladık.

Nihayet, benim bizzat Develi kazasına geçerek
Kuva-yı Milliye teşkilatına memuren oraya gelmiş olan kişilerle görüşmem
kararlaştırıldı.


Mustafa Kemal Paşa'nın Erzurum'dan Sivas'a geldiği haberi yayılmıştı.
Aziziye ve Develi çevresinde Kuva-yı milliye teşkilatı emareleri
hissedildiği biz zamanda,
benim Feke kazasına gitmek istemem Fransızların çok fazla dikkatini çekti.


Fakat engel  olmayı da uygun görmediklerinden
Fransız Teğmen Söbi'nin benimle beraber gelmesini teklif ettiler.
Kabul ettim.
Cemiyetimiz üyelerinden Muzaffer Bey de tercüman olarak bize katıldı.

Yolda Teğmen Söbi ile görüşürken bütün emellerini ve düşüncelerini
öğrenmiştim.
Bu adamın yegane emeli 10.000 Lira yaparak Fransa'ya dönüşünde geleceğini
garanti etmekti.
(Sayfa 33)


İnderesi'nde buluşunca, Cezmi beyle Söbi'yi tanıştırdım, görüştürdüm.
Haftada 300 Lira temin etmek üzere Söbi , Cezmi Beye 500 lira verdi.
Söbi artık kazanacağı 10.000 Liranın hayaliyle bize dost olmuştu.
Artık biz Türklerin faziletlerini , özellikle bize olan sevgisini anlatmak
için
Ermenilerin yalancılığından, hilekarlığından söz ediyordu.


Kuva-yı Milliye heyetinin Develi'den Fırakteyn köyüne geldiklerini haber
aldık.
Aramızda iki saat mesafe vardı
(Sayfa 34)


Görüşmemiz çok samimi oldu.
Bu fedakar ve azimli arkadaşları o kadar metin ve çelik ruhlu gördüm ki..
Ben Kozan'ın durumunu , Çukurova facialarını anlattım.
İntibah cemiyetinin gizli çalışmaları, emellerini söyledim.

Onlar da Çukurova dışındaki büyük, muazzam teşkilat ve girişimlere,
genel siyasete ve Heyet-i Temsiliye'nin ( Millet Meclisi öncesi)
kararlaştırılmasına dair bizi aydınlattılar.


O gece hayatımın en mesut gecelerinden biriydi.
Görüşmemiz tam bir anlaşma ile neticelendi.
Kozan İntibah Cemiyeti, o geceden itibaren  Müdafa-yı hukuk Cemiyeti adını
aldı.


Gönlüm hiç dönmek istemiyordu. Burada teneffüs edilen hava Kozan'da yoktu.
Oradaki kan kokan esaret havasına karşılık burada ,
pak, temiz, parlak bir hürriyet havası vardı.
Kozan havasına artık hissen dayanamayacak hale gelmiştim.


Fakat dönüşüm bu sefer bir görev halinde  bir zaruret halini almıştı.
Zamansız ve gereksiz bir şekilde takip ediliriz düşüncesiyle
Frasız teğmen Söbi ile Kuva-yı Milliye heyetinin o gün görüşmesini
kararlaştırdık.
(Sayfa 35)

(Sonra Söbi ile birlikte  geri dönüyorlar)



MAĞARA NAHİYESİ'NDE


Halkı genellikle Türk olan Mağara Nahiyesi'nin yüze yakın köylünün muhtar ve
ihtiyar heyetleri , Kıyarcık  mevkiinde bize karşılama töreni
hazırlamışlardı.
Söbi bu merasime hayret etti.
Türklerin Fransızlara karşı böyle bir gösteri tertip etmeleri görülmemiş bir
şeydi.


Söbi.bunları karşı .artık kendilerinin Fransız tebası ,
büyük ve muazzam bir devletin himayesine kavuşmuş bahtiyar (!) insanlar
olarak saymalarını söyledi. Nutkunu Muzaffer Bey tercüme ediyordu.


Benim de bu sözleri doğrulayacak şekilde bazı şeyler söylememin uygun
olacağını belirtti.
Ben de (Türkçe olarak halka) bütün özlem ve ıstırabımızı açıkladım.
Yapılan mezalimi ve bundan kurtulmak için hazırlanmak ve silahlanmak
gerektiğini
ve bu kara günlerin bir gün olup yok olacağını açıktan açığa söyledim.
Tabii ki söylediklerimi Söbi anlamıyordu.


Sinirine hakim olamayan ve mezalimin fecaatini duyan bazı dinleyicilerin
ağlamaları Söbi'nin dikkatini çekmiş olduğundan, ne söylediğimi Muzaffer
Bey'den  açıklamasını istedi.


Muzaffer bey de ;  Osmanlı hükümetinin bizi faydasız bir harbe sokup
mahvettiğinden ve evlatlarımızın, kardeşlerimizin  ,  batıl ve kazancı
olmayan bir dava uğruna öldüklerinden  bahsediyor ; ağlayanlar da çocukları
ve kardeşleri harpte şehit olanlardır, dedi.

(Sayfa 37)



Oradan Haçin'e  gittik. Haçin'e onbin kadar Ermeni toplanmıştı.
Ermeniler Söbi'yi alarak Ermeni okuluna götürdüler.
Daha sonra Muzaffer beyle beni davet ettiler.
Okulda ikiyüzden fazla Ermeni genci vardı.

Söbi her zamanki gibi aynı klişeyi orada tekrar etti.
Çukurova'nın Fransız toprağı sayılacağından bahseden  bölüme gelince
Ermeni gençler ellerini masaya vurarak:


- Çukurova Ermenistan'dır ! dediler.


Söbi çok üzüldü, karşılık vermedi.
Haçin'den ,  Söbi ile beraber memnuniyetle ve
orada beni karşılayacak felaketten habersiz olarak Kozan'a döndüm.
(Sayfa 38)


Daha atımdan iner inmez iki silahlı Ermeni fedaisini beni beklerken buldum.

- Tayarda'nın yanına gideceğiz, dediler.

- Niçin ? dedim

- Bilmiyoruz, diye cevap verdiler.

Karşı koymak anlamsızdı. Tayarda'nın  yanına gittim.beni çok soğuk bir
şekilde karşıladı:

- Sizin Kemalist olduğunuza ve halkı kışkırtıp tahrik ettiğinize dair
elimizde Müslümanlar tarafından verilmiş belgeler var.
Hakkınızda soruşturma yapıyoruz.
Sonuçlanana kadar tevkif edilmeniz ve gözetim altında tutulmanız , Bremon'un
emri gereğidir.
Evinizden dışarı çıkmayacaksınız.

Kendimi savunmaya dahi lüzum görmedim. Kozan'a bu defa büyük emellerle
gelmiştim.

Mutlaka bu da Ermeni oyunu ve düzmecesi olacaktı.
Esasen fazla düşünmeye de gerek yoktu.
Teşkilat genişledikçe er geç nasılsa ortaya çıkacak değil miydi ?
(Sayfa 39)


Benim için bir kurtuluş çaresi kalıyordu: Kaçmak !
Eşimin katılmasına imkan yoktu. Oğlum Timur doğmak üzereydi.

Fransızlar hediye ve paraya çok düşkündü. ( Fransızlara  rüşvet verip eşini,
annesine Mardin'e  yolluyor)
(Sayfa 40-41)


Hüseyin Bedrettin efendi isminde - Kozan Telgrafhanesi'nde yabancılarla
haberleşme memuru- bir kişi aleyhimdeki düzenleri , bana gizlice ihbar ve
açıklamak suretiyle insanlığını yaptı.

Kendisinin Gökdereliyan, Papaz Bagişa ve polis komiseri Haçic tarafından
zorla Ermeni komitesine girme ve benim katlime memur edildiğini,
bir çok mükafat vaadlerinde bulunulduğunu, bu işi yapmadığı ve açıkladığı
taktirde  ölümle tehdit edildiğini bildiriyor ve .
ne yapıp yapıp Kozan'dan savuşmamı söylüyordu.


Aslında  Fransız ve Ermeniler Türk olmayanlara karşı daha hoşgörülüydüler.
(Bedrettin efendi Arnavut)  Kendileri 'Ben memleketin çeşitli
yörelerindenim' diyenleri
ve  Müslüman olan unsurları Türk topluluğun dışında sayıyorlardı.

Türklere karşı aldıkları cephede onları da kendi taraflarına almak ve
Türk'ün imhasından sonra onları da birer birer tepelemek gizli emelleriydi.


Bu (suikast)  teşebbüsten haberim yokmuş gibi görünmeyi uygun buldum.
(Sayfa 43)



Tayarda tutuklanmam sebebini, hakkımda yapılan soruşturmayı  açıkladı
Mağara Nahiyesi'nde Türklerin bize gösterdiği karşılamayı  ve
benim orada söylediğim nutku Haçik Ermenileri haber almış.
(rüşveti aldığı için) benim iyiliğimi istediğini belirtti ve artık serbest
olduğumu bildirdi.

Benim Kozan'dan gitmemi arzu etmemekle beraber
Ermenilerin benim hakkımdaki dedikodularına son vermek üzere,
İngilizlerin boşaltıp  Fransızlara  teslim ettikleri  Maraş, Antep veya
Urfa'dan hangisine istersem gitmeme yardımcı olacağını bildirdi.
(Sayfa 45)


Ertesi gün  Develi kaymakamı Atıf Bey'e bir mektup yazdım,
Tayarda'nın teklifinden bahsettim. M.K Paşa'dan hareket için talimat
istedim.
Hemen cevap aldım.
Maraş, Ayıntap ve Urfa'dan  hangisine gidersem teşkilat için pek faydalı
olacağını ve vilayet seçiminin bana bırakıldığı bildiriliyordu.
Eskiden tanıdığım için Urfa'yı tercih ettim.

İstanbul genel Jandarma Kumandanlığı'nın emriyle ,
Urfa Jandarma taburu kumandanlığına tayin edildim.
(Sayfa 46)


Kozan'daki arkadaşlarımla vedalaşmam çok tesirli ve heyecanlı oldu.
Sanki ben kurtuluyorum, onlar da kalıyorlarmış gibi oluyordu..
Kozan'da çektiğim ıstırabın ateşi olmasaydı, belki Urfa'da bu kadar ateşli
ve hareketli çalışamazdım.
Sonradan ne yaptımsa, ne hizmet ettimse,
onu hep Kozan'da esaretin kanlı yumruğu altında öğrendim.


Nuri Çavuş beni sapa yollardan Kadirli'ye götürdü ki ,
yolda (ihbar edilen)  pusuya değil bir tek Ermeni'ye bile rastladım.
Ceyhan'da kaymakam İbrahim Beyle görüştüm.
Kendisinin Kuva-yı Milliye ile bağlantı kurması çok faydalı
olacaktı..katılmaya hazır bulunduğunu belirtti.
Daha sonra Ceyhan'da çok çalıştı ve
Almanların çekilirken Akdeniz kıyısında bıraktıkları iki obüs topunu buldu
ve
bunları daha sonraki mücadelelerde kullanarak çok önemli ve tesirli
hizmetler yaptı.

29 aralık 1919'da Urfa'ya ulaştım.
(Sayfa 47-48)


Güzel Urfa  şehri Fransız askerinin işgali altındaydı.
Şehir ağır bir kabus altında ıstırapla kıvranarak uyuyor gibiydi.
Kimsenin yüzü gülmüyor, bakışlarda derin ve ortak bir üzüntünün donuk yası
var.

En güzel ve en büyük evlerin üzerlerinde
Fransız bayrakları şiddetli ve asabi bir rüzgarla kopacak gibi sallanıyordu.

Kalbimde öyle coşkun bir isyan hissi ve bir ihtilal kini var ki..
Sanki bu güzel diyarın sahibi yokmuş gibi,
onu İngilizler alıyor, Fransızlara veriyor ;
dün İngiliz bayrağının sallandığı direkte bugün Fransız bayrağı şahlanıyor.
(Sayfa 49)


Burada Hz ibrahim'i ateşe attılar yanmadı. Ateş onu yakmadı !

Sizin getirdiğiniz bombalar, toplar, tüfenkler de bu halkı yakamaz !

Yanacak sizsiniz ! Sizden evvel gelenler de gidemedi, burada kaldı.
Vazgeçin, bu topraklar mukaddestir.

...

Çarşıda sürü sürü Fransız askerlerinin önüne düşmüş bir Ermeni rehber ,
Onları dükkandan dükkana götürüyor:

- İşte görüyor musunuz, bütün bunlar Ermeni mallarıdır.
Türkler gaspettiler ve şu gördüğünüz çarşaflı kadın yok mu ? O bir
Hıristiyan kızıdır.
Türkler kaçırdılar ve tanınmasın diye yüzüne kalın peçe örtüyorlar.

Bir-iki sene evvel bu şehir tamamen bir Ermeni şehriydi.
Bu Türkler dağlardan geldi.diyor.

Neferlerimizin bu tahrikler karşısında dişlerini gıcırdattığı
hissediliyordu.


Şimdi:

- Urfa'yı kurtarmak için ne yapmalıyım ? diyordum.

Urfa'da bulunan maliye müfettişi Faik Bey ve ceza reisi İsmail Hakkı Bey,
Sulh hakimi  Feyzi bey ile görüştüm.
(Sayfa  50-51)


Burada milli bir teşkilat yapmaya ve ayaklanma  hazırlamaya memur olduğumu
açıklayarak , hareket şeklim hakkında beni aydınlatmalarını rica ettim.

Her üçü de gerçekten övülecek bir samimiyet ve vatanseverlikle başvurumu
kabul ettiler.
Durumu bütün ayrıntılarıyla inceledik.


Benden önce Ali beyin  bir teşkilat yapmak istediğini fakat
Fransızlara ihbar edilerek hudut dışına çıkmaya mecbur kaldığını ,
Urfa'da geniş ve yaygın bir teşkilat yapmamın zor olduğunu anladım.


Urfa'da bulunan Siverekli  Ali Efendi beni mutasarrıf Rıza Beyle gizlice
görüştürdü. Her türlü yardım yapacağına söz verdi.

Yine Ali efendinin , kendisinden faydalanılacağı hakkındaki sözü üzerine,
Bavallı aşireti reisi Sait Bey'le  de bağlantı kurdum.
Diğer aşiret reisleriyle de irtibata başladım.
Bu incelememden çıkan sonuç:
Emrimde bulunan jandarma ile ansızın bir ayaklanma çıkarmak ve
aşiretleri de beraberinde sürüklemekti.
(Sayfa 52)


(Urfa'nın ileri gelenlerini teşkilatlandırıyor)
Aşiret reislerine yazdığım mektuplara cevap gelmeye başlıyordu.
Gazze aşiret reisi  Hacim Bey aşiretinin emre hazır olduğunu bildiriyordu.
Durumu 17 Ocak 1920 tarihli geniş bir şifre ile M.Kemal  Paşa'ya bildirdim.
(Sayfa 53)


Urfa'da 560 mevcutlu bir Fransız  karışık müfrezesi vardı.
Urfa'da ayaklanmanın arkasından Gazze aşireti demiryolu hattını derhal
kesecek;
Urfa , Suruç Arapkir istasyonları arasındaki telgraf hatlarını bozacak ve
Fransız müfrezesi  Urfa'da , ulaşımı kesilmiş bir halde kalacaktı.
Ayaklanma gününü  20 Ocak 1920 olarak  kararlaştırdık.
Durumu M. Kemal Paşaya bildirdim.


Ayaklanmayı başlangıçta Urfa'da jandarma başlatacak ve
Urfa'da bulunan 600 Rus tüfeğiyle bir çok Rus cephanesi,
28 Ocak 1920 sabahı serbest bırakılacak  olan mahpuslara ve eli silah tutan
gençlere verilecek
Ve bu ayaklanmayı ben idare edecektim.
(Sayfa 54)


Aşiret reislerine şu bildiriyi yazdım:


"
(Önce Adana'da gördüğü zulmü anlatıyor)
Fransız kumandanı  burada izleyecekleri siyaseti pervasızca söylüyor;
' Buradaki aşiret fertlerini para ile elde ederek reislerini ellerinden alıp
,
birer vesile ile  kendilerini Cezayir ve Tunus'a nakledeceğiz..yavaş yavaş
Diyarbakır, Sivas, Harput, Erzurum, Van, Bitlis vilayetlerini işgal
edeceğiz. '

Ey Aşiret reisleri !
Bilirsiniz ki 40 yıl önce (93 Harbinde) Ruslar doğu vilayetlerini Ermenistan
yapmak istiyorlardı. Eğer babalarımızın azim ve imanı olmasaydı bugün
mahvolmuştuk.
Dünyada İslamiyeti muhafaza eden özgür ve bağımsız ancak bizleriz.
Bugün İslamiyet ve vatan tehlikededir.
Siz ki bütün bir Hıristiyanlık alemine karşı Kudüs'ü koruyan  Selahaddin-i
Eyyubi Hazretlerinin torunlarısınız. (Kürtlere gaz vermek için sık
kullanılan bir yöntem)
İslamiyet ve vatan sizden ümit bekliyor.
İki günden beri Maraş'ta kanlı çarpışmalar oluyor.
Antep ayaklanmaya hazırlanmış bulunuyor.
Aşiretleriniz arasında bir anlaşmazlık varsa sonraya bırakıp ,
el ele vererek tek bir kütle halinde Fransızların ve Urfa'nın karşısında
görünmenizi rica ederim.
Urfa sizi bekliyor."
20 Ocak 1920
Ali Saib

(Sayfa 56)



Kilis Fransız Kumandanının Yayınladığı Beyanname Sureti:


6- Ne için taşıdığı araştırmaya lüzum görülmeksizin, üzerinde revolver
bulunan bir adam sorgusuz sualsiz kurşuna dizilecektir.
7- Bir kargaşalık olduğunda ölecek veya yaralanacak bir Fransız askerine
karşılık, yerliden iki adam kurşuna dizilecek ve bunlar kura ile
seçilecektir.
8- Bir evden silah atılırsa o ev yakılacaktır.
9- 'Osmanlı Hükümeti' memurlarının , böyle bir hal olduğunda, derhal hak
idare ve hakimiyetleri ellerinden alınacaktır.
10- Küçük bir olay olduğunda, sokaklar mitralyöz, bomba ve gazlı mermilerle
ateş altına alınacaktır.

Bu sırada Ayıntap (G.Antep), Maraş, Kilis, Adan ve Kozan'da
gizli ve açık, direniş ve kurtuluş hareketinin başladığına dair haberler
alıyorduk.
(Sayfa 59)



28 Ocak 1920 tarihinde kararlaştırılan , Urfa ayaklanmasının başarıya
ulaşması için bu harekata, Milli ve Anze aşiretlerinin her halukarda
katılmaları arzu ediliyordu.
Kararlaştırılan gün yaklaşıyor fakat Anze aşiretinden bir haber alamıyordum.
Milli aşiretinden  beklediğim cevap geldi.


Ali Saib Bey Kardeşimize,


.Düşünceleriniz, kararınız ve bu konudaki azim ve ciddiyetiniz uygun
görülmüştür.
Esasen Urfa'da herkesin beklediği de bundan başka bir şey değildir.
..Hazırlanıyoruz .
dini ve vatani görevimize , kararınıza uyarak katılacağımızın arzeder..
hürmetlerimizi sunarız efendim
26 Ocak 1920
Milli Aşireti reisi
Mahmut


Jandarma erlerini gayet iyi silahlandırmış ve techiz etmiştim.
Urfa'da bulunan 600 Rus tüfeğiyle bir çok milyon adet cephanenin derhal
dağıtılması için tertip almıştım.
Küçük küçük müfrezeler halinde şehri bir anda terk edip,
yardımcı yerlerimize çekilecektik.
(Sayfa 60-61)


26 Ocak akşamı hava açıktı.
Güneş renkten renge girerek bulutlar arasında muhteşem uykusuna çekiliyordu.
Urfa'ya mahsus bu asil ve kibar gurub kaşısında
Fransız bayrakları renkli birer yılan gibi direklerine sarılmış,
kendileri için hazırlanan gelecekten habersiz , sessiz duruyorlardı.


Gözlerim çöl tarafında, dışarıdan gelecek haberleri bekliyordum.
Özellikle, kendisine önemli bir vazife verilmiş Anze aşiretinden bir haber
yok.
Etrafa çıkardığım atlılar dönmemişti.

Akşam, yavaş yavaş yağan ince bir yağmur her tarafı siyaha boyadı.
Gece olmuştu, atlılar geldiler.

Anze aşireti çölde uzaklardaymış.
Kararlaştırılan vakitte yetişebilmelerine imkan yok.
Fazla kararsız kalamadım.
28 Ocak 1920 tarihinde kararlaştırılan ayaklanmayı,
31 Ocak 1920 Pazar gününe erteledim.
Derhal yakın aşiretlere ve Ayıntap ve civar Merkez Heyetlerine bildirdim.
(Sayfa 62)


Ertesi sabah, Urfa Fransız komutanından bir davet mektubu aldım.
Öğleden sonra saat dörtte Urfa'da bulunan
Fransız Albayı Norman şerefine verilecek çay ziyafetine bekliyordu.

Norman ertesi gün Diyarbakır'a gidecekti.
Kendisini götürmek üzere Diyarbakır'dan süvari teğmeni Halil Efendi
kumandasında on beş kişilik bir süvari müfrezesi gönderilmişti.

Çaylarımızı içer içmez,  dönmek üzere veda ederken
Norman özel bir görüşme için benim kalmamı rica etti.


Yan odaya geçtik, ayaktaydık. Norman:


- Aşiret reisleriyle haberleşerek ilişki kuruyor musunuz ? dedi.


Bu soru neden sorulmuştu ?
Derhal Adana jandarma komutanı Haşim Bey'i hatırladım.
Bu zat Bremon'un verdiği bir çay ziyafetinin ardından tutuklanarak
Beyrut'a götürülmüş ve orada hapsedilmişti.

Fransızlar çay davetini tuzak olarak kullanıyorlardı.
Benim tutuklanmam herhalde infilak doğuracaktı.
Bunu Fransızların anlamamasına imkan yoktu.
Bilhassa Norman ertesi gün , herhalde Urfa'ya doğru harekete geçmiş olan
aşiretlerin içinden geçip Diyarbakır'a gidecekti.
( Hazırlıkları inkar edip orayı terk ediyor ve Fransızlar tutuklamaya
cesaret edemiyorlar)
(Sayfa 63)


Fransızların, benim aşiretlere yazdığım beyannamelerden birini ele geçirdiği
muhakkaktı.
Artık Urfa'da durmak benim için mümkün değildi.
Teşebbüslerimin tamamen engellenmesi ihtimali vardı.
Tertipleri dışarıdan yapmak mecburiyeti doğmuştu.


O gece binbaşı İhsan, Şevket, baytar müfettişi Adil, Jandarma Teğmeni Hulusi
beylerle , Binbaşı ilyas beyin evinde toplandık.
Ortaya çıkan durumu etraflıca inceledik.
Bir gece önce havanın çok güzel olmasına mukabil bu gece müthiş bir yağmur
yağıyordu.

Yağmur gittikçe şiddetleniyor ve polis devriyelerinin düdükleri
bu fırtınalı gece içinde esrarengiz bir durum alıyordu.
(Sayfa 64)


Hemen o gece binbaşı İhsan, Şevket ve İlyas beylerle Adil Bey ve ben Urfa'yı
terk edecektik.
Teğmen Hulusi Bey Urfa'da kalacak, bizimle bağlantıyı devam ettirecek
ve özellikle  altı yüz Rus tüfeği ile bir buçuk milyon fişeği gözetim
altında tutacaktı.


Gece yarısı Urfa'dan çıktık.
Bu karanlıkta ve şiddetli yağmurun altında çıkış çok zordu.
Hiçbir yer görünmüyordu. Arasıra uzaktan köpekler havlıyor ,
tek tük ışıklar 'Yolunuz açık olsun ! '  der gibi kapanıp kısılıyordu.

Hareketimizden kimsenin haberi yoktu.
Yağmur devamlı yağıyor, ayağımızın altındaki çamur gittikçe derinleşiyor,
karanlık gittikçe koyulaşıyordu. Bu yaya yürüyüş çok zordu.


Hiçbir şey düşünmüyordum. Yalnız 'Bir kere çarpışsak' diyordum.
Bu çarpışma şimdiye kadar yaptığımız harplere benzemeyecek.
Buradaki milli hareketin, milli mücadelenin bir başlangıcı olacaktı.
(Sayfa 65)


Sabah oluyordu. Karaköprü'ye vardık.
(Sonradan anlaşıldığına göre, o sırada oğlum Timur dünyaya gelmiş)
Bu yedi kilometrelik mesafeyi , yağmur ve çamur çokluğundan beş saatte
alabilmiştik.

Durmayarak geçtik, kesintisiz yürüdük ve
akşam Bavallı aşiretinin köylerinden biri olan Yedikuyu bölgesinde Said Bey
bizi karşıladı.

Akşam üstü Albay Norman, muhafız Türk süvarileriyle birlikte aynı köye ve
bizim misafir bulunduğumuz eve geldiler.

Bizim o gece Urfa'yı terk ettiğimizden haberi olmayarak,
Diyarbakır'a gitmek üzere o sabah Urfa'dan hareket etmişti.
Aynı evde olduğumuzu kesinlikle bilmiyorlardı.

Said Bey, birbirlerine şiddetle düşman olan misafirlerini ustaca idare
ediyordu.
Norman horul horul uyurken, biz Said bey ve arkadaşlarla birlikte,
yandaki odada  hareket şeklimizi kararlaştırıyorduk.

Seyahatimizin ana hatlarını tespit ettik.
Siverek ve Diyarbakır'a gidecek,  tertipleri  bizzat aşiretler önünde
yapacak,
özellikle kolordu kumandanının düşüncelerini alacaktık.
Ayaklanmanın ertelenmesi bu bakış açısından daha isabetli oldu.
(Sayfa 66)


29 Ocak 1920 sabahı, Norman'ın hareketinden sonra
bizden aynı yöne, Siverek'e hareket ettik.
Ayaklanmanın ikinci bir tehire uğradığını aşiretlere bildirememiştim.
Bunun Teğmen Hulusi Bey yapacaktı.
İçimden 'Güzel Urfa , seni çok bekletmeyeceğiz' , diyordum.

Siverek'e 10 kilometre kalmışken,
karşı taraftan bir süvari müfrezesinin bize doğru yaklaşmakta olduğunu
gördük.

- Aşiret atlıları !

- Hayır, Süvari askeri.


Diye çeşitli tahminlerde bulunurken süvariler yaklaştı.
Bunlar Norman'ın muhafızlarıydı.

Norman bizi görünce hayretler içinde kaldı.
Karşılıklı durduk.
Tercümanlığını yapan Giritli İlhami'ye şöyle dedim:
(Sayfa 67)


- Albaya söyleyiniz, keşke biz Fransızları görmeseydik.
Yalnız duymakla yetinseydik.
Onları böyle gaspçı olarak memleketimizden zorla,
harple çıkarmak mecburiyetini duyduğumuz için esef duyuyoruz.

Fransızlara siyaseten değil, kalben ve vicdanen ve
milletimizin gerçek arzusuyla karşı çıkmış bulunuyoruz, dedim.


Albay acı bir tebessümle cevap verdi:

- (Türkler) Beş senedir hala harpten usanmadılar mı ?
Ben şahsen harbin karşısındayım.
Benim gibi Fransa'da pek çok harp aleyhtarı vardır.
İnşallah harp etmemize lüzum kalmaz, dedi.

- Çukurova ve Türk şehirleri boşaltılmadıkça,
Türk ve  Fransız kanının karşılıklı akıtılması kaçınılmazdır.

Bu durum devam ettikçe, elli sene buralarda dursanız, evlatlarımız yine
çarpışacaktır, dedim.


Ayrıldık.
Norman'ın , Siverek ahalisinin gösterdiği coşkunluk üzerine ,
(Diyarbakır'a gidemeden) dönmeye mecbur kaldığını , muhafızı subaydan
öğrendik.


1-2 şubat 1920 tarihinde Siverek'e vararak Cudi Paşa'nın misafiri olduk.
Her şekilde bize uymayı ve harekata katılacaklarını  temin ve taahhüt etti.

Urfa'dan çıktığımız haberi ertesi gün yayılmış.
Fransızlar heyecana düşmüşler.
Derhal belediye reisini çağırarak, Urfa'ya bir çok Fransız askeri
geleceğinden bahsederek, çeşitli sınıflar için yer ayarlamasını istemişler,
devriyeler çıkarmışlar, gösteriler yapmışlar
(Sayfa 68)


6-7 Şubat gecesi Diyarbakır'a vardık.
Geç geldiğimizden her taraf kapalı ve hava da pek bozuk ve yağmurluydu.
Geceyi bir hanın taş döşemeli bir odasında,
beş arkadaş birbirimize yaslanarak geçirdik.


Urfa'dan ayrılışımı duyan İstanbul'daki genel jandarma komutanlığı,
Diyarbakır alayına verdiği emirde , benim uygun bir yerde bulundurulmamı
istiyordu.

Buna gülmek mi yoksa ağlamak mı lazım geleceğini tayin edemem.
Memleketin durumuna gösterilen bu derece gaflet hayret vericidir.


Artık Urfa'ya dönecektik. 11 Şubat 1920'de Mardin'e vardık.
Urfa'ya ait bir çok bilgi aldık.
Anze aşireti şimendifer hattını tahrip etmiş ve harekat başlamış..
Diğer aşiretler de birer birer harekete geçmişler.
Hızla Urfa'ya dönmek icap ediyordu.
(Sayfa 69)


19 Şubat 1920 günü Badıllı aşireti reisi Sait Bey'in yanında toplanmak üzere
Siverek'ten Cudi paşa adına Siverek'ten birkaç yüz atlı ile gelecekler
ve orada bana katılacaklardı.

Viranşehir'den Sait Bey'in köyüne kararlaştırdığımız günde gidebilmek için
ıssız bir yolda  iki günlük yorucu ve uzun bir yürüyüş yapmak
mecburiyetindeydik.

Akşam Sait beyin köyüne yaklaştığımız zaman köyü bir ordugah halinde gördük.
Kuva-yı Milliye hazırlanmış ve emre hazır bir halde bulunuyordu...
(Sayfa 71)


20 Şubat sabahı Urfa'ya hareket emrini verdim.
Emir büyük bir neşe ile karşılandı.
Süvariler at oynatıyor, mızraklar parlıyor,
büyük bir düğün alayı halinde  Urfa'ya doğru ilerliyorduk.


Aşiretler arasındaki özel kin ve düşmanlıklar unutulmuş,
bir kardeş gibi yan yana  yürüyorduk.

Hükümeti tarafından terk edilmiş ve düşmana teslim olmuş bir millet
bu hareketle kendi varlığını gösteriyordu.
Yürüyüş kolunun ilerisinden berrak bir sütun gibi milli bir nağme
yükseliyor:


Urfalıyam ben özüm
Kulak ver dinle sözüm
Cümlemiz sana kurban
Evvel başta ben özüm


Diğer bir ses biraz öteden , daha titrek ve heyecanlı dalgalanıyor:


Urfalıyam bağlıyam
Yüreğimden dağlıyam
Kime dökem derdimi
Yar eliyle bağlıyam


Bu Urfa ağzı 'Hoyrat' lar , aşiretlerin
' Lü lü lü lü lü lü lü..' Nakaratlarıyla alkışlanıyordu.

(Sayfa 72)


Geceyi Karaköprü'de geçirdik.
Buraya Urfa'dan çıktığımız o yağmurlu ve çamurlu gecede gelmiştik

Yirmi iki gün sonra karanlık ışığa, o çaresizlik kudrete, o çekilme taarruza
dönmüştü.
Urfa uzaktan ve yakından sarılmış bulunuyordu.


Karaköprü sırtlarından Urfa gözüküyordu.
Urfa'ya karşı muntazam denilebilecek taarruz düzeni aldım.
Yanımdakilerin kısmen askeri talim ve terbiyeden yoksun olduklarını dikkate
alarak hepsini uygun şekilde parçalara ayırdım.

Urfa'da karşımızda, kuvvetli bir surette silahlandırılmış ve techiz edilmiş
ve bilinen kişilerden kurulu Fransız kuvveti vardı.

Herkesin gözü Urfa'da.

- Niye yürümüyoruz ?! Niye taarruz etmiyoruz ?! diye birbirlerine
soruyorlardı.

(Sayfa 73)



Fransız kumandana şu ültimatomu yazdım:


Urfa Fransız İşgal Kuvvetleri Komutanlığına:


.Mütarekename hükümlerine aykırı olarak gittikçe artan bu gaddarca ve
zalimce istilaya karşı , mukaddes haklarımızın alınması ve korunmasına
fiilen karar vermiş bulunuyoruz.

İşgalinizi şiddetle reddeder, yirmi dört saat zarfında Urfa'yı boşaltarak
gitmediğiniz taktirde kesin harekata başlayacağımızı ve dökülecek kanların
sorumluluğunun sizde olacağını bildiririz.
Hıristiyan vatandaşlarımızın her türlü hakkı korunacaktır.
20 Şubat 1920
Urfa ve çevresi
Kuva-yı Milliye Kumandanı
Namık (Takma adı)



Bu ültimatomu eline büyük bir beyaz bayrak vererek
Badıllı aşiretinden Mehmet isimli biriyle gönderdim.


Önümdeki alan açıktı.
Hakim bir noktadan dürbünümle Urfa'yı seyrediyordum.
Fransızların hastane ve civar binalar arasında koşuşturduklarını görüyordum.

Fransız kumandanı bir saat sonra şu cevabı verdi:

Yazınızı aldım.
Sizinle harp halinde değiliz.
Arazinizin boşaltılması ancak General Guru'nun (Gouraut)  emriyle olabilir.
İsyeğinizi bildirdim.
Cevabın derhal geleceğinden ümitliyim.
Urfa Fransız Siyasi hakimi
Sajo  (Sajeux)


Bu boş ve hiçbir anlam ifade etmeyen cevaba
iki saat sonra şiddetli bir karşılık verdim.

Aynı zamanda Urfa'da eli silah tutacak 1000 kadar Ermeni vardı.
Bunların Fransızlarla işbirliğini önlemek maksadıyla ve
heyecanlarını yatıştırmak için, mutasarrıf vasıtasıyla  Ermeni liderine şu
mesajı gönderdim:



Urfa Ermeni Murahhaslığına:

.eskisi gibi kardeşçe yaşamağa ve
Hıristiyan vatandaşlarımızın haklarını mukaddes haklarımız gibi korumaya
kararlıyız...

(Fransızlar) 24 saat sonunda Urfa'yı boşaltmadıkları takdirde
her cepheden Urfa'ya hücum edeceğiz.
Bu hücumlar sırf Fransızlara karşı yapılacak ve
Hıristiyanların canlarına ve mallarına dokunulmayacaktır.

Hiç birinizin korkmaması ve şüpheye düşmemesinin asıl arzumuz olduğunun
gereken kişilere bildirilmesini rica ederiz.
Urfa Kuva-yı Milliye kumandanı
Namık
(Sayfa 75)


DEVAM EDECEK

-- Başa
9 Cennetin Krallığı’na dair notlar - Saadettin Acar - 06.06.2005
Saadettin Acar
06.06.2005

Aslında kaç zamandır yazmaya niyetlenmiştim ama bir türlü oturup yazamadım. Kısmet bugüneymiş. Efendim mesele şu: Cennetin Krallığı adıyla bir film gösterime girdi. (Hâlâ gösterimde mi, bilmiyorum.) Filmi, meşhur Gladyatör’ün yönetmeni Ridley Scott çekmiş. Ayrıca filmde “Şarkın En Sevgili Sultanı” Selahaddin-i Eyyübi’ye de yer verilmiş. Yer verilmekle kalmamış, filmde baskın bir karakter de verilmiş büyük Selahaddin’e. İslama saygılı, ölçülü, kaliteli bir film vesaire... Filmle ilgili genel olarak söylenen bunlar. Biraz sonra bakacağız bunların doğru olup olmadığına, ama önce bazı genel tesbitler: Sinema modern zamanların en güçlü silahı ve doğrusu dünya sistemi bu silahı çok iyi kullanıyor. Mesela ABD’nin Hollywood sineması ile gönül ve zihinlerde yaptığı tahribat, diğer silahlarla yaptığından daha az değildir. Dolayısıyla her filimde, en masum gösterilenlerde bile, esaslı bir ideolojik boyut vardır. Kimisinde bu politik vurgular kendini apaçık gösterirken, kimisinde ise bunu ustalıklı bir biçimde saklamayı tercih ediyorlar. Bundan dolayı da artık savaşları fikir ve gönül boyutuna çekmeye çalışıyorlar. Yani artık savaş alanları zihinler olacak gibi... Silahlar da ses ve görüntü efektleri zırhlarının altına saklanmış halde. Yani anlayacağınız Haçlı savaşları şekil değiştirmiş durumda…

İşte Cennetin Krallığı filmi de, bana göre politik boyutu gizlenmiş, süret-i haktan görünüp bal gibi politika yapan bir film. Hatta daha da ötesi, Haçlı savaşlarının yeni versiyonunun tipik bir örneği… 

Biraz geç kaldığımı ve biraz da Ahmet Hakan’ca olacağını tahmin ediyorum ama yine de filmle ilgili görüşlerimi not etmek istiyorum (Hem böylelikle sevgili editörüm İbrahim Tenekeci’nin, filmle ilgili verdiği yazma görevini de yerine getirmiş olacağım.)

– Film eleştirmeni olmamakla beraber filmi teknik açıdan -genel anlamda- beğendiğimi söylemeliyim. Yani ses, görüntü, ışık vs. doğrusu, güzel. Özellikle sesleri çok beğendim. Ama aynı şeyleri senaryo için söyleyemem. Yani bu kadar büyük bir organizasyonun senaryosunda, özellikle yerel unsurlara biraz daha dikkatli davranılmasını beklerdim doğrusu. Mesela namaz sahneleri var ama bu sahnelerdeki namazın, tam olarak bizim namazımızı yansıttığını söylemek zor. Halbuki filmin taraflarından birinin ritüellerine azami derecede dikkat edilmişken, Müslümanların bu anlamda hassasiyetleri dikkate alınmadığını ifade etmek gerekir.

– Genel anlamda Selahaddin’e haksızlık etmediğini belirtmek lazım ama Selahaddin rolünün daha karizmatik bir oyuncuya verilebileceğini düşündüm film çıkışında. Bilmiyorum o savaştaki yaşı o kadar mıydı, fakat saçlarını siyaha boyattığı bu kadar sırıtmamalıydı.

– Filmde açıkça Müslümanlara bir hakaret ya da açıktan bir haksızlık yok ama genel anlamda din kurumuna bir eleştiri sözkonusu. Yani filmin ana teması sanki şöyle belirlenmiş: “Din genel anlamda insanları birbirine kırdırtıyor, bunun İslam ya da hıristiyanlık olması bir şeyi değiştirmiyor. Özünde din denilen kurum bütün kötülüklerin nedenidir.”

– Diğer bir ifadeyle filmin ana teması Tanrı inancına savaş açmaktır. Çünkü bu filmi seyrettikten sonra insanların kafasında oluşacak yegane fikir şudur: Şu Tanrı yeryüzünden elini çekse de, insanlar savaşmasalar, birbirleriyle barış içinde yaşasalar. Çünkü filmde iki taraf da -Müslümanlar da hırıstiyanlar da- Tanrı adına savaştıklarını ve bu savaşı Tanrının istediğini sık sık dillendiriyorlar. Dolayısıyla karşımıza savaş isteyen, yarattığı kullarının devamlı birbiriyle savaşmasını isteyen, sakat bir tanrı anlayışı çıkıyor. Kandan beslenen, kullarının birbiriyle boğuşmasından keyif alan bir Tanrı portresi. Filmin asıl tezinin bu olduğunu düşünüyorum: Eğer Tanrılar(!) olmasaydı insanlık barış içinde yaşayacaktı.

– Son tesbit de Nuray Mert’ten: “Objektif diye adı çıkan filmin, süper oryantalist klişeleri de cabası. Sadece en göze batanından söz edeyim: Kahramanımız, malum, bir asilzadenin sonradan keşfettiği gayrimeşru oğlu. Kudüs civarında babasının topraklarını miras olarak devraldığındaki sahne: Kurak bir çöl. Bizimki ‘medeniyet getiren Batılı’ olduğu için sorunu hemen teşhis ediyor: ‘Su’! Onca yıl orada yaşayan ‘yerliler’ belli ki bunu hiç düşünüp kuyu açmaya girişmemişler, bizimki işe koyuluyor, daha iki metrede su çıkıp, o çölü adam etmeye yetiyor. Durum bu, filmin ne kadar sıra dışı ve objektif olduğuna siz karar verin.”

 

-- Başa
10
Selahaddin Eyyubi Bakışı ve biz - Ali Haydar Haksal
Ali Haydar Haksal
06.06.2005

Hayatın seyrinde insana ufuk olan hayatın kendisidir. Hayatın kendi içinde rengi ve sürekliliği ve onun açtığı yol.

Epey bir zamandır elimden düşüremediğim ve bunca telâş ve koşturmada okumaya zaman ayırdığım Haçlı Seferleri Tarihi'nin 2. cildini bitirmiş bulunuyorum. Bir pazar gününün gün boyu koşturmalarımdaki yoğunlukta. Sabah erkenden gittiğim bir programda, eve döndüğümde kızım beni kapıda karşıladığında: "Baba divandan kanepeye hoş geldin!" esprisinin hoşluğuyla, yeni bir programım olduğunu söylemede ne denli güçlük çektiğimi Allah bilir. Böyle. Yeni programa gidiş gelişimde, okumaya ve bitirmeye o gün için ahd ettiğim kitabı nihayet bitirdim. Bitirdim, ama üzerimdeki yoğun duygunun bende yaşattıklarının izahı da güç. Bunun için gözlerimi ve duygularımın doluluğuyla saatlerce yatakta kıvrandım durdum. Gözlerime uyku girmedi.

Bizim kendi hayatımızın bize öğrettiklerinin yanında geleneğimizin ve tarihimizin bize öğrettikleri çok daha anlamlıdır. Bir millet, ruhuyla zalimdir diye ona zulmle karşılık vermek zulmün en koyusudur. Bir milleti yaşatan, büyüten ve var kılan, onu yönetenlerin âdil, hoşgörülü, geniş ufuklu oluşuna bağlıdır.

I. Haçlı seferlerinde Kudüs'ü işgal eden Haçlıların işledikleri zulüm ve soykırım tarihin derinliklerinde duruyor. Dönüp tarihe bakanlar, Haçlıların kan ve zulüm üzerine bina ettikleri bir başarının varlığı ancak 80-90 yıl sürebilmiştir. İslâmın kalbine girmeye gayret eden haçlılar, karşılarında İslâmın kahramanlarını görünce kendi dar kabukları içindeki zulümleriyle ancak bu kadar yaşayabilmişlerdir. İlginçtir ki Komünizm işgali ve zulmü de varlığını ancak 70 yıl sürdürebilmiştir. Bir millet kendisiyle buluşunca hemen aslına dönüveriyor.

Selahaddin'in yiğitliğinin arkasında ne vardı, onu hangi irade oraya kadar taşıdı bilmede yarar var. Nureddin Zengî'nin efsanevî yiğitliğinin, başarısının yanında kendisiyle birlikte yetişen kumandanların büyük rölü bulunuyor. Lider ve kahraman olmak veya doğmak, onu hazırlayan koşullara bağlıdır. Mısır'ın Haçlılar tarafından işgali, Selahaddin'in orayı yeniden ele alışı tarihin bir dönüm noktasıdır. Ama ondan daha önemlisi, yanında yetiştiği Nureddin Zengî ve Amcası Zirkuh Eyyubî onu hayata ve geleceğe hazırlayan bir tarladırlar. Bunlar yetmiyor. Hayatın çok daha önemli ayrıntıları bulunuyor. Bunların, zaman içinde önemi çok daha anlamlı oluyor.

Mısır'ın fethinde Selahaddin'e gelen bir gurur ve hırs duygusunu kıran ve önleyen, onun geleceğini ve ufkunu hazırlayan, veya önemli bir kırılmaya engel olan bir baba vardır. Mısır fethedilince artık kendi başına buyruk olması için etrafındakilerin kışkırtmalarına, pohpohuna ve gururuna bir an için kapılınca babasının şu çıkışı oldukça önemlidir.

"Selahaddin, efendisi Nureddin'in bu hiddetini haber alınca endişeye düşerek bütün ailesini en kıymetli kumandanlarını istişare için yanına çağırdı. Ailenin genç mensupları onun Nureddin'e kafa tutmasını tavsiye ettiler. Fakat Selahaddin'in babası ihtiyar Necmeddin Eyyub ayağa kalkarak, kendisinin ne bahasına olursa olsun efendisine sadakatten ayrılmayacağını söyledi; oğlunu harîs olmakla suçladığı gibi, yalnız kaldıklarında onu, bu hırsını açıkça gösterdiğinden dolayı da azarladı. Selahaddin babasının tavsiyesine uyarak Nureddin'e mutîane özürler dileyen bir mektup gönderdi. Nureddin de şimdilik onun bu mazeretini kabul etti."1

Müslümanlar kendi tarihlerini, geleneklerini, düşüncelerini yeterince kavrayamadıkları için, üzerlerine doğacak olan kurtuluş ışığını bile fark edemiyorlar. Bir fluluk, insanların hayatını ve geleceğini karartabiliyor. Genç kuşaklarımız bu zamanın anaforunda kendilerini fark edemiyorlar. Kapılıp gidiyorlar.

Her Selahaddin, yanıbaşında otorite ve sözü geçen bir baba bulamayabiliyor. Bulsa bile sözünü geçiremiyor. Hayat ve bizim ruhumuz ve toprağımız nice Selahaddinler doğuracak bir birikime, geçmişe sahiptir. Sorun bizim kendimizdedir.

1 Runciman Steven, Haçlı Seferleri Tarihi II. Cild çev. Fikret Işıltan, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1987. s. 329.

-- Başa
11 Suikastlerin izini takip edin..! - İbrahim Karagül - Yenişafak - 07.06.20050

11 Eylül'den iki gün önce öldürülen Ahmet Şah Mesud suikastinden sonra, uluslararası etkilere neden olan bütün suikastleri dikkatle sorguluyorum. 1 Haziran tarihli yazımda, Avrupa'daki anayasa krizini sorgularken, suikastlerin dünya politikasına nasıl yön verdiğini tartıştıktan sonra; "Mesud'u öldürenler, Refik Hariri'yi öldürenler, Şeyh Yasin'i öldürenler, Yaser Arafat'ı ölümüne kadar tecrit edenler aynı güçler. Başkalarını da öldürecekler!" demiştim. Bunda ısrarlıyım! Şah Mesud'dan sonra Afganistan ve Orta Asya'da dengeler kökünden değişti. Avrupa Birliği, Rusya ve Çin'in ABD'nin bölgedeki nüfuzunu kırmaya dönük çıkışı hezimete uğradı.

Şeyh Ahmet Yasin'in gaddarca şehid edilmesinden ve Yaser Arafat'ın tecrit edilip ölüme gönderilmesinden (bir iddiaya göre zehirlenmesinden) sonra ABD ve İsrail, Filistin'de yıllardır yapamadığı şeyi yaptı; yeni bir yönetici elit/rejim oluşturdu. Arafat'ın ve Şeyh Yasin'in sağlığında yapamadığı rejim değişikliğini Filistin halkının iki önderi öldürüldükten sonra yapma imkanını buldu. Nitelik olarak Afganistan'daki rejim değişikliğinden hiç de farklı olmayan bir dönüşümü dayattı ve başarılı oldu.

Lübnan'da eski Devlet Başkanı Refik Hariri öldürüldükten sonra bu ülkedeki Suriye varlığının sonu geldi. Şam, İsrail'e karşı en stratejik açılımı olan Lübnan'ı kaybetti. Ukrayna ve Gürcistan'da olduğu gibi Lübnan'da da renkli devrim senaryoları uygulandı ama başarılı olamadı. Hariri'nin Suriye tarafından öldürüldüğü yönünde küresel bir konsensus oluştu. BM'nin ve birçok ülkenin uluslararası soruşturma taleplerine rağmen Hariri suikastiyle ilgili hiçbir ciddi veri elde edilemedi.

Hariri'nin öldürülmesinden sonra Beyrut'un özellikle Hristiyanlar'ın yaşadığı kesiminde hemen her hafta bombalar patladı, insanlar öldü. Dini ve etnik açıdan hassas olan Lübnan'ı karıştırmak için her türlü provokasyon deneniyor. 3 Haziran'da yine Lübnan'da Suriye karşıtı gazeteci Samir Kasir bombalı saldırıyla öldürüldü. Genel seçimlerin ilk aşaması olan Beyrut'taki seçim gününden hemen önce Suriye karşıtı bir gazetecinin öldürülmesi beklenen sonucu doğurdu ve Şam'a yönelik öfke biraz daha tırmandı. Lübnan seçmenleri ABD ve İsrail ile yerli olanlar arasında bir tercih yaparken Suriye öfkesi seçmenlerin tercihlerini yönlendirmek için kullanıldı.

Seçimlerin ikinci aşamasında Hizbullah-Emel koalisyonu ülkenin güneyinde tam anlamıyla zafer kazandı. Suriye'ye yönlendirilen öfkenin yeterince etkili olup olmadığı seçimin tamamlanmasıyla ortaya çıkacak. Seçim sonrası Hizbullah'ın silahsızlandırılmasına yönelik süreç ivme kazanacak. Yeni suikastler işlenecek, yoğun siyasi, askeri ve psikolojik operasyonlar yapılacak. ABBD-İngiltere-İsrail cephesinin Irak'tan sonra Suriye ve İran'ı hedef aldığı, her gün yeni stratejilerle bu iki ülkeyi yıprattığı ortada. Son günlerde özellikle Türkiye'de Suriye'ye yönelik yıpratıcı kamuoyu çalışması da dikkat çekici.

Suriyeli Kürt kökenli Şeyh Muhammed Maşuk el Haznevi'nin öldürülmesi öncekilerden çok da farklı olmayan bir suikast olarak beklenen etkiyi gösterdi. Laikliği ve dinler arası diyaloğu savunan, Irak'taki direnişçileri terörist olarak nitelendiren Haznevi'nin 10 Mayıs'ta Suriye istihbaratı tarafından kaçırıldığı, 30 Mayıs'ta da işkenceyle öldürüldüğü iddia edildi. Suriye ise Haznevi'yi kaçıran 5 kişinin yakalandığını duyurdu. ABD ve BM yine soruşturma istedi. Suikastten sonra dünyanın birçok ülkesinde Kürtler gösteriler yaptı. Suriye'nin Kamışlı bölgesindeki karışıklıklar hala devam ediyor. Geçen yıl da Kamışlı da bir ayaklanma girişimi patlak vermiş, Türkiye-Suriye sınırları bile kapatılmıştı. Tıpkı bugünkü gibi.

Ebu Gureyb Cezaevi'ndeki işken ve tecavüzlerle ilgili şok bilgileri vererek dikkatleri üzerine çeken Seymour Hersh, New Yorker dergisinde 21. Haziran 2004'te dikkat çekici bir yazı yazmıştı. İsrail'in Kuzey Irak'taki çalışmalarını konu alan sekiz sayfalık yazı, Türk-Amerikan ve Türk-İsrail ilişkilerinde ciddi gerilimlere neden oldu. Amerikalı, İsrailli, Avrupalı ve Türkiyeli istihbarat kaynaklarına dayanan Hersh özetle, "İsrail'in İran ve Suriye'de operasyonlar yaptığını, bunun için yüzlerce istihbarat mensubu ve askeri yetkiliyi Kuzey Irak'a gönderdiğini, Suriye/Kamışlı'daki ayaklanmaları İsrail'in tezgahladığını, Kuzey Irak'ı büyük bir askeri merkez olarak düşündüğünü, İsrail'in seçkin komando birliği Mistaravim'in Kürt komandoları eğittiğini, bu birimleri Irak içindeki direniş liderlerine yönelik saldırıda kullanmayı amaçladığını, Kürtler'i Şii ve Sünni direnişine karşı bir güç olarak gördüğünü, "B Planı" adıyla yürüttüğü Kuzey Irak'taki faaliyetlerinin Türkiye, İran ve Suriye'yi rahatsız ettiğini, İsrail'in bölgede bağımsız ve kendine yakın bir Kürt devleti için çalıştığını, bu tezinin ABD yönetiminde Paul Wolfowitz'in başını çektiği birimlerce desteklendiğini, aslında bu çalışmalara 1996-97'lerde başladığını (Türk-İsrail ekseni ile), İsrail'in eğittiği birimleri İran, Suriye ve Türkiye'ye karşı kullanmayı amaçladığını" belirtmişti.

Suikastleri Suriye'ye bağlamak için ilk bakışta ciddi göstergeler mevcut. Ancak, tıpkı Şah Mesud suikastinde olduğu gibi, yine yanılmayalım. Suikastlerin sonuçlarının istisnasız Suriye'ye zarar verdiği apaçık ortada olması, ABD ve İsrail'in politikalarıyla örtüşmesi tuhaf değil mi? Burada kimseyi günahlarından arındırmaya çalışmıyorum. Ancak, Beşşar Esad'ın eşi Esma Esad'ın internet yazışmalarını bile izleyen, Şayh Yasin ve Abdülaziz Rantisi gibi liderleri dünyanın sessiz bakışları arasında öldüren ve hiçbir tepkiyle karşılaşmayan, Arafat'ı ABD ile birlikte mezara gönderen, Kamışlı ve K. Irak'taki çalışmaları herkesçe malum olan ve dünyayı Suriye'ye yok etmeye çağıran İsrail istihbaratının suikastlerde hiç mi rolü yok?

Yakında yüz yeni görüntüsü yayınlanacak olan Ebu Gureyb cinayetlerini, katliamları, Guantanamo'daki işkence ve Kur'an'a saldırıları, İslam dünyası Kur'an'a hakaretleri kınarken Büyük Ortadoğu Projesi'nin büyüsüne kapılan STK'cıların şüpheli sessizliğini, Af Örgütü'nin gündeme getirdiği gizli işkence kamplarını, Bağram'daki Guantanamo'yu hatırlatmama gerek yok. İnsani olan her şeye savaş açanların, bu suikastler sonrası son derece insani tepkiler vermeleri beni tiksindiryor.

Suikastleri izleyin ve sorgulayın! Çünkü, işgalin her yeni aşamasından önce yeni suikastler gelecek...!

-- Başa
12 'Sabetayist değiliz' mektubu - Milliyet - 7.06.2005

Prof. Dr. Yalçın Küçük'e, "Gül ve eşi Sabetayist olabilir" iddiasına karşılık bir mektup yazan Dışişleri Bakanı, "İddiaların tümü yalandır. Daha ciddi yaklaşmanızı beklerdim" ifadesini kullandı


 Aydın Hasan - Ankara


Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, "Tekeliyet - 2" isimli kitabında, kendisi ve eşi Hayrünnisa Gül'ün Sabetayist olabileceğini iddia eden Prof. Dr. Yalçın Küçük'e mektup gönderdi.
İddiayı yalanlayan Gül, Küçük'ten, siyasi hayatı tarihe doğru not etmesini istedi.
Küçük, kitabının 272. sayfasında, 28 ve 29 Kasım 2002 tarihli Milliyet gazetelerinden aldığı 2 fotoğrafa yer verdi.
TBMM Başkanı Bülent Arınç'ın, kızlık soyadı "Tay" olan eşi Münevver Arınç'ın 1978'deki başı açık hali için "İşte üniversiteli Münevver Hanım" denildi. İkinci fotoğrafta ise kızlık soyadı "Özyurt" olan Hayrünnisa Gül, 1980'de başı açık haliyle görülüyor.
Kitabın "TAY AND OZYURT" başlıklı bölümünde ise şu ifadeler yer aldı: "Her iki fotoğraf da, 12 Eylül darbesinden hemen öncesine işaret ediyor; fotoğrafları çektirdikleri günün ertesinde başlarını örttüklerini düşünemeyeceğimize göre, başlarını, başlarında Orgeneral Evren ile Orgeneral Ersin'in olduğu darbe örtmüştür(...)
Demek eylülist politikalar yerleşiyor ve kariyer açıyordu: Tay ve Özyurt, bu yeni kariyeristlerden koca buldular ve başlarını örttüler."
Küçük, Hayrünnisa Gül'ün Sabetayist olabileceği iddiası için de şu değerlendirmelerde bulundu:
"Nisa adının başında ve sonunda bulunan ekleri önemsemiyoruz, ayrıca hayr da açıklanması kolay bir ön-ek durumundadır; Hayrünnisa olsa da yabancılık çekmiyoruz."
"Burada önemli olan Nisa adıdır; tiyatro sanatçısı Nisa Serezli nedeniyle bilinen bir isimdir, İbranicede de olup tomurcuk anlamındadır... Şimdi liseli kızlar türban giyiyorlar; Nisa Oz'un ise eylülist darbeden önce türbansız olduğunu görüyoruz."

'Sabetayist olabilirler'
Arınç ve Gül için de Sabetayist olabilecekleri iddiası yer alan kitabın 283. sayfasında, "... A. Cumhur Gül, Nisa Hanım ile dest-i izdivaç eylemiş bir şahıstır.(...)
Oğluna da, Mehmet Emre adını layık gören Gül'ün Kayserili olması güçlü ihtimaldir; Ecevit'in doktoru olarak tanınan Profesör T. Zileli ile yine Ecevit'in bir zamanlar en sadık elemanları arasında iken sonra ihanetle suçlanan H. Özkan da Kayseriliydiler, sabetayist olmaları mümkündür" ifadeleri kullanıldı.
5 Mayıs'ta Küçük'e mektup gönderen Gül ise yazılanlara tepkisini şöyle dile getirdi: "Tekeliyet isimli kitabınızda şahsım ve eşimle ilgili iddialar içeren bölümleri büyük bir üzüntü ile okudum. Bahsi geçen iddiaların tümü yalandır.

'Yardım edebilirdim'
Sizlerin bir bilim adamı olarak insanlar için çok hassas olan bu konulara daha ciddi yaklaşmanızı beklerdim... Kaldı ki sizin her türlü sorunuza cevap verebilirdim. Çalışmalarınızda gerekli kaynaklara ulaşmanız noktasında elimden gelen yardımı da yapardım."

'Doğru not edin'
Gül, mektubuna şöyle devam etti: "Kitabınızda bu haksız iddiaların bugünkü vahametinin ötesinde, gelecek nesillerin bilgilendirilmesi noktasında da yanlış kanıların oluşmasına neden olacağını sizler de takdir edersiniz sanırım.
Bugünün siyasi hayatını, tarihe doğru not etmekle görevli olan sizlerin, toplum nazarında önemli mevkilerde bulunan şahsiyetler için daha hassas, delilli hareket etmeniz gereğini vurgular, sonraki çalışmalarınızda bu hususu gözeteceğinizi ümit eder, başarılar dilerim."

Sabetayistlik nedir?

Osmanlı döneminde İzmir'de Yahudi hahamı olan Sabetay Sevi, 1665'te kendini Mesih ilan etti. Yahudi din adamları onu hain ilan etti. Yargılandı, idamdan kurtulmak için Müslümanlığı seçti. Bu görünüşte bir Müslümanlıktı. İzmir ve Selanik'te yoğunlaşan cemaati, uzun yıllar dış görünüşte Müslüman, içte Sabetay inancına sahip bir hayat sürdü. Cemaat, cumhuriyet döneminde kapalı yapısından zaman içinde sıyrıldı.

Hosted by www.Geocities.ws

1