1- 3- [byvlist] FW: ÇUKUROVA FACİALARI VE
URFA’NIN KURTULUŞU - 3
2- İstanbul’u nasıl aldık? - Milli Gazete - İbrahim Tenekeci
3- Dışarıda Adam Okutmak Galatasaray Robert'e karşı- Mehmet Şevket Eygi - milli gazete
5- Ahmet HAKAN'dan Ah Abdullah Bey ah Sabetayist - Hürriyet - 8 Haziran 2005
6- Özkök : Ben bir Sabetayistim! - internet haber
7- Şener: Bu ülkede laikliğin teminatı AKP'dir - Milliyet - 7 Haziran 2005
8- 2- [byvlist] FW: ÇUKUROVA FACİALARI VE URFA’NIN KURTULUŞU - 2
9- Cennetin Krallığı’na dair notlar - Saadettin Acar - 06.06.2005
10- Selahaddin Eyyubi Bakışı ve biz - Ali Haydar Haksal
1- Suikastlerin izini takip edin..! - İbrahim Karagül - Yenişafak - 07.06.20050
12- 'Sabetayist değiliz' mektubu - Milliyet - 7.06.2005
--
Başa
4 Erdoğan'ın ABD ziyareti, AB'deki psikolojik çöküntü, tarihin çağrısı! - İbrahim Karagül - Yenişafak - 8 Haziran 2005
Avrupa Anayasası'nın reddinin yol açtığı kriz, sadece Avrupa Birliği'nin küresel vizyonunu yaralamakla kalmadı, dünya çapında siyasi depremlere yol açmaya başladı. AB'nin küresel aktör olacağına ilişkin umutların zarar görmesi öncelikle Amerika'nın önünü açtı. Washington'ın bütün uğraşısı kendisinden başka bir gücün sahne almasını engellemeye yöneliktir. Donald Rumsfeld'in, AB'deki krizden hemen sonra Çin'e yüklenip, bu ülkenin "tehdit altında olmamasına rağmen bu kadar silahlanmasının ABD'yi endişelendirdiğini" açıklaması dikkat çekici. Sanki dünyanın dört köşesini askeri üslerle donatan ve her yere saldıran ABD tehdit altındaymış gibi… ABD ve İngiltere, Avrupa'daki psikolojik çöküntüyü besleyen ve bundan sonuna kadar yararlanan iki ülke. Fransa ve Hollanda'daki referandumdan sonra Tony Blair hükümetinin İngiltere'de yapılması beklenen referandumu rafa kaldırması, bununla kalmayıp, İngiliz dış politikasının artık AB'yi eksen almayacağını ilan etmesi, Avrupa'yı artık uğruna mücadele etmeye değer bulmadığını ortaya koyması dikkatle değerlendirilmeli. Ancak şu bir gerçek ki; İngiltere hiçbir zaman AB ortak dış politikasını eksen almadı. Ortadoğu'da, Balkanlar'da, Kafkaslar ve Orta Asya'da, enerji savaşında, Türkiye konusunda, 11 Eylül sonrası İslam dünyasına yönelik stratejilerde, terörle mücadele adıyla kamufle edilen küresel güvenlik kabusunda AB ile değil, Amerika ile hareket etti. Bugün dünyayı dize getiren kabusun altında ABD, İngiltere ve İsrail'in ortak imzaları var. İngiltere, hiçbir zaman gerçekten AB uğruna çaba harcamadı. Sadece ve sadece AB'yi Alman-Fransız ekseninden uzaklaştırmak için uğraştı. Amerika ile birlikte Avrupa merkez güçlerinin dizginlerini elinde tutmak, bu güçlerin inisiyatif alıp sahnede yer almasının önüne geçmek için çalıştı. AB'yi Avrupa'nın meydan okumasından kurtarıp Anglo-Amerikan cephenin hegemonya arayışında bir araca dönüştürme yönünde politikalar uyguladı. ABD ve İngiltere'nin Türkiye'nin üyeliğine yükledikleri misyonun bundan başka açıklaması yok. Fransa'daki referandum ABD ev İngiltere'ye, AB'yi dağıtmak, yıpratmak için tarihi bir fırsat verdi ve onlar bunu en elverişli şekilde kullanıyorlar. Avrupa, bu psikolojik çöküntüyü atlatamaz, birlik içinde oluşacak ayrışmaları önleyemez, birliği ABD ve İngiltere'nin tek yanlı politikalarına karşı savunamazlarsa, Kıta Avrupası ABD ve İngiltere karşısında Soğuk Savaş sonrası ikinci yenilgisini almış olacak, 11 Eylül saldırılarıyla jeopolitik açılımı darbe alan AB içinde bundan sonra iki Avrupa gücü ortaya çıkacak. Biri Kıta Avrupası, diğeri Anglo-Sakson Avrupa. Bu da, birliğin çözülmesi anlamına gelecek. Böyle bir durumda Avrupalı merkez güçler, ABD'nin engellemelerine rağmen Rusya ile, Asya ile yakınlaşmaya çalışacak, Ortadoğu'da daha hırçın politikalar izleyecektir. Başbakan Tayyip Erdoğan, işte tam bu kritik zamanda ABD'yi ziyaret ediyor. Başbakan'la aynı dönemde Blair'in de ABD'de olması dikkat çekici. İngiliz yönetimi, ziyaretin gündemini "yoksullukla mücadele" ve "küresel ısınma" konularında Bush'u ikna etmek olarak açıkladı. Kargaların bile güleceği bir açıklama… İki müttefikin temel gündemi Avrupa Birliği'ni nasıl tarihin çöplüğüne atılacağından başka bir şey değil. ABD'nin Türkiye'ye bu çerçeveden baktığı bundan sonra daha net ortaya çıkacaktır. Başbakan'ın ziyareti Türk-Amerikan ilişkilerindeki soğukluğu giderebilecek mi? İki ülke arasındaki sıkıntıların karşılıklı yanlış anlamalardan ve Irak işgaline karşı oluşan duygusal tepkiden kaynaklandığını düşünenler için evet. Ama, sorunların daha derin olduğunu, gelecekte ABD ile daha temel anlaşmazlıkların yaşanacağını öngörenler için hayır. ABD-İngiltere-İsrail cephesinin yeni Ortadoğu tasarımının sadece Irak ve Kuzey Irak konusunda değil, başka konularda da Türkiye'de endişeye neden olacağı görülecektir. Türkiye'de oluşan hava, ilişkilerin aslında hiçbir zaman olmayan "stratejik ortaklık" seviyesine yeniden çıkarılacağı şeklinde. Bu iyimser havanın gerçeklerden ziyade beklentilerden beslendiği ortada. AB'de yaşanan psikolojik çöküntü Türk dış politikasında ABD ve İngiltere'nin beklediği sonuçları doğurmamalı. Bu, Türkiye'nin yeniden Türk-İsrail eksenine hapsolması anlamına gelecektir ve Türkiye son yıllarda edindiği bütün kazanımlarını, tıpkı 1991-2000 arası yaptığı gibi, hoyratça harcamış olacaktır. Türkiye bunun bedelini çok ağır ödedi, hâlâ da ödüyor. Türk dış politikasını ABD'nin Ortadoğu/İslam dünyasına yönelik "demokratik reform" projesine endekslemek, çok ciddi bir değerlendirme hatasıdır. Çünkü böyle bir proje yok. Hanry Kissinger'ın 2 Haziran'da yayınlanan şu sözleri gerçeğin ne olduğunu net bir şekilde açıklıyor: Amerikan-Hindistan İşadamları Konseyi'nde konuşan Kissinger, dünyanın 19. yüzyılda Çarlık Rusyası ile İngiltere arasında yaşanan "Büyük Oyun"un modern versiyonu olan büyük bir enerji savaşına doğru gittiğini, bu savaşın bir çok toplum için ölüm kalım savaşı olacağını, büyük güçler arasındaki bu yarışın 19. yüzyılı tekrar yaşatacağını, nükleer güçlerin arttığı günümüzde böyle bir yarışın felaket olacağını, nükleer güçlerin bir araya gelerek küresel enerji kaynakları ve ulaşım koridorları üzerinde nasıl bir diyalog sağlanacağına karar vermeleri gerektiğini belirttikten sonra demokrasiyi yaymanın Amerika için gerçek dışı bir hedef olduğunu söyledi. 21. yüzyılın dünyası, değerler üzerine kurulmuyor. 21. yüzyılın dünyası güç, sömürge ve güvenlik stratejilerine göre şekillendiriliyor. Bu yarışta hiçbir ittifak kalıcı olmadığı gibi hiçbir dostluk da sağlam değildir. Türkiye'yi ve dünyayı 20. yüzyılın kavramlarıyla anlama ve yönlendirme dönemi kapandı. "Stratejik ortaklık" gibi geleneksel ilişki biçimleri de tarihe karıştı. Türkiye artık hiçbir şekilde ABD için Soğuk Savaş döneminde üslendiği misyona benzer bir rolü hazmedemez. Avrupa için de, başka güçler için de… Tarih bu ülkeyi kendine çağırıyor, bölgesine... Artık bundan başka stratejik değer tanımlaması, dış politika gerçekliği olmayacak!
| ||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
İŞTE
bunu yapmayacaktınız Abdullah Gül Bey... ‘Yalçın
Küçük, Abdullah Gül’ü kızdırdı... Gül, kitabında kendisinin ve eşinin
Sabetayist olabileceğini öne süren Prof. Küçük’e sert bir mektupla yanıt
verdi’ diye bir haberin yayınlanmasına neden
olmayacaktınız... | ||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
| |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
| Ertuğrul Özkök, Prof. Dr. Yalçın Küçük'ün yeni kitabı
"Tekeliyet - 2"ye girdi. Tıpkı Abdullah Gül gibi Sabetayist listesine
giren Özkök, bunu fazla önemsemedi. "Evet ben bir Sabetayistim" isimli yazı bunu gösterdi. Yazı : Ertuğrul Özkök Kaynak : www.hurriyetim.com.tr KENDİMİN ve eşimin ‘Sabetayist’ olduğunu Yalçın Küçük sayesinde öğrendim. Eşimin rahmetli babasının adı Hüdai idi. Meğer ‘Hüdai’, Yahudilerin kullandığı bir isimmiş. Eşimin erkek kardeşinin kızının ismi Elif. ‘Elif’ adı da, özellikle yurtdışındaki Türk Yahudilerinin en sevdiği isimlerden biriymiş. Bana gelince adım Ertuğrul. Rahmetli babam bana, ‘Ertuğrul Gazi’ dolayısıyla bu ismi verdiğini söylerdi. Yani Osmanlı’nın kurucu ailesinin adı. Yalçın Küçük’ün ‘muhteşem’ teorilerine göre, adının, soyadının başında veya sonunda ‘Er’ eki bulunan herkes aslında Sabetayist’miş. Yani bir tür ‘gizli Yahudi.’ * * * Ben o nedenle bütün gizli Yahudileri Hürriyet Gazetesi’ne toplamışım. Kimler mi? Mesela Pakize Suda. Mesela Hürriyet’in eski Ankara temsilcisi Sedat Ergin. Mesela Hadi Uluengin. İsimleri çoğaltabilirim. Dün Milliyet Gazetesi’nde Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün Yalçın Küçük’e yazdığı mektubu okuyunca bu zırvalar aklıma geldi. Ben farkında değilim. Meğer Yalçın Küçük işi büyütmüş. Abdullah Gül ile eşinin de Sabetayist olduğunu yazmış. Abdullah Gül de buna fena halde içerleyip kaleme sarılmış ve ‘Sabetayist olmadığını’ anlatmış. Yani, bu zırvaları ‘ciddiye almış’. * * * Bana göre büyük hata yapmış. Gerçi, böyle saçmalıkların ‘bestseller’ olduğu bir ülkede yaşıyoruz, dolayısıyla en saçma şeyin bile ciddiye alınması gerekir diyebilirsiniz. Ben, böyle ‘şeylere’ cevap vermenin tek etkili yolu bulunduğuna inanıyorum. ‘Alaya almak...’ ‘Ti’ye almak.’ Evet bunun dışında her cevap verme girişimi, bu saçmalıkları meşrulaştırmaktan başka işe yaramaz. Ben geçmişte yazdığım yazılarda bunu yaptım. Dışişleri Bakanı’na da bunu yapmasını tavsiye ederim. * * * Ancak bu olayda ciddiye alınması gereken başka bir nokta var. Farkında mısınız, Yalçın Küçük çoğumuzu ‘savunma duygusuna’ itiyor. Çoğumuzu ‘Ben Sabetayist değilim’ demek zorunda bırakıyor. Tabii hepimiz biliyoruz ki, bu şifrenin gerçek anlamı şudur: ‘Hayır, ben Yahudi değilim.’ Bizim işte asıl bu duyguyu sorgulamamız gerekir. Bize Amerikalı, Fransız, İtalyan, Yunan dendiği zaman böyle bir savunma ihtiyacı duymuyoruz da, ‘Sabetayist’ denince görünmez bir el bu refleksimizi neden harekete geçiyor? Korktuğumuz şey nedir? Hadi gelin cesaretle bunun adını da koyalım. ‘Yahudi olarak damgalanma korkusu.’ Marksist olduğunu iddia eden bir yazarın verdiği en büyük zarar, 500 yıldan fazla birlikte yaşamış bir toplumun içine bu korkuyu düşürmektir. * * * Emin olunuz ki bu duygu ilerde yeni bir ‘iğneli fıçı ırkçılığının’ kaynağı olabilir. İşte bu nedenle böyle zırvalara verilecek en güzel tepki, alaya almaktır. Veya benim yaptığım gibi, hepimiz yüksek sesle ‘Evet ben Sabetayistim’ demeliyiz. Böyle düşündüğüm için diyorum ki, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, bu zırvalıkları ciddiye alarak mektup yazmakla büyük yanlış yapmıştır. * * * Dün öğleden sonra Ahmet Hakan’la konuşurken, onun da bu konuyu yazdığını öğrendim. Bir günde iki yazıyı buna ayırmak da fazla ciddiye almak anlamına gelecekti. Ama dediğim gibi, benim ciddiye aldığım şey farklıydı. Bizim önce bu duygunun iyi bir tahlilini yapmamız gerekir. Yani diyorum ki, Abdullah Gül bir mektup da kendi iç dünyasına yazmalıdır. | |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
| |||||||||||||||||||||
| ||||||||||||||||||||||
Hayatın seyrinde insana ufuk olan
hayatın kendisidir. Hayatın kendi içinde rengi ve sürekliliği ve
onun açtığı yol. Epey bir zamandır elimden düşüremediğim
ve bunca telâş ve koşturmada okumaya zaman ayırdığım Haçlı
Seferleri Tarihi'nin 2. cildini bitirmiş bulunuyorum. Bir
pazar gününün gün boyu koşturmalarımdaki yoğunlukta. Sabah erkenden
gittiğim bir programda, eve döndüğümde kızım beni kapıda
karşıladığında: "Baba divandan kanepeye hoş geldin!" esprisinin
hoşluğuyla, yeni bir programım olduğunu söylemede ne denli güçlük
çektiğimi Allah bilir. Böyle. Yeni programa gidiş gelişimde, okumaya
ve bitirmeye o gün için ahd ettiğim kitabı nihayet bitirdim.
Bitirdim, ama üzerimdeki yoğun duygunun bende yaşattıklarının izahı
da güç. Bunun için gözlerimi ve duygularımın doluluğuyla saatlerce
yatakta kıvrandım durdum. Gözlerime uyku girmedi. Bizim kendi hayatımızın bize
öğrettiklerinin yanında geleneğimizin ve tarihimizin bize
öğrettikleri çok daha anlamlıdır. Bir millet, ruhuyla zalimdir diye
ona zulmle karşılık vermek zulmün en koyusudur. Bir milleti yaşatan,
büyüten ve var kılan, onu yönetenlerin âdil, hoşgörülü, geniş ufuklu
oluşuna bağlıdır. I. Haçlı seferlerinde Kudüs'ü işgal eden
Haçlıların işledikleri zulüm ve soykırım tarihin derinliklerinde
duruyor. Dönüp tarihe bakanlar, Haçlıların kan ve zulüm üzerine bina
ettikleri bir başarının varlığı ancak 80-90 yıl sürebilmiştir.
İslâmın kalbine girmeye gayret eden haçlılar, karşılarında İslâmın
kahramanlarını görünce kendi dar kabukları içindeki zulümleriyle
ancak bu kadar yaşayabilmişlerdir. İlginçtir ki Komünizm işgali ve
zulmü de varlığını ancak 70 yıl sürdürebilmiştir. Bir millet
kendisiyle buluşunca hemen aslına dönüveriyor. Selahaddin'in yiğitliğinin arkasında ne
vardı, onu hangi irade oraya kadar taşıdı bilmede yarar var.
Nureddin Zengî'nin efsanevî yiğitliğinin, başarısının yanında
kendisiyle birlikte yetişen kumandanların büyük rölü bulunuyor.
Lider ve kahraman olmak veya doğmak, onu hazırlayan koşullara
bağlıdır. Mısır'ın Haçlılar tarafından işgali, Selahaddin'in orayı
yeniden ele alışı tarihin bir dönüm noktasıdır. Ama ondan daha
önemlisi, yanında yetiştiği Nureddin Zengî ve Amcası Zirkuh Eyyubî
onu hayata ve geleceğe hazırlayan bir tarladırlar. Bunlar yetmiyor.
Hayatın çok daha önemli ayrıntıları bulunuyor. Bunların, zaman
içinde önemi çok daha anlamlı oluyor. Mısır'ın fethinde Selahaddin'e gelen bir
gurur ve hırs duygusunu kıran ve önleyen, onun geleceğini ve ufkunu
hazırlayan, veya önemli bir kırılmaya engel olan bir baba vardır.
Mısır fethedilince artık kendi başına buyruk olması için
etrafındakilerin kışkırtmalarına, pohpohuna ve gururuna bir an için
kapılınca babasının şu çıkışı oldukça önemlidir. "Selahaddin, efendisi Nureddin'in bu
hiddetini haber alınca endişeye düşerek bütün ailesini en kıymetli
kumandanlarını istişare için yanına çağırdı. Ailenin genç mensupları
onun Nureddin'e kafa tutmasını tavsiye ettiler. Fakat Selahaddin'in
babası ihtiyar Necmeddin Eyyub ayağa kalkarak, kendisinin ne
bahasına olursa olsun efendisine sadakatten ayrılmayacağını söyledi;
oğlunu harîs olmakla suçladığı gibi, yalnız kaldıklarında
onu, bu hırsını açıkça gösterdiğinden dolayı da azarladı. Selahaddin
babasının tavsiyesine uyarak Nureddin'e mutîane özürler dileyen bir
mektup gönderdi. Nureddin de şimdilik onun bu mazeretini kabul
etti."1 Müslümanlar kendi tarihlerini,
geleneklerini, düşüncelerini yeterince kavrayamadıkları için,
üzerlerine doğacak olan kurtuluş ışığını bile fark edemiyorlar. Bir
fluluk, insanların hayatını ve geleceğini karartabiliyor. Genç
kuşaklarımız bu zamanın anaforunda kendilerini fark edemiyorlar.
Kapılıp gidiyorlar. Her Selahaddin, yanıbaşında otorite ve
sözü geçen bir baba bulamayabiliyor. Bulsa bile sözünü geçiremiyor.
Hayat ve bizim ruhumuz ve toprağımız nice Selahaddinler doğuracak
bir birikime, geçmişe sahiptir. Sorun bizim
kendimizdedir.
--
Başa
10
Selahaddin
Eyyubi Bakışı ve biz - Ali Haydar Haksal
![]()
Ali Haydar
Haksal
06.06.2005
![]()
![]()
--
Başa
11 Suikastlerin izini takip
edin..! - İbrahim Karagül - Yenişafak - 07.06.20050
11 Eylül'den iki gün önce öldürülen Ahmet Şah Mesud suikastinden sonra, uluslararası etkilere neden olan bütün suikastleri dikkatle sorguluyorum. 1 Haziran tarihli yazımda, Avrupa'daki anayasa krizini sorgularken, suikastlerin dünya politikasına nasıl yön verdiğini tartıştıktan sonra; "Mesud'u öldürenler, Refik Hariri'yi öldürenler, Şeyh Yasin'i öldürenler, Yaser Arafat'ı ölümüne kadar tecrit edenler aynı güçler. Başkalarını da öldürecekler!" demiştim. Bunda ısrarlıyım! Şah Mesud'dan sonra Afganistan ve Orta Asya'da dengeler kökünden değişti. Avrupa Birliği, Rusya ve Çin'in ABD'nin bölgedeki nüfuzunu kırmaya dönük çıkışı hezimete uğradı.
Şeyh Ahmet Yasin'in gaddarca şehid edilmesinden ve Yaser Arafat'ın tecrit edilip ölüme gönderilmesinden (bir iddiaya göre zehirlenmesinden) sonra ABD ve İsrail, Filistin'de yıllardır yapamadığı şeyi yaptı; yeni bir yönetici elit/rejim oluşturdu. Arafat'ın ve Şeyh Yasin'in sağlığında yapamadığı rejim değişikliğini Filistin halkının iki önderi öldürüldükten sonra yapma imkanını buldu. Nitelik olarak Afganistan'daki rejim değişikliğinden hiç de farklı olmayan bir dönüşümü dayattı ve başarılı oldu.
Lübnan'da eski Devlet Başkanı Refik Hariri öldürüldükten sonra bu ülkedeki Suriye varlığının sonu geldi. Şam, İsrail'e karşı en stratejik açılımı olan Lübnan'ı kaybetti. Ukrayna ve Gürcistan'da olduğu gibi Lübnan'da da renkli devrim senaryoları uygulandı ama başarılı olamadı. Hariri'nin Suriye tarafından öldürüldüğü yönünde küresel bir konsensus oluştu. BM'nin ve birçok ülkenin uluslararası soruşturma taleplerine rağmen Hariri suikastiyle ilgili hiçbir ciddi veri elde edilemedi.
Hariri'nin öldürülmesinden sonra Beyrut'un özellikle Hristiyanlar'ın yaşadığı kesiminde hemen her hafta bombalar patladı, insanlar öldü. Dini ve etnik açıdan hassas olan Lübnan'ı karıştırmak için her türlü provokasyon deneniyor. 3 Haziran'da yine Lübnan'da Suriye karşıtı gazeteci Samir Kasir bombalı saldırıyla öldürüldü. Genel seçimlerin ilk aşaması olan Beyrut'taki seçim gününden hemen önce Suriye karşıtı bir gazetecinin öldürülmesi beklenen sonucu doğurdu ve Şam'a yönelik öfke biraz daha tırmandı. Lübnan seçmenleri ABD ve İsrail ile yerli olanlar arasında bir tercih yaparken Suriye öfkesi seçmenlerin tercihlerini yönlendirmek için kullanıldı.
Seçimlerin ikinci aşamasında Hizbullah-Emel koalisyonu ülkenin güneyinde tam anlamıyla zafer kazandı. Suriye'ye yönlendirilen öfkenin yeterince etkili olup olmadığı seçimin tamamlanmasıyla ortaya çıkacak. Seçim sonrası Hizbullah'ın silahsızlandırılmasına yönelik süreç ivme kazanacak. Yeni suikastler işlenecek, yoğun siyasi, askeri ve psikolojik operasyonlar yapılacak. ABBD-İngiltere-İsrail cephesinin Irak'tan sonra Suriye ve İran'ı hedef aldığı, her gün yeni stratejilerle bu iki ülkeyi yıprattığı ortada. Son günlerde özellikle Türkiye'de Suriye'ye yönelik yıpratıcı kamuoyu çalışması da dikkat çekici.
Suriyeli Kürt kökenli Şeyh Muhammed Maşuk el Haznevi'nin öldürülmesi öncekilerden çok da farklı olmayan bir suikast olarak beklenen etkiyi gösterdi. Laikliği ve dinler arası diyaloğu savunan, Irak'taki direnişçileri terörist olarak nitelendiren Haznevi'nin 10 Mayıs'ta Suriye istihbaratı tarafından kaçırıldığı, 30 Mayıs'ta da işkenceyle öldürüldüğü iddia edildi. Suriye ise Haznevi'yi kaçıran 5 kişinin yakalandığını duyurdu. ABD ve BM yine soruşturma istedi. Suikastten sonra dünyanın birçok ülkesinde Kürtler gösteriler yaptı. Suriye'nin Kamışlı bölgesindeki karışıklıklar hala devam ediyor. Geçen yıl da Kamışlı da bir ayaklanma girişimi patlak vermiş, Türkiye-Suriye sınırları bile kapatılmıştı. Tıpkı bugünkü gibi.
Ebu Gureyb Cezaevi'ndeki işken ve tecavüzlerle ilgili şok bilgileri vererek dikkatleri üzerine çeken Seymour Hersh, New Yorker dergisinde 21. Haziran 2004'te dikkat çekici bir yazı yazmıştı. İsrail'in Kuzey Irak'taki çalışmalarını konu alan sekiz sayfalık yazı, Türk-Amerikan ve Türk-İsrail ilişkilerinde ciddi gerilimlere neden oldu. Amerikalı, İsrailli, Avrupalı ve Türkiyeli istihbarat kaynaklarına dayanan Hersh özetle, "İsrail'in İran ve Suriye'de operasyonlar yaptığını, bunun için yüzlerce istihbarat mensubu ve askeri yetkiliyi Kuzey Irak'a gönderdiğini, Suriye/Kamışlı'daki ayaklanmaları İsrail'in tezgahladığını, Kuzey Irak'ı büyük bir askeri merkez olarak düşündüğünü, İsrail'in seçkin komando birliği Mistaravim'in Kürt komandoları eğittiğini, bu birimleri Irak içindeki direniş liderlerine yönelik saldırıda kullanmayı amaçladığını, Kürtler'i Şii ve Sünni direnişine karşı bir güç olarak gördüğünü, "B Planı" adıyla yürüttüğü Kuzey Irak'taki faaliyetlerinin Türkiye, İran ve Suriye'yi rahatsız ettiğini, İsrail'in bölgede bağımsız ve kendine yakın bir Kürt devleti için çalıştığını, bu tezinin ABD yönetiminde Paul Wolfowitz'in başını çektiği birimlerce desteklendiğini, aslında bu çalışmalara 1996-97'lerde başladığını (Türk-İsrail ekseni ile), İsrail'in eğittiği birimleri İran, Suriye ve Türkiye'ye karşı kullanmayı amaçladığını" belirtmişti.
Suikastleri Suriye'ye bağlamak için ilk bakışta ciddi göstergeler mevcut. Ancak, tıpkı Şah Mesud suikastinde olduğu gibi, yine yanılmayalım. Suikastlerin sonuçlarının istisnasız Suriye'ye zarar verdiği apaçık ortada olması, ABD ve İsrail'in politikalarıyla örtüşmesi tuhaf değil mi? Burada kimseyi günahlarından arındırmaya çalışmıyorum. Ancak, Beşşar Esad'ın eşi Esma Esad'ın internet yazışmalarını bile izleyen, Şayh Yasin ve Abdülaziz Rantisi gibi liderleri dünyanın sessiz bakışları arasında öldüren ve hiçbir tepkiyle karşılaşmayan, Arafat'ı ABD ile birlikte mezara gönderen, Kamışlı ve K. Irak'taki çalışmaları herkesçe malum olan ve dünyayı Suriye'ye yok etmeye çağıran İsrail istihbaratının suikastlerde hiç mi rolü yok?
Yakında yüz yeni görüntüsü yayınlanacak olan Ebu Gureyb cinayetlerini, katliamları, Guantanamo'daki işkence ve Kur'an'a saldırıları, İslam dünyası Kur'an'a hakaretleri kınarken Büyük Ortadoğu Projesi'nin büyüsüne kapılan STK'cıların şüpheli sessizliğini, Af Örgütü'nin gündeme getirdiği gizli işkence kamplarını, Bağram'daki Guantanamo'yu hatırlatmama gerek yok. İnsani olan her şeye savaş açanların, bu suikastler sonrası son derece insani tepkiler vermeleri beni tiksindiryor.
Suikastleri izleyin ve sorgulayın! Çünkü, işgalin her yeni aşamasından önce yeni suikastler gelecek...!