ANA SAYFA

GÜNCEL İNDEKS

 

 

Cüneyt ÜLSEVER'in dostları 'Türkiye nereye gidiyor?' diye soruyor - Hürriyet - 6 Haziran 2005

Dün Yanal'a Hakan Şükür desteği veren bugün ne diyor Kazım Kanat - Sabah - 6 Haziran 2005

Güven bitince lider de biter Hakan Şükür Yenal Milli Takım - Levent Tüzemen - Sabah - 6 HAziran 2005

ÇUKUROVA FACİALARI VE  URFA'NIN KURTULUŞU - Fatih Elmalı - BYVLIST - 06 hAZİRAN 2005

Toplumla Barış Yapmamız Şart Ermeni konferansını biz düzenleyeceğiz istanbul üniversitesi rektörü - Sabah - 6 Haziran 2005

İslâm dünyasının gözü kulağı bizim üzerimizde - Milli Gazete - 6 Haziran 2005

Sultan 5'inci Murat'ın Saltanatı Başlarken - Milli Gazete - 3 Haziran 2005

Fetih Hadisi Sahihtir - Mehmet Talu - 3 Haziran 2005

Perinçek'ten TSK'ya ağır ithamlar - Haber vitrini

Hortumcuların üstadları AB'deymiş Aytun Çıray 04 Haziran 2005 İnternet haber

"Edel"man mı "Ezer"man mı? - Zeki Ceyhan - 4 Haziran 2005

Tolstoy Müslüman mıydı? Zaman - 5 Haziran 2005

 

 

başaCüneyt ÜLSEVER'in dostları ‘Türkiye nereye gidiyor?’ diye soruyor - Hürriyet - 6 Haziran 2005

 

   

[email protected]

 

İSTER gazeteci, ister işadamı, ister sade vatandaş; son dönemde yabancı dostlarımdan en fazla aldığım soru bu:

‘Türkiye nereye gidiyor?’

Türkiye ile ilgilenen hemen tüm yabancıların Türkiye konusunda kafaları karışık.

Hemen herkes bir ucundan tutup, Türkiye ile ilgili farklı kanaatlere ulaşabiliyor.

Türkiye’nin hem iç politikada, hem de dış politikada yalpaladığını düşünenler çoğunlukta.

‘Türkiye nereye gidiyor?’

* * *

Basit bir örnek:

TCK’da kaçak Kuran kurslarına getirilen hapis cezasını ortadan kaldıran indirim konusunda bir yabancıya şu şekilde cevap verebilirsiniz:

‘Okullarda zorunlu din ve ahlak dersleri var. Ancak, Anayasa’nın 24. maddesi ‘Bunun dışındaki din eğitim ve öğretimi ancak, kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanuni temsilcisinin talebine bağlıdır’ diyerek isteyenlerin okullar dışında özel kurumlarda da din eğitimi almalarına cevaz veriyor.’

Bu sefer de yabancı:

‘Anayasa’nın aynı 24. maddesi ‘din ve ahlak eğitim ve öğrenimi devletin gözetim ve denetimi altında yapılır’ diyor’ diye cevap verecektir.

Yabancı, yabancı aklı ile devam edecektir:

‘Anayasa’nın 24. maddesinde yer alan vatandaşın okullar dışında din eğitimi alma hakkı ile din eğitiminin devletin gözetimi ve denetimi altında yapılması mecburiyeti bir arada yorumlansa...’

‘Nasıl yani?’

‘Hükümet bir düzenleme yapıp, okullar dışında din eğitimi verilmesini serbest bıraksa ama kanunlar ve yönetmelikler ile bu eğitimin nasıl yapılacağını belirli kurallara bağlasa, denetim yöntemlerini belirlese daha doğru yapmaz mı?’

‘!!!’

‘Kuran kurslarını TCK içinde tutarak serbest bırakmıyorsun ki! Hálá ‘suç’ olarak gördüğünü kabul ediyor, ancak cezayı azaltarak sahip çıkıyorsun.’

Yabancı aklı işte! Hálá düz mantıkla düşünüyor.

‘Bak yabancı arkadaşım; evet hükümetin TBMM’de büyük çoğunluğu var ama senin dediğin gibi demokratik bir tavra girerse, ülke birbirine girer. Bu sefer hükümet tarikatları serbest bırakıyor diye derin ve dahi sığ devlet kıyameti koparır. Halbuki şimdi basit bir veto ile sıyırıyorlar.’

‘Bunları millet seçmedi mi?’

‘Bizde millet, devlet yönetiminin bir kısmını seçer, devleti yönetenlerin bir kısmı da oraya kendileri gelirler. Seçilmişler atanmışların hassasiyetlerini de dikkate almak zorundadırlar.’

Daha açık anlatmak zorunda kaldım:

‘Bak yabancı, Türkiye nereye gidiyor sorusuna cevap veremiyorum ama ‘Türkiye hangi metotla yönetiliyor?’ diye sorarsan cevap verebilirim.’

‘Türkiye hangi metotla yönetiliyor?’

Ne şiş yansın, ne kebap metodu! ‘Bak biz yapmak istiyoruz ama yaptırmıyorlar’ diyerek yaparmış gibi gözüküp tabanı, gerçekte yapmayarak da tavanı idare ediyorlar!

 

 

 

 

başaDün Yanal'a Hakan Şükür desteği veren bugün ne diyor Kazım Kanat - Sabah - 6 Haziran 2005

 

 

 

Aptallar istatistik kullanır

Kamu Vicdanı.

Atlet... Basketbolcu... Voleybolcu... Bilgisayarcı... Kim mi bunlar? Türk futbolunu yöneten şu dörtlüye bir bakın... Türk futbolunun eğitim dairesi başkanı eski bir atlet Turgay Renklikurt...
Türk futbolunun genel sekreteri eski bir basketbolcu Lutfi Arıboğan...
Türk futbolunun menajeri eski bir voleybolcu Can Çobanoğlu...
Futbolu bilgisayardan çıkan istatistikler sanan akademisyen Ersun Yanal...
İngilizler der ki: "İstatistikler yalan söylemez."
Amerikalılar da karşı tezi ortaya atarlar: "Aptallar istatistik kullanır."
Siz hangisindensiniz bilmem ama istatistikleri, "Futbolun tanrısı" kabul eden Bay Yanal'ın, Yunanistan maçında yok oluşunu ve Türkiye'yi yok edişini izledik. (Amatör takım antrenörü bu hataları yapsa vallahi mahalle kahvesinde bir ton sopa yer)
Peki suçlu kim?
Elbette bir numaralı suçlu 2006 gibi tarihi bir olayı, Bay Yanal'ın bilgisayar çöplüğüne atan federasyon başkanı Sayın Levent Bıçakcı.
Elbette miraslarını bir hayal tacirinin kucağına bırakıp giden Mustafa Denizli ve Fatih Terim.
Elbette şovu futbol sanan Türk medyası. Haydi bir itiraf... Bay Yanal'ı Türk futboluna, "Çağdaş antrenör" diyerek takdim eden bu satırların yazarı vicdan azabı çekiyor... Tek tesellim ise Ukrayna maçı sonrasında, "Yanıldım" diyerek Bay Yanal'a olan inancını yitirdiğini açıklaması.
Lütfen söyleyin. 2006 yolunda yara aldığımız Ukrayna maçı sonrasında istifa etmeyerek Türkiye'nin 2006 Dünya Kupası'na gitmesini engelleyen Bay Yanal için ne yazayım?
Yazmak istiyorum ama yazamıyorum. AB'ye uyum sağlayacağız diye çıkan şu yeni yasa izin vermiyor. (Böyle bir durumda İngiliz medyası teknik direktörünü soğana kafa yapmış, Almanya ise tüm futbolcuları bir şişenin içine doldurmuştu. Biz ise...)
MESAJ: Hakan Şükür olsaymış çıkar kafaya golünü atarmış. Sanki attığı gollerle Galatasaray'ı şampiyon yapmış gibi. Oysa sorun sistemde. Sanki Şükür varmış gibi yüksek topla oynarsan elbette Şükür sesleri yükselir. Unutmayın ki Fatih Tekke hiçbir zaman yalnız oynamadı (Yanında Nihat Kahveci vardı) Öyleyse niye Tuncay Şanlı yedek. Bu hata bile Bay Yanal'ı ipe götürmeye yeter!

 

 

 

başaGüven bitince lider de biter Hakan Şükür Yenal Milli Takım - Levent Tüzemen - Sabah - 6 HAziran 2005

Maç bittiğinde İnönü Stadı'ndaki 30 bin kişi koro halinde "Ersun Yanal istifa" diye bağırıyordu. Hakan Şükür yine gündemdeydi Yanal'ın cevabı da netti: "Bu benim tercihim ve saygı duyulmasını istiyorum."
Eğer bir kişi 70 milyonluk bir ülkenin takımının patronluğunu yapıyorsa tabii ki saygı görecektir, görmelidir. Ancak o patron üstlendiği sorumluluk bilinci içinde ülke menfaatlerine zarar verecek kaprisin, inadın, kompleksin içinde olamaz, olmamalıdır. İnsana kuvvet veren şey, işinde çalışmak ve ilerlemek gücünü temin eden sorumluluk duygusudur. Sorumluluk yükü ölümden bile ağırdır..
Ersun Hocam sen duyguların ve inatların uğruna hem kendine hem de Milli Takım'a zarar verdin. Attığın her adımda polemik yarattın. Geleceği planlarken bugünü öldürdün. Megolaman bir ruh yapısı içinde, "Ben Ersun Yanal'ım. Farklıyım. Yaratacağım eserle Türkiye beni konuşacak" hayallerine dalıp gerçekle yüzleşmekten kaçtın. Sen her şeyin anahtarının bilgisayar olduğuna inandın. Kullandığın ve yönettiğin malzemenin insan olduğunu bilmene rağmen bilgisayara teslim oldun. İnsanların psikolojisini hiçe saydın. Şimdi soruyorum; İnsan psikolojisini bilgisayara yükleyebilir misin? Ama sen kararlarında hep bilgisayarın tutsağı oldun.
"Sistemime uymuyor" palavrasıyla milli forma ile en fazla gol atan Hakan Şükür'ü bir kalemde sildin. Bu konudaki tepkilere sırt çevirdin. Çünkü Hakan'ın senin kariyerin konusunda önünde engel olacağına inandın. "Farklı olacağım" saplantısıyla aynı çatı altında savaşmayı ve bir patron gibi hükmetmeyi düşünmeyip Hakan Şükür'ü dışlayarak ucuz bir yol seçtin. Hakan'sız bir sistem hayaliyle oyuncu seçimlerini duygusal yaptın. Tecrübeli insanları dışladın. Her oyuncunun Milli Takım oyuncusu olamayacağı gerçeğini göremedin. Hakan'sız bir Milli Takım'la başarıyı düşleyip anıt olmayı denedin, inat ettin ama kaybettin. İşinin zor olduğunu ve yaşayacağın zorlukları biliyordun. Sen zorluk yaratan durumları değiştirmediğin gibi zorluklara yaklaşımını da belirleyemedin. Sen Milli Takım'ın lideriydin. Işığın savaşçısı gibi yola koyuldun. Ancak liderliğin temelinin güven olduğunu özümlemedin. Bugün ülke insanının, paranı ödeyen Futbol Federasyonu'nun hatta devleti yönetenlerin sana güveni kalmadı. Hem 70 milyonu hem de kendini daha fazla yıpratma.

 

başaÇUKUROVA FACİALARI VE  URFA'NIN KURTULUŞU - Fatih Elmalı - BYVLIST - 06 hAZİRAN 2005




20 Ocak 1920


Kilis'teki  Fransız Kumandanının Yayınladığı Beyanname Sureti:

1- Ne için taşıdığı araştırmaya lüzum görülmeksizin,
üzerinde revolver bulunan bir (Türk veya Müslüman)  adam sorgusuz sualsiz
kurşuna dizilecektir.

2- Bir kargaşalık olduğunda ölecek veya yaralanacak bir Fransız askerine
karşılık,
yerlilerden (Kızılderili gibi yani)   iki adam kurşuna dizilecek ve
bunlar kura ile seçilecektir.

3- Bir evden silah atılırsa o ev yakılacaktır.

4- 'Osmanlı Hükümeti' memurlarının , böyle bir hal olduğunda, derhal hak
idare ve hakimiyetleri ellerinden alınacaktır.

5- Küçük bir olay olduğunda,
sokaklar mitralyöz, bomba ve gazlı mermilerle ateş altına alınacaktır.


Bu sırada Ayıntap (G.Antep), Maraş, Kilis, Adana ve Kozan'da  gizli ve açık,
direniş ve kurtuluş hareketinin başladığına dair haberler alıyorduk.
(Sayfa 59)


.............



Vurun ulan,
Vurun,
Ben kolay ölmem.
Ocakta küllenmiş közüm,
Karnımda sözüm var

Haldan bilene.
Babam gözlerini verdi Urfa önünde
Üç de kardaşını
Üç nazlı selvi.
Ömrüne doymamış üç dağ parçası.
Burçlardan, tepelerden, minarelerden
Kirve, hısım, dağların çocukları
Fransız Kuşatmasına karşı koyanda

Bıyıkları yeni terlemiş daha
benim küçük dayım Nazif
Yakışıklı,
Hafif
İyi süvari

Vurun kardaş demiş
Namus günüdür !
Ve şaha kaldırmış atını.


Ahmed Arif - Otuzüç Kurşun


::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::



Çok şanssız nesilleriz biz,  ülkemizin emperyalistlerden kurtuluşunu
asık  suratlı öğretmenlerin, bize çobanlık eden subayların gözetiminde
öğrenmek durumunda kaldık.

Zorlandığımız için, lezzet alamadık dedelerimizin destansı tecrübelerinden.
Bu ülkede varolabilmenin maliyetlerini merak edecek isteği bulamadık
kendimizde..

.

Bu kitabı okurken peşinde olduğum öncelikli şey,
ders kitaplarında bize içten bir şekilde gösterilmeyen,

o dönem insanının mütareke yılarında, nasıl bir ruh haline sahip olduğu idi,
kendimce belli ipuçları bulduğumu zannediyorum,  Jandarma yüzbaşısı Ali Saib
Bey'in hatıralarından.



Once Çukurova Kozan,  sonra da Urfa'da katkıda bulunuyor 'Kurtuluş
Mücadelesi' ne .
Ozellikle Urfa'yı  Fransızlardan kurtarmak için,
Türk, Kürt ve Arap aşiretlerinin,  jandarmayla omuz omuza verdiği
mücadeleyi,
Türkiye üzerine konuşurken hep hatırlamamız lazım..


Urfa mücadelesini anlatırken,
sonradan çatışmalarda ölen bir Fransız subayının üzerine ele geçen
bir hatıra defterinde yazılanlar da aktarılıyor.
Böylece  iki taraftaki durum hakkında fikir sahibi oluyorsunuz.


..


Ülkesinde esir düşen Türklerin ruh halini merak ediyorum demiştim.
Ali Saib Bey, önce bu travmadan bahsederek başlıyor hatıralarına.

Mondoros mütarekesi sonrası, düşülen durumun
kendisi gibilere verdiği bunalım ve daraltıyı anlatıyor.


Sonra başka hayal kırıklıkları.
Medeniye beşiği sandığı ve bütün eğitimi boyunca kendisin bir ideal olarak
sunulan Fransız medeniyeti ile, Çukurova'da yüzleşiyor ve
karşılaştığı zihniyet  müthiş bir dehşet ve hayal kırıklığı meydana
getiriyor..


O ' özel '  insanların da , aslında bizler gibi menfaatleri düşünen,
bu  doğrultuda belki bizim düşmeye cesaret edemeyeceğimiz çirkinliklere
başvuran insanlar olduğunu görüyor..

Neyse uzatmayayım, genişçe aktardığım notlara bakarak kendi kararınızı
verin.



Bir son not= Kitapta  Türk-Ermeni düşmanlığını keskinleştirecek bir çok
hatırayı aktarma konusunu  epey düşündüm.
Çünkü bu düşmanlığı keskinleştirmek bize faydasız ve  anlatılanlar,
zaten bizim aynı tarafta olduğumuz bir Türk'ün aktardıkları.

Ancak böyle bir gizleme,  kitabı aktarırken ahlaki  olmazdı.
Okuyup kendi çıkarımlarınızı yapınız.

Selamlar
Fatih




:::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::




ALİ SAİB URSAVAŞ'IN  HATIRALARI

Günümüz Türkçesine çeviren : Mehmet Ali Akidil


*


'Kilikya Faciaları ve Urfa'nın Kurtuluşu'
İsimli , 1924 Basımı  Aslından Tam metin Günümüz Diline Çevrilmiştir.


*


Haziran 1988 - İstanbul
Kastaş AŞ Yayınları

ISBN :  975-7639-03-6


.........



Mukaddime:



Milli mücadelemize ait olay ve savaş dokümanlarını ,
bu eserimle büyük Türk tarihine şimdiki ve gelecek nesillere sunuyorum.


Bu harekat sırasında kendileriyle kanlı bir şekilde savaşmak mecburiyetinde
kaldığımız Fransızlara ait safhaları;
savaşta ele geçirilen ,  Fransız kumandanlığının savaş günlüğü notlarını
karşılaştırarak yazdım.


11 Nisan 1924
Ali Saib


Sabık Urfa ve Havalisi
Kuva-yı Milliye Kumandanı,
Kozan Mebusu
(Sayfa 5)


.........



SUNUŞ:

Jandarma Yüzbaşısı Ali Saib Bey'in 1924 senesinde yazdığı eseri tesadüfen
elime geçti.

Eseri okudukça..eşimle.o günleri birlikte yaşar gibi olduk.

Kitabın konusu :

Mondros Mütarekesiyle beraber işgal edilmeye başlanan vatanımızın,
Güney Doğu bölgesinde  görev yapan bir Türk subayının
duyduğu elem ve ıstırapları anlatarak başlayan eserde,

önce Adana bölgesi ele alınmakta,
oradaki Fransız ve Ermeni mezaliminden örnekler verilmektedir.
Daha sonra yazar Urfa'ya gelmekte ve mücadeleye burada devam etmektedir.


Son günkü çatışmada ölen bir Fransız subayının  üzerinde bulunan savaş
notları, bu eserin yazılmasında ,
İki savaşan tarafın harekatının bütün ayrıntılarına varıncaya kadar..ele
alınmasını sağlamıştır.


Eserin sahibi Ali Sahib Bey (sonradan Ursavaş soyadını almış)
Ravendiz'de 1887'de doğmuş
1939'da  gazi ünvanıyla vefat etmiştir..milletvekilliği de yapmıştır.

Mehmet Ali Akidil
2.6.1968
İstanbul


............




1-)  Çukurova'a  Gelişen Durum ve Olaylar: Mondros Müterekesinin İlk
İzlenimleri



Kara ve çok fırtınalı bir geceydi.
Rüzgar, uzun uğultular ve kudurmuş hücumlarla pencereleri sarsıyor,
sanki bu kara ve yırtıcı gece, camları kırarak bütün vahşetiyle odama
dolacak,
sakin ve ağır ağır yanan lambamı söndürecek derin ve sonsuz karanlık içinde.


Asabım, fikrim çok perişan.
Senelerce devam eden kanlı ve bütün dünyayı kaplayan harbin,
bizim için elem verici ve sefil bir sonucu olan
Mondors  mütarekenamesi  masamın üstünde....


Başım iki elimin arasında düşünüyorum;
Tekrar okuyorum.
Gözlerime inanacağım gelmiyor.
Bu bir mütarekename değil, feci bir esaret ve teslimiyet vesikası !

Zavallı vatanım ! senin için ; senin hürriyet ve istikbalin için
seve seve , sevine sevine öldüğümüz halde,
Demek oluyor ki, seni yine de kurtaramıyoruz...
(Sayfa 9)



Birçok esirler ve renk renk askerlerden oluşan düşman  orduları devamlı
ilerliyor,
vatanımda yeni bir facianın kanlı dumanları, bütün boşluğu , semaları
dolduruyor.
Ermeniler doğudan , Yunanlılar batıdan ' Kızılırmağa doğru !  '   diye
haykırıyor..

..


Deyrizor'dan (Suriye'de, Fırat kıyısında bir yerleşim merkezi) Resulayn'a 
(buraya 200 km uzaklıkta)  özel görevle , günde 100 km katetmek üzere , iki
günde gelebilmiştim.

Deyrizor'da bulunan  ulaşım yolları ve muharebesi kesilmiş olan Fırat
gurubuna ait emirleri alacak  ve ertesi sabah aynı hızla  dönecektim.

Çöl, badiye, korku ve sırlarla dolu bir dünyayı rüzgar gibi geçmiştim.
Yanımdaki süvariler yürüyüşe dayanamayarak
Cebel-i Aziz'de (Resülayn ile Deyrizor arası bir dağ) kalmışlardı;
yalnızdım.


Musul'dan çekilmek üzere olan 6. Ordu karargahıyla haberleşerek
Fırat gurubunun  hareketi ve çekilme hattı hakkındaki emirleri aldım.
Bir türlü uyuyamıyordum.

Deyrizor'a, orada çok müşkül vaziyette kalan Fırat gurubuna ait
yalnız bu askeri ve resmi emirleri değil ,
Resulayn'da elime geçen Mondros mütarekenamesinin bir suretini ,
harbin feci sonucu haberini de götürecektim.
(Sayfa 10-11)



Ben Deyrizor'u nasıl boşaltacaktım ?!
O esnada Deyrizor seyyar jandarma müfrezesinin kumandanıydım.

Milletimin, hükümetimin kanun ve hakimiyetini temsil eden bir jandarma
kumandanı sıfatıyla:

- Ahali !  Siz kalınız.  İngilizler geliyor, biz gidiyoruz.

Nasıl diyecektim !


O uzun yol bitti. Deyrizor'a geldim.
Asker, ahali etrafımı sardı.
Endişeli bakışlarla beni gözlüyorlardı.
O günü unutmak , benim için mümkün değildir..


Neslimin istikbaldeki evladı !
Bir insan için dünyada en büyük azap ve ızdırap nedir biliyor musunuz ?
İstiklal ve hakimiyetten vazgeçmek ve vatanı düşmana terk etmek.
Bu elem ve acıyı bütün genişlik ve detaylarıyla ben ruhumda hissettim.



Bir iki gün sonra,
Evvelce yalnız geçtiğim yollardan , büyük kafileler halinde çekildik.


Yanımda yüz kadar dinç, genç, fedakar jandarma vardı.
Bir türlü yüzlerine bakamıyordum.

Sanki bu çekilmenin utancı bana aitmiş gibi,
sıkılıyor, acı çekiyordum.
(Sayfa 12)



Çöl o an bana o kadar yumuşak göründü ki,
vatanımın her noktası strateji noktası sayılabilirdi.


İçimden:

- Burada kalamaz mıyım ? dedim.


Yanımdakilere sonsuz güvenim vardı.
Kendi ayağımla esirliğe gitmektense
çölde bir Türk aşireti , bir Türk kabilesi halinde kalabiliriz.
Üretiriz, türetiriz, elbet bir gün yine..



Bu fikrimi arkadaşlarıma söyledim.
Bu akıbeti meçhul maceraya yalnız bir kişiyi taraftar bulabildim.
Tabii ki koca çölde iki kişi kalmazdık.
Bu fikrim, bu teşebbüsüm güzel bir hayal halinde kaldı.

.......



Adana'ya kadar çekildik.
Fakat ne olursa olsun Seyhan'dan ileriye gitmemeye karar verdim.
Artık çölde değildim, tamamıyla bir Türk dünyası, Türk memleketi içinde
idim.
Buradan diri olarak çıkamazdım.

Adana'da. ordu terhis edilmiş, subaylar açıkta ve başıboş halde kalmıştı.
Müthiş manevi bir anarşi hüküm sürmekteydi.

O sırada (Kars'ta) Zulkadiriye (Kadirli) Jandarma kumandanlığına tayin
oldum.
Kazada düzen kalmamış, hükümet zayıflamıştı.
anarşinin önüne geçmek gerekiyordu.
(Sayfa 13)


Hükümet kuvvetini duyurmaya ve düzeni kurmaya başladım.
Fakat ne yazık ki, Baltacı Mustafa ismine bir eşkiyanın bedbaht kurşunu
Kadirli'deki faaliyetlerime son verdi.
Bir ay tedavi, Adana'ya nakledildim.


Adana'da  binlerce halk; ihtiyar, genç, kadın,çocuk
Hükümet meydanında toplanmış,
Fransızların Adana'ya ayak bastığı günden itibaren başlayan facialara karşı,
kükremiş irili ufaklı bir aslan sürüsü gibi:

- Ne olacaksa bir an önce olsun, diye bağırıyordu.


O gün Adana'da Vanlı Ahmet Efendi adlı bir zat,
Ermeniler tarafından feci surette katledilmişti.

Olay yerinde bir Fransız şapkası ve bir süngü bulunmuştu.
Cinayet şekli ve mahiyeti itibarıyla , gayet alçakça ve Fransızlar için
inkarı mümkün değildi.


Bu heybetli ve asil miting, Adana'ya yeni gelmiş olan,
Fransız askeri valisi  Bremon'u  şaşırtmıştı.
(Sayfa 14)



Benim hissi ve gerçek hareketlendiricim bu mitingdir diyebilirim.
Eşkıya bile milli ve vatani akımlara ilgisiz kalamıyordu.
Beni hastanelerde inleten şakiyi bile affettim ve gerçekten sonra yanıma
aldım.
Bana çok bağlı olarak fedakarca çalıştı.

Adana vilayeti henüz fiilen askeri işgal altına alınmamıştı.
Yalnız Adana-Halep şimendifer hattının bazı kısımlarında
Fransız askeri kisvesine bürünmüş Ermeni casus ve fedailerinin ,
hat civarında ele geçirdikleri Türkleri öldürdükleri ve soydukları
işitiliyordu.
(Sayfa 15)


Adana'da kurulan Ermeni intikam alayı.teşkiline nasıl müsaade ediliyordu ?



Fransız kültürü, medeniyeti, irfanı  çocukluğumuzdan beri beni o kadar
büyülemişti ki ,
başlangıçta Adana'yı Fransızların geçici olarak kontrol altına almaları,
beni dehşete düşürmemişti ve

herhalde Fransızların Ermeni canilerini , fedailerini, casuslarını
kullanacaklarına da,
bilmem nedense ihtimal vermek istemiyordum..
(Sayfa 16)


Fransız albayı Bremon'un askeri vali sıfatıyla Adana'ya gelmesi,
Fransız-Ermeni mezalimine bir başlangıç olmuştu.
Fransızlarca ortadan kaldırılması lazım gelen Türk jandarması idi.


Bremon, Adana jandarma alayı kumandanı Kaymakam Haşim beyi maksadına ilk
engel saydığından,
kendisine verdiği bir çay ziyafetinden sonra,
tutuklattırarak vilayetten çıkarttı, uzaklaştırıldı ve
Adana jandarma alayı Lope isminde bir Fransız yüzbaşısının emrine verildi.
(Sayfa 17)


Tayarda isminde bir Fransız yüzbaşısının 1919 senesi Mart ayının Cuma günü,
askeri mutasarrıf (kaymakamlık benzeri bir makam) sıfatıyla Kozan'a geldiği
haber alındı.

Etrafını  hep Ermeniler almış ve kendisini,
Fransız ve Ermeni bayraklarından yapılmış uğursuz bir tak altından geçirerek
Mutasarrıflık makamına götürmüşler.

Tayarda Türklere karşı tehdit edici bir nutuk vermiş ve
'Alenby  orduları küçük bir davet işaretimizle gelmeye hazırdır' demiş.


O tarihten itibaren Kozan göklerini kara bulutlar kapladı.
Kozan Askerlik şubesi reisi Şamlı Haşim beyden şu telgrafı aldım:


"  Kadirli Jandarma Kumandanlığına
Numara 3347

Kadronuzun  yarısı İslam, yarısı Ermeni olacaktır.
Ona göre ikmal edilmesi. "

Vekil Haşim- 7 Mayıs 1919

Artık jandarma da elden çıkıyor demekti..
(Sayfa 18)



Vilayet uzaklardan gelen, kim ve nereli oldukları anlaşılmayan bir çok
Ermenilerle doluyordu.

Bu beyaz kalpaklı, kamalı, çifte tabancalı Ermeniler,
Akın akın Kozan kazasına gelmeye başladı.
Bir çokları Kafkasya'da Çar ordusuna hizmet eden,
ANTRANİK  çetesine ve anarşist cemiyetlerine mensup bu serseriler ,
Uzun müddet cinayet ve kötülükle yaşadıklarından.birer insan kasabı
olmuşlardı.


Çeşitli ve acaip üniformalarıyla bu anarşistler,
herkese kendilerini çeşitli rütbelerde Fransız subayı olarak tanıtıyorlardı.

Bremon, bu katillere bilmem nasıl bir vicdan cesaretiyle Fransız
üniformalarını giydirmişti.

Fransa ve Fransızlara karşı uzun ve eski senelerden beri Türk kalplerinde
bulunan sevgi,
bu şekilde müthiş bir biçimde yıkılıyor ve o sevginin yerine kin ve nefret
geçiyordu.
(Sayfa 19)



Çukurova'nın , Türk hükümetine ait bütün teşkilatı;
polis ve jandarması dağıtıldıktan sonra,
sıra aydın sınıfına, ileri gelenlere ve zenginlere gelmişti.


Öldürülmesi uygun görülmeyenler sürülüyordu.
(Sürgüne gönderilen çok sayıda Adanalının ismini tek tek yazmış)

Aileleri ve çocuklarıyla beraber sürülmüşler ve
bütün mal ve mülkleri ellerinden alınmış , Ermenilere dağıtılmıştır.


Bir taraftan 'Tesviye-i Mesalih' komisyonları Müslümanlara ait emlak,
hayvanat ve vasıtaları,
şarlatan ve yalancı bir iki Ermeni'nin şahitliğiyle , sahiplerinden alıp
Ermenilere veriyordu.

Bir iki asır evvel bir Ermeni malı olduğu  rivayet edilen bir tarla, bir
bağ,
bu hükümleri  bir üst mahkemeye temyiz ettirilmesi mümkün olmayan
kanun ve hakimlerin üstünde komisyonlar tarafından Ermenilere veriliyordu.


Diğer taraftan da  Fransız-Ermeni zabıta ve hafiye teşkilatı ve Ermeni
fedaileri
yollarda, kırlarda ellerine geçirdikleri Müslümanları canavarca bir zevkle
öldürüyordu.

Her gün Türklerden silah aramak bahanesiyle peşin cezalar alınıyor,
Resmi bir unvan ve görünüş altında müthiş eşkiyalık yapılıyordu.


Haçin kazası merkezine yarım saat mesafede 11 yaşlarında iki Türk çocuğunu
ermeni fedailerinin yere yatırıp , kuzu gibi boğazlamakta olduklarını gören
,
eşraftan Lüzade İsmail Bey adındaki genç,
çocukları kurtarmak için ettiği rica ve yaptığı müdahalenin kurbanı olarak,
o da kulağı, burnu kesilmek ve gözleri oyulmak suretiyle idam edilmişti.
(Sayfa 21)


Bu caniler hiçbir şekilde takip edilmiyor , aksine Fransızlarca birer Ermeni
milli kahramanı olarak görülüyorlardı.
(1,5 sayfa boyunca isimlerini vererek, Ermenilerin katlettiği  Kozanlıları
sıralıyor)

(Verilen listeye ilaveten) Kozan işgali sırasında dağlarda ve yollarda
parça parça edilerek öldürülmüş 140 Türkün cesedi bulunmuştur.
(Sayfa 22-23)


Feke kazasının , Yerebakan köyünde Hasan isminde birinin
hanımının elinden zorla alınarak, o bölgede fedai kumandanı bulunan  Oseb 
çavuşla evlendirilmesi,
O havalideki müdafaa ve direniş hareketinin başlangıcı oldu.


Hasan şikayetlerinin dinlenmediğini görünce öküzünü satarak elde ettiği
silahla
Oseb'e saldırdı.  Mermi Oseb'e isabet etmemişti.

Bu suretle dağa çıkan Hasan, derhal zulüm gören Türklerden bir çete kurdu.
Ben artık mücadeleyi fiilen başlamış kabul ediyordum.


Kozanın vatansever gençlerinden (isimlerini yazmış) meydana gelen ve
gizli olarak kurduğumuz  İntibah (Uyanış) cemiyeti bir başlangıç oldu.
(Sayfa 24)


Yerebakanlı Hasan'ın  kurduğu çete 20 kişilik olmuş ve gittikçe
kuvvetlenmekteydi.
Bu çete Kozan-Haçin yolu üzerindeki Pozat gediğinde,
Ermeni subaylardan  Misak ile dört Ermeni fedaisini pusuya düşürerek
katletti.

Fransızlar ve Ermeniler çeteyi ele geçiremediklerinden ,
olay yerine yakın olan Pozat köyünü tamamen yıktılar.

Halkının bütün eşya ve hayvanlarını alıp yağma ettikleri gibi,
Köyün muhtarı Hazma ile kardeşi Musa'yı
Kozan'da hükümet önünde bulunan  analarının babalarının gözleri önünde
mahkemesiz idam ettiler.
(Sayfa 25)


Bu sırada, Mondros mütarekesinin imzalanmasından sonra General  Allenby ile
İstanbul hükümeti arasında imzalanan ve
o zamana kadar İstanbul hükümeti tarafından hiçbir tarafa resmen
bildirilmemiş olan ikinci bir mütarekename
Damat Ferit hükümetinin dahiliye Nazırı Adil Bey tarafından yayınlandı.
(Sayfa 26)



Buna göre:

Altıncı Ordu silahlarını bırakacak;
Mısır sefer kuvvetlerine (İngilizler ve Fransızlar) teslim edecektir.
Halkın silahları alınacaktır
Türk jandarma personeli lüzumsuz görüldüğü zaman terhis edilecektir.
Terhis edilene kadar Mısır sefer kuvvetlerinin emrinde olacaktırlar.


Bütün Ermeniler arzu ettikleri vakit Mısır sefer kuvvetleri tarafından
memleketlerine geri gönderileceklerdirler.

Ermenilerin emlakına yapılan zarar ve ziyanı takdir etmek için
gereken mahalli ziyarete gidecek olan subaylara azami kolaylık
gösterilecektir.

Mısır sefer kuvvetleri Konya'nın doğusundaki bütün şimendifer hatlarını,
telgraf ve telefon haberleşmesini kontrol edecektir.

Hiçbir Türkçe şifreli telgraf kabul edilmeyecektir.
Türk 6. ordu personeli başlangıçta haftada 900 asker olmak üzere
memleketlerine dönecektirler.
Mısır sefer kuvvetleri arzu ettikleri yeri işgal edebileceklerdir.
(Sayfa 28)



Kozan Mutasarrıfı olan ve cemiyetimizin kuruluş ve faaliyetinden haberdar
bulunan
İhsan Bey (Tekfur Dağı valisi) bilmem nerede eline geçirmiş olduğu,
20 Temmuz 1919 tarihli, Erzurum'dan yazılmış,
Mustafa kemal imzalı bir beyannameyi bana verdi.


Beyanname iki ay önce yazılmıştı.
Okuyunca delirecek gibi oldum.

Sevincimden ne yapacağımı bilmiyordum:

- Oh Yarabbi, artık kurtuluyoruz ! diye bağırdım.

Demek Paşa bizim haberimiz olmadan  aylardan beri çalışıyordu.

'İntibah Cemiyeti' nin  sevincinin sınırı yoktu.
Şimdi cemiyetimiz için Erzurum'la, Paşa'yla bağlantı kurmak yeni bir gaye
oldu.

Beyanname gizli gizli, elden ele dolaşıyordu.
(Sayfa 31)

DEVAM EDECEK –

 

başaToplumla Barış Yapmamız Şart Ermeni konferansını biz düzenleyeceğiz istanbul üniversitesi rektörü – Sabah – 6 Haziran 2005

 

 

 

 

Ermeni Konferansı'nı biz düzenleyeceğiz

Boğaziçi'nde çıkacak sonuç çok belliydi

Atatürkçülük kurumu dibe batırmak mıdır?

Sabah Gazetesi - 6 Haziran 2005

'Toplumla barış yapmamız şart'

 


İstanbul Üniversitesi'nin yeni rektörü Mesut Parlak "Halktaki kötü imajımızı sileceğiz" dedi ve ekledi:.

"Üniversiteyi toplumla barıştıracağız. Başka yolu yok. Rektör olarak Laleli'ye çıktığım zaman esnaf beni tanıyıp sevmeli. Demeli ki 'Bak bunlar iyi insan yetiştiriyor.' Çatımızda siyasete izin vermeyeceğim."

Ermeni Konferansı'nı biz düzenleyeceğiz

Prof. Dr. Mesut Parlak eylül ayında bir Ermeni Konferansı planladıklarını söyledi ve meslektaşlarını eleştirdi."Ertelenen konferans iki ucu kirli sopa gibiydi. Sonuçta Türkiye zarar gördü".

İstanbul Üniversitesi'ne kim bilir kaçıncı gidişim. Rektörün odasının kapısını kim bilir kaçıncı çalışım. Bugünün özelliği ise makamın yeni sahibi Prof. Dr. Mesut Parlak. Parlak, 1940 Malatya doğumlu, ailenin 6 çocuğundan biri. "O dönemlerde daha az olursa ayıp kabul edilirdi, kısır mısınız diye sorulurdu" diye anlatıyor gülerek. Ailesini soruyorum
"Babamın ilkokul diploması var mıydı bilmiyorum ama ticaretle uğraşırdı" diyor "Annem okuma yazması olmayan ümmi bir kadındı. Aslında siyasi bilimler okumak istiyordum ama bir gün babam hastalandı. Doktor Fikret Bey'i almaya gittim. 13 yaşındaydım müthiş endişeliydim. Hiç unutmam doktorun siyah çantasını o gün ben taşımıştım. Sonra babam iyileşti ve ben doktor olmaya karar verdim." Karar o karar. Ver elini İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi.

VAPURDAN ÇOK ÜRKTÜM

"Liseyi bitirene kadar Malatya'dan çıkmamıştım. Türk filmi gibi yani. Haydarpaşa'dan indim ve denizi gördüm. Vapurdan nasıl ürktüm anlatamam. Sonra yavaş yavaş alıştım, yaşam koşulları sizi her türlü zorluğa alıştırıyor."
Mesut Parlak uzmanlık alanı olarak patalojiyi seçmiş. Okul bittikten sonra cerrahide görev alan Parlak o günleri anlatırken özlediğini söylemekten çekinmiyor: "Sabahın yedisinde başlardık işe. Bazen iki gün uyumadan çalıştığımız oluyordu. Sürekli ameliyat yapıyorduk. O zamanın doktorları, bizim büyüklerimiz başka adamlardı. Mükemmel insanlardı. Fakirden para almazlardı. O doktorlar beyaz atlarına bindiler bir daha gelmeyecekler. Bugün maalesef bazı değerlerimizi yitirdik." Mesut Parlak bir taraftan hasta bakarken bir taraftan da üniversitede yükselişini sürdürür. Önce doçent ardından profesör olan Parlak 1996-1998 yılları arasında Tıp Fakültesi Dekanı olur. Hayatında hiçbir değişiklik olmaz. Sadece; "Eskiden sınıfta uyuyan öğrencileri uyarmak için alınlarına tebeşir atardım. Dekan olunca bu huyumdan vazgeçtim." Öğrenciler arasında titiz, dediğim dedik ve disiplinli yapısıyla tanınan Parlak kısa sürede en sevilen dekanlardan biri olur. Çok geçmeden istifasını verir. Gerekçe basittir "İ.Ü Rektörü ile görüş ayrılığı" Nedir işin aslı? diyorum, "Yetkilerim alınmıştı" diye cevap veriyor. Hizmet veremediğim işe yaramadığım bir yerde bulunmanın anlamı yoktu." Prof. Dr. Mesut Parlak rektör seçildikten sonra kapısını ilk kez SABAH'a açtı. Konu İstanbul Üniversitesi olunca soracak o kadar çok şey vardı ki...

TÜRBAN SORUNU YOKTUR

* Konu İstanbul Üniversitesiolunca sormamak olmaz. Türban konusuna bakışınız nedir?
-Efendim böyle bir mesele yoktur. Niye temcit pilavı ısıtılıp gibi önümüze getiriliyor? Bu üniversite bu ulusun önde gelen üniversitesidir. Laik, demokratik Cumhuriyet'e, Atatürk ilkelerine sonuna kadar bağlıdır. Yasal olarak türban kamusal alanda kullanılamaz. Türbanlı hiçbir kimse bu kurumun kamusal alanı içine giremez.

* Peki bu tutumu eleştiren protestolar olursa tavrınız ne olacak? Yani yönetim eskisi gibi sert tepkiler mi verecek? İkna odalarını biliyorsunuz herhalde... -Ortada bir yasa vardır, kimse sokakta bağırarak yasayı ortadan kaldıramaz. İkna odası falan olamaz çünkü biz hepimiz ikna edilmiş insanlarız. Bizim bu konuda bir sıkıntımız yok, olamaz da. Yönetim ilkelerinden asla ödün vermez.

* Mezuniyet törenlerine gelen başı bağlı anneler? Geçmişte onlar da büyük sorundu. -Mezuniyet törenleri kamusal alanın dışındadır. Fakülteler törenlerini kendileri, kamusal alanın dışında yapsınlar istiyoruz. Yani Veliefendi'de, sıcağın altında, bütün öğrencileri toplayıp mezuniyet yapma yanlısı değiliz. Tabii ki anneler gelecek çocuklarını görecek, öğretim üyelerinin elini sıkacak. Zaten anne babanın başka türlü yaşama şansı var mı? Pek çoğu çocuğu için yaşıyor zaten. Toplumda bölünme yaratılmasının karşısındayım. Benim için de neler dediler aldırıyor muyum? Sadece beni yıpratmak için, çamur atmak için dediler.

* Ne dediler sizin için? -İnanın utanıyorum söylemeye. İşte efendim, Malatyalı olduğum için Kürtçü dediler. "Alevi" dediler.

* Alevi misiniz? -Değilim, keşke olsaydım. Belki kafa olarak Aleviyim. PKK'lı dediler benim için, mafya dediler. Ha bir de Fethullahçı dediler. Bari çamur atarken de içinde bir denge kurun, Alevi olursam, nasıl Fethullahçı olurum? Türkiye çok önemli bir süreçten geçiyor. Bu ciddi süreçte ilkelerimizi korumak uğruna, el ele kol kola vermeliyiz. Ortalığı germenin bir anlamı yoktur. Uluslar arası boyuttu altımızı oymaya hazırlananlara imkan vermememiz gerekir.

* Peki üniversite olarak ne yapacaksınız? -İstanbul Üniversitesi'nin hiç kimseyle kavgası yoktur. Üniversiteyi toplumla barıştıracağız, kötü imajımızı sileceğiz. Ben rektör olarak Laleli'ye çıktığım zaman esnaf beni tanımalı, sevmeli. Demeli ki "Bak bunlar iyi insanlar yetiştiriyorlar." Toplumla barışacağız, başka yolu yok. Bu ulus çok büyük. Herkesin üniversiteye destek vermesi lazım. Buradan çok önemli insanlar yetişiyor. Kurumu yıpratmamak gerek.

 

 

 

Ermeni Konferansı'nı biz düzenleyeceğiz

Boğaziçi'nde çıkacak sonuç çok belliydi

Atatürkçülük kurumu dibe batırmak mıdır?

 

Boğaziçi'nde çıkacak sonuç çok belliydi

 



Boğaziçi Üniversitesi'nin ertelenen Ermeni Konferansı hakkında ne düşünüyorsunuz? -Şimdi bakın her şey konuşulmalı, tartışılmalı ama artı-eksi kutuplar, siyah-beyaz yan yana olmalı. Yani tamamen tek bir kanada hizmet eden böyle bir yapıdaki bir konferansı Ermenistan'da düzenleyebilirler miydi? Yapamazlardı. Başka hiçbir ülkede böylesine bir konferans düzenlenemezdi. Arkadaşların yanlış yaptığını düşünüyorum.

* İyi de konuşmalarına izin verilmedi ki, yani ne söyleneceği bu kadar belli mi? -Belli tabii. Belli çünkü oraya gelen insanların ne konuşacağı, kimlikleri belli. Konferansı herkese açmıyorlar zaten. Yani her şey tartışılmalı diyoruz ama böyle tek yönlü değil. Konuşmaların içeriği belli, nereye çekileceği ve alınacak sonuçlar belli. Ama siz bile "Daha konuşulmadı" diyorsunuz. Yani biz de o kadar saf değiliz artık. Kimse saf değil.

* Peki Adalet Bakanı'nın "Hainler" açıklamasını nasıl buldunuz? -Koşullar ne olursa olsun, en ateşli dönemimizde bile birtakım sözleri söylerken özen göstermeliyiz diye düşünüyorum. Sayın Bakan öyle konuşmamalıydı. Açıklaması çok sert oldu. Hem Avrupa açısından da talihsiz bir açıklama. Toplantının ertelenmesinin sonucu iki ucu kirli sopa gibi oldu. Batı başladı konuşmaya "Bir konferans düzenleyemediler" diye. Düzenlenseydi "Soykırım oldu" gibi bir sonuca varacaklardı, o daha fena. Yani çok kötü oldu Türkiye için. Ayrıca katılımcılardan birinin "Biz amacımıza ulaştık" cümlesini duydum.

* Prof. Dr. Halil Berktay'dan bahsediyorsunuz herhalde. -Çok ama çok talihsiz bir açıklamadır yaptığı. Çok talihsiz.

SOYKIRIM YAPILDI MI?

* Ermeni sorunu şimdiye kadar hiç masaya yatırılmadı, tartışılmadı. Böyle mi devam edecek yani?
-Hayır kesinlikle. O kadar geç kaldık ki tartışmak, konuşmak için. Ortada öyle yanlış bilgiler, kamuoyunu yanlış etkileyecek durumlar var ki artık gençlerimiz kendi aralarında soruyorlar.

* Neyi soruyorlar? -"Acaba biz yaptık mı bunu, soykırım oldu mu?" diye soruyorlar. İşte bu çok fenadır. Genç kuşak okumaya pek meraklı olmadığı için işin derinine inmiyor. O yüzden diyorum ki genç kuşak ne olup bittiyse doğrusunu öğrenmeli. Yalan yanlış kulaktan dolma bilgilerle kendi ülkesini suçlamamalı.

* İstanbul Üniversitesi bünyesinde böyle bir konferans düzenlemeyi düşünmüyor musunuz peki? -Düşünüyoruz. Düşünmekten de ileri gittik aslında. Biliyorsunuz bizim bir Ermeni Enstitüsü projemiz var. Üç beş ay içinde oluşturacağımız bir proje bu. Ama onun hemen öncesinde Eylül ayında bir konferans düzenlemek için çalışmalara başladık. Aceleye getirmek istemediğimiz için eylül diyoruz. O konferansta Ermeni sorununu tartışacağız. Her fikirden kişiler olacak. Siyahı da beyazı da herkes orada konuşabilecek. Kesinlikle tek yönlü olmayacak.

 

 

Atatürkçülük kurumu dibe batırmak mıdır?

 



Eski rektörün uygulamalarını beğenmediğiniz için dekanlıktan ayrılmıştınız. Bugün onun koltuğunda oturuyorsunuz. Ne hissediyorsunuz? -Bu koltuk gerçekten de büyük bir onur. Aynı zamanda büyük sorumluluk. Şunu söyleyeyim geçmişle ilgili hiçbir sorunum yok benim. Dünü yaşayan insan başarılı olamaz. Burası gerçekten de büyük bir kurum. Büyüklüğü şuradan, hem ulusun önde gelen kurumu hem de laik ve demokratik Cumhuriyet'in, Atatürk ilkelerinin ödünsüz savunucusu bir kurum.

* Kemal Alemdaroğlu seçimi kaybettiği zaman "Atatürkçüler kaybetti" diye yorumlar yapıldı. Siz bunlarda rahatsız olduğunuz için mi her fırsatta Atatürk'ün izindeyiz deme ihtiyacını hissediyorsunuz? -Yok öyle bir şey. Yani örneğin ben Araplar gibi düşünmüyorsam Müslüman değil miyim? Bir şeyi çok iyi anlamak gerekiyor. Bu ülkede herkes Atatürkçü. Atatürkçülük bir yarış değil. Her saniye çıkıp söylemekle olmuyor bu iş. Bu ülkede bir takım ilkeler kolay kazanılmadı. Ulusun en sıkıntılı dönemlerinde bile İstanbul Üniversitesi'nin meşalesi hep yanmıştır. Herkes bizim ne düşündüğümüzü merak eder, üniversite camiası bizim açıklama yapmamızı bekler. Ben Atatürkçüyüm çünkü Atatürk'ün kurduğu bu üniversiteyi çağdaşlığa, uygarlığa ve aydınlığa taşımayı hedefliyorum. Yoksa aldığın kurumu dibe batırarak görevini yapıyorsan buna asla Atatürkçülük diyemem.

* İstanbul Üniversitesi'nin kötü imajından sadece bir kişi mi sorumlu peki? Yani Kemal Alemdaroğlu eleştirilen bütün uygulamaları tek başına mı gerçekleştirdi? -Hiçbir şey bireysel yapılmaz. Hiç kimse yaptıklarında yalnız değildir. Ama açık ve net söylüyorum dünyanın hiçbir yerinde bir rektöre bu kadar yetki verilemez. Ondan sonra odasına giren çıkan çoğalır, "Efendim siz şöyle hoşsunuz, böyle iyisiniz" diye. Yanlış olan odur.

GİZLİCE ATAMA YAPMAM

* Peki siz böyle dalkavuklardan etkilenmemek için ne yapacaksınız?
-Biz geçmişte çok darbe yediğimiz için böyle şeylerden etkilenmeyiz. Ayrıca insan belli bir yaşa gelince bazı şeyleri daha net algılıyor, gülüyor. İşin özü şu. Hayatımda hiçbir kararı tek başıma almadım, almam da. Her gün bu masanın etrafında toplanıp konuşuyoruz. Hiçbir arkadaşımdan gizili hiçbir uygulamanın içinde olmam, hiçbir imza atmam ve gizlice atama yapmam.

* Ya üniversitenin imajı? "İkinci Cumhuriyetçi" diye fişlenen, fakültelerine giremeyen öğretim üyeleri ne olacak? Hukuk Fakültesi'nden bahsediyorum. -Öncelikle Hukuk Fakültesi bu üniversitenin Kaşıkçı Elması'dır. Eski rahatsızlıkları çözdük. Üniversitenin içinde siyasete izin vermem. Ulusal bütünlüğü zedeleyecek hiçbir tartışmaya alet olmayız.

* Evet ama bu üniversite yıllarca siyasetin de bir sembolü olmuştur. Nasıl soyutlayabilirsiniz ki? Ayrıca biraz daha özgürlükçü davranmanın üniversite için neresi kötü? -Efendim siyaset tabii ki olacak ama size daha önce saydığım ulusal ilkeler doğrultusunda olacak. İ.Ü sevginin egemen olduğu bir üniversitedir.

 

 

başaİslâm dünyasının gözü kulağı bizim üzerimizde - Milli Gazete - 6 Haziran 2005

Saadet Partisi Genel İdare Kurulu Üyesi Prof. Dr. Numan Kurtulmuş ve eşi Doç. Dr. Sevgi Kurtulmuş

Saadet Partisi Genel İdare Kurulu Üyesi Prof. Dr. Numan Kurtulmuş ve eşi Doç. Dr. Sevgi Kurtulmuş geçtiğimiz günlerde, Pakistan’da "Nüfus ve Gelişme Üzerine Uluslararası Alimler Konferansı"na katılarak tebliğ sundular. Nüfus konusu son dönemlerde tüm dünyada büyük tartışmalara neden oluyor. Kendi nüfusunu yenileyemeyen ve hızla yaşlanan gelişmiş Batı ülkeleri, nüfuslarını artırmak için çeşitli önlemler almaya çalışırken, İslam ülkelerine nüfuslarını azaltmaları için yeni fonlar veriliyor. Bu durumun büyük bir çelişki olduğunu anlatan Prof. Kurtulmuş, Pakistan’daki konuşmasında nüfusun niceliği yerine niteliğinin tartışılması gerektiğine dikkat çektiğini söyledi.
Pakistan’da üst düzey temaslarda bulunduğunu ve Türkiye sevgisini hissettiğini belirten Kurtulmuş, "Türkiye’nin kendi kültür ve medeniyet değerlerine sahip çıkarak bunları küreselleşmenin etkileriyle yeniden yorumlaması gerekir. Eğer Türkiye dünya karşısında sağlam bir duruş sergileyebilirse, adaletin, barışın ve insani değerlerin hakim olduğu yeni bir dünyanın kurulmasında öncülük edebilir" diyor.
Pakistan Parlamentosu’nda 342 milletvekilinin 73 tanesinin kadın olduğunu belirten Doç.Dr. Sevgi Kurtulmuş da, Pakistan’ın parlamentosunda en fazla kadın milletvekili bulunduran ülkeler sıralamasında en önlerde olduğuna dikkat çekti. Bayan Kurtulmuş, Pakistan’da başörtüsü sorununun olmadığını ve kadın milletvekillerinin kendi geleneklerine göre istedikleri gibi başörtüsü takabildiklerini belirterek, "Pakistan’da yaptığım konuşmada ailenin önemine ve Batı’nın içine düştüğü açmaza işaret ettim. Dünyanın dört bir yanından 60’a yakın katılımcının olduğu konferans çok verimli geçti" dedi.
M.C 
MUSTAFA CANBEY
Kendi görüşlerini küresel olarak ifade edebilen ve küresel olarak çözüm üretebilen bir Türkiye, sahip olduğu bu kadar büyük bir medeniyet, yönetim ve ilim tecrübesini yeniden yoğurabilirse, dünya için yeni bir ışık olabilir, çok büyük bir avantajı yakalayabilir.
* Siz Pakistan’da Nüfus ve Gelişme konularında düzenlenen bir konferansa katıldınız. Bu konferansta neler konuşuldu. Siz ne gibi bir katkı sundunuz?
Numan Kurtulmuş: Sevgi Hanımla birlikte bizi bu konferansa davet ettiler. Konferansın ismi, "Nüfus ve Gelişme Üzerine Uluslararası Alimler Konferansı" idi. Pakistan, Mısır, Malezya ve Endonezya gibi dünyanın dört bir yanından nüfus ve gelişme üzerine çalışmaları olan alimler bu konferansa iştirak etti. Uluslararası camiadan, 60’a yakın katılımcının olduğu ve bir o kadar da, Pakistan’dan katılımın olduğu çok iyi organize edilmiş güzel bir konferans idi. Toplantının ana konusu İslam ülkelerindeki nüfus ve sorunlardı. Pakistan, nüfusu hayli kalabalık olan bir Müslüman ülke olduğu için nüfusu büyük bir yük olarak görüyorlar. Gerek Cumhurbaşkanı Pervez Müşerrefi’in, gerekse konuyla ilgili sorumlu bakanın yaptığı konuşmalar, bu sıkıntıyı ortaya koydu. Devleti yöneticileri, nasıl olur da Pakistan’ın nüfus artış hızını azaltırız? sorusunun cevabını bulmaya çalışıyorlar.
* Nüfusun fazla olması niçin Pakistan’ı da rahatsız ediyor?
Numan Kurtulmuş: Ülkede şu anda nüfus artış hızı 1,9 olarak görülüyor. Bu artış hızını 2010 yılında 1.2’ye düşürmeye çalışıyorlar. Biz özellikle üç noktanın altını çizdik. Evet İslam dünyasında kalabalık olan ülkelerde bir nüfus problemi var. Ancak, fazla nüfusun gelişmeyi engellediğini savunmak doğru değil. Yani mühim olan nüfusun 3 temel politika ile yönlendirilmesidir. Bunlardan birincisi, insan kaynakları planlaması, ikincisi eğitim planlaması ve üçüncüsü de nüfus ve aile politikalarıdır. Bu üçünü birden ele almadan yani, bir ülkenin hangi vasıflarda, ne tür elemanlara hangi süre içerisinde, ne kadar süre için ihtiyacı olduğunu belirlemeden nüfusun çok ya da az olduğundan yakınması bir kere ilmi olarak doğru değildir. Bugün İslam dünyasının en önemli sıkıntılarından birisi hem eğitim planlamasını hem de insan kaynakları planlamasını yapamamış olmasıdır. Bence esas problem nüfusun kalitesinin yükseltilmesi problemidir.
* Bugün dünyada asıl sorun nüfusun çokluğu mudur? Yani şu anki doğal kaynaklar ve üretim artan nüfusa yetmiyor mu?
Numan Kurtulmuş: Bugün dünyadaki esas sorun nüfusun çokluğu değil, gelir dağılımında yaşanan adaletsizliklerdir. Dünya nüfusu özellikle son 20-25 yılda küreselleşmenin de etkisiyle önemli sorunlar yaşamaktadır. Bu sorunları sadece, gelişmekte olan ülkeler değil, gelişmiş olan ülkeler de yaşamaktadır. Sayıları birkaç 10 binle ifade edilebilen kaymak tabaka dışında hiç kimse bugünkü gidişattan memnun değildir. Özellikle yeni dünya sisteminde hem küresel kaynakların kullanımı noktasında hem de gelir dağılımındaki makasın açılması nedeniyle ortaya büyük adaletsizlikler çıktı. Sorun küresel adaletsizlik sorunudur.

Gelişmiş ülkeler çelişkiye düşüyor

* Küresel adaletsizliği nasıl önleyebiliriz?
Numan Kurtulmuş: Bizim bu soruna yoğunlaşmamız gerekiyor. Bugün gelişmekte olan ülkelere nüfusu azaltmalarını öneren gelişmiş ülkeler, kendileri nüfuslarını artırmanın yollarını arıyorlar. Çünkü gelişmiş ülkelerin en ciddi problemlerinden birisi nüfusun azalması problemidir. Yani nüfus kendisini yenileyemiyor. Onlar şu anda aileyi teşvik etmeye çalışıyorlar. Özetle sonuç bildirisinde, nüfusun iyileştirilmesi için kadınların daha iyi eğitim alması, önlerindeki engellerin kaldırılması ve sosyal hayata katılmasının sağlanması için önemli kararlar alındı.
Sevgi Kurtulmuş: Dünya Sağlık Örgütü’nün gelişmekte olan ülkelere yaptığı sağlık yardımlarının yüzde 90’ı sadece aile planlaması ile ilgilidir. Kendi nüfuslarını artırmak için ciddi önlemler alan gelişmiş ülkeler, evde çocuğa bakacak olan kişiye her türlü sosyal hakkı veriyorlar. Gelişmiş ülkeler 1970’li yıllardan bu yana aileyi ihmal etti. Fakat, toplumun çökmeye başladığını fark ederek ailenin önemini anladılar. Ünlü Sosyolog Stephan Covey, yaptığı bir araştırmada, yeryüzünden yok olmuş 70 medeniyeti incelemiş ve sonuçta bu medeniyetlerin çöküşünün başlangıcının ailenin çöküşüyle olduğunu ortaya koymuş. Bakıyorsunuz, 80’li yıllarda uyuşturucu, AIDS, çocukların erken yaşta aileden kopması, ortaokullarda çocuk yaşta annelik, bugün Batı dünyasının hakikaten içinden çıkamadığı sorunlar haline gelmiş. Onun için var güçleriyle aileyi canlandırmaya çalışıyorlar.

* Bu konferansta ailenin önemini mi anlattınız?
Sevgi Kurtulmuş: Evet konferansta bunlara dikkat çektik. Batı ailenin önemini kavramış durumda ve var güçleriyle aileyi canlandırmaya çalışıyor. Batı bir taraftan nüfusunu artırmaya çalışıyor. Diğer taraftan da, gelişmekte olan ve üçüncü dünya ülkelerine ise, "nüfusunuzu kontrol etmeniz lazım" diyor. Batı’ya eğer nüfus bu kadar tehlikeli bir şey ise, neden bu işin üzerinde bu kadar duruyorsun? Diye sormak lazım. Batı aile politikalarını devlet politikası haline getirmiş durumda.
Numan Kurtulmuş: Yeni dünya sisteminin kurucuları, daha çok demokrasi, daha çok insan haklarına saygı, savaşların daha az olduğu bir dünya vaat ediyorlar. Dünyaya, ‘kürselleşme vasıtasıyla demokrasi ve insan hakları dünyanın her tarafına yayılacak, insanlar huzur ve barış içinde daha mutlu yaşayacaklar’ denildi. Fakat 15 yılda yeni dünya sistemi adı altındaki uygulamalar ve kapitalizmin geldiği yeni evre çok açık bir şekilde ortaya koydu ki, her alanda ciddi anlamda bir rahatsızlık var. Ben konferansta ikinci gün, dünyada adaletsizlikleri ve adil ve yeni bir dünyanın kurulması için nasıl mücadele edilmesi gerektiğini anlattım. Bu sorumluluk da İslam dünyasına düşüyor. Çünkü İslam dünyası bulunduğu coğrafya itibariyle kuzey ve güney arasında dünyanın tam ortasında duruyor.
Sevgi Kurtulmuş: Pakistan’ın nüfusu Türkiye’nin iki katı büyüklüğünde. Ben yıllarca Batı’da yaşadım ve çok sayıda ülke gördüm. Fakat Pakistan’a gelince ruhen Doğu’ya ait olduğumu hissettim. Bu insanların sizin insanlarınız olduğunu anılıyorsunuz. Bu ortam bana çok sıcak geldi ve hoşuma gitti. Fakat, İngiliz etkisini hemen hissediliyor ve sömürgenin etkisini anlıyorsunuz. Türkiye’nin hala kendine güvenini kaybetmemesi ve ayaklarının üzerinde duruyor olmasını da sömürge olmamamızdan kaynaklandığını düşünüyorum.
* Bugün gelinen noktada hızla zenginleşen Batı toplumlarının manevi anlamda büyük buhranlar yaşadığı görülüyor. Modern düşünce yavaş yavaş, dinin önemini anlamaya başladı gibi görünüyor. Özellikle Papa’nın ölümünün günlerce televizyonlarda verilmesini bunun bir sonucu olarak yorumlayan sosyologlar oldu.
Numan Kurtulmuş: Batı dünyasının aradığı esas ruh Müslümanlar’da var. Newsweek Dergisi bu konuyu kapak yaptı. Kapakta, "Soul Search(Ruh Arayışı) ana başlığının yanında, ‘Seküler Avrupa’da tanrı için bir yer var’ yazıyordu. Batı’nın problemi bu. 1350 yıldır modern düşünceyle yoğrulan Batı tamamen bireysel ve tamamen maddeci ve her şeyden en yüksek şekilde, yarına bırakmadan faydalanma amacına dönük yaşayan, bir toplumdu. 1970 yılından bu yana bir refah toplumu oluşturdular. Fakat bu refah toplumu, her geçen gün daha az insanın katıldığı ve daha az insanın zenginleştiği yeni bir refah toplumunu oluşturdu. Avrupa’da insanların yazıklıları, kışlıkları ve her türlü imkanları var. Fakat ruh yok. Aile değerleri çöküyor, boşanma oranları artıyor, hem cinsler arasındaki evlilik tartışılıyor, gayri meşru çocuklar artıyor. 2020 yılına gelindiği zaman sokakta dolaşan her üç vatandaştan birisi, 65 yaşın üstünde olacak. Yani Avrupa muazzam bir yaşlı nüfus tehlikesi ile karşı karşıya kalacak. Refah toplumu çatırdıyor. Ortada kocaman bir çınar ağacı var. Ama içi boş ve çınar ağacının içini kurtlar kemiriyor.
*Manevi anlamda İslam dünyası kendi medeniyet değerleriyle Batı’ya bir pencere açabilir mi?
Numan Kurtulmuş: Yukarıda saydıklarımızın büyük çoğunluğu Batı dünyasının kendi iç problemleridir. Burada İslam dünyası büyük bir örnek teşkil ediyor. Aile yapısı ve ahlaki değerler çok sağlam. Avrupa’da kilise sadece mimari bir yapıdan ibarettir. Avrupa kendini yeniden tanımlamak ve kaybettiği değerleri yeniden bulmak istiyor. Eğer Türkiye kendi kimliğini adam gibi kuşanabilirse, sadece İslam dünyasına değil, Batı dünyasına da yol gösterebilir. Hem dinin toplumsal hayattaki rolü ve etkinliği hem ailenin ve ahlaki değerlerin güçlenmesi açısından da Batı dünyasına ve tüm dünyaya yol gösterebilir. Bu anlamda bizim kendi değerlerimize güvenmemiz sahip çıkmamız ve bütün insanlığa küresel bir ışıkla projektör tutmamız lazım.
* Türkiye burada ne gibi roller üstlenebilir?
Numan Kurtulmuş: Türkiye’nin sorumlulukları var. İslam dünyasının gözü kulağı bizim üzerimizde. Eğer biz yeni post modern süreçleri ve küresel sistemin getirdiği bu dayatmaları, yeniden anlamlandırıp, kendi medeniyet değerlerimizle, yorumlayabilirsek adımlarımızı daha sağlam atabiliriz. Bu konuda, bir istek var ama aynı zamanda da bir kafa karışıklığı mevcut. Türkiye’nin büyük bir medeniyet potansiyeline sahip olduğunu herkes biliyor. Doğu da Batı da biliyor ki, Türkiye bu bölgenin amiral gemisidir. Bunu için bize her zaman daha fazla sorumluluk bize düşüyor. Çünkü biz İslam dünyasının büyük ağabeyiyiz. Bunu bir böbürlenme anlamında söylemiyorum. Kendi medeniyet değerlerini ortaya koymuş ve yeni dünyayı yeniden tanımlayabilmiş bir iradeyle ortaya çıkarsak, İslam dünyasının derlenip toparlanmasına büyük katkılarımız olacaktır. Buna yürekten inanıyorum. Artık dünyada bir meselenin lokal olarak çözülme imkanı kalmamıştır. Dolayısıyla bundan sonraki dünyada başarılı olacak olanlar, kendi tezlerini kendi görüşlerini küresel olarak ifade edebilen ve küresel olarak çözüm üretebilenler olacaktır. Türkiye sahip olduğu bu kadar büyük bir medeniyet, yönetim ve ilim tecrübesini yeniden yoğurabilirse, çok büyük bir avantajı yakalayabilir.

‘Medeniyet değerlerimize sahip çıkalım’

*Bize her zaman Doğu’nun mistik havasından söz edilir. Oraya gittiğinizde bu mistik havayı gördünüz mü?
Sevgi Kurtulmuş: Evet. Beni en çok etkileyen şey, minibüs ve kamyonların süsü. Ben hayatım boyunca, böyle bir şey görmedim. Bir araba ya da otobüs nasıl bu kadar süslenebilir. Hani bizde gelin gibi süslemek tabiri vardır ya. Onlar da gelin gibi süslemişler. Kullanılan araca bir kişilik atfediliyor ki, bu emekler veriliyor. Numan Beyle birlikte parlamentoyu da ziyaret ettik. Parlamentoda 342 milletvekili var ve onların 73 tanesi kadın ve bunların 65’i başörtülü. Dünyada oran olarak mecliste en fazla kadın milletvekili olan ülkeler arasında oran olarak Pakistan ön sıralarda geliyor. Orada başörtüsü problemi yok. Buraya dönmeden önce, Pakistanlı hanımlar benim için bir yemek verdiler. Bu yemekte Pakistan’ın çok önemli isimleri vardı. Oradaki hanımlarda gözlemlediğimiz şu: İnsanlar başörtülü, ama kabuklarına falan çekilmiş değiller son derece faal bir durumdalar. Fikirlerini söylüyorlar ve çatır çatır mücadele ediyorlar.
Numan Kurtulmuş: Başörtülü kadınlar sadece İslamcı partilerden değil. Aynı zamanda, sol ve liberal partilerden de başörtülü olan ve kendi yerel örtülerini giyen kadınlar var.
Sevgi Kurtulmuş: Bu toplantı resmi bir toplantıydı. Dünyanın dört bir yanından gelmiş akademisyenler vardı. Ancak, konferansa Orta Asya Türk Cumhuriyetleri’nden çok sayıda akademisyenin katılması beni çok mutlu etti. Çünkü, ben Orta Asya Türk Cumhuriyetleri’nin bu kadar çabuk toparlanabileceğini tahmin etmiyordum. Bu konferans devlet protokolüyle düzenlenmiş bir konferans idi. İlk gün başbakan geldi. İkinci gün ise, Devlet bakanları, son gün de Cumhurbaşkanı Pervez Müşerref katıldı. Konferans sayesinde çok sayıda önemli kişiyi tanıma imkanım oldu.
Numan Kurtulmuş: Pakistan’ın hem şeklini değiştiren hem de Pakistan’a ruhunu kazandıran Ziya Ül Hak’ın mezarını da ziyaret ettik. Beni Bosna’yı ayağa kaldıran Aliya İzzetbegoviç’in son derece basit ve sade olan mezarı çok etkilemişti. Cenaze törenini hepimiz çok iyi hatırlıyoruz ki, yağan yağmura rağmen o gün Bosna yeniden doğmuştu. Pakistan’ı sömürgeden kurtarabilmek için büyük mücadeleler vermiş olan Ziya Ül Hak’ın mezarı son derece basit, son derece sade ama maneviyatı çok yüksek olan bir yer. Aslında bu iki mezar bu iki insanın siyasal kişilikleri ile de bütünleşiyor. Zaten o manevi havayı orada soluyorsunuz. Ama bütün engellemelere rağmen Pakistan’da Ziya Ül Hak’ın açtığı çığır devam ediyor. Burada, Ziya Ül Hak’ın oğlu Din İşleri Bakanı İjaz-Ül Hak ile tanışma fırsatı bulduk. Yine Cemaat-i İslami’nin kurduğu 6 fakültesi olan Refah Üniversitesi’ni ve üniversite Rektörü Prof. Enis Ahmed’i ziyaret ettik. Bu fakülteler, ülkenin A sınıfı fakülteleri arasında. Yine İslamabad’da İnstitute of Policiy Studies’in başında olan Hurşid Ahmed ile bir görüşme yaptık. Siyaset dünyasının duayenlerinden olan Hurşid Ahmed Cemaat-i İslami’nin ikinci adamı gibidir. Bütün dünyada hem enstitü hem de vakıf çalışmalarıyla tanınan değerli bir insandır.
Daha sonra, Lahor’a geçtik. Doğu’nun dinginliğini ve rahatlığını ortaya koyan güzel bir şehir Lahor. Lahor’da Cemaat-i İslami Lideri Gazi Hüseyin Ahmed ile de görüştük. Kendisi, şu anda Pakistan’da Anamuhalefet Partisi’nin lideri pozisyonunda. Seçime 4 unsur birleşerek girmişler. Ben Cemaat-i İslami’yi yıllardır takip eden biriyim. Bu gidişte onların ciddi bir şekilde kurumlaştıklarını gördüm. Lahor’da üniversite ve enstitü kurmuşlar. Asya’da Müslümanlığın yeşermesine kurdukları enstitülerle ciddi katkıda bulunuyorlar. Cemaat-i İslami toplumsal kimlik olarak Pakistan’da tutunmayı başarmış ve çok önemli görevler ifa ediyor. Yine Başbakan Şevket Aziz ile de görüşmemiz oldu.
Sevgi Kurtulmuş: Cemaat-i İslami Afganistan Savaşı sırasında gelen yaralıları tedavi etmek amacıyla bir hastane kurmuş. 500 yataklı bir hastane daha çok fakirleri ücretsiz tedavi ediyor ve masrafları da belli bir fondan karşılanıyor. Burada da en büyük ihtiyaçlardan birisi de sağlık. Yine fakir gençleri evlendiren bir organizasyon kurmuşlar. Evlenenlere verilen çeyiz sandıklarında, takı setinden tutun da, damatlık, yemek takımı, battaniye ve yorgan gibi çok çeşitli malzemeler var. Bu saydıklarım Pakistan için büyük bir lüks. Burada gelir dağılımı son derece adaletsiz. Bunu sokakta yürürken görebiliyorsunuz. Sokaklardaki sefaleti nehirlerde çamaşır yıkayan kadınlardan anlıyorsunuz. Özelleştirme idaresini görünce bu senaryo bize çok tanıdık geldi. Meslek Edindirme Kursları kurmuşlar. İngiltere’de oturan Müslümanlar, kapı kapı dolaşarak, kullanmadıkları lüks eşyaları toplamışlar. Bu eşyaları da meslek edindirme kurslarında insanlara meslek edindirmek için kullanıyorlar. Tutuklu hanımlara yönelik yiyecek, giysi ve aşı kampanyaları var. Yetimhaneler, kurban organizasyonları ve ambulansları var. Göçmen kampları var. Pakistan çapında 2000 derslik 1300 tane okul var. Çok ciddi olarak çalışıyorlar. Cemaat-i İslami lideri Gazi Hüseyin Ahmed’in kızı beni davet etmişti. Gazi Hüseyin Ahmed gıpta edilecek mütevazı bir hayat yaşıyor. Çalışmalar çok ciddi ve seviyeli. Gazi Hüseyin Ahmed’in kızı, ‘benim şoförüm var. Şoför, bizim arabayla ne kadar kilometre yol katettiyse benzin parasını ay sonunda benden tahsil ediyor. Son derece hassaslar. Yine milletvekilleri maaşlarını, fakir ve hastalara bağışlıyorlar.
Numan Kurtulmuş: Pakistan’da herkes Türkiye’den bir şey bekliyor. Herkesin gözü kulağı Türkiye’de. Türkiye’den beklenen de yeni ve adil bir dünyanın kurulması için kendi medeniyet değerlerini önceleyecek yeni bir sesi ortaya koymasıdır.
S. K. Benim için verilen yemekte, parlamenter hanımlar vardı. Onlar Türkiye’li olduğumuz için bizimle tanışmak istemişler. Bizi son derece dikkatle dinlediler. Kongreye çok sayıda insan geldi ve fakat o yemeğe sadece ben davet edildim. Bu durum Türkiye’nin farkını ortaya koyuyor. Biz bırakın bir şey yapmayı, Müslüman dünyası olarak değerlerimize sahip çıkıp olduğumuz yerde sabit durabilsek, Batı’nın bizden öğreneceği çok şey var.
*Siz Pakistan’da Nüfus ve Gelişme konularında düzenlenen bir konferansa katıldınız. Bu konferansta neler konuşuldu? Siz ne gibi bir katkı sundunuz?
Numan Kurtulmuş: Sevgi Hanımla birlikte bizi bu konferansa davet ettiler. Konferansın ismi, "Nüfus ve Gelişme Üzerine Uluslararası Alimler Konferansı" idi. Pakistan, Mısır, Malezya ve Endonezya gibi dünyanın dört bir yanından nüfus ve gelişme üzerine çalışmaları olan alimler bu konferansa iştirak etti. Uluslararası camiadan, 60’a yakın katılımcının olduğu ve bir o kadar da, Pakistan’dan katılımın olduğu çok iyi organize edilmiş güzel bir konferans idi. Toplantının ana konusu İslam ülkelerindeki nüfus ve sorunlardı. Pakistan, nüfusu hayli kalabalık olan bir Müslüman ülke olduğu için nüfusu büyük bir yük olarak görüyorlar. Gerek Cumhurbaşkanı Pervez Müşerrefi’in, gerekse konuyla ilgili sorumlu bakanın yaptığı konuşmalar, bu sıkıntıyı ortaya koydu. Devleti yöneticileri, nasıl olur da Pakistan’ın nüfus artış hızını azaltırız? sorusunun cevabını bulmaya çalışıyorlar.

Numan Kurtulmuş: Türkiye ve dünya zor bir döneme giriyor ama, dik durarak, akıllı hareket ederek ve bilgi, hikmet, ahlak ve aksiyon ilkelerine sarılarak Yeniden Büyük Türkiye’nin kurulmaması için hiçbir neden yok.
Türkiye şu anda aktif tarafsızlık adını verdiği bir dış politika yürütüyor. Ama bu yanlıştır. Tam tersine Türkiye çok aktif  ve taraflı olmak zorundadır. İnsanlık değerlerine sahip çıkan, insanlık değerlerini kendi değerleriyle yeniden dönüştüren bir tarafı tutmak zorundadır.
Bu da adil, özgür, demokratik yeni bir dünya sisteminin kurulmasına katkıda bulunmakla olur. Bunun için de kimseyle kavga etmeye gerek yok. Sadece çok aktif taraflılığımızı ve insani değerlerden yana olduğumuzu ortaya koyarak, bu minvalde faaliyetlerimizi sürdürmeliyiz.
* Türkiye aslında büyük  bir potansiyel güce sahip. Fakat bu gücü kullanmıyor ya da kullanamıyor. Dünyada böyle hareket eden başka bir ülke var mı?
Numan Kurtulmuş: Türkiye’yi yönetenler maalesef tam bir zihin kamaşması ile karşı karşıyalar. Sahip olduğumuz değerleri savunmak yerine ülkemiz Batı kültürüne doğru sürükleniyor. Bu yaklaşımın fevkalade yanlış olduğunu söylemek lazım. Bu mesele bir kere iyi yönetim meselesidir. En iyi yönetilmesi gereken yer ise dış politikadır. Ama maalesef en kötü yönetilen yerde dış politikadır. Türk Dışişleri olayları sürekli geriden takip ediyor.
* Mevcut iktidar Türkiye’nin çok başarılı bir dış politika yürüttüğünü iddia ediyor…
Numan Kurtulmuş: Türkiye şu anda aktif tarafsızlık adını verdiği anlamını da tam olarak  anlayamadığımız bir politika yürütüyor. Ama bu yanlıştır. Tam tersine Türkiye çok aktif  ve taraflı olmak zorundadır. İnsanlık değerlerine sahip çıkan, insanlık değerlerini kendi değerleriyle yeniden dönüştüren bir tarafı tutmak zorundadır. Bu da adil, özgür, demokratik yeni bir dünya sisteminin kurulmasına katkıda bulunmaktır. Bunun için de kimseyle kavga etmeye gerek yok. Sadece çok aktif taraflılığımızı ve insani değerlerden yana olduğumuzu ortaya koyarak, bu minvalde faaliyetlerimizi sürdürmeliyiz.
Bütün ipler AB ve ABD’nin elinde
Ortadoğu’da Filistin problemi var. Mesela Türkiye burada, sorunu çok iyi tanımlamalı ve net bir şekilde tavrını koymalıdır. Nedir o, Ortadoğu’da hala İsrail’in işgal ettiği ve çekilmediği Filistin toprakları var. Burada barışın tesis edilmesinin ön koşulu İsrail’in, BM’nin kabul ettiği sınırlara çekilmesinden geçer. Bunu söylemeyen bir dış politika İsrail ve Arap ilişkilerinde hiçbir şekilde etkin olamaz. Yine AB ve ABD ile olan ilişkilerimiz de bütün ipleri onların eline bırakan ve AB’yi bir modernleşme projesi olarak gören, biz yönümüzü Batı’ya çevirdik bu yüzden AB’nin içinde olmalıyız diyen bir anlayış olayları  doğru tanımlamıyor demektir. Fevkalede büyük bir yanılgıdır. Türk medeniyet değerleri ile örtüşmeyen bir durumdur. Eğer siz modernleşme projesi olarak tek alternatif AB’yi görürseniz, AB’ye karşı hiçbir şey yapma şansınız olmaz.
*ABD ile ilişkileri nasıl değerlendiriyorsunuz?
Numan Kurtulmuş: Hükümet maalesef meclisin kendilerine 1 Mart tezkeresi ile kazandırdığı itibarı da kullanamamış ve daha sonra "özür dilemeci" bir tavır içine girmiştir. Bizzat Savunma Bakanımız  1 Mart tezkeresine rağmen ABD’nin İncirlik’i kullandığını açıklamıştır. Bu fevkalede üzücü bir açıklamadır.
* Toplum mühendisliği diye bir şey var. Türkiye’de bu çok iyi kullanılıyor.
Numan Kurtulmuş: Toplum Mühendisliği yine toplum ile yapılacak bir şeydir. Dünyanın her yerinde belirleyici olan toplumdur. İftiharla da söylemek lazım ki, bu ülke insanı her türlü tahribata rağmen kültür değerlerine sahip çıkan bir ruh yapısına sahiptir. Hükümetin dikkate alması gereken birinci unsur budur. Sonrası verdiği sözleri tutmak hükümetin yönetim başarısına kalmıştır. Millet yardımını sandıkta yapar. Türkiye’yi yönetenlerin en büyük hatalarından birisi de bu toplumun büyük bir millet ve büyük bir devlet olduğu refleksini kaybetmiş olmasıdır.
“Biz Osmanlı’dan çok şey öğrendik”
* Savunma olarak büyük güçlerin böyle bir refleksi kullandırmadıkları ileri sürülüyor…Aslında Cezayir Devlet Başkanı Abdulaziz Buteflika’nın açıklaması ya da ABD Dışişleri eski Bakanı Henry Kissenger’ın ‘Ortadoğu’yu Türkler’e bırakmak lazım’ sözü de aslında sizin bu söylediklerinizi destekler nitelikte…
Numan Kurtulmuş: Büyük güçler var endişesiyle hareket etmeye kalkarsanız adım atamazsınız. Yine HP Murahhas Azası Catharine Fiorina’nın söylediği ‘biz Osmanlı’dan çok şeyler öğrendik’ sözü de bunu kanıtlıyor. Ben geçmiş edebiyatı yapmak istemiyorum. Bizim ne muhteşem günlerimiz vardı diye kendimizi avutmak istemiyorum. ‘Ben ne muhteşem günlerimiz vardı ve ne muhteşem günlerimiz olacak’ diyorum. Bunun yolu da kendi gücümüzün farkına varmakla olur. Türkiye ve dünya zor bir döneme giriyor ama, dik durarak, akıllı hareket ederek ve bilgi, hikmet, ahlak ve aksiyon ilkelerine sarılarak Yeniden Büyük Türkiye’nin kurulmaması için hiçbir neden yok. ABD ve AB tarafından Türkiye’ye yüzünün Batı’ya dönük olması için baskı yapılıyor. Doğu ile kurulacak en küçük ilişki, büyük tepki çekiyor. Son dönemde bu durumu, Rusya ve Suriye örneğinde yaşadık… 
* Türkiye’nin ilişki kurmasından rahatsız oluyorlar.
Numan Kurtulmuş: Dünyada Türkiye gibi başka bir ülke yok. Hindistanla ilişki kurmak isityorsan kur. Rusya ile ilişki kurmak istiyorsan kur. AB ile kuracaksan kur. Şartların da oluşması ile Cenab-ı Allah, Türkiye’ye altın tepsi içinde bir fırsat sundu. Ama bu fırsatları çok kötü kullanıyoruz. O fırsatlar hala devam ediyor. O da çok taraflı aktif ve şahsiyetli bir dış politikadan geçiyor. Eğer böyle davranırsak kimse ile düşman olmayız, kavga etmeyiz ve dahası herkese yol gösterici oluruz. Eğer bir ülkenin dışişleri bakanı 22 ülkenin sınırlarını değiştirmekten bahsediyorsa makul olan kaybedilmiş demektir. Bu gerginlik uzun süre sürdürülemez. 
* Küresel güçlerin savunuculuğunu yapan bazı örgütlerin toplumun bütün katmanlarını sardığını görüyoruz. Küreselleşmenin getirdiği böyle handikaplar da var.  
Numan Kurtulmuş: Pazarda değeri olan malın başına üşüşürler. Türkiye, Doğu ile Batı arasında bocalamaktan vazgeçerek rotasını kendisine çevirmek zorundadır. Burada D-8 örneğini verebiliriz. D-8’ler Türkiye’nin Cumhuriyet tarihi boyunca kendi insiyatifiyle kurduğu bir oluşumdur. Bütün engellemelere rağmen kısmen başarılı olmuştur. Türkiye’de bu yaklaşımı Milli Görüş benimsemiştir. Milli Görüş üç temel üzerine oturur: Bunlar, "önce ahlak ve maneviyat", bu ülkenin sağdan soldan çekiştirmeden Yeniden Büyük Türkiye olması ve bütün bu milli ve manevi dünya içinde küresel süreçleri anlamak tanımlamak, yeni ve adil bir dünya kurulması için katkıda bulunmaktır. Türkiye’de bundan sonra bu üç tezi birleştiremeyen siyasi hareketlerin başarılı olma imkanı yoktur. İşte Milli Görüş bu üçünü birden yapabiliyor. Milli Görüş bütün dünyaya öncülük yapabilecek, zenginliğe, birikime ve güce sahiptir. Milli Görüş, önümüzdeki dönemde Türkiye’de önemli etkinliğe sahip olacaktır. Pakistan’da  Ziyaret ettiğimiz her yerde Milli Görüş lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ı bize sordular. Sayın Erbakan, Pakistan halkı tarafından çok seviliyor ve İslam dünyasına yaptığı hizmetler çok iyi takip ediliyor.
*Bu arada Türkiye üzerinde bazı oyunlar oynanıyor. Hitler’in kavgam kitabının çok sattığı söyleniyor. Türkiye etnik bir çatışmaya mı sürüklenmek isteniyor?
Numan Kurtulmuş: Mezhep kavgaları ve etnik kavgalar dünyanın her yerinde en kolay ateşlenen fikirlerdir. Ben aziz milletimizin böyle bir oyuna gelmeyeceğini düşünüyorum. Biz bu topraklarda Osmanlı döneminde, Osmanlılık kimliği altında Çerkez’i, Boşnak’ı Arnavut’u aklınızı kim gelirse hepsini aynı potada barındırabilmiştir. Buteflika ve Kissenger aslında bu kadar etnik kimliği bir arada tutma başarısını kastediyor. Bu tecrübe işidir ve bu tecrübeye de biz sahibiz. HP Murahhas Azası Chatarine Fiorina, ‘Bu insanlar, 408 sene 10’larca farklılığı Kudüs’te bir arada tuttular ve tarihe geçmiş bir tek dini ya da etnik çatışma yok’ diyor. Bugün Irak’ta etnik çatışmayı körüklüyorlar. Türkiye’de de Kürt kökenli vatandaşlarımızı kışkırtmak isteyebilirler. Ama, başaramazlar. Geçtiğimiz aylarda AB’nin Alevi kardeşlerimizi azınlık sayma girişimi bizzat Alevi kardeşlerimiz tarafından protesto edilmiştir. Bu millet bu oyunları bozar.  Biz bu topraklara yeni gelmedik, 1100 senedir bu topraklarda Müslüman olarak hep birlikte yaşıyoruz.

BİTTİ

 

başaSultan 5’inci Murat’ın Saltanatı Başlarken – Milli Gazete – 3 Haziran 2005

 

Sultan V Murat'ın Saltanatı Başlarken

Mustafa Müftüoğlu

03.06.2005

Ve Beşinci Murad, Osmanlı pâdişahları içinde tek mason olan, en kısa saltanat süren (93 gün), kendisine bîat merasiminde ecdâdının tarihî tahtına oturamayan ve Kılıç Alayı yapılamayan tek pâdişahtır!..
Beşinci Murad, Sultan Abdülmecid’in sıra ile saltanat süren dört oğulundan ilki olup, Osmanlı pâdişahlarının otuz üçüncüsüdür. 1840 yılının 21 Eylül Pazartesi günü Şevk-Efzâ Kadın-Efendi’den doğmuştur.
Yerli ve yabancı pek kıymetli hocalar elinde mükemmel bir tahsil gören, ancak bu mükemmel tahsile rağmen Şehzâdelik ve Veliahdlık yıllarını türlü sefâhetle geçiren Beşinci Murad, Sultan Abdülaziz Hân’ın Avrupa seyahatine katılmış ve bu seyahat sırasında aldığı teklifle Mason olmuştur!
Ve Beşinci Murad, Osmanlı pâdişahları içinde tek mason olan, en kısa saltanat süren (93 gün), kendisine bîat merasiminde ecdâdının tarihî tahtına oturamayan ve Kılıç Alayı yapılamayan tek pâdişahtır!..
Sultan Abdülmecid’in ölümünü duyduğunda pek müteessir olup ağlayan, hattâ baygınlık geçiren Sultan Abdülaziz, bîat merasimini müteâkib yeğenlerini huzuruna kabul edip: “Size hiçbir zaman sıkıntı çektirmem. Pederinizin zamanında ben nasıl serbestçe gezdiysem, siz de öylece Şehzâdeliğe yakışır tarzda geziniz. Cuma günleri istediğiniz camiye gidip namaz kılınız, sair günler okuyup yazınız” demiş ve bilâhare Murad Efendi’ye (Beşinci Murad’a) dönüp:
*Benden sonra bu tahta sen geçeceksin, çalışıp kesb-i terbiye ve malûmat etmelisin” diyerek doğru yolu göstermişse de, Murad Efendi, Veliahdlık yıllarını içki masalarında kendisi gibi masonları etrafına toplayarak geçirmiş, bu sefih hayata tahsisatı kâfi gelmeyip daha o yıllarda Galata ve Beyoğlu bankerleriyle sarraflarından çektiği para ile gırtlağına kadar borca batmış, türlü karanlık işler peşinde amcası Abdülaziz’in vefatı veya tahttan indirilmesi ile saltanat yolunun kendisine açılmasını beklemiştir!
Veliahd Murad Efendi’ye beklediği günü, Serâsker (Eşekçi Ahmed’in oğlu) Hüseyin Avni Paşa te’min etmiş ve Sultan Aziz’in tahttan indirilmesinden sonra Murad Efendi, Beşinci Murad/Murâd-ı Hâmis ünvanıyla tahtta çıkmıştır.
Sultan Abdülaziz Hân’ın tahttan indirildiği gününün (30 Mayıs 1876) ilk saatlerinde Serâsker Kapısı’na götürülen ve devlet erkânından bâzılarınca kendisine orada biat edilen Beşinci Murad, Sultan Aziz’in Dolmabahçe sarayından Topkapı’ya geçirilmesinden sonra Serâsker Kapısı’ndan Sirkeci’ye, oradan denizyolu ile ve yedi-çifte saltanat kayığıyla Dolmabahçe sarayına dönmüş ve saltanat değişikliğini atılan cülûs toplarıyla öğrenip saraya gelen devlet erkânının bîatini kabul etmiştir. Gariptir, Serâsker Kapısı’nda olduğu gibi, bu kerre Dolmabahçe Sarayına da Topkapı Sarayındaki tarihî taht getirilememiş ve Beşinci Murad burada da bir yıldızlı kanapeye oturarak bîat merasimi yapılmıştır!
Sultan Abdülaziz Hân’ın tahttan indirilmesi o gün ulemâ, vükelâ, umerâ pek çok kimseyi müteessir etmişse de, Serâsker Eşekçi Ahmed’in oğlu’nun korkusuna kimse ses çıkaramamış, yalnız meşhur Arapgirli Yusuf Kâmil Paşa, Dolmabahçe Sarayına geldiğinde Sadrâzam Mütercim Rüşdü Paşa’yı herkesin içinde:
*Rüşdü Paşa, iyi b.. yediniz” diyerek azarlamış, sonra Sadrâzamı alıp salona bitişik odaya geçerek Rüşdü Paşa’yı orada:
*Bunca yıldan beri unutulmuş olan bir fiili meş’umu (Sultan Aziz’in tahttan indirilmesini) tecdid ettiniz (yenilediniz). Devletin menfaatlerini ayaklar altına aldınız. Bu yüzden dahilde ve hariçte birçok fenalıklar zuhur edeceğini hatıra getirmediniz. Allah cezanızı versin!..” diyerek tekdir etmiştir.!..
Sultan Abdülaziz Hân’ın tahttan indirilmesi daha sonra katledilmesi pahasına saltanat makamına oturabilen SultanBeşinci Murad, bu oturduğu makamda saltanatın tadını duyabildi mi?.
Ne gezer!..
Gençliği türlü sefâhet âlemlerinde geçen ve içki ile asabı perişan olan Beşinci Murad saltanat lezzetini tadamamış ve 30 Mayıs 1876 günkü darbe sabahı cereyan eden olaylarla daha o gün gayr-ı tabiî haller göstermeye başlamıştır!..
Bîat merasimi dolayısıyla Patrikhâne mensublarının kendilerine mahsus kapkara elbiselerle topluca huzura girdiklerinde âni bir hareketle yerinden fırlayan Beşinci Murad’ın bu ilk günledeki halini Mâbeynci Seyid Bey “korkudan hâsıl olan bir rahatsızlık” diye kaydeder ve tahtta çıkışının dördüncü günkü Cuma selâmlığında “dudaklarının uçuklamasıyla rahatsızlığının arttığını” söyler. Mâbeyn Başkâtibi Sadullah Bey ise: “O Cuma günü selâmlık resmi Ayasofya Camii Şerifinde icra edilmişti ve illet-i dimağıyyenin ilk eseri de işte o gün vuku bulmuştu” der. Şehzâde Vahideddin de, Dolmabahçe sarayında Şehzâdelere verilen ziyafetten bahisle: “Yemekten sonra somaki odada huzura çıktık. Sultan Murad, bizi, fesi elinde olduğu halde başı açık ve ayak üzerinde kabul etti. “Halim pek fena” diye başağırısından şikayet ediyordu. Huzurdan çıktıktan sonra sofada Nureddin Efendi’ye rastgelip, biraderin halini beğenmediğimi söyledim. O da, çok içmiştir de ondandır mânâsını işrap edecek surette eliyle ağzına doğru bir işaret yaptı” der.
Nice karanlık işler peşinde tahtta çıkacağı günü bekleyen, fakat daha cülûsunun ilk günlerinde cinnet alâmetleri gösteren Beşinci Murad’ın hastalığı ve tedavisiyle ilgili raporları İsmail Hakkı Uzunçarşılı “Belleten”de yayınlamıştır. Bunların bir kısmını olsun nakle sütunumuz müsait olmadığından şu kadarını kaydedelim ki, Beşinci Murad’daki illet-i dimağıyye, amcası Sultan Aziz’in şehid edilmesinden sonra birdenbire artmış, kimseyle konuşmaz olmuş, bu arada yanlış tedavi ile asabı tamamen bozulmuştur.
Beklediği saltanat Beşinci Murad’a böylesine bir felâket getirmiş ve pâdişahın bu hali dolayısıyla “Kılıç Alayı” da yapılamamıştır!.. Viyana’dan getirilen Leidersdof adlı aklıyye mütehassısı, Beşinci Murad’ın Viyana’daki kliniğinde altı ay tedavi görmesi yolunda rapor vermişse de, yurtdışında tedavisi mahzurlu görülmüş ve neticede Beşinci Murad, doksan üç günlük bir sözde saltanattan sonra 31 Ağustos 1876 Perşembe günü tahttan indirilmiştir!..
Maiyyetiyle birlikte Çırağan Sarayına yerleştirilen Beşinci Murad, sonraları,- Allah’ın inayetiyle- şifa bulmuş ve onun bu iyileşmesi duyulduğunda Beşinci Murad’ın saltanatından medet uman bize düşman şer kuvvetler nice mel’anetle onu Çırağan’dan kaçırmaya teşebbüsle devletin başına gaaile olmuşlardır!
Çırağan Sarayında tam yirmi yedi sene, on bir ay, yirmi dokuz gün muhafaza altında kalan Beşinci Murad 1904 yılının 29 Ağustos Pazartesi günü altmışdört yaşında ölmüş ve Yenicami’de annesinin türbesine gömülmüştür. Türbe ziyarete açıktır.

Necip Fazıl Kısakürek yılı dolayısıyla
Ağırceza Mahkemesi’nde yargılanan şiir ve şair!
 87 yıl evvel 10 Şubat 1918 Pazar günü Sultan İkinci Abdülhamid Hân ebedî âleme göçmüştü. Beylerbeyi Sarayında vefat eden ve Topkapı Sarayına götürülerek techiz ve tekfini Hırka-i Saadet Dairesi’nde yapılıp tarihçi Ahmed Refik’in ifadesiyle “sokakların insandan görülmediği, ağaçların, pencerelerin, damların bütün dolu” olduğu bir kalabalıkla Divanyolu’nda SultanMahmud Türbesi’ne defnedilen Abdülhamid Hân için bir itiraf-ı zünûb/günahların itirafı halinde şair Rıza Tevfik tarafından yazılan ve 1927 yılında Mısır’da yayımlanan “SultanHamid’in Ruhaniyeti’nden istimdat” başlıklı şiir, 1947 yılında “Büyük Doğu, dergisinde neşredilmiş ve bu şiirin neşri dolayısıyla Necip Fazıl Kısakürek Ağırceza Mahkemesi’nde yargılanmış, yirmi beş gün kadar mevkuf/tutuklu kaldıktan sonra beraat etmiştir.
Necip Fazıl Kısakürek cezaevinden çıktıktan sonra, bu dâvâ dolayısıyla “Büyük Doğu”da yayınladığı makalesinde şöyle diyordu:
“- Genç adam! Allah dediğimiz, Peygamber dediğimiz, ahlâk dediğimiz, yeni baştan tarih ve hakikat dediğimiz, nefs ve cihan murakabesi dediğimiz ve bütün bunların aksine yuha dediğimiz, yalancılık ve hokkabazlığa, maymunluk ve fikir dolandırıcılığına paydos dediğimiz ve bütün bunları dört yıldır demekte olduğumuz için bizi zindana attılar.
Genç adam! Aç kollarını öpüşelim! Başımıza şu veya bu geldi ama, biz delinmez sanılan yalan ve küfür hisarı üzerinde ilk gediği açtık ve senin yaşındaki soylu çocukların “Yaşasın Adalet” çığlıkları içinde beraat ettik. Zafer diye buna derler!.. Artık bir daha bu gediğin kapatılabileceğini sanma!..”

 

başaFetih Hadisi Sahihtir – Mehmet Talu – 3 Haziran 2005

 

Fetih Hadisi Sahihtir

Mehmet Talü

03.06.2005

Soru: İstanbul’un fethi ilgili hadisinin sahih olmadığı söyleniyor. Bu hususu izah eder misiniz?
Cevab: Bismillâhirrahmanirrahim.
Son zamanlarda, Müslüman-Türk düşmanlığı ve "Bizans'ın yeniden ihyası" propagandasına kendini kaptıran çevrelerden gelse gerek; "İstanbul'un fethedileceğine dair, hadîs olarak Hz. Peygamber (S.A.V.)den nakledilen sözün, uydurma olduğu ve Fâtih'in, müstemlekecilik hareketine, dinî bir hava vermeye çalışması neticesi, sırf barbarlığını kamufle etmek için, Hz. Peygamber (S.A.V.)e atfen böyle bir hadîsi uydurduğu veya uydurttuğu ve İstanbul'un fethinin dini bir hüviyeti olmadığı, zaman zaman söylenmektedir. Bunlar tamamen asılsız sözlerdir, art niyetlidir.
… yılını idrak ettiğimiz bugünlerde değerlerinden kopmuş fetihle işgal arasındaki farktan habersiz bazı sözde aydınlar bu fetihten rahatsız olmaya başladılar. Eskiden şekilsel de olsa kutlamalara ev sahipliği yapanlar bugün batılı dostlarını(!) incitmemek adına İstanbul’un fethine olabildiğince yüzeysel yaklaşıyorlar. Kutlamalar ise ancak birkaç programla sınırlı. Falanca takımın şampiyonluğu, AB uyum yasaları, IMF’nin bilmem kaçıncı gözden geçirme haberleriyle dolu gazetelerimizde fetihle alakalı en küçük bir hazırlık ve kutlama haberi bile göze çarpmıyor. Cesur Yürek filmindeki İskoçyalıyı yere göğe sığdıramayan medyamız Ulubatlı Hasan’ı çoktan unutmuş görünüyor.
Bildiğiniz gibi Arapça bir kelime olan "Fetih", açmak demektir. Peki İstanbul´un Fethi ile açılan nedir? Fethi işgal yani; askeri bir zafer olmaktan ayıran nedir?
Fetih bir yeri ve orda yaşayanları; bulundukları derin ve karanlık kuyulardan hak ve hakikate çıkarmaktır. Aydınlığa, huzura, adalete ve insanlık imkanlarına kavuşturmaktır. İstanbul’un fethi ile de karanlık zalim emperyalist, köleci, ahlaksız, cahil toplum sistemi gitmiş; hürriyet, adalet, birlik, ahlak ve gelişmeyi sağlayan bir sistem gelmiştir. Bunun yanında kana susayan barbarların zaferleri ise, insanlığa hep felâket getirmiştir. İşte İskender’in istilâları, işte Moğolların beldeler yıkan, ocaklar söndüren işgalleri ve işte Timur’un zaferleri!
İstanbul’un fethi ile birlikte yıllardır; zulüm, ahlaksızlık ve soygunculuğun pençesinde inleyen insanlara huzur, adalet ve mutluluk yolu açılmış oldu. İstanbul’a giren Osmanlı askerleri çiçeklerle karşılanmış ve halk her türlü çirkinliğin sembolü haline gelen ‘Latin serpuşu’ yerine İslam’ın adaletinin simgesi olan ‘Türk sarığı’nı büyük bir açık gönüllülükle kabullenmişti.
Fatih şehre giren ordusuna söylediği: “Zinhar çocukları, din adamlarını, sizinle savaşmayan ihtiyarları öldürmeyin. Kadınlara dokunmayın. Hz. Peygamber (S.A.V.) efendimizin size lâyık gördüğü şerefin ehli olasınız” sözleri bir fatihle işgalci arasındaki en açık göstergedir. Bununla da kalmayan Fatih, Tıpkı Hz. Peygamber (S.A.V.) efendimizin, Mekke’nin fethinden sonra, "Bize ne ceza verecek?" diye bekleşen halka "Bu gün kınama günü değil, hepiniz hürsünüz!" demesi ve kutlu beldenin valiliğini biraz önce kendisine diş bileyen Attâb İbn Esid’e vermesi gibi, İstanbul’un fethinden sonra halka; ‘her hususta serbest olduklarını, isterlerse camilerin duvarına bitişik kilise yapabileceklerini’ ilân etmiş olması O’nun yolunda yürüdüğünü ispat ediyordu.

 

başaPerinçek’ten TSK’ya ağır ithamlar – Haber vitrini

Haber Vitrini

FERİNÇEK'TEN TSK'YA AĞIR İTHAMLAR!

Perinçek'ten TSK'ya ağır ithamlar: ''Harb okulu eğlenceleri diskotek gibi, çocuklarına Hıristiyan adı koyan ve Türkçe'yi bozan subaylar var!'' Eleştirilerden, Sezer ve Özkök de ithamlardan nasibini aldı...

04 Haziran 2005 Cumartesi 11:52

 

İşçi Partisi (İP) Genel Başkanı Doğu Perinçek, parti yanlısı yayın organlarında Silahlı Kuvvetler’e yönelik ağır eleştiriler getirdi. İP Lideri, Harp Okulları’nda yapılan eğlencelerde ‘diskoteklere benzer görüntüler’ sergilendiğini iddia etti.

Perinçek, yurtdışında görev yapan Türk subaylara da ağır bir eleştiride bulunarak “NATO ülkelerinde doğan çocuklarına Hıristiyan isimleri koyan subaylara bile rastlanmaktadır.” görüşünü savundu. Zaman gazetesi muhabiri Erkan Acar'ın kaleme aldığı habere göre, Perinçek, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’den sonra Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök’ü de eleştirmekten geri kalmadı. Özkök’ü “ABD emperyalizminin savunucusu olmakla” itham eden Perinçek, Genelkurmay Başkanı hakkında “milli egemenlikten ve milli güvenlikten vazgeçen komutan” şeklinde ifadeler kullanmaktan çekinmedi.

Perinçek’in eşi Şule Perinçek’in sahibi olduğu Teori dergisinin haziran sayısında Genelkurmay Başkanı’na ağır eleştiriler yöneltildi. Dergi daha önce de Cumhurbaşkanı Sezer’i, Bilderbergçilerin adamı olmakla suçlanmıştı. Perinçek, Teori dergisinde “Org. Özkök’ün Yanlış Stratejisi” başlıklı bir yazı kaleme aldı. Özkök’ün 20 Nisan 2005’te İstanbul Harp Akademileri Komutanlığı’nda yaptığı ‘Yıllık Değerlendirme’ konuşmasından yola çıkan Perinçek, bu konuşmanın iki ayrı insan tarafından yazdırıldığını öne sürdü. Yazısında Özkök’ün ‘küresel güvenlik’ kavramını ABD’nin oluşturduğu Ulusal Güvenlik Stratejisi’nin temeli olarak tanımladığını iddia eden Perinçek, “Böylece Türkiye’nin Genelkurmay Başkanı Özkök, Türkiye’nin milli güvenliği yerine, açıkça ABD emperyalizminin Ulusal Güvenlik Stratejisi’ni savunur konumda gözükmektedir. Milli egemenliğin ve milli güvenliğin açıkça reddedilmesi ve küresel güvenliğin savunulması felsefi ve stratejik bir tavırdır. Milli egemenlikten ve milli güvenlikten vazgeçen bir komutan, ne Kıbrıs’ta ne Ege’de ne Kuzey Irak sınırında ne de iç cephede Türkiye’yi savunabilir.” diyor.

Dildeki bozulma TSK’ya da sirayet etti

Makalesinde Türkçedeki bozulmaya da dikkat çeken Perinçek, dildeki bozulmanın Silahlı Kuvvetler’e de sirayet ettiğini öne sürdü: “TSK’nın çeşitli kurumlarının yayınlarına bakıyoruz. ABD’nin ‘Think Tank’ denen kuruluşlarına özenen bir dil görgüsü yerleşmiş bulunmaktadır. Türkçemizin çok zengin ifade olanakları varken Amerikanca sözcüklerin yeğlenmesi milletimize Atlantik ittifakı içinde aşılanan ezikliğin acı sonuçlarıdır. Özkök’ün konuşmasında milli harekat olarak alınan ‘Blackseaharmony’ harekatının adı bile gayri millidir. NATO ülkelerinde doğan çocuklarına Hıristiyan isimleri koyan subaylara bile rastlanmaktadır.”

Türkiye’nin döviz bulmak için topraklarının yabancılara satıldığını öne süren Perinçek, “Türkiye, Özkök’ün savunduğu Batı’yla bütünleşme sürecinde hacze uğramaktadır.” şeklinde ifade kullanmaktan da çekinmiyor.

(HABER 7)

 

04 Haziran 2005    


başaHortumcuların üstadları AB'deymiş Aytun Çıray 04 Haziran 2005 İnternet haber


     (Kimya Mühendisleri Odası Antalya İl Temsilcisi Yük. Mühendis Yılmaz Dikbaş'ın çok ilginç bir yazısını yayınlıyorum.)

47 yaşındaki Bayan Marta Andreasen , Mayıs 2001’e kadar Avrupa Komisyonu’nda Baş Muhasebeci olarak görev yaptı.

Marta’nın 25 yıllık bir muhasebecilik geçmişi vardı. Beş yıl, ünlü Price Waterhouse şirketinde mali denetçi olarak çalışmış, daha sonra OECD başta olmak üzere çeşitli kuruluşlarda finansman yönetmenliği yapmıştı. Deneyimi ve uzmanlığı tartışılmazdı.

Marta, görevi gereği, Avrupa Komisyonu’nun 2001 yılı bütçe hesaplarını inceledi. Gördükleri midesini bulandırmıştı. Hesaplarda, muhasebeciliğin ‘temel ilke ve standartlarına’ uyulmamıştı. Yolsuzluklar ve usulsüzlükler yapılmış olduğu apaçık ortadaydı. Öyle ki, bazı hesapların izini bile sürememişti. Yani, bazı paraların nereye ve kimlerin cebine girmiş olduğunu anlamak olanaksızdı!

***

Marta, sorumluluk bilinciyle, tüm bulgu ve kuşkularını Avrupa Komisyonu’nda finans işlerinden sorumlu Başkan Yardımcısı Neil Kinnock’a iletti. İngiltere İşçi Partisi’nin bir dönem genel başkanlığını yapmış, başbakanlığa oynamış, Tony Blair’in siyasette rehberi olmuş Neil Kinnock’u dürüst bir kişi olarak biliyordu. Ancak, Marta Andreasen büyük bir düş kırıklığına uğrayacaktı. Çünkü, Neil Kinnock, Marta’nın ortaya çıkardığı tüm yolsuzlukları hasıraltı etmişti.

***

Başka bir seçeneği kalmayan Marta Andreasen, Avrupa Komisyonu’nun hesaplarını ibra etmedi, yani aklamadı! İmzalamayı reddetti!
İşte o zaman, Marta için kıyamet koptu!

“Önce benim aleyhimde bir fısıltı kampanyası başlattılar. Karakterime ve yeteneklerime gölge düşüren asılsız haberler üretip yaydılar. Daha sonra beni korkutma, sindirme eylemleri başladı. İşten her çıkışımda, Avrupa Komisyonu’nun güvenlik elemanları beni izliyordu. Genelde, iki kişiydiler. Biri önümde, biri arkamda yürüyordu. Beni korkutmak ya da sanırım birileriyle buluşup konuşmamı engellemek istiyorlardı. Bu kadarla yetinmediler. Elektronik postalarımı okuyorlardı. Ev ve işyerimdeki telefonları dinledikleri için yalnız cep telefonumu kullanıyordum. Beni, Avrupa Komisyonu’nun varlığını tehdit eden bir kişi olarak görüyorlardı! Gerçekten çok mutsuz bir süreç yaşadım..”

***

Yaşadığı mutsuz sürecin sonunda, Mayıs 2001’de Marta Andreasen, Avrupa Komisyonu’ndaki yılda 80 bin sterlin maaşlı işinden kovuldu!
Marta, uğradığı haksızlığı tüm ayrıntılarıyla Avrupa Komisyonu Başkanı Romano Prodi’ye yazılı olarak iletti. Kendisine hiçbir yanıt verilmedi.

***

Marta Andreasen, Avrupa Komisyonu’ndaki sahtekârlık, rüşvet ve yolsuzlukların yeni bir olay olmadığını vurgulayıp, 1999 yılını hatırlatıyordu. 1999’da, Avrupa Komisyonu’nun tüm üyeleri (yani bakan konumunda olanlar); sahtekârlık, rüşvet ve yolsuzluk suçlamaları karşısında toptan istifa etmek zorunda kalmışlardı. Marta Andreasen, 1999 yılı skandalından sonra da Avrupa Komisyonu’nda hiçbir iyileşme gözlenmediğinin, hesapların tutulmasında iyileştirici hiçbir değişiklik yapılmamış olduğunun özellikle altını çiziyordu.

***

Aynı dönemde, Amerika’da da büyük finansal skandallar yaşanmıştı. Enron ve World Com’da ortaya çıkan büyük sahtekârlıkları kendisine anımsatan gazeteciye Marta Andreasen şöyle yanıt veriyordu:
“Birçok bakımdan, Avrupa Birliği’nde yaşanan skandallar, ABD’deki skandallardan çok daha kötüdür! ENRON ve WORLD COM skandallarında, paraların nerelere ve kimlere nasıl gitmiş olduğu izlenebilmişti. Oysa, Avrupa Komisyonu’nun hesaplarında böyle bir izleme dahi olanaksızdı! Paralar uçup gitmişti, ama nerelere, kimlere, nasıl gittiği belirsizdi! Avrupa Komisyonu, kendi yarattığı sistemin içinde, tüm sahtekârlıkları ve yolsuzlukları, izlenmesi olanaksız bir biçimde gizlemeyi başarmıştı!”

Marta Anreasen skandalının ortaya çıkardığı gerçeğin boyutlarını tam kavrayabilmek için, şu bilgileri göz önünde bulundurmamız gerekmektedir:
· Avrupa Birliği Sayıştay Denetçileri, 1995–2001 sürecinde, yani yedi yıl, AB’nin hesaplarını ibra etmemiş, yani aklamamışlardır. Çünkü Denetçiler, hesaplarda sahtekârlıklar, yolsuzluklar ve usulsüzlükler saptamışlar ve tüm bu bulgularını rapor etmişlerdir. Ama buna rağmen, Avrupa Parlamentosu tüm bu hesapları onaylamıştır!
· AB’nin yıllık bütçesi yaklaşık 100 milyar Avro (Euro)’dur. Sayıştay Denetçileri, bu bütçeden her yıl yaklaşık olarak 5 milyar Avro’nun türlü sahtekârlık yöntemleriyle çalındığını saptamışlardır.

Türkiye’deki tüm üst düzey sahtekâr, rüşvetçi, hortumcu ve yolsuzluk uzmanlarına müjdeler olsun! Türkiye AB’ye girdiğinde, büyük üstatlarıyla buluşmanın sonsuz sevincini yaşayacaklar!

 

 

başa“Edel”man mı “Ezer”man mı? – Zeki Ceyhan – 4 Haziran 2005

Zeki Ceyhan - Milli Gazete

04.06.2005

ABD’nin Türkiye’den ayrılmak üzere olan Büyükelçisi “Edel”man giderayak yaptığı konuşmada meydanı boş bulmuş olacak ki, Amerikan mallarına boykot çağrısında bulunanların kafasının ezilmesini istemiş.

Hal böyle olunca bu kovboy’un gerçek isminin “Edel”man mı yoksa “Ezer”man mı olduğunu merak etmeye başladık!

Mister “Ezer”man bu ne hiddet, bu ne şiddet?

“Ezer”man denilen zatın açıklamasına niye mi bu kadar kızdık?

Belki de kendimizi “Başı ezilecekler sınıfı”ndan kabul ettiğimiz için bu sözlere kızdık. Bu sözleri duyup hiç kızmayanlar da var.

Hatta bu sözler söylenmemiş gibi davrananlar da var.

“Ok yaydan çıktı bir kere” diyenler var. Amerika hem dünyanın her tarafına(!) demokrasi ihraç etme iddiasından vazgeçemiyor hem de kendisini istemeyenlerin kafasını ezme hırsından vazgeçemiyor.

Siz buna “Ezme demokrasisi” ya da “Demokrasi ezmesi” diyebilirsiniz.

Bu öyle bir demokrasi ki gittiği yeri ezip un ufak etmeyi amaçlıyor.

Afganistan’da olduğu gibi, Irak’da olduğu gibi.

Bu kötü örnekler cümle alemin gözü önünde dururken bir de başka ülkeleri demokratlaştırmaya(!) yelteniyorlar.

Yahu siz milleti kör mü sanıyorsunuz?

Demokrasi getiriyoruz diye o ülkeleri nasıl perişan ettiğinizi bilmeyen mi var?

Mister “Ezer”man konuşmasında “Bizim ilişkimize karşı yanlış yönlendirilen fikirler ve Amerikan şirketlerine boykot çağrıları özellikle çirkin başlarını kaldırdıkları zaman ezilmelidir” diyor.

Ya milletleri eze eze demokrasi getirecekler ya da demokrasiyi o hale sokacaklar ki tam bir demokrasi ezmesi karşımıza çıkacak.

Oysa bizim bildiğimiz demokrasi kimseyi ezmeme, herkesin hukukunu koruma ve hakkını teslim ilkelerine dayanır.

Böyle “Ezer”man gibi kimsecikleri ezmeye, yok etmeye kalkışmaz.

Neyse ki bu kovboy yakında ülkemizden ayrılacak.

Peki yerine gelecek kişi nasıl biri? Sakın “Gelen gideni aratır” atasözümüzü haklı çıkartacak tıynette biri olmasın.

Bir de bakıyorsunuz, bizler yana yakıla “Yahu “Ezer”man diye bir kovboy vardı, nerelerde acaba” diye kendisini arar olmuşuz!

Evet, büyük dost ve müttefiğimiz(!), kimilerine göre stratejik ortağımız(!)  ABD’nin Türkiye’deki Büyükelçisi “Ezer”man böyle ezme arzusu ile yanıp tutuşuyor.

Aslında “Ezer”man zihniyeti ABD yönetimine hakim olan zihniyetin ülkemizdeki tezahüründen başka bir şey değil.

ABD bu işte!

ABD Büyükelçisinin bu lafını “Yanlış tercüme” diye hafifletmeye çalışanlar var. “Ezer”man meğer “Karşı konulması” gerekir demişmiş de bu tercüme sırasında “başları ezilmeli” diye tercüme edilmişmiş de.

Anlayacağınız “Kraldan çok kralcılar” durumu kurtarmaya çalışıyorlar.

 

 

Tolstoy Müslüman mıydı?

başaTolstoy Müslüman mıydı? Zaman – 5 Haziran 2005

Dünyanın en büyük klasiklerinin sahibi Lev Tolstoy. İnsan farklı coğrafyalarda ve farklı inanç ve sistemlerin yaşandığı iklimlerde doğruyu bulabilir mi? Hayy bin Yakzan’ın akılla ve duyu ile birçok hakikati bulabildiği gibi, bazı insanlarda da fıtratın dilini yakalama, insan gerçeğinin donanımından faydalanarak gerçeğe yaklaşma duyusu, yeteneği ortaya çıkabilir…
1852-53 yıllarında Kafkasya’da bulunan ve askerî eğitim alan Tolstoy, 1855’te Sivastopol’da Osmanlılara karşı savaşır. Bu sırada Müslümanların hayatını da yakından tanır. Tolstoy’un “Hacı Murat”, “Kazaklar” ve “Sivastopol Hikâyeleri” adlı eserleri, bu yıllardaki hâtıra ve intibâları yansıtır. Tolstoy mektupta şöyle der: “Müslümanlığın Hıristiyanlık karşısındaki üstünlüğüne ve özellikle sizin evlatlarınızın hizmet ettikleri maksadın âlicenaplığına gelince, bu konuya bütün kalbimle katılıyorum. Hıristiyan ideali ve öğretisini onun hakiki manasında her şeyden üstün tutan bir insan için bunu söylemek ne kadar garip olsa da demeliyim ki, Müslümanlığın kendine has dış görünüşüne göre Kilise Hıristiyanlığından kıyas kabul etmez derecede üstün durması, bende hiçbir şüphe doğurmuyor. Eğer ki, bir kimsenin karşısına Kilise Hıristiyanlığı veya İslam dinine girme hakkında bir tercih koyulsa, o zaman her bir akıllı adam, mürekkep ve anlaşılmaz ilahiyatın, -üç sıfatlı Allah’ın, günah çıkarma merasiminin, dinî ayinlerin, İsa’nın anasına yalvarışına, mukaddeslerin ve onların resimlerine sayısız- hesapsız ibadetlerin yerine, hükümleri bir Allah’ı ve peygamberi olan İslam dinini, şüphesiz ki üstün tutar. (...)” (Aliyev, Halilov, s.54)
Telman Hurşidoğlu Aliyev, Müslüman bir Rus olan ve Kur’ân’ı Rusçaya tercüme eden Valeriya Porohova’nın ifadelerine dayanarak “Tolstoy’un ömrünün son zamanlarında İslâm’ı kabul ettiğini ve bir Müslüman gibi toprağa verildiğini, hatta mezarının üzerinde haç sembolünün bulunmamasının da bunun açık delili olduğunu” (age, s.11) söylemektedir… Onun gerçekten son dönemlerinde Müslüman olduğu yolunda elimizde kesin deliller yok. Tolstoy, belki de İslâm’ı tanımaya gayret etmenin neticesi olarak böyle bir eseri tercüme etmeye girişmiş olabilir. Bizim, dinî terbiyemiz gereği de bir açık kapı bırakıp “Allahu âlem bi’s-savâb” dememiz daha doğru bir tavır olacaktır...
5.6.2005 / DR. SELİM HANCIOĞLU / ZAMAN

 

Hosted by www.Geocities.ws

1